Translate

12 Ocak 2016 Salı

Esaretten Kurtuluşa Doğru - İngilizler ve Doğu Anadolu





12 Ocak 1919 
İngilizlerin, Ermeni amaçlarına hizmet etmek üzere Kars'a yerleşmeleri....


_________



İngilizler, 30 Nisan 1919’da Kars’ı Ermenilere teslim etmişlerdi. Bunun bir benzerini de bir ay sonra İzmir’de yaptılar; 15 Mayıs 1919’da bu şehri Yunanlılara işgal ettirdiler. Yani doğudaki Ermeni rolünü batıda Yunanlılar almıştı. 12.000 askerle İzmir’e çıkan Yunanlılar, katliama başladılar. İzmir limanında demirlemiş olan İngiliz gemilerindeki askerler de bu vahşeti hayretle seyrediyorlardı.


Bir İngiliz subayı, rıhtımda ‘Su!’ diye inleyen yaralı bir Türk askerinin üzerine çömelen Rum kadınının, askerin ağzına işediğini görmüştür! Bu hadise, Mütareke’den sonra Osmanlı Devleti’nin ne hâlde bulunduğunu açıkça göstermektedir.


Fransızlar, Mütareke’den hemen sonra 21 Aralık 1918’de Adana’yı işgal ettiler. Buradaki Ermeniler, Fransız ordusunu sevinç gösterileriyle karşıladılar. Fransızlar, işgal ettikleri bu bölgede bir Ermeni krallığı kurmayı hayal ediyorlardı. Ermeniler de bu vaadlere kanarak Fransız üniforması altında gönüllü alaylar kurarak Türk kanı döküyorlardı. Yani Kars’ta Rus elbisesi giyenler, burada Fransız elbisesi giyiyordu! İzmir’in işgalinden sonra Osmanlı Hükûmeti istifa etti. Padişah, istifa eden Damat Ferit Paşa’yı kabineyi kurmak üzere yeniden görevlendirdi.


Bu arada Ali Fuat, Cafer Tayyar, Kâzım Karabekir ve Yusuf İzzet gibi güvenilir subaylara askerî birliklerde aktif görevler verildi. Anadolu’da halk şaşkınlık içindedir. Bazı aydınlar ve halk önderleri teşkilâtlanma gayretine girdiler. Bu faaliyetin en önemlisi 4 Aralık 1918’de kurulan Vilâyât-ı Şarkıyye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti’dir. Cemiyetin amacı, Doğu Anadolu’yu, küçük bir azınlığı teşkil eden Ermenilere vermemektir. Cemiyet, Erzurum’da bulunan 15. Kolordu Komutanlığına tayin edilen ve 3 Mayıs 1919’da Erzurum’a gelen Kâzım Karabekir Paşa’yla iş ve gönül birliği hâlinde yola koyuldu.


Kars Hükûmetinin çok önemli bir kolu olan Oltu kuvvetleri, 13 Nisan 1919 baskınından sonra Kars’tan ayrılarak Oltu’ya geldi. Oltu Mutasarrıfı Şâkiroğlu Ahmet Bey, Kars Şûrası Oltu Şubesinin Başkanıydı. Kars Hükûmeti yıkılınca Oltu Şûra Hükûmeti kuruldu ve memleketi savunmaya karar verdi.


Şâkiroğlu Ahmet Bey, Erzurum’da bulunan Cenubigarbî Kafkas Cumhuriyeti Hariciye Mümessili Fahreddin Beye Oltu’daki durumu şöyle anlatmaktadır (3 Mayıs 1919): 


“İki İngiliz subayı, on askerle birlikte Oltu’ya geldiler. Elli asker daha gelecekmiş. Hükûmetimizi dağıttılar. Yüzbaşı Farel, mutasarrıflık görevini üstlendi. Yeni bir meclis kurdular. İslâmlardan beş azâ, Rumlardan bir azâ tayin ettiler: Ben, Ramiz Bey, Ziya Bey, İzzet Bey ve Ahmet Efendi, Rumlardan da Narmanlı Korkor. Farel, Ermenilerin buraya geleceğini, Gürcülerin de Ardahan Suyu’nu geçmeyeceklerini söyledi. Kars’tan gelen vekiller, binlerce Ermeni’nin Kars’a geldiğini söylüyorlar. Daha binlercesi de gelecekmiş!”


Yüzbaşı Farel, yerli ahalinin silâhlarını toplayarak bu silâhları Rumlara verdi. Fakat kendisi de Oltu’da çok kalamadı. Oltu Meclisi, 25 Mayıs’ta Şûra Hükûmeti şeklini aldı ve bu hükûmetin başkanlığına da Yusuf Ziya Bey getirildi. Ermeniler kararlı bir kuvvet ve irade karşısında siyaset ve propaganda yoluna başvurarak buranın Ermeni kontrolüne verilmesini istiyorlardı.


Bu uğurda birtakım mektuplar ve hey’etler geldi gittiyse de sonuç alamadılar. Bir taraftan Ermeni baskısı devam ederken Rumlar da rahat durmuyordu. Silâhlı Rum çeteleri, Göle köylerini basarak yakıp yıkıyor, yağmacılık ediyorlardı. Oltu Hükûmeti, Rum zulmüne son vermek için burada bulunan Rumları kontrol altına alarak hareketlerini sınırladı ve adeta rehin aldı; Göle tarafındaki barbarlık son bulmazsa buradakilerin de aynı muameleye tâbi tutulacaklarını bildirdi.


