Translate

Aziz Nesin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aziz Nesin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2018 Pazar

Bir Türk Damgası: K.Atatürk






İnsanlığa, Akla, Bilime, Uyarlığa Atılan İmza: Bir Türk Damgası:


1990'da yayımlanan "Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma" kitabında şöyle diyordu Abdurrahman Dilipak:

"Hani bir çok kimse Atatürk'ün imzasının bir Ermeni tarafından dizayn edildiğini bilmez... Osmanlı tuğraları, nasıl devrin ünlü hattatlarınca kompoze edilirse, Atatürk efendimizin de imzası bir ressam tarafından dizayn edilmişti." (a.g.e., Risale y.,3.Baskı, Ağustos 1990., sf.31.)

Bu iddia A.Dilipak'tan iki yıl sonra 27 Eylül 1992 Pazar günlü Hürriyet gazetesinde "Atatürk'ün imzasını başkasından kopya etmesine çok bozuluyorum" başlığıyla Aziz Nesin tarafından yinelenerek yayılacaktı.

Nuriye Akman soruyordu: "Siz Atatürk adına çok bozuluyormuşsunuz, öyle mi?"

Aziz Nesin yanıtlıyordu: "Evet, Atatürk çapında büyük bir adam bu adı (Atatürk soyadını C.Ö.) almamalıydı. İnsan olduğu için tabi kusurları var. O kusurlar hep meziyet gibi gösterilmiş. (...) Atatürk soyadını almak yani Türk'ün atası olduğunu söylemek hoşuma gitmiyor. Atatürk soyadını alması ilginçtir. Etrafına insanlar topluyor, onlara Atatürk'te karar kıldırıyor. Bu güzel değil. Onun için ben ona 'Mustafa Kemal' demeyi tercih ederim. İkincisi, Atatürk imzasını başkasına attırır, ondan kopya eder. Bir Ermeninin imzasıdır, beş on tane imza örnekleri getirttirir, onlardan bir tanesini beğenir. Ermeninin imzasını beğenmesi önemli değil. Ermeni olur, Türk olur. Ama kötü yaz senin yazın olsun."

Pazar günü evimde bu söyleyişi okurken çalışma masamın üzerinde bir süredir üzerinde çalışmakta olduğum Prof.Dr.A.Afetinan'ın "Medeni Bilgiler ve M.Kemal Atatürk'ün El Yazıları" kitabı açık duruyordu. Bir Atatürk'ün imzasına baktım, bir de Atatürk'ün bu kitapta tıpkıbasımı verilen el yazılarına. Söz konusu imzanın Atatürk'ün kendi tasarımı olduğunu apaçık ortaya koyan bu karşılaştırma, imzanın başka birince tasarlandığı iddiasını çürütüyordu. Bu bulgularımı yazıp Pazartesi akşamı gazetenin okuyucu mektupları ilgilisine faksladım. Salı günü benden bir vesikalık fotoğrafımı istediler; gönderdim. 1 Ekim 1992 Perşembe günü gazetenin birinci sayfasında "Flaş. Cengiz Özakıncı. Araştırmacı-Yazar. Aziz Nesin'e cevar... Aziz Nesin'in, Atatürk'ün imzasını bir Ermeni'ye attırdığı iddiası tamamen yanlıştır. 27.sayfa" duyurusuyla yayımlanan yazım şöyleydi:

"Aziz Nesin'le yapıla 'Haftanın Sohbeti' başlıklı söyleşiyi ilgiyle okudum. Aziz Nesin, söyleşinin sonunda şöyle diyordu: "Atatürk imzasını başkasına attırır, ondan kopya eder. Bir Ermeni'nin imzasıdır. Beş, on tane imza örnekleri getirtir, onlardan bir tanesini beğenir. Ermeni'nin imzasını beğenmesi önemli değil. Ermeni olur, Türk olur. Ama kötü yaz, senin yazın olsun." Aziz Nesin'in bu savının doğru olup olmadığını yoklamak üzere, Prof.Dr.Afet İnan'ın 'Medeni Bilgiler ve M.Kemal Atatürk'ün Elyazıları' kitabına baktım. Afet İnan, Atatürk'ün manevi evladıdır. Manevi babasının el yazısını çok iyi tanımaktadır. Söz konusu kitabın sonunda, 200 sayfa tutan el yazmalarının basımları yer almaktadır. Atatürk'ün el yazılarını tek tek inceledim. Sonuç olarak:

I - K.Atatürk imzasında geçen ATA sözcüğü, Atatürk'ün gündelik olağan el yazılarında, imzasındakinin tıpkısı olarak geçmektedir. Atatürk, kendi el yazısıyla; '...iptidai insan kümelerinde ATA korkusu ve nihayet, büyük kabile ve kavumlarda ATA korkusu...' sözlerini yazarken, burada gördüğümüz ATA sözcüğü, Atatürk'ün K.Atatürk imzasında görüğümüz ATA sözcüğünün tıpkısıdır, eşidir.

II - K.Atatürk imzasında geçen TÜRK sözcüğü de yazılarında, imzasındakinin tıpkısı olarak bulunmaktadır. Atatürk kendi el yazısıyla; '...bugünkü TÜRK milleti, varlığı için, bugünkü yurdundan memnundur. Çünkü TÜRK...' sözlerini yazarken, burada gördüğümüz TÜRK sözcükleri, Atatürk'ün K.Atatürk imzasında görülen TÜRK sözcüğünün tıpkısıdır, eşidir. 

Anladım ki, Aziz Nesin'in Ermeni ürünü dediği 'K.Atatürk' imzası, halkın ve çoğumuzun anladığı anlamda bir imza bile olmayıp, tersine 'K.Atatürk' sözlerinin, Atatürk tarafından mektup yazar gibi düz el yazısıyla yazılmasından ibarettir. Bu, o denli böyledir ki, Atatürk'ün el yazılarında geçen ATA ve TÜRK sözcüklerini kesip birleştiren herkes, Atatürk'ün K.Atatürk imzasının bir eşini elde etmiş olur.

Gerçek bu iken, Aziz Nesin'in savı, son kertede dayanaksız bir çamur atma olarak karşımızda durmaktadır. Halkımızın 'ancak domuz eti yerse akıllı olacağını' da söyleyen Aziz Nesin, yayımlanan bu söyleşide, baştan sona saçmalamaktadır. Yer darlığı nedeniyle, tüm saçmalıklarını tek tek göstermek yerine, şimdilik yalnızca K.Atatürk imzası Ermeni ürünüdür savının saçmalığını, gerçeğe aykırılığını belgeliyorum.

Atatürk'ün el yazılarında 'ata' ve 'Türk' sözcüklerinin geçtiği satırların fotokopisiyle birlikte yayımlanan bu yazım bir süre tartışıldı, sonra unutuldu ve bir çok ünlü yazar Atatürk'ün imzasını başkasına tasarlattığı iddiasını bir gerçekmiş gibi yaymayı sürdürdü. Ben de K.Atatürk imzasının başkalarınca tasarlanmış olmadığını gösteren, bu imzanın Atatürk'ün kendi tasarımı olduğunu kanıtlayan daha pek çok bulguya ulaştım.

Atatürk'ün 1928 yazı devriminden sonra 1934'e dek 'Gazi M.Kemal' ve Kasım 1934'ten sonra 'K.Atatürk' imzaları; onun 1913-1917 yılları arasında Madam Corinne'e Latin abecesiyle Fransızca olarak yazdığı mektuplarla ve Temmuz 1918'de Karlsbad'ta Latin elyazısıyla Fransızca olarak tuttuğu günlükleriyle harf-harf karşılaştırdığımda, imzalarının Atatürk'ün kendi tasarımı ve kendi el yazısıyla adını yazmasından ibaret olduğunu saptadım ve bu bulguları da A.Nesin'in ölümünden önce yayımladım.

