Translate

Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2017 Pazartesi

İstiklal Harbi'nde ETNİK İHANET



Türk Kurtuluş Savaşı boyunca azınlıklar Türk ordusu ve Türk milleti ile mücadele halinde idiler. Kuva-yı Milliye ile mücadele halinde idiler. Biz Türklerle birlikte yaşamak istemediklerini defalarca ilan etmişlerdi. İstanbul'un işgali üzerine şehrin her gün başka bir frenk semtinde tertiplenen çılgın sevinç gösterilerini toprak taleplerinin netleştirilmesi takip etti. Mademki, Türkler mağlup olmuştu, o halde imha edilmeli idiler.


Mütarekeden bir ay, bir hafta sonra idi, 6 Aralık 1918'de Rum ve Ermeni kiliseleri, Rum-Ermeni Birliği Komitesi'ni kurdular. Türklere karşı birlikte hareket edeceklerdi. Bu komitenin kuruluşundan sonra azınlık gazetelerindeki Türk aleyhtarı neşriyat disiplinli bir saldırı haline geldi. Bu gazetelere göre İttihatçılar katil, bütün Türkler katillerin suç ortakları, Türkiye de cinayet mahalli idiler!


Aslında Türklere yaşama hakkı verilmemeliydi! Türkiye diye bir devlet olmamalıydı! Türkler geldikleri yere gönderilmeli veya imha edilmeli idiler!


26 Şubat 1919'da Ermeni sözcüsü Bogos Nubar Paşa ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Ahoronyan, Paris'te toplanan Barış Konferansı'nda Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas, Erzurum, Trabzon, Maraş ve İskenderun dahil Adana'nın Ermenistan'a verilmesini istediler. Halbuki Ermeniler bu vilayetlerin hiçbirinde çoğunluğu teşkil etmiyorlardı. Ermeniler ele geçirmek istedikleri vilayetlerde nüfusun ancak %15'ini teşkil ediyorlardı. (...) [Rumların hak iddia ettikleri Trabzon yüzünden (de) araları açılacaktı.]


Ermeni liderleri Karadeniz ve Akdeniz'de limanları bulunan büyük bir devlet hayali ile oyalanırken Çanakkale savaşlarına Sion adını verdikleri bir alayla katılarak Türk askerine kurşun sıkan Yahudiler ihanetlerinin ödüllendirilmesini istediler.


Konferansa katılan Yahudi delegeler kendilerine Filistin'de özerk bir vatan verilmesini talep ediyorlardı. Londra Konferansı sırasında L'loyd George'a bir telgraf gönderen Amerikalı Yahudiler de parçalanan Türk yurdundan hisse istediler.


Yahudiler Rumlarla işbirliği halinde idiler. Hahambaşılık Patrikhane ile birlikte çalışmayı prensip olarak kabul etmişti. İzmir işgal edildiği gün "Ey Türkler! Ay yıldızı artık göklerde göreceksiniz" diye bağıran Yahudiler de olmuştu. Durduoğlu adındaki bir Yahudi İzmir'i işgal eden yüksek rütbeli Yunan subaylarına ziyafetler verdi.


Şüphesiz Osmanlı azınlıklarının en küstah ve şımarık olanı Rumlardı. Patrik Mamelis, 9 Mart 1919'da bir açıklama yaparak Patrikhane'nin Osmanlı Devleti ile herhangi bir ilişiğinin kalmadığını söyledi ve Rumları vatandaşlık görevlerinden afetti! Bu, Osmanlı Devleti'ne vergi vermeyeceksiniz, askerlik yapmayacaksınız, verilecek emirlere ve kanunlara riayet etmeyeceksiniz, Osmanlı Mahkemeleri'ni, Osmanlı Jandarması'nı, Osmanlı Polisi'ni tanımıyacaksınız demekti.


Osmanlı Hükümeti bir süre sonra Yüksek Komiserliklerin baskısıyla Rum ve Ermenilerin askerlik hizmetinden muaf tutulduklarını ilan etti.


İşte bu sırada Hahambaşı'nın Yüksek Komiserlerle temasa geçtiği görüldü. Bu temas sonunda Osmanlı Bakanlar Kurulu demek olan Vükela Meclisi, Rum ve Ermenilerin silah altına davet edilmemeleri hususunda uygulanan kararın Yahudileri de kapsamasına karar verdi.


Görüldüğü gibi, devletin nimetlerini paylaşmak için en ön safta sıraya girenler, külfet bahis konusu olunca bir kolayını bulup kaçıyorlardı.


Fener Rum Patrikhanesi'ne bağlı papazlar, Kurtuluş Savaşı'nın başından sonuna kadar Yunan ordusunu desteklediler. Batı ve Orta Anadolu ile Doğu Karadeniz bölgelerindeki hemen bütün Rum ayaklanmalarında aktif olarak yer aldılar. Aynı işi Doğu ve Güneydoğu'da Ermeni papazlar yaptı. (...)


Yunan ordusu Trakya topraklarında ilerlerken Çorlu Metropoliti, Patrikhane'ye başvurarak Çorlu'nun Yunanistan'a bağlanması gibi tuhaf bir taleple ortaya çıkacak, ayrıca Atina, Londra, Paris ve Washington'a başvurarak bağımsız bir Türk Devleti'nin kurulmasına engel olunmasını isteyecektir! Oysa Çorlu'da 17 bin Türk'e mukabil sadece 3 bin Rum vardır! Daha sonra Metron ve Kayseri metropolitleri Trakya'ya gidecek, Yunan Başkomutanı'nın huzuruna çıkacak ve Yunan ordusunu bütün Trakya'yı işgale davet edeceklerdir. (...)


İznik Başpiskoposu Vassilios şöyle diyordu: "Geride bir tek fert kalmamak üzere Türklerin tümüyle yok olmasını nasıl da isterdim!" (...)


Rumların Türk düşmanlığı söylemden ve bazı girişimlerden ibaret kalmamıştır. Rumlar, Türkiye topraklarında Türkleri yok etmek için eyleme de geçmişlerdir. Yunan askerlerinin İzmir'e çıkışını takip eden günlerden itibaren Rumlar ve Ermeniler düşman ordusuna katılıp, silahsız, öndersiz ve teşkilatsız kalan Türklere karşı savaşmışlardır.


22 Nisan 1921'de Denizli'nin batısındaki Yeniköy istikametinden saldırıya geçen ve ellerinde Yunan ordusunun verdiği makineli tüfekler bulunan düşman kuvvetinin tamamı Rum ve Ermenilerden oluşuyordu. Sakarya Savaşı'nda ve önceki muharebelerde esir alınan Yunanlılar arasında çok sayıda Anadolu Rumuna rastlanmıştı, bunlar İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanıp ölüm cezasına çarptırıldılar. Seyitgazi'de esir edilen 28 vatan haini Rum, Ankara İstiklal Mahkemesi'nin kararı ile vatana ihanet suçunun failleri olarak 30 Temmuz 1921'de Karaoğlan Çarşısı'nda asılarak idam edildi.


Bilal Şimşir'in İngiliz arşivlerinde rastladığı bir belgeye göre Yunan ordusunda 35 bin Türkiyeli Rum, Türkiye'ye karşı çarpışıyordu!


Bu rakama, bu kitabın kapsamı dışında kalan Pontus çetelerini, Trakya ve Batı Anadolu'daki diğer Rum çetelerini, Mersin, Adana, Maraş, Gaziantep, Urfa yöresinde Fransızların emrinde Türkleri yok etmekte olan Ermeni çetelerini ve Kürt ayaklanmalarına katılanları ilave edersek ürkütücü rakamlarla karşılaşırız ki, bu rakamlar kendilerini Türk hissetmeyenlerin bu vatanla hiçbir ilgilerinin olmadığını ifade eden somut göstergelerdir.



Necdet Sevinç
İstiklal Harbi'nde ETNİK İHANET
(okuyalım, okutalım-SB)






ilgili:



İstiklalin Bedeli - Necdet Sevinç
kitaptan:


* Anteplilere;

1- Niçin taşıdığını tahkik etmeye bile lüzum görmeksizin üzerinde silah bulunduranlar kurşuna dizilecektir!

2- Kargaşalık çıktığında ölecek veya yaralanacak bir Fransız askerine karşılık yerli halktan iki kişi kurşuna dizilecek, 
kurşuna dizilecek olanlar kur'a ile belirlenecektir!

3- Bir evden silah atılırsa o ev yakılacaktır!

4- Böyle bir durum zuhur ettiğinde Osmanlı Hükümeti memurlarının idari ve egemenlik hakları derhal sona erdirilecek, 
sokaklar mitralyoz, bomba ve gazlı mermilerle ateş altına alınacaktır!

General Geret.
kaynak: Hüseyin Beyaz, Antep Savunması Günlüğü, İstanbul 1994


* 8 Türk, 400 Obüs! 8 Türk, 400 Obüs!


Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne ve bütün Antep milletvekillerine;

Aylardan beri bütün varlığı ile düşmana karşı fedakarca mücadele eden Antep halkının daha fazla direnme gücü kalmamıştır. Halk kurtuluşu beklerken ikibin kişilik bir birlikle takviye edilen işgal kuvvetleri şehri yeniden çepeçevre kuşatmıştır.

Yirmi günden beri ağır toplarla devam eden bombardıman sebebi ile şehrin Türk bölgeleri ağır şekilde tahrip edilmiştir. 
Antep son bir- iki gün içinde yüzlerce yaralı ve şehit vermiştir.

Halk güneş ışıklarından ve temiz havadan yoksun, yeraltı mağaralarına sığınmıştır. Devrilen duvarların altında yatan mübarek şehit cesetleri ve parçalanmış insan vücutları, çocukların ve kadınların ruh sağlığını bozmuştur, 
bulaşıcı hastalıklar hızla yayılmaktadır.

Halkta para kalmamıştır. Üretim durmuştur. Açlık tehlikesi başgöstermiştir. Düşmanın düzenli birliklerine karşı topçularla takviye edilmiş muntazam milli kuvvetlerin Antep'e gelmesini sağlayamazsak, düşmanın Antep'ten kovulması mümkün değildir.

Azami yardımın bir an evvel ulaştırılmasını arz ederiz.

