Translate

27 Eylül 2018 Perşembe

Patrikhane “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” Kurdu


Patrikhane “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” Kurdu
Bojidar Cipof / Temmuz 2018


Son zamanlarda Patrikhane’ye Ekümenik statüsü verilmesi ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması için Rum Patrikhanesi’nin çabalarının arttığını gözlemliyoruz. Özellikle şu an içinde bulunduğumuz yoğun gündemde fark ettirmeden edinimler sağlamaya çalışıyorlar. Okulun açılması için ABD’den ve AB’den çok sayıda politikacı devreye girmekte, ABD’de çok etkin olan bir grup olan Archonlar da özel kampanyalar yürütmektedir. Geçen makalelerimizde dikkat çektiğimiz gibi gelenek olarak Patrikhane’de yapılan birçok toplantı ve kabuller, son aylarda Heybeliada Ruhban Okulu’nda yapılmaya başlandı, sıradan ayinlerin ardından çok sayıda yabancı diplomatın da iştirak ettiği toplantılar gerçekleşti.

Rum Patrikhanesi her sene düzenli olarak Sen Sinod (Patrikhane Dinî Meclisi) toplantıları yapar. Gündemlerinin yoğunluğuna göre bazen 2 bazen de 3 gün süren Sen Sinod toplantıları, gelenek olarak Patrikhane içindeki sinod toplantı odasında yapılır. Bu seneki 10-12 Temmuz tarihlerinde yapılan sinod toplantısı Heybeliada Ruhban Okulu’nda toplantı salonunda yapıldı.

Elimize geçen fotoğraflarda, salonun ciddi bir masraf ile çok iyi bir şekilde restore edildiği görülüyor. Bu salona 10 Temmuz’da Patrik Bartholomeos’un kestiği kurdelenin ardından girilmiş! 1. Derece Eski Eser statüsünde olan Heybeliada Ruhban Okulu’nda böyle bir onarınım yapılması için resmi makamlardan izin alınıp alınmadığını ise bilinmiyor!

Yunan/Grek yanlısı haber sitelerinde bu gelişmenin ardından 2014 Haziran’da Selanik Aristoteles Üniversitesi'nin büyük bir akademik kadro ile Ruhban Okulu için hazırladığı, AVM tarzında bir değişim içeren bir proje yeniden servis edilmeye başladı.

2014’de yapılan bu proje ile ilgili Aristoteles Üniversitesi'nde yapılan basın açıklamasında şu sözler söylenmişti:“Bu Aristoteles Üniversitesi'nin evrensel güçlerini de gösteren bir projedir Mevcut ekonomik koşullar ve tüm zorluklarla rağmen bu konudaki ilhamımız, özellikle şimdi daha da güçlüdür.” Bahsi geçen toplantıda; 1971 yılında Türk yetkililer tarafından kapatılana kadar Ekümenik Patrikhane ve Ortodoksluğun bir sembolü olan Halki Ruhban Okulu’nun yeniden açılması için ne gerekiyorsa yapılması gerektiğine de vurgu yapılmıştı.

1971’de okulu Türkiye’nin Ruhban Okulu’nu kapatmış olduğu külliyen yalandır. Zira aynı yıl yürürlüğe giren YÖK Kanunu çerçevesinde tüm yüksekokullar YÖK’e bağlanmıştı. Patrikhane ise (Bugün de olduğu gibi) gerek müfredat ve gerekse öğrenci ile öğretmenler açısından tam bağımsızlık ya da denetimsizlik istiyordu.

Böyle bir rüya gerçekleşebilir mi? Eski eser bir taşınmazda böyle bir mimari değişim yapılabilir mi? Elbette ki hayır! Ancak içinde bulunduğumuz 2018 Temmuz ayında, 2014’deki bir rüyanın fotoğraflarının neden yeniden servis edilmeye başlandığı ise üzerinde durulması gereken bir husus!

Patrikhane’nin en büyük destekçisi konumunda olan ABD’li Archonların geçmişte zengin içeriğe sahip olan resmi web sitesinde kısa bir süre önce büyük bir değişim yapıldı. https://www.archons.org

Ana sayfada flash ile dönüşümle açılan sadece 2 sayfa bulunuyor. Bu sayfalardan birincisinde bir fotoğraf üzerinde; “Heybeliada Okulu 47 yıl! Heybeliada Ruhban Okulu 1971'den beri zorla kapalıdır.”

(Halki Seminary... Year 47! The Theological School of Halki remains forcibly closed since 1971)

Bu sayfalardan ikincisinde ise bir fotoğraf üzerinde; “Türk Hükümeti, Ekümeniğin binlerce mülküne el koydu” şeklinde ifadeler yer almaktadır.

(Desecration of Property The Turkish Government has confiscated thousands of properties from the Ecumenical)

Rutinin dışında, Heybeliada Ruhban Okulu’nun yenilenen toplantı salonunda yapılan Sen Sinod toplantısı ile ABD’de çok etkin ve zengin kişilerden oluşan Archonların web sitelerindeki bu değişim ve 2014’de Selanik Aristoteles Üniversitesi'nin hazırladığı projenin yeniden servis edilmesinin zamanlama olarak çakışması ilginçtir.

Patrikhane geçtiğimiz yıllarda, üzerinde Rumluğun esamesi olmayan Silivri, Sivas, Bergama, Efes, Antalya, İznik, Perge, Çanakkale, Edirne, İzmir gibi yerlere metropolitler atadı. Rum Patrikhanesi esas olarak, Türkiye’de bulunan ve Türk vatandaşları olan Rum Cemaati’nin dini ihtiyaçlarını karşılamak için faaliyettedir.

Bu sene Heybeliada Ruhban Okulu’nda yapılan sinod toplantısında bazı yeni metropolitlikler ihdas edildi.

Bu tayinler arasında çok dikkat çeken bir husus var.

Yapılan açıklamalarında 1922’den beri boş olan duran “Ankara Metropolitliği”nden bahis edilerek “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” ihdas ve tayin yapıldı.

Ankara’da; Sivas, Silivri, Çanakkale’de olduğu gibi Rum yok! Neden Ankara’da 1922’den beri olmayan bir metropolitlik kurma gereği duyuldu?

Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği

Ankara Metropolitliği sadece Ankara değil aynı zamanda “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” olarak ihdas edildi.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin Türkiye aleyhinde çalışmaları ve düşünceleri malumdur ve bu aleyhteki çalışmalar arasında artık Rum Patrikhanesi ve Ruhban Okulu lehine de destek verildiği görülmektedir.

Rum Patriği Bartholomeos, 1 Mayıs’ta Heybeliada Ruhban Okulu’nda bazı diplomatlarla bir toplantı yaptı ve Eylül’de Ruhban Okulu’nun açılacağını duyurdu. Ardından bunun yalan olduğu ve yabancı misyon temsilcileri arasında algı yaratmaya yönelik olduğu ortaya çıktı.

Onlara göre; bu kadar önemli bir konu, onlarca kendi siteleri dururken Birleşik Arap Emirlikleri finansmanındaki ve “FETÖ” destekli/destekçisi “AHVAL” adlı bir haber sitesi üzerinden 10 Mayıs’ta haber edildi.

Aradan geçen 2 aydan sonra Patrikhane sinodunda alınan bir kararla “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” ihdas edilmesinin düşündürücü olduğu aşikâr!


Bojidar Cipof
13 Temmuz 2018
Basın :Söyledik ve 21.yy Türkiye Enstitüsü




ilgili:
Yunanistan'da Pontus Törenleri - Mayıs 2011/Basın


Suriye'yi Kaybettiğimiz Bozgunun Yüzüncü Yılı



Suriye'yi Kaybettiğimiz Bozgunun Yüzüncü Yılı
Deniz Berktay


Türk aleyhtarı filmler arasında en meşhurlarından biri olan ve 1.Dünya Savaşı'nda Araplar'ın Türkler'e karşı kışkırtılmasında önemli rol oynayan İngiliz subayı Thomas Edward Lawrence'ın maceralarını bire bin katarak anlatan Arabistanlı Lawrence filmini seyredenler hatırlayacaktır: Peter o'Tool'un canladırdığı Lawrence karakteri, Omar Sharif'in canlandırdığı Şerif Ali ile çölde ilerlerken, uzaktan, geceyi gündüze çeviren patlamalar görürler. İngiliz topları Türk hatlarını dövmektedir. Şerif Ali "O ateşin altında olanın Allah yardımcı olsun" der. Başından geçen çeşitli olaylar sonucunda Türkler'e kini iyice artan Lawrence, nefret dolu bir ifadeyle "O ateşin altında Türkler var" der. Bunun üzerine Şerif Ali ona "Öyleyse Allah Türkler'in yardımcısı olsun" der.

İşte o sahnelerde tasvir edilen ve Osmanlı'nın Suriye'yi büyük bozgunlarla, ağır kayıplarla terketmesine neden olan Nablus Muharebeleri'nin bugün 100.yıldönümü. İngilizler'in Suriye'nin güneyindeki Osmanlı hatlarını yarmasıyla başlayan muharebe sonucunda Osmanlı orduları darmadağın olmuş ve Suriye Arapları'nın isyan etmesi sonucunda, koskoca Suriye bir ay içinde elden çıkmıştı. 30 Ekim 1918'de Mondros'ta mütareke imzalanırken, Osmanlı kuvvetleri aşağı yukarı bugünkü Türkiye sınırlarına çekilmiş bulunuyordu.

Süveyş'te Türk Askerini Harcayan Almanlar

1.Dünya Savaşı'nda Arap Yarımadası'nın doğusunda Türkler'le İngilizler arasındaki savaşlar, Irak Cephesi'nde İngilizler'in Basra'yı işgaliyle başlarken (21 Kasım 1914); "Batı Arabistan" olarak adlandırılan bölgedeki çatışmalar, 1915 başlarında, Cemal Paşa'nın Almanlar'ın teşvikiyle Süveyş Kanalı'na harekat düzenlemesiyle başlamıştı (Birinci Kanal Harekatı). Avrupa cephelerinde İngilizlerin özellikle Hindistan ve Avustralya'dan sömürge askerlerini naklederek cephede üstünlük elde ettiğini gören Almanlar, o zamanki İttihat ve Terakki yönetimini, Süveyş Kanalı'na akın edip "Mısır'ı fethetme" konusunda ikna etmeyi başardılar. Suriye'de 4.Ordu Komutanlığına getirilen Cemal Paşa'nın emrine verilen Baron Kress von Kressenstein (bizdeki adıyla Von Kress Paşa), kanala taarruz hazırlıklarına, Osmanlı Devleti'nin henüz resmen savaşa katılmadığı 1914 Eylül ayında başlayacaktı.

Sonunda, 1915 başlarında Kanal'a hücum eden Osmanlı kuvvetleri, İngiliz tahkimatlarının karşısında ağır hezimete uğradı. Savaştan sonra 1938 yılında hatıralarını kaleme alan Von Kress, kendisinin uzun süren keşif ve incelemelerinin ardından, bu taarruzun başarı şansının olmadığını baştan anladığını, fakat kendileri açısından asıl meselenin, Osmanlı'nın İngiltere'yle savaşa girmesine rağmen henüz kan dökülmemiş olması ve bu durumda, Almanya'ya yakın olan Talat ve Enver Paşalar'ın devrilmesi halinde Osmanlı'nın savaştan çekilme riski bulunması olduğunu, böyle bir riski önlemenin yolunun da Türkler'le İngilizler arasında bir an önce kan dökülmesini sağlamak olduğunu söylemiştir (Von Kress, Kuma Gömülen İmparatorluk, Yeditepe Yayınları 2007). Sonuçta kanal İngilizler'den alınamasa, hatta kanalı uzun süre ulaşıma kapatmak bile mümkün olamasa da, Türkler'le İngilizler arasında kan dökülmüş ve İngilizler'in tedirginliği nedeniyle, Avrupa cephelerine gönderilebilecek askerlerin bir bölümü, Mısır'a bağlanmış olur.

Arap İsyanı'nın Patlak Verişi

Kanal Cephesi'nde 1916'da Türkler'in bazı küçük çaplı başarıları olur fakat bu yıl düzenlenen İkinci Kanal Seferi de, - bu sefer Kanal'ın doğu yakasında tahkimatlar yapmış ve sağlamca yerleşmiş olan - İngilizler tarafından bozguna uğratılır.

İngilizler uzun zamandan beri gözlerine kestirmiş oldukları Arap Yarımadası'na Mısır'dan sefer düzenlemek istemekte fakat Hicaz'da ve Akabe'de bulunan Osmanlı kuvvetleri, buna engel teşkil etmektedir. Fakat, 1916'nın Haziran ayında Mekke Emiri Şerif Hüseyin'in isyan ederek Mekke'yi zaptetmesi, Medine'yi kuşatmaya alması ve 1917'nin Temmuz ayında, Yüzbaşı T.E.Lawrence'ın örgütlediği Bedeviler'in İngiliz Ordusu'nun işini epey kolaylaştırır. Zira, Akabe'nin ele geçirilmesiyle İngilizler, sonraki hamlelerinde çok önemli bir üsse sahip olmuşlardır. Bundan da ötede, Akabe'nin ele geçirilmesiyle, kuzeye doğru ilerleyecek İngiliz kuvvetlerinin, güneydeki bir Türk varlığından çekinmesini gerektirecek bir neden kalmamıştır.

1917 yılında İngilizler, Gazze'ye üç defa taarruz ederler. Osmanlı kuvvetleri, bu kuvvetleri, bu taarruzların ilk ikisini püskürtse de, üçüncü Gazze Muharebesi, bir taraftan İngilizler'in sayıda Osmanlı kuvvetlerinden çok daha üstün hale gelmesi, diğer taraftan da İngiliz Generali Edmund Allenby'in şaşırtma taktikleri sonucunda, Osmanlı'nın ağır bozgunuyla sonuçlanır ve Kudüs de dahil olmak üzere, Filistin'in büyük bölümü, İngilizler'in eline geçer. Cemal Paşa, hatıralarında bu bozgunun nedeninin, Suriye'deki Osmanlı ordularının (Yıldırım Orduları Grubu) komutasını üstlenen Alman eski Genelkurmay Başkanı Von Falkenhein olduğunu söylemektedir. Gerçekten de, Verdun Muharebeleri'nde Alman Ordusu'nun bozguna uğraması üzerine, bu başarısızlığın sorumlusu olan Von Falkenhein, sürgün görevi olarak Osmanlı'ya gönderilmiş ve burada, emrindeki Türk askerlerini su gibi harcamaktan çekinmemişti. Meselenin bir diğer boyutu da, Kudüs'ün İngilizlerin (yani yeniden Hıristiyan bir devletin) eline geçmesini sadece İtilaf Devletleri'ne mensup milletlerin değil, Osmanlı'nın müttefiki olan Almanya ve Avusturya'da da geniş kesimlerin kutlamış olmasıydı !

Suriye'nin Elden Çıkması

1918 ortalarında İngilizler, Suriye'ye yönelik genel taarruz için hazırlıklarını yoğunlaştırır. O dönemde Osmanlı Ordusu'nda Tümen Komutanı olan Hans Guhr da, Eylül ayı başlarında, İngiliz Ordusu'nun hiçbir ateşe karşılık vermediğini, bu durumun, taarruz öncesi son hazırlıkları gizleme amacını taşıdığını yazmaktadır (Hans Guhr, Anadolu'da ve Filistin'de Türkler'le Omuz Omuza, İşbankası Kültür Yayınları 2016). Yıldırım Orduları Grubu (4.cü,7.ci ve 8.ci Ordulardan oluşmaktadır) bünyesindeki 7.Ordu'nun kumandanı olan Mustafa Kemal Paşa, Kudüs'ün düşmesinden sonra Falkenhein'in yerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olan Liman von Sanders'i, İngilizler'in 19 Eylül'de taarruza girişeceklerine ilişkin istihbarat aldığı konusunda uyarır, fakat Von Sanders gerekli önlemleri almaz.

Mustafa Kemal Paşa 19 Eylül gecesi telefonda diğer komutanlarla görüşüp kaygılarını ilettiği sırada, İngiliz topları ateşe başlar. 8.Ordu tamamen, Mersinli Cemal Paşa (Küçük Cemal Paşa) komutasındaki 4.Ordu ise büyük ölçüde imha olmuştur. İngilizler'in getirdikleri yeni savaş uçakları, tepsi gibi dümdüz çöllerde, Türk askerlerini tarar. Hicaz Demiryolu Hattı'nın köprüleri, İngiliz güdümündeki isyancı Araplarca havaya uçurulup kullanılmaz hale getirildiğinden, demiryolunu kullanarak düzenli geri çekilme imkanı da hemen hemen kalmamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun en büyük şehirlerinden olan Şam, panik halinde terkedilir ki bu en çarpıcı şekilde o dönemde Suriye'de görev yapmış olan Selahattin Günay "Bizi Kimlere Bırakıp Gidiyorsun Türk" adlı hatıralarında nakletmektedir.

Günay, Suriye'deki çatışmalar sırasında, 4.Ordu Komutanı Mersinli Cemal Paşa'nın emrine girmiştir. Şam'a geldiklerinde, Suriyeli olan eşini bir eve yerleştirebilmek için paşadan birkaç saat müsaade ister. Mersinli Cemal ona, "Tamam, işlerini bitirip akşam 5'te karagahta ol" der. Günay, işlerini daha erken tamamlayıp saat 3'te karargah binasına geldiğinde bir de bakar ki karargahın yerinde yeller esmektedir. Tesadüfen karşılaştığı bazı askerlerden paşanın "cephede aniden değişen durum karşısında" otomobiline binip Halep'e doğru hareket ettiğini öğrenir. Yani, ordu komutanı Osmanlı'nın en büyük şehirlerinden birini, yanındakilerden kimseye bildirimde bile bulunmadan terkedip gitmiştir. Hükümet Konağı'nın orada, tesadüfen emir erini bulur. Emir eri, ona olan biteni şöyle aktarır: "Bir kalabalık geldi. bir kısmı, hükümet konağının önünde durdu. Bir kısmı içeri girdi. Balkona çıktılar. sonra birisi bir şeyler söyledi. Sonra bizim bayrağı aşağı indirdiler. Acayip bir bayrak çektiler. Bir sarıklı dua etti. Diğerleri de amin dediler. Sonra birkaç askerimizi hükümet önünde vurdular. Bu sırada ben bir sağa, bir sola hayvanı gezdiriyordum. Kimse bana bir şey sormadı. Sonra siz gelip beni buldunuz". (Selahattin Günay, Bizi Kimlere Bırakıp Gidiyorsun Türk? Suriye ve Filistin Anıları, İşbankası Kültür Yayınları 2011)

Bu şartlar altında Mustafa Kemal Paşa, askerlerini sayıca çok üstün İngilizler'in eline esir düşmekten kurtarmak için, süratle Halep'e doğru çekilir. 23 Ekim'de Halep önlerinde muharebeler başlar. Fakat, Mustafa Kemal Paşa'nın çok daha sonradan hatıralarında belirttiği üzere, Halep'te evlerin damlarından ateş açılması ve bombaların atıldığını görmesi üzerine, böyle bir şehrin düşmana karşı savunulmayacağını anlar (hatta bir ara isyancıların ortasında kalıverir ve tek başına olmasına rağmen, üstün zekası ve soğukkanlığı sayesinde, hala Osmanlı karşısında psikolojik ezikliğini yenememiş olan isyancılara kırbacını şaklatarak talimatlar verir ve ellerinden kurtulur.) Böylelikle Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı 30 Ekim 1918'e doğru Arap bölgeleri hemen hemen tamamen terkedilerek bugünkü milli sınırlarına çekilmiş olur. Prof.Dr.Ergun Aybars "Türkiye Cumhuriyeti Tarihi" adlı kitabında, sadece bu 40 gün kadar süren muharebe döneminde (19 Eylül - 30 Ekim) Yıldırım Orduları'nın insan, silah, uçak, lokomotif, vagon kayıplarının Kurtuluş Savaşı'nda zorlukla elde edilen miktara eşdeğer olduğunu belirtmektedir.

