Translate

ders kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ders kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2017 Pazartesi

Eski Çağlardan Günümüze Ermeni Düşünce Sistemi



Eski Çağlardan Günümüze Ermeni Düşünce Sistemi : 
Ermenilik (Armenizm) İdeolojisinin Temel Prensipleri



Her toplumun kendi milli kimliğine dayalı bir ideolojisinin oluşması, şekillenmesi için belli aşamalardan geçmesi gerekir. Genellikle ideolojiyi siyasi ve sosyal bir eğitim olarak meydana getiren ve siyasi ve toplumsal hareket olarak yönlendiren düşünce, inanç ve görüşler sistemi sağlıklı olmalıdır, aksi takdirde o bir topluma, bir döneme ya da toplumsal bir sınıfa özgü inançlar sistemi olarak belirirken kendisi ile temel sorunlar, sorunlar yaratabilir.


Milletlerin kendi varoluş koşulları ve birbirleriyle ilişkilerinden doğan yaşam tarzlarıyla ilgili yapılan siyasi ve sosyal tasarımların hepsini onun belli zaman içinde geliştirdiği ideolojilerde aramak çok da doğru olmaz. İdeolojiyi somut kişiler oluşturur. Ermeni milletinde bu kişiler daha çok organize suç dünyasının adamları olduklarından onların öğretisinin de diğer milletlere kıyaslayanda eksikleri mevcuttur. Bu anlamda Ermenilik mükemmel ideoloji sayılamaz. İdeoloji kavramı, 19. yüzyıldan itibaren kendisinin bilimsellik statüsünü kaybederek, bilinçli düşünce önünde bir engel olmuştur, kendisinden olmayanların, yani başkalarının, özellikle de siyasi rakiplerin düşüncelerinin sevk bir tür engel olarak yorumlanmaya başlanmıştır. Burada ideoloji, kendisini etkisi altına aldığı insanların düşüncelerinde sürekli olarak ve sistematik bir tarzda yanlış yorumlara yol açan sapkın faktör olarak gösteriyor. Bu sapkın faktör her millette kendini göstermez.


Ama Ermeni milletinin ne pahasına olursa olsun ideolojiye sahip olmak için geçtiği aşamalarda dayandığı anlayış, kendini başkalarından farklı görmek düşüncesi olmuştur. Bu düşünceye göre bir milletin içinde başka bir topluma yer yoktur. Bugün Ermenistan Cumhuriyeti denilen ülkede buranın eski ve eski sakinlerinin yaşamamasını bu milletin ideolojisinin olumsuz sonuçları olarak görmek mümkündür. Buna 19. yüzyılda oluşmuş ve sonraları bir ırkçılık teorisine dönüşmüş milli ideolojinin sonucu olarak bakılmalıdır. Açıktır ki, bu ideoloji hoşgörüye dayanan bir ideoloji olmamıştır, Türk karşıtı bakış anlamına şekillenen düşmanlık ideolojisi olmuştur ve mevcuttur.


Bu ülkede ırkçı düşünce, varlığını hem siyasi alanda, hem sosyal alanda hala bazı durumlarda açık, bazense gizliden gizliye sürdürmekte, bazen de bu gizlilik aşırı sağcı liderlerin ve grupların faaliyetleri ile gün ışığına çıkabilmektedir. İdeolojisini ırkçılık üzerine kuran Ermenilik, XIX yüzyıldan başlayarak terörü kendisine vazgeçilmez bir silah olarak seçmiştir. Bu seçimin nedenini anlayabilmek için ilk olarak ırkçı ideolojinin insanları nasıl şiddete ve baskıya sürüklediğini görmemiz gerekir. Bunlardan bahsedeceğiz. Ermenilik ideolojisi "Ermeni hastalığı" denilen bir kavramla kucaklaşmış durumdadır.


 Bir tür hastalık olan ırkçılıktan kurtulabilmek için ise bu ülkede hiçbir faaliyet, çaba gösterilmiyor. İlk olarak bu hastalığa yol açan sebeplerin çok iyi bir şekilde tespit edilmesi ve insanlığa, çevreye milletlere getirdiği acıların ve verdiği zararların doğru olarak ayarlanıp ortaya çıkarılması şarttır. Buna Ermenistan`da, Ermeni Diasporasının etkili olduğu yerlerde hiçbir zaman girişim yapılmamıştır. Faşizm ırkçılığı ve onun şiddet dolu felsefesi hala bu ülkede kendini göstererek, insanlık için bir tehlike olmaya devam etmektedir. Faşist felsefesinin yönetim şekli olarak benimsemesi ile uyguladığı askeri ve siyasi politikalarla bu devlet Nazi faşist ideolojiyi yaşatan bir ülke durumuna gelmiştir. Tarihe bakarsak yine de görürüz ki, Ermeni Kilisesi`nin, sonra ise Ermeni devletinin de yönlendirdiği Ermeni ideolojisinin şekillenmesinde Ermeni milliyetçi akımlarının her birinin etkisi olmuştur. Farklı zamanlarda ve farklı koşullarda ortaya çıkmalarına bakılmaksızın bu ideoloji bir merkeze bağlı olmuştur. Merkez ise Ermeni Kilisesi olmuştur.


Ermeniler arasında Batılılaşma ve reform hareketlerinin başlangıcı 18. yüzyılın ilk yıllarına dayanıyor. 1701 yılında Sivaslı Mihitar Vartabed öncülüğünde başlayan reform hareketi de bu milliyetçiliğin ırkçılığa dönüşünün önünü alamamıştır. Katolik Ermenilerin İstanbul Ermeni Patrikhanesi ile bir takım sorunlarının olmasına rağmen kendi aralarında da tam bir birlik yoktu.


Tüm baskılara rağmen Ermeni Patriği ile ilişkilerinin tamamen kesilmesini isteyenler de vardı. Bunun tam aksini ifade eden gruplar ise Mihitaristler, Antonyan tarikatı mensupları ve İstanbul`daki papaz sınıfından olan Ermeniler idi. Buna göre yukarıda bahsedilen etdyimiz Katolik Ermeni grupları aralarındaki dini anlayış farklılıklarına rağmen propaganda için ortak hareket ettiler. Propaganda ise Osmanlı devletine karşı isyanlar organize etmekten ibaretti. Bunların başında geleni ise Mihitar ve Mihitaristlerdi. Mihitarist hareketin kurucusu olan Sivaslı Mihitar , Ermenilerin ihtiyacı olan dini ve milli uyanışı üzerinde düşünen ve bunun için zihninde birçok fikirler hazırlayan kişi idi.


O, zihnindeki düşünceleri daha iyi uygulamak için 1700 yılında İstanbul`a geldi. Eğitim faaliyetlerini geliştirmek ve Ermeni milletini fikri-dini alanda uyandırmak için çevresindeki on öğrenciyle birlikte Mihitaryan Birliği manastırını İstanbul`da kurdu. Hıristiyanlıkta Batı Rahipliğinin babası sayılan Aziz Venedik'tin (480-547) öğretileri, manastır ve papazlık kuralları Mihitar'ın kurduğu tarikatta en güvenilir referans noktaları idi. Mihitar'ın kurduğu bu tarikat, Ermeni Venedik tarikatı olarak kabul ediliyordu. Mihitar'ın tarikatı takipçileri tarafından daha sonra Venedik, Viyana ve Paris Mihitaristleri olmak üzere üç gruba ayrıldı.


Zaman zaman sert mücadelelere sahne olan Mihitaristlerin reform hareketi, 1860`tan Padişah Abdülmecit tarafından Ermeni Milleti tüzüğü ile yeni şekil almıştır. Bu nizamname ile kurulan Ermeni Millet Meclisi Osmanlı devletindeki ilk temsili parlamenter organ yetkisinde olup, 1876 Kanun-u Esasisi ile kurulan Osmanlı Mebussan Meclisi`ne de örnek teşkil etmiştir. Böylece Ermeni milliyetçiliğinin temeli atılmıştır.


Daha sonraları bu milliyetçilik ayrı Ermeni Akıncılar (cereyan) tarafından geliştirilmiştir. Bir teori olarak bu milliyetçilik Ermeni halkının mücadelelerinde ana hat olarak alınmıştır. Osmanlı`da ve onun dışında yayınlanan gazetelerinde farklı akımlar ve onların farklı bakışları görülse de burada da Kilise`nin merkezi rolü ve talimatı fark edilmiştir. Daha sonra Ermeni milliyetçiliğinin teorisyeni olarak kabul edilen Artsruni'nin yaklaşımı da ırkçılığa ve Ermeni ırkçı grupları arasında işbirliğine dayanıyor. Artsruni, kitaplarında Türkleri, Kürtleri ve Müslümanları aşağılıyor. Tiflis`te çıkardığı "Mşak" adlı gazetesinde Osmanlı yönetimindeki Ermenileri isyana teşvik ediyor.


Artsruni, Ermeniler ve diğer halkların Müslüman yönetiminden bağımlılığının ortadan kaldırılmasının gerektiğini, bunu da Avrupalıların yardımı ile etmelerinin gerektiğini ileri sürüyor. Diğer Ermeni ideologlar da aynı şey istiyorlar. Diğer Ermenilik ideolojisinin taşıyıcıları - Andranik de, Dro da, Njde de, Stepan Şaumyan da Ermeni halkına bağımsızlık istiyorlardı. Ama nasıl? Kimlerin faciası hesabına? İşte fark buradadır. Adolf Hitler İkinci Dünya Savaşı sırasında işgal ettiği topraklarda sivil nüfusa hiçbir zarar vermiyordu. Ama Ermeniler istila ettikleri yerde burada yaşayan nüfusu öldürmekle, onları oradan kovmakla yetinmiyorlardı, hem de buradan o nüfusun izlerini, tüm kültür varlıklarını tamamen silmeye çalışıyorlardı.


Bugün Ermenistan`da Türk izi neredeyse kalmamıştır. Karabağ`da da bir kültür soykırımı yaşanıyor. Ermeniler tarihi Azerbaycan topraklarında "Türksüz Ermenistan" politikasını uygulayarak Azerbaycan Türklerinin ayağını kendi tarihi vatanlarından kesmişler. Burayı her zaman Vatan bilen, onun için özleyen Azerbaycan türkü şimdi kendi memleketine gidemez, yakınlarının kabirlerini ziyaret edemez. Burada hiçbir zaman yaşayamaz. Neden? Çünkü o Türk`tür. Çünkü onun inancı Müslüman. Ermeni ırkçılığı budur. 20. yüzyılda, tarihin ayrı dönemlerinde Ermenilerin Doğu Anadolu ve Kafkasya`da yaptıkları katliamlar da bu ideolojinin sonucuydu. Böyle bir ideolojiye sahip olan millete devlet vermek, onu silah sahibi yapmak çok kötü sonuçlara kapı açmadı mı? Bunu Alman Nazilerinin örneğinde dünya görmedi mi? Neden onların Ermenistan`ın örneğinde tekrarlanmasına izin veriliyor?