Heyet-i Merkeziye
31 Ağustos 1920
Kaynak: M.Birol Güngör, Antep Harbi,2004



ek:
Kürt Mulla diye bilinen Karayılan, Atmalı aşiretine mensup bir vatanseverdir.






23 Temmuz 2016 Cumartesi

Mustafa Yıldırım'dan Zifiri Karanlık!





"Verdiğimiz rahatsızlık için özür" dilemiyorum! Özür dilemiyorum; çünkü rahatlık düşkünlüğü bitsin diye uğraşıyoruz! Özür dilemiyorum, çünkü "Gerçeklerden kaçarak karanlıktan kurtulamazsınız!"

Zifiri karanlıkta boğulmanın suçlusu kim?

Yazarlar, gazeteciler, her meslekten yüksek-orta öğrenimliler... Maskeli iblislere kul-köle olanlar! Türk egemenliğine düşman olsunlar diye devlet parasıyla okul açanlar! Kürt-Arap şeyhlerini "Türkçü" diye yutturanlar! Yabancı devletleri kendilerine önder ilan edenler! Daha nicemiz!


En hafif suçumuz: Görevi savsaklama!"

En bağışlanmaz suçumuz: Kişisel rahatlığımız için aymazlık, vurdum duymazlık!

En ağır suç: Türkleri "din" maskeli Ortadoğu tiranlarına, ağa-şeyhlerine bağlayarak onların erdemlerini, törelerini çürütmek!

Daha ağır suç: Bin yıldır bağımsızlığı ve özgürlüğü için ölümü göze alanların çocuklarını elin devletlerinin kanatları altına sığınmaya alıştırmak.

Ne o azınlık ne de bu azınlık!

Asıl suç Türklerindir, çünkü siyasal örgütlerini, kurumlarını azınlık milliyetçilerine, "din" tüccarlarına teslim ettiler; kendilerine "aydın" diyen cahillere mürit oldular!

Elbette Türk gençlerini birbirlerine kırdırarak enerjilerini tüketen yabancılar da vardı; ancak vuruşan gençlerin hiç mi aklı yoktu?

Suçluyu öncelikle dışarıda arayanlar, kötülükleri belirli bir odağa, bir ırkın gücüne-şeytanlığına bağlayarak işin içinden sıyrılanlar en belirgin huyudur "gerçekten kaçmak!"

Ne var ki "gerçeklerden kaçanlar zifiri karanlıktan kurtulamazlar!

Hem kendilerini, hem de kendilerine yüzlerce yıldır yoldaş olan mert yurttaşlarını tarihten silecek tutsaklığa sürüklerler!

Başımızı ellerimizin arasına almak, tüm geçmişimizi, bireysel hatalarımızı kendimize itiraf etmekle işe başlamanın ve suçumuzu saptamamızın zamanıdır!

Zifiri Karanlıkta ölmeden önce!

Mustafa Yıldırım,
01 Temmuz 2016, Güncel Mersin







Aralık 1992 sonunda Humeynli Ruhullah'ın torunu Ferişte İstanbul'da konuşturulmuş; "Kahrolsun laik diktatörlük! Yaşasın Hizbullah!" sloganlarıyla selamlanmıştı!

30 gün sonra, 24 Ocak'ta Uğur Mumcu öldürülmüş; İran'da eğitilen Üsküdarlı grup da Jak Kamhi'yi öldürmeye çalışmıştı.

10 gün sonra Kağıthane'de, şimdilerde Halkalı'nın sözcüsü olan kişi "Aziz Nesin hakkında İslamın hükmünün yerine getirileceğini" açıklarken binlerce kişi, "Yaşasın Hizbullah" diye haykırmıştı.

Bu toplantıdan sonra birbiri ardına intikam gösterileri düzenlenmiş ve yolun sonunda "İslam inkılapçılarının yönlendirdiği" kitle Madımak'ta 33 kişiyi yakılarak öldürmüştü.

Aynı gün İran sınırından giren 300 PKK'li terör estirmiş, Başbağlar'da köylüleri kurşuna dizmişti.

 1993'ün sonunda birbiri ardına düzenlenen toplantılar, ilişkilerin Cezayir'den Keşmir'e genişlediğini de gösterdi. 28 Aralık 1993'te, "Dünya Müslümanlarıyla Dayanışma ve İntifada Gecesi"ne Hamas'tan Azam Tamimi, Keşmir'den Hizb-ul Mücahidin Genel Emiri Gulam Nebi Nuşehri, Abdurreşid Turabi, Cezayir FIS örgütünün kurucusu Şeyh Abdulbaki ve Bosna'dan Kazım Çetiç katıldı.

"Ellerinde kelime-i tevhid" bayrağıyla salona giren 13-15 yaşlarındaki çocuklar tur atarken coşku arttı. "25 kişilik marş ekibi" tef eşliğinde seslerini yükseltirken, Azam Tamimi onlara eşlik etti ve öfkeyle konuşmaya başladı; Yaser Arafat'ı "ihanet içinde" olmakla suçladı.

İkinci konuşmacı Gulam Nebi coşkuyu iyice artırdı; konuşması "Allahuekber" haykırışlarıyla her kesilişinde sağ yumruğunu havaya kaldırıyordu.

Kemal Şahin Hoca, "Te Ce'nin kuruluş yıllarından itibaren Müslümanlar üzerinde uygulanan baskıları" anlatırken sloganlar sürdü:

"Laik devlet yıkılacak elbet!
Yaşasın şeriat!
Müslüman zulme boyun eğmez!
Kahrolsun laik diktatörlük!"

Konuştukça coşan Kemal Şahin Hoca, "Ölmesini bilmeyenlerin yaşamaya hakları yoktur!" diyerek şehadete çağırdı ve  haykırdı:

"Erbilli Esad Efendi'lerin, Şeyh Said'lerin, İskilipli Atıf Hocaların kanlarının yerde kalacağını mı sandınız?"

Böylece Menemen'de baş kesenler, MTTB'yi yıllarca yöneten, "Osmanlıcılık" görüntüsü altında Arap milliyetçiliğini, Arabistan kralına bağlılığı savunan Türk karşıtlarının Şeyhi, Erbilli Kürt Esat'ın adı öteki Kürt Şeyhinin adıyla birlikte ilk kez anılıyordu.

Kemal Şahin Hoca'nın öç almaya çağıran sözleri, dinleyenleri bir kez daha coşturdu ve salon haykırışlarla inledi:

Muhammed'in ordusu laiklerin korkusu!
Kemalist devlet yıkılacak elbet!

"İslami devlet duasıyla" sona eren bu toplantıda Türklerin Cumhuriyeti'ne meydan okumuşlardı.

*

1909'da başlayan "Çürüme", Kürt-Arap Şeyhlerinin isyanlarıyla gelişen Türk karşıtlığı Zifiri Karanlıkta serpildi. Gizliden değil, göstere göstere, bağıra çağıra yürüdüler! 1982'de İran'da eğitilenlerin örgütüyle başlayan suikastlar 1988'de "Cellad'ın Günü" ile sürdü...

AKP önderinin buyurduğu gibi "İnkılap" başarıldı...

Bakalım gününü idare eden Türkler, "Zifiri Karanlıkta Savaşmadan..." diyerek akıllarını başlarına toplayabilecekler mi?

Ağızlarından "Ulus" sözü eksilenlerin maskeli balosu sürerken zor!

Oğuz Boylarının kanadını iyice kıran Madame,  Te Ve balosunda Ayetullahların karanlık eğitimini överek yaşlanıp, pörsüyen ününü canlandırmaya çalışıyor!

Gösteri dünyasıdır bu! Büyük, gösterişli salonlardan, adındaki "Cumhuriyet" ile idare eden gazetelerden düşe düşe...

Gündemde kalabilmek için gerçekleri saptıranların, eksik bildirerek ortamı bulandıranların yayınlarına dikkat! 



Mustafa Yıldırım
Zifiri Karanlıkta Çürüme,  Cellad'ın Günü ve Savaşmadan....









Konularında Türkiye'de ve Dünyada birer ilk olan "Ortağın Çocukları" ve "Sivil Örümceğin Ağında" kitaplarından sonra, 100 yıllık "din" maskeli saldırının belgesi "Zifiri Karanlıkta" kitabı da konusunda bir ilktir! 

Gerçeklerden kaçarak karanlıktan kurtulamazsınız!

Mustafa Yıldırım, on binlerce sayfalık dava dosyalarını, yine on binlerce sayfalık yayınları, raporları Türkiye ve İran'ın karşılıklı tarihini ele alarak yenileşmeye, kadın haklarına, halk egemenliğine düzenlenen güdümlü isyanları, "din" maskeli diktatörlüğün kuruluşunu Humeyni'nin Kum'dan-Necef'ten Türkiye'ye gönderilen imamların, suikast komutanlarının, yerli ameliyatçılarının izlerini sürdü. 

1908 yılından günümüze "Din kurtarıcısı" maskesiyle siyasal-ticari egemenliklerini sürdürmek için, devletlerin her ileri adımına karşı ayaklanan Kürt-Arap şeyhleri, Suudi kralları bağlıları, Necef'teki Humeyni'nin 1976'da başlayan Türkiye örgütlenmesi... 

Ordunun darbe gerekçeleriyle tasfiye edilişi... Terör eğitiminden geçirilen, silah-istihbarat desteği verilen, doğrudan yönetilen ekiplerin İmam'ın fetvalarına uygun suikastları, saldırıları, casusluk etkinlikleri... 

"Demokrasi" ve "din özgürlüğü" maskesiyle devletlerin ele geçirilişi; liberallerin,  solcuların Humeynicilerle toplantıları; Kum'da, Tahran'da temsilci bulunduran Kürt Hizbullahilerin cinayetleri, gerilla savaşı hazırlığı...  

Türkiye'de ve dünyada eşzamanlı terör eylemleri, cinayetler... "İslamcı" maskeli darbenin önünü açan aydınların bazıları, yine o darbecilerin ameliyatçılarınca öldürüldüler. 

Onların ölümü, aydınların,  yazarların, hükümet edenlerin, gazetecilerin, akademisyenlerin ve halkın duyarsızlığının bedeliydi. 

