Translate

milli ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milli ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2015 Çarşamba

SAVAŞ, BANKA, ONUR






Çin’in Guangzhou kentinde bir banka soygunu... 

Soygunculardan biri bankadakilere bağırır: 
“Kımıldamayın! Para Devletindir, ama Hayatınız Sizindir.”

Herkes sessizce yatar… 

Bunun adı “Zihin Değiştirme Kavramı”dır.

Alışılmış düşünce tarzını değiştirmek…

Bu arada müşterilerden bir kadın bir masanın üzerine yatmıştır. Ama bacaklar ortada... Soyguncu bağırır: “Edebini takın. Bu bir soygun, ırza geçme değil!”

Bunun adı “Profesyonellik”tir. İşin neyse onun üzerinde yoğunlaş!

Soyguncular paraları yüklenip eve kapağı atmışlar. 
Daha genç olanı (MBA derecelidir) daha yaşlı olanına (ki bu ise 6 yıl ilkokuldan sonra terk): 
“Abi, hadi şu paraları sayalım,” der. 

Daha yaşlı olanı der ki: 
“Çok aptalsın be! Bu kadar para oturup sayılır mı? Bu akşam zaten TV haberlerinde kaç para çaldığımızı öğreniriz.”

Buna “Deneyim” derler! Günümüzde deneyim kâğıt diplomalardan çok daha önemlidir.

Soyguncular bankadan kaçtıktan sonra şube müdürü, şube şefine hemen polisi aramasını söylemiş. Şef demiş ki: 
“Durun hele müdürüm. Alacaklarını aldılar. Biz de bir 10 milyon daha alıp daha önce iç ettiğimiz 70 milyon dolara ekleyelim, ne dersiniz?”

Buna “Dalgayı yakalamak” derler. Berbat bir durumu kendi lehine çevirmektir bu!

Müdür der ki: “Yahu, her ay bir soygun olsa harika olurdu. Ne eğlenirdik!”

Buna “Sıkıntılardan kurtulmak” derler. Kişisel mutluluk işinden çok daha önemlidir.

Akşam TV haberleri bankadan 100 milyon dolar çalındığını açıklanmıştır!

Çaldıkları paranın çok daha az olduğu bilen soyguncular oturup saymışlar parayı… Tekrar tekrar saymışlar. Bakmışlar hepi topu 20 milyon! Çok kızmışlar bu işe:

“Biz hayatımızı tehlikeye atıp 20 milyon çalabildik. Banka müdürü bir el hareketiyle 80 milyon götürdü. Galiba soyguncu olmak yerine doğru dürüst eğitim görmek daha iyiymiş!”

Bu “Bilgi altından daha değerlidir” demektir…

Banka müdürü çok mutludur. 
Özellikle bir süre önce borsada kaybettiklerini geri alabildiği için...

Buna “Fırsatları kullanmak” derler. 

Kazanmak için risk almak gerekir.







PEKİ, GERÇEK SOYGUNCULAR KİMLER ŞİMDİ ?




KASASI BOŞALAN SAVAŞ ÇIĞIRTKANLARI ...
GİDİN KREDİ ÇEKİN !









- Silah satışındaki amaç kar etmek değil. Bu kontrol meselesi.
- Silah sevkiyatını kontrol eden, savaşları da kontrol eder.
- Hayır, Hayır IBCC bir bankadır. Amaçları savaşları kontrol etmek değil. Savaşların ürettiği borçları kontrol etmektir. 
Bunu bilmeniz lazım. Savaşların gerçek getirisi,asıl olan, yarattığı borçlanmalardır.Borçları kontrol eden 
HERŞEYİ KONTROL EDER.

Clive Owen - Naomi Watts , 2009 Film



Birileri borç mu demişti?










Onur, engebeli, kıyısı olmayan ada gibidir; 
Bir kere terk ettiniz mi bir daha dönemezsiniz. 
Nicholas Boileau (1636 - 1711)



Bizdeki durum....:(
















...Çünkü korktukları başlarına geldiği an, 
bu emperyalizmin sonu olacaktır...


Bunalımı Derinleşen Emperyalistler Kendi Ülkelerinde de Sömürü ve Baskıyı Arttırıyor.

Emperyalizmin dünya emekçi halkları üzerinde sürdürdüğü sömürü ve baskı yüzyıldır devam ediyor. Emperyalizm yalnızca sömürgesi durumuna soktuğu ülkeleri emekçi halkların kanlı-bıçaklı düşmanı değildir. Kendi halklarına da düşmandır. Kendi halklarını da sömürü ve baskı altında tutmaktadır. Ama bu gerçek hep gözardı edilmeye, gizlenmeye çalışıldı. 

ABD "özgürlükler" ülkesiydi. İngiltere demokrasi beşiğiydi. Almanya sanayinin, Japonya teknolojik gelişimin deviydi. Fransa dünyada aydınlanmanın merkeziydi. Bu ülkelerde insanlar lüks içinde yaşıyordu, elleri sıcak sudan soğuk suya değmiyordu.


Geri bıraktırılmış ülkelerin yoksul halklarına, özgürlüğe insanca bir yaşama giden yolun bu emperyalist ülkelerde izlediği yoldan geçtiği gösterilmeye çalışıldı. Yıllardır dünya emekçi halkları, yoksulların aç kalmalarının sorumlusunun kendilerinin olduğuna, bunda emperyalizmin bir suçunun bulunmadığına inandırılmak istendi. 

Mutluluğun kapılarının emperyalist ülkelerden açıldığı anlatıldı. 

Özgürlük, demokrasi, iş, ev, sağlık, eğitim, ulaşım, bilim... gibi en temel insani haklar dahil ne isteniyorsa emperyalist ülkelerde vardı(!) 

Bunları başka yerlerde aramaya ne gerek vardı? 
Sosyalist ülkelerde özgürlük ve demokrasi yoktu(!) 
Sosyalizm diktatörlüktü. 
K. Kore açlıktan kurtuluyordu. 

Dünya emekçi halkları on yıllardır emperyalizmin ve onların uşaklarının ağzından bu yalanları dinledi.

Emperyalist devletler kendilerini "demokrasi" ve "barış" bekçisi ilan ederken, barış ve demokrasi maskesi altında dünya emekçi halkları üzerinde ekonomik, siyasi, askeri, kültürel terörlerini hiç eksik etmediler. 

Emperyalizmin özü gereği sömürgeci ve teröristtir. 
Hiçbir maske bu yüzü gizleyemedi. 

Bugün emperyalist devletler ekonomik ve askeri olarak dünyanın en güçlü ülkeleriyseler, bunun insanlığın, aç, yoksul kalması, hastalık ve ölümlerden kırılması pahasına gerçekleştiğini tüm dünya halkları çok iyi bilmektedir.


Bugün dünya da 1.2 milyar insan açlık çekerken, her gün 25 milyon insan bu açlar ordusuna katılıyor.

1.5 insan sağlık hizmetlerinden mahrum yaşatılırken 880 milyon kişi hiç okuma yazma bilmemektedir. 

Bu yıl okullar açıldığında, 150 milyon çocuk okuma hakları ellerinden alındığı için okula başlayamamıştır.

1 milyar insan yaşanmayacak derecede kötü barakalarda kalmaya mahkum edilirken 100 milyon ailenin başını sokacak bir barakası dahi yok.

Her yıl milyonlarca insan açlıktan ölürken, açlıktan ölenlerin büyük bir kısmı okul yaşına gelmemiş çocuktur.

Her yıl 250 milyon çocuk yeterli beslenemediği için kör olmaktadır. 100 milyon çocuk sokaklarda yaşamaktadır. 

200 milyon çocuk okula gidecekleri yere emperyalist tekellerin tatlı karları için çalıştırılmaktadır. 

1 milyon çocuk cinsel ticaret ağına düşürülmektedir.


Bu tablo "özgürlük", "barış", "demokrasi" havarisi kesilen, böyle gösterilmeye çalışılan emperyalist devletlerin eseridir. 

Bunlar emperyalist devletlerin dünyayı insanlığı ne hale soktuğunu gösteren gerçeklerin sadece bir kısmıdır. 

Açlık, yoksulluk, sefalet, salgın hastalıklar, kıtlık, bunların neden olduğu ölümler, sakat kalmalar hiç kuşkusuz en çok emperyalizmin sömürgesi altında bulunan ülkelerde yaşanmaktadır. 

Ama yoksul, sömürge ülkelerdeki kadar olmasa da bu gerçekler emperyalist devletlerde de yaşanmaktadır.


Emperyalistler 1917 Ekim devriminden ve sosyalist blokun kurulmasından sonra hem sosyalist ülkelerin bir çekim merkezi olmaması hem de emekçi halklar üzerinde uyguladığı sömürü ve baskının kendine karşı bir ayaklanmaya dönüşmesini önlemek için çok çeşitli ekonomik, askeri, siyasi yöntemler geliştiriyordu. Bunlardan bir tanesi de sömürgelerden elde ettiği karlardan kendi emekçilerine de bir pay vererek emekçilerle kendisi arasındaki çelişkiyi yumuşatma politikasıydı.


Ama bunalım krize dönüştükçe kendisi için sosyalist blok tehlikesinin ortadan kalkmasını da fırsat sayarak, kanlı elleriyle kendi halklarının da boğazını daha fazla sıkmaya başladı. 