İmparatorluktan Ulus Devlete

İlber Ortaylı "Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfuzu" adlı kitabında, Rusya'nın toprak vererek 1.Dünya Savaşı'ndan çekildiği 3 Mart 1918 tarihli Brest Litovsk Antlaşması hakkında şunları yazmaktadır: " O akşam Brest Litovsk'ta Rus İmparatorluğu'nun dağılışını kutlayan Alman, Avusturya ve Osmanlı devlet adamları, kısa bir süre sonra kendi imparatorluklarının da aynı akıbete uğrayacağını göreceklerdi. Brest Litovsk'ta akşam, imparatorlukların üzerine çökmüştü."

Mustafa Kemal'in daha 1907 yılında Selanik'te arkadaşlarına söylediği şekilde, Osmanlı İmparatorluğu'nun olduğu gibi korumaya çalışmak yerine, milli sınırlara çekilerek güçlenmek ve ulus devlete dönüşmek konusunda öne sürdüğü ve o zaman kimsenin kabule yanaşmadığı fikirlerin gerçekçiliği, tarih tarafından sınanıp doğrulanmış oluyordu.

Deniz Berktay
21.Yüyıl Türkiye Enstitüsü, 21 Eylül 2018



***

Kerem Çalışkan


Tarih uzmanı değerli gazeteci Murat Bardakçı 30 Temmuz 2017 tarihli Pazar günü Habertürk’teki köşesinde Kudüs’ü ne zaman ve nasıl İngilizlere terk ettiğimizi yazdı. İsrail’in Mescidi Aksa’da İslam dünyasına karşı son provokatif yasaklamaları nedeniyle Kudüs konusu yeniden güncellik kazandı. Bardakçı’nın yazısı da Yenikapı’da Kudüs mitinginin yapıldığı gün yayınlandı. Bardakçı köşesinde belgesini de ilk kez yayınlayarak, Kudüs’ün son Osmanlı yöneticisi Mutasarrıf İzzet Bey tarafından ‘kutsal mekanların bombalanmaması için’ 9 Kasım 1917’de İngilizlere teslim edildiğini yazdı. Bu bilgi hem eksik hem yanlış.

Kudüs o sırada Suriye-Filistin-Gazze cephesinde Alman/Osmanlı orduları ile İngiliz ordusunun savaştığı bölgenin ortasında bir kentti. 401 yıldır Osmanlı hakimiyetinde olan bu kadar tarihi ve kutsal bir kentin savaşın ortasında, bir ‘Mutasarrıf’ın (kaymakam) kararı ile düşmana, yani İngilizlere bırakılamayacağını herhalde Murat Bardakçı da çok iyi bilir.

Çünkü savaşın ortasında böyle bir kararı sivil idareciler değil, ancak savaşı yöneten komutanlar verebilir. Kudüs’ün boşaltılması kararını da Mutasarrıf İzzet Bey vermemiştir… O sırada Kudüs cephesinde Osmanlı’nın Yıldırım Orduları Grubu’nu yöneten Alman Mareşali Erichvon Falkenhayn vermiştir… Falkenhayn bu kararı, Hıristiyanlık adına, Hıristiyanlarca kutsal sayılan mekanların bombalanarak tahrip olmaması için vermiş ve Kudüs’ü ciddi bir direniş göstermeden İngilizlere teslim etmiştir… Mutasarrıf İzzet Bey, kent düşerken Alman Mareşal’in kararını tebliğ etmiştir… 1915 Şubatındaki ‘Kanal Harekatı’ndan beri bölgede en yetkili askeri-mülki komutan olan ve Alman Mareşali Falkenhayn’ın bölgeye gelmesine şiddetle karşı çıkan Cemal Paşa anılarında, Falkenhayn’ın Kudüs’ü terketme kararını uzun uzun dile getirmiş ve acı acı yermiştir.

Şöyle anlatıyor Cemal Paşa: "O sırada Kudüs henüz sükut etmemişti (düşmemişti). Kudüs’ü müdafaaya memur olan kolordunun kumandanı Mirliva (Tuğgeneral) Ali Fuad Paşa’dan (Cebesoy) aldığım hususi malumata göre General Falkenhayn Kudüs’ün müdafaası taraftarı değildi. Fikrimce bundan büyük hata ve Osmanlı saltanat hukukuna bundan açık ihanet tasavvur olunamazdı. Falkenhayn, mukaddes beldenin müdafaası, mübarek makamların top mermileriyle harap olması ile neticeleneceğinden, buna katiyen razı olamayacağını bir konuşma sırasında Ali Fuad Paşa’ya söylemişti. Bundan daha gülünç bir fikir olamaz. Kudüs şehri Haçlı seferleri sırasında evvela İslamlar tarafından Haçlılara karşı ve sonra Haçlılar tarafından Selahaddin Eyyubi’ye karşı müdafaa edilmemiş mi idi? 11. Ve 12. asırda hoşgörülebilen bir şey nasıl oluyor da 20. asırda muvafık görülemiyordu? Şayet Kudüs’teki mübarek makamların harap olmaması lazım geliyorsa, Hıristiyan olan İngiliz ordusunun bu şehre tecavüzden ve şehir üzerine top endahtından (atışından) tevakki etmesi (kaçınması) icap ederdi. Her halde biz şehrin ilerisinde müdafaayı ihtiyar edeceğimiz için, şehre isabet eden mermiler bize değil İngilizlere ait olacaktı." (Cemal Paşa-Hatırat/Arma Yayınları-1996/ Sayfa 206)

Cemal Paşa bu durumda Kudüs’e destek için bir süvari alayı yolladığını, ancak Falkenhayn’ın mevcud kuvveti şehrin müdafaası için yeterli gördüğünü yazar. Cemal Paşa bundan sonra o sırada Kudüs’ü savunan komutan Ali Fuad Paşa’nın (Cebesoy) acı telgrafına yer verir. Bütün taleplerine rağmen Falkenhayn’ın başında bulunduğu Yıldırım Orduları Grubu’ndan destek alamayan Ali Fuad Paşa, İngilizlerin, askerin yorgunluğundan istifade bir sabah baskını ile Kudüs’ü ele geçirdiklerini belirtir ve telgrafını ‘Herhalde bu sükutun mesuliyeti kamilen (tümüyle) Falkenhayn Paşa’ya aittir!’ diye bitirir. Tarihi gerçekler budur!...

Alman Mareşal Falkenhayn, Hıristiyanlarca kutsal mekanların tahrip olmaması için Kudüs’ü Hıristiyan İngiliz ordusuna teslim etmiştir… Bir Hıristiyan dayanışması söz konusudur… Sözde müttefikimiz Hıristiyan Alman mareşal, Hıristiyan İngiliz ordusuna destek vererek Kudüs’ü Osmanlı’dan, İslam dünyasından, Türklerin elinden alarak Hıristiyan dünyaya teslim etmiştir…

Murat Bardakçı yazısının sonunda ‘bir tuhaflık daha’ diyerek, İngiliz General Allenby Kudüs’e girerken, Almanya dahil tüm Avrupa’da kiliselerin zafer çanları çaldığını ve Kudüs’ün yeniden Hıristiyanların eline geçmesini kutladığını aktarır… Burada tuhaflık, müttefikimiz Almanya’da kiliselerin çanlarının çalması değil, Alman Mareşal Falkenhayn’ın Kudüs’ü, Hıristiyan dayanışması ile İngilizlere savaşsız teslim ettiği gerçeğini Murat Bardakçı’nın yazmamasıdır… Tuhaf olan Bardakçı’nın Falkenhayn’dan tek kelime bile söz etmemesidir… Murat Bardakçı gibi tarih uzmanı, birçok değerli eser vermiş bir gazetecinin yukarda sıraladığımız gerçekleri ve Cemal Paşa’nın Kudüs’ün teslimi konusunda Falkenhayn’ı suçlayan anılarını dikkate almaması düşünülemez…

ALLENBY’NİN TÜRBE ŞOVU

İngilizler Kudüs’ün zaptından bir yıl kadar sonra kuzeye ilerleyip Şam’ı da ele geçirirler. İngiliz General Allenby, Emevi Camii’nde Selahaddin Eyyubi’nin türbesine gider. Çizmesiyle sandukaya dokunup ‘Kalk Selahaddin, bak biz yine geldik!’ der… Allenby’nin bu küstah sözleri, Hıristiyan alemin İslam dünyasına Kudüs yüzünden savurduğu 730 yıllık intikam çığlığıdır!..

Bölgemizde Mescidi Aksa üzerinden Kudüs kavgası yeniden alevlenirken, bu tarihi ve kutsal 400 yıllık Osmanlı kentini, ne zaman, kimin kime, niçin teslim ettiğini doğru anlatmak her gazetecinin ve her tarihçinin kaçınılmaz görevidir… Hele bu gazeteci Osmanlı mirası üzerine uzmansa…



***

Okunası Kitap:




26 Eylül 2018 Çarşamba

Amerika'da Türk Ermeni Çatışması ve "Harry the Turk" Cinayeti



Amerika'da Türk Ermeni Çatışması ve "Harry the Turk" Cinayeti
Prof.Dr.Kemal Çiçek
Türk Tarih Kurumu, Ermeni Masası
KTÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü
Ermeni Araştırmaları, Kış 2005-İlkbahar 2006,cilt 5-6,Sayı 20-21
Turkish-Armenian Conflict In US and Murder Of "Harry The Turk" 


Giriş

Bu makalede, Amerika'daki Türkler ve Ermeniler arasında Osmanlı topraklarındaki anlaşmazlıklara paralel olarak gelişen ilk çatışmalar, Ermenilerin ilk siyasi faaliyetleri ve Ermeni terörünün belki de ilk faili meçhul cinayetine kurban giden "Harry the Turk" olayı ele alınacaktır. Yaptığımız araştırmalara göre, Harry the Turk lakabıyla tanınan Halil adlı Osmanlı vatandaşı, Massachusetts eyaletine bağlı Maine kasabasında 1896 yılı Şubat ayında korkunç bir cinayete kurban gitmiştir. Bu cinayetin Ermeniler tarafından işlendiği polis soruşturmasına göre kesin olmakla birlikte, suçlu veya suçlular yakalanamamıştır. Başka bir deyişle Harry the Turk lakablı Halil'in öldürülmesi, faili meçhul bir cinayet olarak Amerikan adli kayıtlarına geçmiştir. Bu durum, Amerika'da Ermeni siyasi faaliyetlerini yakından izleyen Osmanlı Büyükelçisi Mavroyeni Bey'in (1) tepkisini çekmiştir. Çünkü Mavroyeni Bey, Amerika'nın muhtelif şehirlerindeki Ermeni siyasi faaliyetleri hakkında sürekli bilgi toplamış ve temasta olduğu dışişleri yetkililerini bu tür bir olayın olabileceği konusunda uyarmıştı. Osmanlı elçisinin bütün uyarılarına rağmen cinayetin işlenmesi, Amerika'daki Ermeni siyasi faaliyetlerinin ve ulaştığı boyutun anlaşılması açısından çok büyük önem taşımaktadır. Hatta Harry the Turk cinayetinin Amerika'daki Türk-Ermeni mücadelesinde sembolik bir yeri olduğu ileri sürülebilir. İşte bu nedenle bu cinayetinin Amerika'da Türk-Ermeni ilişkilerine dair yapılan araştırmalarda hemen hiç konu edinilmemiş olması şaşırtıcıdır. (2) Bu makale, bu eksikliği giderme amacını taşımaktadır.

Harry the Turk cinayeti, Amerika'da Türk-Ermeni ilişkilerinin gelişimini anlamak bakımından da çok büyük önem arz etmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi, cinayetin işlendiği Maine kasabası, Amerika'ya göç eden Ermeni ve Türklerin yoğun olarak yerleştikleri yerlerin başında gelmektedir. Aynı dili konuşan, yaşam biçimleri ve kültürleri birbirne benzeyen Türkler ve Ermenilerin tıpkı Anadolu'da olduğu gibi aynı yerleşim alanlarını tercih etmelerini elbette yadsınacak bir şey değildir. Şaşırtıcı olan, Anadolu'dan binlerce kilometre uzakta, geçim sıkıntılarını gidermek amacıyla Amerika'ya göç eden Türk ve Ermenilerin çatışma ortamına nasıl geldiklerini ortaya koymaktır. Bu yüzden bu makalede Harry the Turk cinayetinin ayrıntılarına geçmeden önce, olayın yaşandığı çevrenin oluşumu üzerinde kısaca durulacaktır.


1. Amerika'da Türk ve Ermeni Komşuluk İlişkilerinin Başlaması


Macera veya ticaret amacıyla Amerika'ya çok eski yıllarda göç eden bir birkaç Türk ve Ermeni bir tarafa bırakılırsa, Osmanlı vatandaşlarının Amerika'ya göçlerinin 19.yüzyıl sonlarında kayda değer bir sayıya ulaştığı söylenebilir. Her ne kadar 1899 yılına kadar Amerika göçmen kayıtlarında etnik köken yazılmamış olsa da gelenlerin büyük bir kısmının Ermeni olduğundan kuşku yoktur. Bununla birlikte ilk göçler esnasında gümrük yetkililerinin bile etnik bakımdan "Türk" olarak kaydetmekle yetindiği Osmanlı vatandaşları aynı kentlerde birbirine komşu olmuşlardır. Özellikle Türkler ve Ermeniler yeni yurtlarında da birlikte yaşamayı tercih etmişlerdir. Nitekim Amerikan istatistiklerine ve göçmen dairesi belgelerine dayalı olarak yaptığımız araştırmalar, Türk ve Ermeni topluluklarının aynı coğrafyalarda yoğunlaştıklarını kesin olarak ortaya koymaktadır. Doğal olarak Ermeniler ve Türkler Amerika'nın kuzey bölgelerinde iklim olarak doğu Anadolu'ya benzeyen yerlere yerleşmişlerdir. Hatta göç eden bazı Türklerin başlangıçta ya Ermeniler tarafından yardım görerek ya da onların kimliği (3) ile bu ülkeye göç ettikleri pek çok kaynakta vurgulanmaktadır. (4)


Ayrıca göç eden Ermenilerin büyük bir kısmının Türkçe'den başka doğru akıcı bir dile sahip olmadıkları da bir gerçektir. (5) Dolayısıyla gerek Türkler gerekse Ermeniler benzeri kabiliyet ve becerilere sahip olduklarındna dolayı hemen hemen aynı iş alanda çalışıyorlardı. İki etnik unsurun aynı bölgelerde buluşmasının arkasındaki bir başka neden de, eğitim seviyeleri ilk gelenlere göre daha düşük olan Ermenilerin ve Türklerin ucuz işgücüne şiddetle gereksinim duyulan Massachusetts, New York, New Jersey ve Penssylvania eyaletleri gibi sanayi ve endüstri bölgelerine yönelmesi olabilir. (6) İlk gidenlerin iş bulmakta zorlanmaması, daha fazla akrabanın davet edilmesiyle sonuçlanmış ve 1890'ların ortalarından itibaren ekonomik sebepler ağırlıklı olmak üzere Türkiye'den Amerika'ya göçleri hızlandırmıştır. (7). Nitekim resmi kayıtlara göre 1895 ile 1900 yılları arasında 9952 Osmanlı vatandaşı (çoğu Ermeni ve Harputlu) ülkeye giriş yapmıştır. Bu tarihten sonra ise gerek misyoner faaliyetleri gerekse de Doğu Anadolu'da Türk-Ermeni ilişkilerinin gerginleşmesi nedeniyle göçler yoğunluk kazandı. (8) 1900-1914 yılları arasında Amerika'ya göç eden Ermeni sayısı 40.608'e ulaştı. (9) Bunların büyük bir çoğunluğu New England bölgesi ile New York, Michigan, Rhode Island, New Jersey, İllinois, Pennsylvania ve California civarına yerleşiyorlardı. (10) Bu bölgeler, yukarıda da belirtildiği gibi, 1900-1915 yılları arasında resmi yollardan Amerika'ya giriş yapan 20.189 Türk göçmenin de yerleşim alanıydı. Nitekim Ermeni diasporasını anlatan eserlerde New York, Michigan ve Rhode Island'daki Ermeni mahallerinde veya çok yakınında çok sayıda Türk göçmenin yaşadığı tasvir edilmektedir. (11)


Bu durum, Ermenilerin Amerika'ya göçünü ele alan son çalışmalarda, göçlerin temel sebepleri arasında iki toplumun Türkiye'de dayanılmaz hale gelen komşuluk ilişkilerinin gösterilmesinin doğru olmadığını göstermektedir. (12) Ne yazık ki, geçin sıkıntısının aynı kareye çektiği Türk ve Ermeniler, geleceklerini kurmak amacıyla göç ettikleri Amerika'ya ana yurtlarındaki problemlerini de taşımışlardır. (13) Ermeni ve Türklerin Anadolu'dan Amerika'ya taşıdıkları komşuluk ilişkileri 1890'lı yılların başlarından itibaren, tıpkı anayurtta olduğu gibi bozulmaya başladı. Türk ve Ermeni göçmenler Türkiye'deki olayların etkisiyle birbirleriyle çatışmaya başladılar. Bu çatışma ortamının oluşumunda, Ermenilerin öncü olduğuna kuşku yoktur, çünkü Anadolu'da başlayan Ermeni bağımsızlık hareketi Amerika'ya göç eden Ermeniler arasında çok da fazla yankı bulmaktadyı.(14)


1877-78 Osmanlı Rus Savaşı sonrasında imzalan Yeşilköy ve özellikle Berlin Antlaşmalarının (1878) bağımsızlık yönünde cesaretlendirdiği Osmanlı Ermenileri, siyasi örgütlenmelerini Amerika'ya da taşıdılar. Mıgirdiç Portakalyan ve Joseph Sarajian gibi Osmanlı topraklarında yaptıkları anarşik eylemler yüzündne aranan kişilerin Amerika'ya gelmesiyle örgütleşme hız kazandı. Kısa süre içerisinde, Tiflis ve Cenevre'de kurulan Hınçak ve Taşnak gibi Ermeni ihtilalci örgütlerinin şubeleri New York, Boston ve Worcester'da da açıldı. Bu süreçte Protestan misyonerlerin rolünü belirtmeden geçmek mümkün değildir. Çünkü 1820'li yıllardan itibaren siyasi ve etnik kimlik kazandırmak için Ermeniler arasında çalışma yapan Protestan misyonerler de genel merkezlerinin tam bir onayı olmamakla birlikte, Ermeni siyasi davasına gönüllü olarak katılmışlardır. Ermeni siyasi ve dini önderlerini yetiştirmek amacıyla Amerika'daki merkezlerine taşıdıkları Ermeni gençler, buradaki ihtilalci derneklerin doğal üyesi oldular. Eski Protestan misyonerlerin Amerika'da yaydıkları Ermeni sempatisi sayesinde de, bu ihtilalci dernek ve partiler çok büyük maddi olanaklara da kavuştukları açıktır. (15) Toplanan yardım paraları daha fazla Ermeni gencini eğitim amacıyla Amerika'ya getirmek için kullanılmıştır.