Batıdan-Doğudan beslenen Hizbullahilerin, etnik milliyetçilerin saldırılarıyla yurdu kaplayan zifiri karanlıkta Türk egemenliğinin bitirilişinin dönemsel bir bunalım olmadığını, 100 yıllık siyasi ikiyüzlülüğün ve halkın vurdum duymazlığının eseri olduğunu ve sonrasını..



Mustafa Yıldırım
Zifiri Karanlıkta - Cilt 1
İçten Çürüme - Cellad'ın Gecesi


Zifiri Karanlıkta - Cilt 2
Demokrasi Tuzağı - Cellad'ın Zaferi
UDY - Ulus Dağı yayınları
Kitaptaki yerli-yabancı 2500 adı içeren "Dizin" bu cildin sonuna eklenmiştir.











GERÇEKLERİ Mİ ÖĞRENMEK İSTİYORSUNUZ?
BUYRUN O ZAMAN...
SB.





11 Ekim 2014 Cumartesi

KÜRTÇÜLÜK VE TARİHSEL GELİŞİMİ 1



 'Kürtlerin yüzde 10-12'si Türk kökenlidir'.
Bugünkü Türkiye'deki ise Kürtlerin yüzde 40'ı Yahudi kökenlidir. 
Hepsi Amerikalıların ve Avrupalıların araştırmasıdır."  Yrd.Doç.Dr.Osman Çataloluk






* KÜRTLER VE TÜRKLÜK - ALİ RIZA ÖZDEMİR
2009 / Kripto Yayıncılık

Kürt kimdir ve Kürtlerin etnik kimliği nedir?

Bütün devletleşememiş sınır toplumlarında olduğu gibi Kürtlerde de bu sorunun cevabını vermek zordur. Bu zorluğun bir kaç boyutu vardır. Bu zorluklardan birisi, sınır toplumlarında diğer etnik gruplarla karışma ve örtüşmenin etnik kimliğin sınırlarını belirsiz hale getirmesidir. 

İkinci zorluk, devletsiz toplumların kimlik tespit etmede sıkıntı çekmeleridir. Kürtlerin etnik kimliğinin belirlenmesinde bir üçüncü zorluk daha vardır. Kürtlerin tarihi ve etnik kimliği sosyal bilimlerin konusu olmaktan çok uluslararası çıkar çatışmalarının ve ideolojilerin konusu olmuştur.

Kürtleri, kendi millî çıkarları doğrultusunda istismar etmeyi hedefleyen devletler ve çıkar odakları, Kürt kimliğine bilimsel ölçütler içinde yaklaşmaya çalışan araştırmalara karşı çok sert ve etkili bir psikolojik savaş yürütmüşlerdir. Böylece, Kürt kimliğinin bilimsel araştırmasının önünü keserken, kendi konjonktürel tezlerinin etkinlik kazanmasını sağlamışlardır. 

Örneğin, Encyclopedia Britannica’nın 1875 ile 1911 yılları arasındaki bütün baskılarında Kürtler, Turanî bir toplulukken 1911 yılından sonraki baskılarında birdenbire Mezopotamyalı bir kavme dönüşmüşlerdir.

Elinizdeki kitap, sosyal bilimlerde “Kürt” meselesi kadar siyasallaşmış bir konuda yazılabilecek en objektif çalışmalardan birisidir. Çalışmayı objektif yapan husus Kürtleri bir şey yapmaya çalışmamasından ve sadece durumu tespit etme gayreti içinde olmasından kaynaklanmaktadır. Okuması kolay, anlaşılır ve akıcı günlük bir dille yazılmış olması da çalışmanın bir diğer üstünlüğüdür.



* ZAZALAR VE TÜRKLÜK - ALİ RIZA ÖZDEMİR 
KRİPTO YAYINLARI

“101 Soruda Kürtler” ve onun ardından yayımlanan “Zazalar ve Türklük” kitaplarımda “Alevî Kürtler” ve “Alevî Zazalar” kavramları etrafında bazı açıklamalarda bulunmuş, ardından bugün Zazaca ve Kurmançca konuşan aşiretlerin, bu dilleri sonradan öğrendiklerini ve köken olarak Türkmen oldukları kanaatine vardığımı ifade etmiştim.

Bu kanaatime delil olarak da başta Şeref Han ile Evliya Çelebi’nin eserleri olmak üzere diğer Osmanlı kayıtlarını göstermiştim.

Okuyanların anımsayacağı üzere, Kürtlerin tarihini en küçük detaylarına kadar yazan Bitlisli Şeref Han, 1592 yılında bitirdiği kitabında, (16. yüzyıl) Yezidî olan küçük bir kısmı hariç, Kürtlerin tamamının Şafi mezhebinden olduğunu ifade etmişti.

Bundan yaklaşık bir asır sonra (17. yüzyıl) bölgeyi gezip çok detaylı bilgiler veren Evliya Çelebi de, Kürtlerin Şafi mezhebine mensup olduğunu kayıt altına almıştı.

Yani bölgede 16. ile 17. yüzyıla kadar Kürtçe konuşan bir tek Alevî (ve Hanefî) aşireti bile yoktu.

Bu durumda iki seçenekle karşı karşıya kaldığımızı ifade etmiş; ya Kurmanç ve Zaza aşiretlerinden bazılarının Alevî olduğunu yahut da bazı Alevî aşiretlerinin, Kurmançca ve Zazaca konuşmaya başladıklarını ifade etmiştim.

Bu ihtimallerden hangisinin gerçekleştiğini çözebilmek için, Zazaca ve Kurmançca konuşan Alevî aşiretlerin, kendi soy kütüklerini nasıl ifade ettiklerine bakmamız gerektiğini söylemiştim. Çünkü tarihi kayıtlardan, bölgede sayısız Türkmen aşireti olduğunu biliyorduk. Ayrıca toplumların ekâbir takımının soy kütükleri hakkında, atalarından duyup sonraki nesle aktardığı bilgiler, tarih araştırmalarında kullanılan kaynaklar arasındaydı.

İlginç şekilde, Zazaca ve Kurmançca konuşan Alevî aşiretlerin ileri gelenleri de, Zazacayı ya da Kurmançcayı sonradan öğrendiklerini ve ‘Öz Türk’ olduklarını atalarından gelen bir bilgi olarak ifade ediyorlardı. Hala da bu tezi savunmakta, bilhassa ‘Horasan’dan gelen Türkler’ olduklarını iddia etmektedirler.

Bu köken iddiası, inkâr edilemez ve reddedilemez şekilde, neredeyse tamamına yakın bütün kaynaklar tarafından ifade edilmiştir. Halen de söz konusu edilen toplum içinde diri şekilde yaşamaktadır.

Güneydoğu Anadolu’nun tarihi seyrini dikkate aldığımızda, bölgede (ve genel olarak bütün toplumlarda) din/mezhep değiştirmenin, dil değiştirmeden daha zor olduğu gerçeğini ve Kurmançcanın pazar dili oluşunu da ayrıca dikkate almak gerekiyor.

Zaten “Zazalar ve Türklük” kitabımızda da söz konusu aşiretlerden birçoğunun Osmanlı kayıtlarında “Türkmen” olarak geçtiklerini ve bunların dip kültürünün Türk kültürü ile aynı olduğunu delilleri ile ortaya koymuştuk.



* 101 SORUDA KÜRTLER - ALİ RIZA ÖZDEMİR
2009 / Kripto

"Kürt” kelimesinin anlamını; Kürtlerin etnik kökenlerini, tarihini, coğrafyasını, dilini, kültürünü ve dinini belgelere göre anlatan bilimsel bir çalışma…

Kimimizin az bildiği, kimimizin hiç bilmediği, kimilerinin de çok bildiğini sanıp aslında hiçbir şey bilmediği “Kürt”, “Kurmanç” ve “Kürtçülük” konularına ışık tutan bir yapıt…

Tarih boyunca Türklük dışında başka bir kimlikle ifade edilmeyen Kürtlerden, son birkaç yüzyılda ayrı bir ulus inşa etmek için yapılan sistemli çalışmalara izah getiren tamamlayıcı bir kitap…

Açık, akıcı ve kolay anlaşılır bir üslûp, akılda kalan etkili bir anlatım, soru ve cevaplarla okuru yormayan net cevaplar… 



KÜRTÇÜLÜK I - BİLAL ŞİMŞİR 
Bilgi Yayınevi

Osmanlı Devleti, yakın çağlara bunalımlar içinde girmişti. Kürtler bu bunalımlar sırasında Avrupa tarafından "keşfedildi" ve Kürtçülük , bu bunalımlı yıllarda uç verdi. 1787'den Cumhuriyet dönemine kadar araştırma 

Kitap Önsöz ve Giriş'ten sonra şu dört ana bölümden oluşmaktadır: 
I-Kürtçülüğün tarihsel kökenleri. Avrupa Kürtleri ve "Kürdistan"ı keşfediyor (1787-1826), 

II-Tanzimat sürecinde Kürtçülük: Avrupa, Kürtçülüğün teorik altyapısını oluşturuyor (1827-1877), 

III-Sevr sürecinde Kürtçülük: Rumeli tamamdır; Avrupa, Anadolu'ya odaklanıyor, 

IV-Mondros'tan Lozan'a Kürtçülük: Avrupa'nın Anadolu'da "Kürdistan" operasyonu (1918-1923), 

Ekler, 1787-1923 dönemini kapsayan kronoloji, 
Kaynaklar ve Dizin.(2. basım Ağustos 2007). 

(Not: Bu kitap, 2007'de Sosyal Bilimler dalında yılın kitabı seçilmiş ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 'nin Sedat Simavi Ödülünü kazanmıştır).



* KÜRTÇÜLÜK II. BİLAL ŞİMŞİR 
Bigi yayınevi

1924 ile 1999 arasını kapsıyor.

Kitap şu dört ana bölümden oluşmaktadır: 
I-Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı Avrupa ve ABD'de bölücülük hareketleri: Cumhuriyete dışarıdan düşmanca saldırılar (1924-1999); 

II-Cumhuriyetin ilk çeyreğinde Türkiye'de ayrılıkçı-bölücü hareketler: Cumhuriyete İçeriden dış destekli saldırılar ve karşı önlemler (1924-1950); 

III--Cumhuriyetin ikinci çeyreğinde Türkiye'de ayrılıkçı-bölücü hareketler: Cumhuriyete içeriden dış destekli saldırılar ve bunlara karşı alınan önlemler (1950-1975); 

IV-Cumhuriyetin üçüncü çeyreğinde Türkiye'ye karşı dış destekli bölücü terör: ASALA ve PKK'nın Eş Zamanlı Olarak Sahneye Çıkışı (1975-2000). 