Osmanlı devletinin yöneticileri de bu milletin devlet yönetecek bir düzeyde olmadığını bildiğinden onlara milli kültürlerini geliştirmesi dışında daha üstün özgürlükler verilmesine karşıydı. Ama mümkün olmadı. Doğu Anadolu`da ya da Kilikya'da oluşturulması öngörülen yapay Ermeni devletini Güney Kafkasya`da, Azerbaycan'ın Erivan Hanlığı`nın eski topraklarında kurdular. 1918 yılının 28 Mayısında ilan edilen bu "terörist Hıristiyan devleti " (C. Makkartni) yüz yıldan fazladır ki, bölgeye istikrarı yakın bırakmıyor, burada yaşayan halklar ise tehdit altındadırlar. Bu anlamda 28 Mayıs 1918 bölgede Ermenistan devletinin kurulması hem de yeni faciaların başlangıcıdır.



Doç.Dr. Gaffar ÇAKMAKLI MEHDİYEV
TUSSAM






Erzincan "Dikilitaşlar" olarak geçen ve de Ermenilerden kalma denilen bu dikilitaşlar aslında
Ermenileşen Kıpçak Hıristiyan Türklerinden kalmadır. Uçları yonca şeklinde olan Haç bunun en belirgin kanıtıdır. (bknz. Dr.Tahsin Parlak)









"2001 yılında Ermenistan Cumhuriyeti’nde yayımlanan ve günümüzde orta öğretimde okutulan tarih ders kitaplarında 
Türklerle ilgili birçok asılsız iddiaya yer verilmektedir. "



ERMENİSTAN CUMHURİYETİ’NDE OKUTULAN 10. SINIF TARİH DERS KİTABINDA TÜRKLER ALEYHİNE İFADELER VE SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI

Ders kitapları, en önemli eğitim araçlarından biridir. Ders kitapları sadece bilgi aktarmakla yetinmez, aynı zamanda bir toplumun siyasal ve toplumsal normlarını da belleklere kazımaya çalışır. Gerçekte kim olduğumuzu açıklar. Ders kitabı bir ülkenin resmî ideolojisinin genç beyinlere kazınmasında en önemli araçtır. İşte bu aracı yanlış kullanan ülkelerden birisi olan Ermenistan, ülkedeki genç beyinleri Türkiye ve Türkler aleyhine asılsız iddialarla zehirlemeye çalışmaktadır. Türklerle ilgili konuların çoğunu sözde Ermeni soykırımı ve Türklerin kötü olması oluşturmaktadır. Bizde bu makalemizde Ermenistan'da okutulan 10. Sınıf Ders kitabında yer alan Türkiye, Türkler ve sözde Ermeni soykırımı iddialarını ele alacağız. Bu iddiaların gerçekle alâkasını da açıklayacağız. Ayrıca uluslararası kurallar gereği ders kitaplarının nitelikleri ve içeriklerinin nasıl olması gerektiği konusunda da bilgiler vereceğiz.

ENG:
A course book is one of the most essential educational tools. Course books do not only transfer knowledge, they also try to register political and social norms of a society to people’s memories. They declare the true identities. These books are the most cardinal tools of registering an official ideology of a country to the minds of the youth. Armenia, who is one of the countries which misuse this tool, endeavours to poison the young minds of the country against Turkey and Turkish people by means of supposed claims. Most of the topics regarding Turkish people include so­called Armenian genocide and the arguments about the evil of the Turkish people. In this article we are going to deal with the claims with reference to Turkey, Turkish people and the so­called Armenian genocide that takes place in a 10 th grade course book taught in Armenia. We are also going to declare the relation of these arguments to the actuality. Moreover, we are going to give information about the characteristics of the course books and the content of them according to the international rules.






"Ayrıca, Batı Ermeniliği ciddi bir maddi hasara upratıldı, Ermeni kiliseleri, eğitim ve kültür merkezleri, Ermeniler tarafından kullanılan konutlar, evler ve maddi malzemeler tahrip edildi. Gerçekten İttihatçı katliamcılar tarafından organize edilmiş ve ciddi bir şekilde gerçekleştirilmiş emsalsiz bir suçtu. 1915 yılı, Ermeni tarihindeki olayların en trajik sayfalarından biridir. Her yıl 24 Nisan'da dünya Ermenileri Ermeni soykırımının masum kurbanlarını saygıyla anmaktadır." (Ermeni Tarihi: Ortaöğretim 8.Sınıf Ders Kitabı, 2007,s164) Ermeni Tarih Ders Kitaplarında 1915 Olayları - Yıldız Deveci Bozkuş / 2015 PDF





SB: 
Kim kimi katletmiş? Kimin evi, malzemeleri tahrip olmuş, yakılmış? Burada bir soykırım varsa o da Türklere karşı işlenmiş bir soykırımdır. Çocuklarınızı yalanlarla, iftiralarla büyütüyor, ırkçı ve Türk düşmanı olarak yetiştiriyorsunuz.  Ders kitaplarında Ermeni nüfusunun 2.5 milyon olduğunu ve bunun 1.5 milyonunun Türkler tarafından yok edildiğini ifade ediyorsunuz da Hangi 2.5 milyon nüfus? Hangi yok edilen 1.5 milyon? Nerede bunların mezarları? Bir kere 1.5 milyonu yok etmek için toplu mezarların olması gerek ama yok işte. Size teklif sundu Türkiye'deki akademisyenler "Gelin bu toplu mezarların yerini gösterin açalım, hem de yabancıların gözü önünde" . Peki siz ne yaptınız Hayır dediniz, yok çünkü, Açılan toplu mezarların hepsi Türklere-Müslümanlara ait... Eninde sonunda bu ektiğiniz nefret tohumlarının size döneceğini, yani kendinizi cezalandıracağınızı bilin!







The Armenians educate their children with lies and slander,
Who is raised racist then? 
You need to kill 10 thousand a day in 150 days to kill 1.5million! 
The Armenians are deceiving you with their lies, they don't have massgraves, but the Turks have! 
Don't believe blindness what they say, search yourself "the truth"!...
SB









ilgili:











4 Kasım 2016 Cuma

Tarihten Ders Almak!





"Tarih şuuru milletleri diriltir"



Bin ilkiyüz doksandört hicri senesinde Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye ile Rusya devleti arasında, daha doğrusu Ehl-i Tevhid ile Müsellesi ve Salibilerin mutaassıp bir kısmı arasında (*) büyük bir muharebe zuhur etti. Bu muharebe islamiyet alemi ve Osmanlı memalikince büyük büyük inkılaplara sebep olmuştur. Fakir de bu muharebenin Anadolu'ya ait kısmında ve harp hattının merkezi olan Kars ve Erzurum cihetlerinde kaza ve kaderin sevki ile, memuren bulunmuş idim.

Harbin günlük vukuatını zapt etmiş olanların, elbette mükemmel bir harp tarihi yazmış olacakları muhakkaktır. Fakat vazife icabı gördüğüm ve bildiğim bazı incelikler ve gizli hususlar vardır ki, onlar benimle kaimdir. Ben öldükten sonra din ve vatan kardeşlerime o malumat intikal edemiyerek yokolup gidecektir. Bu sebeple, hiç olmazsa umumi hali ifade edecek kadar olsun bir şey yazmayı uhdeme terettüp eden mühim vazifelerden addeyledim.


“Başımıza Gelenler”

Yazacağım şey, ekseriya harp vukuatını tasvir edeceği ve bir sergüzeştten ziyade bir harp tarihi şeklinde olacağından, ismine «Anadolu Tarih-i Harbi» de denilebilirdi. Fakat arada bazı şahsi ahvalimden dahi bahs edileceği gibi, hikaye olunacak vakaların büyük kısmını, kendi gördüklerim ve emin olarak işittiklerim teşkil edeceğinden, esere «Başımıza Gelenler»  adı verildi. Bu isim eserin mahiyetini daha iyi ifade edecektir. Muharebede bizzat bulunmuş olan ümera ve zabitan kardeşlerimizin, bazı eli kalem tutanları, harp vukuatını günü gününe yazarak, sevkülceyş bakımından bir harp tarihi neşr etmezler ise, ahlafı, harbin fenne ve askerliğe ait olan kısmından malumatsız bırakmış olacaklardır. Bu suretle vatandaşlık vazifesinde işledikleri büyük kusurun vebal ve günahının ağırlığını, kendilerinin hesap etmeleri lazım gelir.


Hilal- Salip çatışması

Devletler arası politik münasebet ve hasedleşmelerin zaruri neticesi olan anlaşmazlıklar bir tarafa, madem ki  »Vahdet» ile »Salip» çatışmaktadır, madem ki »Cami» ile »Kilise» vardır ve kıbleleri ayrıdır ... Mümkün değildir ki, bunların bağlıları anlaşarak, maksat ve emellerini birleştirip, müşterek bir menfaati müdafaa edebilsinler ...

Dünya, dünya olup durdukça ve her cemaat başlı başına siyasi bir hayata ve müstakil bir varlığa sahip bulundukça; her biri, diğerlerininkine zıt olan menfaatlerinin temini, veya mazarratlarının def'i için, ötekilere karşı elde silah, hücum ve müdataaya hazır olacaktır. Şu halde, bulunduğumuz asırda, uğradığımız siyasi musibet ve felaketlerin çok çeşitlilerine ahlafımızın dahi fazlasıyla duçar olacaklarında şüphe yoktur. Öyleyse, görüp geçirdiğimiz mihnet ve belaların derecesinden ve bunların sebeplerinden kendilerini haberdar ve agah eylemek boynumuza borçtur. Bu hususta susmak ise, günden güne ehemmiyet kazanan dünya ahvaline karşı, adeta affolunmaz bir hata veya hiyanet olur. Binaenaleyh karınca kaderince, milletime bir hizmette bulunmak için «Ma la yüdrekü küllehu la yütrekü külluh (“Tamamı yapılamayan şey, bu sebeple terk olunmaz. Elden ne geliyorsa, o kadarı yapılır” manasına)»  hikmetinden aldığım cesaretle, aczime rağmen, şu sahifeleri karalamaya başladım.


Tarih ilminin değeri

Akıl bu ya! Fakir, önceleri tarih ilmine hiç ehemmiyet vermezdim. «Bilinmezse ne olur, lüzumsuz ve faydasız, yalnız bir bilgiçlikten ibarettir» der de, adeta bilinmesiyle bilinmemesini müsavi tutardım. Böyle düşünmeye hakkım da vardı ya! Çünkü bizde tarihe dayanılarak hiç bir hakkın, umumi olsun hususi olsun, muhafaza olunduğunu, veyahut tarih ile yeniden bir hak kazanıldığını veya siyasi ve milli olarak bir intikam fikrinin beslenildiğini, yetiştiğim asır içinde görmemiştim.

