Translate

hrisostomos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hrisostomos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2017 Perşembe

Yunan Mezalimine Dair Milletlere Çekilecek Protesto Notası




İlk Meclis - TBMM



Yunan Mezalimine Dair Milletlere Çekilecek Protesto Notası 
Hakkında Büyük Millet Meclisi'nde Konuşma *


Reis: Malumu aliniz bugün Nevahi Kanunu'nun müzakeresine başlanmış idi ve bugün Genel Kurul'un kararı üzere Nevahi Kanunu'nun müzakeresi kararlaştırılmıştı. Fakat Heyeti Celile kararıyla İtilaf devletleri parlamentolarıyla bazı cemiyetlere çekilecek notanın müsveddesi Hariciye Encümen'nce hazırlanmış olduğundan, şimdi okunmasını ve müzakere edilmesini kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın. Kabul edilmiştir.

Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan ve bütün medeni milletlerin meclisleriyle anılan memleketler ve Alman, Mısır, Tunus, Cezayir matbuatına, İnsan Hakları, Hint Hilafet Komitesi, Lozan Yurdu (1) gibi cemiyetlerin tamamına verilmek üzere Paris temsilcisi Ferit Bey'e telgrafla çekilecek olan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 18 Haziran 1338 (1922) tarihli celsesinde verilen önerge icabınca Hariciye Encümeni tarafından yeniden hazırlanan Yunan mezalimine dair nota:

1920 senesinde İstanbul'da toplanan Osmanlı Meclisi Mebusanı'nca ilan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce aynen kabul olunarak Misakı Milli ile tespit ve sınırları tayin edilen, Wilson prensipleriyle ve 1918 senesinde Britanya Başvekili Mösyö Llyod George'un İngiltere Parlamentosu huzurunda söylediği nutukla da nüfusça, tarihçe, kültürce, iktisatça Türk olduğu ve Türklere kalması lazım geleceği zikir ve beyan edilen eski Osmanlı İmparatorluğu memleket kısımlarından mühim bir kısmı Mondros Mütarekenamesi'nin İtilaf hükümetleri tarafından bozulması suretiyle bugün dört seneye yakın bir zamandır tekmil milletlerarası kaidelere aykırı olarak Yunan ordusunun işgali altında bulunuyor.

Devletler hukukunca bir milletin bağımsızlık ve hürriyet hakkına karşı işlenmiş bir suç mahiyetinde olarak ne yazık ki İtilaf devletleri temsilcilerinin gözleri önünde ve donanmalarının himayelerinde İzmir şehrinde binlerce masum kanlarının dökülmesiyle başlayan ve hala en feci bir surette devam eden bu pek haksız işgalin başlangıcından beri Yunan ordusu efrat ve zabitleri tarafından işgal altındaki yerlerde kalan Türk ve Müslüman ahali hakkında reva görülen mezalim ve faciaları, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti İtilaf hükümetleri nezdinde mükerreren protesto etti. 

İzmir havalisinin İtilaf devletleri himayesinde Yunanlılarca işgalinden kısa bir müddet sonra yine bu devletler tarafından mezalim tahkikatına memur edilen Generaller Komisyonu'nun haklı ve tarafsız (2) raporlarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin yukarıda belirtilen devamlı şikayetleri semereli bir netice veremedi. Bugün dört yıldan beri, işgal mıntıkasında kalan bedbaht Müslüman ahali, insanın en ikel devirlerinden beri tarihin nadiren kaydettiği işkence ve mezalimin en korkuncuna, en şiddetlisine maruz bir vaziyette bulunuyor. 20.asır medeniyet aleminin gözleri önünde boğazlanmak, yok edilmek istenen bir milletin bu dehşetli hayat faciası karşısında daha uzun zaman sessiz kalınamazdı.

Bütün bu vakaların müsebbibi olan İtilaf hükümetleri nezdinde devamlı teşebbüs ve şikayetlerin ve aynı devletlere mensup generallerden meydana gelen bir komisyon tarafından 1919'da yazılan raporun hiçbir netice veremediğine büyük bir elem ve üzüntüyle şahit olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, temsil etmekte bulunduğu milyonlarca insandan meydana gelen mazlum bir Müslüman kitlesinin matemli vaziyetine artık bir nihayet verilmesini temin maksadıyla doğrudan doğruya milletlere ve onların temsilcilerine, her yerde bir olan ve aynı adalet hissiyle hislenen insanlığın vicdanına müracat etmeye ittifakla karar verdi.

Bu dakikada büyük bir insan topluluğu insan vicdanının tahammül edemeyeceği cehennemi bir zulüm ve vahşetin avı olarak dört yıldan beri insanlık aleminin huzurunda, çoluk çocuk, kadın, erkek ve ihtiyar, demir ve ateşle inletilmektedir. İşgalin başlangıcından beri her gün devamlı bir şiddetle artan ve siyah ciltler vücuda getirecek kadar çok olan bu canhıraş mezalimi burada birer birer zikretmek imkanı yoktur. Ancak insanlığın nazarı dikkatine lazım olduğu derecede çekebilmek için bunlardna birkaçını nakledeceğiz.

İşgal edilmiş mıntıkalarda bulunan müdafaasız ahalinin yalnız Türk ve Müslüman olmalarından dolayı haklarında Yunan ordusuna mensup efrat ve zabitler tarafından işlenen bu pek vahşiyane muameleler son ve yeni ateşkes teklifinden sonraki zamanlarda dahi büyük bir şiddetle ırza, cana, mala ve bütün dini ve milli mukaddesata yöneltilmektedir. Bu doğrultuda Balıkesir, Aydın, Bursa, İzmir, Manisa, Kütahya, Eskişehir, Trakya, Biga, İzmit gibi havalide sebepsiz yere veya uydurma bahanelerle ahaliyi mescitlere doldurarak yakmak, birbiri üstüne kuyulara gömerek öldürmek, köyleri ateşe vermek, mahsulatı imha etmek, fertlere ait hayvanları sürmek, ırza tasallut etmek, mabetleri soymak, mal gaspı ile sahiplerini katleylemek gibi insanlık şiarı ve savaş hukukuyla uzlaştırılması mümkün olmayan en caniyane hadiselerle Türk ve Müslüman ahali yok edilmektedir.

Balıkesir, Aydın, Manisa, Trakya gibi mahallerde Müslüman eşraf ve zenginleri her gün icat edilen birer sebeple sürülmekte ve kovulmakta ve hapsolunmakta, köylerde mescitler yıkılarak, imamlar sarhoş askerler tarafından sokak sokak dolaştırılmakta ve zorla ezan okutturulmak gibi hakaretamiz muamelelere maruz kalmaktadırlar.

Manisa civarındaki cami bayram namazı esnasında basılmış ve Türkiye için nusret duasında bulunulduğu bahane edilerek içindeki cemaat süngülenmiştir. Son zamanlarda Menemen şehrinin İslam mahalleleri ansızın kuşatılarak halk Yunan askerleri tarafından soyulmuş, genç kızlarla kadınların ırzlarına alenen tecavüz edilmiştir. Hamile kadınlar sokak ortalarından katlolunmuştur. Osmanlı Devletinin kuruluşunun başlarına ait şehirlerden Bilecik, Söğüt kasabalarıyla havalisi tamamen tahrip edilmiş, Bursa'daki saltanat kurucusu Sultan Osman'ın türbesi türlü hakarete maruz kalarak pederi Ertuğrul Gazi Hazretlerinin kabirleri dahi dinamitle havaya uçurulmak gibi mezarlara varıncaya kadar tecavüzlerde bulunulmuştur.

Ahiren Söke ve Kuşadası'nın işgali münasebetiyle İslam kadınlarına taarruz edilmiş ve çalgılarla sokaklarda gezdirilmişlerdir. Söke, Torbalı civarında köylere ateş verilerek yangından kaçmaya çalışanlar katledilmiş, kalanlar da alevler içinde helak olmuşlardır. MAsum kafaları süngü uçlarına takılarak köy köy teşhir edilmiştir. Karahisar'ın Sülümenli, Söğlün, Karaarslan, Deper köyleri yakılmış ve ahalisi katliam edilerek anılan köylerden eser kalmamaıştır. Gemlik, KAramürsel, Yalova, İznik havalisinde kasaba ve köyler taş taş üstünde bırakılmayacak surette tahrip edilmiş, on binlerce İslam nüfusu katliam olunmuştur.

Özetle: İşgal mıntıklarında yunanlılar tarafından katolunan müdafaasız ve masum halkın adedi yüz binlere ulaştığı, bu arada yüzlerce köyler, bir çok kasaba, şehirler yakılmış ve hususi şahıslara ait milyarlar kıymetinde genel servet gasp ve talan edilmiştir. Bu doğrultuda yalnız ve kısmen Ertuğrul, Eskişehir, İzmit gibi sancaklarla İznik, Haymana gibi kazalarda şimdiye kadar icra edilebilen tahkikata göre, resmi ve dini binaların hasarlarıyla menkul ve gayrimenkul mallar zayiatı 252.585.179 Türk lirasına ulaşmaktadır. Bunların emsali pek çoktur. Gasp ve talanın ve mezalimin bu suretle devamı halinde Batı ile Doğu arasında pek mühim bir mevki işgal etmekte olan Türkiye'nin (3) vaziyetinden bütün cihan ve bilhassa Avrupa genel iktisadiyatının yara alacağı şüpheden uzaktır.

Türkiye hakkında reva görülen bu büyük haksızlığı ve onun tabii neticesi olan işbu sakıncaları evvelden beri hükümetlerine karşı daima tekrar ve ihtar eden bazı haksina Avrupa siyasi ricalinin ve mebuslarının görüşleri bu anda bir hakikat halinde tecelli etmektedir. Bugün resmi vesikalara dayalı olarak işbu mezalimi tasvir edici ciltlerle kitaplar vücuda getirilmektedir. Şu hususu da ilave etmek isteriz ki, İtilaf hükümetleri arasında bazılarının bu mezalimi de nazarı dikkate alarak Türkiye'nin meşru hukukunun tanınması hususunda şimdiye kadar gösterdikleri ve göstermekte oldukları eğilime karşı Türkiyeliler pek müteşekkirdirler.

Bizzat İtilaf devletleri irtibat zabitlerinin şahidi oldukları bu vahşiyane vakalar Avrupa hükümetlerince de resmen malumdur ve anılan irtibat zabitleri tarafından imzaları altında mensup oldukları İstanbul temsilciliklerine gönderilen raporlarla da doğrulanmıştır. 22 Mayıs 1921 tarihli raporunda Milletlerarası Salibi Ahmer (4) Cemiyeti Delegesi Mösyö Maurice Gehri Anadolu'da bizzat yaptığı mezalim tahkikatında bu hakikatleri itiraf etmektedir.

Özetle: İşgal mıntıkası müdafaasızların zayıfların kan ve katliam sahnesi olmuştur. Geçmiş zamanlarda bile bütün bir tarihinde azınlıkların ve zayıfların hukuk, haysiyet ve ananesine riayeti, idaresine pek şerefli bir şiar olmak üzere kabul eden Türk milletinin, bugün 20.asır ortasında, hakkında tatbikinden çekinilmeyen mezalim bütün insanlık için elim bir hakarettir. Hayat ve bağımsızlık hakkını asrımız zihniyet ve medeniyeti gereği müdafaadan başka bir şey yapmayan Türk milleti en ilkel devirlerdeki insan cinsinin bile izlemekten elem ve utanç duyacağı bir düşmanın mezalimi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bununla beraber Türkiye milleti böyle bir düşmana karşı aynı yolda karşılık vermeyi tarihine ve asrımız medeniyetinden ilham alan zihniyetin şiarına sığdıramamaktadır.

Müsaadenizle şu hususa da işaret etmek isteriz ki, Yunan ordusunun zabitleri ve efradı tarafından müdafaasz bir halk topluluğu hakkında tatbik olunan bu milletlerarası suçlar ve cinayetler Lahey Sulh Konferansı kararlarının 46, 48, 51, 52 ve 56.; Brüksel Konferansı'nın kara muharebeleriyle alakalı milletlerarası beyannamesinin 38, 39, 40, 41 ve 42. maddelerinde kınanmakta ve yasaklanmaktadır. Sefer halindeki ordularına ait talimatnamenin 37. maddesinde Şimali Amerika Cemahiri Müttefikası (5) dahi silahsız düşman devlet tebaasının şahsi hürriyet ve mülkiyet hakkına riayeti emretmektedir. Asrımız devletler hukuku ve ulemasınca kabul edilmiş bir hakikat ve prensiptir ki, harp yalnız devletten devlete silahlı bir harekettir.

Muharip ordulardan birine fiilen mensup olmayan silahsız sivil ahalinin mal, mülk, ırz, can ve mukaddesatı her türlü taarruzdan korunmuştur. Halbuki asrımız medeniyetinin özü demek olan bugünkü hukuk zihniyeti önünde Türkiye'nin işgal edilmiş kısımlarında ve sözde Anadolu'ya medeniyet getirmek vazifesiyle mükellef Yunan ordusu tarafından işlenen ve işlenmekte olan mezalim ve facialar ilkçağ hukuk anlayışlarının bile ürkeceği bir hali arz etmektedir. Çağdaş bir millet olduğu halde devletler hukukuna muhalif bir surette kendisine bağımsızlık hakkı inkar olunan Müslüman Türkiye halkına ferdi hayat hakkı da tanınmayarak bugün imhasına çalışılmaktadır.

