Translate

cumhurbaşkanlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cumhurbaşkanlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2017 Pazartesi

Referandum...Cebren ve Hile ile...







ATI ALAN ÜSKÜDAR’I GEÇTİ



Türk Siyasi Tarihi böylesine rezil bir propaganda dönemi görmedi!
Devleti yöneten siyasetçiler, bürokratlar Anayasayı-Yasaları-Ahlak Kurallarını-Görgü Kurallarını-Adalet duygularını görmezden gelerek Türk Demokrasinin anlına “Kara Leke” sürdüler.

Her türlü devlet olanakları, tehdit-şantaj pervasızca kullanıldı.
Devleti yönetenler, Vali-Kaymakam-Emniyet-Daire Müdürleri insanları “Evet” oyu vermeleri için işleri ekmek paraları ve özgürlükleri ile tehdit ettiler.
Tüm bu rezillikler dahi Türk Milletinin kararlılığı önünde dağıldı gitti, evet çıkarmaya yetmedi!

Türk Milletinin iradesine en son ve büyük darbeyi ismi Yandaş Seçim Kurulu olarak değişen Yüksek Seçim Kurulu, 298 sayılı yasayı “YOK” sayarak vurdu, seçime hile karıştırdı! YSK hem çok ağır bir suç işledi, hem de Türk Milletinin iradesini saptırdı!

Bundan sonra, Türkiye’yi nasıl keyfi, hukuk ve demokrasi dışı bir tutumun beklediğini Erdoğan’ın “Huber Köşkünden” yaptığı konuşmasından net olarak anlıyoruz!
Erdoğan, “HAYIR” oyu kullanan yaklaşık 24 Milyon vatandaş ile alay ederek, “Ne yaparsanız yapın atı alan Üsküdar’ı geçti” dedi!
“At” ne, “At’ı kim çaldı”, “Üsküdar neresi”, bu sözler hangi demokratik rejimde geçerlidir, takdiri Türk Milletine bırakıyorum…

YSK’ya yapılan haklı itirazlar da bir sonuç vermeyecektir.
Çünkü 16 Nisan’dan itibaren Türkiye’de Anayasal Hukuk Devleti bizzat devlet organları tarafından katledilmiştir.

Sandık-sandık kesin sonuçlar açıklanınca geniş bir değerlendirme yapacağız!
Bugünden söyleyeceklerim şunlardır;
-Türkiye’nin ve Türk Milletinin kaderi bundan böyle ruhsal sıkıntıları bulunan, ortakları Bahçeli-Barzani-Hizbullah-Tarikatlar olan bir kişinin iki dudağının arasındadır. Madem atı alıp Üsküdar’ı geçti, istediği gibi at oynatacaktır!
-Türkiye, tüm hür ve gelişmiş dünyanın dışladığı antidemokratik ve şaibeli kişilerin yönetiminde, bölgede yalnız kalacaktır.
Bu da diktatörlük, fakirlik, ezilmişlik demektir.
-TÜSİAD-TOBB gibi iş dünyasının ödlek temsilcilerinin sonu aynen FETÖ’cu işadamları gibi olacaktır.
Onurlarına, vatan sevgisine ve hukuk devletine sahip çıkamadıkları için, bundan böyle mallarına bile sahip çıkamayacaklardır.
-Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yerine, Federe İslam Devleti konulmasının kapısı ardına kadar açılmıştır!

Biz ne yapacağız?
Türkiye’yi soyan, organize suç örgütü gibi çalışan karanlık odaklarla mücadeleye devam edeceğiz!
İster dışarda ister içerde! Bizim için fark etmez!
Mevzubahis vatansa, gerisi teferruattır!
Ne Mutlu Türküm Diyene, Ne Mutlu Tek Adamlığa karşı çıkanlara…


Sağlık ve başarı dileklerimle 
17 Nisan 2017




Gayri Meşru - Kanuna Aykırı - İllegal




Prof.Dr.Cihan Dura: 
"Eğer Cumhuriyetçiler hızla bir örgütlenmeye gitmez, barışçıl bir halkı aydınlatma faaliyetini başlatmazsa, 
Devletimizin sonu gelmiş demektir!"














....


9 Nisan 2017 Pazar

Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir? Haluk Dural





Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir?

Anayasa'nın ne olduğu, anayasa maddelerinin ne olduğu vatandaşa açıklamanın fazla bir yararı yoktur. Çünkü genellikle böyle hukuki metinlerin vatandaş nezdinde kolay anlaşılabilir olması mümkün değildir. O halde, özünü söylemek gerekir. 

Getirilmiş olan Anayasa değişiklik tasarısıyla, esas itibarıyla birkaç tane temel unsuru vardır.

1- Cumhurbaşkanı tarafsızlığını yitirir.

Bu Anayasa değişikliği referandumunda evet oyları çok çıkar da kabul edilirse, Cumhurbaşkanı aynı zamanda partili olacaktır. Hangi partili olacaktır? Pek tabi ki iktidar partisinin üyesi ve de yapılacak olan ilk kongresiyle genel başkanı olacaktır. 

Halbuki Cumhurbaşkanı, adı üzerinde 'cumhur'un, yani milletin başıdır, dolayısıyla herkesi temsil etmeli ve tarafsız olmalıdır. Ama bir partinin genel başkanı olacak olan Cumhurbaşkanı artık tarafsızlığını tümüyle yitirir, bütün iyi niyetine rağmen tarafsız davranma imkanı yoktur. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı sadece kendi partisinin seçmenlerini temsil eder, iyi niyetine rağmen fiilen böyle olacaktır. Geri kalanlarda ötekiler olarak, her zaman olduğu gibi siyaseten nitelerler. Dolayısıyla milleti iktidar partisi yanlıları ve karşıtları diye fiilen ikiye bölmüş olurlar.

2-  Cumhurbaşkanına Başkomutanlık yetkisinin verilmesi.

Bugüne kadarki anayasalarımızda Başkomutanlık Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne aittir. Ve sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Yani yürürlükteki anayasamız, ve bugüne kadarki anayasalarımızda olduğu gibi, Cumhurbaşkanı Başkomutan değildir. Cumhurbaşkanı'nın Başkomutan olmadığı Anayasa'larda yazılır, Başkomutanlığın Meclis'e ait olduğu net olarak ifade edilir. Bunun tarihi bir sebebi vardır.

30 Ekim 1918'de imzalanmış olan Mondros Ateşkes Antlaşması üzere, malum olduğu üzere savaşan tarafların orduları silah bırakmışlardır. Ancak sonrasında savaşı kazanmış olan taraf ülkeleri, İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalist devletler topraklarımızı işgale başlamışlardır. Bunun üzerine vatansever halkımız derhal bulundukları il ve ilçelerde Kuvaiye Milliye çatısı altında örgütlenmeler yapmışlar, bunlardan ilki Kars'ta toplanan bir kongredir. 

Bu Kars Kongresi'yle birlikte yörenin bütün vatansever insanları dini veya etnik herhangi bir ayrım gözetmeksezin vatanın birliğini düşmana karşı mücadeleyi, savunmak üzere biraraya gelmiş olan bu vatanseverler, Türkiye'nin çeşitli il ve ilçelerinde 30 tane kongre düzenlemişlerdir. 