Kafkas Rumları Başkanı İvan Kalçiyof, Oltu Hükûmetine başvurarak oradaki Rumların serbest bırakılmasını istedi. Kalçiyof’un, Selim’in Baykara köyünden yazdığı 31 Ağustos 1919 tarihli mektup şöyledir:

“Çok Muhterem Eyüp Paşa, Bekir Bey, Aziz Bey, Asker Bey, Soro Bey, Molla Bilâl Efendi ve Ziya Bey, Sizinle bizzat görüşmek ve konuşmak isterdim. Fakat on günden fazla bu husus için uğraştığım hâlde maalesef muvaffak olamadım. Size evvelce de yazdığım gibi bütün Rumlar Yunanistan’a gitmek için hazırlanmaktadırlar. Buradaki bütün Rumları toplayıp Yunanistan’a sevk etmek üzere Yunanistan’dan bir komisyon gelmiştir. Sizce malûm olduğu üzere Rumların size -Müslümanlara- iyilikten başka bir alâkaları yoktur.


Onlar size hiçbir fenalık yapmamışlardır ve sizinkilerine nasıl hizmette bulundukları da bütün Müslümanlarca çok iyi bilinmektedir. Bu hususta fazla tafsilât yazmayı lüzumsuz sayarım. Benim size son istirhamım: Şerefiniz nâmına Bardız, Posik, Merinis, Pancirot köylerinin Rumlarını kısa bir zamanda bırakınız, gelsinler. Zira beş altı gün sonra Yunanistan’a hareket edeceğiz. Şunu da unutmayınız ki, buralarda bir tek Rum kaldığı müddetçe biz gitmeyeceğiz ve bir şey bırakmayacağız ve her türlü vasıtaya müracaat ederek bütün Rumları toplamak mecburiyetindeyiz. Rumların Ermenilerle birleşeceğini ve onlarla birlikte size karşı hareket edeceklerini nafile zannediyorsunuz. Eğer vakti zamanında bütün Rumları bırakırsanız bu birleşme kat’iyen vaki olmaz. Biz beş gün bekleyeceğiz. Ondan sonra başka çarelerle tedbir alacağız. Bizim zayıf olduğumuzu zannetmeyiniz.


Allah’a şükür Rumların kendi şereflerini müdafaa etmeyi bildiklerini ve nasıl asker olduklarını siz iyi bilirsiniz. Ben size sahih olarak teklif ediyorum ve diyorum ki bizim Rumları bırakınız ve bizim de sizinle hiçbir işimiz olmaz ve olmayacaktır. Rus ordusu subayı ve Ermenistan Rumları başkanı sıfatıyla, şerefimle sizi temin ederim ki eğer Rumları bırakırsanız (ne kadar çabuk olursa o kadar iyi) bizim sizinle ve size karşı hiçbir işimiz olmaz. Diyeceksiniz ki, Zellece üzerine niçin yürüdünüz? İşte bakınız niçin: Buraların Rumlarını siz -milletvekilleri- muhafaza etmekte olduğunuzu iyi biliyorum. Fakat Rumların can ve mallarını kurtarmak maksadıyla her taraftan yapılan ileri harekâtta benim askerlerim Zellece’ye girmiş ve Rumları katliamdan kurtarmıştır. Ben hiçbir vakit Eyüp Paşanın Divik köylüyü topa bağlayıp attığı gibi bir Müslüman’ı öldürmeye müsaade etmem.


Kaç bin Müslüman canını kurtardığımı ve şimdi de kurtarmakta olduğumu siz iyi bilirsiniz. İstirhamımı kabul ederek Oltu Rumlarını tahliye edip Kars’a göndereceğinizi ümit ediyorum. Bizim aramızdaki dostluk ve sizin işlerinizin selameti için onları bırakacağınızdan emin olarak hepinize saygılarımı sunarım.”


İvan Kalçiyof, mektubunda, Rumları, rica yoluyla istemekle beraber Rum kuvvetlerinin her tarafta ileri harekâta geçtiğinden bahisle Oltu Şûra Hükûmeti’ni tehdit ediyordu. Oltu Şûra Hükûmeti Reisi Yusuf Ziya Beyin, 4 Eylül 1919 tarihli cevabî mektubu şöyledir:

“Mektubunuzu memnuniyetle aldım. Mektubunuzda Müslümanlarla Rum halkı arasındaki dostane muameleden bahsediyorsunuz. Evet, son zamanlardaki vak’alar ve hadiseler hariç olmak üzere Kafkasya’da bu iki millet arasında münasebat, umumiyet itibariyle dostane ve samimî cereyan etmiş olduğunu herkes bilir. Eyüp Paşa hakkındaki yazınıza gelince, Eyüp Paşanın Millî Hükûmet emrinde olmadığını siz iyi bilirsiniz. Binaenaleyh onun hareketi, Millî Hükûmet nâmına olmadığından iki millet husumetini doğuracak hâl olmadığını takdir etmeniz lâzımdı.


Kafkasya’daki diğer milletler gibi biz Türkler de kendi hukukumuzu müdafaa ve muhafaza etmeye karar vermişizdir. Kazadaki muhtelif milletlerin can, mal ve namusları Millî Hükûmet tarafından emniyet altında bulundurulmaktadır. Milliyeti tefrik edilmeyerek hepsine seyyanen muamele yapılmaktadır. Millî Hükûmetimize adem-i memnuniyet gösteren kimse olmadığı gibi Rumlar da şimdiye kadar hiç görmedikleri refah ve sükûnet içinde yaşamaktadırlar. 


Kazamız içindeki Rumlar hakkında biz böyle hareket ederken maalesef Göle kazamızdaki Himisker, Korevenk, Çölpenek, Sinot köyleri, bundan bir hafta evvel ekinleriyle beraber Rumlar tarafından yakılmıştır. Zellece hadisesini esefle karşılamakla beraber Akçakale mıntıkasında Rumlar tarafından yaralanmış Türklerin kazamız dâhiline geçmiş bulunduklarını da esefle bildiririm. Akçakale mıntıkasında Rumların Müslümanlar hakkında gösterdiği muameleyi, burada bulunan canlı şahitlerin vaziyetleri, bütün çıplaklığıyla bize okumaktadır.