Yalnız bu feci vaziyetin ortaya çıkmasına sebep olduklarını Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine tebliğ ettikleri 26 Mart 1922 tarihli notalarındaki "Yunan milletine Müttefikler'in davası için kabul ettiği ve katlandığı büyük fedakarlıklar..." cümlesiyle resmen itiraf eden İtilaf hükümetlerinin şahsen değil, bu hale daha uzun zaman sessiz kalacak olan cihan medeniyetinin dahi tarih huzurundaki mesuliyetinin pek büyük olacağını izaha gerek yoktur. Hakikaten İslam ve insanlık aleminin mühim bir parçası kan ve ateş içinde yakılırken, medeni Avrupa milletleri buna nasıl tahammül ediyorlar? Avrupa hükümetlerince Yunan ordusu tarafından Türklere ve Müslümanlara reva görülen bu mezalime karşı şimdiye kadar sessiz kalınmış ve üstü kapalı şekilde razı olunmuş olması, İslam aleminde Türkiye'nin sırf Müslüman bulunmasından ileri geldiği zannını hasıl etmektedir.

Halbuki Türkiye, geçmiş asırlara oranla medeniyetinin yüksekliğini bilhassa vicdan hürriyetine olan hürmetinde gören 20.asrı ve bu asrın muhtelif dinlere mensup bütün dünya milletlerini böyle bir fikirden tenzih etmek istemektedir. Asrımız vicdani hukukiyatının din ve ırk farkı olmaksızın milletlere tanıdığı bağımsızlık ve hürriyet haklarını kendi hakkında da müdafaadan ve bütün milletlerin hür ve bağımsız olarak mukadderatına sahip olmalarını istemekten başka bir gayesi olmayan Türkiye, medeni dünyanın emperyalist gayeler peşinde yürüyen hükümetlere arka çıkmasında cihan için zarardan başka bir şey beklenemeyeceği kanaatindedir.

Türkiye'nin işgal edilmiş kısımlarındaki Yunan ordusu mezalimini 20.asır medeniyeti ve kültürü namına protesto ederken, Türkiye Büyük Millet Meclisi medeni milletlerden, hükümetleri nezdindeki tesirli teşebbüslerde bulunarak bütün bir insanlık tarihi için leke teşkil eden, kan ve yangınla ortaya konulan bu müthiş işkencelere artık nihayet verdirmek vasıtalarını tamamlamalarını rica eder.

Reis : Yunus Nadi (İzmir)
Mazbata Muharriri : Mahmut Esat (İzmir)
Katip : İsmail Suphi (Burdur)
Üye : Mehmet Şükrü (Karahisarısahip)
Üye: Atıf (Kayseri)
Üye: Şemseddin (Ankara)
Üye: Ali Cenani (Gaziantep)
Üye: Vasıf (Sivas)
Üye: Derviş (Mardin)
Üye: Mazhar Müfid (Hakkari)
Üye: Ömer Lütfi (Amasya)
Üye: Dr.Tevfik Rüşdü (Menteşe)

[...]

Mazbata Muharriri Mahmut Esat Bey (İzmir) - Efendim, ilave edilecek birkaç kelime var. Birinci sayfanın sonundan ikinci satırında "hakkı ve tarafsız" kelimeleri çıkarılıyor, sonra başlığa "Lozan Türk Yurdu"ndan sonra "İran, Afganistan, Japonya, Rusya ve bütün Doğu, Cemiyeti Akvam'a" (6) kelimeleri ilave edilecektir.

Efendim, dördüncü sayfanın baş tarafından 16.satırda "Türkiye'nin vaziyetinden bütün cihan ve bilhassa Avrupa genel iktisadiyatının yara alacağı şüpheden uzaktır" cümlesindeki "Türkiye'nin" dedikten sonra "bugünkü ve gelecekteki vaziyetinden bütün cihan" denecektir. Yani "Türkiye" kelimesinden sonra "bugünkü ve gelecekteki" kelimesi ilave edilecektir.

Tunalı Hilmi Bey (Bolu) - "Raporlarıyla" denmiş, halbuki verilen rapor birdir.
Mahmut Esat Bey (İzmir) - Birçoktur Efendim.

[...]

Reis - Biga Mebusu Mehmet Bey'in bir önergesi vardır:

Riyaseti Celileye

Biga sancağı dahilinde Ezine kazasında Ramazan Şerife camilerde Müslümanlar namaz kılmaktan men edilmiş olduklarından, protestonamenin üçüncü sayfasının dördüncü satırında "mabetleri soymak" ibaresinden sonra "Müslümanları namaz kılmaktan men etmek" cümlesinin ilavesini teklif ederim.

Mahmut Esat Bey (İzmir) - Efendim, burada da gördüğünüz üzere bu hususu kafi derecede açtık ve izah ettik. Cemaatin yakıldığı, cemaatin süngülendiği yerde namaz kılmakta hürriyet kalmış mıdır? Esasen buraya koyduğumuz hadiseler bilhassa resmi vesikalarda bulunanlardır, resmi vesikalarda görmediğimiz vakaları Meclis namına buraya koymaktan kaçındık.

Mehmet Bey (Biga) - Vazgeçtim efendim.

Reis - Mehmet Bey önergesinden vazgeçmiştir efendim. İsmail Şükrü Efendi'nin önergesi vardır. Okunacak:

Riyaseti Celileye

Protestonamenin altıncı sayfasının 27.satırından itibaren yedi satır gereksizdir. Çıkarılmasını teklif eylerim.

Mahmut Esat Bey (İzmir) - Efendim, oy ve karar bittabi yüce Meclis'indir. Ancak, Encümen notasının bu satırlarının yerinde bırakılmasında ısrarlıdır. Bu notanın en kıymetli yerlerinden birini de Encümeniniz burada görmektedir. Malumu aliniz Avrupa'daki fikirler bir değildir. Hatta burjuvalar, sermayedarlar bile cihangirlik aleyhinde bulunmaktadır. Bugün zamanımızın hukukçuları zamanımız emperyalizmini kınamaktadır. Avrupa üniversitelerinde ve Avrupa'nın medeni yerlerinde bunun aleyhinde şiddetli propagandalar yapılmaktadır. Biz bu vaziyeti ihmal edemezdik. Encümenimiz Büyük Millet Meclisi'nin asli düşüncesini bir nota içerisine sokarak, Avrupa'nın medeni muhitlerinde iyi bir tesir yapmasını düşündü ve onun için bunları ilave ettik. Rica ediyoruz, bu nokta pek ehemmiyetlidir. Yüksek heyet kabul ederse aynen gönderelim.

Reis - [...] İsmail Şükrü Efendi'nin önergesini kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın. Kabul edilmemiştir.


Mahmut Esat Bozkurt
Toplu Eserler I (Sayfa 554)
Hazırlayan: Doç.Dr.Saduman Halıcı - Kaynak Yayınları
*TBMM Zabit Ceridesi, Devre 1,,c.20, Hazırlayan: TBMM Zabıt Kalemi Müdürlüğü, Ankara,s.558 vd.(21 Haziran 1922). Mazbata Muharriri Mahmut Esat Bey'dir.
(1) "Lozan Türk Yurdu" olacak. Mahmut Esat Bey bu kelimelerden sonra "İran, Afganistan, Japonya, Rusya ve bütün Doğu, Cemiyeti Akvam'a" kelimelerinin ekleneceğini belirtiyor. (Y.N.)
(2) Mahmut Esat Bey "haklı ve tarafsız" kelimelerinin çıkarılacağını belirtiyor. (Y.N.)
(3) Mahmut Esat Bey "Türkiye'nin" kelimesininden sonra "bugünkü ve gelecekteki" kelimelerinin ekleneceğini belirtiyor. (Y.N.)
(4) Kızılhaç (Y.N.)
(5) Amerika Birleşik Devletleri (Y.N.)
(6) Cemiyeti Akvam : Milletler Cemiyeti (Y.N.)





***


Hrisostomos: "Türk kanı içerek..."

Yunanlıların İzmir ve havalisinde yaptıkları tüm katliamlara karşın, Mustafa Kemal Atatürk ve ordusu tarafından denize dökülerek kaçmaları ve bu eli kanlı Rum papazının linç edilmesini hala içlerine sinderememişlerdir.

Yunanistan'ın Attika bölgesinde de Nea smirna bölgesi vardır. Burada İzmir'de yıkılan Aya Fotini Kilisesi'nin bire bir aynısı bir kilise einşa edilmiştir. Bu kilisenin avlusunda Chrysostomos'un eli ile İzmir'i işaret eden bir heykeli bulunmaktadır ve altında "İzmir Şehidi" yazmaktadır.

Yunan basınında ise İzmir'de 94 yıl aradan sonra yeniden bir metropolitlik ihdas edilmesini Türkiye'ye karşı bir "gol" olarak tanımladılar.

Bojidar Çipof
Yunanistan'da "Küçük Asya Felaketi" Anma Törenleri
21.yy Türkiye  Enstitüsü, 13 Ekim 2017



***



"Yunan Ordusu Bizim Ordumuzdur"

Anadolu'nun derinliklerinde ilerleyen Yunan Ordusu için "bu ordu bizim ordumuzdur''984 diyebilecek kadar Türk Milleti'ne düşman ve saygısız bir bakan vardı. Boşnak Ali Rüştü Efendi adındaki bu Adliye Nazırı, 10 Temmuz 1920 tarihli Peyam-ı Sabah'a verdiği demeçte Yunanperestliğinin gerekçesini şöyle açıkladı: - "Çünkü Yunan Ordusu bizim programımıza dahil olan Mustafa Kemal'e ceza verme işini yapıyor! Mustafa Kemal'in ordusu haydutlardan, yağmacılardan kuruludur."

Etrafı yakıp yıkarak, ırza, namusa saldırarak ilerleyen Yunan Ordusu'nun başarısı için halkın dua etmesini dahi isteyebilecek kadar alçaklaşan Ali Rüştü Efendi, kaçıp gittiği Saraybosna'da, Sivas Kongresi'ni basmaya yeltenen Ali Galip at canbazlığı yaparak ekmek parasını kazanmaya çalıştığı Köstence'de, Selanik ve İzmir'i bir tek mermi atmadan düşmana teslim eden Ali Nadir Paşa Mısır'da sefalet içinde ölmüşlerdir. Gizli celsede 150'likler meselesi görüşülürken Ertuğrul Mebusu Dr. Fikret Bey'in "Yunan bayrağını öptü!' dediği adam, işte bu adamdır.

150 kişilik listenin 102'inci sırasına kaydedilen Neyir Mustafa adında bir kaymakam vardır. Bir Hürriyet ve İtilaf militanı olan bu kaymakam, Yunan işgal kuvvetlerine sunduğu hizmetlerin karşılığı olarak Yunan parlamentosuna Edirne milletvekili olarak girer. Neyir, Alman işgali sırasında Almanlarla işbirliği yaparak, Türkiye'den sonra Yunanistan'a da ihanet edince ülkeden kovulacak, oğlu Muammer iç savaşta Yunan çeteciler tarafından öldürülecektir.

Necdet Sevinç
İstiklal Harbi'nde Etnik İhanet




ilgili:








8 Nisan 2016 Cuma

Savaşmadan Yenilirsen - Mustafa Yıldırım




Savaşmadan yenilirsen "The General" ve "Rehber İmam" baş tacı olur!




"MATOMENA HOMATA" 

Sanırım 2003 yılındaydı; yazarak sormuştum: Atina’da “Türk” adında bir otel var mı? Selanik’te olabilir mi? 

Soruyu sormak bile ‘abes’ karşılanıyordu. Oysa zaferin kenti Çanakkale’nin göbeğinde “Helen” adında bir otel var. 

Bilenler bilir ki, Yunanlılar kendilerine ‘Helen’ derler. Helenlerin aklına öyle abukluklar gelmez ki, yolcu otobüslerinde, kitapçılarında sabahtan akşama Türkçe şarkılar çalsınlar!

Şarkı nerden mi çıktı, anlatayım! Kıbrıs’ın o ilkbahar akşamında Öğretmen Aziz Bey, Türkiye’de Yüksek Öğretmen’de okurken Kıbrıs'ta soykırım başlar başlamaz, yurduna dönebilmek için askeri-sivil nice engelleri aştıklarını anlatıyordu. 

Sözü döndürüp dolaştırıp Kıbrıs’ta bazı köy adlarının Türkçe’den Rumca’ya dönüştürülmesine getirdim. Öğretmen, bıyık altında gülümsedi ve Türkiye’den bir anısını anlattı:
“2005'te Karadeniz Yaylaları Turuna çıkmış idik. Amasra, Kastamonu, Sinop, Samsun, Ordu. Kıyılardaki güzel mi güzel çay bahçelerinde, minibüslerde, sokaklarda aynı Karadeniz şarkısı.”