Amerika'ya gelen bu gençler 1893 yılı başlarından itibaren akrabalarının Türkiye'de katliam maruz kaldığı şeklindeki propagandaların da etkisiyle Osmanlı hedeflerine karşı terör eylemlerine girişmeye başladılar. Hatta vatandaşlık yoluyla elde ettikleri himaye ve Amerikan kilise teşkilatlarının maddi ve manevi yardımları sayesinde Osmanlı topraklarındaki eylemleri destekler içerikte ciddi gösteriler gerçekleştirdiler. Özellikle Hınçaklar Amerika'nın Ermenilere bakışını ve siyasetini çok önemli ölçüde değiştirdiler. Bu yüzden Ermeni terör örgütlerinin Amerika'daki Türklere karşı giriştikleri ilk tedhiş ve terör harektleri,  iki toplumun birlikte yaşadığı çevrelerde meydana geldi. (16) Nitekim bu makalenin konusu olan Harry the Turk olayı da Türk ve Ermenilerin karışık olarak yaşadığı bir mahallede yaşandı. Ayrıca Ermenilerin Türklere karşı eylemleri Harry the Turk'ün öldürülmesi ile sınırlı değildi. Bu olay üzerine gazetelere yansıyan haberler ve elçiliğin yazışmaları, Türkiye'de Ermeniler ile Türkler arasındaki anlaşmazlık ve çatışmaların Amerika'ya aynen yansımaya başladığını göstermektedir. Osmanlı devletinin Washington elçiliğinin evrakı incelendiğinde, Harry the Turk'ün öldürülmesinin öncesinde ve sonrasında Mavroyeni Bey'in sık sık Amerika Dışişleri Bakanlığı'na Ermenilerin şiddet hareketleri ve Türklere karşı tacizlerini şikayet ettiğini görmekteyiz. Bununla birlikte söz konusu cinayet, elçiliğin uyarılarının önemsenmediğini ortaya koymaktadır. Çünkü New York ve Boston'da 1893 yılında yapılan silahlı gösteri yürüyüşleri Ermeni siyasi hareketinin ne kadar tehlikeli bir boyuta ulaştığını göstermesi bakımından önemlidir. Nitekim Harry the Turk olayını müteakip başka yerlerde de Türklerin öldürülmesi Türklere yönelik tehditlerin sürekli hale geldiğinin bir göstergesidir. (17) Bu bakımdan Ermenilerin ABD'deki faaliyet ve örgütlenmelerini kısaca gözden geçirmek, cinayetin perde arkasının değerlendirilmesine imkan verecektir.


2. Amerika'da Ermenilerin Örgütlenmesi ve Eylemleri


Washington'da Türkiye Büyükelçisi olan Mavroyeni Bey (18) görev yaptığı dönemde Amerika'da Ermenilerin yürüttüğü örgütsel ve yayın faaliyetlerini çok yakından izliyor ve ABD Dışişleri Bakanlığı'nın ülkesine karşı yapılan düşmanca eylemlere karşı önlem almaya davet ediyordu. Örneğin 1893 yılı başlarında Ermenilerin hazırlığını yaptığı bir gösteri ile ilgili olarak yazdığı bir raporda New York'ta Ermenice yayınlanan bir gazetede (19) çoğu Amerika vatandaşı olan göçmenlere, Türkiye'de yaşayan Ermenileri kurtarmak için ayaklanmaya teşvik eden makaleler yayınlandığını haber veriyordu. (20) Mavroyeni Bey'in yaptırdığı soruşturmaya göre özellikle Hınçak örgütünün yayın organı Haik Osmanlı Ermenilerini isyana teşvik eden ve Amerika'daki Ermenileri Türklere karşı kışkırtan yazılar yayınlamakla meşhurdu. Bu gazetenin bir haberinde şöyle deniyordu:


"Askeri bilinci kelimeler ve makalelerle ayakta tutmak imkansızdır. Biz örgütlenmeliyiz. Yabancı ülkelerde yaşayan genç Ermeniler arasında askeri bilinci ayakta tutmanın da en iyi oldu, onlara askeri eğitim vermektir ki bu cephede savaşa hazırlanmanın yegane aracıdır... Gerekirse milletin yarısının kurtulması için diğer yarısını kaybedilmeliyiz." (21)


Yine aynı gazetenin 288.sayfasında Ermenilerin bağımsızlığını elde etmek için izleyecekleri yöntemler ve siyasi yol haritası anlatılıyordu:


"Tecrübeler göstermiştir ki bir milletin siyasi olarak kurulması, diplomasi yoluyla gerçekleşemez. Bu siyasi hedefi gerçekleştirmek için daha olumlu ve enerjik araçlar gerekir. Bu araçlar ateş ve kılıçtır ki bunlar asker ve para gerektirir. Bunları sağlanması gereken de millettir. Bu millet, Rusya veya ABD'yi faaliyet merkezleri olarak belirlemelidir. Tıpkı doğuda Ermeni-Rus birlikleri olduğu gibi, batıda da aynı şekilde güçlü bir Ermeni-Amerikan birliği her zaman hazır ve organize olarak bulunmalıdır." (22)


Aynı gazetenin 15 Ekim 1893 tarihinde yayınlanan 19.sayısında ise şu satırlar okunmaktadır.


"Doğrudur; bir Millet tıpkı bir elektrik lambasının ışığını açmak gibi bir anda yaratılmaz. Ancak Doğu sorunu tekrar gündeme gelirse en az iki yıl çıkarlarımız için kullanılabilir. Önce itaatsizlik yapılacak ki bunu baskı izlesin, sonra da savaş ve nihayet Büyük Güçlerin Kongresi. Eğer Ermeniler hazırlanır ve bu iki yıl geçmeden bir başlangıç yapabilirlerse, iyi bir zamanlama ile isyan etmiş olurlar. Ben Hınçakların derhal çeteler kurmak şeklindeki yöntemini onaylıyorum. Doğu Sorunu tekrar ortaya atıldığında bu çeteler birleşebilirler. Gerilla olarak teşkilatlanmak ve dağlarda operasyonlar gerçekleştirmek onlar için daha iyidir. Bu tarz kent ve kırsal alandaki nüfusu da koruyabilir." (23)


O yıllarda Amerika'da kurulan Ermeni dernekleri her geçen gün artıyor taraftar ve sempatizan kazanma konusunda kayda değer çalışmalar yapıyorlardı. Boston'da Ermeniler tarafından kurulan The United Friends of Armenia (Ermenistan'ın Dostları Birliği) adlı dernek propaganda konusunda çok önemli faaliyetler yapıyordu. Bu dernek de diğerleri gibi kiliselerden kolaylıkla taraftar ve sempatizan buluyor ve açıkça Ermenileri Osmanlı Devletine karşı isyana davet eden açıklamalar yapıyordu. Boston Daily Advertiser gazetesinde 22 Mart 1894 günü yayınlanan bir habere göre, Dr.Blackwell adlı bir misyoner yaptığı konuşmada Ermenistan'ın bağımsızlığını kazanması için sözlü mücadelenin yeterli olamayacağını, kurtuluşun silahlı eylem yoluyla elde edilmesi gerektiğini söylüyordu (24). Her ne kadar toplantıdaki pek çok kişinin silahlı mücadeleye taraftar olmadığı haberde belirtilse de, faaliyetlerin geldiği noktaya işaret etmesi bakımından haber ilgi çekicidir.


Aynı yıllarda kiliselerde Ermeniler din sömürüsü yaparak Hıristiyanları Türkiye'nin doğusunda baskı altında yaşayan Ermenilere yardıma çağırıyor, bu yolla örgütleri için maddi ve manevi destek elde etmeye çalışıyorlardı. Bu din dayanışması sayesinde Amerikan Ermeni derneklerinin sayısı ve Türkiye aleyhindeki faaliyetleri gün geçtikçe artıyordu. Bu derneklerden birisi de Washington'da kurulan Phil-Armenic Association (Ermeni Dostları Derneği) idi. Bu dernek hakkında dikkat çekici unsurlardan birisi kurucuların tamamının kilise liderleri olmasıydı. Mavroyeni Bey'in Daily Star gazetesinden aktardığı bilgilere göre derneğin kurucuları Rev.S.M.Newman, Rev.J.S.Hamlin, Rev.J.C.Easton, Rev.J.S.Childs, Rev.A.J.Graham, Justice Strong, Dr.Sheldon Jackson idi. Derneğin amacı "Ermenistan'da can, mal ve insan onurunun sağlanmasını temin için çalışmak" olarak açıklanmakla birlikte, bu tür derneklerin Ermenileri eylemlerinde ve Türkiye aleyhindeki faaliyetlere sempatizan kazanmada cesaretlendirici rol oynadığı muhakkaktı. (25) Öte yandan muhtelif tarihlerde Amerika'da kiliselerin Ermenileri destekleyen bildiriler yayınladıkları görülmektedir. (26) Bunlar tek tek tespit edilerek Mavroyeni tarafından Dışişleri bakanlıklarına bildirilmiş ve görüş sorulmuştur. (27) Ermeni sempatizanı dernek ve kuruluşlar kilise yetkililerini de yanlarına alarak yapmış oldukları faaliyetler sonucu sadece bildiri yayınlamakla yetinmemişler aynı zamanda Ermenilere yardım için para toplama kampanyalarına da başlamışlardır. (28)


Burada dikkat çekilmesi gereken noktalardan birisi şudur ki, sözünü ettiğimiz bu faaliyetlerin yapıldığı tarihlerde henüz Osmanlı topraklarında Ermenilere karşı ciddi hiçbir olay olmamıştır. Buna rağmen örneğin Amerikan Ermenileri Pennsylvania'da St.Savior Episcopal Church'ün 3 Ekim 1893 tarihindeki toplantısında Türkiye'yi kınayan bir bildiri yayınlamışlardı. Bu bildiride Osmanlı hükümeti, Hıristiyan tebaasını kasten ve sistematik bir şekilde Müslüman fanatiklerin insafına bırakarak eşi görülmemiş zulümlere uğramasına seyirci kalmakla suçlanıyordu. Osmanlı İmparatorluğunun "bilerek ve sistemli olarak Hıristiyan vatandaşlarını Müslüman fanatiklerin görülmemiş ve duyulmamış zulümlerine terk ettiği ve bu şekilde yabancıların müdahalesi olmadan ülkeyi yönetme kapasitesine sahip olmadığını gösterdiğini" ileri sürülüyordu. Mavroyeni bu stırları esefle karşıladığını belirttiği yazısında ABD Dışişleri Bakanlığına hiçbir anlaşmanın Ermenilere otonomi ve bağımsızlık hakkı vermediğini hatırlatıyor ve bildiride buna yönelik satırları ve devrimci Ermenilerin eylemlerine müsaade edilmesini kınadığını belirtiyordu. (29)


Öte yandan Massachusetts Home Missionary Soceity (Massachusetts Ev Misyoner Derneği) sorumlusu Cyrus Hamlin, Hınçak'ın kurucularından ve Worcester'da yaşayan Nishan Garabedian (Rupen Hanazad adıyla da bilinir) (30) ile yaptığı bir görüşmeden sonra, Protestan Misyoner ve Ermenilere yazılı bir çağrı da bulunarak Hınçak üyelerinin Amerikan Ermenileri arasında taraftar ve sempatizan kazanma faaliyetlerinde bulunduklarını ve isyana hazırlanarak Ermenilerin ve misyonerlerin hayatlarını tehlikeye attığını belirtiyordu. (31) Boston Daily Advertiser gazetesinin editörü de yazdığı bir yazıda, ermeni Hınçak Partisinin Dr.Cyrus Hamlin'i ve misyonerleri Ermeni davasına kayıtsız kalmakla suçladığı bildirisine yanıt vermekte ve Ermenileri silahlı mücadelenin tehlikeleri konusunda uyarmaktaydı. (32) Ancak onun "Amerikan misyonerleri Ermenilerin en hakiki dostlarıdır" şeklindeki sözleri, Mavroyeni Bey'in dikkatini çekmiş ve Dışişleri Bakanlığı'na şikayet etmiştir. (33)


Hınçak Komitesi'nin Amerika'daki üyeleri 1894 yılı başlarında Amerika'da faaliyetlerini daha da artırmışlar, açıkça isyan provaları yapmaktan geri kalmamışlardır. Osmanlı elçisinin diplomatik yazışmalarda "devrimci/revolutionists" olarak tanımladığı 30 kadar Amerikan vatandaşı Ermeni 1894 yılının Ocak ayında New York'ta bir askeri tatbikat düzenlemeye bile cüret etmişlerdir. Bu tatbikata engel olması için Mavroyeni Bey Dışişleri Bakanlığına bir yazı ile başvurmuş fakat sonuç alamamıştır. (34)


Hınçakların Amerika'daki Ermenileri kışkırtan faaliyetleri bununla sınırlı değildi. The New York Herald gazetesindeki bir habere göre New York Ermenilerinden Dr.N.M.Boyajian bu şehirde 1892 tarihinde The Armenian Young Men's Christian Association (Genç Ermeni Hıristiyan Erkekleri Derneği) adlı bir dernek kurmuştu. Derneğin sekreteri de Mr.M.M.Chamalian idi. Üyeler genellikle 18-30 yaş arasında 200 civarında Ermeni gençti. New York da o dönem 500 kadar Ermeni yaşadığı düşünülürse, derneğin The Armenian Revolutionary Society'den (ARS/Devrimci Ermeni Derneği) sonra ikinci önemli Ermeni diaspora derneği olduğu söylenebilir. Bu dernek ayda en az bir kez toplanıyordu. Amacı Ermeniler arasında dayanışmayı artırmak ve devrimcci Ermenilere yardımcı olmaktı. Ayrıca başta Dr.Boyajian olmak üzere derneğin bir çok üyesi aynı zamanda ARS'nin de üyesiydi.


Yine Amerika'da Nishan Garabedian tarafından temsil edilen Huntchagist Revolutionary Party'nin (Devrimci Hınçak Partisi) Ermeni gençlere kendi imkanlarıyla silahlı eğitim veriyor ve daha sonra bunları eylemlerde ve suikastlerde bulunmak üzere Türkiye'ye gönderiyordu. Bu şekilde Türkiye'ye gönderilen birisi de Atan Aivazian adlı bir Ermeni idi. Bu kişi Simon Kahia'nın öldüren çete içerisinde bulunduğu iddiasıyla tutuklanmış ve suçu sabit görülerek 10 yıl hapse mahkum olmuştu. Bu tür kişiler Amerika-Türkiye ilişkilerini de gerginleştiriyorlardı, çünkü Türkiye'ye dönmeden birkaç gün önce Amerikan vatandaşlığına geçip elçiliğin himayesini kazanıyorlar, yakalandıklarında Amerikan vatandaşı olduklarını iddia ediyorlardı. (35) Halbuki Türkiye'de iken kendilerini gizlemek için normal tebaa statülerini korumaya gayret ediyor, hatta bedel-i askeriye ve temettü vergilerini diğerleri gibi ödemeyi sürdürüyorlardı. (36) Öte yandan, bunun istisnai bir olay olmadığını Haik Gazetesi'nin 1 Mayıs 1894 tarihli nüshasında Chitzian (37) adlı Ermeni sözcünün Türkiye'deki bazı Ermeni ileri gelenlerinin cinayetlerini açıkça üstlenmesinden anlıyoruz. Mavroyeni Bey'in naklettiğine göre Arapkir'den avukat Yazidjian'ı Hınçak militanları öldürmüştü. Aynı kişi diğer cinayetlerin sorumlusunun kendileri değil Armeno-Russian Revolutionists (Ermeni-Rus Devrimciliği) örgütü olduğunu da belirtmekteydi. (38)


Yine Hınçakların Boston'daki sekreteri B.Chitjian gazetelere verdiği mülakatlarda "bir ay içinde 1000'den fazla Ermeni genç katledilen eşleri, çocukları ve soydaşlarının intikamını almak ve isyan başlatmak için silahlı olarak Türkiye'ye gidecekler" diyordu. Boston Advertiser gazetesinde "intikam" başlığı altında verilen haber Boston'da Hınçakların ne kadar güçlü olduklarını ve Türklere karşı düşmanca hislerle soydaşlarını doldurduklarını açıklıkla ortaya koymaktadır. Söz konusu habere göre, Amerika'daki 10.000 Ermeniden 3000 kadarı Massachusetts eyaletinde yaşıyordu. Bunların hepsi silah taşıyabilecek durumdaydı ve büyük bir kısmı düşünce olarak Hınçak partisine yakındı. Chitjian'ın verdiği söz konusu mülakatta, açıkça eylemlerinin detaylarını veriyor, silahların Türkiye'ye rüşvet verilerek sokulduğunu iddia ediyordu. Bu haberler göstermektedir ki, Ermenilerin çoğunlukta yaşadığı yerlerde kiliselerden başlayarak yoğun bir anti-Türk propagandası vardı ve bu durum özellikle Hınçak yanlısı taraftar toplamak için çok uygun bir ortam yaratmıştı. (40)


Yine Ermenice Haik gazetesi Türkiye'deki bazı Ermeni olaylarını henüz olmadan haber vermekteydi. Mesela, İstanbul ayaklanmalarını Haik bir ay evvel duyurmuştu. (41) Yine Mavroyeni'nin Amerika Dışişlerine yazdığı bir memoranduma göre (42) bir grup Hınçka (Huntchaguist) partisi üyesi 28 Temmuz 1890 tarihindeki Sasun isyanının 4.yıldönümü bahanesiyle 25 Temmuz'da New York'ta bir gösteri yürüyüşü düzenlemişlerdi. Mavroyeni'nin bütün protestolarına rağmen kendilerine yürüyüş izni verilmişti. Yürüyüş beklendiği gibi tam bir anarşik eyleme dönüşmüş, silahlı göstericiler Türkiye aleyhine sloganlar atarak yürümüşlerdi. (43)


Hınçakların Amerika'da soydaşlarını Türkiye'ye göndermek suretiyle gerçekleştirmeye çalıştıkları önemli eylemlerinden birisi de Sultan II.Abdülhamit'e suikast düzenlemek içindi. Bu konuda New York Herald'da çıkan bir haberin ana başlığı "Sultanı öldürmek için" şeklindeydi. Alt başlıkta ise şunlar yazıyordu: "Amerika'da Ermeni sakinleri Türk Sultana iyi bir darbe vurmaya hazırlanıyorlar". Ara başlıkta eylemin amacı "Ermenistan'ın Özgürleştirilmesi" şeklinde belirtiliyordu. Haberin altındaki küçük alt başlıkta ise "New York'tan gönderilen Devrimci lejyonerler Türkiye'de acımasızca katledildi" deniliyordu. Daha sonra da "Hınçak Dernekleri İş üzerinde. Amerika'nın Büyük kentlerindeki örgütler Güç Kullanımına inanıyorlar" başlığı altında Ermeni örgütlerinin eylemleri övülüyordu. Dahası bu başlıkların altındaki haberin detaylarında şunlar anlatılıyordu: "New York'taki farklı devrimci Ermeni gruplar, Sultana suikast için New York'tan gönderilen bir grup suikastçinin Beyrut'a ayak bastıkları anda yakalanarak, Adana'ya götürüldükleri ve bir kaçının orada idam edilmesi haberiyle sarsıldılar. "(44) Yine aynı haberde New York'ta yaşayan 1000 civarındaki Ermeni'nin 400 kadarının Hınçak üyesi olduğu belirtiliyordu. Bu da Amerikan Ermenileri arasında şiddete dayalı ve silahlı mücadele yoluyla Ermenistan kurmayı tasavvur edenlerin çoğaldığını göstermesi bakımdan dikkat çekicidir.