Atatürk imzasını tasarladığını ileri süren yurttaşımız Vahram Dikran Çerçiyan (d.1887-ö.1975) çeşitli zamanlarda kendisiyle yapılan söyleşilerde imza konusunda birbiriyle çelişen sözler etmiştir. Ölümünden dört yıl önce 25 Kasım 1971 günlü Hürriyet gazetesinde Necmi Onur'un yayımladığı son söyleşisinde: "Şişli Müzesinde Aslı Bulunan Atatürk'ün En Doğru İmzası Pullardadır" diyen yurttaşımız:

"Atatürk'ün imzası konusunda konuşmasına 'Önce bir yanlışlığı düzeltelim' diye başladı. 'Yazı Devrimi sırasında milletvekillerinden bazıları Atatürk'e kartvizit bastırmayı düşünmüşlerdir. Beni tanıyanlar telefon ederek benden güzel yazılmış bir Kemal Atatürk yazısı istediler. Yazıp yolladım.... Atatürk'ü birkaç kere görmüştüm. Çok nadir eder ve beğenirdim. Ama, karşılaşmadık hiç. Yazdığım Kemal Atatürk yazısını çok beğenmişler, Kemal'in sadece K harfini alıp Atatürk'ü aynen kullanmışlar. Onun asıl imzası, pulların üzerindekidir. Sonradan bunun kuyruğunu filan uzattılar. Yanlıştır. Atatürk'ün beğenerek aldığı imzası, benim yazdığım ve pulların üzerindeki Şişli Müzesi'nde de aslı bulunan imzadır." diyordu.

Bu anlatıya göre; Çerçiyan'ın öğrencisi imza değil kartvizit; 'güzel yazılmış bir Kemal Atatürk yazısı' istemiş; kendisi de 'Kemal Atatürk' yazmış; Atatürk bu kartviziti beğenmiş, fakat kartvizitteki 'Kemal'i kısaltığı K yaparak elde ettiği 'K.Atatürk'ü kendi imzası olarak kullanmış; Çerçiyan'ın elinden çıkan 'Kemal Atatürk' kartviziti, Şişli'deki Atatürk Müzesi'ndeymiş; pulların üzerine basılan 'K.Atatürk' imzası, Çerçiyan'ın yazdığı 'Kemal Atatürk' kartvizitinden elde edilmiş 'K.Atatürk' imzasından ibaretmiş. Çerçiyan özetle: Atatürk'ün pullardaki imzası benim tasarımımdır, aslı Şişli Atatürk Müzesi'ndedir, diyor

Gerçek ise şöyledir: Çerçiyan'ın oğlu 18.09.2010 günlü Zaman gazetesinde yayımlanan söyleşisinde, olay tarihi olarak Mart ayını göstermektedir. Atatürk soyadı Kasım 1934'te verildiğine göre, sözünü ettiği Mart, en erken 1935 yılına aittir. Oysa Atatürk'ün pullardaki imzası, 1935 yılı Şubat ayında, Atatürk Ankara'da Karpiç lokantasında yemek yerken, diğer masada bulunan ressam Saip Tuna'nın hemen orada yapıp Atatürk'e sunduğu karakalem portre üzerine, Atatürk'ün aynı karakalemle attığı 'K.Atatürk' imzasıdır. Bunun Çerçiyan'ın Şişli Atatürk Müzesi'nde bulunan kartvizit yazıyla benzerliği bulunmamaktadır.

Atatürk, imzasının başkalarınca taklit edilme olasılığını gözeterek, taklidini olanaksız kılabilmek için önlemler düşünmüş, bu doğrultuda imzasını bir kaşe ile damgaya dönüştürdükten sonra resmi evrakları bu damgayı basarak imzalamıştır. Bu önlemi ilkin Osmanlı döneminde M.Kemal imzasını damgaya dönüştürerek uygulayan Atatürk, yazı devrimi sonrasında resmi evrakları Kasım 1934'e dek 'Gazi M.Kemal' ve son olarak 'K.Atatürk' kaşesi basarak imzalamıştır. Eski yazısıyla M.Kemal imzasının kaşesi İstanbul Harbiye Askeri Müzesinde; 'K.Atatürk' kaşesi Anıtkabir Müzesi'nde korunmaktadır.