Dünya emekçi halkları üzerindeki sömürü ve baskıyı daha da artırırken, kendi emekçilerine verdikleri payı da giderek kısmaya, sömürü ve baskıyı artırmaya başladılar.


Eğitim, sağlık, konut, ulaşım gibi en temel insani sorunları çözmeye, işsizliği önlemeye yönelik, devlet bütçesinden sosyal harcamalar için ayrılan pay her geçen gün daha da azaltıldı. 

İşsizlik emperyalist ülkelerde %10’ların üzerine çıktı. 

Emeklilik yaşı yükseltildi. 

Emeklilere, yaşlılara, işsizlere, sakatlara, kimsesizlere yapılan sosyal yardımlar kısıtlandı.


Örneğin Almanya’da Ekim 96’da Alman parlamentosunca onaylanan 

"Tasarruf Paketi" adı altında alınan kararların bazıları şunlardır,
- Rapor alan personele ödenen hastalık parasından %20 kesinti yapılması
- Emeklilik yaşının erkeklerde; 2000-2002 yıllarında 63’ten 65’e
kadınlarda; 2000-2005 yıllarında 60’tan 63’e çıkarılması
ve erken emeklilik isteyenlerin ücretlerinde %3.6 kesinti yapılması.
- 1997 yılında işsizlik parası ve yardımlaşma zammı yapılması
- Sayıca on işçiden az işçi çalıştıran firmaların işçi çıkartabilmelerinin kolaylaştırılması
- Personel çıkışlarında sosyal plan ve tazminatlarda kısıtlamaya gidilmesi
- İlaç masraflarında hastaların katkı payının artırılması


Kısacası, yoksulluk, sefalet, işsizlik, artan sömürü ve baskı emperyalist devletlerde de gizleyemeyecekleri bir şekilde kendini dışa vurmaya başladı. 
Kendini dünyanın efendisi ilan eden ABD’de durum Almanya’dan daha kötüdür. 

Bugün ABD’de sağlık harcamalarında yapılan kısıtlamalar nedeniyle her yıl 40000 bebek 1 yaşına gelmeden ölmektedir. 

Tüm bu sosyal harcamalara yapılan kısıtlamaların sonucu olarak yalnızca büyük şehirlerde yoksul insanların sayısı 6 milyonun üzerindedir. 

Bugün ABD’nin içinde bulunduğu sosyal çöküntüyü rakamlarla daha fazla örnekler vererek göstermek mümkündür. 

Ama sadece intihar edenlerin sayısındaki artış bile bu çöküntüyü göstermeye yetmektedir. 

Bugün "özgürlükler" ülkesi ABD toplumsal bir bunalım içindedir. Gençler içinde intihar olayları son yıllarda da iki katına fırlarken yetişkin erkeklerin %10’nu, yetişkin kadınların %20’si bunalım sonucu intihar etmektedir.


Emperyalist devletler emekçiler üzerindeki sömürüyü artırdıkça halkta oluşan memnuniyetsizliği bastırabilmek için daha fazla baskı ve şiddete başvurmaktadır. 

ABD’de şehirlere yapılan federal yardım %60 azaltılırken hapishane yapımı için bütçeden ayrılan pay %73 artırılmıştır. 

Diğer emperyalist devletlerde de durum aşağı yukarı aynıdır. Kanada’da açlar restoranlara saldırırken; Japonya’da barakalarda yaşamak zorunda kalanların sayısı her geçen gün artmaktadır. İngiltere okulları kapatıp öğretmenlerin işine son verip, fabrikalarda işçileri kitlesel şekilde işten atmakta; Fransa memur maaşlarını dondurmakta, aynı şekilde işçiler toplu şekilde işten çıkarılmaktadır. Sömürü ve baskıya karşı kitlelerin eylemlerinin bir süreklilik kazanmasının ardında Avrupa ülkelerinde faşizmin yeniden yükselişe geçmesi, faşist saldırıların ve yabancı düşmanlığının artması, emperyalizmin içinde bulunduğu krizin açık bir göstergesidir.

Emperyalist devletler, kitlelerin bilinçlerini bulandırmak, tepkilerini başka kanallara yöneltmek için yabancıları hedef göstermektedir. Ülkedeki açlıktan yoksulluktan, işsizlikten yabancıları sorumlu tutmaktadırlar. Yine yalan ve demagojilerle halkları aldatmaya, birbirine kırdırmaya, faşist saldırıları meşrulaştırmaya çalışmaktadır.

Bunlardan biri de SAVAŞ çıkarmaktır.

Ama tüm bu çabalar, hangi milliyetten olursa olsun emperyalist ülkelerdeki tüm emekçiler birlik ve dayanışma içine girerek saldırıları geri püskürtmüştür. 

Emekçilerin memnuniyetsizliği ve artan kitlesel eylemlerin ardından korkuya kapılan olmayan partileri iktidara getirerek kitlelerin öfkesini yumuşatmaya çalışmıştır. 

Bu da emekçilerin öfkesini dindirememiştir. 

Japonya’dan Avrupa’ya, Avrupa’dan ABD’ye grevler, mitingler, sık sık polisler çatışmaya varan sokak gösterileri bu ülkelerin değişmeyen gündemlerinden biri olmuştur.


Bu gelişmeler emperyalizmin korkusunu büyütmektedir. Dünya bankası başkanı James Wolfensohn yaptığı bir açıklamada: "Bir saatli bombayla yaşıyoruz" dedikten sonra "Dünyada 3 milyar insanın günde 2 dolardan az, 1.3 milyar insanın 1 dolardan az parayla yaşadığını..." söyleyerek bu saatli bombanın patlamasından duyduğu korkuyu dile getiriyordu. 

Bu korku boşuna değildir. 

Çünkü korktukları başlarına geldiği an, bu emperyalizmin sonu olacaktır.


Emperyalistler kitabından....

















4 Temmuz 2015 Cumartesi

13 yıl içinde; Türkiye ekonomisi, günümüzün ve geleceğimizin varlığı tüketildi.





Cahit Kayra…1917 doğumlu bir genç adam…Gençliği; bıkıp usanmadan araştırma yapmasından, yazmasından geliyor. 37 kitap yazdı. Bürokrat, milletvekili ve bakan oldu. Son olarak, üç ciltlik “Cumhuriyet Ekonomisinin Öyküsü” kitabını yazdı. Cahit Kara’dan mektup aldım. İşte makalesi:


“Asıl Mesele; Türkiye’de sanayileşmenin durdurulması, mevcut sanayi tesislerinin özelleştirme uygulamasıyla yok edilmesi ve ülkenin ciddi bir ivmeyle fakirleştirilmesidir.

Türkiye’nin bugünkü perişan durumu; Cumhuriyet değerlerinin tahribi, dış politikadaki olumsuz korkutucu gelişmeler, iç politikadaki parçalanma - parçlama programları, eğitimdeki dinsel kuşak yaratma politikası ve Türkiye’deki fakir-cahil kesimin büyütülmesi programı tam bir bütünlük göstermektedir. 

Bu bütünlüğün parçalarının her biri birbirinden önemli sorunlarla doludur. Bir de bunların altyapısındaki konu varki, işte bu Soner Yalçın tanımlaması ile Asıl Mesele’dir…”


“Türkiye’nin kırılgan ekonomisi ve bu ekonominin asıl meselesi: ‘Sanayileşmemektir’…Türkiye’de sanayileşme arzusu, heyecanı güçlü başladı, fakat birden durakladı: Aşama aşama farklı politikalar uygulandı.


- 1930-1950; devletçilik ve sanayileşme, Mustafa Kemal ve İnönü
- 1950-1960; devletçilik ve dağınık sanayileşme hareketi (Menderes)
- 1960-1980; karma ekonomi, (devletçilik+özel sektör) sanayileşmede gelişme dönemi. (İnönü+Demirel+Ecevit+Erbakan) Bu dalgalı politikalardan sonra sanayileşme heyecanı kayboldu!
- 1980-2002; İlk engellemeler başladı. (Özal+Çiller)
- 2002 ve devamı; Tüketim politikası, sanayileşmenin durdurulması ve mevcutların tahribi.


Bu tabloyu basitleştirebiliriz:
- 1923-2002; sanayileşme.
- 2002 ve devamı; Türkiye’de kurulu sanayinin tahribi ve yeni yatırımlar yapılmaması.


İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD siyasi sultasını geliştirmek, kapitalist rejimi güçlendirmek ve yaymak için Marshall Planı’nı başlattı:

- Dünya ticaretini serbestleştirme önlemleri aldı. Engeller azaltıldı (Gatt ve DTÖ).
- Gelişmiş ülkeler (Avrupa ekonomisi) toparlandı, güçlendi.
- Gelişmemiş (ve gelişme halindeki) ülkelerde sanayileşme başladı. Batı‘nın bu ülkelerdeki pazarlarında daralma oldu.


1970’lerden sonra Batılı toplumlar gelişmekte olan memleketlerdeki sanayileşmeden tedirgin oldu.


- Gelişmiş/sanayileşmiş memleketler arasında, Guadaloupe toplantısı yapıldı. (Amerika+İngiltere+Fransa+Almanya) Önemli, fakat yazıya geçmeyen, akıllarda yer alan ve geliştirilen bir anlaşmaydı bu.