“Bakmayın siz, o kıyılarda tutturdular mı bir kez, aynı türküyü günlerce dinlerler. Bazı şarkılar da insanın diline yapışıp kalır” deyince, Aziz Bey savaş günlerinden armağan, kıralmış bıyıklarını işaret parmağıyla düzelterek “Az sabır” der gibi baktı:

“Şarkı güzeldi, amma Rumcaydı! Nakaratının Türkçesi şöyleydi:

Ey Anadolu! 
Bize borçlu olduğun canların davasını kim görecek? 
Anadolu!
Anadolu!”

Ne dersiniz; Rumlar ya da Helenler hangi davanın görülmesini istiyorlardır? 
Diyelim ki onlar istiyor. İyi de, biz bu isteği, kendi topraklarımızda, hatta İzmir’de, hatta Ankara’da nakarat yapıp, çocuklarımızın beynine ne hakla kazıyoruz?
*
Öğretmen Aziz Bey’in anlattıkları beni birden beş-altı yıl evveline götürdü. 
Helen yazarlardan Dido Sotiriu’yu çeşmede törenle karşılamışlar ve çiçeklere boğmuşlardı. Sotiriu’yu bilmeyenimiz pek yoktur. 

Hani şu “Benden Selam Söyleyin Anadoluya” adlı kitabın yazarı. 
Ne güzel kitap selamı değil mi? 
Buram buram barış kokuyor.

Benden size öneri: Kitabı bir de “görülecek dava” isteklerini düşünerek okuyun. 
Bir kadının nasıl yazabildiğine şaşıp kaldığım öldürme sahnelerindeki hıncı; Alevilerin Rumlara nasıl olup da daha yakın bulunabildiğini; Rum Çikince köyü çetelerinin unutulup, Rumların ne denli kültürlü ve sevgi dolu olduğunu... 

Olabilir; kitap değil mi? Kahramanlarına istediğiniz gibi beyin parçalatır, Türk kızlarını kolay kız hesabına geçebilirsiniz. 

Dido Sotiriu (Soteriou), kendi gerçeğine uygun olanı yapmış. 

Bizimkilere ne oluyor da bu kitabın Helence ‘Matomena Homata’ yani ‘KANLI TOPRAKLAR’ olan adını ‘Benden Selam Söyleyin Anadolu’ya’ olarak değiştiriyorlar? 

Soteriou’nun kitabı da tıpkı şarkıdaki gibi “görülecek dava”yı anlatıyor. 

Sivil örümcek ağında başı çeken ve dışarıdan ciddi parasal destek gören Tarih Vakfı’nın ‘Rum tehciri’ çalışmalarını ve Mübadiller Vakfı’nın etkinliklerini de eklersek şarkıların başlangıç olduğunu göreceğiz. 



Mustafa Yıldırım
5.11.2006,Savaşmadan Yenilmek, UDY, 2008, s.185-6
Διδώ Σωτηρίου = Dido Sotiriou
Ματωμένα χώματα = Matomena Homata












"Türkiye 1964'te kendi vatandaşları olan Rumları sınır dışı etmedi, Yunanistan vatandaşlarını sınır dışı etti!" 








15 Mayıs 1919.
Sabah saat 10.
Zırhlılar körfeze demirlemiş, Yunanca “vatan” anlamına gelen yolcu gemisi Patris, adeta turist getirircesine pasaport iskelesine yanaşmış, işgal ordusu “vatan toprağı”mıza ayak basmıştı.

İzmir metropoliti Hrisostomos etekleri uçuşa uçuşa geldi, diz çöktü, işgal komutanının çizmesini öptü, Yunan bayrağını öptü, haçını havaya kaldırdı, askerleri takdis ederek, o meşhur vaazını verdi.

“Evlatlarım, bugün İsa’nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz, bu uğurda ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız, ben de bir bardak Türk kanı içmekle, onlara olan kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım, azizler arkanızda” dedi.

O sırada… İnce, uzun, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya… Elinde revolver tabir edilen toplu tabanca vardı. “Olamaz, böyle güle oynaya giremezler” diye bağırdı. Bastı tetiğe, peş peşe… Efsun alayının sancaktarı atının sırtından karpuz gibi düştü. Adeta zaman durmuştu. Önce sessizlik, sonra panik yaşandı. Baktılar ki, tek kişi, sarıverdiler çevresini, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine gelirse, orasına… Şehit oldu Hasan Tahsin, henüz 30’unda.

Böyle başladı macera.

Kanımızı içecek kadar bizden nefret eden Hrisostomos’un asıl ismi Kalafatis’ti. Bursa Tirilye’de doğmuş, Atina’ya gidip din eğitimi almış, kademe kademe yükselerek, İzmir metropoliti olmuştu.

Konstantinopolis başpiskoposu Hrisostomos’un ismini kendisine lakap olarak almıştı. Onu yaşatıyordu. “Megalo idea” fanatiğiydi.

İşgalden önce Aya Fotini Kilisesi’ni istihbarat karargahına, kilisenin bodrumunu cephaneliğe çevirmişti. Silah ve mühimmat, insani yardım adı altında geliyor, Aya Fotini’de depolanıyordu. İşgal başlar başlamaz, İzmirli Rumlar aniden Yunan üniforması giymişti. İşte o üniformalar da gizli gizli Aya Fotini’de dikilmiş, stoklanmış, işgalden bir gece önce silahlarla birlikte dağıtılmıştı. İzmir’in işgal edileceği, işgalden iki gün önce, Yunan albay Mavrudis tarafından Aya Fotini Kilisesi’nde İzmirli Rumlara duyurulmuştu.

Üç sene böyle geçti.
Her gecenin sabahı var.
İzmir’in dağlarında çiçekler açtı.
9 Eylül’e ulaşıldı.

Hrisostomos, bu topraklara ve komşularına ihanetinin bedelini ağır ödedi. Linç edilerek öldürüldü. Konak’tan Mezarlıkbaşı’na kadar sürüklendi. Batarya kuruldu. Aya Fotini top ateşiyle yok edildi.

Sonra… Yunan kilisesi, Türk kanı içmeyi sevap kabul eden Hrisostomos’u 1993 senesinde “aziz” ilan etti.

Sonra… Atina’da Nea Smyrna diye, Yeni İzmir diye bi semt var. Bu semte, İzmir’de yok edilen Aya Fotini’nin birebir kopyası yapıldı.

Sonra… Nea Smyrna’daki Aya Fotini Kilisesi’nin bahçesine Hrisostomos’un heykeli dikildi. Altına “İzmir şehidi” yazıldı.

Sonra… Kıbrıs Rum Kesimi başpiskoposunun ismi, Dimitriou İrodotos’tu. Kendisine “2’nci Hrisostomos” lakabını aldı.

Sonra… İzmir’de aniden Hrisostomos kitapları yayınlanmaya başlandı. Bu kitaplarda, Hrisostomos’un aslında ne kadar iyi yürekli bir insan olduğu, kendisinin kasten yanlış tanıtıldığı anlatılıyordu. İşin ekstra hazin tarafı, bu kitaplar bizzat İzmirli işadamları tarafından yayınlanıyordu.

Sonra… Alsancak’ta Hollanda Kilisesi vardı. Türkiye Cumhuriyeti devleti armut gibi seyretti, bu Hollanda kilisesi, Yunan Konsolosluğu tarafından 99 yıllığına kiralandı. Sivri ve üçgen yapısıyla, adeta “ben protestan kilisesiyim” diye bağırır ama, ortodoks kilisesi haline getirildi. İsmi ne oldu biliyor musunuz? Aya Fotini Kilisesi oldu!

Başka isim yoktu çünkü.
İlla Hrisostomos olacaktı.
İlla Aya Fotini olacaktı.

Ve, önceki gün…

Tam 94 sene sonra, İzmir Kordon’da haç atma töreni yapıldı. Bu tören en son, 1922’de işgalin son senesinde yapılmıştı. Bizim sayın medyamızın haberi yoktu ama… Yunanistan milletvekillerinin de katıldığı tören, Yunan televizyon kanallarından canlı yayınlandı.

Bu tarihi ayini kim yönetti?
Evet.
Aya Fotini’nin başrahibi yönetti.

(Şunun altını önemle çizeyim… Üç beş tane Rum vatandaşımız kaldı. Bu memleketi en az benim kadar severler. Pekçok Türk ve Müslüman’dan daha hayırlı yurttaşlardır. Bu vatan ne kadar benim ise, onların da o kadardır. Amacım asla onları rencide etmek değil.)

(Aksine, hayranlığımı dile getirmek istiyorum… İster Karamanlis gibi sağcı başbakan yönetsin, ister Papandreu gibi solcu başbakan yönetsin, ister Çipras gibi komünist başbakan yönetsin, temel hedefleri asla değişmeyen Yunanistan’a takdirlerimi ifade ediyorum.)

(Yunan kilisesi, teee Konstantinopolis’i unutmazken, teee Hrisostomos’u yaşatmaya çalışırken, teee Aya Fotini’yi diriltirken… Bizim diyanetin, Atatürk’ün ismini bile hutbelerden çıkardığını hatırlatmak istiyorum.)

(Yunan dincileri megalo idea’yı hayata geçirmek için nesilden nesile çaba harcarken… Bizim dincilerin, kendi cumhuriyetlerini yıkmak için nasıl çırpındığına dikkat çekmek istiyorum.)

“Hasan Tahsin Cumhuriyeti”nin hangi aymazlıklar neticesinde “Hasan Karakaya Cumhuriyeti”ne dönüştüğünü görelim diye yazıyorum.

Yurtsever gazeteci Hasan’dan akitçi Hasan’a nasıl savrulduğumuzu idrak edelim diye yazıyorum.

Demem o ki…
“Zulüm 1938’de son buldu” diyen şeriatçı Akit gazetesine taziyede bulunan genelkurmay’ın, Aya Fotini’ye de tebrik mesajı göndermesinde fayda var gari!

YILMAZ ÖZDİL 8 Ocak 2016











Ankara yine uyudu, Ege’de 17’nci adamız da işgal edildi: Ardıççık

9 Mart’ta Yunan Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı adaya çıktı…

Yunanistan’ın Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanı, Türk hava sahasını ihlal edip Muğla’ya bağlı Ardıççık Adası’na helikopterle indi. Yunan askerleri için anma töreni düzenlendi, papaz dua etti. 12 yılda 17 adanın işgaline göz yuman AKP iktidarının sesi çıkmadı.

Türk hava sahasını 6 mil ihlal eden Yunan helikopteri, 11 Şubat 2016 günü Muğla’nın Ardıççık Adası’na düştü. Helikopterde bulunan subaylar hayatını kaybetti. İhlal skandalı, Yunanistan’ın Arama/Kurtarma NOTAM’ına karşılık olarak İstanbul’dan yayımlanan NOTAM (havacılara duyuru) ile ortaya çıktı.  NOTAM’da söz konusu bölgenin Türk Bölgesi olduğu ve arama/kurtarma çalışmalarının Türk yetkilileri ile koordine edilerek yapılması gerektiği bildirildi.

TÜRKİYE HİÇBİR ÖNLEME YAPMADI

Düşen helikopterde hayatını kaybeden Yunan subaylar için 9 Mart 2016 günü Ardıççık Adası’nda anma töreni düzenlendi. Anma töreninde çekilen fotoğraflar Yunan Savunma Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde yayımlandı. Bakan Panos Kammenos, Genelkurmay Başkanı Oramiral Vaggelis Apostolakis ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Giakoumakis ile birlikte askeri helikopterle Muğla’nın Ardıççık Adası’na indi. Türk Hava sahasını 6 mil ihlal eden Yunan helikopterine hiçbir önleme yapılmadı. Yunanistan Başbakanı Çipras, İzmir ziyaretinde, Yunan hava sahasının ihlal edildiğini iddia etmişti.

YUNAN PAPAZ, AYİN DÜZENLEDİ

Çipras’ın asılsız iddiasından bir gün sonra, Yunan bakan ile askeri yetkilileri taşıyan helikopter, Türk hava sahasını 6 mil ihlal etti ve Türk toprağına iniş yaptı. Muğla’nın Ardıççık Adası’ndaki törende, Savunma Bakanı Kammenos, hayatını kaybeden subayların ailelerine başsağlığı diledi, plaket verdi. Adaya getirilen bir papaz da törene katıldı.

Yunan Savunma Bakanı Kammenos, Ardıçık Adası’na giderken yanına papaz da aldı. Kazada ölen Yunan askerleri için düzenlenen anma töreninde adaya getirilen papaz dua etti.

Muğla sınırları içinde bulunan Ardıççık Adası, 12 Ada bölgesinin batısında yer alıyor ve halihazırda Yunan işgali altında olan Koçbaba Adası’na 5 mil uzaklıktaki Türk Adası. Ardıççık Adası, İstanbul’daki Büyükada’dan daha büyük bir ada. 1943 Tarihli İngiliz haritasında, anma töreninin yapıldığı Ardıççık (Kinaros) Adası’nın, 12 Ada deniz sınırının dışında ve Türkiye’ye ait olduğu açık bir şekilde gösteriliyor.