* PKK Terörü Neden Bitmedi, Nasıl Biter?  
Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ
2008 / Kripto Yayıncılık

1984’ten bu yana devam eden PKK terörüne karşı sürdürülen mücadelenin uzun ve zor bir mücadele olacağı Türkiye’de yaşayan herkesin aklına bir şekilde kazındı. Fakat, gelinen noktada, bu durumdan fazlasıyla mağdur olan Türk milleti, artık şu soruyu ülkeyi yönetenlere çok şiddetli bir şekilde sormaya başladığı görülüyor; “Bunca mücadeleye rağmen, PKK NEDEN BİTMİYOR?”

Uzun soluklu ve zor mücadelenin bugün geldiği noktanın konuşulması, tartışılması çok tehlikeli ve akıl almaz çözüm önerilerinin gazete manşetlerine kadar taşınması, çözümün olmadığına dair düşünce ifade edenlerin ise sayılarının her geçen gün artması, milletin sorduğu bu sorunun şiddetini giderek daha da artıyor. Durum böyle iken, PKK TERÖRÜ NASIL BİTECEK?

Türkiye’de güvenlik alanında yaptığı çalışmalarla otorite olan, Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın yıllar içinde uzun soluklu bir çalışma neticesinde hazırladığı rapor tarzındaki bu kitap, sadece öneride kalmamakta, daha önce bahsedilmemiş ve de denenmemiş çözümün stratejisini de ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak, bu çalışma, güvenlik, istihbarat ve terör konularına meraklı olan uzmanların yanı sıra, ülkemizin sorunlarına duyarsız kalamayan bütün okuyucularında ilgisini çekecek çok iddialı bir eser olarak kamuoyuna sunulmuştur.

• PKK terörü Türkiye’de mağdur çoğunluğu ilgilendiren bir ‘TÜRK SORUNU’ yarattı mı?

• Türkiye etnik bir cehenneme doğru mu gidiyor?

• PKK ve DTP’nin Üst düzey yöneticilerinin etnik kimlikleri neden açıklanmalı?

• Mozaik nedir, neden bilimsel değildir?

• Türkiye, PKK’ya karşı Irak sınırına tampon bölgeyi ABD, Irak ve Peşmergelerle pazarlık yapmadan nasıl kurabilir?

• Genelkurmay’ın internet sitesinden PKK’yla yapılan mücadeleyle ilgili haberler neden kaldırılmalı?

• Türkiye tarafından Kuzey Irak askeri müdahale durumunun nedenleri, hedefleri ve sonuçları ne olmalı?

• Teröre karşı, askeri, hukuki, istihbarati önlemlerin yanı sıra, siyasi, ekonomik, psikolojik ve kültürel önlemler nasıl alınmalıdır?

• PKK NASIL BİTER?

Bu ve benzer soruların cevaplarını, Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın ilginç tespit ve çözüm önerilerini “PKK NEDEN BİTMEDİ? NASIL BİTER?” isimli bu kitapta bulacaksınız…



.......


RIZA ZELYUT - DERSİM İSYANLARI ve 
SEYİT RIZA GERÇEĞİ

Dünyanın hızla yeni bir savaşa sürüklendiği ,Hatay’da çatışmaların başladığı 1937’de; Tunceli (Dersim) bölgesinde başlatılan ama kökü 1920’deki Koçkırı ayaklanmasına kadar uzanan isyanın sebebi neydi? 

O projenin arkasında hangi Kürtçü/Kürdistancı örgütler vardı?
Seyit Rıza kimdi; isyanların Alevilikle ilgisi bulunuyor muydu?
Tunceli’nin kültürel kimliği neydi? 

Dersim ayaklanmalarını; bu ayaklanmayı çıkartanların ve yürütenlerin belgelerini temel alarak ve Tunceli bölgesini de inceleyerek yazdık.

“Dersimliler, beni dinleyin; başınızda bir felaketin dolaştığını görüyorum.” 1916- Hacı Bektaş postnişini, Çelebi Cemalettin Efendi

"Tunceli’de Alevilik eğitimi de veren okullar açalım.” , 
1926 - Mustafa Kemal ATATÜRK

“İngiltere Hükümeti’ne, Türk hükümeti; Dersim bölgesine girmeye kalkışmıştır. (…) Kürtler, bu olay karşısında silaha sarıldılar. Ben ve yurttaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık.” 
1937- Dersim Generali Seyit Rıza

“Ben Türk ordusuna tek kurşun atmadım” , 
Seyit Rıza (Yakalandıktan sonra) 

“İntikam!.. Kürdistan denilen yıkık anayurdun kurtarılması için. İntikam!... Kürt diyarında uluyan sırtlan ve çakallar ırkının (Türk’ün) pis vücutlarından Kürt vatanını temizlemek için.” 
Dersimli Baytar Nuri (Seyit Rıza’nın akıl hocası) 

“Ankara hükümeti, Dersim bölgesindeki Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Bugün Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden, kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişi ile karşı karşıya bulunuyoruz.” 
29 Temmuz 1937 tarihli Komüntern'in yayın organı Rundschau.


Rıza Zelyut, “Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği” adlı eserinde bölgedeki aşiret reisleri ve ağalarının o dönemde yaptıkları PROPAGANDALARDAN bazılarını şöyle ifade eder:

“-Dersim’deki kadınlar gündüz kocalarının, gece askerin olacak,
-Elazığ halkevinde yaptıkları gibi, kadınlarla erkekleri birlikte toplayacaklar; sonra da mumları söndürecekler,

-Evlerin bir giriş bir de çıkış kapısı olacak, iki kapıda da polis bekleyecek; sizlerin bütün kazandıklarınız elinizden alınacak.

-Ekmek, odun, hatta keçilere toplayacağınız meşe yaprakları bile izin kağıdına (vesika) bağlanacak, bunların vergisini vereceksiniz ” .





ARTIK DOĞRULARI SÖYLEMENİN VAKTİDİR....








16 Mayıs 2014 Cuma

Artık susulacak zaman geçti! - Yüzbaşı Selahattin'in Romanı




….Bir gece Rahmi, Selanik kahvesinde bana sordu:

- Sen nesin?
- Harbiye talebesiyim.
- Başka?
- Bilmem.
- Düşün bakalım!
- Osmanlıyım.
- Başka?
- Müslümanım.

Sonunda Rahmi bana: Hayır sen her şeyden önce Türksün! Dedi.

O vakte kadar biz yalnız köylülere “Türk” derdik.


Rahmi’nin sözü üzerine ben:

- Bilmem…Şimdilik Osmanlıyım, dedim.

Rahmi bana bir saat süren bir konferans verdi. Biz çok büyük milletmişiz, biz Asya’nın ortalarından gelmişiz, biz bir zamanlar dünyayı zaptetmişiz; sonra işi tembelliğe vurmuş, her şeyi unutmuşuz. Şimdi Türklüğe sarılarak çalışmamız lâzımmış…

Ben, Rahmi’nin konferansına bayıldım. Eve geldim. Bir hafta bu sözlerin etkisi altında kaldım. Ertesi Cuma, Rahmi’yle buluştuk. Fındıklı’da bir eve götürdü. Kazanlı bir Türk olduğunu söyleyen bizden çok yaşlı bir zata beni takdim etti:

- Size bir Türk daha getirdim, dedi.

Oturduk.

Adam bir Fransızca kitap çıkardı. Önce Fransızcasını okudu. Sonra Türkçeye çevirdi. Ne güzel ve saf bir Türkçeyle konuşuyordu. Okuduğu kitabın adı, Gök-Bayrak’mış. Cengiz’in muharebelerine ait kahramanlıkları yazıyormuş.

Günler böyle devam etti. Yavaş yavaş Türk olmaya başladık. Ben de bir yandan Türk oluyordum, bir yandan Türkçü….Fakat kime bundan bahsetsem gülüyor, kafasını çeviriyor:

- Güle güle, sen Türk ol ! Benim aptal ve sersem olmaya niyetim yok!...diyordu.

Tam bu sıralarda, yani 1911 yılı ilkbaharında gazeteler İtalyanların Trablusgarp vilâyetimize asker çıkararak bize harp ilân ettiklerini yazdılar.

Bütün memleket ayaklandı. İtalyanlara ve mallarına boykot kararları alındı. Hürriyet kahramanı Enver Beyin Trablus’a giderek İtalyanlarla savaşa başladığını gene gazetelerde okuduk. Haber alıyorduk ki, birçok subay, kıyafet değiştirerek Suriye, Mısır veya Fransa yoluyla Trablus’a gidiyor ve yerli Araplardan bir ordu vücuda getirerek çarpışıyorlardı. Muharebe gittikçe kızışıyordu.

Bu gidenler arasında Binbaşı Mustafa Kemal, Kolağası Halil de vardı. Topoğrafya hocamız Yüzbaşı Bekir Sami Bey bir gün derste bize çok hazin bir vedayla binbaşı olarak Bağdat’a gitti. Bu sırada Arnavutluk illerimizde Arnavutlar da isyan etmişlerdi.

Demek ki 1911 yılında Arnavutluk’ta isyan. Yemen de isyan. Bağdat’ta isyan, Trablus’ta muharebe vardı.

Erzurum ve Van illerinde Ermeniler ayaklanıyor. Kürtlerle birlikte, hükümet kuvvetlerine karşı koyuyorlardı. Eşkiyalık ve çete muharebeleri devam ediyordu. Edirne, Serez, Selânik, Kosova, Üsküp’te Bulgarlar her tarafı ateş içinde bırakıyorlardı…

Osmanlı İmparatorluğu göçüyordu…



Edirne’ye ilk telefon bu yıl (1910) geldi. Daireler arasına kondu. Şehirde herkes bu gâvur icadının harikulâdeliğinden söz ediyor, kimse bu işin sırrına akıl erdiremiyordu. Ordu, üç adet zırhlı otomobil getirtmişti. Bütün şehir halkı arkasına takılır, hayretle seyrederdi. Aynı yıl sinemayı da gördü Edirne… Perdede yürüyen bir eşek, insanların yüzdüğü bir havuz, veya bir trenin gelişini gösteren sinema şaşkınlıkla karşılandı.