- Bu anlaşmaya yıllar sonra 1989’da Washington Consensus (Vaşington Anlaşması) adı verildi. Bu anlaşmanın amacı:


- Ekonomik krizi önlemek için çeşitli istikrar önlemleri almak; (bütçeleri denkleştirmek gibi)
- Dünya ticaretine (serbestleştirmeyi artırarak, koruma engellerini yok ederek) kendi yararlarına uygun bir şekil vermek…


Bu anlaşmanın içinde önemli bir madde vardı:
- Gelişme halindeki ülkelerde kurulu, devlet kaynaklı sanayinin özelleştirilmesi (açıkça yok edilmesi.)”


“Planlı dönem ağırlıklı olarak Türkiye’nin sanayileşmesiyle devam etti. 2002 yılına kadar Türkiye’de gayrisafi milli hasılanın, yıllara göre yüzde 22-26’sı yatırımlara ayrıldı. İstihdam sorunu olmadı.

- Dünya Bankası Türkiye için bir inceleme yaptırdı ve 1978 tarihli bir rapor hazırlattı. S.Robinson ve Kemal Derviş tarafından hazırlanan raporda, Türkiye’de sanayileşmenin ‘yavaşlatılması­’ önerildi.

- 1980 sonrası bir istikrar programı hazırlandı. Bu programın maddesinde KİT‘lerin özelleştirme yoluyla tasfiyesi hükmü vardı.

- Özal sanayileşme hızının azaltılacağını açıkladı. Özelleştirme başladı; fakat başarılı olmadı.

Bu arada sanayileşme devam etti…

- Çiller, Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği’ni imzaladı. Gümrükler açıldı.

Sanayileşme yine devam etti…

- Ekonominin dengeleri bozuldu. Ecevit, Dünya Bankası’ndan Kemal Derviş’i davet etti. Derviş, faizleri yükseltti. Dolar ucuzladı. Açık gümrüklerden Türkiye’ye mal aktı. Sanayiciler yatırımı bırakıp ithalatçı ve tüccar oldu.

Sanayileşme bir ölçüde yine devam etti…

- 2002 yılındaki erken seçim sonunda, yeni kurulan ve dinsel ideolojiyi benimseyen Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldi.

Sanayileşme durdu…


- Seksen yılda kurulan sanayi yıkıldı.

- Bu bir miras yedilikti. 300’den fazla tesis satıldı, tasfiye edildi. (2012’de özelleştirilen tesisler 280, kapatılan tesisler 78 idi. Satış tutarı 52 milyar Dolar’dı ve yabancıların satın aldıkları 15.5 milyar Dolar’dı.)


- Sanayide yeni yatırımlar yapılmadı.

- GSMH içinde yatırımların payı yüzde 12-14’e indi.

- Tüketim ekonomisi uygulandı. Bütün kaynaklar (İç tasarruflar+dış borçlanmalar) (Dış borçlar 1 trilyon Tl - İç borçlar 1 trilyon Tl - Kısa vadeli dış borçlar 350 milyar Tl.) + Devlet sanayinin tasfiyesinden elde edilen fonlar 13 yıl boyunca tüketildi.



Son durum:

- Gerçek kaynaklar çok büyük ölçüde daraldı.

- İşsizlik arttı.

- İç ve dış açıklar tehlikeli boyutlara ulaştı.

- Ekonomi dar boğaza girdi.

- Yöneticiler faiz ve dolar oyunları ile günümüzü idare etmeye çalışıyor.

- Cari dolar kuru hesaplarla Türkiye’nin milli gelirinin arttığı anlatımlarıyla kamuoyu aldatıldı.

- Geçen 13 yıl içinde; Türkiye ekonomisi, günümüzün ve geleceğimizin varlığı tüketildi.

- Türkiye ciddi bir ivmeyle fakirleşmektedir.


Asıl mesele budur…”



98 yaşındaki Cahit Kayra’nın mektubu böyle...
Anlamak isteyene…


Soner Yalçın , 16 Haziran 2015
"Kemal Derviş hep aynı"
Sözcü









* Yunanistan'ın 1.6 MİLYAR Euro (y. 1.8 MİLYAR Dolar) borcuna karşılık, sadece Türkiye'nin 2012’de özelleştirilen tesislerinin satış tutarı 52 MİLYAR DOLAR ve yabancıların satın aldıkları 15.5 MİLYAR DOLAR....


HAİNLİĞİ; 
GÖRÜYORUM,
GÖRÜYORSUN,

GÖRMÜYORLAR....!














Osmanlıyı Çökerten Dış Borç Süreci Kırım Savaşı ile Başlar







1853'te başlayıp 1856'da biten bu savaş, genellikle "resmi tarih" tarafından Osmanlı'nın Ruslara karşı kazandığı bir zafer ve imparatorluğu yeniden Avrupa'nın büyük devletleri arasına sokan bir olay olarak görülür. Oysa durum bambaşkadır:


Kırım Savaşı, Osmanlı'nın mali, siyasi ve fiili çöküş sürecine yol açan mekanizmayı yani dış borç batağını başlatan ve böylece sonuç olarak imparatorluğun tarih sahnesinden silinmesine yol açan savaştır. Savaş aslında hem bir Rus saldırısı hem de bir İngiliz-Fransız kışkırtması sonucunda başlamıştır.

1774'teki Küçük Kaynarca Antlaşması'yla, Rus Çarı'na Osmanlı'nın Ortodoks tebaasının koruyuculuğunun verilmesiyle doruk noktasına ulaşan Rus-İngiliz rekabeti araya Fransızların da girmesiyle, Kırım Savaşı'na yol açmıştır. Anlaşmazlık konusu da çok ilginçtir:

Günümüzdeki "Küresel Terörün" kaynağı olan Ortadoğu Sorunu ve Kudüs'ün yönetimi yatar Kırım Savaşı'nın altında. Osmanlı İmparatorluğu Kudüs'teki hizmetlerin görülmesinde Katolik Hıristiyanlarla Ortodoks Hıristiyanlar arasında bir denge gözetmektedir. Rusya bu hizmetler konusunda Ortodokslara haksızlık edildiğini öne sürer ve belli ayrıcalıklar ister. Fransa ise Kudüs'teki hizmetlerin Katolikler tarafından yerine getirilmesinde ısrarlıdır. İki ateş arasında kalan Osmanlı İmparatorluğu, Hıristiyanlar bakımından kutsal olan yerlerin Müslümanlar için de mukaddes olduğunu belirtir ve hizmetlerin Müslümanlarca yerine getirilmesine karar verir.

İşte bu noktada Osmanlı'nın paylaşılması anlamını taşıyan "Doğu Sorunu" fiilen gündeme gelir; Rusya, İngiltere'ye Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılmasını önerir.

Bu öneride Osmanlı İmparatorluğu'nu bundan sonra betimleyecek olan "Hasta Adam" deyimi de kullanılmıştır. Rusya'nın Güneye inmesinden çekinen İngiltere bu gizli öneriyi Osmanlılara haber verir. Sonunda Rusya, kutsal yerlerin yönetiminde Ortodokslara öncelik verilmesi isteğini bir ültimatom ile Osmanlı İmparatorluğu'na bildirir.

Osmanlıların buna yanıtıi Ortodoksların konumlarının Fatih ve Kanuni dönemlerindeki fermanlarla belirlendiği ve bu fermanların dışına çıkılamayacağı biçiminde olur. Bu karar Rus ültimatomunun reddi anlamına gelmektedir; Rus Çarı bu yanıta "Sultan'ın elini yanağımda hissediyorum," diyerek tepki verir ve savaş başlar. Aslında olay temelde "Doğu Sorunu" adıyla bilinen, Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılma sorundurç

İmparatorluk üzerindeki iddialarını, Osmanlıların Hıristiyan tebaası üzerindeki ayrıcalıklar ve oyunlarla sürdürmek isteyen Batılı ülkeler, kendi aralarında anlaşamadıkları için, Osmanlı'yı da birbirlerine karşı kışkırtmaktadırlar.

"Doğu Sorunu", Osmanlı üzerinde emelleri olan İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya arasında rekabete yol açmıştır. Kırım Savaşı'nın çıktığı dönem Tanzimat Osmanlılarının İngiliz nüfuzu altına girmesinden rahatsız olan Rusya'nın bu nüfuzu kırmak için büyük çabalar gösterdiği bir dönemdir.

1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması ve bunu izleyen 1839 Gülhane Hattı Hümayunu yani Tanzimat Fermanı, Osmanlı İmparatorluğu'nu büyük ölçüde İngiliz nüfuzu altına sokmuştur ; Rusya bu durumdan çok rahatsızdır. İşte Kırım Savaşı da böyle bir rekabete dayalıdır.