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Albay Ümit Yalım, “Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde, hava sahası ihlalinin yayımlanmaması birçok soruyu da beraberinde getiriyor. Başbakan Davutoğlu, Ege Denizi bölgesinde, hava sahası ihlallerinin önlemesi için TSK’ya neden direktif vermiyor? Yunan helikopterlerine angajman kuralları neden uygulanmıyor? 16 Ada ve 1 kayalığı Yunanistan’a alenen veren AKP hükümeti, şimdi de Ardıççık Adasını mı verdi?” diye konuştu.

Emekli Albay Ümit Yalım, Kardak krizi sırasında, kayalıklara Yunan papazın gelmesinin büyük olay olduğunu hatırlattı ve şunları söyledi: “Şimdi, Muğla’nın Ardıççık Adası’na Yunan papazı geliyor, Yunan helikopteri iniyor, Yunan Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanı geliyor, kimsenin sesi çıkmıyor. Davutoğlu ve AKP hükümeti ise tam bir sessizlik ve aymazlık içinde. 11 Şubat 2016’da, İstanbul’dan NOTAM yayımlayan devlet memuru Ardıççık Adası’na ve egemenlik haklarımıza sahip çıkıyor ama Davutoğlu, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz egemenlik haklarımıza sahip çıkmıyor.”

12 yılda Eşek, Koyun, Hurşit, Bulamaç, Fornoz, Nergizçik, Kalolimnoz, Keçi, Sakarcılar, Koçbaba, Ardacık, Gavdos, Dhia, Dionisades, Gaidhouronisi ve Koufonisi adaları işgal edildi. Ardıççık 17’nci ada.

Saygı ÖZTÜRK/11.04.2016,Sözcü














10 Ocak 2016 Pazar

YUNANLILARIN MEGALİ İDEASI VE İTHAMLARI






"Yunan Megali İdea'sı ile Elenizm Milliyetçiliği bu topraklara ayak bastığı an vahşeti de beraberinde getirdi." 
Neal Ascherson








DOGMATİK YUNAN PARANOYASI
"Anadolu'da Rum Soykırımı"






Yunanistan, Türkiye'nin birlik ve beraberliğine yönelik saldırıları arasında, tarihsel paranoyasını oluşturan Büyük Hayalini süsleyen konulara önem vermektedir. Son dönemde Doğu Karadeniz Bölgesine yönelik iddialarını da sözde bir "soykırım" konusu olarak uluslararası kuruluşlar nezdinde gündeme getirmeye çalışmaktadır. Bu amaçla kongre, kitap, makale, bildiri vb. eylemlerle Türklerin, Doğu Karadeniz Bölgesindeki 350 bin Ortodoks'a soykırım uyguladığı iddialarını yoğun bir şekilde işlemektedir. Tarihsel ve bilimsel gerçeklere rağmen, Türkiye ile gerginlik ve sürtüşmeyi millî politikası hâline getiren Yunanistan, 19 Mayıs gününü sözde "Pontus Soykırımını Anma Günü" olarak kabul eden bir yasa çıkarmıştır. 23 Şubat 1994 tarihinde Yunan Parlâmentosu'nda oybirliği ile kabul edilen bu yasa, 7 Mart 1994 tarihinde Yunanistan Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Temsilciler Meclisi de aynı yönde bir karar almıştır. Ayrıca, Yunanistan Parlâmentosu, 28 Eylül 1998 tarihinde, "14 Eylül Gününü Sözde Küçük Asya (Anadolu) Elenlerinin Türk Devleti Tarafından Soykırıma Uğratılmalarının Yıldönümü " olarak anılmasını öngören bir yasa tasarısını da oybirliği ile kabul etmiştir.





DOGMATIC IONIAN PARANOIA
“Grek Genocide in Anatolia”


The administrators in Greece, pay great attention, to the subjects, that decorate the Great Fantasy, which forms their historical paranoia, in their attacks directed towards the unity and togetherness of the Türkiye Cumhuriyeti. The administrators in Greece, are trying to put the "claims directed towards the east part of Black Sea region", in the agenda, as a subject of so-to-say "genocide", in the face of the international organizations. For this purpose, the claims that "genocide had been applied to 350.000 Orthodoxes in the east part of Black Sea region, by the Turks" through activities like congresses, books, articles, announcements, are intensively worked out. In spite of the historical and scientific realities, the administrators in Greece, in favour of cofrontation with Türkiye Cumhuriyeti, as their national policy, have made a law, which accepted the day of May 19 as the so-to-say "Commemoration Day for Ponthian Genocide". This law, which was accepted on Feb. 23, 1994; by unanimous vote, went into validity on March 7, 1994. in the south zone of Cyprus, Assembly of Representatives, has also taken a decision, in the same direction. Apart from these, the parliament of Greece, has accepted, by unanimous vote, on Sep. 28,1998; that "Sep. 14, day should be the day on which commemoration of the genocide of the Hellens of the Asia Minor, by Türkiye Cumhuriyeti."







Giriş

Günümüzde, Batılı bazı bilim adamları ve araştırma merkezleri, Türkiye'ye yönelik bilinçaltında veya görünürde yer alan arzularını gerçekleştirmek isteyen güç odaklarının menfaatleri doğrultusunda yaptıkları çalışmalarda, sözde "soykırımı" iddialarını işlemektedirler. İlkel ve şovenist bir düşüncenin mahsulü olan bu girişimler ve faaliyetlerde maalesef Yunanistan'ın en ön sıralarda yer aldığı görülmektedir. Türkiye'deki kendilerini entelektüel, demokrat ve insan hakları savunucusu olarak gören küçük bir aydın grup tarafından da desteklenen Türkiye'ye yönelik bu asılsız iddiaların neden sürekli gündemde tutulduğunun anlaşılabilmesi için tarihsel arka plânın objektif bir şekilde incelenmesi yeterlidir. 


Yunanistan'ın, Anadolu'da uğradığı yenilginin faturasını yeni bin yılda Türkiye'ye ödetmeye çalışmasını belki ciddiye almayabiliriz, ancak bunun arkasındaki hedefler görülürse işte o zaman bu iddiaları ne kadar ciddiye almamız gerektiğini daha iyi kavrayabiliriz. Tarihsel süreci dikkatli bir şekilde incelediğimizde bu asılsız iddiaları, Türkiye Cumhuriyeti'nin milli bütünlüğünün zarar görmemesi için ciddiye almamız gerektiğinin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkacaktır. Türkiye'ye yönelik söz konusu iddiaların arkasında tamamen toprak talebi yatmakta ve uygulanacak zamanı bekleyen "Sevr"in yeniden gündeme getirilmeye çalışıldığı açık bir şekilde görülmektedir.


Türkiye'ye yönelik sözde "soykırımı" iddiaları içinde Yunanistan'ın özel bir yeri vardır. Nitekim Yunanistan, tarihsel paranoyasını oluşturan Megali İdea doğrultusunda Türkiye aleyhine öteden beri gerçekleştirmeye çalıştığı hedeflerini süsleyen konulara son yıllarda daha da önem vermeye başlamıştır. Yunanistan'ın bu konuda Ermeniler - Süryaniler - Pontuslular ve Kıbrıslı Rumlarla birlikte cephe oluşturduğuna da tanık olmaktayız. Bu amaçla, Yunanistan'da "Küçük Asya ve Kıbrıs Halkları Mücadele Koordine Komitesi" dahi kurulmuştur.


Yunanistan asılsız soykırımı iddialarını, Türkiye'ye yönelik olarak benzer şekilde gündeme getirilmeye çalışılan diğer sözde soykırımı iddiaları ile bütünleştirme çabası içindedir. Özellikle Ermenilere uygulandığı iddia edilen soykırımı ve günümüzdeki sözde Kürt Sorunu ile paralellik kurularak; "Türkiye'nin soykırımı tanıması ve tazminat ödemesi" istenmekte ve "Türkiye'nin Doğu Karadeniz Bölgesi'ndeki Ortodokslara yapılan soykırımı tanımadığı sürece Avrupa Birliği'ne kabul edilmemesi için" Yunanistan içinde ve Avrupa Birliği'ne üye ülkeler nezdinde yoğun bir propaganda yapılacağı şeklinde tehditlerde bulunulmaktadır.



Yunanistan'ın Türkiye'ye Yönelik Asılsız Soykırımı İddiaları

Yunanistan, 1985 yılından itibaren Türkiye'ye yönelik sözde soykırımı iddialarını gündeme getirmeye başlamıştır. Yunanistan'da faaliyet gösteren özellikle, "Halkların Hakları ve Kurtuluşu İçin Yunan Birliği" adlı örgütün ileri gelenlerinden Mihalidis Haralambidis bu sözde "Pontus Soykırımı İddiaları"nın dile getirilmesinde önemli bir rol oynamaktadır.


Yunanistan'ın iddialarına göre bu sözde soykırımın, "İlki 1916-1918 yılları arasında, ikincisi de 1919-1923 yılları arasında olmak üzere, iki aşamada" gerçekleşmiştir. Asılsız ve gerçek dışı bir nitelik taşıyan bu iddia, aynı zamanda "bu dönemlerde Anadolu'da yaşayan 700 bin Doğu Karadeniz kökenli Ortodoks'tan 350 bininin katliam ve sürgün metotları ile yok edildiği ve sadece 180 bininin Yunanistan'a gelebildiği" temaları ile desteklenmeye çalışılmaktadır. (1)


Yunanistan tarafından bu asılsız iddiaya geniş bir taraftar kitlesi toplayabilmek ve kamuoyu oluşturabilmek amacı ile kongre, kitap, makale, bildiri vb. eylemlerle Türklerin, Doğu Karadeniz Bölgesindeki 350 bin Ortodoks'a soykırımı uyguladığı anlatılarak propaganda faaliyetleri yürütülmektedir. Ayrıca, Yunan Parlamentosu'nun almış olduğu karar gereği, sözde  Pontus Soykırımı"nı konu alan 3 cilt, 11 ek ve 9000 adet sahte belgeden oluşan bir çalışma da tamamlanmış bulunmaktadır .(2)





1982 Yunanistan Kültür Bakanı Melina Merküri’nin dağıttığı harita.
Melina Merkuri (1920, Atina - 1994 New York) veya gerçek adıyla Maria Amalia Merkuri (Yunanca: Μαρία Αμαλία Μερκούρη), Yunanistan'ın ilk sosyalist hükûmetinde kültür ve bilimler bakanı (1981) olarak görev yapan Yunan oyuncu.1981'de PASOK genel seçimleri kazanınca, Papandreu tarafından kültür ve bilimler bakanlığına getirildi. Bu görevdeyken en önemli girişimlerinden biri, İngiliz hükümetini Elgin Mermerleri'ni Yunanistan'a geri vermeye zorlamak oldu. 1989'daki hükümet değişikliğiyle bakanlıktan ayrıldı.








Yunanistan'ın buradaki ilk amacı; soykırımı iddialarını, sistemli, organize ve uzun vadeli planlamalarla, dernek ve kuruluşlar aracılığıyla, insan ve azınlık haklarına gösterilen duyarlılıktan da yararlanarak uluslararası platformlarda gündeme getirmektir.


Tarihsel ve bilimsel gerçeklere rağmen, Türkiye ile gerginlik ve sürtüşmeyi millî bir politika hâline getiren Yunanistan, 19 Mayıs gününü sözde "Pontus Soykırımını Anma Günü" olarak kabul eden bir yasa çıkarmıştır. 23 Şubat 1994 tarihinde Yunan Parlâmentosu'nda oybirliği ile kabul edilen bu yasa, 7 Mart 1994 tarihinde Yunanistan Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Yine aynı dönemde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Temsilciler Meclisi de aynı yönde bir karar almıştır. (3)


Yunanistan Parlamentosu bununla kalmamış, 25 Nisan 1996 tarihinde "24 Nisan Ermeni Soykırımı Günü"nü de tanıma kararı almıştır.(4) Kendi kamuoyunda Türkiye düşmanlığını körüklemeye çalışan ve yayılmacı emellerini her vesile ile ortaya koyan Yunanistan, 14 Haziran 1997 günü Meclis Başkanı Apostolos  Kaklamanis tarafından İskeçe'de açılışı yapılan "Pontus Anıtı" ile de Türkiye'ye karşı hasmane duygularını bir kez daha göstermiştir.(5)


Bununla birlikte, 19 Mayıs gününün millî bir anma günü olarak kutlanması, bütün eğitim kurumlarında konuyla ilgili konuşmalar yapılması ve kiliselerde ayinler düzenlenmesi öngörülmüştür. (6) Ayrıca, Yunanistan Parlamentosu, 28 Eylül 1998 tarihinde, 14 Eylül gününü sözde "Küçük Asya Elenlerinin Türk Devleti Tarafından Soykırıma Uğratılmalarının Yıldönümü" olarak anılmasını öngören bir yasa tasarısını da oybirliği ile kabul etmişti (7) ,ancak bu dönemde iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelme eğilimi göstermesi üzerine Yunanistan Cumhurbaşkanı, kararı onaylamayarak beklemeye almıştı. 