….

Bulgar eşkiyası da Edirne dolaylarına sokularak, Müslüman köylerini yakıyor ve şehre her gün köylerden yaralı ve yanık muhacir kafileleri geliyordu.



Harbiye’ye geldik. Kurmay Binbaşı Vehip Bey okul kumandanıydı. Geldiğimiz günden itibaren muazzam bir faaliyet başladı. Önce sınıflara ayrıldık. Ben piyadeye geçtim. Bizim bölükte Edirne’den gelen ancak üç dört kişi vardık. 16 idadiden öğrenci Harbiye’de toplanıyordu. Bizim sınıf 422 piyade, 41 süvari çıkardı. * ( 1930’da yani yirmi yıl sonra, bizim sınıf arkadaşları Dolmabahçe’de bir yıldönümü töreni yaptılar. Hayatta 54 kişi kaldığımız tespit edilmişti.!)



Ben mektepte Türkçülük akımının başıydım. Harbiye’de Türklük, Araplık, Arnavutluk, Kürtlük almış yürümüştü. Öğrenciler milli gruplara ayrılmışlardı. Okul kumandanlığı bu grupları arıyor ve akımları yürütenleri ezmek istiyordu. Çünkü Osmanlılık anlayışının istediği buydu.



Edebiyat sınavına girdik. İki soru verdiler. Aceleyle cevapları yazdım, henüz bir çeyrek olmamıştı ki bitirdim, tekrar okumaya lüzum görmeden görevli subaya verdim. Sınava davetli edebiyatçılar kurulu içinde Hüseyin Cahit, Süleyman Nazif, Abdülhak Hamit, Ahmet Rasim, Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Yusuf Akçora, Hamdullah Suphi vardı.

Bahçeye indim. Biraz sonra bir arkadaşım geldi. Birbirimize neler yazdığımızı sorduk. Sınavda, Harbiye Nezareti’ne Çanakkale, Kumandanından bir telgraf ve bir de Padişaha Trablus Kumandanından bir yazı istenmişti. Ben telgrafın imzasını “Çanakkale Kumandanı Aktaş” ve mektubun imzasını “Trablus Kumandanı Timurtaş” diye atmıştım. Bunu söyleyince arkadaşım:

- Ne yaptın? Okul kumandanlığının Türkçüleri aradığını bilmiyor musun? Şimdi kâğıtların dikkati çekecek ve sen takip edileceksin..! dedi.

Söyledikleri beni korkutmuştu.

Öğle yemeğine gittiğimiz zaman Bölük Mülâzımı Feridun Beyi gördüm. Feridun Beyin sınıfta edebiyata meraklı olanlara ilgisi vardı. Sınıfı birkaç defa yazılı sınava çekmiş, iyi yazanları ayırmıştı. Ama bunların arasında ben yoktum.

Yemekte Feridun Bey bizim masaya gelince:

-Söyle bakalım Selâhattin Efendi, nasıl yazdın? diye sordu.

- Bilmiyorum efendim, babam öldüğü için kafam çok dağınık…

Feridun Bey, bunun üzerine dört yüz kişinin yemek yediği salonda şöyle konuştu:

“Efendiler, bugün memleketin üstün ve seçkin edebi heyeti mektebimize gelmiş, imtihanlarda bulunmuş ve bazı kâğıtları da okumuştur. Bu meyanda Selâhattin Efendinin sınav kâğıdını da okuyan edebi heyet, Mektep Müdürlüğüne müştereken imzalı bir tezkere yazmış ve Mekteb-i Harbiye’nin bu kadar şuurlu ve güzel yazı yazan bir talebe yetiştirmesinden iftihar duyduklarını ve mektep müdürüne teşekkür ettiklerini bildirmişlerdir. Mektep müdürü bu durumu alay emriyle tamim etti. Sizler de okuyacaksınız. Ben de Selâhattin Efendiye şahsen mektep namına teşekkür ediyorum” dedi.

Korkum dağılıvermiş, yerini sevince bırakmıştı. Ben ne bekliyordum, ne olmuştu….Hayat böyle beklenmeyen şeylerle doluydu…

Ordugâha çıktık. Döndük. Sınavlarımızı bitirdik.

Ben merkezi Çanakkale’de bulunan ve İtalyanların deniz hücumlarına karşı sahillerimizi savunan İkinci Kolordu’ya kur’a çekmiştim.

10 ağustos 1912’de Padişah V. Sultan Mehmet Reşat geldi, bize Harbiye’de subay diplomalarımızı verdi. 

1894 yılında doğmuştum. 15 ağustos 1912 günü akşamı 18 yaşında bir subay olarak birliğime katılmak için yola çıktım.

Çanakkale İkinci Kolordu Beşinci Fırka (Tümen) On Beşinci Alay Üçüncü Taburuna tayin edilmiştim.

İstanbul’dan o vakit Nemse vapurları denen Lyod Triyestino vapurlarından birine bindim. Aynı akşam Çanakkale’ye giden bir Yunan vapuru vardı. 1908 devriminden sonra alınmış iki üç vapurumuz vardı. Türk kıyılarındaki insan, hayvan ve yük nakliyatını hep yabancılar yapardı.



Sabah olurken vapur Çanakkale’de demirledi. Vapurun çevresini kayıklar sardı. Birisine atlayıp sahile çıktım. O tarihte Çanakkale’de iki kolordu vardı. Yüz bin kişiye yakın kuvvet o civarda bulunduğumuzdan her tarafta asker kaynaşıyordu. Doğu Merkez Kumandanlığına gittim. İkinci Kolordu Karargâhının Çanakkale’nin karşı sahilindeki Maydos kasabasında olduğunu öğrendim. Kasaba harap ve halk perişan idi.

Yakup Şevki, bize Çanakkale’de oturan Şevket Turgut Paşa’yı görmemizi söyledi. Biz Çanakkale’ye tekrar geçip kumandanın evine ulaştık. Haber verdik. Bizi içeri aldılar. Biraz sonra çok kibar giyinmiş kır saçlı bir hanım salona geldi, hepimizin elini teker teker sıkarak bizi tebrik etti. Bu , Şevket Turgut Paşa, Romanya’da ataşe militerken oradan aldığı Romanyalı hanımıydı. Bize güzel şeyler söyledi:

- Siz bu ordunun en yeni bilgilerle bezenmiş subaylarısınız. Memleketiniz çok geri, halkınız ve subaylarınız çok cahildir. Dünya çok ileri gitmiştir. Eğer milletinizi, vatanınızı seviyor, yabancı ellere esir olmasını istemiyorsanız çok çalışınız. Ben Romanyalıyım, fakat vatanım Türkiye’dir.

Sonra mavi gözlü , sarı bıyıklı , sevimli ve vakarlı haliyle Kumandan Şevket Turgut Paşa gelerek hepimizin gözlerinden öptü.

- Çocuklarım, şu anda çok kavi bir düşman karşısındayız. Her gece büyük düşman donanması karşımızda dolaşıyor, karaya asker çıkararak Boğazları elimizden almak için fırsat bekliyor. Şüphesiz bu düşmana bir fırsat vermeyeceğiz. Ve şayet karaya çıkarlarsa Çanakkale’yi İtalyanlara mezar yapacağız. Bu askeri görevinizi benden öğrenmeyecek kadar iyi bilerek büyük bir memleket aşkıyla buraya geldiğinizi gözlerinizden okuyorum. Biz çok geri ve cahil kalmış durumdayız. Dünya ile aramızdaki fark o kadar büyük ki, biz bu farkın dehşetini de anlayacak durumda değiliz. Her Türk, kudretinin yettiği kadar çalışmaz ve kanının son damlasına kadar fedakârlık yapmazsa, bu vatanı kurtaramayız.

Hüseyin Efendiyle, bölüğe geldik. Bölük muharebe mevcutlu olduğu için 285 neferdi. Seferberlik dolayısıyla 1873-1891 doğumlu erat silah altındaydı. Şu halde en yaşlı nefer 39, en genci 21 yaşındaydı….Bu 285 adam benim emrimdeydiler ve benim emrimle öleceklerdi…Talime çıktık.

Bölük talime başladı. Ben de incelemeye başladım. Maalesef talim namına yapılan şey, bir maskaralıktı. Okuması yazması olmayan Çavuşun yapacağı şey de bu maskaralıktan başka şey olamazdı. Derhal neferlerle teker teker meşgul olmaya başladım. Bölüğün hemen yarısından fazlası tüfeğe fişek sürmesini, süngü takmasını bilmiyordu. Birçoğu daha silâh atmamıştı. Oysa düşman karşımızda ve bize saldırmak üzereydi.

Baktım ki neferlerin bir kısmı Arapça, bir kısmı Kürtçe, bir kısmı Arnavutça konuşuyor. Bölükte üç dört Ermeni, iki üç Rum, birkaç Bulgar var. Ayakkabılar parçalanmış, çamaşır yok, hepsi takatsiz, bitli, yorgun…
İlk gördüklerimin acısıyla döndüm. Ve gördüklerimi derhal Hüseyin Efendiye söyledim. Hüseyin Efendi bana dedi ki:

- Bu asker kahramandır. Sen daha beşikte yatarken bunlar dağda kavga ediyorlardı. Yarın bir silah patlarsa görürsün. Hem sen böyle şeylere karışma…

O akşam yemekten sonra koğuşa gittim. Başçavuş ders veriyordu. Dinledim. Bazı askerlere ben de sual sordum:

S – Kaç Allah vardır?
C – Sekiz tane….
S – Neredeler?
C – Biri koğuşta Başçavuş, diğeri bölükte Hüseyin Efendi, vs…
S – Senin peygamberin kim?
C - …..
S – Kaç yaşındasın?
C – Bilmiyorum.
S – Bana birden ona kadar say!
C - Okuma yazma bilmem.
S – Bulunduğumuz yer neresi?
C – Kale-i Sultaniye…
S – Burada ne bekliyorsun?
C – Gâvur gelecekmiş…
S – Hangi gâvur?
C – Gâvur işte…

Şüphesiz bu nefer ne tarih biliyordu, ne coğrafya, ne millet, ne vatan…Gel demişler gelmiş, dur demişler durmuştu. Dersten çıkıp çadırıma geldiğim zaman Çanakkale suları önüne sandalyemi atıp oturdum. Durumu görüyordum: Feciydi. Ama çok azımız bu fecaatin farkındaydık. Çoğumuz kahramanlık teraneleri içindeydik….