Nitekim kısa sürede Amerika'daki Türk toplumuna karşı da Ermeniler tavır almaya, hatta kendilerine katılmayan Ermenilere baskı ve şiddet olmaya başlamışlardı. Osmanlı İmparatorluğu'na ve Amerika'da yaşayan Türklere karşı eylem ve gösterilerin artması üzerine elçiliğimiz Amerika Dışişleri Bakanlığı'ndan önlemlerin artırılmasını isteyecekti. Bu talep üzerine Amerikan Hazine Bakanlığı'nın yürüttüğü gizli bir soruşturma Ermeni örgüt ve tehditlerinin boyutunu bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. Osmanlı Büyükelçisi Mavroyeni Bey'e de gönderilen soruşturma raporunda belirtildiğine göre Amerika'da üç Ermeni devrimci örgüt faaliyet göstermekteydi. Bunlar Hentchkist, New Hentchakist ve Dashnaktrakan veya Droshakian. Her örgüt Pazar günleri açık veya gizli toplantılar düzenlemekteydi. Çünkü katılımcılar çalışan insanlardı ve ancak o gün serbest olabilmekteydi. Her bir yerel Hentchakist şubesi veya fraksiyonu üç ayda bir; her bir yerel New Henchakist şubesi yılda bir; ve her yerel Dashnaktakan şubesi altı ayda bir kendi yetkilisini seçiyordu. Bu yetkililerin görevi düzenli olarak yerel kayıtları ve harcamaların defterini tutmak ve New York'taki merkez karagahıyla iletişim kurarak detaylı bir rapor vermekti. Bu kişilerin görevlerinin en önemli kısmını "propaganda" olarak adlandırdıkları konuşmalar hazırlamak oluşturmaktaydı. Propaganda çalışmasında milliyetçilik, kahramanlık ve cesaretlendirici kelimelerle dolu ateşli nutuklar atılmakta ve dinleyicilerin duygularına, deyim yerindeyse de kalplerinin derinliklerine hitap edilmekteydi. Bu toplantıların ve nutukların asıl amacı para toplamaktı. Son zamanlarda sık sık New York'tan kişiler başka yerlere yardım toplamak amacıyla gönderilmekteydi. Bunlardan birisi de Bedros H.Varjabedian idi. Bu kişi New York'tan Chicago, Waukegan, St.Louis ve Detroit şehirlerine gönderilmişti. Onun hazine soruşturmacısına verdiği bilgilere göre, Waukegan'da tek başına iki toplatında $782 dolar toplanmıştı. Üç ay önceki toplantıda burada sadece $290 dolar toplanmış olması desteğin arttığına işaret ediyordu. Nitekim St.Louis'de $172 ve Chicago'da $250 ve $75 iki ayrı toplantıda kolaylıkla toplanmıştı.


Gerçekten de Amerikan Hazine Bakanlığı'nın yaptığı soruşturma Mavroyeni Bey'in istihbaratını doğruluyordu. Onun "Hairenik" ve "Tzain Hairenitz" gazetelerindeki haberlere dayanarak verdiği bilgilere göre, ABD ve Kanada'da Ermeni davasına çok cömertçe bağışlar yapılmaktaydı. Yine hazine ajanının topladığı ve Mavroyeni Bey'e teslim edilen rapora göre bağış yapan herkes hayali bir isim belirtiyor, böylelikle bağış listesi gazetelerde yayınlandığında kimin katkı yaptığı anlaşılmıyordu. Toplanan paralar New York'taki merkeze gönderiliyordu.


Bu bağışlar on yıllarca azalmadan sürdü. Örneğin 3 Şubat tarihli "Hairenik" gazetesinde Rhode Island, Providence'de 28 Ocak 1906 tarihinde yapılan bir toplantıda $1.700 dolar toplandığı haber verilmektedir. Kanada Hamilton'da ise 31 Aralık 1905 günü bir toplantıda $400 toplanmış, $10 ve $20 dolar banknotlar insanlar tarafından büyük bir heyecan ve gururla komiteye teslim edilmiştir. (46) New York City, Troy, New York ve Concord, New Hampshire'de 24-25 ARalık günlerinde sırasıyla $450, $225 ve $80,32 dolar toplanmıştır. Lynn, Massachusetts'de 14 Aralık günü $800 dolar toplanmıştır.


Yine B.H.Varjabedian tarafından gizli servise verilen bilgiye göre silah ve patlayıcılar büyük şehirler üzerinden değil Karadeniz kıyısında Samsun ve Trabzon yakınlarındaki küçük kasabalar üzerinden derin vadiler kullanılarak Ermenistan'a, buradaki ajan ve dernekler aracılığıyla ulaştırılıyordu. Taşınan malın gerçek içeriğini gizlemek ve gümrük vergisinden kaçmak için bu yola tevessüş edildiğine kayıkçılar ikna edildikten sonra yasak maddeler ülkeye sokulabiliyordu. Ermeniler Türk gümrüklerine rüşvet vermek suretiyle her şeyin ülkeye sokulabildiğini ileri sürüyordu. Zaten patlayıcıları ülkede yapacak malzeme bulunduğunu sadece bir tür asit dışında dışarıdan bir şey sokmaya ihtiyaç olmadığını söylüyorlardı. Hazine ajanı yaptığı görüşmeler sayesinde önde gelen Ermeni örgüt mensuplarının isimlerinin belirlemeyi başarmıştı. (47)


3.Türk-Ermeni Çatışmaları ve Harry the Turk Cinayeti


Hınçak Partisi'nin Amerika'daki faaliyetleri bir süre sonra aynı bölgelerde yaşayan Türkler ve Ermeniler arasında da gerginliklere yol açmakta gecikmedi. 27 Mart 1896 tarihinde 6 Türk'ün imzasıyla elçiliğe gönderilen bir dilekçede gerginliklerin geldiği nokta açıkca tasvir edilmektedir. (48) Bu dilekçeye göre, Providence'de ikamet eden ve ticaret amacıyla Amerika'da bulunan 15 Türk, Ermeniler tarafından hakarete uğramakta, tehdit edilmekte, gece gündüz gerek evde gerekse sokakta taciz edilerek huzur verilmemekteydi. Dahası kendilerinden Ermeni örgütleri adına haraç istenmekteydi. Haraç vermek istemeyenleri Ermeniler yalancı şahitler bularak kasaba şerifine "kendilerine saldırdıkları, bıçak çektikleri vs." şeklinde iftira atarak şikayet etmekteydi. Bu yüzden haksız yere hapse atılan Türkler vardı. Şikayet sahiplerine göre güvenlik güçleri durumu tam olarak değerlendirememekte ve Türklerin mağduriyetini önleyememekteydi. Hapse girenlerin her biri ancak 150 dolar kefaret ödeyerek kurtulabilmekteydi. Dil bilmedikleri için Türkler haklarını arayamamakta, her geçen gün durum onlar için yaşanmaz bir hal almaktaydı.


Nitekim çok geçmeden Türklere yaplan baskı ve tehditler cinayete kadar varmıştı. Mavroyeni Bey, Amerikan Dışişleri Bakanlığı'na yazdığı bir yazıda, Kaliforniya'da 15 Haziran 1891 yılında öldürülen Galib Abdullah adlı bir Türk'ten bahsetmektedir. Mavroyeni Bey'in yazdığı yazıya göre Kaliforniya eyaletinin Susanville, Lasen County bölgesinde öldürülen bu Türk'ün katillerinin aradan geçen dört yıla rağmen hala yakalanamaması başka cinayetleri de beraberinde getirmiştir. (49) Bu cinayetin siyasi mi yoksa adi bir cinayet mi olup olmadığı konusunda bir bilgiye rastlanılmadığından burada üzerinde durulmayacaktır. Ancak yine Mavroyeni Bey sayesinde öğrendiğimiz asıl adı Halil olan ve arkadaşları arasında Harry the Turk olarak çağrılan Osmanlı vatandaşı Türk'ün öldüürlmesi kesin olarak siyasi bir cinayettir. Bu nedenle bu makalemizde Harry the Turk cinayeti ve sonrasında gelişen olaylar ayrıntılı bir şekilde ele alıncaktır.


24 Haziran 1896 tarihinde Mavroyeni Bey tarafından Dışişleri Bakanlığına yazılan bir mektup ile Amerika Dışişleri Bakanlığı'nın dikkatine sunulan bu cinayet şu şekilde basında yer bulmuştur. (50) Gazete'nin haberine göre 16 Şubat 1896 gününden beri kayıp olan ve arkadaşları arasında Harry the Turk lakabıyla çağrılan Halil'in cesedi Back Cave adlı bir yerde dere içinde bulunmuştur. Haber yerel gazetede şu başlıklarla verildi:


"Forest City Cemetry'de (Mezarlığı) bulunan erkek cesedi teşhis edildi."

"Patrick Connell cesedi kesin olarak Harry'nin olarak teşhis etti."
"Otopside herhangi bir şiddet bulgusuna rastlanmadı."
"Ölüm sebebinin bilinmesi çok küçük bir olasılık."

Haberin metni şu şekilde idi:


"Back Cave'de bulunan adamın cesedi dün öğleden sonra defnedildi. Düşünüldüğü gibi cesedin Şubat ayında ortadan kaybolan ve arkadaşları arasında Harry the Turk lakabıyla tanınan kişiye ait olduğu belirlendi. Söz konusu Türkün son üç yıldır yanında çalıştığı patronu Mr.Daniel T.Kelly, ARGUS muhabirine Harry'nin tek cümle İngilizce konuşmadığını söyledi. Harry çalıştığı dükkan hakkında asla kötü konuşmaz ve diğer bir işçi arkadaşı küfürlü konuştuğunda "iyi bir kişi değil" der, yüz çevirir ve bu tiplere nefretle bakardı. Ondan övgüyle bahseden işverenine göre o iyi bir adamdı, dürüst ve çalışkandı. Hiçbir içki kullanmıyordu. Ortadan kaybolmasından az önce Harry 80 Dolarını kaybetmişti. Bir süre sonra Harry parasının çalındığına kanaat getirdi ve şehirde Ermenilerle arkadaşlık yaptığı için şüphelerini Ermenilere yöneltti. Mr.Kelly kendisine 80 doları bulma konusunda elinden geldiğince yardımcı olacağına söz vererek Ermenilerin yaşadığı mahalleye gittiğinde, orada İngilizce anlaşacak adam bulmakta epey sıkıntı çekti. Nihayet bir Ermeni bozuk İngilizcesiyle küstahça "Harry yalan söylüyor, o para falan kaybetmedi. O bir Türk. O kötü biri. O bizim insanlarımızı öldürdü" dedi. Tatmin edici bir yanıt elde edemeyen Kelly soruşturmadan vazgeçti.


Dökümhanede çalıştığı sırada Harry sağ elinin orta parmağının ucunu kesmişti. Dün öğleden sonra Pazartesi günü cesedi bulunan adamın cenazesi Forest City mezarlığından alınarak defnedildi. Ceset defnedilmeden önce, hem Mr.Patrick Connell'in adamı teşhis edebilmesine olan sağlamak hem de polise herhangi bir şiddete maruz kalıp kalmadığına dair kanıt bulma şansı vermek bakımından inceleme yapıldı. Mezarda Bay Connell, şerif yardımcısı Hartnett, Bekçi Rich, Dr.Hohn F.Thompson ve gazetecilerin bulunduğu ortamda ceset üzerinde yarım saat süren incelemede şiddete maruz kaldığına dair herhangi bir iz bulunmadı. (...)


Bay Connell görür görmez şüpheye yer bırakmayacak şekilde cesedin oda arkadaşına ait olduğunu teşhis etti. Bay Connell cesedi görür görmez "aynı adam, aynı adam" diye bağırdı. Ona paltosu gösterildiğinde dikkatle inceledikten sonra "eminim, onun paltosu" dedi. Elbiseleri çıkarıldığında da o kırmızı astarından paltonun ona ait olduğunu kesin olarak belirledi.


Bir Argus muhabirine konuşan Bay Connell onun ayakkabısının sol topuğunun basılı olduğunu ve sağ topuğunun düzgün olduğunu söyledi. Ayrıca bağcıklı ayakkabasının topuğunu kaplayan tipik bir pençe (?) olduğunu söyledi. Muhabir ve Bay Connell ayakkabı ve topuklarını incelediğinde tam da söylenen işaretlerin ayakkabıda var olduğunu gördüler. Bundan sonra artık cesedin Harry the Turk olduğuna herkes kesin olarak ikna oldu.


Dr.Thompson'un ceset üzerindeki incelemesi hiçbir darb izinin olmadığını ortaya koydu. Kafatası çatlamamıştı, dolayısıyla adamın başına sert bir cisimle vurulmamıştı. Vücutta yara da yoktu. Elbiseleri de dikkatle incelenmiş ve yırtık bulunamamıştı. Açık olan göğsünde bıçaklandığına dair bir yara veya bere yoktu. Dr.Thompson "cesedin suda birkaç ay beklemesinden dolayı ciğeri ve diğer iç organları tamamen deforme olduğundan incelemenin yararsız olduğunu, suda kısa bir süre kalmış olsaydı, dereye atıldığında ölü mü canlı mı olduğunun tespit edilelebileceğini söyledi ama bu durumda ölüm nedenini bilmek imkansızdı.


Ölüm yüzlerce sebepten kaynaklanmış olabilir, fakat cesedin dış görünüşü sebep ileri sürmeye imkan vermemekteydi. Eğer ölüm suya cebren itilme şeklinde olmuşsa bu iki veya üç şekilde gelişmiş olabilir; başına bir darbe yemiş, bilincini kaybetmiş ve daha sonra suya atılmış olabilirdi. Harry'nin ölümüyle ilgili olarak bir başka teori de olayla en çok ilgilenenler tarafından tartışılmaktadır. Harry kaybolduğu Pazar günü öğleden sonra kaldığı evden ayrılırken oda arkadaşı Bay Connell'e Wilmot Caddesi'ndeki Ermenilere uğrayacağını ve ona eşlik edip etmek istemediğini sormuştu. Cornell odasında dinlenmek istediği için gitmemiş, bunun üzerine Halil yalnız gitmişti. O ayrıca Bayan O'Day'e de nereye gideceğini söylemişti.


Teoriye göre, Harry Ermenilerin yaşadığı ve kendisinin de 80 dolarını çaldırıncaya kadar kaldığı yatakhaneye gittiğinde mutlu bir hafta sonu geçirmek istiyordu. O zamanlar gazeteler Ermenilerin yaşadığı problemler hakkında sık sık haberler yayınlıyorlardı, muhtemelen Harry Ermenilerle konu hakkında hararetli bir tartışma yaşamış veya oradakilerden birisini parasını çalmakla suçladığı için kavga çıkmış olabilirdi. Belki de birisi art niyetli olmaksızın onun gırtlağına sarılmış, istemeden biraz fazla sıkmış ve zavallı adamı boğmuştu. Katil yaptığını anlayınca, suçunu örtbas etmek için iyi bir plan yapmaya karar verdi. Elbisenin cebindeki parayı alarak onun cesedini evden sadece 100 feet (yaklaşık 30,5 metre-SB) uzaktaki Back Bay tarafına atmak çok da zor olmayacaktı. Bu sadece bir teori olmakla birlikte, bütün deliller hikayeye uymaktadır.


Cesedin incelenmesi sırasında ağzının ön kısmında birkaç dişin eksi olduğu ve damağında boşluklar bulunduğu görüldü. Harry'yi iyi bilenler kaybolduğunda onun hiçbir ön dişinin eksik olmadığını söylediler.


Harry'nin İstanbul yakınlarında bir yerde eşi ve üç çocuğu olduğu sanılıyor. O yeterince para kazandığında ailesini yanına almayı arzuluyordu."


Görüldüğü her ne kadar ceset üzerinde doktor tarafından yapılan incelemede herhangi bir darp izine rastlanmadığı belirtilmişse de Argus Gazetesi muhabiri cinayeti kanıtlayacak pek çok delil ve cinayeti haklı kılacak sebep ortaya koymuştur. Harry'yi tanıyanlar ve öldüğü günü sabahına dair anlattıkları Harry'nin bir cinayete kurban gittiğini göstermektedir. Argus muhabiri de aynı kanaatte olduğunu açıkça belirtmektedir. Buna rağmen cesedin cinayetin işlenmesinin üzerinden yaklaşık üç ay sonra bulunması, delilleri ortadan kaldırmış ve iyi bir otopsi olanığı kalmamıştır.


Harry the Turk olarak bilinen Halil'in öldürülmesiyle ilgili haber Washington Büyükelçisi Mavroyeni Bey'e ulaştığında, elçi 26 Mayıs 1896 tarihli bir yazı ile Amerikan Dışişleri Bakanlığı'ndan konu hakkında bilgi ve suçluların yakalanmasını istemiştir. Dışişleri Bakanlığı yanıtında 16 Şubat'tan beri kayıp olan Harry the Turk'ün cesedinin Back Bay'da 6 Mayıs 1896 günü bulunduğunu bildirmiştir. Ayrıca ek bir bilgi olarak merhumun 167.Kennebec Caddesi'nde faaliyet gösteren Daniel Kelly and Sons'da (Daniel J.Kelly ve Oğulları) şirketinde çalıştığı belirtilmiştir. Ancak ilginç bir şekilde Amerikan Dışişleri Bakanlığı Harry'nin ölüm sebebinin bilinmediğini kaydetmiştir. Buna rağmen ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 28 Mayıs tarihinde Maine Valisi'nin dikkatini olaya çektiğini ve titiz bir soruşturma emri verdiğini kaydetmiştir. Ancak Dışişleri Bakanlığı'nın kanalıyla elçiliğe gelen Maine valisinin 17 Temmuz tarihli yazısında gelişmeler özetlendikten sonra suçluların bulunabileceği konusunda kuşkulu olunduğu belirtilmekteydi.