Bizler doğal olarak Erzurum ve Sivas kongrelerini çok daha iyi biliriz, ama bu dönem, yani 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi'nin açılışına kadar, 1918'den beri geçen bu dönem Kongreler Dönemi'dir. Yerel iktidarların olduğu, kurulduğu dönemlerdir. Bu kongreleri oluşturup halkın iradesinin bağımsızlıktan yana olduğunu gösteren kararlar almışlardır. Ve Mustafa Kemal'in büyük önderliği altında bütün bu kongreler Batı Trakya ve Anadolu Müdafai Hukuk Cemiyetleri adı altında birleştirilmiş ve bu cemiyetler vasıtasıyla da, 23 Nisan 1920'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi kurulmuştur.

Diğer bir değişle, Türkiye Cumhuriyeti aslında 23 Nisan 1920'de açılmış olan Büyük Millet Meclisi ile brlikte kurulmuştur, ama ilanı 29 Ekim 1923'tür.

Türkiye Cumhuriyeti, halkın iradenin yansıltılmasıyla kurulmuş bir Cumhuriyet olduğu için bir Halk Cumhuriyeti'dir. Hiç unutulmaması gereken husus budur. 

23 Nisan 1920'de kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi'nin yapısı itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti parlamenter bir rejim olarak kurulmuştur. İşte bu kurulmuş olan Birinci Meclisimiz, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle değil, kuvvetler birleşimi ilkesi ile kurulmuş, Yasama; kanun yapma, ve Yürütme; Bakanlar Kurulu yetkisi'ni bünyesinde toplamıştır. Sadece dışarda Yargı yetkisi bırakılmıştır. Çünkü, böyle yapılmasının sebebi, bu meclisin İstiklal Harbi'ni yapacak olan meclis olmasıdır.

Bu meclisin başkanı bildiğiniz üzere Mustafa Kemal Paşa'dır. İçinden kurulan hükümetlerin Başbakanı ve Bakanları aynı çatı altında bu Büyük Millet Meclisi'nde, yasama yetkisi olan meclisle birlikte çalışmışlardır. Büyük Millet Meclisi İstiklal Harbi'mizi başlatmış, bu savaşı kazanmış, Dumlupınar Zaferiyle taçlandırmış, ve bu nedenle de Başkomutanlık yetkisi o günden bugüne Büyük Millet Meclisi bünyesindedir. O nedenle de savaş kazanan bu meclise Gazi Meclis ünvanı verilmiştir.

Dolayısıyla, Anayasalarımıza göre Başkomutanlık Meclise aittir. Sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Halbuki bu değişiklik tasarısıyla Cumhurbaşkanına tam yetkili Başkomutanlık verilmektedir. 

O halde Anayasa değişikliği neye yaramıştır?
1- Cumhurbaşkanını partili yapmak.
2- Başkomutanlık yetkisi vermek.


Önemli bir diğer husus Cumhurbaşkanlığı kararname meselesidir.

Cumhurbaşkanına kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmektedir. Bu yetki ile, her ne kadar gerekçesinde kanunların düzenlemediği alanlarda yetki kullanabilir denmesine rağmen, gerçekle bağdaşır bir ifade değildir, çünkü Cumhurbaşkanı bu yetkiyi aldığı taktirde , yarın kanunlarla yapılması gereken düzenlemeleri, veya mevcut kanunlarda, yürürlükteki kanunların tanımladığı alanlarda kanun hükmünde kararname çıkarırsa ne olacaktır?

Hemen akla gelen şu; Anayasa Mahkemesi'ne iptal davası açılabilir. İyi ama, ya Anayasa Mahkemesi redederse? 

O zaman Cumhurbaşkanı, kanunların üzerinde, yani Meclise ait olan kanun yapma yetkisini kullanarak, kanunlarda istediği gibi değişiklikler yapmış olacaktır. Bunun örneğini şimdiden görmek mümkündür. 

Olağanüstü Hal ilan edildikten sonra çıkartılan 6771 sayılı kanun hükmünde kararname ile hepimizin bildiği üzere, kanunla yapılması gereken düzenleme yerine, Cumhurbaşkanı bu kararname ile Genelkurmay Başkanlığı'nı kendisine bağlamış, Jandarma Genel Komutanlığı'nı ordudan ayırarak İçişleri Bakanlığı'na bağlamış, Ordunun bel kemiğini oluşturan büyük gücü olan bu 300bin kişilik kuvvet, şuanda İçişleri Bakanlığı'nın yanında, polisin yanında bir kolluk kuvveti haline dönüştürülmüştür. Oradaki bütün subaylar normal devlet memurları gibi, sivil yöneticiler tarafından sicil verilecek hale getirilmiştir.

Diğer üç kuvvetimiz ise bildiğiniz üzere Mili Savunma Bakanlığı'na bağlanmıştır. Ama Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı'na da ayrıca Korgeneral rütbesi verilmiştir. Tabi şuandaki Korgeneral rütbesi almış olan Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı askerlik yapmış mıdır, bedelli mi yapmıştır, yedek subay olarak kısa dönem mi yapmıştır, bunu bilemeyiz. Ancak, askerlikten gelmediği için, Sivil Paşalar dönemi, yani Osmanlı zamanındaki sivil paşalar dönemine bir geçiş yapılmıştır, ki zaten bizim Balkanları kaybetmemize neden olan hep bu sivil kökenli Paşalardır. Askeri eğitim almadan paşa rütbesi, saray tarafından kendilerine verilmiş olan paşalar yüzünden Balkan Harbi kaybedilmiştir. Aynı yol şimdi tekrar açılmıştır. 

Yani, Cumhurbaşkanımız böyle bir yetkiyle donandıktan sonra, kanunla yapılması gereken değişiklikleri bile Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesiyle yapacağının işaretlerini daha şimdiden vermiştir.

Diğer bir husus ise atamalar ile ilgilidir.

Cumhurbaşkanımız eğer bu yetkiyle donanırsa, yani referandumda kabul oyları çok çıkar da Cumhurbaşkanı bu yetkileri alırsa, devletin bütün üst kademelerinde istediği gibi atamalar yapacaktır.

Atamaların ilki Bakanlar Kurulu, Anayasa'da tariflenmiş olunan, lağv edilecek ve Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya Bakanları kendisi tayin edecektir, hem de meclis dışında.

Bunun dışında, şuanda memuriyet yapanlar gayet yakından bilirler ki, devlet kurumlarında daire başkanlığı 3'lü kararnameyle, yani Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı kararnamesiyle genel müdürler, komutanlar, yüksek rütbeli, büyükelçiler ve elçiler Bakanlar Kurulu'yla atanırlar. Artık bu usül tamamıyle kaldırılacak, bütün yüksek bürokratları Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya kendisi tayin edecektir. Bu işin bürokrasiyle ilgili kısmıdır.

Ayrıca atama yetkisi içinde Anayasa Mahkemesi ile Hakimler Savcılar Kurulu'nunda, yüksek kaldırılıyor kurulu kalıyor, bu kurullarının atamalarında neredeyse yarısı doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, ama diğer yarısı da meclis tarafından atanacak. Peki meclis'te kim atayacak?  Çoğunluk partisi atayacak. Partisine hangi adayın atanacağını kim bildirecek? Cumhurbaşaknı bildirecek. Niye? Çünkü çoğunluk partisinin başı olacak, belki de genelbaşkanı olacak partili olduğu için. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi'nin üyeleri ve Hakimler Savcılar Kurulu'nun üyelerinin tamamını Cumurbaşkanı tayin etmiş olacak. 

