Translate

turgut özakman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
turgut özakman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2016 Cuma

LANET OLSUN BÖYLE MEDENİYETE!






General Hamilton, yanında Albay Keyes olduğu halde 29 Nisan sabahı Seddülbahir'e çıktı.


Uzaktan baktığı Türk toprağına ilk kez ayak basıyordu. Kıyı arı kovanı gibiydi. Kumsal askerler, arabalar, katırlar, su fıçıları, sandıklar ve yaralılarla doluydu. Yaralılar dünkü yenilginin anılarıydı.


On binlerce çocuğunu gönüllü olarak Çanakkale'ye yollamış olan İngiliz kamuoyu bir zafer haberi bekliyordu. Sansür nedeniyle hiçbir gazete büyük kayıp verildiğini, ordunun kıyılarda kaldığını yazamamıştı. Karaya çıkmış olmak başarı olarak sunuluyordu.


Savaş muhabiri Ashmead-Barlett, yazamadığı olayları ve fark ettiği yanlışlıkları not etmeye başlamıştı. Uygun bir zamanda hepsini açıklayacak, büyük dalgalanmalara yol açacaktı.


General Hamilton ve Albay Keyes 29.Tümen Komutanı General Hunter Weston'la buluştular.


Komutanlar yeni bir taarruz için kibar kibar görüşürlerken, savaş gemileri Kabatepe yakınından, heder bildiren uçakların yardımıyla, aşırtma atışlar yaparak Eceabat'ı bombardıman etmeye başladılar.


Eceabat askeri bir hedef olmadığı halde, şehirde bir tek sağlam ev bırakmadılar. Hastaneyi de yıktılar. Birçok yaralı yanarak şehit oldu. Hastanede esir 2 yaralı İngiliz askeri bulunuyordu. Onlar da öldü.


Sonra Çanakkale'yi hedef aldılar. Şehirde yer yer büyük yangınlar çıktı. Bu vahşi olayları izleyen Yüzbaşı Nazmi Akpınar* yardımcısına dedi ki:

"İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerin ulaştıkları ileri ve yüksek bir medeniyet var. Bu gelişmişliğin bunlara bir olgunluk, doygunluk vermesi, bilgelik, incelik, hoşgörü, soyluluk kazandırmış olması gerekirdi. Barışçı, adil ve örnek olmaları, yol göstermeleri, insanlığı ve hakkı korumaları, güzelliklere ve iyiliklere öncülük etmeleri beklenirdi. Tam tersini yapıyorlar.İlkel bir insandan daha yırtıcı, acımasız, kaba ve benciller. Durmadan dünyayı sömürüyor, doymuyor, yetinmiyor, sürekli daha fazlasını istiyorlar. İnsanlığı kandırmak için güzelliğe övgü düzüyor ama hiç durmadan çirkinlikler yapıyorlar. Küçük bir çıkar için bir milleti mahvedebilirler. Bana inanmazsan tarihe bak!" ...


Günlüğüne şu kısa notu düştü:
"LANET OLSUN BÖYLE MEDENİYETE!"





DİRİLİŞ - ÇANAKKALE 1915
Turgut ÖZAKMAN
(syf.323-324)







* Balkan Savaşı'ndan sonra Çanakkale Boğazı Mayın Grup Komutanlığı'na getirilen Nazmi Akpınar, Nusrat Mayın Gemisi komutanı Tophaneli Yüzbaşı Hakkı ile beraber düşmana ağır kayıplar verdirerek 18 Mart destanını yazmışlardır. Binbaşı iken emekli olan Nazmi Akpınar 5 Mayıs 1940’da vefat etmiştir.

Tophaneli Yüzbaşı Hakkı bey ise bu göreve çıkmadan iki gün önce kalp krizi geçirmiş, Çanakkale müstahkem mevki komutanı Cevat Paşa'nın yerine başkasını gönderme teklifini reddetmiştir. Mayınları döşedikten sonra dönüş yolunda, karşılaştıkları düşman devriye gemisinin projektörüyle kıyıdaki fenerimiz arasındaki ışık savaşına hasta kalbi dayanamamış ve şehit olmuştur.





__________________________________
__________________________________







10 Aralık 2014 Çarşamba

EĞİTİMDE YAZI VE ANADİLİN ÖNEMİ






ALFABE devriminin yapılmaması birçok kişi gibi Ahmet Cevat Emre Bey'i de üzmekteydi. Arap alfabesinin Türk diline uymadığını belirten, kanıtlayan bir dizi yazı yazdı. Vakit gazetesine yolladı, yazılar Ekim 1927'de yayımlanmaya başladı ve dizi Mayıs 1928'e kadar sürdü. Alfabe konusunu sekiz ay gündemde tutacaktı.

Arap yazısını savunan, Türk diline uydurularak sürdürülmesini isteyenler de yok değildi. Bazı tutucu çevreler, çağdaşlaşma konusunda acele edildiğini ileri sürerek Gazi'yi ve hükümeti eleştiriyorlardı. Bu çevrelere göre aceleye hiç gerek yoktu, toplum zaten zamanla gelişirdi. Devrimler, zorlamalar gereksizdi.

"Batı uygarlığı ortaçağdan çıkıp da bugünkü düzeye kaç yılda gelebildi?" diye sordu Muhittin Baha Bey.

"En az üçyüz yılda." diye cevapladı arkadaşı.

Muhuttin Bey öfkeyle hayali eleştiricilere yöneldi ;

"Be insafızlar! Bizim bu kadar bekleyecek vaktimiz, halimiz var mı? Tabii acele edeceğiz. Bunu idrak etmek için zekaya bile ihtiyaç yok. Bunlar Anadolu bir yana, İstanbul'daki kenar mahalleleri bir görmeyen, gördüğünü anlamayan, halkın ilkelliğine razı birtakım ruh tembellerinin düşüncesi."

Ahmet Cevat Emre yazılarını biraraya getirip bir kitapçık olarak yayımlamıştı. Gazi kitapçığı gördü. Hafta sonunda İsmet Paşa'yı KÖŞKE rica etti.

"Bugün alfabe sorununu enine boyuna tartışalım, olumlu olumsuz kesin bir karara varalım. Olur mu?"

Gazi çağdaşlaşma, özellikle de milli egemenlik, demokrasi bakımından okur-yazar bir halk ile bilgisiz bir halk arasındaki büyük derin, tehlikeli farkı somut örneklerle anlattı. Konuşmasını şöyle bitirdi:

"Okuyamayan yazamayan yurttaş olamamış halkla ortaçağı nasıl yeneriz? Cumhuriyeti nasıl koruruz? Sağlıklı bir demokrasiyi nasıl gerçekleştiririz? Derviş Vahdetiler, Ali Kemaller, Damat Feritler, Şeyh Saitler bunları kolayca etkiler, bağnazlığa, hurafelere, yanlışlıklara yönlendirir. Sonuç, Cumhuriyeti bile tehlikeye sokar. Bence artık halka kolay bir okuma-yazma anahtarı vermek zorundayız. Geç bile kaldık"....

Gazi 4 Haziran'da İstanbul'a gidecekti. Gideceği güne kadar her akşam alfabe sorununu görüşen , tartışan, çekişen yazarlar, dilciler, eğitimciler ile birlikte oldu.

Hemen hepsi LAtin harflerinden yararlanarak bir Türkçe alfabe yapmaktan yanaydı ama aralarında görüş farkları bulunuyordu.

Bir kısmı Türkçe alfabede de, Arapçada ve Farsçada bulunan her ses için bir harf bulunması gerektiğini ileri sürüyordu. Çünkü Arapça ve Farsça sözcüklerin ve kuralların, kısacası Osmanlıcanın sürüp gideceğini düşünüyorlardı.

Türkçeciler ise alfabede yalnız Türk dilinde bulunan sesleri karşılayacak harflerin olmasını istiyorlardı.

"Unutmayın, Türkçenin alfabesini yapıyoruz!"

Yoksa yeni alfabe de Türk dilinin alfabesi olmayacaktı. Yeni bir alfabe oluşturmak zor, çetin bir işti.

ALFABE KURULU 20 kadar ülkenin Latin asıllı alfabelerini, harflerini incelemiş, ayrıca Türk dilindeki esas sesleri saptamıştı. Alfabeleri farklıyken sonradan Latin alfabesine dönen hayli millet vardı.

Kurul 41 sayfa tutan bir raporla görüşlerini belirtti. Latin harflerinden yararlanılarak Türk diline uygun 29 harften oluşan kolay, fonetik bir alfabe düzenlenmişlerdi. Raporda alfabeyle ilgili her konuya değiniliyordu.

Falih Rıfkı Atay 1 Ağustos günü raporu Gazi'ye sundu. Gazi raporu dikkatle okuduktan sonra, "Yeni yazıyı uygulamak için ne düşündünüz?" diye sordu.

"Biri beş yıllık kısa, biri onbeş yıllık uzun süreli iki öneri var."

Gazi kesin konuştu: "Bu ya üç ayda olur, ya hiç olmaz."

Falih Rıfkı Bey bakakaldı.

"Çocuğum, gazetelerde yarım sütün eski yazı kaldığı zaman dahi herkes bu alıştığı, bildiği yazıyı okuyacaktır. Arada , bir savaş, bir iç kriz, bir terslik oldu mu, bizim yazı da Enver'in yazısına dönner. Hemen terk olunuverir."