Bu gelişme üzerine Amerikan Dışişleri Bakanlığı'na yazdığı 24 Temmuz 1896 tarihli bir yazısında, Mavroyeni Bey "Maine Eyaleti otoritelerinin Osmanlı vatandşının ölüm sebebini bulmakta başarısız olduklarını bildiren notunuzu almak benim için büyük bir üzüntü kaynağı ve biraz da süpriz oldu" dedikten sonra Harry the Turk veya pasaporttaki adıyla Halil Mehemmed'in (51) katillerinin bulunması için ısrarcı olacağını şu satırlarla ifade etmiştir. "Halil'in ölümüne giden olayla kesinlikle onun öldürüldüğünü göstermektedir. Her şeye rağmen ümit ediyorum ki sonuçta Maine Eyalet yetkilileri bu cinayeti işleyenleri mutlaka ortaya çıkartacaktır, ki göndermiş olduğum gazete kupürüne göre bunlar Ermenilerdir" demiştir. (52)


Mavroyeni Bey'in gösterdiği bütün delillere rağmen katillerin bulunması konusunda Maine Valiliği bir ilerleme kaydedememiş, 12 Ekim 1896 tarihli yazılarında katilin bulunamadığı fakat Portland yetkililerinin katili yakalamak için samimi bir çaba içinde oldukları belirtilmiştir. Dışişleri Bakanlığı'nın yazısında ayrıca son haberleşmeden sonra olayla ilgili olarak kendilerine herhangi başka bir yazı gelmediğine vurgu yapılarak şöyle denilmekteydi:


"Halil Mehemmed'in esrarengiz ölümüne dair - cinayet bile olsa - soruşturmanın aydınlatıcı bir bilgi doğurmadığı konusunda Vali'nin önceki görüşünü desteklemektedir. Bu gerçekler ışığında sizde taktdir edeceksiniz ki bu hükümet anayasanın verdiği yetkiler dahilinde suçluları yakalamak, adalet önüne çıkarmak ve cezalandırmak hususunda hiçbir yetkisini esirgememiştir. Eğer bu gayret ve çalışmalar herhangi bir sonuç ortaya koymamışsa, bu dost bir ülkenin taleplerine ilgisiz kalındığı veya olayların ciddiyetinin yeterince takdir edilmediği için değil, fakat olayı çevreleyen sır perdesi ve bu suçun faillerinin adalet önüne çıkarılmasına imkan verecek somut delillerin bulunamamasındandır." (53)


Dışişleri Bakanlığı'nın bu son yazısı Harry the Turk'ün ölümünün artık yetkililerce bir cinayet olarak görüldüğünü göstermesi bakımından önemlidir. Zaten bu yeni bilgiler ışığında Osmanlı Büyükelçisi Mustafa Bey Dışişleri Bakanlığı'nın ilgisine teşekkür etmiş ve ilgili valiliğin soruşturmayı devam ettirmesini talep etmiştir. (54) Nitekim Harry the Turk Cinayeti'nin soruşturulması kapanmamıştır. Ne var ki yapılan soruşturmalardan sonuç alınamamıştır. Üstelik yıllar geçtikçe olay hakkında çelişkiler daha da artmış, yeni soruşturmacılar olayı tam olarak anlayamadıkları için cinayeti, hatta cesedin kesin olarak Harry the Turk adlı Osmanlı vatandaşına ait olduğu konusundaki ilk otopsi raporlarını bile sorgulamaya başlamış görünmektedir. Mesela soruşturmanın akıbeti hakkında elöiliğe gelen 6 Mart 1897 tarihli bir yanıt her nedense önceki yazıda olayı cinayet olarak gören Maine valiliğinin tavır değiştirdiğini göstermektedir. Ancak tavır değiştirmek için elde yeni bir bulgu da yoktur. Elçiliğin olayı ısrarla takip etmesi karşısında yetkililer dosyayı kapatma eğilimlerini açıkça belirtmektedirler. Söz konusu belgede şunlar kaydedilmiştir:


"Dışişleri Bakanlığımız Maine Valisi'nden gelen son raporda olayın aydınlatılamadığını bildirmekten üzüntü duyar. Ancak bu durum, Vali'nin mektubundan alınan altıntının da ortaya koyduğu gibi, Eyalet yetkililerinin olayın etrafındaki sır perdesini aralamak konusunda samimi bir çaba içinde olduklarını göstermektedir. Ortada bulunan cesedin Harry the Turk'e ait olup olmadığı konusunda bazı sorular vardı ve her zaman olmuştu. Bulunan kişinin öldürüldüğüne dair kesin bir bulgu da hiçbir zaman ortaya konulmamıştı. Ben Vali'ye soruşturmanın devam etmesinin önemi konusunda polisi bilgilendirmesi gerektiğini söyledim ve sizi temin ederim ki yetkili kişiler yapılması gerekenler konusunda hiçbir konuyu ihmal etmeyecekler ve eğer bir suç işlenmişse, suçlunun adalet huzuruna çıkarılması için gerekli her şeyi yapacaklardır." (55)


Verilen bu sözlere rağmen olay bir türlü aydınlatılamamıştır. Buna rağmen bu cinayetin takibini Mavroyeni Bey'den sornaki Osmanlı elçileri de usanmadan sürdürmüşlerdi. Nitekim cinayetin üçüncü yılında ve üçüncü Osmanlı elçisi değiştikten sonra John Hay imzasıyla yeni elçi Ali Ferruh Bey'e gelen 27 Mart 1899 tarihli bir yazıda Harry the Turk olayının aydınlatılamadığını belirtiliyordu ve elçilikten şu talepte bulunuluyordu:


"Eğer siz söz konusu kişinin öldürülmesi konusunda her hangi bir delil veya ipucu verebilirseniz, Dışişleri Bakanlığı derhal Maine Valisi'ne iletecek ve suçluların yakalanması ve cezalandırılması görüşünü bildirecektir." (56)


Bunun üzerine Osmanlı Büyükelçiliği 1899 tarihindeki bir mektubunda Maine polisinin hala cinayeti aydınlatamadığını esefle Dışişleri Bakanlığı'na bildirmekte ve olayla ilgili olarak kendilerine gelen istihbaratı paylaşmaktadır. Bu istihbarata göre, Polis olayı titiz bir şekilde araştırmamış hatta savsaklamıştır. Elçilik kendi soruşturmaları sonucunda Harry the Turk cinayetini işleyen kişilerin isimlerini "Keshich Oghlou Eschhan, Moussih Oghlou Agop, Tcholak Caspar, Tizik Oglou Zafar" olarak belirlemiştir. Olayın üzerinden üç yıldan fazla süre geçtikten sonra elçiliğin ilk kez katillerin ismiyle ortaya çıkması çok önemlidir. Yetkililerin soruşturmayı savsaklamasına rağmen Mavroyeni Bey'i izleyen elçiler ısrarla olayı takip etmişlerdir. Osmanlı elçisinin bu son derece ciddi yazısına herhangi bir yanıt gelmemesi de çok ilginçtir. Çünkü 14 Haziran 1900 tarihinde Osmanlı Elçisinin Dışişlerine yazdığı bir yazıda, katillerinin isimlerinin bildirilmesine rağmen niçin hala yanıt verilmediği sorulmuştur. Elçinin bu ısrarlı talepleri sonuçsuz kalmamış ve ABD Dışişleri Bakanlığı 25 Nisan 1899 tarihinde elçiliğin ihbarı üzerine sanıklarla ilgili Maine otoritelerinden soruşturma istendiğini bildirmiştir. (57) Maalesef bu tarihten sonra da herhangi bir cevap alınamamış, olay arşivlerin tozlu raflarında belki de Amerika'da Ermeni terörünün ilk faili meçhul cinayeti olarak kalmıştır.


Öte yandan Mavroyeni Bey görevi esnasında Harry the Turk olayı ile ilgili olarak Dışişleri Bakanlığı'na yazdığı bir yazıda, Halil'in öldürülmesinin ilk olmadığına da dikkat çekmiştir:


"Söz konusu olay son zamanlarda ABD'de öldürülen ve sanıkların bulunamadığı ikinci cinayettir. Siz de farkındasınız ki Haziran 1891 tarihinde Kaliforniy'da öldürülen Galip Abdullah'ın sorumluları halen yakalanmamıştır."


Bununla birlikte Harry the Turk olayının çözülememesi ve Maine yetkililerin soruşturmayı titiz bir şekilde yürütmemeleri Ermenileri cesaretlendirmiş olmalıdır. Çünkü Harry the Turk olayından sonra Ermenilerin Türklere karşı düşmanca tavrı sürmüştür. Nitekim 19 Kasım 1897 tarihli bir başka elçilik notunda Dışişleri Bakanlığı'ndan Harputlu Mahmud adlı Osmanlı vatandaşının Worcester'da intikam peşinde bir Ermeni'nin suçlaması yüzünden neden iki aydır hapiste tutulduğu soruluyordu. Bu yazıda aynen şöyle denilmekteydi:


"Küçük Asya'da Harput doğumlu olan ve Worcester'da ikamet eden Mahmud adlı Osmanlı vatandaşı iki ay önce Lawrence (Massachusetts) eyaletinde Paul Kirkonan adlı bir Ermeni'nin intikam hırsıyla attığı iftira üzerine tutuklanmış ve serbest bırakılmamıştır" deniliyordu.


Mavroyeni Bey'e göre bu olay da tamamen politik bir karalama olduğu için ABD Dışişleri Bakanlığı Lawrance Bölge Savcılığının dikkatini çekmeliydi. Ayrıca Elçilik kaynaklarının verdiği bilgiye göre Worcester'da ikamet eden Türklerin ifadeleri, Türklere karşı siyasi baskıların arttığını gösteriyordu. Bu kayıtlardan anlaşıldığına göre 1895 sonrasına Türkiye'de yaşayan Ermeni olayları Amerika'da Ermeni ve Türkler'in yoğun olarak yaşadıkları yerlerde toplumlar arası çatışmalar yoğunluk kazandırmıştır. Başka bir ifadeyle Anadolu'daki çatışmalar Amerika'ya da taşınmıştır. (58) Bu tespiti doğrulayan başka örnekler de ne yazık ki vardır. Elçilik ile Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın yazışmaları, benzeri durumların Türk ve Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları diğer bölgelerde sıklıkla tekrarlandığını ortaya koymaktadır. Mesela 10 Kasım 1900 tarihinde Dışişlerine gönderilen bir yazıda Nhitins (Massachusetts) yakınlarında bir fabrikada çalışan başka bir Halil Mehemmed adlı bir Osmanlı vatandaşına aynı fabrikada çalışan Ermenilerin saldırdığı ve dövdüğü, bu fabrikadaki işçilerin sık sık Türk işçilere tacizde bulundukları belirtilerek tedbir alınmasını temine yönelik harekete geçilmesi talep edilmektedir. (59)


Bu arada önemle belirtilmelidir ki Washington elçiliğimiz Türklerin hukukunu korumakta titiz davranmayı daima sürdürüyordu. Buna rağmen suçluların takibi ve yakalanması konusunda Amerikan yetkililerin ilerleme kaydettiği söylenemez. Olaylarla ilgili olarak elçi Mustafa Bey'in 1897 başlarında Amerikan Dışişlerinden aldığı cevabı yazısında, son beş yılda öldürülen Galib Abdullah (Ghaleb Abdullah), Joseph Nadir ve Halil Mehemmed (Harry the Turk) olaylarının esrarını koruduğu belirtiliyor ve "Elçilik ve konsoloslarımızın çabalarına rağmen söz konusu olayların faillerinin yakalanmadığı ve adalet önüne çıkarılmadığını belirtiliyordu. Bu ısrarlı takip karşısında Amerikan Dışişleri Bakanlığı olayların aydınlatılmasının şiddetle arzu edildiğini ifade ediyor ve gelişmeleri takip ettiğini usanmadan tekrarlıyordu.


Sonuç


Harry the Turk adlı Türk'ün öldürülmesi ve sonrasında Amerika'da Türk ve Ermeniler arasındaki çatışmasının diaspora Ermenileri tarafından Amerika'ya da taşındığını ortaya koymaktadır. Amerikan basını ve Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde yapılan çalışmalar, Türk kökenli Osmanlı vatandaşlarının kurban durumunda olduğunu ve olayların başlatıcısı olmadığını göstermektedir. Ermeniler, misyonerlerin ve onların desteklediği kiliselerin desteklerini arkalarına alarak Amerika'da da tıpkı Anadolu'da olduğu gibi örgütlenmişler ve Osmanlı devleti aleyhine siyasi faaliyetlerde bulunmuşlardır. 1893 gibi erken tarihte New York'ta yaptıkları bir silahlı gösteri yürüyüşünde bağımsızlık andı içmeleri kayda değer bir gelişmedir. 


Ayrıca Ermeni siyasi partileri şantaj ve tehditle de olsa Amerika'ya göç eden Ermeniler ve özellikle gençler arasında taraftar bulmaları da ilginçtir. Bu yoğun taraftar kitlesi ne yazık ki Türk düşmanlığını cinayet işleyecek kadar ileri götürmüştür. Başlangıçta, tıpkı Anadolu'da olduğu gibi ortak yaşam alanlarını gönüllü olarak ve yardımlaşarak seçen Türk ve Ermenilerin çatışmaya itilmeleri oldukça anlamlıdır. Ayrıca Maine'de yaşayan Harry the Turk cinayetinin soruşturmasındaki savsaklama da aynı ölçüde anlamlıdır, çünkü olayın cinayet olduğu açık olmasına ve suçlular elçiliğin ısrarlı takibiyle isim isim belirlenmesine rağmen mahkemeye çıkarılmamışlardır. Bu durum Ermenilerin diğer Türkleri de tehdit etmelerine ortam hazırlamıştır. 


Bu çalışma Amerika'da halen süren Türk-Ermeni mücadelesinin ilk dönemlerini ele alması bakımından ilginçtir ve yeni çalışmalara ışık tutması ümit edilmektedir. Yerel basın üzerinde çalışmalar arttıkça sadece Harry the Turk olaynın değil diğer bazı Türk-Ermeni anlaşmazlıklarının ortaya çıkacağı kuvvetle muhtemeldir.




dipnotlar:
(1) Alexandre Mavroyeni Bey 1887-1896 yılları arasında Amerika'da elçilik yapmıştır. biyografisi için bkz. Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmani; Sinan Kuneralp, Son Dönem Osmanlı eRkan ve Ricali, ISIS,İstanbul,1999, s.90. Mavroyeni'nin Ermeni olayları ile ilgili yazışmalarını kısmen değerlendiren bir yazı için bkz. Bilal N.Şimşir, "Washington'da Osmanlı Elçisi Alexandre Mavroyeni Bey ve Ermeni Gailesi (1887-1896), Ermeni Araştırmaları 4 (Aralık-Ocak-Şubat, 2002),s.32-54
(2)Bkz. Bilal Şimşir, Mavroyeni Bey, s.32-54; Çağrı Erhan, Türk Amerikan İlişkilerinin Tarihsel Kökenleri, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.222-225. Çağrı Erhan bu eserinde Halil bin Mehemmed (Harry the Turk)'ün cinayetinden kısa bir not şeklinde bahsetmekle beraber, olay hakkında verdiği bilgiler yanlıştır.
(3) Şimşir, Mavroyeni Bey, s.35. Mavroyeni'nin Said Paşa'ya gönderdiği bir yazıya göre, Ermeni kimliği ile 1892 yılından itibaren bazı Türkler ABD'ye göç etmiştir. Şimşir'in bu belgeye dayanarak ifade ettiğine göre Türk sayısı şu şeklindedir: "Worcester'de yaklaşık 30, Providence'da da 30, Michigan'da 20, Saint-Louis'de 10 kişi. Ayırca Massachusetts eyaletinde 40 kişi. Toplam yaklaşık 130 kişi."
(4) Kemal Karpat, "The Turks in America", Les Annales de l'Autre İslam, 3, Paris: İnalco-Erism,1995. Burada makalenin yeni basımı kullanılmıştır. Kemal H.Karpat Studies on Turkish Politics and Society, Brill, 2004,s.612-638.
(5) Amerikan göçmen istatistiklerine göre Ermenilerin büyük bir çoğunluğu okur yazar (Can neither read or nor write) değildi.Okur-yazamaz (can read but cannot write) kategorisindekiler ise muhtemelen sadece dua kitaplarından ezber yapmış olsalar gerekir. Çünkü Türklerde de Kuran okumayı bilenler genelde yazamazlar. Ermeniler için de bu tür tasnifin yapılması ilginçtir. 1905-1920 arasında "okur-yazamaz" olan göçmen sayısı sadece 32 kişi olması dikkat çekicidir. Bkz.Annual Report of the commissioner General of İmmigration, US Department of Labour,Vols,1900-1930.
6) Amerika'ya gelen ilk önemli grubun eğitim ve ticaret amacıyla geldiğinden ve din adamları ve tüccarlardan oluştuğundan hareketle bu tespitte bulunmaktayız. Bkz. Robert Mirak, Torn Between Two Lands: Armenians in America 1890 to World War I, Cambridge, Massachusetts,1983, s.36-40.
7) Ahmet Akgündüz, "Osmanlı İmparatorluğu ve dış Göçler, 1783-1922, Toplum ve Bilim 80 (Bahar 1999), s.144-170.
8) Kemal Karpat, "The Ottoman Emigration to America, 1860-1914", International Journal of Middle East Studies 17/2 (1985), s.175-209; yeni basım, Kemal H.Karpat, Studies on Ottoman Social and Political history, Brill, Ledien, Boston, Köln, 2002, s.90-132.
9) Annual Report of the Commissioner General of İmmigration to the Sec of Labor, Government Printing Office, beginning 1895-1932. Krş.Karpat, Turks in America, s.614.
10) James H.Tashjian, The Armenians of the United States and Canada, Hairenik Press, Boston, Mass.,1947, Ayrıca,Şenol Kantarcı, Amerika Birleşik Devletleri'nde Ermeniler ve Ermeni Lobisi, Aktüel yay,İstanbul, 2004, s.97.
11) Amerika'da Ermeni varlığı konusundaki en ciddi ve bilimsel çalışma şudur: M.Vartan Malcom, The Armenians in America, The Pilgrim Press, Boston Chicago, 1919.
12) Robert Mirak çalışmasında 1890-99 arasındaki göçleri Türkiye'de zorunlu kaçış olarak tasnif eder. Bkz.Mirak, Torn Between Two Lands, s.44.
13) Kantarcı, Ermeni Lobisi, s.97-99.
14) Bu konuda ana hatlarıyla şu eserlerde bilgi verilmiştir. Bkz. Şenol Kantarcı, "Ermeni Lobisi: ABD'de Ermeni Diasporasının oluşması ve Lobi Faaliyetleri", Ermeni Araştırmaları 1 (Mart-Nisan-Mayıs, 2001), s.139-169 ve aynı yazar "ABD ve Kanada'da Ermeni Diasporası: Kuruluşlar ve Faaliyetleri", Ermeni Araştırmaları 3 (Eylül-Ekim-Kasım, 2001), s.67-118. Bu makalemizde göç istatistikleri konusunda doğrudan Amerikan Göçmen Komisyonu istatistiklerine atıf yapılmıştır. Diğer kaynaklar ikinci derece kaynaklara dayandığı için burada karşılaştırma gereği duyulmamıştır.
15) Kemal Çiçek, "Türk Amerikan İlişkilerinde Ermeni Diasporasının Rolü", IV.Türkiye'nin Güvenliği Sempozyumu, Tarihten Günümüze Dış Tehditler, Bildiriler, 16-17 Ekim 2003, Elazığ, 2004, s.253-258.
16) Osmanlı Amerika ilişkilerinde henüz ele alınmamış bu konu, bu makalede sadece Harry the Turk cinayetinin arkasında yatan sebeplerin anlaşılmasını sağlamak amacıyla kısaca ele alındığından, daha derin araştırmalara ihtiyaç olduğu belirtilmelidir.
17) Yazışmalardan anlaşıldığına göre cinayetlerin çoğunun failleri bulunamamıştır. Bazı örnekler için bkz.Erhan, Türk-Amerikan, s.224-225.
18) Burada Türkiye, bizzat elçi tarafından "Turkey" şeklinde yazıldığı için Osmanlı Devleti yerine kullanmanın yanlış olmadığını düşünüyoruz.
19) Bu gazetelerin başında New York'ta Kaprilian tarafından 15 günde bir yayınlanan Haik gazetesi gelmektedir. Sonraki yıllarda Ermeniler İngilizce gazetelerde çıkarmaya başlamışlardır. Bkz.Kantarcı, Ermeni Lobisi, s.124-127.
20) NARA, T-815/Roll 7: Mavroyeni'den Mr.Gresham'a. 26 Ekim 1893.
21) Haik, 1 Ekim 1893, No: 18, s.280 vd..
22) Haik, 1 Ekim 1893, No 18, s.288 vd..
23) Haik, 15 Ekim 1893, No: 19, s.303.
24) Boston Daily Advertiser, 22 Mart 1894. Bu toplantıyla ilgili elçiliğin Dışişlerine yaptığı şikayet için bkz. NARA T-815 Roll 7: Mavroyeni'den Dışişleri Bakanı'na. 25 Mart 1894.
25) NARA T-815 Roll 7. General No: 7531. Özel No:5. Mavroyeni'den Dışişleri Bakanı'na. 1 Şubat 1895. Nitekim bu derneğe üye Ermenilerin niyetlerinin Türkiye'de düzeni yıkamak olduğunu aynı gazete haber yapmış, Mavroyeni bunu bakanlığa 14 Şubat 1895 tarihinde bildirmiştir.
26) Bu konudaki bildirilere karşı Mavroyeni Bey tarafından yapılan girişimlerin kısa bir değerlendirmesi için bkz. Şimşir, Mavroyeni Bey, s.49-54.
27) NARA T-815 Roll 7: Mavroyeni'den Dışişleri Bakanı'na. 15 ekim 1895.
28) NARA T-815 Rol 7: Mavroyeni'den Dışişleri Bakanı, R.Olney'e 30 Kasım 1895; The New York Times, s.14.
29) NARA T-815 Roll 7: Mavroyeni'den Mr.Gresham'a 12 Kasım 1893.
30) Bu kişi Cenevre'de Hınçak partisinin ilk kurucularından olup eski Ermeni Patriği Migirdiç Kırımyan tarafından Amerika'ya gönderilmiştir.
31) The Congregationlist, 23 Aralık 1894. Benzeri görüşlerini aynı derginin 28 Aralık 1893 tarihli nüshasına yazdığı "A Dangerous Moverment Among the Armenians" adlı makalesinde de savunmuştur. Metin hakkında Şimşir, Mavroyeni Bey, s.50.
32) Boston Daily Advertisre, 13 nisan 1894.
33) Şimşir, Documents Diplomatiques Ottomans II, s.96-97. No: 37 : Mavroyeni Bey'den Gresham'a imzalı nota, 18.8.1894, No: 7072/23.
34) NARA T-815 Roll 7: Mavroyeni Bey'den Gresham'a 16 Ocak 1894.
35) Yaşanan tabiiyet sorunları için bkz. Çağrı Erhan, Türk-Amerikan, s.226 vd.
36) NARA T-815 Roll 7: Mavroyeni Bey'den Gresham'a 15 Ağustos 1894.
37) Şimşir, Mavroyeni Bey, s.40'da bu kişiler hakkında elçinin iyi istihbarata sahip olduğunu beyan ediyor.
38) NARA T-815 Roll 7: Mavroyeni Bey'den Gresham'a, 18 Haziran 1894.
39) The Boston Advertiser, 6 Aralık 1895. Nishan Garabedian'ın ilk röportajlarından birisinin de 21 Mart 1894 tarihinde Worcester Daily Star gazetesinde "Acı Çeken Ermenistan" başlığı ile çıktığı bilinmektedir.
40) Bu haber hakkında elçiliğin uyarısı için NARA, T-815 Roll 7: Mavroyeni Bey'den Mr.R.Olney'e. 9 Aralık 1895.
41) Haik, 1 Eylül 1895. Elçinin protestosu için bkz. NARA T-815 Roll 7: Mavroyeni Bey'den Dışişleri Bakanlığına 12 Ekim 1895.
42) NARA T-815 Roll 7: General No:7192; Special No: 31. Mavroyeni Bey'den Gresham'a 29 Temmuz 1894.
43) NARA T-815 Roll 7: Mavroyeni Bey'den Gresham'a 16 Ocak 1894.
44) Washington elçimiz Mavroyeni bu idamlar konusunda bir bilgisi olmadığını bildiren bir notu Dışişleri Bakanlığına göndermiştir. Bkz. NARA, T-815 Roll 7: General No:7365; Özel no: 43: Mavroyeni Bey'den Gresham'a. 17 Kasım 1894.
45) Şimşir, Mavroyeni Bey, s.37'de Osmanlı hesabına casusluk yapan Bogigian'ın ve diğer tarafsız Ermenilerin hedefi olduklarını nakleder.
46) Hairenik, 13 Ocak 1906.
47) NARA M99: Roll 97: Robert Bacon'dan Minister Chekib Bey'e, 9 Mart 1906.
48) NARA T-815 Roll 7: 27 Mart 1896.
49) NARA T-815 Roll 7: Mavroyeni'den Dışişleri Bakanlığına. 21 Aralık 1895.
50) NARA T-815 Roll 7: Mavroyeni'den Dışişleri Bakanlığına. 24 Temmuz 1896.
51) İlk kez 20 Nisan 1899 tarihli bir elçilik yazısında maktulün adı Mehemmed bin Hadji Halil olarak geçmektedir. Bkz. NARA T-815 Roll 7: Ali Ferrouh'tan John Hay'a.
52) NARA T-815 Roll 7: Mavroyeni'den Mr.W.W.Rockhill'a. 24 Temmuz 1896.
53) NARA M99; Roll 97: Belge No: 7.
54) NARA M99; Roll 97, Belge, No: 8.
55) NARA M99; Roll 97, Belge, No: 11.
56) NARA M99; Roll 97, Belge No: 30.
57) NARA M99; Roll 97, Belge No: 32.
58) NARA T-815 Roll 7: 19 Kasım 1897. Bu yazıya cevap alınamadığın tekrar sorulmasına dair elçiliğin Now 10, 1900 tarihli yazı.
59) NARA T-815 Roll 7. 10 Kasım 1900.