Böylece, Kanun Hükmünde Kararname  Cumhurbaşkanı yetkisiyle, Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesi adı altında, kanun hükmünde kanun çıkarma yetkisi alan Cumhurbaşkanı, meclisin yasama yetkisini fiilen kullanmaya başlayacaktır. Ayrıca, Hakimler Savcılar Kurulu ile Anayasa Mahkemesi'nin atamalarını da Cumhurbaşkanı yapacağı için, fiilen Yargı yetkisi, tamamiyle Cumhurbaşkanı'na bağlanmış olacaktır. 

Diğer bir değişle, demokratik bir ülkenin, demokratik bir rejime sahip olduğunun göstergesi olan Anayasalardaki kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacak, Yasama-Yürütme-Yargı sadece Cumhurbaşkanı'nın elinde, tek kişide toplanacaktır.  

Cumhurbaşkanı'nın kullanacağı bu yetkilerle, ülkeyi yeniden tasarlaması, yeniden devlet yapımızı düzenlemesi, tek başına bir kişiye bağlı olacaktır.

Şimdi bu Anayasa değişiklik teklifinin, aslında 18 maddenin, esas can alıcı kısımları bunlardan ibarettir. Gerisi elbette önemlidir, ama esas itibariyle elde edeceği yetkilerle sadece tek kişilik bir iktidara dönüşecektir.  Ülkenin demokrasisi, yani çağdaş demokrasilerde olmassa olmaz koşulu olan kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacaktır.


Haluk Dural
Başkanlık Hedefli Anayasa Değişikliği (video)











 İŞTE BU YÜZDEN;  HAYIR








2 Temmuz 2014 Çarşamba

Radikal İslam’ın adayı var, ılımlı İslam Cumhuriyetinin adayı var, PKK’nın adayı var, ama Atatürkçülerin bir adayı yok!




CHP "Atatürkçülük gömleğini" mi çıkardı?

Bir okuyucum (Burak Dumur) twitter’da şöyle bir ileti atmıştı:

“Radikal İslam’ın adayı var, ılımlı İslam Cumhuriyetinin adayı var, PKK’nın adayı var, ama Atatürkçülerin bir adayı yok!”

Çok doğru.

Atatürk’ün partisi(!) CHP, kendi ruhuna uygun bir cumhurbaşkanı adayı çıkaramadı ve gitti İslam İşbirliği Örgütü başkanını aday gösterdi!

Dün, 20-28 arasındaki CHP milletvekili Atatürkçü bir aday çıkarmak için toplandı. Ankara milletvekili, eski yargıç Emine Ülker Tarhan’ı aday göstermek için 20 imza gerekiyor. Deniz Baykal’ın da katıldığı toplantı sonunda 20 imza çıkmadı. Artık adayda mı anlaşamadılar, sayı mı yetmedi yoksa ‘adaya gerek yok’ mu dediler bilinmiyor.

HER ŞEY OLABİLİR

Vaktiyle paralel yapının hışmına uğramış, savcılık makamında gözaltına alınmış şimdiki CHP milletvekili İlhan Cihaner’in bile imza vermekte direnmesini anlamak mümkün değil.

Ve diğerlerini tabii…

Niçin Atatürkçülerin bir adayı çıkamıyor, bu nasıl Atatürk’ün Cumhuriyeti?

Atatürk ve cumhuriyet için, AKP’yi yenebilmek için ortalıkta dolaşan, nutuklar atan, mangalda kül bırakmayan milletvekilleri nerede? Örneğin, Muharrem İnce?

Yalova’yı alan İnce, Türkiye elden giderken niçin İslamcı Ekmeled-din beyin cumhurbaşkanlığı için imza veriyor?

*

Şimdi bakınız, siyasette her şey olabilir.

Siz bu yazıyı okuyana kadar da çok şey değişmiş olabilir.

Ben laf üretmek yerine somut yol haritası sunmak ve olabilecekleri anlatmak istiyorum.

Geçtiğimiz pazartesi günü (23.06.2014) Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurdum ve adaylık için “20 milletvekilinin imzalaması şartının” iptalini istedim.

Diyelim ki, AYM son başvuru tarihinden bir gün sonra, 4 Temmuz’da bu maddeyi iptal etti.

O durumda, 20 milletvekilinin imzasını almadan da cumhurbaşkanlığına adaylığın önü açılacak. Fakat, başvuru süresi dolduğu için işler karışacak.

AYM ya seçimi erteleyecek, ya da mevcut adaylarla seçime devam diyecek. 3 Temmuz’dan önce (20 imzayı toplamadan) TBMM Başkanlığına başvurup da reddedilen bir kişinin hakkı geçerli olacak, mağduriyeti önlenmiş olacak.

Bu nedenle, isteyenler 3 Temmuz akşamına kadar -20 imza olmadan da- TBB’ye başvuru yapmalıdır!

*

Diğer bir durum da şudur.

Seçime Erdoğan ve İhsanoğlu girmiş olsun. İlk tur 10 Ağustos’ta yapılacak.

İlgili yasanın 4.maddesine göre, 11 Ağustos’ta adaylardan birinin “ölmesi” ya da “seçilme yeterliğini yitirmesi” durumunda, en çok oy alan 3.aday ikinci tura kalıyor.

E, 3.aday olmayınca böyle önemli bir hak da ortadan kalkıyor. Yasa bu durumu öngördüğüne göre, 3.bir adayın mutlaka seçime girmesi gerekir (Tabii S.Demirtaş’ı kastetmiyorum.)

Bu çok önemli noktaları tüm Türkiye’nin dikkatini sunuyorum.

CHP’YE “ATATÜRK GÖMLEĞİNİ” ÇIKARIP, “GÂLLABİYYE” GİYMEK YAKIŞMAZ.

Öte yandan; CHP’li Faruk Loğoğlu, “Yeni aday çalışmaları CHP’lilik ruhuna, tüzüğe ve disipline aykırı” açıklamasını yaptı.

Bu kesinlikle yalan ve 3.adayın çıkmasını önlemeye yönelik operasyon.

Ne CHP tüzüğü ve ne de herhangi bir partinin tüzüğü (hatta herhangi bir yasa) Anayasa’ya aykırı olamaz. Anayasada da böyle bir engel yok. Tersine, Genel Başkanların dayatmasını engelleyici hüküm var.

Ayrıca, adama sorarlar: İslamcı CB adayı çıkarmak CHP'nin Atatürkçü ruhuna uygun da, Atatürkçülük mü aykırı? Ya da AKP’nin “milli görüş gömleğini çıkarması” gibi CHP de “Atatürk gömleğini” mi çıkardı?

“Korku imparatorluğunu yıktık” diye Genel Başkan olan Sayın Kılıçdaroğlu acaba kendi korku imparatorluğunu mu kurmak istiyor?

İhtimal vermek istemem.

CHP’ye “Atatürk gömleğini” çıkarıp, “Gâllabiyye” (Arap elbisesi) giymek yakışmaz.