Lakin son olarak geçirdiğim tecrübelerin yardımıyla aklım başıma geldi de, anladım ki, meğer iş öyle değilmiş ... Tarih o kadar mühim o kadar dikkate değer bir ilim imiş ki, tarih bilinmez ise, devlet gemisinin dümeni, istenilen semte doğru çevrilemez imiş. Tarih bilmezlik, siyasi olarak, devletçe büyük büyük noksan ve hataların vukuuna sebep olurmuş. Tarih, bir milletin bakıp bakıp da, varsa ayıp ve noksanlarını görüp düzeltmesi için, bir ayna imiş. Hakikatı gösteren ve ahlafın nazarları önüne konan bu ayna, ayıp ve kusurları olmayan milletlerin ise, ümmetlerin mücadele yeri olan şu dünya pazarına, cemal ve kemallerine şükr ederek, yakışıklı bir kıyafet ile çıkmalarına yararmış.

Başkalarını ve eskileri bırakalım da, şu yakın zamanları ele alalım. Daha dört gün önce, Devlet-i Osmaniyye'nin emr ü fermanına mahkum olan ehemmiyetsiz bir Mora eyaletini «Yunan» şekline sokan, tarihtir. Sebebini her tarih yazdığından ve herkes bilebileceğinden burada anlatmaya lüzum yoktur ... Romalıları, Sırplıları, Karadağlıları, Bulgarları birer' müstakil hükümet şeklinde, «Balkan hükümetleri" namıyle dirilten yine tarihtir... Ermenilerin dili altında öte beri şeyler bulunduran, yani alemin nazarına kuvvetli bir siyasi varlık olarak çıkıp görünüvermek hevesini ve onlarda da zamanın modasına uygun milliyet aşkı ve kavmiyet sevdası uyandıran yine tarihtir... Tarih olmasaydı bin ikiyüz doksandört senesinde Rumeli kıtamız bir harp ü vega ateşgedesi kesilmezdi.

Elhasıl bizim kolumuzu kanadımızı kırıp hareketsiz bırakan bozgun silahı, hepimizin ve iş başındaki devlet adamlarımızın çoğunun, tarihten ibret almayışımızdır. Hasımlarımızın şanlarının yükselme sebebi ise, her ferdinin, milletinin tarihine ve kavminin sergüzeştine fazlasıyla vakıf olup inanmasıdır.


Tarih şuuru milletleri diriltir

Canım bu ne şaşırtıcı talim, bu ne dehşetli tesirdir ki, Garb'ın canlı kavim ve ümmetleri bir yana, içimizde bulunup da vatandaş saydığımız Rumlar yok mu, işte bu Rumlar, yıkılıp ortadan kalıkmış olan eski Yunan devleti ile, bozuk bir lisandan başka halen ahlaken, verasaten ve neseben hiç bir münasebetleri olmadığı halde, tarihin tesiriyle öyle müfrit kesilmişlerdir ki, Rumların ufacık bir diyakoz'u, Aristo ve Eflatun'un halka-i tedrisinde perverşiyab-ı kemal olmuş bir hünerver; ve günlük azığını tedarikten aciz, miskin bir Rum palikaryası ise Makedonyalı İskender'in torunu imiş gibi bir çalımla varlık gösterir de, canlı kanlı lbir asker oğlu asker kesilir.

Hatta fakir, gençliğin en parlak ve istidatlı zamanında kendi milli tarihimizden hiç bir şey görmemiş, dünyayı Konya'yı anlamamış iken, görüşüp konuştuğum bazı Ermeni hemşehrilerimizin ağzından, kendilerine mahsus şive ile, Dikran'ın hayatını, Mertad padişahın tarihini, Hayık'ın tercüme-i halini, Aramoğulları'nın eski şa'şaalı ikbal devirlerini işitir de, hayret içinde alık alık bakar idim. Bakın ki, bu millet eski tarihlerini araştırıp öğrenerek, nasıl istikbale yetişmenin hazırlığı içinde bulunuyor imiş.

Zannedersem bizde, kalb zaafı eseri olarak, zillet göstermek, şefkat dilenmek gibi pısırıklıklar, bir şahsın edep ve terbiyesinin delili sayılarak, adet hükmüne girmiştir. Birbirimize bakarak, iş erleri addettiğimiz zincirsiz arslanlara karşı küçüle küçüle, hazm-ı nefs ede ede, bir ·dereceye gelmişiz ki, tarihi değil hani neredeyse, hayat sebebimiz olan biçare nefs-i natıkayı bile hazm ile, buhara dönüp bütün bütün yok hükmüne gireceğiz.

Bu tedavisi güç hastalığın ilacı için çeşitli şeyler lazımsa da, bunların en mühimi tarihtir. Hemen iddia edebilirim ki, adamcasına yazılmış muhakemeli bir tarih; yalnız başına insanı canlandıracak, harika bir kudrete maliktir. Hakikaten öyle bir tarih, ölüleri mezardan çıkarır derlerse inanılsın. Lakin tarihteki yüce hisler ve ruh, aydınlık bir fikirle beraber olarak, akıllı bir mürşit ve mürebbi eliyle, gençlerin zihinlerine taşa nakş olunur gibi, yazılmalıdır. Din ilmi üstatlarına “Mürebbiy-ül ervah” denilirse, tarih muallimlerine de -kıssahanlara değil ama- “Ebul hamase” denilmelidir. Çünkü ruhların siyasi vücudu hamasetle kaimdir.


Mekteplerimizde okunan tarih

Bir milletin tıynet toprağına, muhakemeli bir tarih muallimi gayret ve hamiyet tohumunu saçar. İş adamı olmak üzere yetişecek olan evlad-ı ümmetin fikrini aydınlatarak, onları milletinin saadetini temin etme yoluna sevk eder. Ders esnasında vereceği müşahhas ve mantıki misallerle, talebelerini hayalperest olmaktan kurtarır. Halkın zihnine makul olana inanma melekesini yerleştirir. Yoksa bizde şimdiki halde mekteplerde okutulan tarihe, tarih dersi okunuyor demek abestir. Bunları dinleyenler birer yazıcı, anlatanlar ise masalcıdır.

Kıssahanların, Hamzaname ezbercilerinin, meclislerin süsü oldukları zamanlarda bile «Kıssadan maksat azizim hissedir» darbımeseli, halkın ağzında sadece söz olarak dönüp dolaşıyordu.

Ne uzağa gidiyoruz, Miladın 1870 senesinde Almanya ile Fransa arasında büyük bir harp olmuştu. Bu harpte Almanlar galip ve muzaffer olarak Paris'i zapta kadar yürümüşler ve bütün Fransa'nın çiğnenmesine karşılık, Alman birliği kurulmuştu. Bu meselenin gizli ve ince taraflarına vakıf olanların yazdıkları bazı eserlerde, Almanya'nın, gözler kamaştıran o şa'şaalı muzafferiyatine “Muallimlerin Zaferi” adı verilmiştir. Çünkü 1870 vak'asından evvelki bütün savaşlarda, Prusyalılar Fransızların kudret ve azametlerinin mağlubu idiler.

Fransızların devam edip giden hakaretlerine mukavemet etmek ve bu halin intikamını almak için çareler arayan sabırlı, ciddi ve birlik taraftarı Alman muallimleri, Bonapart gailesi ortadan kalktıktan sonra kurulan mekteplerde, vatan evlatlarının zihnine intikam fikrini ve birlik hevesini ektiler. Bunu, geçmiş vakaları misal vererek öyle sağlam bir şekilde akılIarına yerleştirdiler ki, çok geçmeksizin bütün Almanya mücessem bir fazilet haline girdi. İşte o kahramanca fazilet ile eski düşmanları olan Fransızların mağrur burunları kırıldı; kibirli bayrakları başaşağı edildi. Ne büyük muvaffakiyyet!


Harp facialarını unutmayalım

Amanın dostlar! Zaman, aman vermiyor; masalcılık ile iş bitmiyor. Asrın terakkileriınin, hayret verici yüz bin türlü eseri birden meydana attığı bir sırada ne icap ediyorsa himmet edip, makul hareket ve işlerle mukabele ve müdafaada bulunmak lazımdır. Çünkü şaka değil, hakikatin fasih beyanı, ya imtisal ya itidal, gülbankini çekiyor. Türkçesi: «Ya bu diyardan gitmeli, ya bu deveyi gütmeli!" nidasını ulülebabın kulağına her taraftan bağırıp duruyor.


Ve Nesimi'nin dediği gibi:
“Çalındı kıyametin nefiri
«Ey sağır işitmedin safiri» 
(Ey sağır! Kıyamet borusu çalındı; ama sen duymadın!)


Siyasi varlığımız daha elde iken, ahlaf·ı kiram, ümmetin ahlakına musallat olan fesadın izalesine, hasbeten lilllah, el birliğiyle çalışsınlar. Kahramanlık ruhunu ve milliyetin devam aşkını en hücra yerlerdeki köylerin mekteplerine bile sirayet ettirecek, gayet parlak fikirli muallimler arasınlar, yok ise icat eylesinler. Bize ve bizden evvelkilere ait olan tarihleri tetkik ederek, geçmiş vakaları iyice öğrensinler. Bilhassa muharebeden sonra Bulgaristan'daki kardeşlerimizin görüp geçirdikleri halleri ve zulümleri duçar oldukları ikinci bir Endülüs faciasını unutmasınlar (17). Bir üçüncüsüne düşülmemek için gerçekten uyanık bulunsunlar ... Ve yolunu bulurlarsa, 'bizim de intikamımızı alarak, ruhlarımızı şad ve handan eylesinler.


Ve billahit tevfik.
5 Muharrem-ül haram sene 1306 (11 Eylül 1888)

dipnot:
(*) Muvahhid ve müselles tabirlerini kullanışımız sebepsiz değildir. Çünkü Ruslar, hala Ayasofya'yı müslümanların elinde esir zannediyor ve onu Muhammedilerin kafirliğinin pisliğinden kurtarma aşkı ile Hazret-i Mesih'e yaklaşacakları inancında bulunuyorlar. Ayrıca, bu ana kadar papazlar tarafından Müslümanlar aleyhinde ağıza ve kaleme alınmaz iftira ve yalanlarla halkın zihninin doldurulduğunu, bunun ise Rusya devletinin politikasına uygun düştüğünü iyice hesap etmekteyiz. Yoksa böyle yazmamız, soğuk ve yersiz bir taassup yüzünden değildir. 
(17) Bulgaristan'daki müslümanların başına gelenler “Zağra Müftüsünün Hatıraları” adlı kitapta anlatılmaktadır.