Özet:
Bu makalede, Harry the Turk lakabıyla çağrılan Halil adlı bir Türk kökenli Osmanlı vatandaşının Ermeniler tarafından öldürülmesi incelenmektedir. Harry the Turk 1890 başlarında İstanbul'dan Amerika'ya göç etmiş ve Massachusetts eyaletine bağlı Maine kasabasında işçi olarak işe başlamıştır. Başlangıçta dil bilmemesi nedeniyle kendisi gibi Türkiyeli olan Ermeniler ile dostluk kurmuş, hatta onlarla aynı yerde kalmıştır. Ancak, 1895 yılından itibaren Anadolu'da başlayan Türk-Ermeni olayları, diaspora Ermenilerinin buradaki Türklere karşı düşmanca tavır almalarına sebep olmuştur. Nihayet 1896 yılının Şubat ayında bir Pazar günü Ermeni arkadaşlarıyla görüşmeye giden Harry the Turk'ten bir daha haber alınamamış, aynı yılın Mayıs ayında cesedi bulunmuştur. Yapılan soruşturmalar ve Ermenilerin ifadeleri, olayın bir cinayet olduğunu göstermekle beraber, Maine savcılığı olayı aydınlatamamıştır. Böylece Harry the Turk'ün ölümü bir faili meçhul cinayet olarak kalmıştır. O belki de Amerika'da Ermeniler tarafından Türk olduğu için öldürülen ilk kişidir. Ne yazık ki son olmamıştır.



***


Turkish-Armenian Conflict In US and Murder Of "Harry The Turk"
by Prof. Dr. Kemal CICEK



INTRODUCTION

This article addresses early skirmishes between the Turks and Armenians living in the United States of America in parallel with the conflicts in the Ottoman territories in the beginning of the Armenian political activities, and the incident of the “Harry the Turk” whom probably the first victim of unsolved murders perpetrated by the Armenian terrorism. According to our survey, an Ottoman citizen named Halil, yet called Harry the Turk, was victimized due to a terrible murder in Maine County of the Massachussets state in February 1896. It is certain that this murder was carried out by Armenians, however, acting murderer or murderers could not be detained. In other words, homicide of Halil recorded as an unsolved murder in American judicial documents. 

The then Ottoman ambassador in the United States, Mavroyeni Bey[1] who closely observed the Armenian political activities strongly, reacted to this incident. Mavroyeni Bey had collected data about the Armenian political activities in various American cities and warned his collocutors in the US Department of State on probability of such kind of affairs. Murder of Halil in spite of Ottoman ambassador’s warnings is remarkable in terms of understanding potential of the Armenian political activities. Moreover, it could be argued that killing of Harry the Turk has a symbolic place in the struggle between the Turks and Armenians living in the United States.[2] However it is surprising why this murder virtually has not been subjected to studies dealing with the Turkish-Armenian relations living in the United States. This article aimed at addressing this issue, and thereby contributing to the literature.

The murder of Harry the Turk is also remarkable in order to understand evolution of the Turkish-Armenian relations in the United States. As previously mentioned, Maine County is one of the leading places where the immigrant Armenians and Turks settled down. It is not surprising that Turks and Armenians preferred the same places to settle down because they speak the same language, and they share the similar culture and customs. What is surprising is that how they confronted in the United States where they had emigrated in order to deal with life stress. That is why before detailing the murder of Harry the Turk, environmental conditions of the Main County where the incident occurred will be dealt with.

a) Beginning of Neighborhood between the Turks and Armenians living in the United States

With the exception of several Turks and Armenians who had immigrated to the United States for the sake of trading or adventure in early times, immigration of Ottoman subjects to the United States reached remarkable levels at the end of the 19th century. Although ethnic origins of immigrants were not recorded in American immigration documents until 1899, there is little doubt that majority of them were Armenians. However, immigrant Ottoman subjects, almost all of whom were recorded as ethnically “Turk” by the US custom officials in early immigrations, have settled down in the same cities. The Turks and Armenians have particularly preferred to live together in their new homelands, as well. The Turks and Armenians – naturally – have settled down in the northern areas of the United States that resembles the Eastern Anatolia in terms of climate. Furthermore, some of the immigrant Turks got help from Armenians – even sometimes utilized their identity cards[3]– on their immigration, which is underlined in many sources.[4] 

It is also a fact that a great majority of the immigrant Armenians were not capable of speaking any language fluently other than the Turkish.[5] Therefore, since both the Armenians and the Turks had similar qualities and capabilities they could found jobs in the same sectors. Another reason for these two ethnic groups came together in the same neighborhood was probably that the Armenians and the Turks, whose education level was relatively lower than those had come previously, headed towards industrial regions like Massachusetts State that desperately need cheap labor.[6] Because early immigrants found jobs easily, they invited their relatives, which led to increase in the level of immigration from Turkey to the United States due to economic concerns in the mid 1890s.[7] Thus, according to official data 9.952 Ottoman citizens (majority of them were Armenians) entered into the country between the years of 1895-1900. Since then immigrations were intensified as a result of both the missionary activities and the outbreak of tension between the Turks and the Armenians in the East Anatolia.[8] Number of the Armenians that immigrated to the United States increased to 40.608 between 1900 and 1914.[9] Many of them settled down in New England, New York, Michigan, Rhode Island, New Jersey, Illinois, Pennsylvania, and California.[10] These states were also the places where 20.189 Turkish people emigrated to the United States via official channels between 1900 and 1915, have settled down. Therefore, accounts covering the Armenian diaspora mention many Turkish immigrants living in the Armenian neighborhoods or adjacent places in New York, Michigan, and Rhode Island.[11] 

It falsifies the proposition that desperate neighborhood relations between the two communities was among the basic reasons for the Armenian immigration to the United States, which is covered in recent studies.[12] Unfortunately, the Turks and Armenians carried out the problems in their fatherland to the United States where both of them come to survive, due to economic hardships.[13] Good neighborhood between the Armenians and the Turks that brought to America from Anatolia started to deteriorate as it was in Anatolia since the early 1890s. The Armenian and Turkish immigrants, impressed by the developments in Anatolia, started to fight each other. Since the Armenian nationalist movement was very popular among the Armenians immigrated to the United States, there is no doubt that the Armenians were leading to the fighting.[14] 

The Ottoman Armenians, whose independence tendency was encouraged by the St. Stephano and Berlin Treaties that had been signed after the Ottoman-Russian War of 1877-78, carried their political organizations to the United States, as well. The Armenian revolutionary committees like Hinchak and Tashnak that were found in Tbilisi and Geneva, established their branches in New York and Boston in a short period. Role of the protestant missionaries could not be ignored in this process. As a matter of fact, the protestant missionaries, who were engaged in building an ethnic and political identity for the Armenians after the 1820s, voluntarily participated to the Armenian cause, as well, without complete consent of their headquarters. The Armenian youth, who was brought to the missionary headquarters in the United States to train the Armenian political and religious leaders, become natural members of the revolutionary committees. Due to the public sympathy to Armenians that supported by the protestant missionaries, the revolutionary committees and parties reached into remarkable financial opportunities.[15] The collected funds were spent for bringing more Armenian youth to America in order to train.

These young Armenians under the impression of propaganda heralding them that their relatives in Turkey were massacred, engaged in terrorist activities against the Ottoman targets. Moreover, they organized efficient demonstrations in order to support the Armenian activities in the Ottoman territories thanks to the protection that they enabled through the US citizenship, and financial and spiritual contributions of the American churches. Particularly the Hinchaks greatly influenced the American perception of the Armenians and the US policies. Therefore, the first Armenian terrorist activities against the Turks living in the United States were carried out in the places where the two communities live together. The murder of Harry the Turk, the subject of this article, was also realized in a neighborhood where the Turks and Armenians live together.[16] 

Armenian activities against the Turks were not limited with the murder of Harry the Turk. Press reports and correspondences of the Ottoman embassy upon the occurrence of this incident demonstrate that disagreements and conflicts between the Turks and the Armenians in the Ottoman territories started to be echoed in the same way in the United States. Surveying the documents in the Ottoman Embassy in Washington D.C. proves that Mavroyeni Bey warned his counterparts in the US Department of State about the Armenians’ violent activities and harassment of the Turks. However, this murder indicates that warnings of the embassy were not taken into account. Armed rallies that carried out in New York and Boston in 1893 was remarkable to point out that how the Armenian political activities had reached into a dangerous level. Indeed, murder of many Turks succeeding the incident of Harry the Turk is an indicator of the fact that threats against the Turks had become a permanent phenomenon. [17] Therefore, a review of the Armenian political organizations and activities in the United States will provide us with a chance to assess offstage of the murder. 

b) The Armenian Political Organizations and Activities in the United States

Mavroyeni Bey, the Turkish ambassador to Washington D.C.[18], closely observed the Armenians’ organizational activities, and their publications in the United States, throughout his tenure at the embassy, and called officials in the US Department of State to take measures against the activities that were hostile to his country. For instance, he corresponded on preparations of a demonstration organized by the Armenians in the early 1893: “the newspapers[19] published in New York in the Armenian language, by Armenians and for Armenians, most of whom were naturalized citizens of the United States, were always containing articles inciting the Armenians who live in Turkey to insurrection.”[20] According to Mavroyeni Bey’s investigations, particularly Haik, published by the Hinchak organization was famous with its inciting the Ottoman Armenians to rise against the Ottoman state, and publishing articles provocating the Armenians against the Turks in the United States. Following is an excerption from news that published in this magazine:

“It is impossible to keep up military spirit by means of words and articles. We must begin by disciplining. The best way to arose a military spirit among young Armenians in foreign countries is to give them the military training which is the only means of preparing men for the field of battle. (....) We must lose, if necessary, one half of the nation for the sake of saving the other half.”[21] 

The methods and political tactics were told in the 288th page of the same magazine in order to save Armenian independence: 

“Experiences have shown that the political reconstruction of the nation through diplomatic action is impossible. Positive and energetic means are needed in order to bring diplomatic intervention. These means are fire and sword, which call for soldiers and money. It must establish its centre of activity in Russia or the United States. Just as there is an Armeno-Russian corps in the east, ready and organized, so must an Armeno-American corps, equally strong, be raised in the west.”[22] 

Following excerption was published in the 19th volume of the same magazine in October 15, 1983: 

“A people is not aroused in a moment, as an electric lamp is lighted, it is true. Yet the eastern question, if it should again come upon the carpet, would be agitated for two years at least. At first there will be insurrectionary movements followed by repression; next, war, followed by a Congress of the great powers. If the Armenians get ready and make a beginning before the expiration of these two years, they may revolt, in good time. I approve of the system of Hentchaguien, viz. To organize bands at once. When the eastern question is revived, these bands may unite. It would be well for them to organize as guerrillas, and to carry on operations in the mountains of Turkey in Asia. That would protect the population of the cities and of the rural districts.”[23] 

Number of the Armenian associations that was realizing remarkable activities in order to gain supporter and sympathy was increasing day by day in those days. The association of The United Friends of Armenia was very active in propaganda. This association, like other ones, was easily ensuring sympathizers and supporters from churches, and making declarations provoking the Armenians to rise against the Ottoman State. According to a report published in Boston Daily Advertiser in March 22, 1894, a missioner called Dr. Blackwell was arguing in an address that struggle by word was not enough to ensure independence of Armenia; independence should be ensured through armed activities.[24] Although it was reported that many in that meeting was not in favor of armed struggle, this report was interesting to demonstrate extents of the Armenian activities.

In those years, the Armenians, exploiting religious feelings, was calling Christians for help for those Armenians living in the Eastern regions of Turkey, and thereby they were trying to raise moral and material support for their organizations. Thanks to religious solidarity, number of the American Armenians’ associations and their activities against Turkey was increasing day by day. In every day, a new association was founding against Turkey. One of these associations was Phil-Armenic Association that was established in Washington D.C. One of the leading features of this association was that all of its founders were leaders of churches. According to Mavroyani Bey’s citation from Daily Star newspaper, founders of the association were including Rev. S.M. Newman, Rev. J.S.Hamlin, Rev. J. C. Easton, Rev. J.S. Childs, Rev. A.J. Graham, Justice Strong, Dr. Sheldon Jackson. Although it is declared that objective of the association is “to try to ensure security of life and property, and human dignity in Armenia,” it is a matter of fact that these associations played an important role to encourage sympathizers for anti-Turkish Armenian activities.[25] Additionally, there were declarations supporting Armenians, released by the American churches in various times.[26] Mavroyeni Bey recorded these declarations one by one; informed the officials in the US Department of State with these declarations and asked the US opinion.[27] Activities of associations and organizations – together with leaders of churches – that were sympathizers of the Armenians were not limited with releasing declarations, they campaigned to collect fund for the Armenians as well.[28] 

It should be highlighted that there was not any serious action against the Armenians living in the Ottoman territories in the period in which aforementioned activities were carried out. In spite of this fact, for instance, the American Armenians released a manifesto condemning Turkey in a meeting of St. Savior Episcopal Church in Pennsylvania, on October 3, 1893. The Ottoman government was accused of consciously being inactive against the systematic oppression of the Christian subjects by the Muslim fanatics. Furthermore, it was noted that “resolved that by willfully and systematically abandoning her Christian subjects to the unbridled lust and unparallel atrocities of Moslem fanatics, the Turkish government demonstrated her own incapacity to govern without foreign interferences.” Mavroyeni Bey told his regrets with the manifestation; reminded that there was no agreement granted the Armenians with the right of autonomy and independence; and condemned that manifestation and the US officials’ permission to the Armenian revolutionary activities in his correspondence to the US State Department.[29] 

Additionally, Cyrus Hamlin, director of Massachusetts Home Missionary Society, after a meeting with Nishan Garabedian (known as Rupen Hanazad) who was among the founders of the Hinchak Commettee and living in Worcester, released a document warning Protestant missionaries and Armenians that the Hinchak members were propagating to raise supporter and sympathizer among the American Armenians and endangering survival of missionaries.[30] Editor of Boston Daily Advertiser newspaper reacted to the Hinchak Party’s charging Dr. Cyrus Hamlian and missionaries of being indifferent to the Armenian cause, and warned the Armenians on dangers of armed struggle in one of his editorials.[31] However, his statement of “the American missionaries are the most sincere friends of the Armenians” drove attention of Mavroyeni Bey, who complained on this issue to the US State Department.[32] 

Members of the Hinchak Committee in the United States increased their activities in early 1894; moreover, they clearly realized riot practices. Some 30 American Armenians, who were defined as revolutionaries by the Ottoman ambassador in diplomatic correspondences, dared to practice a military exercise in New York in early January 1894. Mavroyeni Bey appealed to the US Department of State to prevent the exercise, yet he could not have got a positive response.[33] 

The Hinchak activities provoking the Armenians in the United States were not limited with aforementioned actions. According to a report of The New York Herald, Dr. N. M. Boyajian, who was among the Armenians living in New York, established a society called The Armenian Young Men’s Christian Association” in that city. Secretary-General of the association was Mr. M. M. Chamalian. Range of age among some 200 Armenian members of the association was 18-30. Considering about 500 Armenians living in New York at that time, it could be said that this Armenian diaspora association was the second to The Armenian Revolutionary Society (ARS) in terms of its importance. It was convening at least once in a month. Its aim was to increase solidarity among the Armenians and to provide support to the revolutionary Armenians. Additionally, many members of the association including Dr. Boyajian were also members of the ARS.