Hulki Cevizoğlu
1 Temmuz 2014
basın








Ekmel Bey aday gösterilmeden önce, Tayyip’in oyu yüzde 30’larda gezinirken, aday gösterildikten sonra birden bire 52’lere, 53’lere fırlamıştır.

Çünkü millet tanımadığı bir adaya oy vermez? Aslı dururken sahtesini tercih etmez…

Biz diyoruz ki bu yükselişin önüne, Erdoğan’ın Çankaya’ya yerleşmesinin önüne ancak bir şekilde geçebiliriz:

Atatürkçü bir aday çıkararak, halkımızı alternatifsiz bırakmayarak…

Bu aday Emine Ülker Tarhan’dır.

Böylece ilk turda oylar bölünecek, Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda Recep Tayyip Erdoğan’ın yüzde 52, 53 gibi bir çoğunlukla Çankaya’ya çıkması önlenecek, ikinci turda da Yalova örneğinde olduğu gibi, Recep Tayyip’i Atatürk’ün köşkünde görmek istemeyen seçmenler tek adayda birleşeceklerdir…

Şimdi bir kez daha soralım: Tayyip’in ekmeğine kimler yağ sürüyor?


ALİ ERALP
1 Temmuz 2014
basın



BUNLARA SEBEP OLANLARA, LANET OLSUN !









Memleketin Hali....Zilleri takıverip oynayıverin gari



SO , FUCK THE SYSTEM





Paralar oldu yeşil mani
Tanımıyor engel mani
Yok insafı imanı
Bol keriz bol enayi

Gemisini kurtaran
Fedakar ve cefakar
Kaptanın yüzdüğü deniz
Biziz abicim biziz
Yüzdürmeyin gari

Dul hakkı yetim hakkı
Palavradır palavra
Niyazidir şehitler
Sızlamaz mı o kemikler
İnilerler gari

Yeşili inekler yedi
Hazineyi yamyamlar
Memleketin içine
Ediverdiler gari
Ne şiş yansın ne kebap
Diye diye olduk harap
Kalmadı başka örecek çorap
Yarab bizim başlara
Akıl veriver gari
Şimdi eller havada
Oylar yandı tavada
Yok eksilme cakada
Cek caklı vaatlere
Tok karnımız gari
Kıl olmadan dinleyiverin gari
Hayret birşey oluvermeyin gari
Zilleri takıverip oynayıverin gari

MEMLEKETİN HALİ !






.....



Kılıçdaroğlu’nu asla affetmeyeceğim; çünkü…

“Elhamdülillah şeriatçıyız!”

“Laik Müslüman olunmaz!”

“Tutturmuşlar bir ‘Laiklik elden gidiyor’ diye… Yahu, millet istedikten sonra laiklik tabii gidecek…”

“Her 10 Kasım’da sap gibi dikiliyorlar!”

“Mayo reklamı şehvet sömürüsüdür.”

“Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim!”

“Ananı da al git buradan!”

“Gemi var, gemicik var…”

“Ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar…”

“Ben çevrecilerin daniskasıyım!”

“Hazmettire hazmettire ilerlememiz gerekiyor!”

“Önemli olan, boy değil soy…”

“Askerlik, yan gelip yatma yeri değildir.”

“Bu heykel, sanat eseri falan değil, ucube…”

“Sayın Öcalan düşüncelerinin değil, şu anda almış olduğu ‘kellelerin’ hesabını veriyor.”

“Alevi kültüründe bile böyle bir anlayış yok…”

“Kız mıdır, kadın mıdır bilemem…”

“Facebook filan falan, yahu bunlar çirkin teknoloji…”

“Ben Alevilerin başbakanı değilim.”

“Dindar değil de tinerci mi olsunlar?”

“Çanak çömlek çıktı diye Marmaray ertelendi…”

“Alkol içmeyin, üzüm yiyin.”

“Gençler, bakınız, her üniversite mezunu iş bulacak diye bir şey yok.”

“İki ayyaşın yaptığı yasa…”

“Benim başörtülü bacımı ve bebeğini 80-100 deri giysili adam çevirip üzerine affedersiniz idrarını yapmak suretiyle…”

“Camiye ayakkabılarıyla girip içki içtiler, âlem yaptılar!”

“Her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alırım!”

“Niye kaçıyorsun ulan İsrail dölü?” (Soma maden faciasında kendisini yuhalayan birine söylediği söz.)




Bu sözleri söyleyen kişi, önce bu ülkenin en büyük şehrini dört yıl boyunca yönetti.

Sonra on bir yıldan fazla bir süre, Başbakanlık koltuğunda oturdu.

Şimdi de Cumhurbaşkanlığı’na aday oldu.





Ona ve onu destekleyenlere sözüm yok, “Tencere-kapak” der geçerim.

Benim sözüm, düdüklü tencereye…

Yani; Kılıçdaroğlu’na!

“Laik Müslüman olunmaz” diyerek “laiklik yanlısı olmadığını” söyleyen bu kişinin adaylığına karşı bizi, “Laik Müslüman olunmaz” diye düşünen bir başka adayla cezalandırdı…

Elimizi kolumuzu bağladı.

Çaresiz ve umutsuz bıraktı!





Dua et Kemal Bey, Emine Ülker Tarhan için imza veren milletvekili sayısı yarın akşama kadar 20′ye ulaşsın…

Yoksa bizi karşı karşıya bıraktığın bu çaresizliğin hesabını 10 Ağustos akşamı siyaset sahnesinden silinip giderek vereceksin…

Hoş; o saatte ülke o kadar çok şey kaybetmiş olacak ki; sen, aklımıza bile gelmeyeceksin!



PESPAYELİK!

Gürsel Tekin’in özel gazetecisi Barış Yarkadaş, dünkü yazısında bana çatmış…

Süheyl Batum’un Emine Ülker Tarhan için benim programımda imza atmasını yanlış bulmuş…

Bunun, sulandırma ve magazinleştirme operasyonu olduğunu iddia etmiş…

Benim bazı vekil dostlarıma, “İmzaları geri çekin, yoksa kalbinizi kırarım” dememi de “pespayelik” olarak nitelendirmiş…

Sözü uzatmaya gerek yok; Barış, pespayeliğin uzmanıdır; ne diyorsa doğrudur!



GÜNÜN SORUSU

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Belli olmaz, cumhurbaşkanı adayı için ters köşe yapabiliriz” demişti… Bazı saflar da bunu gerçek sanıp, “O olmazsa kim olur?” diye soruşturmaya başlamıştı. Sorum o saf arkadaşlara:

Başbakan, on bir yıl boyunca sizinle kafa buldu; hâlâ anlamadınız mı?



GÜL’ÜN SİYASİ HAYATI!

Recep Tayyip Erdoğan, dün Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını açıklarken, “Kardeşim” dediği Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de ipini çekti.

Gül’ün AKP içinden çıktığını umursamayarak, “10 Ağustos’ta sadece cumhurbaşkanı seçilmeyecek. Ayrıca vesayetler dönemi de kapanmış olacak. Halkın seçtiği, halktan bir cumhurbaşkanı göreve gelecek, fark bu” dedi.

Yani Gül dahil önceki Cumhurbaşkanları’nın “vesayetten çıktığını” ve “halktan olmadığını” söylemiş oldu.