Savaş Rusya'nın, Ortodoks tebaanın hakları bahanesiyle Romanya'yı (Eflak-Buğdan) işgal ederek Osmanlı'ya saldırması sonucunda çıkmış, İngiltere ile Fransa'nın ve sonradan Sardunya Krallığı'nın, (Piyemonte) İmparatorluğa destek vermesiyle devam etmiştir. Yani her ne kadar süreç İngiltere'nin Osmanlı'yı Rusya'ya karşı kışkırtması söz konusu ise de Ruslar da Osmanlı üzerindeki İngiliz etkisini kırmak ve kendi nüfuzlarını geliştirmek için kullandıkları Ortodoks tebaayı bahane ederk, savaşı başlatan taraftır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Stalin'in Boğazlar'da ortak savunma ve üs, Kars, Ardahan'dan toprak isteklerini ileri sürerek, Türkiye Cumhuriyeti'ni Batı'ya mahkum ettiği... Rus-Sovyet açgözlülüğü zaman zaman ortaya çıkmakta ve hem Osmanlıların hem de Türkiye'nin Batı'ya daha fazla yakınlaşmasına, hatta Batı ile bütünleşmesine yol açmaktadır. "Batı emperyalizmine kurban etmek" olarak ta okuyabiliriz. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu'nu ya da Türkiye Cumhuriyeti'nin yardım istemek için Batı'ya başvurmasıyla başlayan , yani eşitlikçi olmayan bir ilişki, ne yazık ki sonuç olarak sömürülmeye yol açmaktadır.

Kırım Savaşı'nın özellikleri

Kırım Savaşı özellikle İngilizlerin anılarıyla tarihe geçmiş pek çok olayın kaynağı olur. Örneğin ünlü "Lambalı Kadın" Florence Nigthingale, bu savaşta hemşireliğin simgesi haline gelir. Fotoğraf makinesinin ilk kez kullanıldığı savaş da Kırım Savaşı'dır. Florance Nigthingale'in bu denli ünlü olması, savş sırasında çekilen fotoğraflarına da bağlanabilir.! Komutanlar arasındaki rekabet, ünlü Hafif Süvari Alayı efsanesi hep İngiliz kaynaklarının tarihe mal ettiği malzemelerdir.  Bu savaş Osmanlıları da çok etkilemiştir. Örneğin Namık Kemal'in ünlü Vatan Yahut Silistre oyunu Silistre Kalesi'ni savunan 10 bin Osmanlı askerinin 80 bin kişilik Rus ordusunu perişan eden efsanevi zaferi üzerinedir.

Kırım Savaşı'nı ilginç yönlerinden biri de, daha Fransız ve İngilizler savaş girmeden önce, Rusların Sinop'taki 12 gemilik Osmanlı filosunu basıp gemileri batırması, kenti yakıp yıkmasıdır. Bu baskında 6 tane de ticari gemi batırılmış, 2000'den fazla Osmanlı askeri şehit olmuş, Sinop'ta 2500 ev oturulamayacak hale gelmiş, sivil halktan da ölenler olmuştur. Bu baskın Avrupa basınında büyük yankılar uyandırmış, Fransa ve İngiltere'nin savaşa girmesi kolaylaşmıştır.

Mustafa Reşit Paşa'nın bilhassa eski gemilerden oluşan bir donanmayı Sİnopa yolladığı, bunun Fransa ve İngiltere'yi savaş sokmak için bir oyun olduğu rivayet edilir; aynen Amerikalıların Pearl Harbour baskınını bilmelerine karşın, bu baskını önlemeyerek, İkinci Dünya Savaşı'na girmek için kamuoyunu etkilemekte kullandıklarına ilişkin olan rivayetler gibi...

Her savaş kendi oyunlarını efsanelerini ve rivayetlerini de birlikte getirmektedir. Kırım Savaşı da böyle bir savaştır. Örneğin, İngilizlerin Osmanlıları Rus savaşıyla meşgul ederken Hindistan'daki Müslüman Gürganiye (Babürler) Devleti'ni ortadan kaldırdıkları ve Hindistan'a tümüyle el koydukları da öne sürülen yorumlardan biridir.

Kırım Savaşı'nın hiç üzerinde duurlmayan bir sonucu da bu savaş dolayısıyla Ege adalarına ve Anadolu'ya gelen İngilizlerin Arkeolojik Yağmayı hızlandırmış olmalarıdır... Tarih bilinci gelişmemiş Osmanlı yönetimini ikna eden İngilizler pek çok Arkeolojik eseri İngiltere'ye götürmüşlerdir...

Borçlanma Başlıyor

Kırım Savaşı'ndan çok önce İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu'na borç verme girişiminde bulunmuş, bunun için özel çabalar göstermiş ama yetkilileri ikna edememişti. Şimdi de bu tarih derlememizde bir başka tarihi belgeden alıntı yapalım:

2002'de seçimleri kazanan AKP tarafından kurulmuş olan 58.hükümette Kültür Bakanı olan, bir süre sonra yine AKP tarafından kurulan 59.hükümette Milli Eğitim Bakanlığı'na getirilen Doç.Hüseyin Çelik, 1999 yılında DYP Van milletvekilidir.

O zamanlar, bugün bir üyesi olduğu AKP hükümetinin tümüyle bağımlı bulunduğu IMF'in programlarına çok karşıdır. 2000 yılı bütçesi üzerinde , 1999 yılında , mensup olduğu DYP grubu adına MEclis'te yaptığı konuşmada o zamanki hükümetin dış borç politikasını eleştirir ve "ibret" olsun diye Osmanlı'nın dış borç sürecinin nasıl başladığını anlatır.

Bu belge hem Osmanlı İmparatorluğu'nun dış borç serüvenin nasıl başladığını anlatması hem de güncel bir politikacının parti değiştirdiği zaman düşüncelerinin de nasıl değiştiğini göstermesi bakımından çok ilginçtir !

"Osmanlı Devleti, 19.asrın başına kadar kesinlikle dış borç almadan devam etmiştir. İlk defa, 1828'deki Osmanlı - Rus Savaşı'ndan sonra yapılan anlaşma gereği, Osmanlı Devleti, Rusya'ya çok ciddi bir maddi tazminat ödemek zorunda kalmıştır ; bundan dolayı da para bulması gerekmektedir. Bunu fırsat bilen İngiliz ve Fransız sermayedarlar hemen devreye girerek, Osmanlı Devleti'ni borçlandırmak için özel bir gayret içerisine girmişlerdir."

"Osmanlı Devleti'nin borçlanma serüvenini anlatan İngiliz diplomat David Urquhart der ki: Osmanlı Devleti'ni borçlandırma görevi bana verildi. İngiliz sermayedarlarının ve İngiliz hükümetinin bana verdiği talimat şu şekildeydi : " Mutlak surette git İstanbul'a ve sana teklif ettiğimiz borçları, Osmanlı Devleti'ne , yöneticilerine kabul ettir. İstanbul'a geldim. O gün, maliyeden sorumlu olan nazır Akif Paşa'ydı. Ben , çok ısrar ettim ; Osmanlı Devleti'nin büyük bir tazminat ödemek zorunda kaldığını ve kendilerine dış borç vermek istediğimizi söyledim. 

Akif Paşa bana dedi ki: Ben, böyle tarihi ve milli bir felaket karşısında, sizin uzattığınız borcu almayacağım. Ben, halkıma müracaat edeceğim, halkımdan fedakarlık isteyeceğim; ama, size borçlanmayacağım. Ben, halkımın etiyle, dişiyle, tırnağıyla kazandığı paraları size faiz olarak ödeyemem. Benim, dinim, benden sonraki nesilleri borçlandırmayı men etmiştir...dedi ve kesin bir dille reddetti."

"David Urquhart daha sonra, Osmanlıları, Türkleri tanıdıktan sonra, çok ciddi ve gerçekten samimi bir Türk dostu olmuştur. İngiltere'de Türkofiller denilen bir grup vardır: bunların başını çeker ve kendisi Foreign Affairs Committee adı altında, İngiltere'de 21 şubesi olan Türk dostu komiteler kurar ve David Urquhart Sultan Abdülmecit'e mektuplar yazarak Osmanlı Devleti'nin dış borçlanmasının ne tür mahzurlar içerdiğini uzun uzadıya anlatır."

"Sultan Abdülaziz'e gönderdiği 46 sayfalık bir mektupta, majesteleri, işte ilk defa dıç borcu ben getirdim, teklif ettim ve bu şekilde reddedildi : ama daha sonraki sizin vezirleriniz, bu uzatılan dışborcu adeta ulufe zannetiler ve borç aldılar: borcu ödemek için yine borç aldılar: borç faizlerini ödemek için yine borç aldılar ve Osmanlı Devleti'nin borçlarından dolayı, majesteleri, sizin şu anda Avrupa'daki pazarlık gücünüz sıfıra inmiştir. Avrupa ülkeleri karşısında başınız dik bir şekilde dünya sahnesinde kalmak istiyorsanız, kendinizi bu dış borç belasından kurtarın diye, özellikle uzun uzadıya ısrar eder. " (kaynak ,hüseyinçelik)

Borç Sarmalı

3 Temmuz 1853'te Rusya'nın 35.000 asker ve 72 topla Osmanlı topraklarına (Eflak-Buğdan/bugünkü Romanya) saldırmasıyla Kırım Savaşı fiilen başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu bir süre Rusya ile tek başına savaşır. Fakat mali kaynakları böyle bir savaşı sürdürmeye yeterli değildir.

1854'te Fransa ve İngiltere son derece karmaşık ilişkiler sonunca Osmanlıların yanında Rusya'ya karşı savaşa girer ve Osmanlı Devleti tarihinin ilk dış borcunu alır. Tabii, savaşmak için mali kaynak gereksinmesi içinde olan Osmanlı'ya "dostlar" yardım etmeyecek de kim edecektir?