*


Anlatmak istediğim Rusya muharebesinden iki yıl önceydi. O vakit «İttifak-ı Müselles» denilen ve Almanya, Avusturya ve Rusya'nın ittifakı ile meydana gelen birliğin himayesinde olarak bir «Panislavizm, dolabı çevrilmek istenmişti.


Bosna - Hersek, Karadağ, Sırp ve Bulgar isyanları

Bu cereyanın tesiriyle Hersek tarafında Nevesin adındki kazada gayri-müslim ahali ayaklandı (13 Nisan 1875). Osmanlı hükümeti ve mültezimlerinin zalim idaresine tahammül edemediklerini bahane olarak öne süren isyancılar, aslında asıl halk değildi. Bunlar, Rusya devletinin taarruz ve tecavüzüne öncülük eden, meşhur asi Karadağ haydutları idiler. Mahalli hükümete karşı bir ayaklanma ile tutuşturulan bu ihtilal ateşi, ancak iki buçuk üç sene sonra, mahut Ayastafanos muahedesiyle sönebildi. Devlet-i Aliyye, Bosna ve Hersek ihtilallerini bastırmak için ordular hazırlayıp sevk eder ve eşkıya muharebeleri ile uğraşırken, Karadağ emareti resmen ilan-ı harp ederek hududu geçti. Buna karşı askeri tedbirler alınmaya çalışılırken, Sırbistaın emaret-i mümtazesi de hududu aşarak, itaatten çıktı ve irtibatı kesti. Ona karşı da orıdular, fırkalar sevk olundu, redifler silah altına alındı.

Çok geçmeden Bulgarlar da ayaklandı. Çobanlık ve ziraatçilikten başka bir şeyle, bilhassa savaş ve hamasete dair herhangi bir şeyle meşgul ve alakadar olduğunu evvelden beri bilmediğimiz bu millet de “Panislavizm” denen husumet kaynağından verilen kumandanın tesiriyle ve muhtelif yerlerde, meşru hükümetine karşı isyan ediverdi. Bunların da tedip ve tenkilleri için gerekli askeri kuvvetler gönderildi. Elhasıl Devlet-i Aliyye'nin Rumeli kıtası, hemen tamamen denecek kadar harp ateşi içinde kaldı. Bütün asilerin, Allah'ın yardımıyla, işleri bitirildiği sırada, Rusya devleti, yüzünden maskesini atarak düşmanlığını gösterdi. Harp ilan ederek, Devlet-i Aliyye'ye karşı bizzat meydana çıktı. İşte o zaman Müslümanların felaketi de katmerleşti.

Karadağ nasıl isyan etti, harpte ne gibi vukuat geçti, askerimiz nasıl galip ve ne sebeple mağlup oldu; Sırp cephesinde neler görüldü, ordularımızın taarruzunda hissedilen yavaşlığın sebepleri ne idi; Bulgarla hangi vesilelerle, nerelerde, nasıl savaşıldı? ... Bu hususların, yazılmasını o havalide cereyan eden vakaların içinde bulunmuş, işi gözü ile görmüş veya hakikatleri vesikalarla öğrenmiş olanlara bırakıyorum. Fakir, yalnız Anadolu cihetinin ahvalini hikaye edeceğim. Anlatacaklarımın çoğu gözümle gördüğüm veya vazife icabı elimle yazdığım şeylerdir. Fakat asıl mevzua girmeden evvel, şuracıkta biraz durarak, işin politik tarafını da bilebildiğim kadarıyla kısaca hülasa etmek isterim ki, gelecek nesillerde bir ibret ve dikkat fikri uyansın.


Avrupalılar her işimize karışıyorlar

Osmanlı ülkesinde yaşayan hristiyanların “Gerek hükümetin idare tarzı sebebiyle, gerekse Türk, Kürt ve Çerkeslerin kaba ve mağrur tabiatlerinin neticesi olarak, hakim ve mahkum millet ayrılığına düşüp, bunun iki tarafın anlaşmasını önlediği ve neticede hakim milletin zulmüne karşı himaye edilmeleri” bahsi Avrupalılarca eskiden beri ileri sürülüp dururdu. Fakat bu hususun devletlerin müdahalesine sebep olacak şekle girivermesi 1856 yılında oldu. Meşhur Kırım muharebesinden sonra, bu senenin içinde akd olunan Paris muahedesine "Hristiyanların haklarının korunması gerektiği” maddesi konmuştu.

Gerçi biz de, etrafımızdaki Avrupalı komşularımızın makul olan idare tarz ve usullerine uymayan 'bütün idari hal ve hareketlerimizin tanzim ve ıslaha muhtac olduğunu itiraf ederiz. Biliriz ki, komşuların idare ahengine işlerimizi uyduramadığımızdan dolayı bu işlerin hakikatine vakıf olanların nazarında, pek falso düşmekteyiz. Yine biliriz iki, cihandaki her işin faili olan Genab-ı Hak tarafından, umumi ahenge uymayan bir idare telinin, kulağının çekilip çevrilerek herkese uydurulması umumi bir tabiat kanunudur. Ama gerçek, yani Avrupalıların asıl maksadı böyle samimi değildir:


“Batıl hemişe batıl ü beyhudedir, veli
Müşkil budur ki suret-i haktan zuhur ede.” 
[Batıl daima batıl ve faydasızdır. Ama güç olan, (İşin kötüsü), hakikat şeklinde ortaya çıkmasıdır.]


Hak sözü gereğince onlar her ne kadar iç yüzlerini saklamaya çalışsalar da, bizler iyice bilmeliyiz ki, maksatları, idaremizin düzelmesi ve siyasi varlığımızın sağlamlaşması değil, devletin nüfuz ve şevketinin kırılması, ve enkazından istifade etmek için de varlığının temelini teşkil eden esasların tahrip edilmesidir. İş bu noktaya gelince ise bizim için, «İki el bir baş içindir» diyerek çalışmaktan başka çare kalmaz.


Bizi paylaşmada anlaşamadılar

Lakin «Bağla ve tevekkül et» düsturu gereğince önce deveyi iyice bağlamalı sonra da Allah'a dayanarak hukukumuzu korumaya çalışmalıyız. Yani, evvela müdafaa kuvvetimizi tamamlamalı, bundan sonra «Geleceğiniz varsa göreceğiniz de var» sözünü Allah'ın izni ile serbestçe söylemeliyiz. Çünkü «Onların arasına kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık» şeklindeki Kur'an kelamı hükmünce, devletler arasındaki rekabetin, siyasi mevcudiyetimizin şimdiye kadar devam etmesine sebep olduğunu inkar etmeyelim.


Şunu da bilelim ki:

Her devlet, gerektiğinde kendi başına ve kolaycacık hazm edebilmesi için, Devlet-i Aliyye'nin kuvvet ve kudret kazanmasını istemez. Bunlar devlet ağacımızın kurutulmasını, felaketlerle dal ve budağının kırılıp kopmasını arzu ederler. Fakat asıl gövdenin, kendisinden başkasının baltasıyla devrilmesine razı olamazlar. Devletlerin herbirinin, daima böyle bir maksatla hareket eder bulunmaları, Devlet-i Aliyye idarecilerine korunma ve ilerleme yolunda faydalı olmuştur. Bu sayede umumi hayat gücümüz, herşeyin arasından sıyrılarak meydana çıkabilir, bunun için gerekli vasıtalar hazırlanabilirdi. Fakat:


Müskili nist ki asan neseved
Merd bayed ki hirasan neşeved» 
[«Kolaylaşmıyacak zorluk yoktur. Ama cesur ve ehil adam olursa ... »]


Hatta, ne yazık ki girilecek ve ilerde anlatılacak olan Rusya muharebesinde bile. iş «Ne yapalım, iki el bir baş içindir» denilecek dereceyi bulmamıştı.

Ummadıkları oldu: Harbi biz kazandık. Ama ...

Her ne ise «Akacak kan damarda durmaz, darbımeselini teselli makamında yad ederek, sadede dönelim. … 




Mehmet ARİF
BAŞIMIZA GELENLER, cilt 1 (3 cilt)/PDF
Neşre Hazırlayan: M. ERTUGRUL DÜZDAĞ

Mehmed Arif Bey'in iki eseri vardır ve ikisi de vefatından (1897) sonra oğulları Celaleddin Arif ve Dr.Necmeddin Arif Beyler tarafından yayınlanmıştır (1903). Bunlar: «Binbir Hadis, ve «Başımıza Gelenler» adlarını taşırlar. Bu baskı bizim hazırladığımız kitap 1001 Temel'de (Tercüman) sıra beklerken, satılıp bitmiş olan üçüncü baskının -aynı hatalarla- tekrarıdır. Yalnız sonuna, 1973 baskısına alınmayan bir kısım konmuştur. Tenkit kısmında bu baskıdan da bahsedilecektir.

MEHMED ÂRİF BEY (1845-1897) Türk hukukçusu ve yazar: 
29 Mart 1845’te Erzurum’da doğdu. Karacehennem İbrâhim Paşa’nın yeğeni Asâkir-i Nizâmiyye-i Şâhâne topçu miralaylarından Hacı Ömer Bey’in oğludur. Tahsilini Erzurum’da tamamladı. Arapça, Farsça, coğrafya ve hesap okudu. Ağustos 1861’de Dördüncü Ordu Meclisi Tahrirat Odası’na mülâzim oldu. Bir yıl sonra ordu merkezi Erzincan’a nakledilince Erzurum eyaleti tahrirat odasına geçti. 14 Aralık 1865’te Erzurum vilâyeti meclis-i temyîz-i hukuk başkitâbetine tayin edildiyse de meclisin lağvı üzerine 13 Mart 1867’de yeni oluşturulan meclis-i deâvî başkitâbetine ve ertesi yıl meclis sorgu hâkimliğine getirildi. 9 Eylül 1869 tarihinde dîvân-ı temyîz-i vilâyet başkitâbetine tayin edildi. Yaklaşan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı için hazırlık yapılırken mahkeme reisi Nâfiz Paşa ile birlikte biri medreselerdeki öğrencilerden oluşan gönüllü iki tabur askerin teşkil edilmesine yardımcı oldu ve Milliye Taburu’nda sağ kol ağası olarak bilfiil görev aldı. Anadolu ordusu başkumandanı Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın Erzurum’a gelmesi ve Ârif Bey’e kendisinin mühimme başkâtipliğini teklif etmesi üzerine 13 Nisan 1877’de temyiz başkâtipliği uhdesinde kalmak üzere bu göreve getirildi. Savaş esnasında ve daha sonra Çekmece ve Çatalca’daki ordu merkezinde paşanın hizmetinde bulundu.