9 Ağustos'ta İstanbul Halk Partisi örgütünün Sarayburnu parkında:

"Yeni Türk harflerinin çabuk öğrenmelidir. Yeni Türk harflerini her vatandaşa, kadına, erkeğe, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanseverlik, milletseverlik görevi biliniz. Bu görevi yaparken düşününüz ki bir milletin yüzde onu, yirmisi okuma-yazma bilir, yüzde sekseni, doksanı bilmezse bu ayıptır. Bundan insan olanların utanması lazımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir. İftihar etmek için yaratılmış, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Milletimiz yazısıyla, kafasıyla bütün uygarlık aleminin yanında olduğunu göstercektir."

Yeni Türk harfleri hakkındaki kısa konuşması, gece yarısından sonra yapıldığı için ertesi günkü gazetelere yetişmedi. Ama radyoların haber saatlerinde yer aldı. 11 Ağustos'ta bütün gazeteler konuşmayı yayımladılar. Çoğu yeni alfabeyi de vermişti.

Alfabe Türk dilinin özelliklerine göre düzenlenmiş 29 harften oluşuyordu. Türkçede bulunan 8 sesli harfe yer verilmişt. 21 sessiz harf vardı. Yabancı dillerde bulunan ch,sch gibi ikili, üçlü harfler q,x,w gibi Türk dilinde olmayan sesleri temsil eden harfler alfabede bulunmuyordu. Latin esaslı alfabelerin en kolayı, en sadesi, en akla yakınıydı.

20 Ağustos günü Dr.Reşit Galip'in yeni harflerle ilgili yazısı Cumhuriyet gazetesinde yayımlandı. Yazar özetle diyordu ki:

"Milli Mücadele deyimini yalnız askeri hareketler dönemine ait saymak doğru değildir. Lozan barışı, saltanat ve hilafetin kaldırılması, Cumhuriyetin ilanı, mahkemlerin birleştirilmesi, medreselerin, tekkelerin kapatılması, fesin atılması, Türk Medeni Kanunu'nun kabulü, bütün bunlar, Milli Mücadele'nin askeri zaferlerimiz kadar başarılı aşamalarıdır. Eski harflerde dini bir değer ve nitelik görmek isteyenler cahil değilseler, mutlaka azılı gericilerdir. Eski harflerin Mekke'de icat olunmadığını ilkokul çocukları bile bilir."


Millet Mektepleri için dev bir program yapılmıştı. On binden fazla öğretmenin katılması ve pek çok okulun programını bu etkinliğe uydurması gerekmekteydi. Öğretmen sayısı yetişmezse yeni yazıyı öğrenmiş memurlardan yararlanacaktı. Afişler bastırıyor, Millet Mektebi öğrencilerine verilecek defterleri, kalemleri hazırlatıyordu. Alfabe ve okuma kitaplarını bastırmak için kanunun kabulünü bekliyordu.

...Kayseri'de Genç bir gazeteci, Başyaver Rüsuhi Bey'e, dostluk kurmak için "Bu paşalar hiç dinlenmezler mi?" diye sordu. Rüsuhi Bey gülerek, "Dinlenselerdi burası Fransızların sömürgesi, bir Fransız da şimdi size Fransızca alfabeyi öğretiyordu" dedi.

Gazeteci şaşarak baktı: "Anlamadım?"

Gazeteci Sevr Antlaşmasına ek Üçlü anlaşmayı, bu anlaşmaya göre buraların Fransız sömürü bölgesi olarak ayrıldığını bilmiyordu. Rüsuhi Bey kızgınlığını saklayamadı:

"Sevr'i de, onun melun ekini de işte bu Paşalar ve arkadaşları yırtıp attı. Bunu bilmemek ayıptır arkadaş!"





Cumhuriyet 2.kitap - Turgut ÖZAKMAN



dipnot:
Türkçe ve Arapça iki ayrı dil ailesinden gelmektedir. Ses yapılarında uyumsuzluk vardır. Türk dilinde sekiz sesli harf, Osmanlıca alfabede üç sesli harf bulunuyor. (Üç sesli harfin ikisi hem sesli, hem sessizdir ; v ve y. Arap alfabesi demek yanlış oluyor. Çünkü alfabede Arap alfabesinde bulunmayan, sonradan eklenmiş p, ç , j gibi harfler de bulunmaktaydı. O nedenle Osmanlıca alfabe diyorum ) Arapça silabik (heceye dayalı) bir dildir, sözcükler kalıp halinde yazılır; Türk dili vokaliktir, bütün harfler sesli harfler ile okunur.

Osmanlıca alfabe ile gl diye yazılan gel, kel, kil, gil, gül, göl diye okunur.
Tereddüt trdd diye, Türk trk diye yazılıyordu.

Osmanlıca alfabeyle okumayı öğrenmek zordu, yazmak daha zordu. Bu alfabe ile kitap, gazete dizilen bir basımevindeki harf kasalarında 520-618 farklı işaret bulunuyordu. İyi bir dizgicinin yetişmesi 12 yıl alıyordu.

Yeni Türk alfabesi ile çocuklar 3 ayda okuyor, 5-6 ayda her duydukları sözcüğü yazıya geçirebiliyorlar. Kısacası bu kadar zamanda okur-yazar olabiliyorlar. Oysa bu sonuç, Osmanlıca alfabe ile uzun yıllar istiyordu. Yine de birçok aydın yazım yanlışı yapıyordu. Bilgisizlikten değil, anadile aykırı bir alfabe ile yazdıkları için.

*Türk, Arap harflerinin Türk diksiyonuna aykırı seslerini kendi diline uydurmuştur. Arapça sözcükleri Arap gibi söylemek softa ağzında kalmıştır.

* Osmanlıca alfabe ile Türk dili arasındaki ayrkırılıklar için Prof.Dr.Zeynep Korkmaz, Türk Dili Dergisi "Harf İnkılabı" sayı 563, Kasım 1998





//




Atatürk, 1928’de Yeni Türk Harflerinin kabul edilmesinin ardından Millet Mekteplerini açtırmıştır. Ülke genelinde toplam 54.050 Millet Mektebi açılmıştır. Bunun 18.589’u şehirlerde, 35.461’i köylerdedir.

Bu okullarda toplam 46.000 öğretmen görev almıştır. 1929-1934 arasındaki 5 yıl içinde Millet Mekteplerine devam eden 2.305.924 kişiden 1.124.926 kişi yeni yazıyı öğrenip diploma almıştır.
Millet Mektepleri’nde 1929-1936 tarihleri arasında ise 2.546.051 kişi yeni yazıyı öğrenerek diploma almıştır.

Millet Mekteplerinde hiç okuma yazma bilmeyen 458.000 köylü kadından 152.968’ine okur-yazarlık belgesi verilmiştir.

Türkiye’de 1927 yılında okuma-yazma oranı erkeklerde % 7 kadınlarda % 04 iken, Harf devriminden 7 yıl sonra, 1935 nüfus sayımına göre (toplam 17 milyon) okur-yazarlık oranı % 19.2’ye yükselmiştir. Bu oran, Harf devrimi öncesinin neredeyse iki katıdır.

Okuma-yazma oranı sürekli artarak 1940-41’de % 22,4’e yükselmiştir.
Neresinden bakılırsa bakılsın bu artış bir dünya rekorudur.

1940’ların ortalarına kadar 7000 köye okul götürülmüştür. Atatürk döneminde okul ve öğrenci sayılarında büyük bir artış görülmüştür.

1924-1936 yılları arasında ki 12 yılda ilkokul sayısı % 25’lik bir artışla 4.894’ten 6.112’ye çıkmış; 1936-1946 yılları arasındaki 10 yılda ise bu sayı % 146’lık bir artışla 6.112’den 15.009’a çıkmıştır. Öğrenci sayısındaki artış ise ilk dönemde % 92, ikinci dönemde ise % 114’tür.

İsmail Hakkı Tonguç’un verdiği bilgilere göre bu ikinci dönemde asıl artış köylerde olmuştur. Bu dönemde okul sayısındaki artış % 185, öğrenci sayısındaki artış ise % 119’dur.

Atatürk, tekkeleri, zaviyeleri ve türbeleri kapatarak, tarikatlara son vererek, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve din istismarıyla mücadele ederek, hurafelerin bataklığında debelenen bir topluma “gerçek dini” göstermek için çok ciddi adımlar atmıştır. Softalıkla, yobazlıkla mücadele etmiştir. Dine ve dindara değil, dinciye ve din oyunu aktörlerine karşı gelmiştir.

Halkın dini gerçekleri hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan anlaması için kutsal kitap Kuran-ı Kerim’i ve sağlam hadis kaynaklarını Türkçeye tercüme ettirmiştir. Bu iş için TBMM özel bir bütçe ayırmıştır. Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kuran tefsir ve tercümesini ve Buhari’nin Hadis Kaynağını on binlerce takım bastırarak ülkenin dört bir yanına ücretsiz olarak dağıttırmıştır.

1924 yılından 1950 yılına kadar 352.000 takım dini kitap bastırılmış ve yurdun en ücra köşelerine kadar dağıtılmıştır. Bu kitapların dağılımı şöyledir: 45.000 adet Kuran-ı Kerim tercüme ve tefsiri (19’ar cilt), 60.000 adet Buhari Hadisleri tercüme ve izahı (12’şer cilt), 247.000 adet din kültürü eserleri…

Şeri bir imparatorluk olarak bilinen Osmanlı’da 1400 ile 1730 yılları arasında, yani yaklaşık 300 yıllık bir dönemde telif olarak 14 tefsir, 48 fıkıh, 25 akit ve kelam, 11 ahlak, 44 değişik konular ve sadece 1 tane de hadisle ilgili kitap yazılmıştır.