İlk borç 1854 yılında alınır, miktarı 2,57 milyon Osmanlı Lirasıdır. Bu borç yetersiz kalınca 1855 yılında 5,64 milyon Osmanlı Lirası daha borç alınır. Artık "dış borç sarmalı" başlamıştır. Bu sarmal imparatorluğun iflasına yani yok oluşuna kadar sürecektir. Bu tarihten sonra alınan borçlar ya eski borçların ödenmesi ya da 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı gibi savaşların ve yenilgilerin finansmanı için kullanılır.

Sadece 1870 yılındaki 10,5 milyonluk borç Rumeli Demiryolu'nun inşaası için alınmıştır ama bu miktar iflasın gerçekleştiği 1881 yılında 237 milyon Osmanlı Lirasına ulaşan borç miktarı içinde "devede kulaktır". Yani, endüstri üretimi yetersiz olan yabancı ülkelerin sömürüsü altında gelişemeyen Osmanlı ekonomisi, aldığı dış borçları ödemek için yeni dış borçlar almış , bu süreç onun tarih sahnesinden silinmesine yol açmıştır.

Dış borçlar Osmanlı İmparatorluğu'nu batırmıştır ama, Türkiye Cumhuriyeti 1954 yılına kadar bu borçları ödemeye devam etmiştir. Demek ki 1854 yılında başlayan bu süreç, tam yüz yıl boyunca Anadolu'nun dış borç boyunduruğu altına girmesine yol açmıştır.

İmparatorluk Kırım Savaşı sırasında ilk borcun alınmasından 27 yıl sonra iflas etmiş ve çökmüş, ekonomik olarak işgal edilmiş, bu çöküşten 37 yıl sonra da Birinci Dünya Savaşı sonrasında askeri olarak işgal edilmiştir. Demek ki Osmanlı Devleti ilk borçlarını aldıktan 64 yıl sonra çökmüş, yani can çekişmesi 64 yıl sürmüştür. Zaten bu 64 yıl boyunca yaşamış olmasına da kendisini paylaşmak isteyen Avrupalı devletlerin aralarında anlaşamamalarına borçludur. Osmanlı'nın ünlü "denge politikası" işte kendisini paylaşmak isteyen bu devletleri birbirine karşı kullanma politikasıdır ve yeni kuşaklara "başarılı" politika diye anlatılır.  (ilgilenenler, Osmanlı'da Ekonomik Yapı ve Dış Borçlar - Emine Kıray'ı mutlaka okumalı.)

Lozan'la kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin dışında kalan ve eski Osmanlı İmparatorluğu'nun toprakları üzerinde bulunan ülkeler arasında borçlar paylaştırılmıştır. Bu paylaşıma sadece faizleri değil, ana parayı da kapsayacak şekilde hesaplamışlardır. 


Türkiye - 84.597.495

Suriye-Lübnan - 11.108.858
Yunanistan - 11.054.534
Irak - 6.772.142
Yugoslavya - 5.435.597
Filistin - 3.284.429
Bulgaristan - 1.776.354
Arnavutluk - 1.633.233
Hicaz (S.Arabistan) - 1.499.518
Yemen - 1.182.104
Ürdün - 733.610
İtalya - 243.200
Necit (S.Arabistan) - 129.150
Maan (Güney Ürdün) - 128.728
Asir (S.Arabistan) - 26.138


Lozan'dan sonra Düyun-u Umumiye idaresi kaldırıldı ve yerine Paris'te bir yönetim kuruldu, Düyun-u Umumiye'nin bütün malları ve kadroları Türkiye'ye devredildi. Daha sonra 1933'te Osmanlı borçları yeniden gözden geçirildi ve bu tarihten sonra yapılan muntazam ödemelerle, konulan süreden 29 yıl önce , 1954 yılında genç Cumhuriyet kendi payına düşen bütün borçları ödedi.

İtalya 1926 - Filistin 1928 - Suriye ve Lübnan 1933 - Irak 1934 - Ürdün ve Maan 1945 - Bulgaristan 1955- Yugoslavya 1960 'ta borçlarını ödedi... Bunlara karşılık Yunanistan, Suudi Arabistan (Hicaz, Necit, Asir), Arnavutluk ve Yemen hiçbir borç ödemesinde bulunmamışlardır.

Görüldüğü gibi , Batılı alacaklılar, borçlar konusunda bile ülkelere arasında ayrımcılık yapmışlar ve aralarında Yunanistan'ın da bulunduğu bazı ülkeler hiçbir ödeme yapmadan bu yükümlülüklerinden kurtulmuşlardır. Bu da tarihin tatsız (ve ülkemizdeki "resmi tarih" anlayışının üzerinde pek de durmadığı) olaylarından biridir.


Emre Kongar
Tarihimizle Yüzleşmek kitabından alıntıdır.
okuyun okutun.







YOL, HAVAALANI, AVM, VS. GİBİ GEREKSİZ ŞEYLER YAPARAK ALDIKLARI BORÇLARI ÖLÜ YATIRIMA GÖMÜYORLAR, BİR YANDAN DOĞAYI KATLEDERKEN, DİĞER YANDAN İŞ SAHALARINI KAPATIP, ANADOLU'NUN DEĞERLERİNİ SATIYORLAR...ÜSTÜNE, SÜREKLİ DIŞ BORÇ ALINDI, AMA VATANDAŞIN RUHU BİLE DUYMADI....BİR DE BÜYÜDÜK DİYORLAR...

SAVAŞLARDAN YENİ ÇIKMIŞ OLAN BU VATAN , 1923-1939 ARASI HEM BORÇ ÖDEDİ, HEM DE % 96 BÜYÜDÜ, DÜNYA EKONOMİK BUNALIMDAYDI VE "İNTİHAR" EDİYORDU...





" 1923-1930 arasında, kalkınma için gerekli yatırımları yapması özel girişimlerden beklendi. Ama bu işlevi yerine getirmeye özel kişilerin ne yeterli parası, ne de yeterli deneyimi, ne de yeterli teknolojik birikimi vardı. 

Dünyayı sarsan 1929 ekonomik bunalımı ise, liberal ekonomi politikalarının tam bir başarısızlığını vurguluyordu. Kemalizm, ülkeyi kalkındırmak, halkı çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için devletçilik ilkesini benimsedi. Böylece hem üretim arttırılacak, sanayi gerçekleştirilecek, hem de hakça bir paylaşım yapılacak ve ekonomik gücü kullanan bir sınıfın halkı ezmesine olanak verilmemiş olacaktı...

1929-1939 arasındaki 10 yılda dünya sanayi üretimi yüzde 19 artarken, Türkiye'de sanayi üretimi artışı yüzde 96'yı buldu. Üstelik Türk işçisi, Batı'da kuşaklar boyu dökülen kanlar pahasına elde edilen tüm sosyal haklara, burnu bile kanamadan kavuştu...." 

Prof.Dr.Ahmet Taner Kışlalı - Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği (bu kitabı da okuyun-okutun)









VE SEN, "YOBAZ" "HAİN" "SOYTARI", 
HALA ATA'NA DİL UZATIYORSUN...
EN KISA ZAMANDA ÇARPILASIN.






KURTULUŞ SAVAŞI SIRASINDA TÜRKİYE VE EKONOMi




Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı


Bir zamanların güçlü Osmanlı İmparatorluğu ,Birinci Dünya Savaşı öncesinde, hala bağımsız bir devlet sayılmakla birlikte , güçlü devletlerin yarı sömürgesi olmuştu.


Sömürgeleştirmenin en önemli yolları olan borçlanmalar, ayrıcalıklar, bankalar, eşit koşullarda olmayan dış ticaret ve kapitülasyon sistemi; Osmanlı İmparatorluğu topraklarında kendi evindeymişcesine efendilik edip, yabancılara kendi yasalarına bağlı olmak hakkı ve çeşitli bağışıklıklar sağlıyordu.


Demiryolları, deniz taşınımı, ulaşım araçları, kredi ve banka kuruluşları, sanayi, belediye ve ticaret işletmeleri yabancı sermayenin elindeydi. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’na yatırılan sermaye toplam olarak 80 milyon altın liraya ulaşmıştı. Bunun yüzde 25,9’u Fransa’nın, yüzde 16,9’u İngiltere’nin ve yüzde 5,5’i Almanya’nın, yüzde 11,7’siyse diğer ülkelerin payına düşmekteydi.


Maliye de büyük devletlerin denetimi altında bulunmaktaydı. Fransız-İngiliz sermayesiyle kurulmuş Osmanlı Devlet Bankası, kağıt para basma tekelini elinde bulunduruyor, gelir-gider işlemlerini denetliyor, ülkenin iç ve dış ticaretini finanse ediyordu.


1914 yılı başlarında Türk devletinin borcu (belediye borçlanmalarını saymazsak) 160 milyon altın liraya ulaşmıştı. Başlıca, alacaklılar Fransa, İngiltere ve Almanya’ydı. Türkiye borçlarının yüzde 62,9’u Fransa’ya ; yüzde 22,3’ü İngiltere’ye ; yüzde 13’üyse Almanya’yaydı.