Hayatımız tabii olarak sabah akşam talime çıkmak, gece derse girmek, sonra arkadaşlarla sohbet etmekle geçiyordu. Fakat her gün içinde bulunduğumuz çıkmazı daha iyi kavradığımızdan ıstırabım artıyordu. Ben her gece iki üç saat askerlik, tarih, felsefe üstüne kitaplar okumayı âdet edinmiştim. Hüseyin Efendi ve arkadaşları benimle alay ediyorlardı:

- Subay okur mu? Sen okumanı bitirmemiştin de neden subay oldun? Böyle okuduğunu gören nefer. Bu cahil subay nereden çıktı, gece okuyup öğreniyor, sabah bize söylüyor, demez mi?
Koca İtalyan donanması gelmiş, Boğazları kapamış Trablus elden gitmiş, İzmir’den Antalya’ya kadar On İki Ada elinde….Bizimkiler:

- İtalya da kim oluyormuş? Çanakkale’deki kayıklara adam bindirsek İtalyan donanmasını havaya uçururuz!...

Haddiniz varsa, olmaz deyin, hemen size vurdukları damga:

- Korkak ve cahil!

Günlerden birinde atış meydanında neferlere yeni usullerle atış vaziyeti aldırıyor ve çalıştırıyordum. Bizim Hüseyin Efendi geldi. Olanları görünce fena halde kızdı. Eratın işiteceği bir sesle:

- Selâhattin Efendi, bunlar iş değil! İş, Silah atmaktır. Gel bakalım şu atış yerine!

Bu hitap tarzı üzerine çok fena oldum. Atış yerine geldim. Bana dedi ki:

- Al şu tüfeği at bakalım!

Dedim ki:

- Elimizdeki talimname, bölük subaylarının da nefer gibi bu atışları yapmasını emrediyor. Bölük Kumandanı sıfatıyla sizden başlayalım.
- Peki, dedi, eline bir silah aldı.

Yüz elli metreden ders atışı hedefine atıyorduk. Yatarak destekli atış yapıyordu. Hüseyin efendi… en rahat ve kolay pozisyon buydu. Birinci mermiyi attı. İşaret verdiler:

- Boş!...

İkinciyi attı: İsabet! Yani numaralı daireler dışında hedefi vurabilmişti. Üçüncü atışta dördü tutturabildi. Bu, rezilâne bir atıştı. Ama Hüseyin Efendi, benim gibi bir toy kişinin silâh atacağını ummadığı için, kendi yaptığı atışı başarı sayıyordu.

- Haydi bakalım Selâhattin Efendi, sıra sende…dedi.

Ben bir tüfek aldım, ayakta birinci mermiyi attım.
İşaret verdiler: 11… İkinci ve üçüncü 12 ,12…Hüseyin Efendi çok şaşırdı:

- Aferin mülâzım, sen silâh atmasını da biliyormuşsun? Dedi.

Cevap verdim:

- Bildiğim için subay yaptılar.

O günden sonra durum benim lehime gelişti. Bu işlere başladığımızın onuncu günü bölüğün gerçek kumandanı Kurmay Yüzbaşı Cemal Bey geldi. Henüz otuz yaşına girmemiş levent yapılı, aydın bir delikanlıydı. İki gün içinde kaynaştık ki, o bana “Selâhattin” dedikçe ve ben “yüzbaşım” diye seslendikçe kardeş gibiydik. Bölük hızını almış şaşırtıcı bir çalışmaya girmişti. Bölüğümüz Çanakkale inzibatına memur oldu. Ve bütün karakolları teslim aldı. Bölük merkezi Çanakkale içinde Çınarlık denen ağaçlık bir yere nakledildi. Çanakkale’de o tarihte iki kolordu vardı. Biri, Nizamiye kolordusu, yani bizimkiydi, Rumeli yakasındaydık. Redif kolordusu Anadolu yakasında bulunuyordu. Her iki kolordunun dayandığı şehir Çanakkale, bir asker meşheri gibiydi.



Yüzbaşı Selahattin’in Romanı / 1.Kitap
İlhan Selçuk 

...

"Harbin sonlarına doğru, Mehmetçikleri yaşla değil; kiloyla askere alıyorlardı. Kırkbeş kilo gelen askerdi......"

"Sabahleyin kalkıp Anadoluhisarı vapur iskelesine geldiğimiz zaman karşılaştığımız manzara şuydu:

Boğaz'ın karşı yakasında Amerikan Kolejinde büyük bir Yunan bayrağı ve gençlerin Yunan şarkıları...Çok defa Boğaz sularında yarısı denizde dalgalanan büyük Yunan bayraklarını taşıyan motor, kayık vb. askeri araçların gezdiklerini görürdük. Yunan torpido ve zırhları karakol görevi bahanesiyle bir aşağı bir yukarı gösteri yaparlardı.

Bineceğimiz vapur iskeleye geldiği zaman ; Çubuklu, Beykoz, Paşabahçe'den gelen bir sürü Rum ve Ermeni'nin ortak şarkıları marşları yükselirdi. Bu azgınlar vapura giren Türk kadınlarına ve erkeklerine bir sürü hakaret savururlar, bazen Türklerin başından feslerini alarak denize atar:

- Türko, Türko diye fesin yüzüşünü seyrederlerdi. Bazen bir feryatla birlikte bir çarşafın yırtıldığını duyardık....

Gene bir gün dört-beş Senegalli asker Sirkeci'de birkaç Türk kadınına saldırdı. Kadınların feryadı üzerine oradaki bir polis silah kullanarak Senegalli neferlerden birkaçını vurdu.

Ne var ki Türk polisini yakaladılar. Fransız Guyanısı'na sürdüler. (Bu polis Fransız mahkemesinin verdiği cezayı 18 yıl çektikten sonra memlekete dönebildi!)

Günler geçtikçe savaş sırasında dışarıya kaçan Hıristiyanlar geriye dönüyor, batan İmparatorluğu paylaşmakta sabırsızlanıyordu.

Ortalıkta Türk ve Türkiye diye bir şey kalmamıştı."

"Hat Komiserliği görevi feciydi. Haydarpaşa garının bütün memurları Ermeni ve Rum'du. Belki birkaç küçük Türk memuru da vardı. Anadolu demiryollarını kendi paylarına ayıran İngilizler, bu hatta ve gara el koymuşlardı....

Biz Hat Komiserliğinde üniformalı üç Türk subayı ve İstasyon Kumandanı Yüzbaşı Hurşit'ten meydana gelen bir küçük kadroyduk. Her gün bir saldırıya uğrayacağımız korkusuyla titriyorduk.

Her sabah Anadoluhisarı'ndan vapurla Köprü'ye geçer, oradan Haydarpaşa vapuruna binerek gara gelirdim. Daha önce de söylediğim gibi bu yolculuklar sırasında herhangi bir nedenle saldırıya uğramak dayak veya küfür yemek, öldürülmek işten bile değildi. Böyle durumlarda herhangi bir direnme, ya da karşılığın bedeli galip devletlerden birinin hapishanesine yollanmak ve orada yerli Rum veya Ermenilerin eline düşmekti...."

"Beyoğlu'nda Rumlar Türk kadınlarının çarşaflarını yırtmışlar, Türk erkeklerinin feslerini çiğnemişler, dükkan veya evde buldukları Türk bayraklarını parçalamışlar.

İstanbul bu tarihte bir mahşer yerini andırıyordu. İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan, Japon, Amerikan ordularından subaylar, neferler ve dünyanın her ulusundan ve dininden insanlar şehri doldurmuştu.

Anadolu'nun çeşitli yerlerinden sürülmüş Ermeniler de İstanbul'a dolmuştu. 

Türkler yenilmişti.

Hıristiyan azınlıkları Türklere karşı kışkırtanlar savaşı kazanmışlardı. Hıristiyanlar galip devletlerin tabii müttefikiydiler. 

İngiltere Elçiliğinde bir Rum-Ermeni şubesi açılmıştı. Rumların istekleri genişti. Trabzon Piskoposu ve Rumları, bir Pontus devleti kurmak istiyorlardı.

Ermeniler Karadeniz'den Akdeniz'e uzanan bir devlet hazırlığı içindeydiler. 

Bağımsızlık peşinde koşan Arap, Kürt, Rum temsilcileri İstanbul'a doluşmuşlardı. 

Bir evin kapısında "Trabzon Rum İmparatorluğu Temsilciliği" bir başka kapıda "Pontus Cumhuriyeti", bir başkasında "Kürt Krallığı" biraz ötede "Kilikya Ermenileri Temsilciliği", güzel bir konağın girişinde "Arnavutlar Birliği" gibi levhalara ve uydurma bayraklara rastlanıyordu.

Bunlar yetmezmiş gibi Bolşevik devriminden kaçan Ruslar da şehri doldurmuşlardı.

İstanbul'da aranıp bulunamayan yalnız Türklüktü.

Payitaht tam bir uluslararası kent niteliğine girmişti. 

Bu şehirde en hakir en zavallı olanlar Türklerdi.

Türklerde ne hayat yeteneği kalmıştı, ne şeref....

Türk de Türklüğünü bir günah gibi saklayarak kenar çekilmişti.....

Hiç bir ev saldırıdan uzak değildi. Her an kapı çalınabilir ve bir sarhoş yabancı grubu, eğlenmek istediklerini söyleyebilirdi. Bu yabancılara Rum ve Ermeniler öncülük ediyorlardı.

Çevre köylerinde özellikle Pendik, Maltepe ve Beykoz'da Rum çeteleri türemişti. Türk köylerini basıyorlar ve yağma ediyorlardı.

Türk köylerinde pek az kimse kalmış; çoğu yanmıştı.