Yani Osmanlı’da yaklaşık 300 yıl boyunca din içerikli toplam 143 eser yazılmıştır.

Görüldüğü gibi kimilerince “dinsizlikle” suçlanan genç Cumhuriyet’in dini konularda ortaya koyduğu eser sayısı “dindar” diye adlandırılan Osmanlı’da 300 yılda ortaya koyulan eser sayısından katbekat fazladır:

300 yılda sadece 143 dini esere karşılık, 25 yılda 352.000 takım dini eser…

Kimin gerçekten daha dindar olduğuna siz karar verin!... (Bu bilgilerin ayrıntılarına ulaşmak için bkz. Sinan Meydan, Atatürk İle Allah Arasında, 4.bas, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2012)




Sinan Meydan




Sinan Meydan'dan El Cevap








Prof.Dr. Firudin AĞASIOĞLU-CELİLOV -  ETRÜSK-TÜRK BAĞI






Naim H.ONAT TÜRKÇE - ARAPÇA KARŞILAŞTIRMALAR 
ve 
Elşad Alili - AKADÇA-TÜRKÇE KARŞILAŞTIRMASI






//



Fazladan din dersi, seçmeli (İHL nde teneffüste bile zorunlu) Arapça dersleri ve Osmanlıca...Gelecek neslin eğitimsiz kalması, araplaştırılması, dini yalan yanlış aktarıp yobazlaştırılması, uygarlıktan uzaklaştırılması ve geriletilmesi, 20 yıl sonrası için atılan tohumdur.

18 yaş altı eğitimde evrensel olan Fen veya Matematik dersleri gibi, Arapça ve Osmanlıca dersleri gerekli değildir, arzu eden akademik olarak bu dersleri üniversitede alır. Din eğitimine gelince, bu aileye kalmış bir meseledir, ki dinde zorlama yoktur.

Bizi bunlarla meşgul ederlerken , bir rapor yayınlandı. "Türkiye 64 ülke arasında matematik, fen ve okumada 42.sırada yerini aldı.... " Zamanında mühendis ihraç ederken, şimdi amele bile ithal ediyoruz.

1945'ten bu yana Türkiye'yi, Ortadoğu İslam Birliği Önderliği'ne, Osmanlıcılığa, İslamcılığa yöneltenler, Türk-Kürt federasyonuna sürükleyenler, PKK'ya İslamcılık önerenler, Yahudi-Hıristiyan Birliği mirasçıları ve liderleri hep BATI ve onların KUKLALARIDIR.





Türkiye'nin Siyasi İntiharı, Yeni-Osmanlı Tuzağı 
Cengiz Özakıncı 




"LİDER" OLMA ARZUSUYLA YANIP TUTUŞAN,
BOŞ HAYALLER PEŞİNDE KOŞANLARA.....
BIRAKIN BU KAFAYLA CAMİYE İMAM OLMAYI, 
"ADAM" BİLE OLAMAZSINIZ "ADAM" !
SB.

___________________



18 Haziran 2014 Çarşamba

DÜŞMANIM, DÜŞMANLIĞINDAN VAZGEÇİNCEYE KADAR






Mustafa Sabri Efendi 
(d. 1869 Tokat/Pazar Kat Köyü, ö. 1954 Mısır)
Şeyhülislam, Osmanlı Mebusan Meclisi Mebusu-1908

Kayseri Medresesinde din eğitimi aldı. 1890 yılında 22 yaşında Fatih Camiinde din dersleri vermeye başladı. Beşiktaş Asariye camii imamlığını yaptı. 1900 ve 1904 yılları arasında Sultan II Abdülhamit tarafından taltif edildi ve onun kitaplık memurluğunu yaptı. 1908 yılında Memleketi Tokat'tan Osmanlı Mebusan Meclisine Milletvekili seçildi.

Siyasî hayatında ilk önceleri İttihat ve Terakki Partisini desteklemekteydi. Sonra Ahali Partisine(1910) girdi. Daha sonra ise İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne muhalif Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın kuruluşunda yer aldı(1911). Prof. Dr. Ali Birinci, Hürriyet ve İtilaf Fırkası isimli kitabında İttihat ve Terakki Bab-ı Ali baskını yapmasalardı Hürriyet ve İtilaf Fırkasının bir ihtilal komitesi halini almış olduğunu ve içlerinde Gümülcineli İsmail, Basri Bey ve Mustafa Sabri Efendi bulunan bir hizbin tesiri altında ve planlamasıyla Sadrâzam Kâmil Paşa hükümetini devirmek için darbe yapmaya hazırlandıklarını yazmıştır.[1] 

O dönemde hükümetteki İttihat ve Terakki Partisi aleyhine muhalif Beyan-ül Hak dergisinde başyazarlık yaptı. Hürriyet ve İtilaf Fırkasında oluşan komita hükümeti 25 Ocak 1913 tarihinde devirmeye karar vermişken İttihat ve Terakki bunu 2 gün önce 23 Ocak 1913'de kanlı bir biçimde gerçekleştirmişti. Bab-ı Ali baskını neticesinde birçok Hürriyet ve İtilaf Fırkası yöneticisi gibi Mustafa Sabri Efendi de yurt dışına Romanya'ya kaçtı. Sonra Romanya'dan Yunanistan'a geçti. Diğer bazı parti yöneticileri ise yeni hükümetçe sürgün edildi.

Sadrazam Mahmut Şevket Paşa suikastı 
Bu dönemde Almanlar İttihat ve Terakki ile iyi ilişkiler kurmak isterken İngilizler, İngiliz hayranı olduğu bilinen Damat Ferit ve Hürriyet ve İtilaf Fırkasını desteklemekteydiler. Mustafa Sabri Efendi de İngiliz Himayesinden başka kurtuluş yolu olmadığını düşünenlerdendi. [2] Bab-ı Ali baskını sonrasında Padişah hükümeti kurma görevini İttihat ve terakki'nin gösterdiği Mahmut Şevket Paşa'ya verdi. Bu sırada bir bombalı saldırıda Mahmut Şevket Paşa öldürüldü. Prof. Dr. Ali Birinci, Mustafa Sabri Efendi'nin bu cinayetin arkasında olduğunu iddia etmektedir. İddiaya göre cinayetin olduğu gün Yunanistan'dan İstanbul'a gelmiş, suikastçılarla görüşmüş ardından olayın basit bir suikast olarak kalması ve istenen sonucu alamaması nedeniyle hemen Pire'ye geri dönmüştür. [3]

Üye olduğu cemiyetler
I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu yenilince, 1918 yılında İttihat ve Terakki hükümeti bırakmak zorunda kaldı. Yeni hükümeti kurma görevi Hürriyet ve İtilaf partisi'ne; Damat Ferit Paşa'ya verildi.

Teal-i İslam Cemiyeti (Cemiyet-i Müderrisîn)
Partisi tekrar hükümete gelince kaçak olarak bulunduğu Mısır'dan İstanbul'a döndü. 15 Şubat 1919'da daha sonra Teâli-i İslâm Cemiyeti adını alacak olan Cemiyet-i Müderrisin derneğinin kuruluşunda bulundu. 4 Mart 1919'da Şeyhülislam ilan edildi. oldu

İngiliz Muhipleri Cemiyeti 
20 Mayıs 1919'da İngiliz himayesini ve mandacılığını savunan, başkanlığını Kamil Paşazade Şevket bey, İkinci başkanlığını Adliye Müsteşarı Sait Molla'nın yaptığı kurucuları arasında kendisi dışında, Filozof Rıza Tevfik, Gümülcineli İsmail gibi kimselerin bulunduğu İngiliz Muhipleri Cemiyeti'nin (İngiliz dostları derneği) kurulmasına öncülük etti. 

Atatürk Nutuk'da Sultan Vahdettin, Sadrazam Damat Ferit, Dahiliye Nazırı (içişleri bakanı) Ali Kemal, Âdil ve Mehmet bey'lerin ve İngiliz Rahip Frew'un da bu derneğin üyeleri arasında bulunduğunu yazmış ve derneğin iki amacının olduğunu belirtmişti. Birincisi işgal günlerinde İngiliz'lerle iyi geçinmek ve onların sempatisini kazanarak Sevr antlaşmasına dayandırılarak başlatılan yabancı işgalinden en az zararla çıkmak. Atatürk' göre bu amaç su üstünde görünen amaçtı. Derneğin asıl ve gizli olan amacı halkın yabancı işgaline ve kendisine yapılan zulüm, baskı ve haksızlıklara isyan etmesini önlemek ve millî şuuru yoketmekti.

Yapılan işlemlerden ve gösterilen faaliyetlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Frew idi: Bu derneğin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilâl çıkarmak, millî şuuru felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler, derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi. Sait Molla 'nın derneğin açıktan yaptığı çalışmalarında olduğu gibi gizli çalışmalarında da ondan daha çok rol oynadığı görülecektir. Bu dernek hakkında söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gereğinde göstereceğim belgelerle daha kolay anlaşılacaktır. [4]

Cemiyet-i Müderrisin Beyannamesi 
Cemiyet-i Müderrisin Beyannamesi Kurucusu olduğu İslam Teali Cemiyeti (Cemiyet-i Müderrisîn) tarafından 25 Eylül 1919 tarihinde Kuva-i Milliye'ciler aleyhinde çok şiddetli ifadeler içeren bir bildiri yayınlandı. Bu bildiride Kuva-i Milliye'cilere kudurmuş haydutlar şeklinde hitap edilmiştir.[5] Bildirge dönemin İkdam gazetesinin 26 Eylül 1919 tarihli baskısında yer aldı. Hükûmet, Anadolu'da Yunan mezalimi'ne ve Fransız işgali'ne karşı oluşan direnişi dindirmek için bildiriyi uçaklardan atarak dağıttırdı.