Kültür Bakanı Evangalos Venizelos ve İçişleri Bakan Yardımcısı Konstantinos Kaiserlis tarafından hazırlanan ve Cumhurbaşkanı Konstantinos Stefanapulos'un onayına sunulan "14 Eylül'ün Küçük Asya Elenlerinin Türk Devleti Tarafından Soykırıma Uğratılmalarının Yıldönümü" olarak anılması hakkındaki kararname (8) ile ilgili olarak Yunanlı tarihçi Angelos Elefandis, resmi Yunan tarihinde bile Rumların soykırımından söz edilmediğini açıklarken,"resmi tarihte  sadece Küçük Asya felaketinden söz edilir. ‘Soykırım' denmez o bakımdan kararname şaşırtıcıdır" ifadesini kullanmıştır. (9)


Yunanistan'ın önemli gazetelerinden Eksousia ise konu ile ilgili olarak 12 Şubat 2001 tarihli yorumunda, böyle bir kararname ile Türk - Yunan ilişkilerindeki havanın bozulacağını yazmış, bu kararnamenin iki taraf arasındaki yakınlaşmayı da tehdit edeceğini savunmuştur. Yazıda, birilerinin düğmeye bastığı da ima edilerek; "Soykırım kelimesini kimler hatırladı? Bunu o zaman mevcut olmayan Türk devletinin yaptığını kimler hatırladı? Niye şimdi hatırladılar?" denilmiştir. (10) Yazıda ayrıca, "Soykırım kelimesi şimdiye kadar Yunan diplomasisi tarafından Türkiye için hiç kullanılmadı. Bu zaman dönemecinde kullanılması soru işaretleri yaratıyor" yorumu yapılmıştır. Gazetede Yunan tarafının "Anadolu Bozgunu" ise şu şekilde anlatılmaktadır:


"O zaman bir savaş olduğu aklımızdan çıkmamalı. Yunan ordusu Anadolu’ya çıkarma yaptı. Bunun bir yanlış olduğu kabul edilmiş durumda. Yunan ordusu yenildi. Küçük Asya bozgununu, çok yönlü, bir çok verisi olan uluslararası bir olay olarak dikkate almalıyız".



Bütün bunlara rağmen, Yunanistan Cumhurbaşkanı tarafından Yunan Parlamentosu'nun kararı, "14 Eylül'ün Küçük Asya Elenleri'nin Türk Devleti Tarafından Soykırıma Uğratılmalarının Milli Anı Günü Olarak Belirlenmesi" şeklinde 21 Eylül 2001 tarihinde onaylanmış ve Yunanistan Resmi Gazetesi'nde (11) de yayımlanmıştır. Bu haberin Ankara'ya ulaşması üzerine 30 Ekim'de toplanan Milli Güvenlik Kurulu'nda, Yunan Ordusu'nun 1919-1922 yılları arasında Batı Anadolu'da yaptığı katliam, yakma, yıkma ve tahrip olayları masaya yatırılmıştır. MGK Yunanistan'a misilleme olarak, Yunan ordularının Anadolu topraklarına çıkış tarihi olan 15 Mayıs'ın "Batı Anadolu Türklerini Katliam Günü" olarak TBMM tarafından ilan edilmesi kararını almış benzer kararın Ermeniler için de alınması benimsenmiştir. (12)


Türkiye'de 19 Mayıs'ta, Gençlik ve Spor Bayramı kutlanırken, Yunanistan'ın başkenti Atina ve Selanik kentlerinde "Pontuslu Rumların Soykırımını Anma Törenleri" düzenlenmektedir. Bunlardan biri olan Yunanistan'daki 19 Mayıs 2001 anma törenlerinde, Yunanistan Savunma Bakanı Akis Cohacopulos, ''Pontuslu Rumlara Türkler tarafından yapılan soykırım, Helenizm tarihinin en karanlık sayfasıdır'' iddiasında bulunmuştur. Yunanistan eski Dışişleri Bakanı Teodoros Pangalos da, Türkiye'nin katiller tarafından yönetildiğini ve bu nedenle iki ülkenin işbirliğine gidemeyeceğini iddia etmiştir. Yine sözde "Pontuslu Rum 'Soykırımını'' anma törenleri çerçevesinde 18 Mayıs 2001 akşamı, Türkiye'nin Selanik Başkonsolosluğu önünde yapılan gösteride ise Türk Bayrağı yakılmıştır. (13)


19 Mayıs 2002'de Selanik'te düzenlenen törenler ise son derece düşündürücüdür. Selanik'teki Türk Başkonsolosluğu'na protesto yürüyüşüyle sona eren bu törende konuşan Yunanistan Parlamento Başkanı Apostolos Kaklamanis, "Pontuslu Rumlara yönelik soykırım tartışılmaz bir tarihi gerçektir. Türk devletinin sistemli cinayetleri, sayısız Yunan, yabancı ve hatta Türk kaynağınca doğrulanıyor. Pontus soykırımını tanımak Türkiye'nin dünyaya borcudur ve cinayetleri kınayıp resmen özür dilemelidir" beyanatında bulunmuştur. Yunan Parlamentosu'nun "soykırım" için belge toplayacağının da ifade edildiği törene mesaj gönderen Devlet Bakanı Akis Cohacopulos "Türkiye de Almanya gibi işlediği soykırımın sorumluluğunu üstlenmelidir" demiştir. Selanik Belediye Başkanı Vasilis Papayorgopulos ise Selanik şehir merkezine "Pontuslular Anıtı" dikeceklerini duyurmuş ve törende Türkiye karşıtı sloganlar atılırken Dışişleri Bakanı Yorgos Papandreu da Ankara ziyareti sırasında Anıtkabir'e çelenk koyduğu gerekçesi ile protesto edilmiştir. (14)


2005 yılı 19 Mayısında yine Yunanistan'da yapılan gösteri ve nümayişler, ülkedeki Türk ve Türkiye karşıtlığının boyutlarını göstermesi bakımından önemlidir. Selanik'te, "Pontus - Rum soykırımı" iddialarının 86. yıldönümü anma töreni ve yürüyüşü yapılmış, akşam saatlerinde kent meydanında toplanan göstericiler, Türkiye aleyhtarı sloganlar eşliğinde Türkiye'nin Selanik Başkonsolosluğu'na yürümüşlerdir. Türkiye'nin ve dünyanın "Pontus soykırımını" tanımasını isteyen ve ellerinde "Soykırımın tanınmasını istiyoruz", "Özür dilemeyenlerin Avrupa'da yeri yok", "Ölülerimizi anıyoruz" yazılı pankartlar taşıyarak Başkonsolosluğa bir bildiri bırakan göstericilere hitaben konuşan Makedonya ve Trakya Bakanı Nikos Çiarçionis, “Dünya tarihinin karanlık bir sayfasını oluşturduğunu öne sürdüğü Pontus soykırımının uluslararası alanda Ermeni ve Yahudi soykırımlarıyla birlikte tanınması gerektiğini” söylemiştir. (15)


Selanik Belediye Başkanı Vasilis Papayorgopulos da, Selanik'te gelecek yıl bir “Pontus soykırımı” anıtı yapılması için Belediye Meclisi'nin karar aldığını açıklamış, Dışişleri Bakan Yardımcısı Panayotis Skandalakis, ise sözde “Pontus soykırımı” ile ilgili bir mesaj yayınlamıştır. Mesajında, 19 Mayıs'ın Yunan tarihinin dönüm noktası olduğunu kaydeden Skandalakis, bugün “vatanlarından kovulanları ve onların mücadelesini andıklarını” belirtmiştir. Pontus Helenizmi mücadelesinin bugün de sürdüğünü belirten Skandalakis, “Göç hiçbir zaman sarılamayacak bir yaradır. Unutulmayan vatan, hatıralarda tüm canlılığıyla ve gururuyla varlığını sürdürmektedir. Tarihi hatıralar tahrif edilemez. Ancak, geçmiş geleceğin önüne engel de olmamalı” demiştir. (16) Bu arada Yunanistan hükümet sözcüsü Teodoros Rusopulos, Başbakan Kostas Karamanlis'in 19 Mayıs sözde Rum - Pontus Soykırımını Anma Günü nedeniyle Pontus - Rum Dernek ve Federasyonu'na bir mesaj gönderdiğini açıklamıştır. (17)


Yunanistan, Karadeniz bölgesine yönelik asılsız iddiaların sistemli bir propaganda dahilinde dünya kamuoyu ile paylaşılmasını bir devlet politikası haline getirmiştir. Türk istihbarat birimlerine ulaşan bir rapora göre, Yunanistan bir yandan Gürcistan, Abhazya, Rusya, Ermenistan ve Azerbaycan'dan gelen Rumları Türk azınlığın yaşadığı Batı Trakya'ya yerleştirerek buradaki demografik yapıyı Türk azınlığın aleyhine bozmaya çalışırken bir yandan da Türkiye'ye yönelik Pontus faaliyetlerini artırmak için harekete geçmiştir. Yunanistan Hükümeti, Karadeniz Bölgesi'nde Pontus faaliyetlerini sürdürebilmek amacıyla 2003 yılı için bir milyon dolarlık bir ödenek ayırmış, söz konusu ödeneğin yurt dışında yaşayan "Yunanlar Konseyi" aracılığıyla kullanılacağını bildirmiştir. Karadeniz'deki Pontus faaliyetlerinde Gürcistan'da yaşayan ve Yunan yetkililer tarafından "Pontuslu" olarak adlandırılan Yunan asıllıların da etkili olduğu belirtilmiştir. 


Raporda, Pontus - Ermeni soykırımı iddiaları kapsamında Türkiye'ye maksatlı gezileri Yunanistan'ın teşvik ve finanse ederek yönlendirdiği belirtilerek, bu amaçla Türkiye'ye giriş yapan Pontus hayalcisi Rumların 1988 yılından itibaren Yunanistan vatandaşlarına vize uygulanmamasından yararlanarak Türkiye'ye giriş yaptıkları kaydedilmiştir. Bu ziyaretlerin asıl hedefinin Trabzon - Rum İmparatorluğu hayalinin canlandırılması ve Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tehdit eden bir amaç taşıdığı ifade edilerek, Pontus hayalcisi Rumların, özellikle Doğu Karadeniz Bölgesi'ne yönelik amaçlı gezilerinde bu bölgelerdeki yöresel kültür özelliklerini "Pontus Kültürü" gibi göstererek propaganda yaptığı kaydedilen raporda, bu bölgeden üniversite özlemi ve iş beklentisi içinde olan gençlerin de kandırılarak Yunanistan'a götürüldüğü bildirilmiştir. (18)


Kıbrıs Rum Kesimi'nde de, Yunanistan'da yaşanan sözde soykırımı yasa teklifi hazırlama merakı konusunda geri durulmamış, İktidardaki Demokratik Seferberlik Partisi (DİSİ) Milletvekili Hristos Rotsas tarafından Rum Meclisi'ne, parti grubu adına 14 Eylül 1922 tarihinin, "Türkler'in Soykırımına Uğrayan Küçük Asya Elenleri'ni Anma Günü" olarak tanınmasını ve uygulamaya konulmasını öneren bir yasa teklifi sunulmuştur. (19) Yasa teklifinin gerekçe raporunda ise, "1922'de Küçük Asya Elenleri'nin (katliamına) ilişkin tarihi günün teyit edilmesi ve onore edilmesi (Kıbrıs) Devleti için bir yükümlülüktür" şeklinde bir ifade yer almaktadır.


Kıbrıs Rum yönetimi, bu teklifi daha sonra "Küçük Asya Yunanlığı ve Küçük Asya Yıkımı Günü" olarak kabul eden yasa teklifi şekline sokmuş ve bu yasa, 5 Aralık 2003 tarihinde Rum Resmi Gazetesi'nde yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. (20) Yasanın giriş cümlesinde, "Kıbrıs, Yunanlığın bir parçası olarak Türk boyunduruğunu hissetmekte ve Yunanlarla aynı acıyı paylaşmaktadır" denilmektedir. Yine bu yasaya göre, 14 Eylül tarihinde resmi törenler düzenlenmesi öngörülmektedir. Resmi gazetede ayrıca, ''Türk devletinin ulusal hedefinin Yunan topraklarının azaltılması olduğu" da ileri sürülmüştür.