İmzasının taklit edilmemesi için damgaya dönüştürmek gibi önlemler alan bir devlet adamının, kendi imzasını bir başkasına tasarlatıp, onun tasarladığı bir imzayı taklit ederek kullanması, yani devlet kararlarının altına atılan K.Atatürk imzasının aslının bir başkasına ait, yani başkasının eliyle tasarlanmış olması, o kişinin de o imzayı her zaman atabilir (yani K.Atatürk imzalı bir sahte devlet belgesi üretebilir) olması, düşünülebilir mi?

K.Atatürk imzası, Atatürk'ün kendi öz tasarımıdır, kendi el yazısıdır; insanlığa, uygarlığa, akla, bilime, atılan bir imzadır, bir 'Türk Damgası'dır.

Gelgelelim, neredeyse 80 yıldır 'K.Atatürk' imzası Vahram Dikran Çerçiyan tarafından tasarlanmıştır' propagandası sürüyor. Atatürk böyle saçmalıklara inananlara şöyle dermiş: "Şaşarım akl-u perişanına, çocuk!"

Ölümünden bu yana Atatürk hakkında akla, mantığa, yaşamın olağan akışına ve gerçeğe aykırı öyle çok uydurmalar yayıldı ki, hangisine şaşıracağımızı şaşırıyoruz.


Cengiz Özakıncı
Bütün Dünya Dergisi Kasım 2018







YENİ
Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş" ve 
A   T   A   T   Ü   R   K      D   E  R  S  İ
Cumhuriyetimizin 95. Yılına Armağan

"Kapağın bende yarattığı duygu: 
Atam, resmin derinlerinde sisler içinde görünen üniversitenin sahibi İNGİLİZLERE,
dersini yeniden vermiş, arkasına bile bakmadan geri dönüyor. Elinize sağlık"
Levent Yıldız / Tarihin Bilinmeyen Yüzü, Kanal B   



Cengiz Özakıncı "Türkiye'nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı" kitabından "Atatürk soyadını Naim Onat önermiştir."





26 Haziran 2014 Perşembe

UÇURUMA GİDİYORUZ....









Kahvede «Şırrak!...» diye bir tokat sesi duyuldu. Tavla, aznif, kâğıt oyunu, konuşma, her şey durdu. Başlar tokat sesi gelen masaya çevrildi. Tokadı yiyen iriyarı biriydi. Tokatı atan da tersine, ince, sıska, ufak tefek biri. İriyarı adamın sol yanağında, sıskanın beş parmağının izi yer etmişti. Polis bile, bu parmak izinden tokadı
kimin attığını bulabilirdi.

Kahvedekiler, iri adamın, kendisim tokatlayan küçücük adamı altına alıp yol keçesi gibi ezeceğini sandılar, öyle olmadı.
— Davacıyım! diye bağırdı.
Kimseden ses çıkmadı... Tokadı yiyen daha sonra,
— Hepiniz gördünüz, dedi.
Boyu omuzuna bile gelmeyen sıskaya döndü:
— Yürü karakola!
Tokatı atan, cevap yerine, sinek kovalar gibi eliyle bir hareket yaptı.
— Psssuurn!... diye de ağzından istim gibi bir ses çıktı.
iri adam dışarı fırladı.

Kahvedekiler yine oyunlarına, konuşmalarına daldılar.
İri adam biraz sonra, yanında bir polisle geldi. Polise sıskayı gösterdi:
— işte bu!
Sonra, oturanları tanık gösterdi:
— Bunlar da gördüler!