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'e idam fetvası 
8 Kasım 1919'da Ermeni techirinde Yozgat bölgesinde ihmali bulunduğu gerekçesiyle işgalici devletlerin baskısıyla yargılanan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'in[6] [7]idam kararı Sultan Vahdettin'in önüne geldiğinde Vahdettin idam kararını imzalamadı; intikam duygularıyla olayların büyüyebileceğini öne sürdü ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'den fetva istedi. Şeyhülislam Mustafa Sabri'nin Fetvasıyla Nisan 1919'da Kemal Bey idam edildi. Daha sonra 14 Ekim 1922 tarihinde müstevli devletlerin baskısıyla idam edilen Kemal Bey, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Milli Şehit ilan edilmiştir.

Kuvayı Milliye kuvvetlerine verilen ölüm fetvası 
11 Nisan 1920 tarihinde Milli Mücadele başlatmak için kongreler düzenleyen içlerinde Mustafa Kemal Paşa'nın da bulunduğu Milliyetçi ileri gelenler hakkında ölüm fetvasını kaleme aldı.[8] Bu tarihte Şeyhulislam olan Haydarizade İbrahim Efendi, Mustafa Sabri'nin kaleme aldığı fetvayı okuyunca imzalamayı reddetti ve istifasını verdi. Ağdalı bir dille yazılan fetvada özetle şunlar denmekteydi: Padişah'ın aksi emrine rağmen istilacılara karşı direnişe geçen milliyetçilerin öldürülmeleri caiz olmakla kalmayıp hatta her müslümanın dini görevidir. Bu uğurda ölenler şehit, kalanlar gazi sayılır. Haydarizade İbrahim Efendinin istifasının ardından fetva meselesinden vazgeçilmedi. Fetvayı imzalayacak birisi arandı ve Dürrizade Abdullah Beyefendi bulundu. Mustafa Sabri'nin yazdığı fetva Dürrizade tarafından verildi, Damat Feritin Onayı ve Padişah Vahdettin'in buyruğuyla duyuruldu.

Mustafa Kemal ve Ankara Hükümeti'ne hakaretler 
Mustafa Sabri, Sadık Albayrak'ın yeniden basımını yaptığı ve sunuş bölümlerini yazdığı Hilafet ve Kemalizm[9] kitabında Milli Mücadele, Türklük ve Mustafa Kemal Paşa hakkında hakaretamiz ifadeler kullanmıştır. Mustafa Kemal Paşa'nın padişahın fermanıyla gönderildiği Anadoluda kuvvet ve nüfuz kazandıktan sonra padişahın emirlerini dinlemediğini iddia etmiş, kendi namına hareket etmeye başladığını, İstanbul'da müstevli devletlerin esareti altındaki Hilafeti kurtaracakmış gibi davranırken ve faaliyetlerini hilafet makamına hizmet şeklinde gösterirken peşinden sürüklediği kuvvetle daha sonra Hilafetin kaldırılmasına karar verdiğini söylemiştir. Bunu dile getirirken Üslûbunu iyice bozmuş ve kitabında şu ifadeyle Mustafa Kemal Paşa'ya hakaret etmiştir:

Yani bütün hareketlerini hilafet makamına hizmet şeklinde göstermiş iken, nasıl kahpelik ve hayasızlıktır ki hilafetin en çirkin tezyifler ve tahkirler altında birden bire ilgasına cesaret etmiştir.[10]

Sadık Albayrak'ın yeniden basımını yaptığı Hilafet ve Kemalizm kitabında Mustafa Sabri Efendi'nin Mustafa Kemal Paşa hakkındaki tenkitlerinde hakaret sınırlarını da aştığı ve düpedüz sövgü yoluna gittiğini görülür.

Mustafa Kemal'in ve Ankara Hükümeti'nin kahpeliklerini, sahtekarlıklarını şu ufacık mukaddime'ye sığdıracak değilim. Demek isterim ki bu şekil değiştirmeler, bu zıtlıkları işleyebilmek için insan utanmamazlıkta da kahraman olmalıdır. Hele dinsizlik olmadan haksızlığın, hayasızlığın bu derecesi tasavvur olamaz.[11]

Sadık Albayrak'ın yayına sunduğu Hilafet ve Kemalizm kitabında Mustafa Sabri Efendi, çok ilginç bir iddiada bulunmuştur. Atatürk'ün İngilizlerle işbirliği yaptığı için Musul'u İngilizlere bırakıp karşılığında kurşun atmadan İstanbul'u aldığını iddia etmiştir. Bunu yazarken hakaretamiz üslubunu sürdürmüştür:

İki paralık Mustafa Kemal kuvvetinin baskısına boyun eğerek İngilizlerin, Fransızların, ve sair devletlerin İstanbul'dan çekilip gitmelerini ancak Kemalistlerin idam ettiği Türk aklı kabul edebilir[12]

Kurtuluş Savaşı'nın bitişi ve yurttan kaçması 
1922 Ankara Hükümeti, İtalyan ve Fransızların kurşun atmadan Anadoluyu terk etmelerini sağlamasından ve Mustafa Kemal Paşa komutasındaki Türk ordusunun, Yunan ordusunu trajik bir hezimete uğratıp Anadoluyu kurtarmasından sonra Mustafa Sabri Efendi ailesini alarak İngilizlerin temin ettiği bir yük gemisiyle Mısır'a gitti. [13]

Bir ara tekrar Yunanistan'a sığındı. Burada Oğlu İbrahim ile birlikte Yarın ve Peyamı-ı İslam gazetelerini çıkardı. İtalyan gazetelerinde yer alan bir bildirisinde Türklere Müslüman barbarlar dedi Ankara Hükümetinin Musul üzerinde hak iddia etmesinin gülünç olduğunu yazdı.[14]

Yüzellilikler listesinde yer aldı ve vatandaşlıktan çıkarıldı. Yunanistan'dan sonra gittiği Mısır El-Ehzer üniversitesinde din dersleri verdi.

1954 yılında Mısırda öldü.

Fikirleri 
Şapka kanununa, Medeni kanun'un kabulüne, Harf Devrimine, Halifeliğin kaldırılmasına, Kuran'ın Türkçeye tercüme edilmesine karşı çıkmıştır.

Türk Milliyetçiliğine karşı çıkmış, Yunanistan'da çıkardığı Yarın gazetesinde 1927 yılında yazdığı şiirde Türklüğüne tövbe ettiğini, Türklükten istifa ettiğini söylemişti:

Yalnız Müslüman ve insan
Olarak kalmak üzere, Türklükten,
Şeref ve izzetimle istifa
Ediyorum Allah'ın huzurunda!...
...
Tövbe yarabbi tövbe Türklüğüme
Beni Türk milletinden ad etme

Bir yazısında milliyet hakkında Milliyet önemli bir şey idiyse, bir Türk dili veya bir Çerkes dili yanında Arap dilinin çok daha üstün olduğunu belirterek, bunların yanında daha büyük olan Arap milliyeti ile iftihar etmenin daha akla uygun olacağını söylemiştir.

...Arapça'yı lisan ittihaz etmek derecesinde kendimize mal dinmek isterim. Amma bundan Türklüğümüz mutazarrır olurmuş... Biz müstefid oluruz ya!...

Yazılarında milliyetin önemsiz birşey olduğunu önemli olanın sağlanacak kişisel fayda olduğunu ifade etmiştir.


alıntııdr.
Kaynakça
1-Turgut Özakman Vahdettin M. Kemal ve Milli Mücadele (Prof. Dr. Ali Birinci'nin Hürriyet ve İtilaf Fırkası kitabına referans)
2-Turgut Özakman Vahdettin M. Kemal ve Milli Mücadele (Celal Bayar, Ben de Yazdım 8.Cilt kitabına referans)
3-Turgut Özakman Vahdettin M. Kemal ve Milli Mücadele (Prof. Dr. Ali Birinci'nin Hürriyet ve İtilaf Fırkası kitabına referans)
4-Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk
5-Prof. Dr. Tayyip Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken (4 Eylül 1919 - 23 Nisan 1920)
6-Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'in idamı
7-İdam edilişinin 80. yılında Milli Şehit Kemal Bey
8-Turgut Özakman Vahdettin M. Kemal ve Milli Mücadele (Celal Bayar, Ben de Yazdım 8.Cilt'e referans)
9-Hilafet ve Kemalizm, Hazırlayan:Sadık Albayrak, Yazar:Mustafa Sabri, Temmuz 1992 2.basım
10-Hilafet ve Kemalizm, Hazırlayan:Sadık Albayrak, Yazar:Mustafa Sabri, Temmuz 1992 2.basım
11-Hilafet ve Kemalizm, Hazırlayan:Sadık Albayrak, Yazar:Mustafa Sabri, Temmuz 1992 2.basım
12-Hilafet ve Kemalizm, Hazırlayan:Sadık Albayrak, Yazar:Mustafa Sabri, Temmuz 1992 2.basım
13-Turgut Özakman Vahdettin M. Kemal ve Milli Mücadele kitabı (Rıza Tevfik, Biraz da ben konuşayım kitabına referans)
14-Turgut Özakman Vahdettin M. Kemal ve Milli Mücadele kitabı (Prof. Dr. Ergün Aybars, İstaiklal Mahkemeleri, 2.Cilde referans)


............................