Çeteler kent içinden bile tacirleri dağa kaldırıyorlar, rehine olarak saklıyorlardı. Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında cinayetten, yağmacılıktan, kundakçılıktan, özetle kan dökmekten açılmış bir uçurum vardı.

Eşkiyanın yakalanmaktan korkusu yoktu, ama halk korku içindeydi. İngiliz memurlar ve istihbarat ajanlarıyla eşkiya arasında ilişkiler vardı.

Türklere sömürgelerdeki Hintli, ya da zencilere davrandıkları gibi muamele ediyorlardı İngilizler......"



Yüzbaşı Selahattin'in Romanı 2.kitap 


___



"Tarih ve Allah her şeyi affeder, ama alçaklara karşı sükût lânetlenmek demektir. Bunu nasıl affettireceksiniz?"

"Nasıl oluyor ve nasıl ayağa kalkmıyor ve nasıl bu alçak hükümete râm oluyorsunuz?"

"Yağmacıları, hainleri ve vatanımızı boyunduruk altına almak isteyenleri kovuyoruz. Artık susulacak zaman geçti!"


Yüzbaşı Selahattin'in Romanı






Tarih kitaplarında mı kaldı sandınız?
ALDANDINIZ....


HÂLÂ GEÇERLİLİĞİNİ KORUYOR
ÖYLEYSE .....


/





13 Nisan 2014 Pazar

İZMİR YOLLARINDA…






KARAKALPAKLILAR VE DOLUDİZGİN
.

Salih Efe atını bir kere daha mahmuzladı. Hayvan ok gibi fırlayıp Akıncı Müfrezesi Kumandanı Yusuf Bey’in atına yetişti. Yusuf kalpağını kaşlarına çekmiş,gerilmiş yüzünü, şişkin göğsünü, rüzgara vermiş, atını koşturuyordu. Salih bağırdı:

“Bu gidişle ya öfkeden biz, ya yorgunluktan hayvanlarımız çatlayacak! Bu ne beladır Bey?”

Yusuf karşılık verdi:
“Bir bela ki sorma Salih…Yetişemiyoruz alçaklara…
Yakıyorlar,soyuyorlar,öldürüyorlar…”

“Erkeklik mi bu? Düpedüz kahpelik. Bir elime geçirmeyeyim hain sürüsünü…”

“Zaferimizin tadını, keyfini çıkaramadık be Efe. Anadolu yurdumuz yanıyor! Silahsız, müdafaasız analarımızı, babalarımızı, çocuklarımızı öldürüyorlar. Kızlarımızın , karılarımızın ırzına geçiyorlar. Deli olmak işten değil…İki gündür gördüklerimiz beni delirtecek…Dediğin gibi, öfkeden, hırsımdan neredeyse çatlayacağım…”

“Bu kadar çabuk nasıl kaçıyorlar Yusuf Bey ? Aklım almıyor…”

“Bunları yapanlar, çokluk cephe gerisindeki düşman askerleri. Aldığımız raporlardan anlaşılıyor ki, bunlar çok önceden tahrip taburları hazırlamışlar. Kumandanları planları hazırlamış. Kaçanlar, cephede bozulup kaçanlar da bunlara katıldı. Bozguna uğrayan Yunan ordusu, toptan eşkıya kesildi.”

“Kahrolasıca deyyuslar!”

“Kahrolmaya çoktan oldular ya…Daha bizim taarruzumuzun ikinci günü yenildiklerini anlayınca, hele biz Afyon’a girince Uşak’ı hemen yakmaya başlamışlar. Nasıl yetişirdik?”

Salih, tökezleyen hayvanın dizginlerini çekti.
“Şimdi ne yakaya gidiyoruz?

“Simav,Bigadiç üzerinden Balıkesir’i tutacağız. Oradan Akhisar’a dönüp, Manisa’ya geleceğiz. Aldığımız emir, bu yollar üzerinde dökülüp kalan düşmanların köylerimize, kasabalarımıza verecekleri zararın önüne geçmek. Tahripçileri yakalamak.”

“Öte yakalar ne olacak?”

“Cephe Kumandanlığı, dört bir yakaya bizim gibi akıncı müfrezeler çıkardı. Alaşehir, Salihli,Turgutlu, Manisa yoluna da süvarilerimiz düştüler. Arkadan piyademiz yetişiyor.”

“Desene Bey, bizden önce İzmir’e girecekler.”

“Girsinler Efe…İzmir’e girecek Türk ordusudur. Gireceklerin hepsi de Mehmet…Biz vazifemizi yapalım.”

“Haklısın Kumandanım. Şimdi memleket kazan biz kepçe… Düşman arıyoruz…”

Konuşurlarken, atlar biraz yavaşlar gibi olmuştu. Tekrar atları mahmuzladılar. Yusuf dönüp müfrezesine bir göz attı. Askerleri bir takım kadardı. Hepsi seçme biniciydi. Hepsinini yüzündeki zafer sevincine, yanan memleketin üzüntüsü karışmıştı. Hırsla, inatla at koşturuyorlardı. Müfrezenin başında Sökeli Mehmet, bu sefer bir hafif makineli tüfeği çaprazlama omzuna asmış, kalpağını kaşına yıkmış, göğsünü ileri, rüzgara vermiş, at koşturuyordu. 
Dudaklarında yurdun dağını ,taşını,yeşil yapraklı ağaçlarını kucaklayan bir gülümseme vardı.

Yol dar, iki yakası ağaçlıktı. Sol tarafı yolun küçük küçük tarlalarla kuşatılmıştı. Sağ yakası bayırdı. Burada yol ikiye ayrılıyordu. Yusuf atını durdurdu. Arkasından gelen müfreze de durdu. Salih yaklaştı kumandana. Yusuf başı ile sol cebini işaret etti:

“Şu cebimdeki haritayı çıkarıver Efe…”

Salih atından yere atladı. Yusuf’un boşta sallanmasın diye yenini soktuğu cebine elini attı. Haritayı çıkarıp açtı. Yusuf biraz eğilip, atını zapt ederek haritaya bir göz attı:

“Bu dağ yolunu tutacağız” dedi. “Tepenin ardında bir köy olacak. Köye bir göz atalım.”

Tepeyi tuttukları zaman, aşağıya doğru açılan geniş bir vadi gördüler. Vadinin karşısında kavaklarla, ulu çınarlarla çevrili bir düzlükten yer yer duman tütüyordu. Ağaçların arasında köyün evleri kara kara görünüyordu. Mehmet :

“Alçaklar, burayı da yakmışlar !” dedi. Salih söylendi:

“Sabahtan beri bu dördüncü köy…Ne iştir be yahu!”

Yusuf atını mahmuzladı. Müfreze yayıldı. Ağır ağır köye yaklaştılar. Sonra köye girdiler. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Ahşap, kerpiç evlerin hemen hepsi yanmıştı. Ateş yer yer, evlere yakın yaş ağaçları bile yakmıştı. Köyün içi is kokuyordu; kan kokuyordu ; ölüm kokuyordu.

Müfreze, etrafı tarayarak köyün meydanına doğru geldi. Meydanda iki ulu çınar vardı. Çınarların arasında bir çeşme durmadan akıyordu. Yusuf atından indi. Bir nefer de atından atlayıp koştu, kumandanın atını aldı. Attan inenler, iki yakalarına bakınıyorlardı.

Salih:
“Allah Allah, köylüler nerede ? diye söylendi. Yusuf birdenbire çeşmenin sağındaki çınarın gövdesine arkasını dayamış, diz çöküp ayaklarını altına almış, gözlerini ilerideki dereye dikmiş, kıpırdamadan oturan bir ihtiyar kadını görüverdi.Kadına doğru yürüdü. Bütün müfreze de ardından geldi. Kadın gelenlerin farkında değildi sanki. Durmadan bir noktaya bakıyordu.

Yusuf önüne çömeldi :
“Nine ! Biz geldik…” dedi. Kadın bir an durakladı. Gözlerini, kupkuru gözlerini kırpıştırdı. Yusuf’un yüzüne baktı baktı da, kendisini koyuverdi. İki gözü bir anda çeşme olmuş, yaşlar yanaklarına akıyordu. Kollarını açabildiği kadar açtı. Sonra Yusuf’un boynuna doladı:

“Oğlum ! Oğlum! Hoş geldiniz oğullarım !” diye hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yaşlı yanaklarını Yusuf’un yanaklarına dayadı. Yusuf’un yanağından, alnından öptü. Salih’in bu gibi işlere pek yüzü yoktu. Önce arkasını döndü, gözünün yaşını sildi. Sonra neferlere bağırmaya , kumanda vermeye girişti ;

“Hayvanları gezdirin soluk alsınlar !Etrafa nöbetçiler çıksın”
Yusuf, tek kolu ile ihtiyar nineyi kucakladı, göğsünün üstünde sıktı.

Kadının heyecanı yatışınca sordu :
“Köylü ne oldu ? Neredeler?”

“Kaçabilenler, dağlara kaçtılar. Kaçamayanları gavur önüne katıp götürdü. Dün gece, bize etmediklerini bırakmadılar. Köyümüzü ateşe verirken…Nasıl, nasıl diyeyim oğul ? Bir sürü eza, cefa ettiler…Benim şuracıkta arkama dipçikle vurdu biri…Öldü sandı bıraktı. Benim ihtiyarı şu dereye doğru sürüdüler, öteki erkeklerle…Hepsi ihtiyarlardı. Kadınları, kızları kurtarmak için gavurun önüne geçmek istedilerdi.Bilmem ki ne oldular gayri…”

Yusuf, ihtiyarı teselli etmek için bir zaman dil döktü. Sonra doğrulup kalktı:
“Hadyi nine, seni evine götüreyim” dedi.

Kadın gözünü ilerdeki dereden ayıramıyordu.
“Dizlerimin bağı çözüldü, akşamdan beri kıpırdanamıyorum. Kalkabilsem, şu derenin içinde benim koca adamı arayacağım. Ne oldu kaldı bilmem ki…”

Yusuf, ihtiyar kadının ne demek istediğini çok iyi anlıyordu:
“Biz etrafı ararız…” diye döndü, çeşmenin başında su içen, yüzünü yıkayan, matarasını dolduran askerlere baktı.

“Mehmet Çavuş !” diye seslendi. Mehmet fırladı.