Polis, tokatı atan sıska ile, onların oturduğu yere yakın oturan dört tanığı, karakola götürdü.
Karakolda, iri adam hâlâ kızarık sol yanağını tutarak,
— Bu adamdan davacıyım, komiser bey, beni tokatladı. Bunlar da gördüler, dedi.

Komiser, ilkin dâvâlı ile davacının, sonra tanıkların kimliklerini daktiloda yazdırdı.
Davacı, kendisine tokadı atanı hiç tanımadığını söylüyordu. Tanıklar da,
• Biz bişey görmedik... dediler.

Davacı iri adam,
• Tokadın sesini de duymadınız mı? dedi.
Hayır, tanıklar ne bişey görmüşler, ne bişey duymuşlardı.

Kısacık boylu sıska adam,
— Evet, dedi, ben inkâr etmiyorum. Bu adamı tokatladım.

Komiser,
• Neden? diye sordu, aranızda bişey mi var?
Size hakaret mi etti?

• Aramızda hiç bişey yok. Kendisini tanımam bile.

• Peki, nasıl oldu?

Kısacık boylu sıska adam anlatmaya başladı:

— Dün akşam işten eve geldim. Baktım, elektriği kesmişler. Parasını
verememiştik. Bütün geceyi karanlıkta geçirdik. Gece uyuyamadım da. Üzerinize afiyet, annem iki senedir hasta. Mide ağrısı öldürüyor zavallıyı. Doktor bir ilâç veriyor. İlâcı alınca ağrılar duruyor. Ama ilâç şimdilerde nerede?
Sabahleyin yataktan kalktım, sol yanım hiç tutmuyor. Yattığımız odanın pencere camı üç ay önce kırıldı. Cam bulamıyoruz. O da gelmiyormuş. Pencereye yatak çarşafı gerdik. Ama faydası yok. Sabaha kadar rüzgâr, soğuk, içeride. Sol yanım tutulmuş. Yataktan kalktım, affedersiniz, helaya gittim. Sular kesilmiş. Dışarıda şakır
şakır yağmur, muslukta su yok.

Odaya girdim. Tirtir titriyoruz. Bize kömür ordinosu vermiyorlar. Biraz odun almıştık. Bitti. Şimdi de odun bulamıyoruz, yok.

Gazeteci gazete bırakmış. Her sabah işe gitmeden gazete okurum. Gazeteye baktım: «Güzellik Müsabakası», «Galatasaray lig şampiyonu oldu», «Gümrükteki 300 ton kahve ne olacak?», «Abidin Daver şilebinin teknesi dura dura çürüdü» gibi başlıklar.

Canımı evden dışarı atmak istedim. Tam çıkarken icra memuru ile avukat kapıya dayandı. Kirayı veremediğimizden ev sahibi bizi icraya vermişti. Evde haczedilecek eşya bulamadılar. Hiç bir zaman icra memurunun, haciz memurunun evime gelmelerini istemem. Haczedilecek bir şey bulamazlar, insan mahcup olur. Avukat,
— Bu kanapeyi alalım! diye saldırdı. Kanape diye elini atmasıyla, şeker sandıklarının üstündeki eskipüskü pantalonlar, paçavra parçaları, yırtık yorganlar ortaya çıktı.
Avukat bu sefer,
— Radyo... dedi.

Şu radyo belâsını başımdan alsalar da kurtulsam. Senenin on ayı tamirdedir. Kazan kazan, radyo tamirine ver. Zaten bizi bu hâle getiren radyo...

Kapıdan çıkarken karım,
• Kız mektebe gitmiyor, dedi.
• Neden?
• Jimnastik hocası şortla beyaz lâstik pabuç istiyormuş. Olmazsa derse almam,demiş.
• Peki, peki...
• Zeytinyağı da yok...