-Fransız uçakları Antep’te halkın teslim olması için, Dürrizade Abdullah’ın fetvasını dağıtıyor! Bir İslam âlimi halkın işgalcilere teslim olması için fetva veriyor ve bu ihanet belgesi düşman uçaklarıyla halka dağıtılıyor. 

Dikkat! Bu adam Şeyhülislam…, kimin? Halife Vahdettin’in şeyhülislamı! Mustafa Kemal Paşa ve diğer Kuva-yı Milliye komutanlarının vatan hainliği gerekçesiyle idamlarına hükmedilen ve İngiliz uçaklarıyla bütün yurda dağıtılan yüz karası fetva, büyük bir fitneye sebep olmuştur. 

Fetvayı Mustafa Sabri Efendi yazmış, Dürrizade Abdullah Efendi Şeyhülislam olarak onamış, Sadrazam Damat Ferit Paşa imzalamış, Sultan Vahdettin yürürlüğe koymuştur. 

KİM DEMİŞ ATATÜRK’Ü ANADOLU’YA VAHDETTİN GÖNDERDİ DİYE
Prof.Dr.Cihan Dura  LİNK
12.7.2012


.........................................


Ekmeleddin İhsanoğlu ismi bana anında Türk bayrağını çağrıştırmıyor.
Atatürk'ü de hatırlatmıyor.
Sünni bir örgüt olan İslam Örgütünün eski yöneticisi.
Tayyip Erdoğan ile ilişkileri ise yakın bir zamana kadar çok iyiydi.

SIRAT KÖPRÜSÜ

Söyleyin böyle birine Türkiye'deki milliyetçiler, laikler,ulusalcılar, Kemalistler ve en önemlisi Aleviler nasıl gönül rahatlığı ile oy verir.
Bu kitle İhsanoğlu için nasıl tatilini yarıda keser ve sandıkta seferber olur?
Tamam Ekmeleddin Bey AKP tabanından belki bir miktar oy alabilir ki sırf bu özelliği sebebiyle bendeniz onu bu sütunda muhafazakar eksenli merkez sağ'ın başına geçsin diye de teklif etmiştim ama söz konusu olan Cumhurbaşkanlığıdır.
Türkiye beka bağlamında sırat köprüsünde iken Ekmeleddin İhsanoğlu özelliğinde biri kurtarıcı ilan edilemez.

SABAHATTİN ÖNKİBAR
Tanıdığım Ekmeleddin İhsanoğlu ve Köşk'e seçilme şansı?
LİNK


...................................


"Atatürk'e karşı olduğu için şapka devrimi üzerine ülkeyi terk edip Kahire'ye yerleşen son şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin yardımcısı Şeyh İhsanoğlu'nun oğlu olan Ekmeleddin İhsanoğlu" 1943 yılında Kahire'de doğmuş, 1966'da Kahire'deki Ain Shams Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik-Kimya Bölümü'nü bitirmiş "bir Mısır vatandaşıdır" ve "bir süre El Ezher Üniversitesi'nde de çalışmıştır". İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nce 1995'de kendisine armağan olarak yayımlanmış Feza Günergun'un hazırladığı Osmanlı Bilimi Araştırmaları adlı kitapta verilen bilgilere göre de "Kahire'de organik kimya konusunda yüksek lisans yapan" İhsanoğlu "1970 yılında Türkiye'ye gelerek Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'ne asistan olarak girmiş, 1974 yılında organik kimya üzerine doktor yapıp, 1975 yılında gittiği İngiltere'den döndükten sonra da 1978'de Ankara Fen Fakültesi'nde organik kimya doçenti olmuştur.

YILDIZI 12 EYLÜL'DEN SONRA PARLADI

Gene Nokta dergisindeki bilgilere göre, "Türkiye'deki ilericilik o kadar ileri gitmişti ki Kuran'ın böylesine şiirsel bir mealinin varlığı herkes için zararlı olabilir" diyerek 1936'da İstanbul'da ölen Mehmet Akif'in "Mısır'da kaleme aldığı Kuranı Kerim'in Türkçe çevirisini" güya "vasiyeti üzerine yakıp yok ettiğini" söyleyen Ekmeleddin İhsanoğlu'nun yıldızı ise, asıl 12 Eylül darbesinden sonra birden olağanüstü parlamıştır. Daha 1980 yılında, Suudi parasıyla Kenan Evren'in Yıldız'da bir köşk bağışlayıp kurdurduğu İslam Konferans Örgütü'ne bağlı İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırmaları Merkezi (IRCICA) direktörlüğüne getirilmiştir hemen. 1984 yılında da, Kimya Doçenti iken Kültür ve Bilim Tarihi Profesörü yapılıp, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde YÖK'ün kurdurduğu "Bilim Tarihi Bölümü" başkanlığına atanmıştır. Sanki bu tarihten itibaren "Türk Kültür ve Sanatı" veya "Osmanlı Kültür ve Sanatı" terimleri yerine "İslam kültür ve sanatı" terimi planlı biçimde yerleştirilirken, "Türk-İslam sentezi" tezi de politikada egemen kılınmıştır.

NE ZAMAN NASIL PROFESÖR OLDUĞU BELLI DEĞİL

Gerçekten, Sayın İhsanoğlu asistan olabilmek için ne zaman TC vatandaşlığına geçmiştir acaba? Kahire'de okuduğu üniversitenin denkliği ne zaman kabul edilmiş, "kimya doçenti" iken birden "kültür ve bilim tarihi profesörlüğü"nü hangi üniversitede, hangi çalışmasıyla kazanmıştır? Bu soruları, taaa 14 Ağustos 2000'de Cumhuriyet'te çıkan "Gerçekten Kimdir Bu Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu" adlı yazımda da sormuştum. Nasıl unuturum... İstanbul Üniversitesi Rektör yardımcısı Prof. Nur Serter de beni arayıp "teşekkür" etmiş ve "yazım üzerine Sayın İhsanoğlu'nun Üniversite'deki dosyasını getirtip incelediğini, ancak nerede ne zaman profesör olduğuna dair dosyada da bir bilgi bulunmadığını ve hemen YÖK'e yazıp profesörlük dosyasını istediğini, gelir gelmez de bir kopyasını bana göndereceğini" söylemişti. 
Demek, iyi saatte olsunlar buna da izin vermemişler. 

"Binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete" dostlar, bari zebanileri iyi tanıyalım ....

AYDINLIK link



........................................................


Erol Bilbilik “İKÖ Yeni Büyük Oyunun Parçası Oldu” başlıklı yazısında;

“ BOP Eşbaşkanı Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül gibi Zaim’in takdir ettiği etkili isimlerinden biri olan İhsanoğlu’nun; Mısır, Libya, Suriye ve İran’a karşı, ABD ile birlikte hareket etmekten başka bir seçeneği bulunamaz. Nitekim İhsanoğlu; tarihte ilk defa ABD Ulusal Güvenlik kadroları ve Başkan Obama’yla doğrudan görüşmeler yapmış, ve Af-Pak Temsilcileri Holbrooke ve Grossman’ın politikalarını benimsemiş ve uygulamıştır. İhsanoğlu bu bağlamda İKÖ’yü; BOP’un bir kuruluşu haline getirmiş, ondan da öte İKÖ’nün adını ABD’nin dayatmasıyla İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) olarak değiştirmiş, ve İKÖ’yü yeni “Büyük Oyun”un bir parçası yaparak; ABD’nin İslam ülkelerindeki imajını güçlendirme misyonuna soyundurmuştur. “

Diye yorum yapıyor. Aynen katılıyorum.

Çatı aday diye Türk Milletine sunulan şahıs olsa olsa “İngiltere-Amerika-İsrail” şeytan üçgeninin çatı adayı olabilir ama Türk Milletinin ASLA!!.

Zahide Uçar: İngiliz Siyasetine Teslim Olanlar…
LİNK  17 Haziran 2014

...............................................


CHP'nin eski Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Ekmeleddin İhsanoğlu'nu aday göstermesini sert sözlerle eleştirdi. Öymen, CHP'li milletvekillerine seslendi, "Böyle bir dönemde susmaya hakkınız yok" dedi. 


"Halk Erdoğan veya İhsanoğlu'nu seçmeye mecbur değil" diyen Öymen, muhalefet milletvekillerine seslendi, 20 milletvekilinin Türkiye'nin önüne yeni bir seçenek koyabileceğini vurguladı.

.......................


Muhalefetin Cumhurbaşkanlığı için “çatı aday” arayışında büyük hata yapacağı korkusu vardı.
Sonunda korkulan oldu.
Mısır’daki Şeriat Üniversitesi El-Ezher’in hocalarından Prof. Dr.Ekmeleddin İhsanoğlu Atatürkçülerin adayı oldu! Yazıklar olsun!

Hulki Cevizoğlu

link

.......................