Yabancı sermayenin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki sınırsız egemenliği bu ülkenin ekonomik ve kültürel geriliğinin nedenlerinden biriydi. Yabancı sermaye yatırımcıları Türk sanayinin gelişmesine yardım etmek şurda dursun, bu sanayinin oluşma durumundaki çekirdeklerini yok ediyor, ülkeyi kendi fabrika ve atölye ürünlerinin pazarı durumuna getirerek Türk zanaatçılığının temellerini yıkıyorlardı. Türk tarım ekonomisini kendi sanayileri için hammadde kaynağı durumunda tutarak feodal ilişkileri korumaya çaba gösteriyor ve feodal-monarşik (sultanlık) sistemin dayanaklarını destekliyorlardı.


Birinci Dünya Savaşı öncesinde Türkiye’nin ekonomik ve siyasal yaşamında Kayzer Almanyası büyük bir etkinlik kazanmaya başladı. Bağdat Demiryolu Almanya’nın Türkiye’deki konumunu pekiştirerek ; Mısır’a, Basra Körfezi bölgesine ve Hint Okyanusu’na, yani İngiltere sömürgesi olan yerlere Alman yayılışı sağlamada bir ön basamak olma niteliği taşıyordu. 1914 yılı başlarında Türkiye’deki demiryolu ağının yüzde 62’si Alman emperyalistlerinin elindeydi ve demiryolu yapımına yatırılan sermayenin yüzde 67’si Alman sermayesiydi. Başka girişimlerinde Almanya’nın hissesine bütün yatırımların yüzde 22’si düşmekteydi. Ülkenin dış ticaretindeyse, Almanya üçüncü sırayı almıştı.


Almanya’nın Drach Nach Osten (Doğu’ya Almanya yayılışının gerçekleştirilmesi politikası) planlarında, Türkiye’ye önemli bir yer verilmekteydi.


Alman dış politikasının yöneticisi Von Bülaw, “ Türkiye bizim için ekonomik, askeri ve hatta siyasi bir ilgi alanıdır. Genel bir çatışma söz konusu olduğunda Türk Silahlı Kuvvetleri bize yardımcı olabilir” demekteydi.


Osmanlı İmparatorluğu içindeki ezilen hakların kurtuluş savaşlarından yararlanan İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin İmparatorluğu açıkça parçalamaya çalıştıkları bir sırada, Almanya onun “koruyucusu” ve “Sultanlık Türkiyesinin toprak bütünlüğünün savunucusu” olarak ortaya çıktı. Aslında bu , Almanya’nın “bütün” Osmanlı İmparatorluğu’nu kendi sömürgesi yapmak isteğinin bir ifadesiydi.


20.yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun “mirası” yüzünden emperyalistler arasında doğan anlaşmazlık; dünyanın yeniden paylaşılması ve yeni etki alanlarına sahip olma kavgasının önemli bir parçasıydı. Bu uzlaşmazlık, Birinci Dünya Savaşı’nın oluşması ve patlamasında küçümsenmeyecek bir rol oynadı.


Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanma süreci, bu savaştan çok yıllar önce başlamıştı. 1908 yılında, Avusturya-Macaristan, Bosna ile Hersek’i kendi sınırları içine kattı.


1912’de Trablusgarp Savaşı sonucunda İtalya; Trablusgarp’ı, Bingazi’yi ve Güneybatı Anadolu kıyılarının çok uzağında bulunmayan Onikiada’yı işgal etti.


Birinci Balkan Savaşı’nın sona erdiği 1913 yılında Makedonya, Batı Trakya ve bağımsızlığını ilan eden Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldılar.


Suriye, Irak ve Arabistan halklarının bağımsızlık savaşları güçlendi. Osmanlı İmparatorluğu’nun tümüyle çöküşü artık sadece bir zaman sorunuydu.


Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş ve parçalanmasının kaçınılmaz olduğu bu dönemde, 1908 burjuva devrimiyle iktidara gelen burjuva-derebeyi karması Jön Türk partisi (İttihat ve Terakki), Almanya’nın desteğiyle, sadece Asya ve Balkanlar’daki toprakları elde tutmakla yetinmeyip, Kafkasya ve İran’da da yeni alanlar ele geçirme düşleri görmekteydi. Türk olmayan halkların özümlenmesi (asimilasyon) politikasını uygulayan Jön Türkler, “birleşik” bir Osmanlı (Türk) ulusu yaratmak ve Osmanlı İmparatorluğu’nu güçlendirmek istiyorlardı. Fakat bu Türkleştirme politikası, Türklerle Türk olmayan halklar arasındaki ilişkileri alabildiğine gerginleştirdi. Özümleme politikası sonuçta Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlendirilmesine değil, güçsüz düşmesi ve dağılmasına yol açan nedenlerden biri oldu.


Bunun ardından Jön Türkler Pantürkizm ideolojisini, yani Rusya ve İran’ın Türkçe konuşan halklarının Sultanlık Türkiyesi’nin koruyuculuğu altında “tek” bir devlet olarak zorla birleştirilmesi ideolojisini geniş ölçüde yaymaya başladılar. Bu çılgınca planların gerçekleştirilmesi adına Jön Türkler, Türkiye’nin yazgısını gittikçe daha büyük ölçüde Kayzer Almanyası’na bağladılar. 1913 yılı aralık ayında, Türk devletinin çağrısı üzerine, General Liman von Sanders başkanlığında bir Alman askeri kurulu İstanbula’a geldi. Çok geçmeden, Türk ordusu Alman örneğine göre yeniden örgütlendi ve Alman subaylarının denetimine girdi.


Birinci Dünya Savaşı’nın ikinci günü olan 2 ağustos 1914 tarihindeyse, Türk hükümeti Almanya’yla gizli bir savaş antlaşması yaptı ve İtilaf Devletleri’ne karşı savaşa girmeyi yükümlendi. 3 Ağustos ülkede savaş durumu ve genel seferberlik ilan edildi. 650.000 kişi silah altına çağrıldı.


Düzmece bir “yansızlık” örtüsü altında ordunun yoğun bir savaş hazırlığından sonra Türk gemileri, Alman amiral Suchon’un komutanlığında, 29 ekim 1914 tarihinde ansızın harekete geçerek Sivastapol’u ve Rusya’nın Karadeniz kıyılarındaki öteki limanlarını topa tuttular. Böylece Osmanlı İmparatorluğu, sömürgelerin paylaşımı için iki grup emperyalist devletin başlattığı Birinci Dünya Savaşı’na katılmış oldu.


Türk ordusu çarpışmalarda başarısızlığa uğradı. Ülke savaşı yürütebilecek sağlam bir ekonomik temelden yoksundu. Ülke yağmalanmış, hazine boşaltılmıştı. Sonu gelmeyen savaşlardan bitkin düşen Türk askerleri, yeni bir savaşa en ufak bir istek duymuyorlardı. Silah, cephane, donatım, giysi, erzak ve ilaç yetmiyordu. Ulaşım yolları, taşınım olanakları ve diğer askeri gereçler, gereksinimleri karşılamaktan uzaktı.


Savaşın başlangıcında Türk Genelkurmayı, Kafkas Cephesi’nde Sarıkamış Harekatını tasarladı. Plan gereğince bir yıldırım vuruşuyla, Transkafkasya ve Kuzey Kafkasya ele geçirilecekti. Planın gerçekleştirilmesi için, bu bölgeye 90.000 asker ve subay gönerildi. Fakat Sarıkamış Harekatı tam bir yenilgi ve yok oluşla sonuçlandı.


21 aralık 1914’ten 5 ocak 1915’e kadar Türk birlikleri ölü ve tutsak olarak 78.000 kayıp verdiler. 29.Piyade Tümeni Komutanı Arif Baytın, anılarında şöyle diyor : “Sarıkamış trajedisi, Üçüncü Ordu’ya bağlı iki seçme kolordunun tam bir yok oluşuyla sonuçlandı.”


Kafkas Cephesi’nde bunu izleyen savaş harekatlarının hiçbirinde Türk silahlı birlikleri stratejik bir ağırlık kazanamadılar. 1916 şubatında Rus orduları karşı saldırıya geçtiler ve çetin savaşlardan sonra Erzurum’u ele geçirdiler. Nisan ayında Trabzon’a, temmuzdaysa Erzincan’a girdiler. Rus ordusunun Anadolu içlerine doğru ilerleyişini durdurmak için Türk komutanlığı diğer cephelerden bu bölgeye destek güçler gönderdi. 1917 başlarında Kafkas bölgesinde cephe çizgisi (Karadeniz kıyısındaki) Tirebolu’ndan, Gümüşhane’nin batısından , Erzincan’dan, Muş’tan ve Van’dan geçmekteydi.


Türk ordularının durumu diğer cephelerde de daha parlak değildi. Savaşın başlarında, Türklerin İngiliz askeri güçleriyle savaşta belli bir ağırlık kazandıkları doğrudur. Mezopotamya Cephesi’nde, Kütülamare yöresindeki savaşlarda Türkler, General Townshend komutasındaki İngiliz savaş birliklerini bozguna uğrattılar. 1915 yılında Çanakkale Boğazı’nı savunarak İstanbul’u işgal edilmek tehlikesinden kurtardılar. İtilaf güçleri Çanakkale Savaşlarında ölü ve yaralı olarak 146.000, Türklerse 186.000’in üzerinde kayıp verdiler. Süveyş Cephesi’nde Türk birlikleri İngilizleri durdurdular fakat geriletemediler.