Kendimi sokağa attım. Nasıl olsa işe geç kalmıştım. Bugün de gitmem, dedim.
Şakır şakır yağmur. Bizim oradan tramvayı kaldırdılar. Otobüs geliyor yarım saatte bir. Binmenin imkânı yok. Tıklım tıklım dolu. Dolmuşlar dersen tıka basa dolmuş.
Arabalar vızır vızır geçiyor, ama hiç biri durmuyor. Ayakkabı su alır. Yağmur kovadan boşanır gibi. Sırıl sıklam oldum. Tirtir titriyorum. Bir delikanlı yanıma geldi,
• Affedersiniz amca, dedi.

Ben saati soracak sandım.
• Dünkü maçtan haberiniz var mı? demez mi!

Tövbe Yarabbi... Yürüdüm. Orada bir kahve var. Kahveye girdim. üstümden başımdan sular sızıyor. Kahveciye bir çay söyledim. Yanımda da işte bu tokat attığım adam oturmuş, gazete okuyor. Ben, kendi kendime,

• Yahu, bu benim halim ne olacak? Sonumuz nereye varacak? diye
düşünüyorum. Ben böyle düşünüp dururken, bu adam hırsla elindeki gazeteyi fırlatıp attı,
• Yahu, memleket uçuruma gidiyor! diye bağırdı.

Onu da benim gibi dertli sandım. Konuşur, birbirimize derdimizi dökeriz diye,
— Ne oldu beyefendi? Affedersiniz, karışmak gibi olmasın, neye kızdınız? dedim.

O, yine kızgınlıkla,
— Daha ne olsun yahu, dedi, memlekette hakem yok be!... Hakem yok, namussuzum. Dünkü maçta hakem yine taraftarlık etmiş...

Ondan sonra bana ne oldu, bilemiyorum. Vallahi ben de anlamadım komiser bey.
Hayatımda kimseye fiske vurmuş insan değilim. Sanki vücudumda bir düğmeye basılmış, elektrik kuvvetiyle kalkmış gibi, bu sağ elim birden havaya kalktı. Şu herifin suratına bir tokat çektim. Ben inkâr etmiyorum. Tokadı yapıştırdım. Ama isteyerek değil. Vallahi kastım yok. İrademin dışında bişey bu. Sonra aklım başıma geldi. Bu adam şimdi beni parçalar, diye de korktum. Ama oldu bir kere. Cenab-ı
Allah, bu sağ koluma, Zaloğlu Rüstem pehlivanın kuvvetini verip, şu herifin suratı budur, diye bir şamar çektim.

Komiser, tokadı yiyen iri adama baktı. Dişlerini gıcırdattı. Ayağa kalkar gibi yaptı. Sağ elinin ayasını kaşımağa başladı. İriyarı adama,
• Hadi, uzatmayın, barışın! dedi.
Tokadı yiyen,
• Barışmam! diye direndi.

Kızan komiser, daktilodaki polise,
— Yaz! dedi «Dâvâlı, memleket uçuruma gidiyor, demiş olup, memleketin yüksek menfaatlerine ve hükümetin manevî şahsiyetine...»

Bir daha iri adama döndü:
— Barışın hadi!

İri adam, elini hâlâ tokadın izi duran sol yanağında gezdirerek,
— Peki efendim, barışalım, dedi.

!!!

Aziz Nesin - Bay Düdük kitabından
















_______________
















2 Nisan 2013 Salı

KISSADAN HİSSE - UÇURUMA GİDİYORUZ





Kahvede  «Şırrak!...» diye bir tokat sesi duyuldu. Tavla, aznif, kâğıt oyunu, konuşma, her şey durdu. Başlar tokat sesi gelen masaya çevrildi. Tokadı yiyen iriyarı biriydi. Tokatı atan da tersine, ince, sıska, ufak tefek biri. İriyarı adamın sol yanağında, sıskanın beş parmağının izi yer etmişti. Polis bile, bu parmak izinden tokadı kimin attığını bulabilirdi.

Kahvedekiler, iri adamın, kendisim tokatlayan küçücük adamı altına alıp yol keçesi gibi ezeceğini sandılar, öyle olmadı.