Savaşın ardından 30 Nisan 1878 tarihinde dîvân-ı temyîz-i vilâyet başkitâbetinden İstanbul Temyiz Mahkemesi Hukuk Dairesi zabıt kâtipliğine geçti. Ancak Girit’te ihtilâl patlak verince yine Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın maiyetinde oluşan heyetin yazı işleri başkâtipliğine getirildi. Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında Preveze’de başlayan sınır görüşmeleri için kurulan tashîh-i hudûd komisyonuna birinci delege tayin edilen Ahmed Muhtar Paşa’nın yanında hizmete devam etti. Görüşmeler sona erince eski vazifesi olan zabıt kâtipliğine döndü. Ancak aradan bir ay bile geçmeden 13 Mayıs 1879’da iki görevi birden ifa etmek üzere başkâtiplik ilâvesiyle adliye encümeni mümeyyizliğine getirildi. 13 Haziran 1880’de İstanbul Bidâyet Mahkemesi savcılığına, 14 Mayıs 1881’de aynı mahkemenin birinci hukuk dairesi üyeliğine tayin edildi.

24 Eylül 1883 tarihinde İstanbul İstînaf Mahkemesi üyeliğine getirildi, bir ay sonra da Kastamonu vilâyeti adliye müfettişliğine gönderildi. 22 Aralık 1885’te müfettişlik uhdesinde olduğu halde, Mısır fevkalâde komiserliğine tayin edilen Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın birinci kâtipliğiyle Mısır’a yollandı. 1893’te Avrupa’ya giden Ârif Bey, 1896’da Mısır’daki görevi esnasında hastalanarak tedavi görmek üzere İstanbul’a döndü, 14 Temmuz 1897’de İstanbul Heybeliada’da mide kanserinden öldü. Mezarı İstanbul’da Merkez Efendi Dergâhı hazîresindedir.

Başımıza Gelenler. Mehmed Ârif Bey’in Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın maiyetinde bulunduğu sırada 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın Anadolu’da cereyan eden kısmının bütün safhalarını ve askerin durumunu anlattığı eser oğulları tarafından 1321’de (1903) Mısır’da ve 1328’de (1910) İstanbul’da yayımlanmış, ayrıca sadeleştirilerek 1972 ve 1976’da yine İstanbul’da basılmıştır. Yer yer merkezden gelen emirlerle ordugâhtan merkeze gönderilen yazıların da kaydedildiği eser bu yönüyle de önem taşımakta, kitabın sonunda ayrıca müellifin Mısır’daki görevine ait hâtıraları yer almaktadır.

Oğlu Celâleddin Arif Bey (1875 - 1930): Siyaset ve devlet adamı. 1875 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Hukuk Mektebi profesörü olan Celâleddin Bey, 1919 yılında Erzurum milletvekili olarak Meclisi Mebusan'a girdi. TBMM'ne katılan ilk üyelerdendi. Meclis başkanvekilliğine seçildi. 1920 yılında İcra Vekilleri Heyeti'ne ve Adliye vekilliğine seçildi. 1921'de istifa ettikten sonra Roma büyükelçiliğine atandı. 1909 yılında Hukuku Esasiye adlı 2 ciltlik kitabı yayımlandı. 1930'de Paris'te öldü.  Diğer oğlu Doktor Necmeddin Arif Bey hakkında kayda değer bir bilgi yok.










Size bir tavsiyem var. Sakın ha, ideolojik gözlüklerle bakmadan bu çağrıma kulak verin.

93 Harbi denilen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşını Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın yanında izleyerek, olayları belgelere dayalı anlatan Mehmet Arif’in “Başımıza Gelenler” kitabını mutlaka okuyun ve nereye doğru gittiğimizi net olarak görün. Siz okuyun. Ben de kitaptan net olarak çıkan birkaç dersi size yazayım.

1. Tarih bilmeyen devlet adamlarıyla sakın ha savaşa girmeyin: sonu bir millet için felaket olur.

2. Liyakatli insanlar yerine adam kayırma yoluyla makam verilen yöneticiler hesabını iyi yapamaz, milleti uçurumdan atabilir.

3. Devlet yöneticilerinin işin uzmanına danışma yerine kendi yağdanlıklarına danışması gerçekleri görmeyi engeller. Hatalı kararlar verilir, her hatalı karar milletin etinden bir parçanın koparılmasıdır.

4. Yöneticilerin zamanında almadığı her tedbir büyük felaketleri peşinden getirir.

5. Düşmanlarını azalt. Herkesi düşman olarak görürsen hepsinle başa çıkamazsın. Soyunu tüketirsin.

6. Yöneticiler elini taşın altına koymaz ise, aileleri de savaştan bedhah olmayacak ise kolayca savaşa karar verirler, Anadolu yiğitlerini tarumar ederler.

7. Hayalperest yöneticiler, kendi kanları yerine Anadolu yiğitlerinin kanıyla yol kat edecek ise, felaketi değil, hayal ettiklerini görür.

Siz bu derslerin başına 93 Harbi değil de, 2016 Harbi koyarsanız, her şeyin tastamam yerine oturduğunu göreceksiniz.

Sedat Onar,
15 Şubat 2016


*



Keşke Türk çocuğuna okullarda abuk sabuk dersler yerine tarihimizin şan ve şerefle dolu sayfaları kadar ibret alınacak yönleri ders olarak okutulsa… Nafile… Bırakın çocuklarımızı koskoca devlet adamları okumuyor ve ilgilenmiyor.

Ondan sonra da mülteci kampına geleli üç yıl olmuş Suriyeli kadın ikinci çocuğunu doğururken bizim çocuklarımız ateşe atılıyor…

Sınırları mayından temizliyorum diyerek arap teröristlerin geçişini kolaylaştırıp ardından üç metrelik duvar dikeceğiz diye milletin parasını heder ediyoruz.

Dün Osmanlı Rus Savaşında Doğu Cephesi komutanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın yanında olayları yazan Mehmet Arif’in çıkardığı dersleri nakletmiştim.

Bu sefer, Balkan Faciasına tanık olan Mahmut Muhtar Paşa’dan kısa bir ders yazacağım. Şöyle diyor Mahmut Muhtar Paşa Ruzname-i Harp adlı eserinde:

“Baskının kalkışı ile anında bir bolluk ve büyüklük elde etmişiz gibi kendimizi büyük devletlerden sayarak dünyaya meydan okuduk. Gazetelerde hakaret etmedik devlet bırakmadık. İkide bir kesin bir sayıymış gibi, var olmayan otuz milyonluk Osmanlıyla övündük. Ne yazık ki üç yüzyıldan beri çeşitli bozgun, acınacak durum ve eğitimsizlik aynası olan tarih sayfalarımıza bakmayarak, sürekli altı yüz yıllık şan ve şereften söz edip, yüksekten uçarak kendimizi aldatmaktan bir an bile geri kalmadık. Bilimden, sanayiden, ticaretten yoksun, yoksulluk ve sıkıntı içinde bulunan ve çeşitli unsurlardan oluşmuş ve millet bilincini oluşturan dayanaklardan yoksun, siyasal yaşamını sürdürmesi ancak diğer devletlerin birbirleriyle dalaşmalarına dayalı, toprakları büyük, ancak gücü küçük bir devletçikten başka bir şey olmadığımızı anlamak istemedik.”

Bundan da ders çıkarmayan yandaşlar da Hüseyin Raci Efendi'nin “Zağra Müftüsünün Hatıraları”nı okusun. Bir milletin inim inim inletilmesi, gururunun kırılması ve katledilmesi neymiş görsün. Türk adı geçince elektriğe tutulmuş gibi götü başı seğirenlere lafım yok, onlar bildiği gibi yapsın, ama bize dokunmasın.


Sedat Onar, 
16 Şubat 2016





*

Tüm savaşlar aldatmacalara ve şaşırtmaya dayanır.

Bir komutan yapacağı üç hata ile ordusunun başına felaket getirebilir. Bunlardan biri; 
"Ordudaki koşulları düşünmeksizin orduyu krallığını yönetir gibi yönetmeye kalkması. Bu askerin zihninde huzursuzluk yaratır."

SUN-TZU "SAVAŞ SANATI"














25 Nisan 2016 Pazartesi

Hangi Gazeteci?





İndigo Dergisi'nde 18 Nisan 2015'te bir makale yazan Deniz Alan Held'e cevap:



Daha baştan "Bu belge, bilgiye dayalı değildir" diyerek bilgisiz ve önyargılı olduğunuzu beyan etmiş oldunuz. Bir kere böyle bir makale bilgi ve belgeye dayanarak yazılmalı, duygulara göre değil. Ucunda bir itham var, bir milleti suçlamak var! Medya Bilimi okuyorsunuz, yani insanların nasıl yönlendirilebiliceğinin eğitimini alıyorsunuz ve bunu da çok güzel yapıyorsunuz....



Dediğiniz gibi, Almanya'da Hitler "sistematik bir şekilde" katletmişti, bu yüzden de mahkeme onu soykırım suçu işlemekle hükümlendirmişti. Ardından da "Türk yöneticilerin emriyle, sistematik" diyorsunuz. Hangi belgeye dayanarak bunu iddia ediyorsunuz? Böyle bir belge yok, hatta İstanbul işgal altındayken, yani Türk arşivlerini İtilaf Devletleri araştırabiliyorken, hatta Amerikalılara bile başvurmuşken, 18 Ocak 1919'da tutuklanıp Malta'ya götürülen hiçbir Türk yargılanamamıştır. Suç yoktur ve dava kapanmıştır. Bu bile sistematik olmadığını, soykırım denilemiyeceğini kanıtlar (Malta Mahkemeleri). Ermeniler sözde "haklarını" Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde aramamış, politik çevrelerde, nüfusunu ve parasını kullanarak meclislerde aramıştır. Bu da, bu sözde Ermeni soykırımın siyasi olduğunun göstergesidir.



"Ermeni köyü yakıldı ve yüzbinlerce vatandaşı öldürüldü" derken bile taraflı olduğunuzu gözlemleyebiliyorum. Yakılan Türklerden, Türk köylerinden, kuyulara atılıp üstü örtülen Türklerden hiç bahsetmiyorsunuz. Belgeler bize en çok zararı Türk köylerinde yaşandığını gösteriyor. Justin McCarthy'nin de dediği gibi İLK KAN'ı kimin döktüğü önemlidir. Ölen Ermenilerin kaçı açlıktan, kaçı hastalıktan ölmüştür? Kaçı, bu Ermeni çetelerine katılmak istemediği için kandaşı tarafından öldürülmüştür? Peki, kaç tane Ermeni toplu mezarı bulunmuştur? SIFIR. Ya Türk toplu mezarları? BİR ÇOK. Ermeni Özel talimatından haberiniz var mı? Okuyun lütfen.