Bu sözler gösteriyor ki Abdullah Gül, Recep Tayyip’in boşalttığı koltuğa da oturamayacak…

Özal nasıl “güçsüz bir başbakan” modelini tercih ettiyse ve Yıldırım Akbulut’u Başbakan yaptıysa, büyük bir olasılıkla Erdoğan da aynı şeyi yapacak.

Böylece, Bakanlar Kurulu’nu bizzat yöneten “başkan” olacak!


Bu sistemin Türkiye’yi sürükleyeceği felaketleri aklıma bile getirmek istemiyorum.



GÜNÜN İSYANI

İktidar-Cemaat kavgasında tavrını Fethullah Gülen’den yana koyarak AKP’den istifayı seçen Hakan Şükür, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığına ilişkin şunları söylemiş: “Hayır işleri için hırsızlığı, rüşveti, komisyonu meşru gören dindar bir Cumhurbaşkanı adayı olmak…”

İsyanım kendisine:

Efendin kavga etmeseydi, yine bu sözleri söyleyebilecek miydin? Yoksa eskiden yaptığın gibi “Büyüklerimizin dediği doğrudur” mu diyecektin?



Mustafa Mutlu 
 02 Temmuz 2014




EMRE ULAŞ











18 Haziran 2014 Çarşamba

DÜŞMANIM, DÜŞMANLIĞINDAN VAZGEÇİNCEYE KADAR






Mustafa Sabri Efendi 
(d. 1869 Tokat/Pazar Kat Köyü, ö. 1954 Mısır)
Şeyhülislam, Osmanlı Mebusan Meclisi Mebusu-1908

Kayseri Medresesinde din eğitimi aldı. 1890 yılında 22 yaşında Fatih Camiinde din dersleri vermeye başladı. Beşiktaş Asariye camii imamlığını yaptı. 1900 ve 1904 yılları arasında Sultan II Abdülhamit tarafından taltif edildi ve onun kitaplık memurluğunu yaptı. 1908 yılında Memleketi Tokat'tan Osmanlı Mebusan Meclisine Milletvekili seçildi.

Siyasî hayatında ilk önceleri İttihat ve Terakki Partisini desteklemekteydi. Sonra Ahali Partisine(1910) girdi. Daha sonra ise İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne muhalif Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın kuruluşunda yer aldı(1911). Prof. Dr. Ali Birinci, Hürriyet ve İtilaf Fırkası isimli kitabında İttihat ve Terakki Bab-ı Ali baskını yapmasalardı Hürriyet ve İtilaf Fırkasının bir ihtilal komitesi halini almış olduğunu ve içlerinde Gümülcineli İsmail, Basri Bey ve Mustafa Sabri Efendi bulunan bir hizbin tesiri altında ve planlamasıyla Sadrâzam Kâmil Paşa hükümetini devirmek için darbe yapmaya hazırlandıklarını yazmıştır.[1] 

O dönemde hükümetteki İttihat ve Terakki Partisi aleyhine muhalif Beyan-ül Hak dergisinde başyazarlık yaptı. Hürriyet ve İtilaf Fırkasında oluşan komita hükümeti 25 Ocak 1913 tarihinde devirmeye karar vermişken İttihat ve Terakki bunu 2 gün önce 23 Ocak 1913'de kanlı bir biçimde gerçekleştirmişti. Bab-ı Ali baskını neticesinde birçok Hürriyet ve İtilaf Fırkası yöneticisi gibi Mustafa Sabri Efendi de yurt dışına Romanya'ya kaçtı. Sonra Romanya'dan Yunanistan'a geçti. Diğer bazı parti yöneticileri ise yeni hükümetçe sürgün edildi.

Sadrazam Mahmut Şevket Paşa suikastı 
Bu dönemde Almanlar İttihat ve Terakki ile iyi ilişkiler kurmak isterken İngilizler, İngiliz hayranı olduğu bilinen Damat Ferit ve Hürriyet ve İtilaf Fırkasını desteklemekteydiler. Mustafa Sabri Efendi de İngiliz Himayesinden başka kurtuluş yolu olmadığını düşünenlerdendi. [2] Bab-ı Ali baskını sonrasında Padişah hükümeti kurma görevini İttihat ve terakki'nin gösterdiği Mahmut Şevket Paşa'ya verdi. Bu sırada bir bombalı saldırıda Mahmut Şevket Paşa öldürüldü. Prof. Dr. Ali Birinci, Mustafa Sabri Efendi'nin bu cinayetin arkasında olduğunu iddia etmektedir. İddiaya göre cinayetin olduğu gün Yunanistan'dan İstanbul'a gelmiş, suikastçılarla görüşmüş ardından olayın basit bir suikast olarak kalması ve istenen sonucu alamaması nedeniyle hemen Pire'ye geri dönmüştür. [3]

Üye olduğu cemiyetler
I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu yenilince, 1918 yılında İttihat ve Terakki hükümeti bırakmak zorunda kaldı. Yeni hükümeti kurma görevi Hürriyet ve İtilaf partisi'ne; Damat Ferit Paşa'ya verildi.

Teal-i İslam Cemiyeti (Cemiyet-i Müderrisîn)
Partisi tekrar hükümete gelince kaçak olarak bulunduğu Mısır'dan İstanbul'a döndü. 15 Şubat 1919'da daha sonra Teâli-i İslâm Cemiyeti adını alacak olan Cemiyet-i Müderrisin derneğinin kuruluşunda bulundu. 4 Mart 1919'da Şeyhülislam ilan edildi. oldu

İngiliz Muhipleri Cemiyeti 
20 Mayıs 1919'da İngiliz himayesini ve mandacılığını savunan, başkanlığını Kamil Paşazade Şevket bey, İkinci başkanlığını Adliye Müsteşarı Sait Molla'nın yaptığı kurucuları arasında kendisi dışında, Filozof Rıza Tevfik, Gümülcineli İsmail gibi kimselerin bulunduğu İngiliz Muhipleri Cemiyeti'nin (İngiliz dostları derneği) kurulmasına öncülük etti. 

Atatürk Nutuk'da Sultan Vahdettin, Sadrazam Damat Ferit, Dahiliye Nazırı (içişleri bakanı) Ali Kemal, Âdil ve Mehmet bey'lerin ve İngiliz Rahip Frew'un da bu derneğin üyeleri arasında bulunduğunu yazmış ve derneğin iki amacının olduğunu belirtmişti. Birincisi işgal günlerinde İngiliz'lerle iyi geçinmek ve onların sempatisini kazanarak Sevr antlaşmasına dayandırılarak başlatılan yabancı işgalinden en az zararla çıkmak. Atatürk' göre bu amaç su üstünde görünen amaçtı. Derneğin asıl ve gizli olan amacı halkın yabancı işgaline ve kendisine yapılan zulüm, baskı ve haksızlıklara isyan etmesini önlemek ve millî şuuru yoketmekti.