Türkiye Cumhuriyeti Devleti'mize Cumhurbaşkanı seçeceğiz, aday gösterilen Ekmeleddin İhsanoğlu kimdir, tanımak istiyoruz...
Bu nedenle, MHP Genel Başkanı Bahçeli ile CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'na tüm saygımızla soruyoruz; "ben öldükten sonra yerime Ekmeleddin İhsanoğlu'nu seçin, diye vasiyet eden Mahmut Bayram kimdir?
Bu soruyu sormamızın sebebi şu; Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu İslami İlimler Araştırma Vakfı üyesidir. Vakfın kurucu üyesi Prof. Dr. Salih Tuğ'dur. Salih Tuğ'un hocası Mahmut Bayram Hoca'dır.
Dolayısıyla "öldükten sonra yerime Ekmeleddin İhsanoğlu'nu seçin' diyen bu Mahmut Bayram Hoca mıdır, öğrenmek istiyoruz...
Mahmut Bayram Hoca ise...
Başbakan Erdoğan Mahmut Bayram Hoca'nın talebesidir. Mahmut Hoca 1997'de vefat etti. Cenazesine, şimdi başbakan ama o dönem İstanbul Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan katılmış ve cenaze namazını Fettullah Gülen kıldırmıştır(Mahmut Bayram Kültür Dayanışma Derneği resmi web sayfası).
Başbakan Erdoğan Mahmut Hoca'nın talebesi olduğuna göre ve Erdoğan da İstanbul'daki Gümüşhanevi Halid-i Nakşi tekkesinde yetişmiş olduğuna göre...
Anadolu Kürt isyanları diyerek isyan tertipleyenlerin tamamının Halidi tarikatı şeyhleri olduğuna göre, Barzani'nin dedesi Şeyh Abdusselam Barzani'nin de bu tarikatın halifesi olduğuna göre......
Eğer ki Ekmeleddin İhsanoğlu Mahmut Bayram Hoca'nın halefi ise o zaman işler değişir...
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne Cumhurbaşkanı seçeceğiz, aklımızda hiç soru işareti kalmamalı...

Erdal Sarızeybek


................................


Mustafa Sabri Efendi oğlu İbrahim Sabri Bey oğlu Ekmeleddin İhsanoğlu



ŞEYTANLAR, ZEBANİLER, HAİNLER
YURDUMU ELE GEÇİREMEZ!
TÜRK ULUSUNU EZEMEZSİNİZ!
LANET OLSUN HEPİNİZE!




DÜŞMANIM, DÜŞMANLIĞINDAN VAZGEÇİNCEYE KADAR
BEN DE ONUN AMANSIZ DÜŞMANIYIM.

MUSTAFA KEMALl ATATÜRK




BU BÖYLE BİLİNE !!!











18 Mart 2014 Salı

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ




Topçularımız düşmanın yenilmez denen 
donanmasını yendi...

Ama düşman geri gelecek, 
hem de daha çok silahla, 
daha çok mermi ile, daha çok adamla...

Omuz omuza savaştığımız arkadaşımız 
yanı başımızda 
gözlerimizin önünde şehit düşecek...

Bizi diri diri 
toprağa gömecekler...


VATAN TOPRAĞINA...


Siperlerimiz yıkılsa, 
silahımız kırılsa, 
mermimiz bitse, aç kalsak...


Dişimizle , tırnağımızla 
dövüşecek miyiz?


EVET...


Savaşacak mıyız?

EVET...


Yenecek miyiz?

EVET...


Düşmanın arkasında yenilmez donanması varmış...

OLSUN...


Bizim de arkamızda dualarıyla analarımız var...




DİRİLİYORUZ ... M.KEMAL




Çanakkale 1915 Diriliş 
Turgut Özakman




ÇANAKKALE GEÇİLMEZ 1915



Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı ,
Alsancağı teslim etti Allah'a ısmarladı,
Yastığımız mezar taşı, yorganımız kan olsun,
Biz bu yoldan döner isek namus bize ağır olsun....


___








VE DİĞER ÇANAKKALE FİLMLERİ İLE İLGİLİ 



"BEYİN YIKAMA OPERASYONU"

Bundan birkaç yıl önce yönetmen Tolga Örnek’in Gallipoli filmi kimi çevrelerce gösterime girmeden Oskar’a aday gösterilmişti! Mehmetçiğe ateş yağdıran işgalciler teşrifleriyle Gelibolu’yu şereflendiren romantik karakterler olarak beyaz perdeye yansıtılıyordu. Bazı sermaye gruplarının katkılarıyla çevrilen film onca medya parlatmasına karşın fazla seyirci toplayamadı. Trajik öyküleriyle, annelerine, sevgililerine yazdıkları duygusal mektuplarla işgalcileri masumiyet anıtlarına dönüştürme girişimi başarılı olamadı.

Batılı beyaz adama karşı bilinçaltına işlemiş hayranlıkla karışık aşağılık duygusu sömürge ahalisiyle sınırlı değildir. Sömürge aydınları da aynı kompleksle maluldür! Çevirdikleri filimler, yazdıkları romanlar, meydana getirdikleri kültürel ürünlerdeki sisteme tapınma derecesine varan sadakatin psikokültürel nedeni anlattıklarımızla ilgilidir.

Sinan Çetin’in İstanbul Durusu platosunda çekimleri devam eden Çanakkale Ruhu filmi bu türden psikokültürel imalatın şimdilik son örneği. Film anneleri İngiliz, babaları Türk iki kardeşin Çanakkale Savaşı sırasında birbirlerini öldürmesini anlatıyor:

“İstanbul’lu Kasım’la İngiliz Katherine’nin evliliğinden olan 2 çocuk küçükken taraflar boşanıyor. Çocukların biri anne ile İngiltere’ye gidiyor, diğeri babayla kalıyor. 1915’te kader kardeşleri Çanakkale’de karşı karşıya getiriyor. Osman’ı Çanakkale’ye babası gönderiyor. James ise intihar eden annesinin Türk kocasının şahsında bütün Türklerden intikam almak için Çanakkale’ye geliyor. Ana baba bir kardeşler Osman ile James birbirlerini öldürüyorlar”.

Kardeşleri Sinan Çetin’in oğulları Orfeo ile James oynuyorlar. Orfeo Çetin; “ Gerçek hayatta da birimiz daha Türk, birimiz daha yabancıyız. Ben Cihangir’de büyüdüm. Daha sokak çocuğuyum. James daha elegan ve sessiz. Biz oynadık çünkü filmde aralarında iki yaş fark olan bir ağabey kardeşe ihtiyaç vardı. Birbirlerine benzeyeceklerdi. Bu çocukların babalarının Türk, annelerinin yabancı olması gerekiyordu. Yani babamın fazla bir seçeneği yoktu.” diyor.

Türk sinema tarihinin en yüksek bütçeli filmlerinden olacağı söylenen Çanakkale Ruhu’nun yönetmeni Çetin’e kulak verelim şimdi de: “Çanakkale’deki çocuklar ölmeseydi bu gün Türkiye çok başka bir Türkiye olurdu. Filmin iddiası bu. Çok değerli bir kuşak gitti orada. Çok zeki, çok duyarlı, çok olgun çocuklar ziyan oldu. Türkiye’nin geleceği öldü orada.”

Sinan Çetin’in bu sözleri hem tezinin hem de filmin özeti oluyor. Sinema üzerine batılıların klasikleşmiş bir söylemi vardır: “Senaryo Kutsal Kitap, Plato Kilise, Yönetmen Tanrı’dır”. Filmine Çanakkale Ruhu adını vermiş olsa da Yenilmez Armada’nın geçemediği boğazı aşmaya, Mehmetleri Conkbayırı’ ndan, Anafartalar’daki siperlerinden söküp atmaya, 19 Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in ölmeyi emrettiği 57. Alay’ın erlerini geri çevirmeye, Dersaadet’ten vatanı savunmaya gelmiş Tıbbiyelileri, Mekteb-i Sultani’lileri, İstanbul İdadi’sinin bıyığı terlememiş gençlerini okul sıralarına geri gönderip işgalin zilletini yaşatmaya karar vermiş bir kere Durusu Platosunun Tanrısı!

Çanakkale’yi yapanların, Kurtuluş Savaşı’nın manifestosunu yazanların torunlarını beyaz perdenin psikokültürel şokuyla gereksiz, anlamsız Çanakkale övüncünden arındırıp Çanakkale utancına terfi ettirmeye yönelik filmin yoğun bir reklam bombardımanın ardından gösterime gireceği anlaşılıyor.

Tarih algısının, sosyal psikolojinin, kolektif davranış kodlarının çözülmesiyle bir toplumu ulus olmaktan çıkarıp sürüleşmeye, alt çıkar gruplarına bölüp gettolaşmaya götürmenin en etkili yöntemi iyi düşünülmüş psikokültürel kampanyalardır. Birlikte kazanılacak zaferlerin coşkusu yerine yarınsızlık, umutsuzluk, ortak değerlerin buharlaşıp yok olduğu hiçlik duygusunun kitleleri sarması, kolektif direncin çökmesi toplumsal ötenazi olarak tanımlanmaktadır.

Dışarıdan saldırıların def edilmesinin, Cumhuriyet’e giden yolun açılmasının 96. yıldönümünde Çanakkale’ye içeriden, kültür-sanat kamuflajlı stratejik saldırıların yoğunlaşmasının nedenleri üzerinde iyi düşünülmelidir. Kuruluş statiğinin tersinin yapılması durumunda yıkılış kaçınılmazdır.

Film Çanakkale’de Türkiye’nin geleceğinin öldüğü tezini seyircilere şırıngalamayı amaçlasa da Gelibolu toprağına dökülen kanların geleceğin özgür Türkiye’sinin can suyuna dönüştüğünü tarih bize gösteriyor.