Buna karşılık 1916 yılında İngiliz birlikleri Arap bağımsızlık hareketinden ve Rus ordusunun saldırısından yararlanarak Arabistan Yarımadası’nda bir dizi zafer kazandılar. 1917 yılında Alman-Türk kuvvetlerinin büyük stratejik önemde bir tutunma noktası olan Bağdat-Filistin bölgesinde de Kudüs İngilizlerin eline geçti.


1917 yılı başlarında, Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılması konusunda İtilaf Devletleri arasında görüşmeler sonuçlanmıştı. 1915 yılı nisanında İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası arasında İstanbul ve Boğazlar konusunda bir antlaşma imzalanmış, bu antlaşma gereğince, savaşa katılmasına karşılık Rusya’ya, İstanbul ile Doğu Trakya’nın bir bölümü vaat edilmişti.


Aynı yılın nisan ayında İtilaf Devletleri İtalya’yla da gizli bir antlaşma imzalamışlardı. Bu antlaşma gereğince, savaşa girmesi karşılığında , Asya Türkiye'sinin paylaşılmasında İtalya’ya “Akdeniz bölgesinde, Antalya ili yakınında, adilane bir pay” ayrılmaktaydı.


1916 şubatında , Asya Türkiyesinin paylaşılması konusunda , Sykes-Picot gizli antlaşması imzalandı. Antlaşama tasarısı, İngiliz diplomatı Mark Sykes ve Fransız diplomatı Georges Picot tarafından hazırlanmıştı. İlkbaharda bu antlaşmaya Çarlık Rusyası , bir yıl sonra da İtalya katıldı. Sykes-Picot Antlaşması, Yakındoğu haritasının yeniden çizilmesi, Türkiye ve Arap ülkeleri halkları üzerinde kaba bir sömürü ve baskının uluslar arası antlaşması demekti.


Alman emperyalizmi daha savaş yıllarında Türkye’yi fiilen sömürgesi durumuna getirmişti. Türk ordusu ve donanması tümüyle Alman Genelkurmay’ın buyruğundaydı. Alman generalleri ve subayları , orduda ve donanmada komutanlık görevlerindeydiler.


Alman kapitalizmi Türk ekonomisini tümüyle kendi savaş ekonomisinin buyruğu altına almıştı. Almanya, askeri ve ekonomik soygunun yanı sıra, ülkenin siyasal yaşamı üzerinde de denetim kurmuştu.


V.İ.Lenin, 1916 yılında Kautsky’yle polemiğinde “Almanya’nın şimdi Türkiye’yi hem mali hem askeri bakımdan uydulaştırmış olduğu” olgusuna dikkat çekmekteydi.


Böylelikle, savaştan yenilgiyle çıkacak olan ister İngiliz-Fransız, ister Alman gruplanmaları olsun, Türkiye bakımından durum değişmiyor, Türkiye halkı yeni bir tutsaklığın boyunduruğuna düşüyordu.


Savaş, ülkedeki halk ekonomisine büyük bir darbe indirdi. Tarım ekonomisi tümüyle iflas etmişti. Tahıl ekili arazi 64 milyon dönümden 25-30 milyon dönüme inmiş, tahıl üretimi yarı yarıya düşmüş, tütün, pamuk ve dışsatım maddesi olan diğer sanayi bitkilerinin üretimleri büyük ölçüde azalmıştı.


Savaş yıllarında Türk ordusunda askere alınan 4 milyondan fazla insanın yüzde 90’ınını köylüler oluşturmaktaydı. Bu durumun sonucu olarak, tarım ekonomisi işçi gücünü yitirmişti. Açlık ve savaşın doğurduğu çeşitli salgın hastalıklar yüzünden ölüm oranı büyük ölçüde artmıştı.


İş hayvanlarına (öküz, manda, at, deve) sürekli olarak devletçe el konulması sonucunda, tarım ekonomisi hayvan gücünü de yitirmişti. Hayvan sayısı 1913 yılında 45 milyonken , 1919 yılında 19 milyona düşmüştü.


Ülkenin zaten az gelişmiş ekonomisi de savaş yıllarında çöküntüye uğradı. Yabancıların elinde bulunan askeri devlet fabrikaları, kent sanayi, ulaşım işletmeleri ve maden sanayii dışında, Türk ekonomisi el zanaatçılığı niteliğindeydi ve makineden hemen tümüyle yoksundu. 1913 yılındaki verilere göre, bu el zanaatçılığının temel alanları, yiyecek ve dokuma ekonomisiyle sınırlıydı.


Üretim alanının daralmasında çeşitli etkenler rol oynadı. Nüfusun satın alma gücünün düşüşü, hammadde ve iş gücü yetmezliği, araç dışalımının ve dış ticaretin azalması bu etkenlerin başlıcalarıdır.


Savaşın büyük zararı, yer altı servetleri üretiminde de kendini gösterdi.Örneğin taşkömürü üretimi 1913 yılında 827.000 tondan, 1918 yılında 186.000 tona düştü. Tuz üretimi yarı yarıya azaldı. Öteki yer altı madenlerinin üretimi önemli ölçüde azaldı.


Buna karşılık, savaşın gereksinimlerine bağlı olarak bir takım yeni yeraltı madenleri işletmeleri oluştu. Bakır ve kükürt üretilmeye başlandı. Tokat ve Maraş’ta , küçük bakır işletmeleri kuruldu. Linyit kömürü üretimi arttı. Askeri donatım, çuha ve diğer savaş gereçleri alanında bir dizi yeni üretim işletmeleri kuruldu. Dericilik ve ayakkabı üretim işletmeleri genişledi.


Yabancı ürünlerin ülkeye akımı çok azaldı ve Türkiye kıyılarında İtilaf güçleri donanmalarının uyguladıkları kuşatmanın bir sonucu olarak kimi zaman bu akım tümüyle kesildi. 1913 yılında Türkiye 42 milyon liralık mal dışalım yapmışken, 1917 yılında bunun tümü 15 milyon liraydı ve toplam mal dışsatımı da buna bağlı olarak, aynı yıllarda 21,5 milyon liradan 14 milyon liraya düştü.


Savaş, Türkiye ekonomisini tam bir çöküntüye uğrattı. 1918 yılı sonunda, ekonomist Reşit Gökdemir’in hesaplarına göre, Türkiye’nin devlet borçları, 239 milyon lirası dış, 209 milyon lirası iç borç olmak üzere, 448 milyon liraya yükselmişti. Devlet bütçesinin giderler bölümü, gelirin birkaç katı olmuştu. 1914 yılından 1918 yılına kadar bütçe açığı 128 milyon altın liranın üstündeydi. 1918 yılı sonunda genel savaş harcamaları 1 milyar altın liraya yükseldi.


Devlet borçlarındaki bu yükselişin yanı sıra, kağıt para değerini yitirdi. Büyük savaş harcamalarını karşılamak için hükümet, var olan vergileri yıldan yıla arttırmakla kalmayıp yenilerini getirdi, memur maaşlarını yarıya indirdi, çocukları savaşta olan ailelere yardımı kaldırdı, Ermeni ve Rum ahalinin mallarına el konuldu.


Ülkedeki ulaşım da tam anlamıyla felce uğramıştı. Demiryolu ulaşımı için yeterli sayıda lokomotif ve vagon yoktu. Yakıt bulunmuyordu. Şose ve toprak yollar kullanıma elverişli değildi. Türkiye’nin savaş sonundaki ekonomik durumunu nitelerken, Türkiye askeri tarihi incelemecisi M.Larcher şöyle yazıyor:


“Türkiye’nin güçsüz ve yoksul düşmesi son sınırına vardı. İnsan kaynakları, savaşlar ve ayaklanmalarda ve salgın hastalıklarla yok olmuştu. Ambarlar boşalmıştı. Anadolu’da sadece kadınlar , yaşlılar ve 16 yaşından küçük çocuklar kalmıştı. Maddi kaynaklar tüketilmişti. 1.500 kilometrelik Bağdat Demiryolu’nda çalışabilir durumda sadece elli lokomotif bulunuyordu. Onlar için de ne odun ne de kömür vardı. İaşe, altın değerindeydi ve çoğu kez iktidar tarafından sahiplerinin elinden alınmaktaydı. Suriye’de açlıktan 60.000 kişi öldü. Hazine’nin durmadan bastığı paraların toplamı 167 milyon liraya yükselmişti.”


Ülkede genel tüketim malları ve yiyecek yetmezliği büyük ölçüde duyulmaktaydı ve spekülasyon alıp yürümüştü. Büyük kentlerde ekmek, şeker,pirinç, et, yağ karneyle veriliyordu ve “vurgunculukla savaş” amacıyla, yarı resmi ticaret örgütleri kurulmuştu. Fakat başlarında tanınmış devlet adamlarının bulunduğu bu örgütlerin kendileri en azgın vurguncu örgütlerine dönüştüler. Bu örgütlerin başındakiler büyük sermayeler ele geçirerek büyük tüccarlar oldular. 1918 ekiminde Talat Paşa, ülkede spekülasyonun, rüşvet ve ahlaksızlığın alıp yürüdüğünü kabul ediyor ve hükümet savaş sırasında gereksinim duyduğu birçok olanağı yitirmekten korktuğu için bunlarla savaştan bir çıkarı olmadığını bildiriyordu.