Mektubunuzda zikrettiğiniz kuvveti biz pek âlâ biliyoruz. Fakat ne olursa olsun ve ne bahasına mal olursa olsun bizim de kanımızın son damlası akıncaya kadar hukukumuzu müdafaa edeceğimize karar vermiş ve yemin etmiş olduğumuzu siz de biliniz.


Yukarıdaki izahatı vermekten maksadım, size hakikî ve çok doğru olarak ceryan-i hâli bildirmektir. Oltu Rumlarının can ve malları Millî Hükûmet tarafından muhafaza edilmektedir. Bunların Oltu’dan çıkmalarına müsaade edilebilir. Ancak buna mani olan, köyleri yanmış, mal ve eşyası yağma edilmiş Müslümanların vaziyetidir. Rumlar tarafından Müslümanlara verilen zarar, buradan çıkacak Rumların emval ve eşyasıyla tazmin ve telafisi kabul edildiği takdirde bu husus için hükûmetimiz, murahhaslarınızla müzakereye hazırdır. Bu meselenin halline kadar Rumların kazamızdan çıkmasına müsaade edilemeyeceğini bildirir, hepinize selâmlarımı yollarım.”


Yapılan görüşmelerle sükûnet ve güven sağlandıktan sonra Oltu Rumları salıverilerek Oltu’dan çıkarıldılar. Bu topluluk, Yunanistan’a gitti.


Ermeniler, saldırılarını azaltmış olsalar da Oltu emelinden vazgeçmiyorlardı. Eski Kars Parlamento Başkanı Çıldırlı Dr. Esat Bey başkanlığında bir hey’et gönderdiler. Esat Bey, Ermeni idaresinin Ardahan’a kaymakam olarak tayin ettiği Nahçıvanlı İbrahim Kadimoğlu’yla görüşerek göstermelik görev yapıyordu.





Yasin Akdağ anlatıyor: 

“Kars Hükûmeti dağıtıldıktan sonra mücadeleye devam etmek üzere Oltu’da millî idare kuruldu. Oltu sınırı, millî kuvvetler tarafından tutuldu. Bu vaziyette iken İngiliz askerî temsilcileri ve diğer hey’etler müteaddid defalar Oltu’ya geldi ve Oltu’nun Ermenilere teslimi istendi. Bu istekler kesin bir kararlılıkla reddedildi ve Ermenilere karşı sonuna kadar mücadele edileceği bildirildi.


Oltu Hükûmeti sınırlarında, silâhlı Ermeni, Rum ve Gürcü kuvvetleriyle çarpışma ve tehditler oluyordu. Bu şekilde 1920 Haziranına gelindi. Ermeni taarruzu başladı. Ermeniler, Pancurot yaylasından (Kanlıdağ) Penek köyüne inerek Kosor vadisindeki Türk kuvvetlerinin arkasını kestiler. Türk kuvvetleri, ağırlıklarını bırakarak Bardız suyu deresinden ve Kerkiluh köyünden aşıp yeniden cephe alan millî kuvvetlerimize İsrail Çiftliği’nde iltihak ettiler. Atıf Bey komutasındaki 8. Alay yerli kuvvetlerin yardımına geldi. Ermeni kuvvetleri Alıcuk köyü ile Baskut dağı (İsmail Çavuş tepesi) hattında bulunuyorlardı. General Mazmanof, karargâhını Alıcuk köyü bağlarında kurmuştu. Bu cepheye yapılan taarruzla Ermeniler ebediyen kovuldu. Mazmanof canını zor kurtardı (Daha sonra Türk ordusu önünden kaçarken Kars’ta intihar etmiştir. Y.Z.). Ermeniler ancak Alıcuk köyüne kadar gelebilmişler ve buraya kadar mezalim yapmışlardır.”


16 Mayıs’ta İstanbul’dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs günü, İngiliz işgalinde bulunan ve sokaklarında Rum çetecilerinin dolaştığı Samsun’a geldi. Burada birkaç gün kaldıktan sonra karargâhını Havza’ya nakletti. Vatanın her köşesi işgal edilince, bir zamanlar Osmanlı tebaası olan küçük milletler dünkü efendisi karşısında aslan kesilmişti. Yerli ahaliye hakaret ediyor ve kendi başına buyruk oluyordu.


Bu tahammül edilmez gelişmeler karşısında memleket bir baştan öbür başa kaynıyor, mitingler düzenleniyordu. Mustafa Kemal Kemal Paşa, Amasya’dan, bütün kolordu, tümen komutanlıkları ve valiliklere gönderdiği genelgede, “Devletin ve milletin bütünlüğü tehlikededir. Hükûmet, işgal kuvvetlerinin baskısı altında bulunduğundan görevini yapamıyor. Milletin istiklâlini kurtarmak için her türlü tesir ve baskıdan uzak bir millî hey’etin kurulması gerekir.” diyor, Erzurum ve Sivas’ta kongre yapılacağını, bu kongrelere delege gönderilmesini bildiriyordu.


3 Temmuz’da Erzurum’a gelen Mustafa Kemal, 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir’in de desteğini alarak 10 Temmuz’da Vilâyât-ı Şarkıyye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi Başkanlığına seçildi. 23 Temmuz’da başlayan Erzurum Kongresi’nde vatanın birliği ve bütünlüğü için millî iradenin hâkim kılınması fikri benimsenerek Sivas’ta büyük bir kongrenin yapılmasına karar verildi. 4 Eylül’de başlayan Sivas Kongresi’nde de, “Vatan bir bütündür, parçalanamaz; bu vatan üzerinde yaşayan Müslüman ahali kardeştir, bölünemez. Bu esasları bozacak her türlü faaliyete karşı canla başla mücadele edeceğiz.” şeklinde özetlenebilecek kararlar alındı. Yine bu kongrede 16 kişilik bir Temsil Hey’eti kuruldu ve Mustafa Kemal Paşa, bu hey’etin başkanlığına getirildi. Bu hey’et, 27 Aralık’ta Ankara’ya geldi.