Yapılan işlemlerden ve gösterilen faaliyetlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Frew idi: Bu derneğin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilâl çıkarmak, millî şuuru felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler, derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi. Sait Molla 'nın derneğin açıktan yaptığı çalışmalarında olduğu gibi gizli çalışmalarında da ondan daha çok rol oynadığı görülecektir. Bu dernek hakkında söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gereğinde göstereceğim belgelerle daha kolay anlaşılacaktır. [4]

Cemiyet-i Müderrisin Beyannamesi 
Cemiyet-i Müderrisin Beyannamesi Kurucusu olduğu İslam Teali Cemiyeti (Cemiyet-i Müderrisîn) tarafından 25 Eylül 1919 tarihinde Kuva-i Milliye'ciler aleyhinde çok şiddetli ifadeler içeren bir bildiri yayınlandı. Bu bildiride Kuva-i Milliye'cilere kudurmuş haydutlar şeklinde hitap edilmiştir.[5] Bildirge dönemin İkdam gazetesinin 26 Eylül 1919 tarihli baskısında yer aldı. Hükûmet, Anadolu'da Yunan mezalimi'ne ve Fransız işgali'ne karşı oluşan direnişi dindirmek için bildiriyi uçaklardan atarak dağıttırdı.

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'e idam fetvası 
8 Kasım 1919'da Ermeni techirinde Yozgat bölgesinde ihmali bulunduğu gerekçesiyle işgalici devletlerin baskısıyla yargılanan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'in[6] [7]idam kararı Sultan Vahdettin'in önüne geldiğinde Vahdettin idam kararını imzalamadı; intikam duygularıyla olayların büyüyebileceğini öne sürdü ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'den fetva istedi. Şeyhülislam Mustafa Sabri'nin Fetvasıyla Nisan 1919'da Kemal Bey idam edildi. Daha sonra 14 Ekim 1922 tarihinde müstevli devletlerin baskısıyla idam edilen Kemal Bey, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Milli Şehit ilan edilmiştir.

Kuvayı Milliye kuvvetlerine verilen ölüm fetvası 
11 Nisan 1920 tarihinde Milli Mücadele başlatmak için kongreler düzenleyen içlerinde Mustafa Kemal Paşa'nın da bulunduğu Milliyetçi ileri gelenler hakkında ölüm fetvasını kaleme aldı.[8] Bu tarihte Şeyhulislam olan Haydarizade İbrahim Efendi, Mustafa Sabri'nin kaleme aldığı fetvayı okuyunca imzalamayı reddetti ve istifasını verdi. Ağdalı bir dille yazılan fetvada özetle şunlar denmekteydi: Padişah'ın aksi emrine rağmen istilacılara karşı direnişe geçen milliyetçilerin öldürülmeleri caiz olmakla kalmayıp hatta her müslümanın dini görevidir. Bu uğurda ölenler şehit, kalanlar gazi sayılır. Haydarizade İbrahim Efendinin istifasının ardından fetva meselesinden vazgeçilmedi. Fetvayı imzalayacak birisi arandı ve Dürrizade Abdullah Beyefendi bulundu. Mustafa Sabri'nin yazdığı fetva Dürrizade tarafından verildi, Damat Feritin Onayı ve Padişah Vahdettin'in buyruğuyla duyuruldu.

Mustafa Kemal ve Ankara Hükümeti'ne hakaretler 
Mustafa Sabri, Sadık Albayrak'ın yeniden basımını yaptığı ve sunuş bölümlerini yazdığı Hilafet ve Kemalizm[9] kitabında Milli Mücadele, Türklük ve Mustafa Kemal Paşa hakkında hakaretamiz ifadeler kullanmıştır. Mustafa Kemal Paşa'nın padişahın fermanıyla gönderildiği Anadoluda kuvvet ve nüfuz kazandıktan sonra padişahın emirlerini dinlemediğini iddia etmiş, kendi namına hareket etmeye başladığını, İstanbul'da müstevli devletlerin esareti altındaki Hilafeti kurtaracakmış gibi davranırken ve faaliyetlerini hilafet makamına hizmet şeklinde gösterirken peşinden sürüklediği kuvvetle daha sonra Hilafetin kaldırılmasına karar verdiğini söylemiştir. Bunu dile getirirken Üslûbunu iyice bozmuş ve kitabında şu ifadeyle Mustafa Kemal Paşa'ya hakaret etmiştir:

Yani bütün hareketlerini hilafet makamına hizmet şeklinde göstermiş iken, nasıl kahpelik ve hayasızlıktır ki hilafetin en çirkin tezyifler ve tahkirler altında birden bire ilgasına cesaret etmiştir.[10]

Sadık Albayrak'ın yeniden basımını yaptığı Hilafet ve Kemalizm kitabında Mustafa Sabri Efendi'nin Mustafa Kemal Paşa hakkındaki tenkitlerinde hakaret sınırlarını da aştığı ve düpedüz sövgü yoluna gittiğini görülür.

Mustafa Kemal'in ve Ankara Hükümeti'nin kahpeliklerini, sahtekarlıklarını şu ufacık mukaddime'ye sığdıracak değilim. Demek isterim ki bu şekil değiştirmeler, bu zıtlıkları işleyebilmek için insan utanmamazlıkta da kahraman olmalıdır. Hele dinsizlik olmadan haksızlığın, hayasızlığın bu derecesi tasavvur olamaz.[11]

Sadık Albayrak'ın yayına sunduğu Hilafet ve Kemalizm kitabında Mustafa Sabri Efendi, çok ilginç bir iddiada bulunmuştur. Atatürk'ün İngilizlerle işbirliği yaptığı için Musul'u İngilizlere bırakıp karşılığında kurşun atmadan İstanbul'u aldığını iddia etmiştir. Bunu yazarken hakaretamiz üslubunu sürdürmüştür:

İki paralık Mustafa Kemal kuvvetinin baskısına boyun eğerek İngilizlerin, Fransızların, ve sair devletlerin İstanbul'dan çekilip gitmelerini ancak Kemalistlerin idam ettiği Türk aklı kabul edebilir[12]

Kurtuluş Savaşı'nın bitişi ve yurttan kaçması 
1922 Ankara Hükümeti, İtalyan ve Fransızların kurşun atmadan Anadoluyu terk etmelerini sağlamasından ve Mustafa Kemal Paşa komutasındaki Türk ordusunun, Yunan ordusunu trajik bir hezimete uğratıp Anadoluyu kurtarmasından sonra Mustafa Sabri Efendi ailesini alarak İngilizlerin temin ettiği bir yük gemisiyle Mısır'a gitti. [13]

Bir ara tekrar Yunanistan'a sığındı. Burada Oğlu İbrahim ile birlikte Yarın ve Peyamı-ı İslam gazetelerini çıkardı. İtalyan gazetelerinde yer alan bir bildirisinde Türklere Müslüman barbarlar dedi Ankara Hükümetinin Musul üzerinde hak iddia etmesinin gülünç olduğunu yazdı.[14]

Yüzellilikler listesinde yer aldı ve vatandaşlıktan çıkarıldı. Yunanistan'dan sonra gittiği Mısır El-Ehzer üniversitesinde din dersleri verdi.

1954 yılında Mısırda öldü.

Fikirleri 
Şapka kanununa, Medeni kanun'un kabulüne, Harf Devrimine, Halifeliğin kaldırılmasına, Kuran'ın Türkçeye tercüme edilmesine karşı çıkmıştır.