Yunanistan'ın Anadolu Felaketi

Yunanistan Başbakanı Eleutherios Venizelos Balkan Savaşları'ndan sonra, Anadolu'nun coğrafyası ve etnografik yapısını incelemeye almıştı. Bu konuda bilgi almak için de müracaat ettiği kişi, o sırada Genelkurmay Başkanlığı'na vekalet eden Albay Ioannis Metaxas'tı. Albay Metaxas Venizelos'un emri ile 1915'te ayrıntılı olarak iki rapor hazırladı. (21) Öncelikle Anadolu'daki nüfus durumuna değinen raporda; "Anadolu'da 2 milyon Rum, 1 milyon diğer ırklara mensup insanlara karşılık 7 milyon Türkün yaşadığını, Rumların Trabzon'dan Kilikya'ya kadar dağınık bir halde yaşadıklarını ancak Trabzon ve Batı Anadolu kıyılarında toplu halde bulunduklarını, Türklerin hayati çıkarlarına dokunurlarsa büyük bir direnişle karşılaşarak sonunda Anadolu'yu terk etmek zorunda kalacaklarını" belirtiyordu. Metaxas bu raporunda Yunanların Batı Anadolu kıyılarına nasıl yerleştiklerini de açıklamış, "1821'de İzmir'de 60 bin Türk ve 25 bin Rum varken, 1860'ta Türklerin sayısının 40 bine inmesine karşılık Yunanlıların sayısının 75 bine çıktığını" belirtmiştir .(22)


Metaxas vermiş olduğu rapordaki görüşlerini şu şekilde bağlıyordu; "Anadolu'daki bir toprak parçasını Yunanistan'a kazandırmak, bu yörenin denize uzak bölgelerinde uzun sürecek çetin bir mücadelenin yapılmasını gerektirecektir. Böyle bir operasyon, arazinin ve ulaşımın elverişsizliği yüzünden son derece zor görülmektedir. Yunan ordusu, ilk aşamada sayısal üstünlüğünden dolayı başarılı olsa bile, içerilere doğru ilerledikçe bu gücünü yavaş yavaş yitirecektir".(23)


Yunanistan'ın Megali İdea hedefleri çerçevesinde Anadolu'yu işgal etme girişimi, bilindiği gibi hezimetle sonuçlanmıştı. 15 Mayıs 1919 tarihinde başlayan Yunanların yaptığı mezalim ve katliamlar, Anadolu'yu fiilen boşaltmak zorunda kaldıkları 9 Eylül 1922 tarihine kadar devam etmiştir. Aynı dönemde Doğu Karadeniz Bölgesi'nde, Rum ve Ermenilerin ayaklanmaları devam ederken, Türkiye’deki Müttefik işgal kuvvetleri ise bilinçli bir şekilde, Türk güvenlik güçlerinin asilere karşı mücadelesini "katliam" olarak çarpıtıyorlardı. Onların asıl amacı, bölgedeki kargaşadan yararlanarak, kendilerine, Ateşkes Anlaşmasına rağmen, bölgeyi işgal etmek için fırsat yaratmaktı.


Yunanlılar, Türklere yönelik katliamlarını işgal ettikleri yerlerde tertip edilmiş bir plan dahilinde (organize olarak) uygulamışlardır. İşgal gününden itibaren meydana gelen Yunan tecavüzleri spontane gelişmiş bir olay değil uzun bir hazırlığın neticesidir. Bizzat Yunan Hükümeti tarafından, belirli bir plân çerçevesinde uygulanan Megali İdea emelleri, binlerce Anadolu Türkünün ölmesine, sakat kalmasına, namusunun kirlenmesine ve mallarının talan edilmesine sebep olmuştur.


Yunanlıların Anadolu'yu işgal ettikleri süreç içerisinde gerçekleştirdikleri katliamlar hakkındaki belgeler arşivlerimizde çok büyük bir yer tutmaktadır. (24) Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nün yayınlamış olduğu "Arşiv Belgelerine Göre Balkanlarda ve Anadolu’da Yunan Mezalimi" (25) adlı üç ciltlik bir eserde de bu belgelerin bir kısmı ortaya konmuştur. Bölgeyi, o tarihlerde ziyaret eden pek çok yabancı gözlemci, Yunan askerlerinin ve Rum çetelerinin Türklere karşı nasıl vahşice davrandıklarına tanık olmuş, gördüklerini yazmışlardır. Bunlardan biri olan Amerikan Yüksek Komiseri Mark Bristol, Karadeniz kıyısında yaptığı bir geziden sonra yazdığı bir raporda, Yunanların körüklediği anarşiye dikkat çekmiştir.


Öte yandan Milli Mücadele sırasında Yunanların gerçekleştirdikleri katliamları soruşturmak üzere bir çok yabancı komisyon ve kurul da Anadolu'da detaylı incelemelerde bulunmuş ve bu incelemeler sonunda hazırlanan raporlarda, Yunan vahşet ve katliamları açıkça belirtilmiştir. Bu konuda Fransa İçişleri Bakanlığı'nın 1921 yılında hazırlamış olduğu "Atrocités Grecques en Turquie" "Anadolu’da Yunan Zulmü" adlı bir de rapor yayınlanmıştır. Bu kitapta Yunanlar tarafından yapılan mezalim ve katliamlar fotoğraflar ile de belgelenmiştir.


İngiliz yazar Neal Ascherson "Karadeniz" adlı kitabında Anadolu'daki Yunan katliamlarını anlamlı bir şekilde vurgulamaktadır : "Bu topraklarda, 4000 yıldan beri Tatar, Kırım Türkü, Çerkez, Bizanslı Rum, Laz, Abaza gibi çeşitli soylardan ve dinden insanların problemsiz olarak bir arada yaşadıklarını" belirtiyor (26) ve şunu ekliyor;  "Yunan Megali İdea'sı ile Elenizm Milliyetçiliği bu topraklara ayak bastığı an vahşeti de beraberinde getirdi".






Doğu Karadeniz Bölgesi'ndeki Rum Nüfusu Sorunu

1912 yılında Fener Rum Patrikhanesi tarafından yaptırıldığı iddia edilen nüfus sayımına göre; Yunanlar tarafından istenmekte olan bölgede (Eleutherios Venizelos Paris Barış Konferansı'nda Kuzeybatı Anadolu'da, Marmara kıyılarında Bandırma'nın batısından başlayarak Meis Adası'nın karşısına düşen Güney Anadolu kıyılarındaki noktaya kadar uzanan şerit içindeki toprakları istiyordu. Bu şerit İzmir'i ve Aydın Vilayeti'nin önemli bir bölümünü içine alıyordu) bir milyondan biraz daha fazla Türk'e karşılık 800 bin civarında Yunan, 100 bin kadar Ermeni, Yahudi ve tek tük başka uluslardan kişiler yaşıyordu. 


Venizelos, işine gelmeyen bir sayımın etkisini azaltmak için bölgeye komşu adalardan İmroz'u, Bozcaada'yı, Midilli'yi, Sakız'ı Sisam'ı, Nikarya'yı, Rodos'u ve On iki Adalar ile Meis'i (Buralarda 25 bin Türk'e karşı 370 bin Yunan yaşıyordu.) ekliyordu (27). Venizelos, ekonomik ve coğrafi bakımlardan bu adaların Türkiye topraklarının bir parçası olduğunu ileri sürerek yaptığı manevrayı haklı göstermek istemişti.


Yunanistan'ın Doğu Karadeniz Bölgesi'ndeki Rum nüfusuna ilişkin iddiaları da, yabancı ve yerli kaynakların gelişigüzel incelenmesi halinde bile telaffuz edilen 700 bin rakamının ne kadar uydurma olduğunu hemen ortaya çıkarmaktadır. Amerikan Hükümetince görevlendirilen "King Krane Komisyonu", 28 Ağustos 1919'da hazırladığı bir raporda, Doğu Karadeniz Bölgesi'nde yaşayan Rumların sayısını 200 bin olarak göstermiştir (28).


Fransa Dışişleri Bakanlığı'nca yayımlanan, "Documents Diplomatiques", 1893 ve 1897 tarihleri arasında Osmanlı Devleti tarafından yapılan nüfus sayımlarına atfen, Rum nüfusun Trabzon'da 193 bin olduğunu kaydetmektedir. Yine bu kaynağa göre, nüfus değişimi sırasında, Karadeniz Bölgesi'nden, 100 bin kadar Rum Yunanistan'a göç etmiştir.


1923 Lozan Konferansı'nda, Yunanistan Başbakanı Eleutherios Venizelos, İstanbul'daki Fener Rum Ortodoks Patrikliği'nin verdiği mübalâğalı rakamlara dayanarak, Karadeniz bölgesinde yaşayan Rumların sayısını 447.828 olarak vermişti. Bu rakam abartılıdır, ancak bu bile kabul edilse, Yunanlıların mevcut 700 bin kişi iddiasının yine de çok altındadır.  Tarihi belgelerde, Trabzon'un Canik Sancağı'nda, 350 bin Rum bulunduğuna ilişkin Yunan iddialarını da destekleyecek herhangi bir kanıt yoktur. Leon Maccas, "L'Héllenisme de L'Asie" adlı kitabında, bölgede 136.087 Rum sakin olduğunu not etmiştir. Trabzon’un 1906 Yıllığı, Maccas'ı yalanlar bir şekilde vilayetin Canik Sancağı'nda sadece 75.062 etnik Rum sakin olduğunu belirlemektedir (29).


İstanbul'daki Patriklik kayıtları, Sancak'taki Rumları 193 bin olarak göstermektedir. Bu rakamlar, birbirinden farklı da olsalar, hepsi de Yunanların mevcut 350 bin iddiasının oldukça altındadır. Nüfus değişimi sırasında, o zaman Canik'ten sadece 100 bin civarında etnik Yunan Yunanistan'a göç etmiştir; yine bu da, Yunanların ortaya attığı 350 bin kişinin katledildiği iddiasının asılsızlığını ortaya koymaktadır. Dolayısı ile 350 bin Ortodoks'un yaşamadığı bir bölgede 350 bin kişinin soykırıma uğratıldığını iddia etmek hayal ürününden başka bir şey değildir.


1922 yılı Ekiminde Mudanya silah bırakmasından sonra Doğu Trakya ve İstanbul'dan da, Anadolu'dan olduğu gibi çok sayıda Rum, kendiliklerinden Yunanistan'a göç etmişlerdi. Türklerin İstanbul'u işgalden kurtarmalarından önce 100 bin Rum'un şehirde kalmasına karşın yaklaşık 50 bin Rum kenti terk etmişlerdi (30).  Yine 30 Ocak 1923'te Türkiye ve Yunanistan arasında varılan,"Türk ve Rum Nüfus Mübadelesine ilişkin Sözleşme ve Protokol" (31) anlaşmasının sonuçlandırılması ile de 322.500 kişi, barışçıl bir şekilde Yunanistan'a göç etmişlerdi. 322.500 kişinin Yunanistan'a göç etmiş olması ve bölgedeki Rumların nüfusuna ilişkin yukarıdaki tahminler göz önünde bulundurulduğunda, 350 bin Rum'un soykırıma uğratıldığı iddiası kötü niyetli bir yalan olarak ortada durmaktadır.


Diğer taraftan 1923 tarihindeki Nüfus Mübadelesi ile Yunanistan'a giden bölgedeki Ortodoksların sayısının 180 bin olduğu, Yunanlılar tarafından da doğrulanmaktadır. Bu rakama Yunanistan dışında ABD, Kanada ve Avustralya gibi ülkelere göç edenler de eklenecek olursa, 210 bin civarına ulaşılmaktadır (32). Yaklaşık, 250 - 260 bin kişi Yunanistan ve diğer ülkelere göç ettiğine göre ölen veya kaybolan kişilerin sayısı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.


Bu konuda Stefanos Yerasimos, "Yunanistan resmî kaynaklarına dayanarak Trabzon, Sivas ve Kastamonu vilâyetlerinde yaklaşık 450 bin kişinin yaşadığını belirtmekte ve bunlardan 86 bin kadarının I.Dünya Savaşı sırasında Rusya'ya göç ettiğini ve 322.500 kişinin de nüfus mübadelesi sırasında Yunanistan'a gittiğini" kaydetmektedir (33).  Yerasimos'nun oldukça yüksek gösterdiği bu rakama, Yunanistan'ın dışındaki ülkelere de göç edenler eklenirse, 350 bin kişinin öldürüldüğü iddiasının gerçek dışı olduğu ortaya çıkmaktadır.




Sonuç

Yunanistan, 24 Nisan 1830'da Osmanlı Devleti'nden koparak, bağımsız bir devlet haline gelmiş olmasına karşın; bir türlü tatmin edilemeyen Batı Anadolu ve Doğu Karadeniz Bölgelerine yönelik arzu ve isteklerini her fırsatta özellikle de Osmanlı Devleti'nin en sıkışık zamanlarında gündeme getirmeyi ve biraz da bu sıkışık anı kollamayı kendisine ulusal bir görev saymıştı. Bugün de Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yönelik gündeme getirmeye çalıştığı asılsız iddialarla geçmişten gelen alışkanlığını sürdürmektedir .


Rumlar ve Yunanlar 1821 Mora İsyanı'ndan başlayarak Balkanlar'da Anadolu'da ve Kıbrıs'ta binlerce Türkü katletmişlerdir. Bütün bunlara rağmen baskın bir politika takip etmeye çalışan Yunanistan sanki Anadolu'ya işgal maksadı ile gelen ve amacına ulaşmak için önüne ne çıkarsa yakıp yıkan, öldüren kendisi değilmiş gibi bugün asılsız bir "soykırımı" iddiası ile karşımıza çıkmaktadır. Aslında olayların yaşandığı dönem itibarı ile "soykırımı" ifadesini kullanmak oldukça yanlıştır. Çünkü, "soykırımı" terimi kelime olarak yenidir. Bu terim, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kullanılmaya başlanmış ve "Genocide" terimi ile anlamlandırılmıştır.