Son Osmanlı Mebuslar Meclisi’nin 28 Ocak toplantısında, Misak-ı Millî (Millî Ant) kabul edildi. Misak-ı Millî’de Elviye-i Selâse de şöyle zikredildi: “Halkı, ilk serbest kaldığı sırada (Haziran 1918) verdiği oylarla Anayurda katılma kararını alan Elviye-i Selâse için gerekirse yeniden serbestçe oylama yapılmasını kabul ederiz.”


Daha önce bahsettiğimiz gibi, 1877-78 Savaşıyla anayurttan ayrı düşen bu bölge, 3 Mart 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Barış Antlaşması’yla geri alınmış, fakat altı ay sonra, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’yle İngilizler tarafından işgal edilerek Ermeni ve Gürcüler arasında paylaştırılmıştı. Şimdi, son Osmanlı Mebuslar Meclisi, bu oldubittiyi kabul etmeyerek halk oylaması yapılmasını istiyordu.


İtilâf Devletleri, 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ettiler. O günlerde Türkiye, dört bir yandan sarılmış, canavarlar tarafından tike tike paylaşılmaktaydı. İrili ufaklı bu canavarlar şunlardı: İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan, Ermeni ve Gürcü! 


İstanbul’daki işgal kuvveti, vatansever mebus ve aydınları tutuklayarak Malta’ya sürgüne gönderdi. Padişah Mehmed Vahideddin, artık çalışamayan Meclis’i 11 Nisan’da feshetti. Meclis üyeleri Mustafa Kemal’in çağrısına uyarak Ankara’ya gelmeye başladılar.


Ankara’daki Temsil Hey’eti, Türk milletinin tek millî ve meşru teşkilâtıydı. Bu hey’et, İstanbul’dan gelen mebuslarla da güç kazandı ve 78 mebusla, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal Paşa, TBMM Başkanlığına seçildi; 3 Mayıs’ta da hükûmet kuruldu. Tarihe Türk İstiklâl Savaşı olarak geçen savaşları yöneten işte bu meclis ve bu hükûmettir.


Oltu Hükûmetinin Türkiye’ye (TBMM’ye) iltihakı Osmanlı Hükûmeti, Mondros Mütarekesi hükümlerinden sakındığı için Elviye-i Selâse bölgesiyle açıktan ilgilenemiyordu. Buna rağmen bölge ahalisi son Osmanlı Mebuslar Meclisi’ne üye seçti. Fakat 16 Mart’ta İstanbul işgal edildi-
ğinden oraya gidemediler.



TBMM’de Elviye-i Selâse’yi temsil eden mebuslar şunlardır:

Ardahan: Filibeli Hilmi Bey (1885-1926),  Ahıskalı Osman Server (Atabek) Bey (1886-1962).

Batum: Ahmed Fevzi Efendi (1885-1974), Ahmed Nuri Efendi, Edib (Dinç) Bey (1885-1963), Ahmed Akif Bey (1877-1944), Ali Rıza (Acara) Bey (1879-1969).

Oltu: Rüstem (Acar) Bey (1866-1952), Yasin (Haşimoğlu) Bey (1895-1986).

Kars: Cavid Bey (1884-1933), Ali Rıza (Ataman) Bey (1884-1955), Fahreddin (Erdoğan) Bey (1874-1958). 



Tahirbeyoğlu Yasin (Akdağ), 17 Mayıs 1920’de TBMM’ye katıldı ve burada heyecan dolu alkış tufanı arasında bir konuşma yaptı: “Muhterem Mebuslar, Elviye-i Selâse, kırk senelik esaret günlerinin acıları, yaraları altında bile Rusya istibdadı ve Ermeni, Rum, Gürcü jandarmaları ve bütün memurlarının baskısı altında bile Büyük Türk Hükûmeti’ne karşı ezelî bağlılığından hiçbir şey kaybetmemiştir. Bütün Elviye-i Selâse ahalisinin emeli, şanlı Osmanlı bayrağı altında yaşamaktır! ” dedi.



Yasin Akdağ’ın Meclis’e katılması ve burada yaptığı konuşma, İstanbul basınında da sitayişkâr ifadelerle yer aldı. Rus Kızılordusu, 27 Nisan 1920’de Azerbaycan’ı işgal etti. Bu hadise, İngilizlerin Bakü petrolleri üzerindeki hayallerini suya düşürdü. Daha önce Kars’ı Ermenilere teslim eden İngilizler, Artvin ve Batum bölgesini de Gürcülere verdiler. TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa bu olayı 25 Temmuz’da bir telgrafla protesto etti.


Ermeniler, 1920 Haziran’ında Kars’tan Oltu Şûra Hükûmeti bölgesine ve Pasinler sınırından Türkiye’ye saldırmaya başladılar. TBMM, 9 Haziran’da Kâzım Karabekir Paşa’ya Şark Ordusu Kumandanlığı unvanını verdi. Şark Ordusu, seferberlik ilân etti. Erzurum Müftüsü Sadık Efendi, 22 Ağustos 1920 tarihinde bir fetva vererek buradaki ordumuza yardım edilmesinin ve esir olan Kars bölgemizin kurtarılmasına çalışmanın farz olduğunu bildirdi.


Ankara Hükûmeti, Ermenistan’a ültimatom vererek Kars ve çevresindeki katliama son verilmesini istedi. Ermeniler bazı Doğu Anadolu illeri üzerinde ısrar ediyor ve Rusya da Ermeni tezini destekliyordu. Hatta Moskova’ya giden Türk barış hey’eti bu yüzden geri gelmişti. Oltu üzerinden Göle’ye gelen Halid Bey kuvvetleri, 30 Eylülde Ermenileri buradan atarak Kars’a doğru yürüdü. 