Osmanlı coğrafyasının her yöresinden gelenlerin yanında Dersaadet çocuklarının da Mehmetleştiği, kurtuluşun, kuruluşun denkleminin yapıldığı Çanakkale’ye yönelik bu türden gri taarruzlar da sonuç vermeyecektir.


Milletin derin bilinçaltında yaşattığı Çanakkale’nin ruhunu çalmaya çevrilen dolaplar da çekilen filmler de hiç kuşkusuz yetmeyecektir!



Av. Hüseyin ÖZBEK


!





12 Kasım 2013 Salı

KİM DEMİŞ ATATÜRK’Ü ANADOLU’YA VAHDETTİN GÖNDERDİ DİYE





Türkiye’de birileri şu iddiayı tekrarlayıp duruyor: 
“Atatürk’ü Anadolu’ya Millî Mücadele’yi başlatsın diye 
Padişah Vahdettin gönderdi.”




Turgut Özakman “Vahdettin, M. Kemal ve Milli Mücadele” (Bilgi yayınevi, 2007) adlı kitabında bu iddiayı sağlam kanıtlara dayanarak çürütmüştür. Bununla birlikte, biz bir an için doğru olduğunu kabul edelim. O zaman söz konusu iddianın; Vahdettin’in hal ve hareketleri ile, konuşmaları ile uyumlu olması, bunlarla çatışmaması gerekmez mi? Elbette gerekir, eğer çatışmıyorsa iddia doğrudur, çatışıyorsa doğru değildir.

Öyleyse, gelin bir de bu açıdan ele alalım konuyu. Aşağıdaki satırlarda Vahdettin’in kimi söz ve hareketlerini, kronolojik sırasıyla, gerekli gördüğüm bazı açıklamalarımı da ekleyerek sunuyorum. “Atatürk’ü Anadolu’ya Millî Mücadele’yi başlatsın diye Padişah Vahdettin gönderdi” iddiası doğru mu, değil mi görelim.

EKİM-KASIM 1918

- 30 Ekim 1918, Mondros Mütarekesi…

Vahdettin, Mütareke’nin koşullarını öğrenince, İzzet Paşa’ya şunları söyler: “Bu şartları, çok ağır olmalarına rağmen, kabul edelim. Tahminim odur ki, İngilizlerin doğuda asırlarca devam eden dostluğu ve lütufkâr siyaseti değişmeyecektir. Biz onların hoş görüsünü daha sonra elde ederiz.”

 (Görüldüğü gibi Vahdettin, İngiliz “dostluğuna” ve “lütufkârlığına” güvenerek ve daha sonra da İngilizlerin “hoş görüsüne” sığınmayı düşünerek, Anadolu’nun işgaline yol açan Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasını kabul etmiştir.)

- Padişah Vahdettin, “İngilizleri memnun etme” politikası gereği, Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra, 5 Kasım 1918’de ordunun onda dokuzunun terhis edilerek, erlerin memleketlerine gönderilmesine yönelik kararnameyi hiç tereddüt etmeden imzalamıştır. Ayrıca İngilizlerin, Ali İhsan Paşa ve Yakup Şevki Paşa gibi başarılı komutanları tutuklayarak Malta’ya sürgün etmelerine ses çıkarmamıştır.

- Vahdettin’in, Daily Mail gazetesi muhabiri G. Ward Price (Prays)’a 24 Kasım 1918’de söyledikleri: “İngiltere’de, öteden beri Türklere karşı mevcut dostluk duyguları, I. Dünya Savaşı başladığı zaman hemen yok olmuş değildir. Fakat Ermenilerin öldürülmeleri, İngilizlerin Türkiye’ye karşı duygularında derin bir değişiklik meydana getirmiştir. Bu kötülükler kalbimi yaralamıştır… Adalet, çok geçmeden yerini bulacaktır. İngiliz milletine olan kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularımı, Kırım Savaşı’nda İngilizlerin müttefiki olan babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Şimdi, bu sebepten, memleketim ile Büyük Britanya arasında öteden beri var olan dostane ilişkileri yenileyip, kuvvetlendirmek için elimden geleni yapacağım.” 

[Bu sözleriyle İngilizlerin dikkatini çeken Vahdettin, kısa bir süre sonra da çok daha ileri giderek İngilizlere açıkça “Türkiye’nin yönetimini elinize alın” teklifinde bulunmuştur (Sinan Meydan).]


MART 1919

- 9 Mart… Damat Ferit’in General Webb’e söylediği: “Ben ve Sultan, Allah’dan sonra umudumuzu İngilizlere bağladık.” 

(Bizim dincilerin “Vahdettin Han”ı bütün umudunu milletine değil, Anadolu’ya değil, düşmana, İngiliz’e bağlamış!)

- 11 Mart... Amiral Webb’in raporu: “Hükümet yeni tutuklamalara başladı. İtaatli bir ata fazla antrenman yaptırıyoruz. Daha fazla adam tutuklarsak, bu hükümet istifa eder. Daha iyisini bulamayız. Sadrazam her valiye bir İngiliz danışman atamak istiyor. Bizi mahcup ediyorlar… Damat Ferit Hükümeti düşünülmesi mümkün olan en İngiliz yanlısı hükümettir.” 

(Vahdettin öyle birini sadrazam olarak atamış ki bu şahsın kurduğu hükümeti, işgalci düşman “düşünülmesi mümkün olan en İngiliz yanlısı hükümet” olarak niteliyor.)

- 30 Mart... Damat Ferit “Vahdettin’in takip ettiği gaye, Osmanlı Hükümeti’ni İngiliz Devleti’ne mutlak bir teslimiyetle bağlamaktır” diyerek Vahdettin’le birlikte hazırladıkları, İngiliz mandası isteyen projeyi İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe (Kaltorp)’a sunuyor.



HAZİRAN 1919

- 6 Haziran… Yüksek Komiser Calthorpe (Kaltorp)’un raporu: “Damat Ferit İngiliz mandası istiyor. … Padişah yalnız kendi kişisel güvenliğini düşünüyor.”

- 20 Haziran… Posta Genel Müdürü Refik Halit Karay’ın Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti telgraflarının çekilmemesi emri dolayısıyla Atatürk’ün ülke çapında bütün ilgililere genelgesi: “Milletin sesini boğarak yasal hakkını istemekten men etmeye ve vatanın mahvına sebep olmaya yönelmiş bu emri hiçbir namuslu telgraf memurunun yerine getireceğini ummam. Fakat böyle bir namussuzluğa cüret edenler olursa, derhal divan-ı harbe gönderilmesini emrederim.” 

(Vahdettin ve onun atadığı hükümet, Atatürk’ün çalışmalarını engellemek için elinden ne geliyorsa yapıyor. İşte Posta Genel Müdürü Refik Halit Karay’ın marifeti... Eğer Vahdettin’in onayı olmasa posta müdürü böyle işlere girişebilir miydi? R. H. Karay, yazılarıyla da Milli Mücadele’ye karşı çıkmış biriydi. Eğer Vahdettin iyi niyetli olsaydı, böyle birinin, haberleşmenin başına getirilmesine izin verir miydi?)

- 21 Haziran… Ali Kemal’in İngiliz yetkililere söylediği: “Mustafa Kemal’in telkinlerine itaat eden her memur ve subay Divan-ı Harp tarafından ceza görecek.” 

(Ali Kemal Millî Mücadele’nin ve milliyetçilerin en amansız düşmanlarından ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyelerindendir. Kalemiyle ve Dahiliye Nazırı olarak Milli Mücadele’ye şiddetle karşı çıkmış, aleyhinde elinden gelen her şeyi yapmıştır. Böyle birini, “Atatürk’ü millî mücadeleyi başlatsın diye Anadolu’ya gönderen” şahıs, yani Vahdettin nasıl İçişleri Bakanı yapar?)


TEMMUZ-EYLÜL 1919

- 22 Temmuz… İngiliz ve Fransız yüksek komiserleri ortak bir karar alıyorlar: “Padişah’ı destekleyeceğiz ve her türlü ihtilale karşı koyacağız.” (Akla hemen şu soru geliyor: Acaba işgalci devletler Vahdettin’i neden ve kime karşı destekliyor, neden buna ihtiyaç duyuyorlardı? Vahdettin’e neden güveniyorlar, ona yönelebilecek hangi ayaklanmaya karşı koyacaklardı?)

- 30 Temmuz… Vahdettin’in Harbiye Nazırı Nazım Paşa, Atatürk’ün tutuklanması için Kâzım Karabekir’den yardımcı olmasını istiyor. Damat Ferit’in, İngiliz Yüksek Komiserliği Müsteşarı Tom Hohler’e sorusu: “Lüzumu halinde Padişah ve benim güvenliğim İngilizler tarafından korunacak mıdır?” (Dikkat! “Mustafa Kemal Paşa’yı ülkeyi kurtarsın diye Anadolu’ya yollayan” devlet başkanı, can güvenliğini, ülkeyi işgal eden yabancı devletten bekliyor.)

- 9 Ağustos… Vahdettin, Atatürk’ün ordudan çıkarılması, nişanlarının geri alınması ve “fahri yaverlik” unvanının kaldırılması hakkındaki hükümet kararını onaylıyor.

- 20 Eylül… Vahdettin Damat Ferit Hükümeti’ne yardımcı olunmasını isteyen bir beyanname yayımlıyor.