Yunanistan bugün için bu asılsız iddialarını uluslararası platformlarda gündeme getirmek istememektedir. Ancak Türkiye'ye yönelik diğer sözde soykırımı iddiaları, özellikle sözde Ermeni Soykırımı iddiaları, uluslararası platformlarda ve ulusal parlamentolarda büyük oranda kabul görmeye başladığı andan itibaren Yunanistan da kendi iddiaların gündeme getirecek ve Türkiye'den taleplerini sıralayacaktır.


Bugün Avrupa Birliği'nin sürekli olarak Türkiye'nin yerine getirmesini istediği, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin Anadolu'daki malvarlıkları ve servetlerinin tanınması ve iade edilmesine yönelik telkinlerinin yanı sıra Yunanistan'ın 1919 yılından 1928 yılına kadar Türkiye'den gerek mübadele anlaşması gerekse kendiliklerinden Yunanistan'a göç etmiş olan Rumların (ki, bunların içinde 6-7 Eylül Olayları neticesinde Yunanistan'a göç eden Rumlar da bulunmaktadır) mal varlıkları ve servetleri konusundaki talepleri zaman zaman gündeme gelmektedir. 


Bu konuda Yunanistan'da çok ciddi çalışmalar yapılmakta ve gelecekte Türkiye'nin karşısına bu taleplerle çıkacağı tahmin edilmektedir. Yunanistan'ın bu taleplerinin kabul edilmesi Anadolu'nun tapusunun Yunanistan'a teslim edilmesi anlamına gelir ki, bu isteklerin ne anlama geldiği, son dönemde Kıbrıs'ın Kuzey ve Güneyinin birleşmesi görüşmeleri sırasında "Kıbrıs Prototipi" göz önünde bulundurulduğunda daha iyi anlaşılacaktır.




Dr. Salim GÖKÇEN 
Atatürk Üniversitesi Atatürk İlkeleri İnkılap Tarihi Enstitüsü Öğretim Elemanı.

1 ) Yusuf Sarınay – Tahir Sünbül, Emperyalizm ve Büyük Hayal, Günce Yay,Ank.,1999,s.130 -131.
2 ) Sabahattin Önkibar, "Yunanistan'ın Pontus Faaliyetleri", Star, (9 Ocak 2002).
3 ) Hürriyet, (16 Mayıs 1999.)
4 ) NTV, (21 Nisan 1999).
5 ) Anadolu Ajansı, (18 Haziran 1997).
6 ) Kathimerini, (21 Nisan 1994).
7 ) Kathimerini, (29 Eylül 1998).
8 )Akşam, (11 Şubat 2001), Hürriyet, (11 Şubat 2001), Türkiye, (11 Şubat 2001),(14 Şubat  2001).
9 ) Hürriyet, (11 Şubat 2001).
10) Eksousia, (12 Şubat 2001).
11) Bkz. Ek
12) Akşam, (5 Aralık 2001).
13) Radikal, (19 Mayıs 2001), Akşam, (19 Mayıs 2001), Hürriyet, (20 Mayıs 2001).
14) Radikal, (21 Mayıs 2002). Ayrıca Yunan Tarihçi ve Araştırmacı Yazar Haris Çirkinidis,Melburne ve Victoria Pontus Cemaati binasında "Fransız Arşivlerinde Soykırım" konulu bir konferans vermiştir. Bkz., Simerini, (20 Mayıs 2002).
15) Hürriyet, (20 Mayıs 2005), Milliyet, (21 Mayıs 2005).
16) Hürriyet, (20 Mayıs 2005).
17) Hürriyet, (20 Mayıs 2005).
18) Türkiye, (14 Ekim 2002).
19) Hürriyet, (24 Mart 2001).
20) Radikal, (13 Ocak 2004).
21) Michael Llewellyn Smith, Ionian Vision: Greece in Asia Minor (1919-1922), The University of Michigan Press, 1998, s.110.
22) Celal Bayar, Ben de Yazdım, Baha Matbaası, İstanbul, V, 1967, s.1583-1584-1604.
23) Alexander Anastasius Pallis, Yunanlıların Anadolu Macerası (1915-1922), (çev.Orhan Azizoğlu), YKY, İstanbul, 1997, s.31-32.
24) Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı (ATASE) Arşivi'nde yer alan ve toplu halde bulunan belgelerin bazıları şunlardır: "Anadolu'da Yunan Mezalim ve Vahşeti",Ankara, 1338; "Türkiye'de Yunan Fecayii", Dahiliye Nezareti Muhaceret-i Umumiyesi,1337; "Orta Anadolu'da Yunan Mezalimi", Ankara, 1337; "İzmir'in Yunanlılar Tarafından İşgaline Müteallik Jandarma Kumandanlığı'nın ve Osmanlı Komisyonu Reisi'nin Raporları", Dersaadet:1335; "İzmir, Ayvalık, Aydın Havâlisinin Yunanlılar Tarafından İşgali ve Yunan Mezalimi Hakkında Makâmât-ı Askeriyeden Mevrud Kitaplar", Dersaadet:1335.
25) Arşiv Belgelerine Göre Balkanlar'da ve Anadolu'da Yunan Mezalimi, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, I-III, Ankara, 1995.
26) Neal Ascherson, Karadeniz, (çev.Kudret Emiroğlu), İstanbul, 2001, s.225-264.
27)Smith, Ionian Vision, s.78-81.
28) http://www.mfa.gov.tr/grupa/ac/acg/default.htm, (19.05.2000).
29) http://www.mfa.gov.tr/grupa/ac/acg/default.htm, (19.05.2000).
30) Seçil Akgün, "Birkaç Amerikan Kaynağında Türk-Yunan Mübadelesi Sorunu", Üçüncü  Askeri Tarih Semineri, ATASE Yay., Ankara, 1986, s.246.
31) İsmail Soysal, Türkiye'nin Siyasal Andlaşmaları-I (1920-1945), TTK, Ankara, 1989, s. 177.
32) Hamit Pehlivanlı, "Tarih Perspektifi İçinde Pontus Olayı: Yakın Tarihimize ve Günümüze Etkileri", I. Giresun Sempozyumu (18-19 Haziran 1994, Yayınlanmamış Sempozyum Tebliği).
33) Stefanos Yerasimos, "Pontus Meselesi (1912-1923)", Toplum ve Bilim, S:43/44, (1989), s.49. 1928 Yunanistan nüfus sayımına göre Anadolu'dan ve Karadeniz Bölgesi'nden gelerek Yunanistan'a yerleşen Rumların toplam sayısının 774.123 olduğu tespit edilmiştir. Bkz.Justin McCarthy, Müslümanlar ve Azınlıklar, (çev.Bilge Umar), İnkılap Yay., İstanbul, 1998, s.138.



KAYNAKLAR

AKGÜN, Seçil, "Birkaç Amerikan Kaynağında Türk-Yunan Mübadelesi Sorunu", Üçüncü Askeri Tarih Semineri, ATASE Yay., Ankara, 1986.
Akşam, (11 Şubat 2001), (19 Mayıs 2001), (5 Aralık 2001).
Anadolu Ajansı, (18 Haziran 1997).
Anadolu'da Yunan Mezalim ve Vahşeti, Ankara, 1338.
Arşiv Belgelerine Göre Balkanlar'da ve Anadolu'da Yunan Mezalimi, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, I-III, Ankara, 1995.
ASCHERSON, Neal, Karadeniz, (çev.Kudret Emiroğlu), İstanbul, 2001.
BAYAR, Celal, Ben de Yazdım, Baha Matbaası, V, İstanbul,1967.
Eksousia, (12 Şubat 2001).
http://www.mfa.gov.tr/grupa/ac/acg/default.htm, (19.05.2000).
Hürriyet, (16 Mayıs 1999), (11 Şubat 2001), (24 Mart 2001), (20 Mayıs 2001), (20 Mayıs 2005).
İzmir, Ayvalık, Aydın Havâlisinin Yunanlılar Tarafından İşgali ve Yunan Mezalimi Hakkında Makâmât-ı Askeriyeden Mevrud Kitaplar, Dersaadet:1335.
İzmir'in Yunanlılar Tarafından İşgaline Müteallik Jandarma Kumandanlığı'nın ve Osmanlı Komisyonu Reisi'nin Raporları, Dersaadet:1335.
Kathimerini, (21 Nisan 1994), (29 Eylül 1998).
MCCARTHY, Justin, Müslümanlar ve Azınlıklar, (çev.Bilge Umar), İnkılap Yay., İstanbul, 1998.
Milliyet, (21 Mayıs 2005).
NTV, (21 Nisan 1999).
Orta Anadolu'da Yunan Mezalimi, Ankara, 1337.
ÖNKİBAR, Sabahattin, "Yunanistan'ın Pontus Faaliyetleri", Star, (9 Ocak 2002).
PALLIS, Alexander Anastasius, Yunanlıların Anadolu Macerası (1915-1922), (çev.Orhan Azizoğlu), YKY, İstanbul, 1997.
PEHLİVANLI, Hamit, "Tarih Perspektifi İçinde Pontus Olayı: Yakın Tarihimize ve Günümüze Etkileri", I. Giresun Sempozyumu (18-19 Haziran 1994, Yayınlanmamış Sempozyum Tebliği).
Radikal, (19 Mayıs 2001), (21 Mayıs 2002), (13 Ocak 2004).
SARINAY, Yusuf – SÜNBÜL, Tahir, Emperyalizm ve Büyük Hayal, Günce Yay, Ankara, 1999.
Simerini, (20 Mayıs 2002).
SMITH, Michael Llewellyn, Ionian Vision: Greece in Asia Minor (1919-1922), The University of Michigan Press, 1998.
SOYSAL, İsmail, Türkiye'nin Siyasal Andlaşmaları-I (1920-1945), TTK, Ankara, 1989.
Türkiye, (11 Şubat 2001), (14 Şubat 2001), (14 Ekim 2002).
Türkiye'de Yunan Fecayii, Dahiliye Nezareti Muhaceret-i Umumiyesi, 1337.
YERASİMOS, Stefanos, "Pontus Meselesi (1912-1923)", Toplum ve Bilim, S:43/44, (1989).
Yunanistan Resmi Gazetesi, I, S:207, (21 Eylül 2001).













EK:


21 Eylül 2001 Günü Yunanistan Resmi Gazetesi'nde Yayınlanan "14 Eylül'ün Küçük Asya Elenleri'nin Türk Devleti Tarafından Soykırıma Uğratılmalarının Milli Anı Günü Olarak Belirlenmesi" Hakkındaki 2645/1998 Sayılı Kanunun Tercümesi

YUNANİSTAN CUMHURİYETİ RESMİ GAZETE 1. CİLT SAYI 207 21 EYLÜL 2001 CUMHURBAŞKANLIĞI KARARNAMESİ SAYI 304 14 EYLÜL ANISI ETKİNLİKLERİ ORGANİZASYONU

MADDE 1

A. "14 Eylül'ün Küçük Asya Elenleri'nin Türk Devleti Tarafından Soykırıma Uğratılmalarının Milli Anı Günü Olarak Belirlenmesi" hakkındaki 2645/1998 sayılı kanunun 2nci maddesi hükümleri,

B. 2469/1997 sayılı kanunun 2nci maddesi lnci paragrafı ile düzenlenen ve 2081/1992 sayılı kanunun 27nci maddesi ile ilave yapılan "hükümet ve hükümet organları" hakkındaki 1558/1985 sayılı kanunun 29a maddesi hükümleri,

C. Başbakan ve İçişleri, Kamu Düzeni, İçişleri ve Yerel Yönetim Bakanı'nın "Yetkilerin, İçişleri, Kamu Düzeni, İçişleri ve Yerel Yönetim Bakanlığı bakan yardımcıları Leonidas Tzanis ve Konstantinios Kaiserlis'e devri" hakkındaki DIDK/F. 1/2/11 187/12.05.2000 sayılı ortak kararı (Resmi Gazete 630/B/12.05.2000),

D. Yunanistan Göçmen Dernekleri Federasyonu'nun 25.10.19998 tarihli görüşü,

E. İşbu kararnamenin hükümlerinin devlet bütçesi aleyhine bir harcama getirmediği gerçeği,

F. İçişleri, Kamu Düzeni, İçişleri ve Yerel Yönetim Bakanı ile Kültür Bakanı'nın müracaatları üzerine Danıştay'ın 521/2001 sayılı bilirkişi raporunu, dikkate alarak Yunanistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak aşağıdakilere karar veriyoruz: Anma günü etkinlikleri il ve ilçe merkezlerinde çelenk konması, konuşmaların yapılması, ayin düzenlenmesi şeklinde olacaktır. göçmen dernekleriyle kadın örgütleri temsilcilerinin davet edileceği etkinlikler programı, bölge valisinin kararıyla belirlenir.