Göle’de tutunamayan Ermeniler bir gece vakti Ardahan’ı tahliye ederek Çıldır üzerinden Akbaba’ya doğru gittiler. Ermenilerden kurtulan Ardahan’ın Kür Irmağı sağ tarafı da hemen Gürcü işgaline uğradı.


Nihayet Ankara Hükûmeti, 28 Eylül’de Kâzım Karabekir ordusuna taarruz emrini gönderdi. Harekâta başlayan Şark Ordusu, 30 Ekim’de Kars’ı alarak Ermenileri Arpaçayı’nın doğusuna attı. 7 Kasım’da Gümrü de askerimizin kontrolüne geçti. Ermeniler mütareke istediler. 3 Aralıkta tamamlanan Gümrü görüşmeleriyle Ermeniler son karara imza atmış oldular. 


Bugünkü Türkiye-Ermenistan sınırı, bu antlaşmayla belirlenmiş; daha sonra Moskova ve Kars antlaşmalarıyla kesinleşmiştir.


Sıra, Misak-ı Millî’de de anılan ve Gürcü işgalinde bulunan Ardahan ve Batum sancaklarının kurtarılmasına gelmişti. Ermenilerin durumunu gören Gürcistan da kolayca hizaya gelecekti. Nitekim Hariciye Vekili Ahmet Muhtar Bey, 22 Şubat 1921’de Ankara’daki Gürcü Elçisini davet ederek kesin bir dille Ardahan ve Artvin’in tahliye edilmesini istedi. Tiflis’in görüşünü alan Elçi, 23 Şubat sabahından itibaren Gürcü işgalindeki Ardahan ve Artvin’le ilçelerinin Gürcüler tarafından tahliye edileceğini bildirdi. Nitekim 23 Şubat’ta buralar Türk askeri tarafından işgal edilerek bayrağımız göndere çekilmiştir.


25 Şubat’ta Gürcistan, Kızılordu tarafından işgal edildi ve Sovyetleştirildi.


16 Mart 1921’de Sovyetler Birliği ile imzalanan Moskova Antlaşması’yla Kars, Ardahan ve Artvin bölgesi ebediyen anayurda kavuştu; Batum şehrinin merkez olduğu Acaristan, muhtar bir statüyle Sovyet Gürcistan’ına bırakıldı. Ahıska ise hiçbir müzakere konusu dahi edilmeden Gürcistan’da kaldı. Ahıska bölgesinin yerli Müslüman Türk ahalisi, baskı ve zulüm yetmiyormuş gibi 15 Kasım 1944’te topyekûn sürgüne tabi tutulacaktı.


Bütün Türk ülkesinde olduğu gibi kendi memleketinde de istiklâl mücadelesi devam ederken Hanaklı Şâir Muallim Balcıoğlu Salim, “Ey Din Kardaşı!” diye şöyle sesleniyordu:


Hükm-i idamın yazıldı, sen henüz gaflettesin,
Rahetin selboldu, hâlâ pister-i rahettesin,
Kast-i can etmiş adû, sen meclis-i ülfettesin,
Evc-i izzetten sukut ettin bugün zillettesin.
Pâyimal olmuş vatan, hâlâ neden hayrettesin
Düşmen almış yurdunu, bîçare sen gurbettesin!

Ölmeden öldür ve öl, ölmek saadettir bugün,
Çekme minnet can için, alçaklara olma zebun,
Dest-i gadrinde adûnun âh u efsunun düşün.
Pâyimal olmuş vatan, hâlâ neden hayrettesin
Düşmen almış yurdunu, bîçare sen gurbettesin!

Ey büyükler ruhunu me’yus-i giryan eyleyen!
Hun-i İslâmî değil mi sende cevlân eyleyen?
Sensin alçak düşmeni mülkünde arslan eyleyen;
Kuvvetli iman olur a’dâyı lerzan eyleyen.
Pâyimal olmuş vatan, hâlâ neden hayrettesin
Düşmen almış yurdunu, bîçare sen gurbettesin!

Al sopan, baltan, tüfengin, et gazaya niyeti,
Kan akıt seller gibi, versin cihana heybeti,
Sen çalış Salim, ki Allah versin nusreti,
Ölmeden öldür, bırak yahu bu acz ü hayreti!
Pâyimal olmuş vatan, hâlâ neden hayrettesin
Düşmen almış yurdunu, bîçare sen gurbettesin!







Kelimeler
acz ü hayret: Çaresizlik ve şaşkınlık.
a’dâ: Düşmanlar.
adû: Düşman.
cevlân eyle-: Gezip dolaşmak.
dest-i gadr: Düşmanın merhametsiz eli.
evc-i izzet: Son derece şerefli ve kudretli.
gaflet: Dalgınlık, uyuşukluk.
hûn-i İslâmî: Müslüman kanı.
hükm-i idam: İdam kararı.
kast-i can et-: Canına kast etmek.
lerzan: Titrek.
me’yûs-i giryan: Ümitsizce ağlayan.
meclis-i ülfet: Muhabbet ve dostluk meclisi.
nusret: İlahi yardım, zafer.
pâyimal ol-: Ayak altında kalmak.
pister-i rahet: Rahat döşek.
selbol-: Kapıp kaçırmak.
sukut et-: Düşmek, alçalmak.
zillet: Alçaklık.