In the same line, the Huntchagist Revolutionary Party that represented by Nishan Garabedian in the United States was training the Armenian youths with arms with its own resources, and then, sending them to Turkey to carry out armed activities and assassinations. Atan Aizavan was among those Armenians who were dispatched to Turkey. He was detained with charge of being member to a gang killed Simon Kahia -- his crime was proved – and he was imprisoned for 10 years. This kind of people was also leading problems in Turco-American relations, since they had obtained the US citizenship just before their departing for Turkey, and they claimed to be US citizen, thereby ensuring the American protectorate.[34] However, they were trying to hide their US citizenship acting like an Ottoman subject, even paying the military service exemption taxes (jizya) and capital (temettü).[35] Additionally, we learnt from the Haik magazine on May 1, 1894 in which an Armenian spokesperson called Chitzian[36] clearly assumed murders of some leading Armenians in Turkey, that Aizavan incident was not an exception. As Mavroyeni Bey reported, the Hinchak militias had killed lawyer Yazidjian from Arapkir. The same person, Chitzian denied responsibility for other murders, attributing them to Armeno-Russian Revolutionary organization.[37] 

Additionally, B. Chitjian, secretary of the Hinchaks in Boston, said; “more than 1000 Armenian youngsters will go to Turkey to take revenge for their massacred wives, children, and relatives and to initiate an armed uprising” in his interview in newspapers.[38] The report titled as “revenge” in Boston Advertiser daily demonstrates how the Hinchaks in Boston were powerful and clearly shows how they impressed their relatives with hostile feeling against the Turks. According to the report, some 3,000 of 10,000 Armenians in America were living in Massachusetts state. Almost all of them capable of bearing arm and many of them were close to the Hinchak party. Chitjian had detailed their activities in that interview and claimed that they were introducing arms to Turkey through bribery. These reports indicates that there were an intensive propaganda –starting from church-- against the Turks where the Armenians were crowded which provided a fertile ground to procure pro-Hinchak proponents.[39] 

The Haik magazine, published in Armenian, reported some incidents before they occurred. For example, Haik announced the Istanbul uprising one month before.[40] According to a correspondence of Mavroyeni Bey to the State Department[41], a group consisting of the Hinchak (Huntchaguist) party members organized a rally in New York in the fourth anniversary of the Sasun uprising dated July 28, 1890. Against all complaints of Mavroyeni Bey, they got permission for rallying.[42] 

One of the utmost important actions that Hinchaks perpetrated through dispatching their relatives in America to Turkey was the assassination attempt on Sultan Abdülhamid II. A report on this action published in New York Herald was titled “To Kill the Sultan.” Subtitle of that report included; “the Armenian residents of the United States are preparing to strike a sound blow against the Sultan.” It was stated in subheadings “aim of the action is to liberate Armenia.” Another subheading in the report remarked, “the revolutionary legionnaires that dispatched from New York were mercilessly slaughtered in Turkey.” Subsequently, activities of the Armenian organizations were praised in the report with following expression: “The Hinchak Associations are on charge. Armenian organizations in big cities of America believe in resorting power.” Details of the report under these headlines were including: Various Armenian revolutionary groups were shaken by report of a groups of assassinator dispatched from New York were detained in Beirut when they landed and brought to Adana where several of them executed.[43] It is reported in the same paper that almost 400 of 1000 Armenians living in New York were members of the Hinchak. It is remarkable because it indicated that number of those dreaming to establish an Armenia through leaning on violent and armed activities was increased among the American Armenians.

Thus, the Armenians started to take a negative stance towards the Turkish community in the United States, as well; moreover, they started to press on the Armenians did not participated in them.[44] When rallies against the Ottoman State and Turks living in America increased, the Ottoman Embassy asked to the State Department to take necessary measures. A secret inquiry of the US Department of Treasury upon request of the Ottoman Embassy dramatically revealed the extent of Armenian organizations and threats. A copy of the inquiry was, also, sent to Mavroyeni Bey, the Ottoman ambassador, that included:

“The Secretary of the Treasury has sent to the Secretary of State, a letter, adted the 26th ultimo, transmitting a report of an investigation made by an agent of the Secret Service Division of the Treasury Department of doings of persons in the United States. The investigation was requested by the Turkish Minister in his memorandum dated September 29th last. 

There are three Armenian revolutionary organizations in this country, namely, the Hentchakist, the New Hentchakist, and the Dashnaktrakan, or Droshakian. Each society holds a public or a secret meeting every Sunday, that day being selected because the majority of the members are working people, who cannot attend on meetings on week days. Each local Hentchakist branch or faction elects its officers every three months; each local New Henchakist branch, once a year; and each local Dashnaktakan branch, every six months. 

The regular duty or work of these officers is to keep the local records and accounts of expenses and to communicate with and report to the central headquarters, in New York City, everything in detail. The principal part of their work is to prepare speeches and make what they call “propaganda”. In the work of the propaganda, fiery speeches are made, full of patriotic sentiments and strong and encouraging words, which appeal to the hearts and feelings of the listeners. The purpose of keeping up this kind of work is to raise money, which is the only object. The majority of the members of these societies are ignorant men, who cannot discuss any subject or speak two sentences intelligently thereon, and therefore, are very easily fooled. 

Once in a while some well-known speaker or some eloquent orator is sent to a place from headquarters or from some other city, in order to arouse enthusiasm, and thus get more money. Lately, Bedros H. Varjabedian was sent from New York City to Chicago, Waukegan, St. Louis, and Detroit. According to his statement, he raised $ 782 in Waukegan alone at two meetings, within three months, previously $290 at that place to which he had raised in St. Louis he raised $172, and in Chicago, $250 and $75, at two meetings. 

According to the newspapers “Hairenik” and “Tzain Hairenitz”, generous contributions to the 

cause have been made in the United States and Canada: for instance, according to the issue of “Hairenik” of February 3rd, $1,700 was raised at a public meeting in Providence, Rhode Island, on January 28, 1906. In Hamilton, Canada, $400 was collected at a meeting held December 31, 1905, the people handing in $10 and $20 notes with great enthusiasm (“Hairenik”, January 13, 1906). In New York City, Troy, New York, and Concord, New Hampshire, $450, $225, and $80,32, were collected, respectively, on December 24-25th last, and $800 at Lynn, Massachusetts, on December 14th. 

Each contributor gives a fictitious name, when handing in his contribution, so that it may not be known who the contributors are when acknowledgement is made in the newspapers of the money contributed, after the money is sent to the central headquarters in New York City. 

Mr. B. H. Varjabedian informed the Secret Service agent that arms and explosives are smuggled into Turkey, not through the large cities, but through the small towns on the cost of the Black Sea, near Trebizond and Samsoun, which lead, through the long mountain ranges, to the very heart of Armenia, to wherever the societies have their confederates or agents. By concealing the real nature of the contents, and pretending that the owner is merely trying to evade the payment of duty, boatmen are persuaded to carry the cases containing the prohibited articles. 

Turkish customs officials are also bribed, who, Mr. Varjabedian says, are very corrupt and easy to bribe; and he adds that all the explosives are manufactured in Turkey, because all the necessary materials can be found there, except one kind of acid or gun-cotton, which have to be bought in the United States or in Europe. 

The Secret Service Agent, in concluding his report, says: “In the course of conversation I have learned some of the names of their leaders in this country and abroad. They are known in the community by the same name, though some of them are fictitious.”[45] 

c) The Turkish-Armenian Clashes and the Murder of Harry the Turk

It did not take long time for activities of the Hinchak party in the United States to lead tension between the Turks and Armenians living in the same areas. An application of six Turks on March 27, 1896 that was sent to the embassy clearly portrayed extension of the tension.[46] According to this application, 15 Turkish residents of Providence for the purpose of trading were insulted, threatened, and harassed whether in street or home, day or night. Moreover, the Turks were forced to pay tribute for the Armenian organizations. The Armenians were complaining against those who rejected to pay tribute, to sheriff of the county with perjured charge of “attacking Armenians, threatening them with a knife etc.” Security officials could not have properly assessed the situation and prevented unjust treatment of the Turks. Each of those jailed could only be released on bail of 150 dollars. Because the Turks were ignorant of the language, they could not claim on their rights, and life become unbearable for them in every day.

Nevertheless, oppression and threats against the Turks were extended to murder. Mavroyeni Bey pointed out in a correspondence to the State Department: “Your Excellency is certainly not ignorant of the murder of Galeb Abdullah, an Ottoman subject, which was committed near Susanville, Lassen County, California.” According to his correspondence, inability of the US security officials to seize the perpetrators of the murder of Galeb Abdullah within four years after the incident that took on June 15,1891 in Susanville, Lassen County, California culminated with other murders.[47] Because it was not detected that whether that murder was political or ordinary, this article does not dwell on it. Yet, as we learned thanks to Mavroyeni Bey, murder of Halil called as Harry the Turk by his friends, a Turkish subject of the Ottoman state was certainly political. That is why this article deals with developments prior to the murder and in its aftermath, in detail.

The murder, which was reported to the State Department via a correspondence of Mavroyeni Bay on June 24, 1896, was covered in the press as following.[48] According to press reports, corpse of Halil, who was called as Harry the Turk by his friends, and who was lost since February 16, 1896, was found in a rivulet in a place, called Back Cave. News was reported with following headings:

“Identified: Body of the Dead Man at Forest City Cemetry.”
“Patrick Connell Described it Accurately as Harry’s.” 
“Autopsy Fails to Reveal Signs of Violance.” 
“Small Possibility That Cause of Death Will be Known”.

The text of the news included: 

“The body of the man found in back Cove Monday was disposed of yesterday afternoon. As it was thought that the body was that of the man known among his acquaintances as “Harry the Turk”, who disappeared last February, an Argus reporter called upon Mr. Daniel T. Kelley, for whom this Turk worked during his stay of three years in this city. Mr. Kelley said Harry could not speak sentence of the English language. He was a man who never uttered a profane word about the shop and when he heard a fellow workman swear. He would turn away, with a look of disgust, and exclaim “He no good, he swear”. According to the expression of praise from his employer, Harry was a good fellow, faithful, prudent and worked every day. He was not known to indulge in liquor of any kind. At one time previous to his disappearance, Harry lost $80 from his position. He was led to believe after a time that he sum had been stolen from him, and, as he associated somewhat with the Armenians in this city, he directed his suspicions toward them. Mr. Kelley wished to assist Harry in recovering the eighty dollars if possible, so he went over to investigate at the Armenian colony. When there he found considerable trouble to make the aliens understand English. Finally one of them spoke out brokenly, “Harry lie, he no lose money, he a Turk, he no good, he kill our people”. Without obtaining any satisfaction he was obliged to give up the search.

While employed at the foundry Harry lost the end of the middle finger of his right hand. Yesterday afternoon the body of the man found Monday was removed from the tomb at Forest City cemetery and buried. Before the interment an inspection was held in the tomb for the double purpose of giving Mr. Patrick Connell an opportunity to identify the body if possible and the police authorities a chance to ascertain if the remains bore any marks of violence. The half hour passed in the tomb by Mr. Connell, Deputy Marshal Hartnett Undertaker Rich, Dr. John F.Thomson and a circle of interested newspaper men resulted in success as far as the identification of body went, but the police authorities were not rewarded with any clue of violence exercised upon the body.

The group gathered about the wooden box, which help, the remains in the tomb and Undertaker Rich removed lid. 

Mr. Connell was not long in proving to those present beyond a possible doubt that the body was that of his room made, Harry the Turk. As soon as Connell so the body he exclaimed, “Same man, same man.” He was shown the coat and after carefully examining it said. “That’s his coat, I am sure.” When the clothing was removed he identified the drawers by the striking red lining at the top of them.

To an Argus reporter he said that the heel of the left shoe was worn tip on the back edge while that of the right shoe was even. He also described a peculiar cap, which covered the toes of the shoes, which were laced. The reporter with Connell then examined the shoes and proved that that means of identification was perfect for there was the worm him and peculiar cap just as were described. 

It was then quite evident to all that the body was that of “Harry the Turk”. Dr Thomson’s examinations did not reveal any signs of violence on the body. The scull was not fractured, thus the man was not struck by a blow on the head. There was not a wound on the body. The clothing was carefully examined and found to be uncut, while the breast, which was bared, bore not the list sign of a knife found, neither was it bruised. The body had laid in water for months Dr. Thomson said, and the lungs as well as all the internal organs wore so saturated with water that to examine the interior of the body would be useless. If it had been in water for a short time only he would have been able to have told whether it was dead or alive when thrown in, but now it was impossibility.

Death might have occurred in a hundred ways, but the exterior of the body showed none of them. If the man met his death as a result of foul play there were only two or three ways in which it could have occurred. He might have been struck and stunned, then thrown into the water.

Another theory as regards the death of Harry is been discussed by those most interested in the case. When Harry left his boarding house on that eventful Sunday afternoon which he disappeared, he told his room mate, Mr. Connell, that he was going down to call on the Armenians at foot of Wilmot street and asked Connell to pass the afternoon with him. Connell declined as he wished to rest in his room so Harry proceeded alone. He also told Mrs. O’Day where he was going.

The theory is that he went to this boarding house where the Armenians lived and where he boarded until he had the $80 stolen, intending to pass a pleasant afternoon. The newspapers at that time contained much on the Armenian troubles and it is thought he became engaged in a lively discussion, or he might have accused some one at the house of stealing his money and a row ensued. 

Perhaps some one grabbed for his throat without any serious intentions and choked a little harder than he intended, strangling the poor man. When the man discovered what he had done be decided on the best plan to cover his crime. He might have thought it worth the time to take any money, which was to be found in the clothing, and then it was an easy matter the throw the body into Back Bay, which is only about 100 feet from the house. This is only a theory, but all the evidence seems to connect well with it.

In the examination of the body it was found that several teeth were missing form the front of the mouth and in the places were holes in the gums. Those who knew him well said that none of his front teeth were missing before he disappeared.

Harry is supposed to have had a wife and three children living somewhere near Constantinople. He was endeavoring to raise money enough to get them across the water to live with him.”

Although it was reported that there were no sign of torture according to examination of doctor, the Argus reporter revealed many evidences to prove the claim of murder, and many reasons may cause murder. Testimonies of those, who knew Harry until the eventful morning, indicate that Harry was murdered. The Argus reporter clearly shares the same conviction, as well. However, because the corpse was found almost three months after the event, evidences were disappeared and there was no possibility for a precise autopsy. 

When Mavroyeni Bey was heralded on the murder of Harry the Turk, he asked the State Department for information about the event and demanded detention of perpetrators with his correspondence on May 26, 1896. The State Department replied as:

“This case was brought to the Department’s attention in a note from Mavroyeni Bey, dated May 26, 1896. From the enclosures thereto, it appears that the body of “Harry the Turk” was found in Back Bay, May 6th 1896, that he had been missing since February 16th, that the deceased had been in the employ of Daniel J. Kelly and Sons. 167. Kennebec Street, Portland; and that the cause of the death was unknown. On May 28th, the Department laid the matter before the Governor of Maine, who replied on June 6th following, that he had directed a careful investigation to be made and that he would forward at an early date the result. On July 17th, he reported the progress of the investigation giving a similar account to that already mentioned above of the disappearance and finding of the body, and concluded by expressing doubt that the guilty party could be discovered. The last letter from the Governor of Maine was dated October 12, 1896. In it, he reiterates his impression that the murderer would not be found, but assures the Department that the authorities of Portland are exercising the greatest diligence possible in seeking to discover him. 

As the Department has received no further advices from the Governor of Maine, it is led to believe that the result of the investigation into the mysterious death of Halil Mehemmed- even if it mere murder, as it appears to be, has confirmed his opinion that no satisfactory evidence as to the actual cause could be obtained. 

In view of these facts you will perceive that This Government has neglected no means within its constitutional authority to detect and bring the guilty parties to trial and eventual punishment. If its efforts have failed to accomplish this end, it has certainly not been due to indifference to the just request of a friendly power, nor to a lack of appreciation of the gravity of the facts, but to the mystery surrounding them and the inability to adduce evidence sufficiently conclusive to discover and punish the perpetrators of these crimes.” 

Upon this reply, Mavroyeni Bey wrote a note to the State Department on July 24, 1896: “I was greatly pained and a little bit surprised to learn by your note that the Authorities of the State of Maine almost despair of learning the cause of the death of that Ottoman subject.” Then, he stated that he would be insistent on discovery of perpetrators of the murder of Harry the Turk, Halil Mehemmed[49] as his name on passport: “The circumstances preceding the death of Halil Mehemmed, however, prove superabundantly that e was murdered. I expect, consequently, that, in spite of everything, the Authorities of the State of Maine will discover the perpetrators of this murder, who according to the clipping which I have already sent to the Department of State, appear to be Armenians.”[50] 

Despite all evidences that Mavroyeni Bey indicated, the Governor of Maine could not proceed on the event, and reported on October 12, 1896 that they could not found out perpetrators yet authorities in Portland were exercising great diligence to discover perpetrators. The note of the State Department to Mavroyeni Bey, highlighting that there were no new report with regard to the event, included:

“As the Department has received no further advices from the Governor of Maine, it is led to believe that the result of the investigation into the mysterious death of Halil Mehemmed- even if it mere murder, as it appears to be, has confirmed his opinion that no satisfactory evidence as to the actual cause could be obtained. 

In view of these facts you will perceive that This Government has neglected no means within its constitutional authority to detect and bring the guilty parties to trial and eventual punishment. If its efforts have failed to accomplish this end, it has certainly not been due to indifference to the just request of a friendly power, nor to a lack of appreciation of the gravity of the facts, but to the mystery surrounding them and the inability to adduce evidence sufficiently conclusive to discover and punish the perpetrators of these crimes.”[51] 

This note of the State Department is remarkable, since it indicated that death of the Harry the Turk had started to be seen as a murder. Against this background, Mustafa Bey, who replaced Mavroyeni Bey, thanked the State Department and asked continuation of inquiry by the related governor.[52] Thus, the case of Harry the Turk was not closed. Nevertheless, all inquiries remained inconclusive. As far as years went on, inconsistencies around the event increased further; and because the new investigators could not have properly understand the incident, they even started to questioning the first autopsy report that indicating the corpse was belong to an Ottoman Turkish subject, called Harry the Turk. For instance, a note with regard to the continuation of the investigation dated March 6, 1897, displayed that the Governor of Maine changed his conviction, whatever the reason, to view the incident as a murder. Yet, there was no new evidence to cause change of conviction. Against the embassy was very insistent on the case, the US authorities revealed their tendency to close the case. That note included: 

“The Department regrets to say that this latest communication from the Governor of Maine, throws no additional light upon the matter. It reveals, however, sincere desire on the part of the Executive of that State to solve the mystery that surrounds the case, as the following citation from the Governor’s letter plainly shows. “There is some question, and always has been, as to whether the body found, was the body of Harry the Turk certainly nothing has been discovered indicating that the man found had been murdered. I have urged upon the Mayor the importance of contributing earnest efforts of the police officers that further developments may be reached and I beg to assure you that the proper authorities will leave nothing undone in their attempt to ascertain if a crime was committed, and if so to apprehend the offender and bring him to justice.”[53] 

I spire of all these promises; the incident could not be enlightened. However, the Ottoman ambassadors succeeding Mavroyeni Bey insistently followed this case. Thus, in the third year of the murder, and after the third Ottoman ambassador was changed, a note to Ali Ferruh Bey from John Hay on March 27, 1899 stated that the incident of Harry the Turk could not be solved and asked the embassy:

“If you can furnish any clue or evidence of the murder of the person in question, the Department will forward the same to the Governor of Maine, with a view to the apprehension and punishment of the guilty parties.”[54] 

So, in a note of the Ottoman embassy to the State Department in 1899, it is sadly stated that the Maine police could not enlightened the murder and shared new information with the State Department. According to this information, the police did not precisely investigate the incident, moreover, put it off. The embassy detected names of the perpetrators of the murder as “Keshich Oghlou Eschhan, Moussih Oghlou Agop, Tcholak Caspar, Tizik Oglou Zafar” as a result of its own investigations. It is remarkable that the embassy reported names of perpetrators for the first time, three years after the murder. Although the American authorities put the investigation off, the Ottoman ambassadors succeeding Mavroyeni Bey did not stop following. It is interesting that the Ottoman embassy did not have an answer to this very important note. The embassy asked the Sate Department in a note on June 14, 1900, why it was unanswered, despite it reported names of the perpetrators. The insistent questions of the embassy did not remain inconclusive; the State Department stated that it asked the authorities in Maine to investigate suspects, whose names were provided by the Ottoman embassy, on April 25, 1899.[55] Unfortunately, the embassy did not have answer since then; and the incident remained in dusty shelves of archives, probably as the first unsolved murder of the Armenian terror in the United States.