Sırtından bıçaklanan Türkler tabi ki bir önlem alacaktı ve cevap verecekti, sonuçta bu bir savaş , soykırım olarak nitelendirilemez. Sistematik öldürülme Türkler için geçerlidir, Ermeniler için değil. En basitinden "Ermeni Özel Talimatı" Ermenilerin sistematik olarak Türkleri öldürme girişiminde olduğunun kanıtıdır. Bu özel talimatın 6.maddesi :"Cephe gerisinde 2 yaşına kadar olan bütün Müslümanları gördükleri yerde ve her fırsatta öldüreceklerdir." ve 8.maddesi: "Terk edecekleri ev, tarım ürünleri, kilise ve hayır kurumlarını yakıp bunları Müslümanlar yapmış gibi propaganda yapacaklardır." fazla bir yorum istemiyor, gayet net! (Hasan Kundakçı-Emperyalizmin Maşası Ermeniler , ya da Prof.Dr.Ümit Özdağ'ı okuyun lütfen. Hatta Özdağ hocanın anlatımıyla Ay'da Petrol var!)



Sizin kendi kelimeleriniz ile "bilgi ve belgeye dayanmıyor", lakin belge veriyorsunuz "Sevr ve Mondros anlaşmaları". Afedersiniz ama siz tarihi geriden takip ediyorsunuz galiba. Bu anlaşmalar Lozan'da yırtılmıştır, lağv edilmiştir. Yani, örnek olarak vermiş olduğunuz : "Savaş Suçları (madde 226-230): Savaş döneminde katliam ve tehcir suçları işlemekle suçlananlar yargılanacak." BİR SEVR MADDESİDİR ve de GEÇERSİZDİR. Sevr'in bile ne olduğunu bilmeyen, arkasından da LOZAN'ın geldiğini bile kavrayaman bir gazeteci!



Sürekli Türkiyeli diyorsunuz, bu konuda da bilgisizsiniz, emperyalistlerin ve onların dalkavukluğunu yapanların ağzından alıntılayarak da kendinizi deşifre ediyorsunuz. Anayasa'nın 66. maddesine göre, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür". Türkiyeli diye bir tabir yoktur. Ama İskandinav milleti yerine Norveçli ya da İsveçli diyebilirsiniz. Ya da şöyle açıklayayım; Amerikan milleti denmez Amerikalı denir, çünkü aslı Avrupalıdır.  Biraz Türk Tarihi okuyun (merak etmeyin incileriniz dökülmez!). Türklerin tarihi yaşadığınız ülke Norveç'teki "Norveçli"lilerin tarihinden daha eskidir. 



Ortada sizin tabirinizle "büyük bir Ermeni katliamı" yoktur, büyük bir Türk katliamı vardır, Justin McCarthy'in "Ölüm ve Sürgün" kitabında da bu açıkca görülüyor. "Ermeniler, masum köylüleri, insanları öldürdüler" diyor McCarthy. Ayrıca yurtdışındaki tarih kitaplarına girmesi de birşeyi kanıtlamaz, bunların hepsi siyasi ve önyargıdan kaynaklanıyor. Hiç biri mahkemede onaylanmış bir veriye dayanmıyor. Önüne gelen ders kitaplarına yazıyor zaten!



"İki görüşü destekleyen belge" diyorsunuz ama, Ermeni görüşünü destekleyen belgelerin sahte olduğu, birçok defa, birçok yerli ve yabancı akademisyen tarafından kanıtlanmıştır. Türk görüşünü destekleyen belgelerde ortadadır. Okuyun efendim okuyun.



"ne Ermenistan ne de Türkiye, arşivlerini henüz açmadı" diyorsunuz ama Türkiye'nin arşivleri açıktır, bunu da birçok yabancı akademisyen dile getirmiştir. Aksine Ermeni arşivleri kapalıdır ve Türk görüşünü destekleyen araştırmacıları da içeri sokmazlar. Arşiv derken de, Rus, Alman, İngiliz ve Amerika arşivlerinde bile Türkleri destekleyip diğer yandan da  Ermenileri yalanlayan belgeler mevcuttur. Burada da bilgisizliğiniz ortaya çıkmıştır.



"Toprak bütünlüğünü savunan Atatürkçüler red eder" diyorsunuz, yalan mı peki? Evet Sevr'i uygulamak isteyen dış güçler vardır. Türkiye'yi bölmek isteyenler bu sözde soykırımı destekler. Ayrıca Atatürkçü diyerek Atatürk'e de saygısızlık yapmış oldunuz. Atatürk öyle alalede bir Komutan-Devlet Adamı değildir, siz O'nun büyüklüğünü kavrayamamışsınız. Atatürk'ün izinden gitmek de sizi küçültmez, aksine, bir komutan olmasına rağmen gerçek bir hümanist olduğunu, demokrasi ve özgürlükten yana durduğunu ve barışı savunduğunu anlardınız.



Karşı taraftakiler "yedek vatanı olanlar" demişsiniz. Yedek vatanı olanın burada ne işi var? Niye burada? Hazır bu konuya gelmişken, soralım: "Madem Türkler 'soykırım' yaptı, o zaman binlerce Ermenistan Ermenisi niye Türkiye'de yaşayıp çalışıyor? Niye başka bir ülkeye gitmiyor da Türkiye'ye geliyor? Peki niye Türkler yaşamak ve çalışmak için Ermenistan'a gitmiyor? Gidenler varsa da onlar niye sözde soykırımı savunanlar oluyor?...



Yine "Türkiyeliler" ile başlayarak "neden davalarında ısrarcı?" diye soruyorsunuz. Kim ısrarcı Türkler mi? Yanılıyorsunuz, ısrarcı olanlar Türkler değil Ermenilerdir. Sistemli bir şekilde kıyım yapan ve de atalarından utanç duyması gerekenler Ermenilerdir. Türkler acılarını içlerine gömmüştür. Bu katliamların hiçbiri okul kitaplarına da girmemiştir. Diğer yandan Ermeniler çocuklarını nefret tohumları ekerek büyütür. Genelkurmay Başkanlığının 2000-2005 yılları arasında yapmış olduğu bir araştırmaya göre, dış ülkelerin ders kitaplarında, ilkokuldan başlayarak üniversite kadar, her yerde Türkiye Cumhuriyeti ve Türkler aleyhindeki hususlar ortaya çıkarılmıştır. Bu tip bilgiler daha okul öncesinde, aile içinde o körpecik beyinlere işlenir. Türk düşmanlığı ekilir ve zamanla o "çocuk" büyür, ama nefret ve öfke dolu olarak, kime karşı? Türklere karşı. Siz hiç bizim balaların bir Ermeni bayrağı yaktığını gördünüz mü? Hayır. Ama internette Ermeni çocuklarının bir Türk veya Azerbaycan bayrağını yakmasını görebilirsiniz.  


"Bir medeniyetin ilk çürümeye başladığı yer kafası değil, kalbidir" der Aime Cesaire. Bu fikirlerle büyüyen kişi artık azılı bir Türk düşmanıdır,  aksini bile düşünemez, çünkü kalbi çürümüştür ve buna uluslararası hukukta "Hate Speech" yani "Nefret Söylemi" denir. Ermenilerin bu kadar ısrarcı olmalarının bir başka sebebi de , eğer nefreti ortadan kaldırırlarsa acıya katlanmak zorunda olmalarıdır. Biz ise acılarımıza katlanıyoruz, gerçeklerden kaçmıyoruz, kabulleniyoruz, kendi suçlarımızı da başkalarının üstüne atmıyoruz. Başkalarının yapmış olduğu suçları da üstlenmeyeceğiz. Vatanın dört bir yanı savaş içindeyken, karşılıklı kayıplar verilmiştir evet. Ama, Türkler soykırım yapmamıştır, aksine Türkler soykırıma maaruz kalmıştır. Bu yüzden de, Türklerin sözde Ermeni soykırımını kabul etmemelerini  inkar olarak değerlendirmek saçmalıktır. Çünkü ortada mahkeme tarafından tespit edilmiş, kanıtlanmış bir suç yoktur. Hatta tam tersi mevcuttur. Siz makalenizi yazarken (Nisan 2015) bu dava görülüyordu! Yani haberdar olmamanızı düşünemiyorum. Aksine, dava henüz sonuçlanmadan, önyargılı bir şekilde kaleme aldınız! Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde görülen davada "parlamentoların soykırım olaylarına karar veremeyeceğini, Yahudi soykırımı ile bir tutulamayacağını" açıkça belirtmiştir! (Ekim 2015)


"Sadece köy isimlerini Ermeniceleri ile değiştirilip her şeyin tatlıya bağlanacağını düşünmek biraz naif olmaz mı?" diyorsunuz ki çok doğru. Naiflik. Büyük Ermenistan peşinde olan bir ülke, Türkiye topraklarını kendi toprağı gibi gösteren haritaları tarih müzelerine bile asacak kadar küçülen bir ülke varken karşımızda, sadece isimlerin değişeceğini düşünmek naifliktir. Tarihin hiçbir devrinde bir Ermenistan devleti görülmez, hep prenslik olarak görülür. Bizans altında ezilen bir millet olan Ermeniler, Türklerin vasıtasıyla huzura kavuşmuştur. Ermeniler tarihi de kurgu ve sahtekarlıklarla doludur. Bir kere kendilerine Ermeni demezler Hay derler. Birçoğu da Hazar ve Kıpçak Türkleriyle karışmıştır. Acaba bugünkü Ermenilerin yüzde kaçı gerçekten Hay'dır? Bu konuda Prof.Firudin Ağasıoğlu'nun bir makalesi vardır, okumanızı öneririm.



Türkiye'nin hiçbir borcu yoktur. Geçmişte Ermenilerin mal-mülk tazminatları verilmiştir, ama nedense hiç bahsedilmez. Bu konuda, Rus Devlet arşivlerinde araştırma yapan Mehmet Perinçek'in söylemine bakalım:


"Savaş bittikten sonra geri dönenlerin mal varlıklarıyla ilgili Osmanlı hükümetinin verdiği kararlar var. Mülkleri geri veriliyor. Daha sonra Lozan'da Ermeniler diye açık olarak belirtilmemekle birlikte, Lozan Antlaşması'nda da dönmüş olanlara mallarının geri verilmesi kabul ediliyor. Yine bazı geri dönenler oluyor, mallarını, gerek taşınmazlarını geri alıyorlar. Daha sonra tabii, geri dönmeyenler açısından da bir zaman aşımı söz konusu, yani mülkiyet hakkı zaman aşımı ile ortadan kalkabilecek. O hakkı değerlendirmediğiniz, kullanmadığınız zaman zaman aşımı ile ortadan kalkar. İşin ilginç tarafı, bu Amerika'daki Ermeniler açısından da önemli, 1923 yılında Amerikan hükümeti Türkiye'ye diyor ki : Benim Amerikan vatandaşı olan Türkiye'den göç ettirilmiş, veya işte Amerika'ya yerleşmiş olan , benim Ermeni kökenli vatandaşlarımın mallarıyla ilgili bize tazminat verin diyor. Türk hükmetiyle Amerikan hükümeti arasına uzun süreli müzakereler devam ediyor ve 1937 yılında Türkiye bu konuda , şimdi tam rakamı hatırlamıyorum ama 800 bin küsürat , yaklaşık 900 bin dolar Amerika'yaya veriyor , oradaki Ermeniler için. Ve bu mesele orada bitiyor zaten. Yani Türkiye bu konudaki, Ermenilerin Türkiye'deki taşınmazları konusunda tazminatını vermiş. Bu hak tanınmış, kullananlar kullanmış, kullanmayanlar açısından bir zaman aşımı oluşmuş, ve özellikle Türkiye ile Amerika arasında imzalanan 37 yılındaki anlaşma ile tazminat verilmiş. Dolayısıyla artık uluslararası hukuk açısından, gelip oradaki malları, gayri menkulleri, taşınmazları tekrar alma şansları bulunmuyor."