Elviye-i Selâse’nin Son Yılları: IV
Esaretten Kurtuluşa Doğru - PDF
Yunus Zeyrek



Yunus Zeyrek'in diğer makaleleri
Elviye-i Selâse’nin Son Yılları-I
Doksanüç Harbi ve Esaret Yılları : PDF

Ruslar, Kars’ı ebediyen ellerinde tutacaklarını hesap etmişlerdi. Şehir demiryolu hattıyla Moskova’ya bağlandı. Hatta bu hat Sarıkamış’a kadar uzatıldı....
Elviye-i Selâse’nin Son Yılları-II PDF









1914 de I. Dünya savaşının başlaması ile birlikte harbe Ekim sonu itibariyle dâhil olan Osmanlı Devleti için en önemli cephelerden biri Kafkasya oldu. Sarıkamış mağlubiyeti ardından Ocak 1916 da taarruza başlayan Ruslar, Türkiye’nin doğusunda büyük bir sahayı işgal etti. Ancak Rusya’da Şubat ve Ekim ihtilalleri sonucu sistemin değişmesi, savaşa hayır propagandası ile Rus askerlerinin Türk topraklarını ve Kafkasya’yı boşaltması, bölgede yeni oluşumların ortaya çıkmasını sağladı. Kafkasya’da Azeri, Gürcü ve Ermeniler Maverayı Kafkas Komiserliği’ni oluşturup yeni bir güç odağı halinde ortaya çıkarken, doğudan çekilen Rus askerlerinin yerini de Ermeni çeteleri almıştı. 


Bu son güç odağı, Erzincan’dan Kars ve Van’a oradan Nahçıvan’a uzanan geniş coğrafyada yaşayan Türk halkı için tam bir felaket oldu. Osmanlı Devleti ve müttefiklerinin Sovyet Rusya ile Brest Litovsk Barış görüşmelerini yürüttüğü dönemde, Türkiye’nin doğusundan, Ermeni çetelerinin katliamına maruz kalan Türk halkının feryatları yükselmekteydi. Türk Ordusu’nun da bu duruma kayıtsız kalması elbette mümkün değildi. 


Şubat 1918 de başlatılan ileri harekât ile Osmanlı Devleti, 1828 ve 1914 sınırlarını aşarak bir taraftan Güney Azerbaycan’a, diğer yandan Dağıstan içlerine ulaştı.[1] Ancak savaş sonucu oluşan şartlar, Osmanlı Devleti’nin Kafkasya’dan geri çekilmesini gerektirmekteydi. Yerini İtilaf Devletleri adına İngiltere alacaktı. İngilizler bu anlamda beklenilenden daha hızlı davrandı. Osmanlı kuvvetlerinin tahliyesi sona ermeden önemli merkezler işgal edildi. 17 Kasım 1918 de Bakü ve sonra 22 Aralık’ta Batum İngiliz kontrolüne alındı[2]. 


İngilizler artık siyasi ve askeri açıdan Güney Kafkasya’nın hâkim gücü idi ve onlar başlangıçta problemlere insancıl bir yaklaşım sergileme kararlılığındaydı. Problemli bölgelerde bulunacak İngiliz askerleri, farklı din ve etnik yapıdaki insanlar arasındaki kin tohumlarını elinden geldiğince kurutma azminde idi. Bu noktada, üzerinde durulacak en önemli konulardan birisi mülteciler meselesi idi ve tabiî ki İngilizlerin ilk düşüneceği, mazlum rolü oynayan Ermeniler olacaktı.  ...........



Ermenistan Sorunu ve Kafkasya'da İngiliz Uygulamaları
Yrd.Doç. Dr. İbrahim Ethem ATNUR














KARS İLİ VE ÇEVRESİNDE ERMENİ MEZALİMİ (1918-1920)

Erzincan - Erzurum - Kars - Revan - Nahçıvan - Ahılkelek ile Borçalı'daki Ermeni Vahşetleri ve Mezalimi üzerine 1918 - 1921 arasında basılmış Türkçe ve Fransızca 7 risalenin asılları



Ilıca kasabasında kaçamıyan Türkler’in hepsinin öldürülmüş olduğunu ve kör baltalarla enselerinden kesilmiş birçok çocuk cenazeleri gördüğünü, (Erzincan’dan Erzurum’a dönüşünde) bizzat Odişelidze söyledi. Ilıca Kırgını’ndan üç hafta sonra 11 Mart’ta '(Pazartesi 1918 de) oradan dönen Yarbay Griyaznof, gördüklerini şöylece anlattı :

“Köylere giden yollarda, uzuvları tahrip edilmiş birçok cenazelere rastlamış. Her geçen Ermeni, bu cesetlere bir kere söğer ve tükürürmüş. 12 -15 sajen (25,5 - 31,9 metre) karelik Cami avlusunda [s. 10] iki arşın (142 santim) yüksekliğinde cenaze yığılmıştı. Bunların arasında her yaşta kadın, erkek, çoluk, çocuk ve yaşlılar vardı. Kadın cenazelerinde, zorla ırza geçme izleri, pek belli bir halde idi. Birçok kadın ve kızların tenasül yerlerine, tüfek fişeği sokulmuştu.”

Erzurum’da Ermeniler, Türk Çarşısı’nı yakmağa başladılar. [s. 12] 2 Mart’ta, Topçu Alayı’nın bölgesi içindeki Tepeköy’ün, kadın - erkek, çoluk - çocuk bütün ahalisinin öldürülmüş olduğunu işittim.

Yüzbaşı IVAN GOKILAVIÇ PİLYAT

Sarıkamış’ta (Ruslar’ın Anadolu Cephesinden yakalamalarından sonra yol yapımında) çalıştırılmakta olan 1800 Türk esiri (askerimiz) in arka - arkaya öldürüldüğü anlaşılıyor. Sarıkamış, Kars, Gümrü, Kağızman, Ardahan ve Ahılkelek bölgeleri, birer fecaat alanı oluyor. Sarıkamış ile Kars şehrinin yakıldığı görülüyor. Anılan bölgelerde tesbit edilen Ermeni zulüm ve vahşetlerinin özetleri, 31 Sayıh Belge’ye göre aşağıdadır : [s. 56]

1) 29.IV.1918 de Gümrü’den 500 araba ile Ahılkelek’e götürüImekte olan~3000~kadar kadın, ihtiyar, çocuk ve erkek öldürülerek yokediliyor.