- 29 Eylül… Damat Ferit’in İngiliz Yüksek Komiseri J. De Robeck’ten talebi: “Vahdettin’in hayatı için güvence istiyoruz.”


MAYIS-EKİM 1920

- 13 Mayıs… Vahdettin 16 Kuva-yı İnzibatiye “gazi”sini ve isyan elebaşısını Mecidiye nişanı ile ödüllendiriyor. (Kuva-yı İnzibatiye, Padişah Vahdettin’in, Anadolu’da “kelle koltukta” emperyalistlere karşı mücadele eden Atatürk’ün “düzenli ordusu”na karşı kurdurduğu dört ayrı ordudan biridir.)

- 24 Mayıs… Padişah Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında idam fermanı yayınlıyor; işte o ferman: “Kuvayı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak… iddiasıyla haklarında dava açılan, 3. Ordu Müfettişliği'nden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, Eski Yirmiyedinci Fırka Kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, Eski Yirminci Kolordu Kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile eski Vaşington elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Rüstem ve Sıhhiye eski Müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanım'ın, … sahip oldukları askerî ve mülkî rütbe ve nişanlarla, her türlü resmî unvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına … dair İstanbul Bir Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar tasdik edilmiştir. Bu Padişah Buyruğu'nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir.”

- 10 Haziran… Yüksek Komiser J. de Robeck’den Lord Curzon’a rapor: “Sadrazam Damat Ferit gelecekteki Türk Devleti için İngiliz himayesi istedi ve yeni yetişecek şehzadenin tamamen İngiliz dostu olarak yetiştirileceğini söyledi.” 

(Sadrazam Damat Ferit “gelecekteki Türk Devleti için açıkça İngiliz mandası istiyor ve yetişecek şehzadenin de tamamen İngiliz dostu olarak eğitileceğini” söylüyor. Şehzade dediği Vahdettin’in oğludur. Damat Ferit, Sultan’ın onayı ve haberi olmadan böyle konuşabilir mi? İngiliz mandası isteyebilir mi, oğlu için taahhütte bulunabilir mi? O zaman nerede kaldı “Millî Mücadele’yi başlatmak üzere M. Kemal Paşa’yı Anadolu’ya Vahdettin’in gönderdiği” iddiası?)

- 12 Temmuz… Halife ve Padişah Vahdettin’in hükümetinde Adliye Nazırı olan Ali Rüştü’nün İstanbul basınında yer alan demecinin bir bölümü şöyledir: “General Paraskevopulos’un ordusu şimdi sürat ve şiddetle harekâta devam edecek olursa, birkaç haftada Ankara surları önünde bulunacaktır. Yunan ordusunun başarısı için dua ediniz! Bu ordu (yani Yunan ordusu) bizim ordumuzdur!” 

(Vahdettin, Yunan ordusunun başarısı için dua edilmesini isteyecek kadar çürümüş bir adamı nasıl bakan yapmış, bunu söyleyebilen adamı nasıl oluyor da kabinede tutuyor?)

- 10 Ağustos: Sevr Antlaşması... Antlaşma fiilen uygulanmadı. Buna rağmen Vahdettin hükümeti, bu antlaşmaya dayanarak, kendi memurlarının aylıklarını kesiyor. Düşündürücü değil mi?

- Fransız uçakları Antep’te halkın teslim olması için, Dürrizade Abdullah’ın fetvasını dağıtıyor! Bir İslam âlimi halkın işgalcilere teslim olması için fetva veriyor ve bu ihanet belgesi düşman uçaklarıyla halka dağıtılıyor. Dikkat! Bu adam Şeyhülislam…, kimin? Halife Vahdettin’in şeyhülislamı! Mustafa Kemal Paşa ve diğer Kuva-yı Milliye komutanlarının vatan hainliği gerekçesiyle idamlarına hükmedilen ve İngiliz uçaklarıyla bütün yurda dağıtılan yüz karası fetva, büyük bir fitneye sebep olmuştur. Fetvayı Mustafa Sabri Efendi yazmış, Dürrizade Abdullah Efendi Şeyhülislam olarak onamış, Sadrazam Damat Ferit Paşa imzalamış, Sultan Vahdettin yürürlüğe koymuştur. Evet, fetvayı “Atatürk’ü Millî Kurtuluş Savaşını başlatsın diye Anadolu’ya yolladığı” iddia edilen şahıs yürürlüğe koydurmuştur. İddia sahipleri acaba bu çelişkiye ne diyecektir?

- 2 Eylül: Damat Ferit’in J. De Robeck’e, Vahidettin’in, “oğluna bir İngiliz vasi aradığı, Anayasa’nın onun veliaht sayılmasına göre değiştirilmesi” hakkındaki açıklaması…

- 4 Ekim… Sadrazam Damat Ferit’ten İngiliz Yüksek Komiseri J. de Robeck’e: “Padişah milliyetçi eğilimli bir hükümetle çalışmaya rıza göstermektense, belki de tahtını bırakacaktır.”

1922

- 30 Temmuz, 6-7 Ağustos… Yunan Yüksek Komiseri Stergiadis Ege’de İyonya Özerk Bölgesi Devleti’ni ilan etti. Llyod George’un demeci: “İzmir’de artık Türk egemenliği kurulamaz.” Peki, Vahdettin ne yaptı düşmanın bu son darbesi karşısında? İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold ile görüşerek, İstanbul Hükümeti’nin desteklenmesini istedi! Ne için? İzmir için değil, Ankara yönetiminin ve millî ordunun yok edilmesi için!...

- 17 Kasım, sabah saatleri… Vahdettin İngilizlere sığınarak Malaya adlı zırhlı ile yurt dışına kaçtı. (Haklı olan, karakter sahibi olan kaçar mı, çıkar haklılığını savunur, görevini yaptığını kanıtlar. Hem de düşmana sığınıyor, düşmanın yardımı ve gemisiyle kaçıyor.)

Toparlayalım kanıtlarımızı:

- Vahdettin İngiliz milletine karşı kuvvetli sevgi ve hayranlık duyguları içindedir. İngiliz “dostluğuna” ve “lütufkârlığına” güvenir. Onların “hoş görüsüne” sığınmayı düşünür. Bu duygularla Anadolu’nun işgaline yol açan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasını kabul etmiştir.

- Ordunun onda dokuzunun terhis edilerek, erlerin memleketlerine gönderilmesine yönelik kararnameyi hiç tereddüt etmeden imzalamıştır.

- İngilizlere açıkça “Türkiye’nin yönetimini üstlenmeleri teklifinde bulunmuştur.

- Allah’dan sonra, umudunu İngilizlere bağlamıştır.

- Oğluna İngiliz vasi arar.

- Yalnız kendi kişisel güvenliğini düşünür. Hayatı için İngilizlerden güvence ister.

- İşgalciler tarafından desteklenir, koruma altına alınır.

- Vahdettin ülkenin ölüm kalım mücadelesine hazırlandığı bir dönemde devletin yönetimini en İngiliz yanlısı hükümete, Damat Ferit gibi bir adama bırakır.

- Damat Ferit… Bu adamın gözünde, şahsî çıkarları her değerden önce gelir. Millî duygulardan yoksundur. Yabancılara karşı tam bir aşağılık duygusu içindedir. Millî iradeye ve egemenliğe inanmaz. Millî Mücadele’ye karşıdır. Yurtseverlere, milliyetçilere, millî kuvvetlere düşmandır, onların vatan uğrundaki faaliyetlerini engellemeye çalışır. Bütün umudunu yabancı güçlere bağlamıştır. Ülkesini yabancı yönetimi altına sokmaya hazırdır. Düşmanların tam güvenini kazanmıştır. Yabancılar onun hizmetlerinden, son derecede memnundur. Kendisini destekler, iktidarda kalmasını isterler. Zamanı gelince İstanbul’dan gizlice kaçar.

- Vahdettin ve hükümeti Atatürk’ün çalışmalarını engellemek için, ellerinden ne geliyorsa yapar. Şeyhülislamı halkın işgalcilere teslim olması için fetva verir, bu ihanet belgesi düşman uçaklarıyla halka dağıtılır. Atatürk’ün ordudan çıkarılması, nişanlarının geri alınması ve “fahrî yaverlik” unvanının kaldırılması hakkındaki hükümet kararını onaylar. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında idam fermanı yayınlar. Anadolu’da “kelle koltukta” emperyalistlere karşı mücadele eden Atatürk’ün “düzenli ordusu”na karşı Kuva-yı İnzibatiye gibi ordular kurdurur.

- Sonunda, âdeta taptığı İngilizlere sığınır. Düşman zırhlısı ile yurt dışına kaçar.


***

Bütün bunları yapan biri, Vahdettin, Millî Mücadele’yi başlatsın, devleti kurtarsın diye Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderecek ha…

Bu palavraya kargalar bile güler.

“Atatürk’ü Anadolu’ya Padişah Vahdettin gönderdi” iddiası çürüktür, tarihî olaylarla, gerçeklerle tamamen çelişmektedir.

Öyleyse o bir yalandan ibarettir. Türkiye Cumhuriyeti’nin iç ve dış düşmanları tarafından, Atatürk’ü gölgelemek, Türkiye’yi karıştırmak amacıyla uydurulmuş yüzlerce yalandan sadece biridir.

Böyle bir yalana ancak art niyetliler inanır, kuş beyinliler, cahiller inanır.

Prof. Dr. Cihan DURA


Sinan MEYDAN'ın


_________________