Savaş, Türk burjuvazisinin zenginleşmesine yardım ediyordu. Özellikle Almanya ve Avusturya’ya ekmek, yağ, pamuk, deri ve meyve dışsatımı yapanlarla, şeker, kahve, dokuma ve petrol ürünleri dışalımcılarının karları büyüktü. İstifçiler ve orduya iaşe ve hayvan yemi sağlama üstencileri büyük paralar kazandılar. Ordu gereksinimlerini karşılamak için çalışan işletmelerin sahipleri sermayelerini büyük ölçüde artırdılar.


Büyük toprak sahipleri savaştan hemen hemen hiç zarar görmezken küçük ve orta köylülük tam bir yıkıma uğradı. Savaşın bütün ağırlığını onlar taşımaktaydı. Tüm ülkede bir çözülme ve yoksullaşma görülüyordu. Altından kalkılması olanaksız vergiler, tarım ekonomisi ürünleri ve hayvanlarının zorunlu olarak hükümet buyruğuna verilmesi ve bunlara el konulması, karşılıksız çalışma yükümlülüğü; köylülerin derebeyleri, köy ağaları, tefeciler, memurlar ve yabancı sermaye ajanlarınca soyulmalarının ve köleleştirilmelerinin başlıca biçimleriydi.


Köylü nüfus arasında tabakalaşma ve köylülerin topraklarını yitirmeleri süreci, savaş yıllarında şiddetini ve hızını artırdı. İflas eden köylüler, ırgat veya lumpen proleter oluyorlardı. Hükümet eliyle uygulanan bu soygun politikası, görülmemiş bir açlık ve yoksulluk yarattı. Anadolu, Suriye ve Irak’ın birçok köy ve kentlerinde kıtlık vardı. 1918 yılında bir Doğu Anadolu gezisinden sonra tarihçi Ahmet Refik şöyle yazmaktadır:


“Her yerde açlık, yoksulluk ve yıkıntıyla karşılaştım. Açlık, insanları insanlıktan çıkarmıştı.”


İşçi ve zanaatçıların durumları da daha iç açıçı değildi.Genel tüketim mallarının fiyatları durmadan artarken ücretler hemen hemen 1913 yılındaki düzeyde kalmıştı.


1913-1918 yılları arasında, örneğin :
Bir okka (1225 gr) şekerin fiyatı 3 kuruştan 225 kuruşa ;
Kahve 12 kuruştan 600 kuruşa;
Pirinç 12 kuruştan 90 kuruşa;
Patatesin okkası 1 kuruştan 27 kuruşa;
Baklanın okkası 4 kuruştan 65 kuruşa;
Bir litre süt 2 kuruştan 45 kuruşa;
Bir okka yağ 20 kuruştan 400 kuruşa;
Bir kilo sığır eti 7 kuruştan 120 kuruşa; yükselmişti.


Ayakkabı ve elbise fiyatları da hızla yükseldi. Savaştan önce fiyatı 70 kuruş olan bir çift ayakkabı 1918 yılında 12 liraya satılıyordu. Bir elbiselik kumaş, beş liradan 90 liraya çıkmıştı.


Ekonominin bütün alanlarında işçilerin gerçek ücreti savaş yıllarında birkaç kez azaldı. Sanayi işçilerinin ücreti günde 15-25 kuruş arasındaydı. İş günü resmen 14 saate çıkarılmıştı, tatil günleri ve izin kaldırılmıştı. Savaş bakanlığı işletmeleri ve ordu hizmetindeki iş yerleri askeri yönetim altındaydı. Çok sayıda kadın ve çocuk işçi çalıştırılıyor ve bunlara erkeklere ödenen yardımdan daha az ücret ödeniyordu. Halkın oturduğu mahallelerde korkunç bir açlık ve yoksulluk egemendi. 1919 yılında İstanbul’daki Sovyet ticaret temsilcisi şöyle yazmaktadır:


“ Adım başında korkunç bir yoksullukla karşılaşılıyor. Türkiye daha önceleri de iyi bir durumda değildi. Fakat ülke şimdi son hızla tam bir ekonomik çöküntüye yuvarlanıyor.”


Ortaçağ’ın lonca kurallarınca birleşmiş olan esnaf ve zanaatçılar da yoksulluk içindeydiler. Gece gündüz çalışıyorlar, buna karşılık emeklerinin ürünleri tefeciler ve lonca başkanlarınca yağmalanıyordu. Küçük memurların, büro ve ticaret işletmelerinde çalışanlarının durumları da iç açıcı değildi. Bunlar aylarca maaşlarını alamıyor, bu yüzden tefecilerin eline düşüyorlardı. Orta ve özellikle yüksek dereceli memurlar arasında rüşvetçilik alıp yürümüştü.


Rüşvetçilik ve yolsuzluk Osmanlı devlet mekanizmasının daha önce de yabancı olduğu bir şey değildi. Sultan da içlerinde olmak üzere devlet adamlarının çoğu bu mekanizmanın içindeydi.


Devlet mekanizmasının çürümesinin yanı sıra ordu da çöküntü içindeydi. 1918 başlarında ordu, hareket halindeki orduda, cephe gerisi işletmelerinde ve işçi taburlarında toplam olarak 600.000-700.000 asker ve subaydan oluşmaktaydı. Bu ordu, gerekli silah, üniforma ve gereçlerden yoksundu. M.Larcher bu konuda şöyle demektedir :


“ Ordu, cephe gerisindeki halktan daha büyük yoksunluklar içindeydi. Askerler beslenmek ve giyinmek için savaş alanında kalan ölüleri soymak zorunda kalıyorlardı.”


(Topal) İsmail Hakkı Paşa başkanlığındaki levazım dairelerindeki hırsızlık ve spekülasyon alıp yürümüştü. 1918 yılında ,savaşmakta olan orduda günde adam başına 75 gr ekmek düşüyordu. Orduya, yağ,şeker ve kahve verilmesi öngörülmesine karşın, bunların adı bilinmekteydi sadece.


Çeşitli donatım, araç ve gereçler ve tüketim malları, cepheye büyük bir gecikmeyle ve çoğu kez kullanılmaz veya bozulmuş durumda ulaşıyordu. Tifo salgını orduyu kasıp kavurmaktaydı. Doktor ve ilaç bulmak olanaksızdı. General liman von Sanders’in tanıklığıyla :


“Ordu şimdi büyük bir yiyecek ve giyecek yoksunluğu çekmektedir ve hemen hemen yalınayaktır. Ordunun giyecek sorunu öyle bir duruma gelmiştir ki, bir çok subay üniforma yerine paçavralara sarınmakta ve tabur komutanları çizme yerine çarık giymektedirler.”


Bundan başka Enver Paşa’nın başkumandanlığı ve Ludendorf’un sözleriyle onun işten anlamayan yeteneksiz genelkurmayı yüzünden Türk ordusu manevi bir çöküntü içindeydi.


Cephe soysuzlaşmıştı. Asker kaçaklarının sayısı hızla artmaktaydı. Halk, sayısız yoksunlukları ve acıları çekecek durumda değildi artık. Ülkeyi savaştan zamanında bir çıkış kurtarabilirdi.


Rusya’da Ekim Devrimi Türkiye’nin bu savaşı “zafere kadar” sürdürmek politikasından ayrılması için elverişli koşullar yarattı. Sovyet hükümeti, savaşan ülkelerin hükümetlerine “koşulsuz ve ödencesiz barış” önerisiyle çağrıda bulundu. Sovyet yönetiminin barış programı, savaşın acılarını çeken Türk halkının isteklerine uygun düşmekteydi. Fakat halkın acıları, Jön Türk hükümetini etkilemiyordu. Jön Türklerin, onur kırıcı sonlarından sadece birkaç ay önce, 1918 de planları gereğince, Bakü ve Dağıstan üzerine askeri hareketleri, Türk halkına yeni felaketlerden başka bir şey getirmemek bir yana Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışını çabuklaştırdı.






"Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı Tarihi, bilimsel verilere dayalı bir tarih araştırması olduğu kadar , bir solukta okunabilecek başdöndürücü bir romanın özelliklerini de taşımaktadır. Bu ise sanıyorum, yazarının ülkemize ve Ulusal Kurtuluş Savaşımıza duyduğu içten yakınlığın bir sonucudur. Prof.Şamsutdinov’un yapıtının yer yer tartışılabilecek yorum ve anlatımlarına karşın, tartışılmaz zenginlikteki belgesel içeriğiyle, konuyla ilgili çevrelerde ve geniş okur kitlelerinde hak ettiği ilgiyi göreceğine inanıyorum." Ataol Behramoğlu



Mondros'tan Lozan'a Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı Tarihi 1918-1923
A.M.Şamsutdinov
Çeviren : Ataol Behramoğlu,1999,scribd 











“SEVR ANTLAŞMASINI YOK EDEN TÜRK ZAFERİ, 
EMPERYALİSTLERİN VERSAİLLES SİSTEMİNDE DE GEDİK AÇTI….”


“TÜRK ULUSAL KURTULUŞ DEVRİMİ ,BUNLARDAN BAŞKA ULUSLARARASI BİR ÖNEME DE SAHİPTİR…”


BİR DE YENİ İSİMLERLE BUGÜNE BAKALIM….!