2) Bin er, iki makinelitüfek ve iki toplu bir Ermeni kuvveti, Kağızman doğusundaki Kulp (Tuzluca) ve Erivan bölgesindeki İslam köylerini basıp yıkarak, kadın, çocuk ve erkeklerini kırıyorlar.

3) 1.V.1918 de yüz kadar Ermeni atlısı, Şiştepe ile Düzkent ve çevresinde altmış çocuk, kadın ve erkeği kırıyorlar.

25.IV.1918 günü de, Kars’ın doğusundaki Subatan köyünde, irili - ufaklı 750 Islam nüfusunu balta ve bıcakla öldürüp, ateşte yakarak şehid ediyorlar. Magasbert ve Alaca köylerinden yüzden artık kadın ile çocuk, aynı acıklı biçimde öldürülüyorlar. Tekneli, Hacıhalil. Kalokövü (Derecik). Kiilveren. (Karakaş), Yılanlı, Kinegi (Yalçınlar) köylerinin halkı, büsbütün yokediliyorlar (2).

(2) Sarıkamış'ın Asbuğa (Tansuk) köyünden evli olup 1917 de sürgünden dönen Divriliği Piroğlu Fahrettin Erdoğan Bey, sonradan Kars Milli Şura Hükümeti'nde "Hariciye Mümessili" olmuştur. Bunun "Türk Ellerinde Hatıralarım" adı ile 1954 te Ankara'da basılan kitabında (s.137-157), 1918'de Kars'ın İlk-Kurtuluşu ile, bu sıradaki Ermeni Mezalimi, bir tanık olarak anlatılmaktadır. Burada anlatılan mezalimin özeti şöyledir:

Ruslar'ın bıraktığı Gediksatılmış ve Başgedikler'deki '4000 mevcutlu' Türk esiri askerimizi, Erzurum'dan kaçan Ermeniler, Gümrü ile Karakiliseye götürerek yokettiler.

Sarıkamış'tan gelen 400 erlik bir Ermeni kuvveti : Yenigazi'den 35 , Karahamza'dan 250 çoluk-çocuğumuzu kırdı.

Katranlı köyüne toplaşan Türkmen köylülerinden bindörtyüzünü (1400) çoluk-çocuğa da tecavüz ederek yakmışlardır.

Çavlak'tan 38 ve Alisof'u, Akpınar ve Karaçayır köylerini de toptan sürüp Dölbentli'de samanlıklara doldurup yakarak, şehid etmişlerdir.

Berne (Koyunyurdu) köyüne götürülen Taht- düzü köylülerinden 1500 çoluk-çocuğu da, makinelitüfekle kırıp, ot ve samanla yakmışlardı.

İğdir köyünden 50, Tozluca'dan 242, Oluklu'dan 200, Çilehane'den 300, Hacıhalli'den 800 kişiyi şehid etmişlerdir.

Kars'ın doğu kesimindeki Şüregel (Başgedikler ve Kızılçakçak / Akyaka Bucaklarındaki) köylerinde 1918 Nisan'ında Ermenilerin yaptığı korkunç mezalimin şehid sayısını da Kars Milli Şurası Reisi Cihangiroğlu İbrahim aydın Bey, 1919 da Malta Adası'ndaki sürgünlüğü sırasında yazdığı ve henüz basılmamış olan 'Hatırat'ında anlatmıştır. Bunun aslı Kars Özel İdare Müdür olan büyük oğlu İsmail Aydın'da ve sureti Samed Ağaoğlu ile Dr.Kırzıoğlu M.Fahrettin'de bulunmaktadır.


Prof.F.Kırzıoğlu - Kars ili ve Çevresinde Ermeni Mezalimi (1918-1920)/ e-kitap












Kuzey-Suriye’deki Sami-Aramiler, MÖ.1000 yıllarında, kuzeylerindeki yaylaklar ülkesi ve Fırat boylarına, “Yukarı-El/Ülke” anlamında “Har-mini-yap” diyorlardı. Urartulular’dan sonra yaygınlaşan bu deyim, Arami-Yazısı’nı (Katipleri) dahi kullanan Pers Şahenşahı I.Dareyoş’un, MÖ.518’den kalma Bihsütun Yazıtı’nda “Arami-na” (Yukarı-El’i) biçiminden hafiflemiş olarak, şimdiki Elazız-Tunceli kesimi “Armina” diye anılmıştır. Bu sonuncu coğrafya adı, Persler’den Yunanlılar’a “Armenya” diye geçti (ilk defa MÖ.510 larda coğrafyasını yazan Miletli Hekatheos’ta). Yunanlılar’dan Romalılar’a da geçen bu coğrafya adı, Herodot’ta, Fırat doğusu için kullanılmıştır. Bu yüzdendir ki, MÖ.401-400 yıllarında, Onbin Helenli Asker ile, Musul kesiminden kuzeye, Murat ve Aras başları ile İspir-Bayburt bölgesinden Trabzon’a varan Ksenofon, bu gezilerinin geçtiği ülkeyi anarken, “Armenya”da demeyip, kitabına, yunanca “Anabasis” (=Yukarı-El/Ülke’de) adını vermiştir.


1280 de biten bir “Anonim Selçukname”de ve o çağda hayatta olan Yunus Emre’de (“Dolaşdım Urum’u (Anadolu’yu), Şam’ı (Suriye’yi) + Yukaru-Elleri kamu”) Fırat doğusuna ve Azerbaycan’a “Yukarı-El-Yukaru-Eller” denilerek, Anadolu-Selçuklu çağımızın bilgisi aktarılmıştır. (Bilindiği gibi, 1514 ten beri, Osmanlı belgelerinde de, buralara, “Yukaru-Canib” denir. Öteden beri Trabzonlular ile Tebrizliler de, aynı ülkeye “Yukarı” demektedirler. Ne gariptir ki, eskiden beri kendilerine “Hay” ve oturdukları ülkeye “Hayasdan” diyen malum Hıristiyan kavim, tarihte olduğu gibi, 1918 Mayısından beri, Erivan/İrevan’da kurdukları Devlete ve müstakil ahalisine, asla “Armenyan/Ermeni” ve “Armenya/Ermenistan” deyimlerini, milli bir ad olarak benimsememişlerdir; hep Hay ve Hayasdan diyip yazarak, ancak yabancı dillerdeki yayınlarda, bu yabancı coğrafya deyimleri kullanmayı tercih ederler!... 