Türk Milliyetçiliğine karşı çıkmış, Yunanistan'da çıkardığı Yarın gazetesinde 1927 yılında yazdığı şiirde Türklüğüne tövbe ettiğini, Türklükten istifa ettiğini söylemişti:

Yalnız Müslüman ve insan
Olarak kalmak üzere, Türklükten,
Şeref ve izzetimle istifa
Ediyorum Allah'ın huzurunda!...
...
Tövbe yarabbi tövbe Türklüğüme
Beni Türk milletinden ad etme

Bir yazısında milliyet hakkında Milliyet önemli bir şey idiyse, bir Türk dili veya bir Çerkes dili yanında Arap dilinin çok daha üstün olduğunu belirterek, bunların yanında daha büyük olan Arap milliyeti ile iftihar etmenin daha akla uygun olacağını söylemiştir.

...Arapça'yı lisan ittihaz etmek derecesinde kendimize mal dinmek isterim. Amma bundan Türklüğümüz mutazarrır olurmuş... Biz müstefid oluruz ya!...

Yazılarında milliyetin önemsiz birşey olduğunu önemli olanın sağlanacak kişisel fayda olduğunu ifade etmiştir.


alıntııdr.
Kaynakça
1-Turgut Özakman Vahdettin M. Kemal ve Milli Mücadele (Prof. Dr. Ali Birinci'nin Hürriyet ve İtilaf Fırkası kitabına referans)
2-Turgut Özakman Vahdettin M. Kemal ve Milli Mücadele (Celal Bayar, Ben de Yazdım 8.Cilt kitabına referans)
3-Turgut Özakman Vahdettin M. Kemal ve Milli Mücadele (Prof. Dr. Ali Birinci'nin Hürriyet ve İtilaf Fırkası kitabına referans)
4-Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk
5-Prof. Dr. Tayyip Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken (4 Eylül 1919 - 23 Nisan 1920)
6-Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'in idamı
7-İdam edilişinin 80. yılında Milli Şehit Kemal Bey
8-Turgut Özakman Vahdettin M. Kemal ve Milli Mücadele (Celal Bayar, Ben de Yazdım 8.Cilt'e referans)
9-Hilafet ve Kemalizm, Hazırlayan:Sadık Albayrak, Yazar:Mustafa Sabri, Temmuz 1992 2.basım
10-Hilafet ve Kemalizm, Hazırlayan:Sadık Albayrak, Yazar:Mustafa Sabri, Temmuz 1992 2.basım
11-Hilafet ve Kemalizm, Hazırlayan:Sadık Albayrak, Yazar:Mustafa Sabri, Temmuz 1992 2.basım
12-Hilafet ve Kemalizm, Hazırlayan:Sadık Albayrak, Yazar:Mustafa Sabri, Temmuz 1992 2.basım
13-Turgut Özakman Vahdettin M. Kemal ve Milli Mücadele kitabı (Rıza Tevfik, Biraz da ben konuşayım kitabına referans)
14-Turgut Özakman Vahdettin M. Kemal ve Milli Mücadele kitabı (Prof. Dr. Ergün Aybars, İstaiklal Mahkemeleri, 2.Cilde referans)


............................


-Fransız uçakları Antep’te halkın teslim olması için, Dürrizade Abdullah’ın fetvasını dağıtıyor! Bir İslam âlimi halkın işgalcilere teslim olması için fetva veriyor ve bu ihanet belgesi düşman uçaklarıyla halka dağıtılıyor. 

Dikkat! Bu adam Şeyhülislam…, kimin? Halife Vahdettin’in şeyhülislamı! Mustafa Kemal Paşa ve diğer Kuva-yı Milliye komutanlarının vatan hainliği gerekçesiyle idamlarına hükmedilen ve İngiliz uçaklarıyla bütün yurda dağıtılan yüz karası fetva, büyük bir fitneye sebep olmuştur. 

Fetvayı Mustafa Sabri Efendi yazmış, Dürrizade Abdullah Efendi Şeyhülislam olarak onamış, Sadrazam Damat Ferit Paşa imzalamış, Sultan Vahdettin yürürlüğe koymuştur. 

KİM DEMİŞ ATATÜRK’Ü ANADOLU’YA VAHDETTİN GÖNDERDİ DİYE
Prof.Dr.Cihan Dura  LİNK
12.7.2012


.........................................


Ekmeleddin İhsanoğlu ismi bana anında Türk bayrağını çağrıştırmıyor.
Atatürk'ü de hatırlatmıyor.
Sünni bir örgüt olan İslam Örgütünün eski yöneticisi.
Tayyip Erdoğan ile ilişkileri ise yakın bir zamana kadar çok iyiydi.

SIRAT KÖPRÜSÜ

Söyleyin böyle birine Türkiye'deki milliyetçiler, laikler,ulusalcılar, Kemalistler ve en önemlisi Aleviler nasıl gönül rahatlığı ile oy verir.
Bu kitle İhsanoğlu için nasıl tatilini yarıda keser ve sandıkta seferber olur?
Tamam Ekmeleddin Bey AKP tabanından belki bir miktar oy alabilir ki sırf bu özelliği sebebiyle bendeniz onu bu sütunda muhafazakar eksenli merkez sağ'ın başına geçsin diye de teklif etmiştim ama söz konusu olan Cumhurbaşkanlığıdır.
Türkiye beka bağlamında sırat köprüsünde iken Ekmeleddin İhsanoğlu özelliğinde biri kurtarıcı ilan edilemez.

SABAHATTİN ÖNKİBAR
Tanıdığım Ekmeleddin İhsanoğlu ve Köşk'e seçilme şansı?
LİNK


...................................


"Atatürk'e karşı olduğu için şapka devrimi üzerine ülkeyi terk edip Kahire'ye yerleşen son şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin yardımcısı Şeyh İhsanoğlu'nun oğlu olan Ekmeleddin İhsanoğlu" 1943 yılında Kahire'de doğmuş, 1966'da Kahire'deki Ain Shams Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik-Kimya Bölümü'nü bitirmiş "bir Mısır vatandaşıdır" ve "bir süre El Ezher Üniversitesi'nde de çalışmıştır". İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nce 1995'de kendisine armağan olarak yayımlanmış Feza Günergun'un hazırladığı Osmanlı Bilimi Araştırmaları adlı kitapta verilen bilgilere göre de "Kahire'de organik kimya konusunda yüksek lisans yapan" İhsanoğlu "1970 yılında Türkiye'ye gelerek Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'ne asistan olarak girmiş, 1974 yılında organik kimya üzerine doktor yapıp, 1975 yılında gittiği İngiltere'den döndükten sonra da 1978'de Ankara Fen Fakültesi'nde organik kimya doçenti olmuştur.