Yukarıdaki size aydınlatıcı gelmediyse İngilizce olarak Oxford Journals'dan başka bir kaynak göstereyim:


"The Republic of Turkey, which settled the issue of Ottoman debts in accordance with the Treaty of Lausanne, also paid US$899,840 (dollars of the 1930s) to the US government for distribution to its citizens on the basis of the Agreement of 24 December 1923 and Supplemental Agreements, concluded and implemented between the US and Turkey. The Supplemental Agreement of 25 October 1934 concluded by the two governments provided for the settlement of the outstanding claims of the nationals of each country against the other; Article II of the agreement is as follows: The two Governments agree that, by the payment of the aforesaid sum [$1,300,000], the Government of the Republic of Turkey will be released from liability with respect to all of the above-mentioned claims formulated against it and further agree that every claim embraced by the Agreement of December 24, 1923, shall be considered and treated as finally settled. The last US report in 1937 finally estimated that the principal and interest amounted to US$899,840.56 It is remarkable that not a single claimant with an Armenian name was considered by the American civil servants to have made a credible case of seizure and/or destruction of property." - (link:)



"Kabul ettirtilemez miydi?" diye soruyorsunuz. Savaş sonrasında Osmanlı Devleti yoktu  (yine tarihi bir hata) Lozan'ı imzalayan Türk Devleti vardı. Ve ne cüretle imzalayacakmış efendim! Olmayan bir soykırımı kabul etmeleri mantık dışıdır, Malta Mahkemelerini araştırdınız mı? Yukarıda paylaşmıştım.



Acılar 100 yıl taze kalır eğer nesilleri "nefret şartlı" yetiştirirseniz. Kim neslini nefretle yetiştiriyor, hangi nesil? Maddi ve manevi yıkımlarını Türkiye tarafında karşılanmasını yukarıda değinmiştim. Hangi maddi tazminat? Esas Türkler alacaklı, Erivan bir zamanlar Türk şehri idi, şimdi bir tane bile Türk yok! Rusların yardımıyla Türklere ait, Azerbaycan toprağında bir Ermenistan Devleti kurulmuştur. 



Bir de, "ne katliamları ne de soykırımı desteklemediğimi" derken bile, kendi yazdıklarınızla çelişiyorsunuz. Bu makalenin birçok yerinde Türkleri soykırım ile suçlarken, Ermenilerin "soykırıma" maaruz kaldığından bahsettiniz. Bir de bunun üstüne, "ikiyüzlülüklere duyarsız kalamadığınızdan" bahsediyorsunuz. Burada ikiyüzlü davranan esas sizsiniz!



Kürtlere de değinmişsiniz. İyi ki onun terör örgütü olduğunu kabul ettiğinizi belirttiniz, "silahlı faaliyet yapanlar" dediniz.  "Amerika yasalarına göre terörizmle eylem birliği içindeyseniz, o zaman baskı gurubunu kurup ta elinizi kolunuzu sallayarak kongreye gidip kendi düşüncelerinizi söyleyemezsiniz. Bu Amerika'daki yasalara aykırıdır." der Prof.Türkkaya Ataöv. Peki pkk/pyd terör örgütüyle ilişkisi olan milletvekillerine ne demeli?



Kürtler de diğer vatandaşlar gibi her hak ve özgürlüğe sahiptir. Bilmiyorsanız belirteyim Türkiye'nin 2'inci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Kürt'tür. Ayrıca, Kürt diye tanınan bir çok kişi de Türktür!  Bizim suçumuz mu hala ağalıktan emir alanların "özgür" olmayışı? Hala feodal bir yapı içinde yaşamaları? Türkiye'nin her yerinde yaşama, okuma, çalışma özgürlüğü olanlar, niye biz "özgür değiliz" diyor peki? Hangi özgürlük? Mesela, Türkiye'nin batısında esnaflık yapabiliyor, ama batısından bir vatandaş Doğu'da esnaflık yapamıyor, barındırmıyorlar çünkü! Kaldı ki "çok yakın tarihimizde yaşanan toplu cinayetler" diyerek yine Türkiye'yi suçlamaktasınız. Bunların bir iddiadan öteye gitmediğini herhalde duymadınız! Diyarbakır'da bulunan kemiklerin bir kısmı hayvan bir kısmı da en az 100 yıllık idi. (Şubat 2012) Yani, Hangi cinayet?


Herşey açık bir şekilde ortada iken "hiçbir zaman açıklığa kavuşamayacak" ne demek? Bazılarının olayları çarpıtmakta üstünü yok!



Ne güzel diyorsunuz "Sadece Türkler mi suçlu? Balkanlar'da Kafkaslar'da müslüman katliamları yaşanmadı mı?" diye. Evet doğru yaşandı, birçok Türk katledildi, hem Balkanlar'da hem Mora'da, hem de Kafkaslar'da. Çok acı değil mi? Ama hiç bahsetmiyoruz, ağlamıyor, sızlanmıyoruz. Yurdışındakiler bilmiyor, çünkü konferans vermiyoruz, poster asmıyoruz, para toplamıyoruz, kulis yapmıyoruz... Buraya ayrıca bir not düşmek istiyorum. Niye Türklere gelince "müslüman kıyımları" deniyor da, Ermenilere gelince "Ermeni kıyımı" deniyor da "hıristiyan kıyımı" denmiyor? Dünya'da Müslümanlık sadece Türklere mi özgü de, müslüman denilince Türkler anlaşılıyor?



Ayrıca 100 yıl önce Türk soykırımı yapanlar, daha taze olan, 92-Hocalı Soykırımı'nı red etmekte, Karabağ'da işgalci durumundadır, ki Başbakanları da bu işlenen suçun faillerindendir. Buna ek olarak ASALA terör örgütünün öldürdüğü Türk diplomatlarından, öldürülen akrabalarından, devlet görevlilerinden hiç bahsetmiyorsunuz, neden? Sonuçta onlar da, sözde Ermeni soykırımını dünyaya duyurmak için ASALA tarafından işlenen bir eylem değil miydi? Şiddete kim başvuruyor sayın Deniz Hanım? (Secrets of a Christian Terrorist State Armenia by Samuel A.Weems, okuyun)



Çok iyi bir tespit, hakkınızı yemeğim: Soykırımı kabul edenler Hıristiyan! Lakin eksik. Müslüman olan Lübnan'da bunların içinde, ne de olsa Ermeni diasporasının yoğun olarak yaşadığı bir ülke, oylara ihtiyaçları var! Soykırımı kabul edenler Türkiye'yi bölmek isteyen, Birinci  Dünya Savaşı'nda istediklerini elde edemeyen İtilaf Devletleri'nden oluşuyor. Evet, bunların kaçının eli temiz, tarihi temiz? Kimse kendi çöplüğüne bakmaz, ayrıca bu olay siyasi bir "malzeme"ye dönüşmüştür. Ve Ermeni diasporası da kendi cebini doldururken, Ermenistan'daki vatandaşlarının yoksulluk çekmesine göz yummaktadır. Bunu da en güzel anlatan Şükrü Server Aya'dır. (The Genocide of the Truth + The Genocide of the Truth Continues)



Makalenizde kendinizle çelişkiye düşmek uğruna da olsa, tarihi çarpıtarak, beyinlere bir Ermeni soykırımı varlığını sokarak, ama ya yoksa fikrine de basitçe değinerek, Goebels'in Öğrencisi olduğunuzu kanıtlamış oldunuz. Sizi alkışlıyorum, çünkü göçek,akçam,şafak gibilerden (bknz. tallarmeniantale.) hiçbir farkınız yok!



Prof.Harry G. Frankfurt'un da dediği gibi; "Günümüzde medya büyük bir ‘bullshit’ üreticisi olmakla birlikte, politikacılar hala bu konuda birinciliği ellerinde tutuyor... Her siyasi figür, 24 saatlik bir bullshit üreticisidir..." [‘On Bullshit’ (Boktanlık Üzerine)] ve bu makaleniz bir bullshit'tir. Ek olarak ta, İndigo Dergisi yönetimini kınıyorum!



Saygılar

S.Bayraktar


Yukarıda bahsettiğim kaynaklar dışında bazı kaynaklar:

- ARŞİV BELGELERİYLE ERMENİ FAALİYETLERİ 1914-1918 - (8 cilt) . Genelkurmay ATASE ve Genelkurmay Denetleme Başkanlığı Yayınları, ANKARA
- Norman Stone
- Prof.Dr.Ata Atun
- Ahmed Rüstem Bey
- Kazım Karabekir
- Prof.Dr.Fahrettin Kırzıoğlu + kitabı
- Necdet Sevinç
- Ermenistan'ın ilk başbakanı O.Kaçaznuni + kitabı
- Tallarmeniantale 
- TURKS, AZERBAIJANIANS, ARMENIANS: GENOCIDE OF HISTORICAL TRUTH
- Do you want to know what happened, or have you already decided to take part in running this political game?
- Prof. Justin McCarthy's speech at the Federal Parliament in Canberra - Part1: 
- Bruce Fein ve Justin McCarthy Kanada'da ki basın konferansı 







Ben hiçbir şey bilmiyorum! Sadece araştırıyor ve okuyorum!


*



indigo dergisine 18 Nisan 2015'te yazan Deniz Alan Held'in makalesi ise aşağıdaki gibidir:



II. Dünya Savaşı’nda Almanya Hükümeti seçimle başa gelmiş diktatörünün emriyle, yani seçmenlerinin onayı ve bilgisi dahilinde, milyonlarca Yahudi’yi sitematik olarak öldürüldü. Almanya savaşı kaybedince, tüm kaybedenler gibi önüne gelen her şeyi imzaladı ve dolayısyla yaptığı Yahudi katliamlarının da bir “soykırım” olduğunu kabul etti. Bedel olarak İsrail’e çok büyük bir miktarda tazminat (yıllık 20 milyar Dolar) ödemeye mahkum oldu.