- Davacıyım! diye bağırdı.

Kimseden ses çıkmadı... Tokadı yiyen daha sonra,

- Hepiniz gördünüz, dedi.

Boyu omuzuna bile gelmeyen sıskaya döndü:

- Yürü karakola!

Tokatı atan, cevap yerine, sinek kovalar gibi eliyle bir hareket yaptı.

- Psssuurn!... diye de ağzından istim gibi bir ses çıktı. İri adam dışarı fırladı.

Kahvedekiler yine oyunlarına, konuşmalarına daldılar. İri adam biraz sonra, yanında bir polisle geldi. Polise sıskayı gösterdi:

- İşte bu!

Sonra, oturanları tanık gösterdi:

- Bunlar da gördüler!

Polis, tokatı atan sıska ile, onların oturduğu yere yakın oturan dört tanığı, karakola götürdü. Karakolda, iri adam hâlâ kızarık sol yanağını tutarak;

- Bu adamdan davacıyım, komiser bey, beni tokatladı. Bunlar da gördüler, dedi.

Komiser, ilkin dâvâlı ile davacının, sonra tanıkların kimliklerini daktiloda yazdırdı. Davacı, kendisine tokadı atanı hiç tanımadığını söylüyordu. Tanıklar da;

- Biz bişey görmedik... dediler.

Davacı iri adam;

- Tokadın sesini de duymadınız mı? dedi.
Hayır, tanıklar ne bişey görmüşler, ne bişey duymuşlardı.

Kısacık boylu sıska adam;

- Evet, dedi, ben inkâr etmiyorum. Bu adamı tokatladım.

Komiser; 

- Neden? diye sordu, aranızda bişey mi var? Size hakaret mi etti?

- Aramızda hiç bişey yok. Kendisini tanımam bile.

- Peki, nasıl oldu?

Kısacık boylu sıska adam anlatmaya başladı:

- Dün akşam işten eve geldim. Baktım, elektriği kesmişler. Parasını verememiştik. Bütün geceyi karanlıkta geçirdik. Gece uyuyamadım da. Üzerinize afiyet, annem iki senedir hasta. Mide ağrısı öldürüyor zavallıyı. Doktor bir ilâç veriyor. İlâcı alınca ağrılar duruyor. Ama ilâç şimdilerde nerede? Sabahleyin yataktan kalktım, sol yanım hiç tutmuyor. Yattığımız odanın pencere camı üç ay önce kırıldı. Cam bulamıyoruz. O da gelmiyormuş. Pencereye yatak çarşafı gerdik. Ama faydası yok. Sabaha kadar rüzgâr, soğuk, içeride. Sol yanım tutulmuş. Yataktan kalktım, affedersiniz, helaya gittim. Sular kesilmiş. Dışarıda şakır şakır yağmur, muslukta su yok. Odaya girdim. Tirtir titriyoruz. Bize kömür ordinosu vermiyorlar. Biraz odun almıştık. Bitti. Şimdi de odun bulamıyoruz, yok.

Gazeteci gazete bırakmış. Her sabah işe gitmeden gazete okurum. Gazeteye baktım: «Güzellik Müsabakası», «Galatasaray lig şampiyonu oldu», «Gümrükteki 300 ton kahve ne olacak?», «Abidin Daver şilebinin teknesi dura dura çürüdü» gibi başlıklar.

Canımı evden dışarı atmak istedim. Tam çıkarken icra memuru ile avukat kapıya dayandı. Kirayı veremediğimizden ev sahibi bizi icraya vermişti. Evde haczedilecek eşya bulamadılar. Hiç bir zaman icra memurunun, haciz memurunun evime gelmelerini istemem. Haczedilecek bir şey bulamazlar, insan mahcup olur. Avukat,

- Bu kanapeyi alalım! diye saldırdı. Kanape diye elini atmasıyla, şeker sandıklarının üstündeki eskipüskü pantalonlar, paçavra parçaları, yırtık yorganlar ortaya çıktı.