YILDIZI 12 EYLÜL'DEN SONRA PARLADI

Gene Nokta dergisindeki bilgilere göre, "Türkiye'deki ilericilik o kadar ileri gitmişti ki Kuran'ın böylesine şiirsel bir mealinin varlığı herkes için zararlı olabilir" diyerek 1936'da İstanbul'da ölen Mehmet Akif'in "Mısır'da kaleme aldığı Kuranı Kerim'in Türkçe çevirisini" güya "vasiyeti üzerine yakıp yok ettiğini" söyleyen Ekmeleddin İhsanoğlu'nun yıldızı ise, asıl 12 Eylül darbesinden sonra birden olağanüstü parlamıştır. Daha 1980 yılında, Suudi parasıyla Kenan Evren'in Yıldız'da bir köşk bağışlayıp kurdurduğu İslam Konferans Örgütü'ne bağlı İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırmaları Merkezi (IRCICA) direktörlüğüne getirilmiştir hemen. 1984 yılında da, Kimya Doçenti iken Kültür ve Bilim Tarihi Profesörü yapılıp, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde YÖK'ün kurdurduğu "Bilim Tarihi Bölümü" başkanlığına atanmıştır. Sanki bu tarihten itibaren "Türk Kültür ve Sanatı" veya "Osmanlı Kültür ve Sanatı" terimleri yerine "İslam kültür ve sanatı" terimi planlı biçimde yerleştirilirken, "Türk-İslam sentezi" tezi de politikada egemen kılınmıştır.

NE ZAMAN NASIL PROFESÖR OLDUĞU BELLI DEĞİL

Gerçekten, Sayın İhsanoğlu asistan olabilmek için ne zaman TC vatandaşlığına geçmiştir acaba? Kahire'de okuduğu üniversitenin denkliği ne zaman kabul edilmiş, "kimya doçenti" iken birden "kültür ve bilim tarihi profesörlüğü"nü hangi üniversitede, hangi çalışmasıyla kazanmıştır? Bu soruları, taaa 14 Ağustos 2000'de Cumhuriyet'te çıkan "Gerçekten Kimdir Bu Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu" adlı yazımda da sormuştum. Nasıl unuturum... İstanbul Üniversitesi Rektör yardımcısı Prof. Nur Serter de beni arayıp "teşekkür" etmiş ve "yazım üzerine Sayın İhsanoğlu'nun Üniversite'deki dosyasını getirtip incelediğini, ancak nerede ne zaman profesör olduğuna dair dosyada da bir bilgi bulunmadığını ve hemen YÖK'e yazıp profesörlük dosyasını istediğini, gelir gelmez de bir kopyasını bana göndereceğini" söylemişti. 
Demek, iyi saatte olsunlar buna da izin vermemişler. 

"Binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete" dostlar, bari zebanileri iyi tanıyalım ....

AYDINLIK link



........................................................


Erol Bilbilik “İKÖ Yeni Büyük Oyunun Parçası Oldu” başlıklı yazısında;

“ BOP Eşbaşkanı Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül gibi Zaim’in takdir ettiği etkili isimlerinden biri olan İhsanoğlu’nun; Mısır, Libya, Suriye ve İran’a karşı, ABD ile birlikte hareket etmekten başka bir seçeneği bulunamaz. Nitekim İhsanoğlu; tarihte ilk defa ABD Ulusal Güvenlik kadroları ve Başkan Obama’yla doğrudan görüşmeler yapmış, ve Af-Pak Temsilcileri Holbrooke ve Grossman’ın politikalarını benimsemiş ve uygulamıştır. İhsanoğlu bu bağlamda İKÖ’yü; BOP’un bir kuruluşu haline getirmiş, ondan da öte İKÖ’nün adını ABD’nin dayatmasıyla İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) olarak değiştirmiş, ve İKÖ’yü yeni “Büyük Oyun”un bir parçası yaparak; ABD’nin İslam ülkelerindeki imajını güçlendirme misyonuna soyundurmuştur. “

Diye yorum yapıyor. Aynen katılıyorum.

Çatı aday diye Türk Milletine sunulan şahıs olsa olsa “İngiltere-Amerika-İsrail” şeytan üçgeninin çatı adayı olabilir ama Türk Milletinin ASLA!!.

Zahide Uçar: İngiliz Siyasetine Teslim Olanlar…
LİNK  17 Haziran 2014

...............................................


CHP'nin eski Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Ekmeleddin İhsanoğlu'nu aday göstermesini sert sözlerle eleştirdi. Öymen, CHP'li milletvekillerine seslendi, "Böyle bir dönemde susmaya hakkınız yok" dedi. 


"Halk Erdoğan veya İhsanoğlu'nu seçmeye mecbur değil" diyen Öymen, muhalefet milletvekillerine seslendi, 20 milletvekilinin Türkiye'nin önüne yeni bir seçenek koyabileceğini vurguladı.

.......................


Muhalefetin Cumhurbaşkanlığı için “çatı aday” arayışında büyük hata yapacağı korkusu vardı.
Sonunda korkulan oldu.
Mısır’daki Şeriat Üniversitesi El-Ezher’in hocalarından Prof. Dr.Ekmeleddin İhsanoğlu Atatürkçülerin adayı oldu! Yazıklar olsun!

Hulki Cevizoğlu

link

.......................


Türkiye Cumhuriyeti Devleti'mize Cumhurbaşkanı seçeceğiz, aday gösterilen Ekmeleddin İhsanoğlu kimdir, tanımak istiyoruz...
Bu nedenle, MHP Genel Başkanı Bahçeli ile CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'na tüm saygımızla soruyoruz; "ben öldükten sonra yerime Ekmeleddin İhsanoğlu'nu seçin, diye vasiyet eden Mahmut Bayram kimdir?
Bu soruyu sormamızın sebebi şu; Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu İslami İlimler Araştırma Vakfı üyesidir. Vakfın kurucu üyesi Prof. Dr. Salih Tuğ'dur. Salih Tuğ'un hocası Mahmut Bayram Hoca'dır.
Dolayısıyla "öldükten sonra yerime Ekmeleddin İhsanoğlu'nu seçin' diyen bu Mahmut Bayram Hoca mıdır, öğrenmek istiyoruz...
Mahmut Bayram Hoca ise...
Başbakan Erdoğan Mahmut Bayram Hoca'nın talebesidir. Mahmut Hoca 1997'de vefat etti. Cenazesine, şimdi başbakan ama o dönem İstanbul Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan katılmış ve cenaze namazını Fettullah Gülen kıldırmıştır(Mahmut Bayram Kültür Dayanışma Derneği resmi web sayfası).
Başbakan Erdoğan Mahmut Hoca'nın talebesi olduğuna göre ve Erdoğan da İstanbul'daki Gümüşhanevi Halid-i Nakşi tekkesinde yetişmiş olduğuna göre...
Anadolu Kürt isyanları diyerek isyan tertipleyenlerin tamamının Halidi tarikatı şeyhleri olduğuna göre, Barzani'nin dedesi Şeyh Abdusselam Barzani'nin de bu tarikatın halifesi olduğuna göre......
Eğer ki Ekmeleddin İhsanoğlu Mahmut Bayram Hoca'nın halefi ise o zaman işler değişir...
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne Cumhurbaşkanı seçeceğiz, aklımızda hiç soru işareti kalmamalı...

Erdal Sarızeybek


................................


Mustafa Sabri Efendi oğlu İbrahim Sabri Bey oğlu Ekmeleddin İhsanoğlu



ŞEYTANLAR, ZEBANİLER, HAİNLER
YURDUMU ELE GEÇİREMEZ!
TÜRK ULUSUNU EZEMEZSİNİZ!
LANET OLSUN HEPİNİZE!




DÜŞMANIM, DÜŞMANLIĞINDAN VAZGEÇİNCEYE KADAR
BEN DE ONUN AMANSIZ DÜŞMANIYIM.

MUSTAFA KEMALl ATATÜRK




BU BÖYLE BİLİNE !!!