MADDE 2

14 Eylül'ün Pazar gününe denk düşmemesi halinde kutlama 14 Eylül'den sonraki ilk Pazar gününde gerçekleştirilir. İşbu kararnamenin yayınlanmasını ve uygulanmasını İçişleri, Kamu Düzeni ve, İçişleri ve Yerel Yönetim Bakanına havale ediyoruz.

ATİNA, 17 EYLÜL 2001 CUMHURBAŞKANI KONSTANTİNOS STEFANOPOULOS
BAKANLAR
İÇİŞLERİ, KAMU DÜZENİ, İÇİŞLERİ VE YEREL YÖNETİM BAKAN YARDIMCISI KONSTANTİNOS KAİSERLİS
KÜLTÜR BAKANI EVANGELOS VENİZELOS

21 Eylül 2001 Günü Yunanistan Resmi Gazetesi'nde Yayınlanan "14 Eylül'ün Küçük Asya Elenleri'nin Türk Devleti Tarafından Soykırıma Uğratılmalarının Milli Anı Günü Olarak Belirlenmesi" Hakkındaki 2645/1998 Sayılı Kanunun Orijinal Metni














1993’ten beri Interpol tarafından aranmasına rağmen, Avrupa Parlamentosu’na ’konuşmacı’ olarak katılan, basın toplantısı düzenleyen PKK temsilcisi Ahmet Gülabi Dere’nin ’ikamet belgesi’ne ulaştı.2010’a kadar geçerli olduğu için Dere’yi AB toprakları içinde koruyan belge, Yunanistan tarafından verilmiş.

’Kollanan’ ne ilk ne sonuncu PKK’lı...(Basın)













*




British historian W. Alison Phillips ,
who wrote the history of the Greek revolution, noted in 1897:


Everywhere, as though at a preconcerted signal, the peasantry rose, and massacred all the Turks—men, women and children—on whom they could lay hands. In the Morea shall no Turk be left. Nor in the whole wide world. Thus rang the song which, from mouth to mouth, announced the beginning of a war of extermination... Within three weeks of the outbreak of the revolt, not a Muslim was left, save those who had succeeded in escaping into the towns.


According to another historian of the Greek revolt, William St. Clair, upwards of twenty thousand Turkish men, women and children were killed by their Greek neighbors in a few weeks of slaughter.William St. Clair also argued that: "with the beginning of the revolt, the bishops and priests exhorted their parishioners to exterminate infidel Muslims." St. Clair wrote:


The Turks of Greece left few traces. They disappeared suddenly and finally in the spring of 1821 unmourned and unnoticed by the rest of the world....It was hard to believe then that Greece once contained a large population of Turkish descent, living in small communities all over the country, prosperous farmers, merchants, and officials, whose families had known no other home for hundreds of years...They were killed deliberately, without qualm or scruple, and there was no regrets either then or later.


Atrocities toward the Turkish civilian population inhabiting the Peloponnese had started in Achaia on the 28th of March, just with the beginning of the Greek revolt. On the 2nd of April, the outbreak became general over the whole of Peloponnese and on that day many Turks were murdered in different places. On the third of April 1821, the Turks of Kalavryta surrendered upon promises of security which were afterwards violated. Followingly, massacres ensued against the Turkish civilians in the towns of Peloponnese that the Greek revolutionaries had captured.


The Turks in Monemvasia, weakened by the famine opened the gates of the city, and laid down their weapons. Six hundred of them had already gone on board the brigs, when the Mainotes burst into the town and started murdering all those who had not yet reached to the shore or those who had chosen to stay in the town. Those on the ships meanwhile were stripped of their clothes, beaten and left on a desolate rock in the Aegean, instead of being deported to Asia Minor as promised. Only a few of them were saved by a French merchant, called M. Bonfort.


A general massacre ensued the fall of Navarino on August 19, 1821. (See Navarino Massacre)


The worst Greek atrocity in terms of the numbers of victims involved was the massacre following the Fall of Tripolitsa in 1822. Up to 30,000 Turks had been killed in Tripolitsa:


For three days the miserable inhabitants were given over to lust and cruelty of a mob of savages. Neither sex nor age was spared. Women and children were tortured before being put to death. So great was the slaughter that Kolokotronis himself says that, from the gate to the citadel his horse’s hoofs never touched the ground. His path of triumph was carpeted with corpses. At the end of two days, the wretched remnant of the Mussulmans were deliberately collected, to the number of some two thousand souls, of every age and sex, but principally women and children, were led out to a ravine in the neighboring mountains and there butchered like cattle.


Although the total estimates of the casualties vary, the Turkish, Muslim Albanian and Jewish population of the Peloponnese had ceased to exist as a settled community. Some estimates of the Turkish and Muslim Albanian civilian deaths by the rebels range from 15,000 out of 40,000 Muslim residents to 30,000 only in Tripolitsa. According to historians W.Alison Phillips, George Finlay, William St. Clair and Barbara Jelavich, massacres of Turkish civilians started simultaneously with the outbreak of the revolt, while Harris J. Booras wrote that the massacres followed the brutal hanging of Ecumenical Patriarch Gregory V of Constantinople.


Historian George Finlay claimed that the extermination of the Muslims in the rural districts was the result of a premeditated design and it proceeded more from the suggestions of men of letters, than form the revengeful feelings of the people.[18] William St. Clair wrote that: "The orgy of genocide exhausted itself in the Peloponnese only when there were no more Turks to kill."


Central Greece

In Athens, 1,190 Turks, of whom only 190 were capable of bearing arms, surrendered upon promises of security. W. Alison Phillips noted that: A scene of horror followed which has only too many parallels during the course of this horrible war.


Vrachroi, modern day Agrinio, was an important town in West-Central Greece. It contained, besides the Christian population, some five hundred Mussulman families and about two hundred Jews. The massacres in Vrachori commenced with the Jews and soon Mussulmans shared the same fate.


Aegean Islands

There were also massacres towards the Muslim inhabitants of the islands in the Aegean Sea, in the early years of the Greek revolt. According to historian William St. clair, one of the aims of the Greek revolutionaries was to embroil as many Greek communities as possible in their struggle. Their technique was "to engineer some atrocity against the local Turkish population",so that these different Greek communities would have to ally themselves with the revolutionaries fearing a retaliation from the Ottomans. In such a case, in March 1821, Greeks from the Samos island had landed in the Island Chios and attacked the Muslim population living in that island.


Another similar massacre took place in the island Hydra, one of the most important Aegean islands. Besides the atrocities committed against the local Muslims in the island, two hybrid brigs captured a Turkish ship laden with a valuable cargo, and carrying a number of passengers. Among these was a recently deposed Sheik-ul-Islam, or patriarch of the Orthodox Muslims, who was said to be going to Mecca for pilgrimage. It was his efforts to prevent the cruel reprisals which, at Constantinople, followed the news of the massacres in Peloponnese, which brought him into disfavor, and caused his exile.There were also several other Turkish families on board. 


British historian of the Greek revolt, W. Alison Phillips noted: The Hydriots murdered them all in cold blood, helpless old men, ladies of rank, beautiful slaves, and little children were butchered like cattle. The venerable old man, whose crime had been an excess of zeal on behalf of the Greeks, was forced to see his family outraged and murdered before his eyes...

               

                 
*



That Greece Might Still Be Free: The Philhellenes in the War of Independence 
by William St Clair 
page 83


More disturbing facts soon came to their attention. An unpleasant smell hung around the towns which they soon discovered arose from the headless corpses lying outside the walls. Emaciated and frightened young women and boys were to be seen running around, half naked among the ruins. Wild dogs and scavenging birds were everywhere. The Greeks at Navarino, eager at first to impress, told boastfully of the great massacre of a fex months before. One Greek claimed to have personally killed eighteen Turks, another said he had stabbed nine men, women and children in their beds. The volunteers were proudly shown the boddies of Turkish women who had been thrown from the walls a few days previously after being raped and then having their arms and legs cut off.


Far from being impressed, as the Greeks intended they should be, the volunteers were shocked and distressed at these sights; they were equally horrified at the open prostitution of the surviving Turkish boys and the unashamed offers of the Greeks to share their pleasures - another aspect in which the military customs differed from those of the WEST.



page 86
As for the Europeans it merely served to confirm their opinion that the Greeks were not only barbarians but cowards as well....
  

                      


*



History of the Greek Revolution, Volume 1
By George Finlay
page 146-147


The night before Hypsilantes quitted the Russian territory Karavia assembled the Hetairists and his band of mercenaries (called Arnaouts in the principalities, though compose of Greeks,Servians and Bulgarians as well as albanians) and after informing them that a revolution was about to take place under Russian auspices, he led them to attack the Turkish officer and his men.


Some were surprised and murdered, but others succeeded in shutting themselves up in a house, which they defended for some time. Karavia then authorised his men to capture or murder the Turkish merchants in the town and began to break open and plunder their warehouses and take possession of their ships, were surprised and murdered in cold blood.


The native population of Galatz took no part in this infamous transaction ; they neither stained their hands with blood, nor disgraced themselves by robbing their guests. Indeed, the cruelty of Karavia and the licentiousness of his Arnaouts, terrified the Moldavians, who saw little prospect of enjoying either order or security under the goverment of the Hetairists.


The sanguinary and revengeful passions awakened by the assassination of the Mussulmans at Galatz spread rapidly over the whole province, in consequence of the misconduct of Hypsilantes and the timidity of Michael Soutsoz. About fifty Othoman soldiers were stationed at Yassi as a guard of honour.








*




Yunan kilisesi, Türk kanı içmeyi sevap kabul eden Hrisostomos’u 1993 senesinde “aziz” ilan etti. Atina’da Nea Smyrna diye, Yeni İzmir diye bi semt var. Bu semte, İzmir’de yok edilen Aya Fotini’nin birebir kopyası yapıldı. Nea Smyrna’daki Aya Fotini Kilisesi’nin bahçesine Hrisostomos’un heykeli dikildi. Altına “İzmir şehidi” yazıldı. Kıbrıs Rum Kesimi başpiskoposunun ismi, Dimitriou İrodotos’tu. Kendisine “2’nci Hrisostomos” lakabını aldı.


İzmir’de aniden Hrisostomos kitapları yayınlanmaya başlandı. Bu kitaplarda, Hrisostomos’un aslında ne kadar iyi yürekli bir insan olduğu, kendisinin kasten yanlış tanıtıldığı anlatılıyordu. İşin ekstra hazin tarafı, bu kitaplar bizzat İzmirli işadamları tarafından yayınlanıyordu. Alsancak’ta Hollanda Kilisesi vardı. Türkiye Cumhuriyeti devleti armut gibi seyretti, bu Hollanda kilisesi, Yunan Konsolosluğu tarafından 99 yıllığına kiralandı. Sivri ve üçgen yapısıyla, adeta “ben protestan kilisesiyim” diye bağırır ama, ortodoks kilisesi haline getirildi. İsmi ne oldu biliyor musunuz? Aya Fotini Kilisesi oldu!












e-kitap / PDF
*ARŞiV BELGELERiNE 1.GÖRE BALKANLAR’DA VE ANADOLU’DA YUNAN MEZÂLiMi
*ARŞiV BELGELERiNE 2.GÖRE BALKANLAR’DA VE ANADOLU’DA YUNAN MEZÂLiMi
*ARŞiV BELGELERiNE 3.GÖRE BALKANLAR’DA VE ANADOLU’DA YUNAN MEZÂLiMi
*THE CLOSE RACiAL KiNSHiP BETWEEN THE GREEKS, BULGARiANS AND TURKS - MACEDONiA AND THRACE  - GEORGE NAKRATZAS
*DEATH AND EXİLE - The Ethnic Cleansing of Ottoman Muslims 1821 1922
*GREEK ATROCİTİES İN THE VİLAYET OF SMYRNA - MAY TO JULY 1919
*Greek Atrocities in Asia Minor
* Bojidar Çipof'un Yunanistan ve Balkanlar (haber linki)











İlgili:












!
1,5 milyon Yunanın Anadolu'da öldürüldüğü (soykırıma uğradığı) yalanı internet ortamında dolaşmaktadır.  Profesör! ünvanına sahip Pavlos A.Kapetanopoulos adı "the greek holocaust :1915-1922" olan ve sahte belgelere dayanan bir belgesel çekmiştir.   

BİZİM HÜKÜMETİMİZ BU KONUDA ACABA NE YAPMAYI DÜŞÜNÜYOR ?
BİRAN ÖNCE BELGESELLER ÇEKİLMELİ, KONFERANSLAR VE SEMİNERLER DÜZENLENMELİ VE BİRÇOK DİLDE KİTAPLAR BASILIP DAĞITILMALIDIR. 
ONLAR DOSTLUK PEŞİNDE DEĞİL, MEMLEKETİNİN PEŞİNDE..!


S.Bayraktar








bunu 12 Ocak 2013'te diğer blogumda paylaşmıştım, değişen bir şey yok! Bu yüzden de,


"Düşmanım düşmanlığından vazgeçinceye kadar bende onun amansız düşmanıyım" 
M.Kemal Atatürk