Avukat bu sefer,
— Radyo... dedi.

Şu radyo belâsını başımdan alsalar da kurtulsam. Senenin on ayı tamirdedir. Kazan kazan, radyo tamirine ver. Zaten bizi bu hâle getiren radyo...

Kapıdan çıkarken karım,
• Kız mektebe gitmiyor, dedi.
Neden?
• Jimnastik hocası şortla beyaz lâstik pabuç istiyormuş. Olmazsa derse almam,demiş.
Peki, peki...
• Zeytinyağı da yok...

Kendimi sokağa attım. Nasıl olsa işe geç kalmıştım. Bugün de gitmem, dedim. Şakır şakır yağmur. Bizim oradan tramvayı kaldırdılar. Otobüs geliyor yarım saatte bir. Binmenin imkânı yok. Tıklım tıklım dolu. Dolmuşlar dersen tıka basa dolmuş. Arabalar vızır vızır geçiyor, ama hiç biri durmuyor. Ayakkabı su alır. Yağmur kovadan boşanır gibi. Sırıl sıklam oldum. Tirtir titriyorum. Bir delikanlı yanıma geldi,

- Affedersiniz amca, dedi. Ben saati soracak sandım.
- Dünkü maçtan haberiniz var mı? demez mi!

Tövbe Yarabbi... Yürüdüm. Orada bir kahve var. Kahveye girdim. üstümden başımdan sular sızıyor. Kahveciye bir çay söyledim. Yanımda da işte bu tokat attığım adam oturmuş, gazete okuyor. Ben, kendi kendime:

- Yahu, bu benim halim ne olacak? Sonumuz nereye varacak? diye
düşünüyorum. Ben böyle düşünüp dururken, bu adam hırsla elindeki gazeteyi fırlatıp attı;

•-Yahu, memleket uçuruma gidiyor! diye bağırdı.

Onu da benim gibi dertli sandım. Konuşur, birbirimize derdimizi dökeriz diye;

-Ne oldu beyefendi? Affedersiniz, karışmak gibi olmasın, neye kızdınız? dedim.

O, yine kızgınlıkla;

- Daha ne olsun yahu, dedi, memlekette hakem yok be!... Hakem yok, namussuzum. Dünkü maçta hakem yine taraftarlık etmiş...

Ondan sonra bana ne oldu, bilemiyorum. Vallahi ben de anlamadım komiser bey. Hayatımda kimseye fiske vurmuş insan değilim. Sanki vücudumda bir düğmeye basılmış, elektrik kuvvetiyle kalkmış gibi, bu sağ elim birden havaya kalktı. Şu herifin suratına bir tokat çektim. Ben inkâr etmiyorum. Tokadı yapıştırdım. Ama isteyerek değil. Vallahi kastım yok. İrademin dışında bişey bu. Sonra aklım başıma geldi. Bu adam şimdi beni parçalar, diye de korktum. Ama oldu bir kere. Cenab-ı Allah, bu sağ koluma, Zaloğlu Rüstem pehlivanın kuvvetini verip, şu herifin suratı budur, diye bir şamar çektim.

Komiser, tokadı yiyen iri adama baktı. Dişlerini gıcırdattı. Ayağa kalkar gibi yaptı. Sağ elinin ayasını kaşımağa başladı. İriyarı adama,

- Hadi, uzatmayın, barışın! dedi. Tokadı yiyen;
- Barışmam! diye direndi.

Kızan komiser, daktilodaki polise;
- Yaz! dedi «Dâvâlı, memleket uçuruma gidiyor, demiş olup, memleketin yüksek menfaatlerine ve hükümetin manevî şahsiyetine...»

Bir daha iri adama döndü:
- Barışın hadi!

İri adam, elini hâlâ tokadın izi duran sol yanağında gezdirerek,
- Peki efendim, barışalım, dedi.

!!!


Aziz Nesin - Bay Düdük kitabından



***