O zamana kadar milliyetleriyle övünmekte olan Almanlar, Hitler taraftarı olsun olmasın, 1945’ten sonra milliyetçi ya da ulusalcı hislerini saklamaya başladı, çünkü ırkı yüz kızartıcı bir suça imza atmıştı. Bu tür duygular doğal olarak içlerinde olmasına rağmen, bugün dünyada, az sayıdaki Neo-Nazi faaliyetleri dışında, Alman milliyetçiliğine rastlanmaz. Almanlar kendileriyle duyduğu gururu belirgin şekilde sadece futbol karşılaşmalarında gösterebilir. Muhtemelen bu yüzden Almanya futbol sporunda dünya liderlerinden biri, Alman futbol seyircisi de en heyecanlı olan taraftarlardandır.


1915


Birinci Dünya Savaşı’nın süregeldiği 1915 yılında ise, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında Türk yöneticilerin emriyle Kürt aşiretleri tarafından, gene sistematik olarak, birçok Ermeni köyü yakıldı ve yüzbinlerce Ermeni vatandaşı öldürüldü.


Bugünkü Türkiye Devleti’nin atası Osmanlı İmparatorluğu bu savaşı kaybetti ve kazanan devletlerle  yapılan anlaşmalar gereği kapitülasyonları ve İmparatorluk’un çöküşünü hazırlayacak başka birçok maddeyi kabul etmek zorunda kaldı. Serv ve Mondros anlaşmaları uyarınca Osmanlı toprakları üzerinde İngiltere kontrolünde  Ermenistan ve Kürdistan devletleri kurulması da karara bağlandı. Ermeni katliamlarının süregeldiği veya hemen akabinde yapılan bu anlaşmalarda (1918-1920) “Soykırım” lafı pek geçmese de aşağıdaki madde sabitlendi.


“Savaş Suçları (madde 226-230): Savaş döneminde katliam ve tehcir suçları işlemekle suçlananlar yargılanacak.


Bu maddeye rağmen, olmuş ise ispatlanma ihtimali varken Ermeni Soykırımı o yıllarda resmi olarak kabul edilmedi. Bugün birçok yabancı ülke yetkilisi ve Türkiyeli vatandaş 100. yıl dolmadan Türkiye’nin soykırımı yaptığı gerçeğiyle yüzleşilmesini istiyor. Olayın üzerinden tam 100 yıl geçti ama, Türkiye bunu resmi olarak kabul etmemekte hala ısrarlı. Türkiye üzerindeki baskılar özellikle son yıllarda çok daha belirginleşti.


Ortada büyük bir Ermeni katliamı olduğu aşikar. Zaten bunu kimse inkar etmiyor. Nüfus sayımları ve toplu mezar belgeleri bu katliamları kanıtlar nitelikte. Birçok ülke zaten uzun zamandır tarih kitaplarında 1915’te Anadolu’da yaşananları “soykırım” olarak nitelendiriyor.


Taraflar ve olası sonuçlar


Mantıken her olay, bulunduğu zamanın ve ortamın şartları göz önüne alınarak değerlendirilmelidir. Ne var ki; çoğumuz olaylara bugün bulunduğumuz yerden ve yaşanmışlıklarımızın bize hissettirdikleriyle bakarız. Bu durum da genellikle olayı tarafsız olarak görmemizi engeller.


Birçok kişi için 1915’te Anadolu’da yaşanan olay bir ırkı ortadan kaldırmaya yöneliktir, ama bir o kadar insan da bunun bir ‘Soykırımı’ olmadığından emin. İki görüşü de destekleyen mevcut birçok belge ve araştırma bulunmakta, fakat ne Ermenistan ne de Türkiye, arşivlerini henüz açmadı. Muhtemelen arşivler açılsa bile, insanoğlu genelde inanmak istediğine inandığı için, görüşler pek değişmeyecek.


Olayın soykırım olup olmadığında anlaşamayan Türkiyeliler, başka konularda da birbirinden farklı düşünüyor. Örneğin; bunun bir soykırım olmadığını iddia edenler genelde ulusalcı görüşe yakın, Atatürkçü, “vatan”ın toprak bütünlüğünü savunan ve Türkiye’nin dış veya iç güçler tarafından parçalanmaya çalışıldığını düşünenler. Soykırımı savunanlar ise,  Türkiye’deki tarihsel veya sosyal olaylardan yara almış, bu yüzden ülkesine küskün ve kendini bir miktar ötekileştirilmiş hissedenler. Ayrıca prensip olarak Atatürk karşıtı ve muhtemelen de yedek bir “vatan”ları var.


Peki bunu kabul etmeyen Türkiyeliler neden davalarında bu kadar ısrarcılar? Belki artık oynanan oyunlara alet olmak istemedikleri, belki de Ermeni komşusunun dedesinin kendi dedesi tarafında öldürülmüş olma ihtimalini kabul edemeyişlerindendir. Böyle bir ihtimal varsa bile dedesinin günahının vebalinin ona ait olmadığını düşündüğü de olabilir sebep.


Türkiye, Ermeni Soykırımı’nı kabul ederse ne olacak?


Ya ısrarlara ve suçlamalara dayanamayıp kabul ederse ne olacak? Türkiye resmi olarak Soykırımı yaptığını imzalarsa bu durumdan karlı çıkacaklar kimler? Sadece köy isimlerini Ermeniceleri ile değiştirilip her şeyin tatlıya bağlanacağını düşünmek biraz naif olmaz mı?


Bu kabulün karşılığında Türkiye Ermenistan’a ya toprak verecek ya da para. 1915’te yakılan köyleri versek? Bugünkü Kürt aşiretleri büyük dedelerinden kalan köyleri terk etmek isteyecekler mi? Ya da Erivanlılar kendi evlerini bırakıp o köylere gelip yerleşmeyi düşünürler mi? Türkiye’nin Almanya kadar gelişmiş bir endüstrisi olmadığına ve açlık sınırında yaşayan milyonlarca insanı olduğuna göre, vergi verebilmesi durumu da şaibeli. Bu durumda Türkiye  mecburen ipleri başkasının eline verecek ve 1923 öncesi gibi boyunduruk altında yaşaması söz konusu olacak.


İç hesaplaşma


Yıkılmak üzere olan bir imparatorluğun böylesine sistematik bir katliam yapmış olması ve o anda ülkede hüküm süren dış güçlerin bundan haberi olmaması ne kadar mantıklı? Savaş sonrası tarihinin en zayıf dönemini yaşayan ve diğer bütün şartları kabul etmiş Osmanlı İmparatorluğu’na Ermeni Soykırımı da kabul ettirtilemez miydi?


Acılar 100 yıl sonra taze kalabilir mi? Zaman her şeyin ilacı değil miydi? Türkiye’nin 1915’i soykırım olarak tanıması yerine, bu olayın yol açtığı maddi ve manevi yıkımları gidermek konusunda ne yapılabileceği tartışılsa daha doğru olmaz mı? Yeni mağduriyetler yaratmak mı çare?


Ermeniler ile bir sorunum olmadığını, ne katliamları ne de soykırımı desteklemediğimi anlatmak için neden mantığımın almadığı delillerle soykırımı kabul etmem bekleniyor? Irkçı görüşten olmadığımı ama gördüğüm ikiyüzlülüklere duyarsız kalamadığımı nasıl anlatabilirim?


Ya da aynı şekilde Kürtler’in yaşamış olduklarından üzüntü duyduğumu ve onları ülkemdeki diğer vatandaşlardan farklı görmediğimi ispatlamak için neden 35 yıldır silahlı faaliyet yapan, uyuşturucu ticaretinden gelir sağlayan ve muhtemelen dünyanın en güçlü ve donanımlı yasa dışı topluluğunun terör örgütü olmadığını kabul etmem bekleniyor?


Tarih hep kanla yazıldı ve tarih kitaplarını hep kazanan taraf yazdı.


Bugün gözümüzün önünde cereyan eden olayların bile aslında göründüğü gibi olmadığı, paralellerin, MİT’in ya da Derin Devlet’in yapmış olabileceği düşünülürken, yüz yıl önce yapılanlardan emin olmak tarafsızlığın ihlali hatta çifte standart uygulamaktır.


1915’in büyük bir katliam mı, yoksa bir ırkın soyunu kırma teşebbüsü mü olduğu belki de hiçbir zaman açıklığa kavuşamayacak, çünkü zaman makinesi henüz icat edilmedi.


Kaldı ki çok yakın tarihimizde yaşanan toplu cinayetler, petrol uğruna çıkartılan savaşlar, bombalanarak yok edilen kültürel mirasların üstü örtülü beklemekte. Bunların failleri hali hazırda yaşamaktayken, hatta medyada ve göz önünde konuşmaya devam ederlerken, bütün dünyanın yüz yıl önce katliam yapanların torunlarına dedelerinin işlediği suçu kabul ettirmekten başka derdi yok gibi.


Ayrıca “mağdur olan masumdur” düsturu güdüldüğünden midir nedir, o günlerin savaş zamanı olduğu ve katliam yapanın sadece Türklerin olmadığı da göz ardı edilmekte. O karmaşa döneminin mağdurları sadece Ermeniler değildi, Balkanlar’da, Kafkasya’da tarihin en büyük Müslüman katliamları bu dönemde yaşanmadı mı?


Soykırımı kabul eden ülkelerin genelde Hristiyan dinine ait olmaları da manidar. Ermeniler Türkiye’deki en büyük Hristiyan çoğunluk değil de, misal Budist olsalardı, Hristiyan ülkeler “Soykırımı kabul edin” diye bu kadar baskı yapacak mıydı?


İkiyüzlülüklerimiz


Amerikalıların Kızılderililere , İngilizlerin Hindistan’a yaptığı katliamları soykırım olarak tanımlamayan ülkeler Türkler’e atalarının yaptığının “soykırım” olduğunu kabul etmeleri için ısrar ediyor. Soykırım inkarını seçim malzemesi olarak kullanan partiyi başa getirmiş “yetmez ama evetçiler” ve vakıf mallarının kendilerine geri verileceği vaadi üzerine aynı partiye oy vermiş Ermeniler, ülkeyi tarihiyle yüzleşmeye davet ediyor. Bir yandan 12 Eylül Darbesi ile hesaplaşacağız derken aynı zihniyeti üstüste iktidar yapmış bir ülkenin, 100 yıl önceki olayın üzerine bu kadar düşmesi, açıkçası, pek samimi görünmüyor.


Geçmişle yüzleşmenin bugün açısından anlam ve önemi nedir? Tarihle yüzleşmek, sadece geçmişte yaşanmış bir olay hakkında tavır almak mı demektir? Tarihte yaşanmış insan hakları ihlalleri konusunda ne yapmak gerekir? Bunlar üzerinde geniş çalışmalar yapılması gereken derin sorular. Ama önce düşünmemiz gereken başka bir şey var: Ermeni Soykırımı’nı kabul eden ülkelerin hangisinin tarihi temiz, kaçının elleri kanlı değil?










Hangi Gazeteci?