Moreover, Mavroyeni Bey, in one of his correspondences to the State Department drove attention to the fact that murder of Halil was not the first incident:

“The present case is the second in recent years in which the murderers of an Ottoman subject in the United States were not discovered. You are aware that the murders of Galip Abdullah, who was murdered in California in June, 1891, have not yet been arrested.”

Additionally, unsolved incident of Harry the Turk, and improper investigation of the incident by the Maine authorities should have encouraged Armenians. Thus, hostile stance of Armenians against the Turks remained after the incident of Harry the Turk. Thereby, the Ottoman embassy asked the State Department in a note on November 19, 1897, why Harputlu Mahmut, an Ottoman subject, was imprisoned for two months due to charge of a revengeful Armenian, in Worcester. That note follows: 

“An Ottoman subject, Mahmoud, a native of Harpoot, Asia Minor, and a resident of Worcester, was arrested and imprisoned more than two months ago at Lawrence (Massachusetts) on a charge made by Paul Kirkonan, who sought revenge. The Imperial Legation, consequently, has the honor to request the Department of State to be pleased to call the attention of the District Attorney at Lawrance to this arrest which was due to animosity and considerations of a political nature, as it appears from the statements of the complainant’s brother and from the testimony of the Ottoman subjects residing at Worcester.”[56] 

Since this incident was also a political slander, in view of Mavroyeni Bey, attention of the District Attorney at Lawrance should be attracted. Additionally, according to sources of the embassy, testimonies of the Turks, resident in Worcester reveals those political pressures on the Turks were increased. Surveying these records lead to the conviction that, Armenian activities in Turkey after 1895, intensified inter-communal clashes where the Turks and Armenians live together, in America. In other words, the clashes in Anatolia were carried into the United States, as well.[57] Unfortunately there are various samples to prove this conviction. Correspondences between the embassy and the State Department indicate that similar incidents were often recurred in other areas where the Turks and Armenians were living together. For instance, a note on November 10, 1900 to the State Department stated: “Halil Mehemed an Ottoman subject, and an operative in a factory near Nhitins, (Massachusetts) has been attacked and beaten by some Armenians likewise employed in the said factory. The Armenians of that establishment very frequently indulge in violent assaults of their Turkish fellow workmen” and asked the Department to take necessary measures to prevent violent assaults.[58] 

By the way, it should be pointed out that the Turkish embassy in Washington was always claiming rights of the Turks with the greatest care. Against this, we cannot say the American authorities proceeded to prosecute and detain culprits. With related to these events, the State Department stated incidents like death of Galib Abdullah (Ghaleb Abdullah), Joseph Nadir and Halil Muhammed (Harry the Turk) in the last five years remained mysterious in its answer to ambassador Mustafa Bey in early 1897. It was also admitted that perpetrators of above-mentioned incidents could not be detected and put in trial despite the endeavors of the embassy and the consulate. Against insistent follow of the Turkish diplomatic mission, the US State Department repeatedly expressed its desire to solve these incidents and to keep abreast of developments relevant to these incidents.

CONCLUSION

This article, dealing with the murder of Harry the Turk and clashes between the Turks and the Armenians living in the United States, revealed that clashes between the Turks and Armenians living in Anatolia transmitted to America by the Armenians. Survey of the American press and archives of the State Department proves that the Turkish originated Ottoman subjects were aggrieved of the activities, not the initiator. Armenians, backed by the missionaries and the churches they supported, were organized in America as in Anatolia and carried out political activities against the Ottoman state. Nevertheless, swore of Armenians an oath on independence in an armed rally in New York, in an early date like 1893, is interesting.

It is also remarkable that the Armenian political parties raised supporters among the Armenians immigrated to the United states – particularly among the youth – even by threatening or blackmail. Unfortunately, the supporter masses extended level of the Turkish hostility to murder. It is remarkable that the Turks and Armenians, who had previously chosen common places to live together voluntarily and helping each other as in Anatolia, were pushed into the clashes. Putting investigation of the murder of Harry the Turk in Maine off is also very significant; although that incident was openly a murder and the Turkish embassy reported names of the perpetrators name by name as a result of insistent following, perpetrators were not put in trial. Inaction of the American authorities facilitated the Armenian threats to other Turks, as well. This article is important because it handled the first period of the Turkish-Armenian clashes, which has been still going on, in the United States; and it is hoped that it will enlightened new studies. As far as analysis of the local press is increased, it is most probably that some other disagreements between the Turks and Armenians will be revealed.


Prof. Dr. Kemal ÇIÇEK
Turkish Historical Society
Review of ARMENIAN STUDIES, Number 11-12, Volume 4 - 2007

[1] Alexandre Mavroyeni Bey was Otoman ambassador to the United States between 1887-1896. For his biography see Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmani [Otoman Records]; Sinan Kuneralp, Son Dönem Osmanli Erkân ve Ricali [Statesmen of Late Ottoman Period], ISIS, Istanbul, 1999, p.90. For an account of Mavroyeni’s correspondences with regard to Armenian activities see Bilal N. Simsir, “Washington’da Osmanli Elçisi Alexandre Mavroyeni Bey ve Ermeni Gailesi (1887-1896)[Otoman Ambassador to Washington, Alexandre Mavroyeni Bey and Armenian Issue], Ermeni Arastirmalari 4 (December-January- February,2002), p.32-54.
[2] See Bilal Simsir, Mavroyeni Bey, p.32-54; Çagri Erhan, Türk Amerikan Iliskilerinin Tarihsel Kökenleri [Historical Roots of Turkish-American Relations], Imge Kitabevi, Ankara, 2001, p.222-225. Çagri Erhan mentions the murder of Harry the Turk (Halil bin Mehemmed) briefly; yet information provided by him is incorrect.
[3] Bilal Simsir, Mavroyeni Bey, p.35. According to a correspondence of Mavroyeni to Said Pasa, some Turks emigrated to the United States with Armenian identities. In accordance with this document, Simsir points out the numbers of Turks as following: “30 people in Worcester, 30 people in Providence, 20 people in Michigan, 10 people in Saint Louis. Additionally 40 people in Massachusetts State. 130 people in total.”
[4] Kemal Karpat, “The Turks in America”, Les Annales de l’Autre Islam, 3, Paris: Inalco-Erism, 1995. For a reprint of the article see Kemal H. Karpat Studies on Turkish Politics and Society, Brill, 2004, p. 612-638.
[5] According to the US migration statistics, a great majority of the Armenians could neither read, nor write. There were those capable of reading, yet could not writing who had probably memorized some passages from the praying books. Those Turks capable of reading the Qoran could not write as well. Such a classification for the Armenians, as well, is interesting. Number of those “could read, yet could not write” was only 32 between 1905 and 1920. See Annual Report of the Commissioner General of Immigration, US Department of Labour., Vols: 1900-1930.
[6] I reached into this conclusion based on the fact that first groups were including clerics and merchants that came to the United States with the aim of training and trading. See Robert Mirak, Torn Between Two Lands: Armenians in America 1890 to World War I, Cambridge, Massachusetts, 1983, p.36-4
[7] Ahmet Akgündüz, “Osmanli Imparatorlugu ve Dis Göçler, 1783-1922 [The Ottoman Empire and Immigrations], Toplum ve Bilim 80 (Bahar 1999), p.144-170.
[8] Kemal Karpat, “The Ottoman Emigration to America, 1860-1914,” International Journal of Middle East Studies 17/2 (1985), p.175-209; reprint, Kemal H. Karpat, Studies on Ottoman Social and Political History, Brill, Ledien, Boston, Köln, 2002, p.90-132
[9] Annual Report of the Commissioner General of Immigration to the Sec of Labor, Government Printing Office, beginning 1895-1932. Compare with Karpat, Turks in America, p.614
[10] James H. Tashjian, The Armenians of the United States and Canada, Hairenik Press, Boston, Mass., 1947. Additionally, Senol Kantarci, Amerika Birlesik Devletleri’nde Ermeniler ve Ermeni Lobisi [the Armenians and the Armenian Lobby in the United States], Aktüel Yay, Istanbul, 2004, p.97
[11] The utmost remarkable and academic study on the Armenians in the United States is: M. Vartan Malcom, The Armenians in America, The Pilgrim Press, Boston Chicago, 1919
[12] Robert Mirak classifies the Armenian emigrations between 1890 and 1899 as compulsory flight from Turkey. See. Mirak, Torn Between Two Lands, p.44
[13] Kantarci, Ermeni Lobisi, p. 97-99
[14] Those studies cover this subject basically. See Senol Kantarci, “Ermeni Lobisi: ABD’de Ermeni Diasporasinin olusmasi ve Lobi Faaliyetleri”[The Armenian Lobby: Emergence of the Armenian Diaspora in the United States and Lobbying Activities], Ermeni Arastirmalari 1 (Mart-Nisan-Mayis, 2001), p.139-169 and the same author, “ABD ve Kanada’da Ermeni Diasporasi: Kuruluslar ve Faaliyetleri“[the Armenian Diaspora in the United States and Canada: Institutions and Activities], Ermeni Arastirmalari 3 (Eylül-Ekim-Kasim, 2001), p.67-118. This article gives references to statistics provided by the US Migration Commission. Since other studies are based on second-hand information, a comparison is inapplicable between this article and other studies.
[15] Kemal Çiçek, ‘Türk Amerikan Iliskilerinde Ermeni Diasporasinin Rolü’ [Role of the Armenian Diaspora in the Turkish-American Relations], IV. Türkiye’nin Güvenligi Sempozyumu, Tarihten Günümüze Dis Tehditler, Bildiriler, 16-17 Ekim 2003, Elazig, 2004, p.253-258.
[16] This subject that has not been addressed in the literature on Ottoman-American relations is in need of further research and study since this article is dealt with – briefly -- only murder of Harry the Turk.
[17] According to correspondences perpetrators of many murders could not be detected. For some instances see Erhan, Türk-Amerikan, p.224-225
[18] Because the ambassador, himself, wrote as “Turkey” it is not mistaken to use Turkey/Turkish instead of the Ottoman State in this context.
[19] The Haik magazine that was publishing in New York in 15-days periods was among the leading of them.
[20] NARA, T-815/Roll 7: From Mavroyeni, Imperial Legation of Turkey to Mr. Gresham, the Secretary of State. Washington, October 26th, 1893
[21] Haik, October 1st, 1893, No: 18, p.280 et seq.
[22] Haik, October 1st, 1893, No: 18, p.288 et seq.
[23] Haik, October 15th, 1893, No: 19, p.303
[24] Boston Daily Advertiser, March 22, 1894. For the Embassy’s diplomatic note to the US State Department in protest of this meeting see NARA T-815 Roll 7: From Mavroyeni, the Imperial Legation of Turkey to the Secretary of State. March 25, 1894
[25] NARA T-815 Roll 7. General No: 7531. Special No: 5: From Mavroyeni, the Imperial Legation of Turkey to the Secretary of State. February 1, 1895. The same newspaper reported that aim of the Armenian members of this association was overthrow the government in Turkey; and Mavroyeni informed the US Department of State with this report in February 14, 1895.
[26] For a review of Mavroyeni’s reponses to these declarations see Simsir, Mavroyeni Bey, p.49-54
[27] NARA T-815 Roll 7: From Mavroyeni, the Imperial Legation of Turkey to the Secretary of State. October 15, 1895
[28] NARA, T-815/Roll 7: From Mavroyeni, Imperial Legation of Turkey to R. Olney, the Secretary of State. Washington, November 30, 1895; The New York Times, p.14
[29] NARA, T-815/Roll 7: From Mavroyeni, Imperial Legation of Turkey to Mr. Gresham, the Secretary of State. Washington, November 12th, 1893
[30] The Congregationalist, December 23, 1894. He standed up for similar views in his article titled “A Dangerous Movement Among the Armenians” which was published in the same magazine dated December 28, 1893. For text see Simsir, Mavroyeni Bey, p.50
[31] Boston Daily Advertiser, April 13, 1894
[32] Simsir, Documents Diplomatiques Ottomans II p.96-97. No :37 : Diplomatic note that signed as from Mavroyeni Bey to Gresham, August 18,1894, No. 7072/23
[33] NARA, T-815/Roll 7: From Mavroyeni, Imperial Legation of Turkey to Mr. W. Gresham, the Secretary of State. Washington, January 16, 1894.
[34] For citizenship matters see Çagri Erhan, Türk-Amerikan, p. 226 and succeeding pages
[35] NARA, T-815/Roll 7: From Mavroyeni, Imperial Legation of Turkey to Mr. W. Gresham, the Secretary of State. Washington, August 15th, 1894
[36] Simsir argues that the ambassador had well-information on these people. Simsir, Mavroyeni Bey, p. 40
[37] NARA, T-815/Roll 7: From Mavroyeni, Imperial Legation of Turkey to Mr. Gresham, the Secretary of State. Washington, June 18, 1894
[38] The Boston Advertiser, December 6, 1895
[39] For the warning of the embassy with related to this report see: NARA, T-815/Roll 7: From Mavroyeni, Imperial Legation of Turkey to Mr. R. Olney, the Secretary of State. Washington, December 9, 1895.
[40] Haik, September 1st, 1895. For the ambassador’s complaint see NARA T-815 Roll 7: From Mavroyeni, the Imperial Legation of Turkey to the Secretary of State. October 12, 1895.
[41] NARA, T-815/Roll 7. General No : 7192 ; Special No : 31. From Mavroyeni, Imperial Legation of Turkey to Mr. W. Gresham, the Secretary of State. Washington, July 29, 1894.
[42] NARA, T-815/Roll 7. General No : 7192 ; Special No : 31. From Mavroyeni, Imperial Legation of Turkey to Mr. W. Gresham, the Secretary of State. Washington, July 29, 1894.
[43] Movroyeni Bey sent a note to the State Department stating that he had no information on executions. See NARA, T-815/Roll 7: General No: 7365; special No: 43: From Mavroyeni, Imperial Legation of Turkey to Mr. W. Gresham, the Secretary of State. Washington, November 17, 1894.
[44] Simsir points out that Bogigian who were spying for the Ottoman state and other impartial Armenians were targeted. See Simsir, Mavroyeni Bey, p.37
[45] NARA M99: Roll 97; From Acting Secretary, Robert Bacon to the Chekib Bey, the Minister, March 9, 1906.
[46] NARA, T-815/Roll 7: March 27th, 1896
[47] NARA, T-815/Roll 7. From Mavroyeni, Imperial Legation of Turkey to the Secretary of State. Washington, December 21, 1895
[48] NARA, T-815/Roll 7. From Mavroyeni, Imperial Legation of Turkey to the Secretary of State. Washington, July 24, 1896
[49] Name of the killed man was reported as Mehemmed bin Hadji Halil firstly on an ambassadorial note on April 20, 1899. See NARA T-815/Roll 7. From Ali Ferrouh to John Hay, Sec of State, Dept. of Foreign Affairs.
[50] NARA, T-815/Roll 7. From Mavroyeni, Imperial Legation of Turkey to the Secretary of State, Mr. W.W.Rockhill. Washington, July 24, 1896
[51] NARA, M99; Roll 97: Document No:7
[52] NARA M99; Roll 97, Document No:8
[53] NARA M99; Roll 97, Document No: 11
[54] NARA M99; Roll 97, Document: 30
[55] NARA M99; Roll 97, Document No: 32
[56] NARA, T-815/Roll 7. November 19, 1897. Because this question was not answered, the new note of the embassy asking the question again on Nov 10, 1900
[57] NARA, T-815/Roll 7. November 19, 1897. Because this question was not answered, the new note of the embassy asking the question again on Nov 10, 1900
[58] NARA, T-815/Roll 7. November 10, 1900 

Abstract:
In this paper, the murder of Halil, known among his acquaintances as "Harry the Turk", is to be examined. Harry the Turk, an Ottoman citizen of Turkish origin, is reported to have emigrated from İstanbul in the beginning of the 1890's to the city of Maine located in the state of Massachusetts of the USA. There he found a job as a worker along with many other Armenians of Ottoman origin, with whom he developed friendly relations because of his lack of adeptness in the English language. In his early days he shared living quarters with the Armenians. Nevertheless, on the onset of the Armenian-Turkish conflicts of 1895 in the eastern provinces of Ottoman Empire, his relations with the Armenians deteriorated since the Armenians began to approach him with enmity. When Harry the Turk had left his shared living quarters on one Sunday afternoon in February to meet his Armenian friends at Wilmot Street, no news was heard of him again. In May 16,1896, his dead body was discovered at the Back Bay not far from the residency shared with the Armenians. Investigation into the incident by the Deputy Marshall, as well as the testimonies of some witnesses, firmly established that the death of Harry the Turk was indeed a perfect murder, as a result of which no concrete evidence was brought in by the police to bring the perpetuators of the crime to justice. It is possible that Harry the Turk is the first person to be killed in America by Armenians due to his identity as a Turk. Yet he was not the last and the struggle and rivalry between the Diaspora Armenians and Turks in America continues uninterrupted.





SB NOTU:
* Aleksandros Mavroyeni ya da Mavroyeni Bey (1848-1929) 
1867 yılında açılan Washington Elçiliği’nde 1887-1896 yılları arasında Osmanlı elçisi olarak görev yapmış Rum (Ermeni diyen de var! lakin yanlıştır) asıllı Osmanlı vatandaşıdır. Babası Dr.Spiridon Mavroyeni Paşa (1817 - 1902), II. Abdülhamid’in baştabibliğini yapmıştır. S.Mavroyeni Paşa, Türkçe'nin tıp eğitimi için yetersiz bir dil olduğunu savunmuş ve Türkçe tıp eğitimin karşısında yer almıştır ! Dr.Mavroyeni makalelerini Fransızca ve Rumca yapmış olması Manvroyeni ailesinin Ermeni değil Rum olduğunu kanıtıdır.

* Suikast için gelenlerin Osmanlı hükümeti tarafından yargılanıp asılmaları haktır. Peki tam tersi olsaydı: Osmanlı Sultanı yerine ABD başkanına suikast girişimi için gelenler yakalansaydı, ABD hükümeti ne yapardı?...

* Beyni yalan ve propagandalar ile yıkanan Ermeniler (+diaspora), şantaj, tehdit, sahtekarlık ve iftiralar ile ithamların hala devam ettiği düşünülürse, bu fanatik Ermenilerin aşağılık kompleksiyle beraber, şımarık zavallı hastalıklı ruhlara sahip olduklarını söyleyebilirim.
Ayrıca dikkat ederseniz Ermenilerin soyadları Türkçe'dir. Osmanlı devletinde isim değiştirme baskısı hiçbir zaman yapılmamıştır. O zaman bu Ermeniler niye Türkçe Soyisim kullanmaktadır? " Atan Aivazian - ATA AYVAZ"(Ata-Atan Türkçe kökenlidir. Ayvaz için ise Arapça derler, ama AY Türkçe'dir.) , "Yazidjian - YAZICI" , "Garabedian - GARABET"(Arapça) , "Boyajian - BOYACI" , "Tcholak - ÇOLAK" , "Zafar - ZAFER" ...gibi. Türkçe ad ve/veya soyadları, "Hayk" olarak bilinen, ama coğrafi ad nedeniyle Türkçe ve Türk olan "Ermen/Arman-Ermenistan" adını alan topluluk içerisinde Kıpçak Türkleri'nin (ve diğer Türk boylarından) kilise çatısı altında "Ermenileşmesi"nden kaynaklanmaktadır. Aynı durum "Yahudileşen" Musevi Türkleri'nde de görülür: "Balaban", "Kagan" soyadları taşıyan "Yahudiler"deki gibi...