“Armenist” Prof.Nikola Marr’ın belirttiği gibi, MS.450 Kalkedon/Kadıköy Konsili’ninden beri, “Armen/Ermen/Ermeni” deyimi, Ortodoks, Süryani, Keldani gibi komşu Hıristiyanlar’dan ayırt edilmek için, “Grigoryan” olanlara denilegelmiştir. Ancak, Mezhebi anlamdaki bu deyimi, son 200 yıldan beri açıkgöz ve “Tarihi tahrifle uğraşanlar”, şöyle istismar edegelmişler: Yukarı-Eller’de Urartulular’dan beriki medeniyet eserleri ile Hıristiyanlık yapı kalıntılarına sahip çıkarak, “Melikyan” ve “Gülbenkian” gibi çok zengin vakıfların paraları ile, dünya Ansiklopedileri’ne ve umumi eserlere de , bu uğurda kendi propagandaları doğrultusunda ödüllerle ısmarlama yazı yazdırıp, ünlü kişilere de kitap bastırdılar!...


Şu “Armenya” ve Ermeni coğrafya adını, aşağıda anacağımız üzere, kendilerine “Hay” diyenlerin kullanmayışı gibi, 84’ten çok coğrafya ve kavim adının geçtiği KDK’da da, asla bulamıyoruz. Bu deyimi, Selçuklu Fetihleri’nden beri, “Anadolu” anlamında bir coğrafya adı olarak bilinen “Rum/Urum” ve “Anadolulu” anlamındaki “Rumi” deyimine benzetebiliriz. Mevlana Celaleddin’in yerleştiği Konya’ya göre “Rumi” nisbetiyle anılması ve Osmanlı Padişahlarımız’ın “Sultan-i Rum…” sayılmaları gibi.


Yine KDK’da ve onun benzeri “Dede-Korkut Oğuznameleri” sayılacak onikiden çok destan parçalarında, “Oğuz” ve “Oğuz-Elleri”ne komşu sınırdaş bölgeler anılıyor: Turabozan Takkavoru (Takvuru, Oğuz’a armağan veren ve kızını “ağır-kalınğlık” ile Oğuz Beği’ne nikah ettiren), Tokuz Tümen Gürcistan, Başıaçuk (İmeret/Kutayıs) Kan-Apkaza-Eli, Çerkes, Tatvan (Suvanet), Kapulu-Karadervend (Darval-Geçidi), Çılban-Tağı (Kazbek), “Küre Kafir-Elleri” (Dağıstan güneyinde Samur-Özen solunda), Tebriz, Şam (Suriye), Rum (Anadolu) gibi coğrafya adları ve komşular anıldığı halde, asla ne “Armen/Ermen”, ne de “Hay” ve “Hayasdan” adları geçiyor. 


Oğuz-Elleri içindeki yerler de şöyle anılıyor: Demürkapu-Derbend, Aygır-Gözler (Ögüzler) Suyu (Kür-Aras’ın birleşik ağız kolu), Arslan-Yatağı (Muğan’da sağdan Karasu’yun Aras’a karıştığı yer), Mardin, Hamıd (Diyarbekir), Ak-Hisar Kal’ası (Erzincan batısındaki Kamak), “Parasar’unğ (Strabon, XI,14,14’da, Arşaklılar’ın Roma hududuna koruyucu olarak yerleştirdiği Guranlı Türkleri’nden “Saraparae”=Başkesen lakaplı boyun) Bayburt-Hisan, Ban-Hisan (Oltu kuzeyinde Banak/Penek Kalesi) 


Aslında dikkatlerden kaçan bir husus da “Yukaru-Eller/Oğuz-Elleri”nde, 1064 yılında başlayan Selçuklu Fetihleri’nden önceki kaynaklarda da, hiçbir “Hay/Hayk” sülalesinin, müsbet hakimiyetinin anılmayışıdır. Yunan, Süryani ve yerli “Grabar” (ölü-kilise Ermenicesi) dilleriyle yazılı kronik ve tarihçelerde, bu ülkenin ahalisi “Torkom, Torkomyan” (Türkmen) ve “Aşkenaz” (Sakalı) neslinden gösteriliyor. 


“Armenya/Ermeni” deyimleri gibi, Ruslar’ın bugün bile Çin’e “Kitay” demelerine benzeyen “Gürci/Gürcü” ve “Gürcistan” adlarının; kendilerine öteden beri “Kartvel”, dillerine “Kartuli” ve ülkelerine “Sa-Kartvelo” diyen Tiflis Vilayeti Yerli-Hıristiyanları (ki, çoğu Müstakil Ortodoks-Kilisesine bağlıdır) tarafından benimsenmeyişi ve resmen kullanılmamasıdır. Ancak komşuları, Çoruk boyundan çıkma Sakalı kökünden “Bagrat/Bagarat-Sülalesi”nin, 575-181 arasında 1100 yıldan çok Kartel’de kısmen veya tam hakim oluşunun hatırasıyla, bu Gürci ve Gürcistan deyimleri, Yukarı-Kür boyu’na da teşmil edilmiş olup; ancak komşuları tarafından kullanılmış; K-ÇKH’da ise anılmamıştır.


Prof.Dr.M.Fahrettin Kırzıoğlu
















Turkish Genocide