“Buyur Kumandanım !” karşılığını vererek Yusuf’un karşısına dikildi, emir bekledi.

“Boydan boya karşıki derenin içinde bir dolanın bakalım. Dikkatli olun, gizlenmiş düşman olabilir.”

Asker köyün etrafına yayıldı. Ne aradıklarını biliyorlardı. Çok geçmeden Mehmet, beraber gittiği dört neferi dere içinde bırakıp döndü geldi. Yüzü sapsarı kesilmiş, gözleri yaşlı yaşlıydı. Yusuf çeşmenin taşına oturmuş, dudaklarının arasına koyduğu bir cıgarayı, yakmaya uğraşıyordu. Başka zamanlarda bu işi kolaylıkla yapıyordu: Tek eli ile kibrit yakmaya alışmıştı. Fakat şu sıra çok sinirliydi. İr türlü iki dizinin arasına sıkıştırdığı kibrit kutusuna sürtüp, çöpünü ateşleyemiyordu. Mehmet geldi. Kumandanın cıgarasını yaktı. Yusuf cıgarasından bir nefes çektikten sonra onun yüzüne baktı. Mehmet dişlerini sıkıyordu.

Yusuf tok bir sesle sordu.
“Derenin içinde çok mu ölü var Mehmet?”

“Çok Kumandanım”

“İşkence etmişler mi?”

Mehmet yutkundu:
“Kadınlara, kızlara çok eziyet ettikleri anlaşılıyor. Hele bir genç kadının boğazında altın varmış herhalde. Onu almak için, koparırken boğmuşlar…İki kızın elbiselerini parça parça etmişler. Zavallıları kan revan içinde bırakmışlar. Üryan yatıyorlardı. Arkadaşlar yeşil yapraklı dallar kesip üstlerine örtüyorlar.”

Yusuf cıgarasını birden yere atıp ayağa kalktı. Yüzü simsiyah olmuştu:

“Ne duruyoruz Mehmet” diye bağırdı. “Çabuk müfrezeyi topla. Şu canilerden bir kaçını olsun suçüstü yakalayalım. Bu ne vicdansızlık, alçaklıktır !”

Atların terleri kurumuştu. Nöbette vazifede olmayan neferler, kuru ekmek yiyorlardı. Mehmet onlara doğru yürürken, köyün öte başından Salih, arkasında on beş, yirmi kadar kadınlı çocuklu köylü ile göründü. Kadınların arasında yaşlı erkekler vardı. Salih kucağında iki yaşlarında bir kız almıştı. Beş yaşında bir erkek çocuğunun da elinden tutmuştu. Kafile yaklaştı. Köylülerin bitkin , perişan halleri, korkulu yüzleri, çeşmenin başında hareketsiz onlara bakan Binbaşı Yusuf’u görünce, birden değişiverdi. Koştular, kollarını açarak sevinç çığlıkları kopararak koşuştular. Çocuklar ellerine sarıldı. İhtiyarlar, kadınlar boynuna sarıldı. Salih:

“Dağlara kaçanlar, bizim geldiğimizi yukarıdan görmüşler. Hepsi geliyorlar” dedi.

Yusuf sordu:
“Köyün muhtarı, imamı nerede ?”

Bir ihtiyar adam ileri çıktı:
“Muhtar benim Kumandan Beyim. İmam da neredeyse gelir.”

“Derenin içinde şehitler var. Onları gömün. Bizim duracak vaktimiz yok.Öteki Köylere yetişelim.”

İhtiyar nine, oturduğu yerde durmadan ağlamaya başlamıştı şimdi. Kadınlardan birkaçı onun yanına vardı. Öteki köylünün birdenbire sevinci siliniverdi yüzlerinden. Ağır ağır dereye doğru yürümeye başladılar.

Yusuf bir an Salih’in yüzüne baktı. Bir adım köylünün ardından atmak, gitmek istedi. Sonra vazgeçti, Salih:

“Köylü, şehitlerin icabına bakar Bey, biz buralarda pek durmayalım…” dedi. Bir nefer kumandanın atını çekti önüne. Müfreze atlandı. Rüzgar gibi köyden çıktılar.

Yusuf hem atını koşturuyor, hem söyleniyordu kendi kendine:

“İnsanlığını unutmuş bu alçaklar. Allahım, sen bize insanlığımızı unutturma…Sen aklımı fikrimi muhafaza et!”

Yaşlı gözlerinin önünde bir sürü hatıralar uçuşuyor, üç yıl önce İzmir’e giren, Manisa’ya giren düşmanın yaptıkları aklına geliyor, kayıp anası,babası,feci şekilde ölen kız kardeşinin ince yüzü ta ufuklarda uçuşuyordu. 

Yaşlı gözlerle durmadan atını mahmuzluyordu Yusuf.


Bölüm ÜÇ
...

Yusuf’un akıncı müfrezesi toza,toprağa ,tere batmıştı. Hayvanları bitkindi. Geçtikleri, girdikleri köylerde taş taş üzerinde bulamıyorlardı. Nasılsa düşmanın zulmünden kurtulmuş, düşmanın yakmaya, yıkmaya, öldürmeye fırsat bulamadığı bir iki köye de rastladılar. Bütün köylü sevinç gözyaşları içinde müfrezeyi karşıladı. Askerin karnını doyurdu, ağırladı. 

Bu köyler anayollardan uzakça köylerdi. Fakat kaçan düşman sürülerinin geçtiği yerler, çekirge sürülerinin geçtiği tarlalara dönüyordu. Sivil halk dağlara kaçışıyordu, kaçamayanların sonunu görmek, insanın aklını durduruyordu. Bazı da halk ölmemek için, namusu için düşmanla dövüşüyordu.

Akıncı müfrezesi 3 Eylül günü ,akşama doğru bir köye geldi. Köy yanmış, tütüyordu. Yusuf köyün ortalık yerinde, genişçe meydanında atının gemine asıldı. Müfreze de yere atladı. Hayretle yerdeki ölülere baktılar. Sırayla beş altı Yunan askeri yerde yatıyordu. Kimisinin başına kürekle vurulup yıkılmış, kimisi basbayağı odun darbeleriyle öldürülmüştü. Hepsi arka üstü çevrilmiş, ağızlarına birer ölü tavuk, olduğu gibi zorla sokulmuştu. Tavukların başları ölülerin ağzındaydı. İkisinin gözlerinin üstüne birer yumurta konmuştu.

Salih:
“Bu da ne demek ola?” diye şaşkın şaşkın Yusuf ‘un yüzüne baktı. 

Yusuf karşılık vermeye vakit bulamadı. Yanmış bir evin yıkık duvarı ardından, sekiz on kişi birden ortaya çıkıverdi. Hepsi de kadındı: Kimisi genç kimisi yaşlı. Hepsinin elinde çapa, kürek, odun vardı. Sanki birisi alacakmış gibi sıkı sıkı bu araçları tutuyorlardı. Kadınların yüzünde ne sevinç, ne keder, ne de korku izi görünüyordu. Geldiler, geldiler, Yusuf’un önünde, müfrezenin önünde durdular. Hallerinden anlaşılıyordu ki, biraz önce geçirdikleri büyük korkunun, amansız bir dövüşün heyecanını üstlerinden daha atamamışlardı. Genç bir kadın ötekilerin arasından biraz öne çıktı. Gözlerinin içinde bir ışık yandı.

Tok bir sesle:
“Hoş geldiniz kardeşlerim !” dedi. 

Onun ardından bir yaşlı kadın:
“Hoş geldiniz oğullarım, aslan oğullarım!” diye gözyaşlarını tutamadı. 

Müfreze hala şaşkındı, öteden yalınayak, başı kabak, elinde sıkı sıkı bir odun parçası tutan, yanık yüzlü genç bir kadın anlattı. 

Parmağı ile düşman ölülerini gösterdi:
“Bunlar, her şeyimizi aldılar. Babalarımızı, kardeşlerimizi öldürdüler. Sağ kalanları sürüp götürdüler. Köyde ekmek, aş bırakmadılar…Bütün tavuklarımızı, yumurtalarımızı bile yediler, yediler…Gözleri, boğazları doysun diye, son kalan tavukları da kesip biz ağızlarına soktuk. Bir hücum ettik ki can acısıyla, bize kurşun bile atamadılar. Hepsi köyden kaçarken, bunları kaçırmadık. Biz vurduk, öldürdük şu küreklerle, şu sopalarla…İyi etmedik mi? İstemediler mi?”

Aldı sözü başka bir kadın:
“Gel Kumandan Beyim, köyün mezarlığını; kapısı önünde yığılıp kaldı bizim canlar gör. Canımızı koparıp öldürdükleri bizim ölüleri gör. Nah şurada, şuracıkta bütün köy ölü yatıyor. Mitralyözle biçtiler bütün köylüyü…On beş yaşındaki Fadime kızın kollarını ayaklarını askerleri tuttu, kumandaları gözümüzün önünde ırzına geçti. İnsanlıktan çıkmış gavur, delirmiş bu alçaklar, kudurmuşlar.! Ayşe kız,siz gelmeden az önce kendini kuyuya atmış. Kurtaramadık. Biz bu heriflerle burada uğraşıyorduk, örtüsünü kuyunun başında bulduk. Delilere dönmüştük, ellerinden kurtulup kaçarken, Ayşe’ye eza ederlerken, bir kısmı da süngüyle bizim önümüzde dikiliyordu.
Nasıl anlatalım bilmem ki… Ne söyleyeyim bilmem ki...” 

Kadın birdenbire yerlere kapanıp, çırpına çırpına ağlamaya başladı. Aklını kaçırmışçasına bağırıyordu.

“Ayşe benim kızımdı Kumandan Beyim,Yavrumdu..!”

Yusuf hemen kadıncağızın yanına vardı. Onu kollarının arasına almak istemişti. Kadın şimdi kaskatı kesilmişti. Bütün kadınlar şimdi ağlaşıyordu. Salih Efe bir birine, bir ötekine koşuyor; kimine kızım, kimine bacım diye dil döküyordu. Mehmet, askerler şaşırmışlar, köylüyü onlar da teselliye çalışıyorlardı. Bir kadın avazı çıktığı kadar bağırıyordu artık. 

Gerilen sinirleri çözülüvermişti hepsinin. Sabırlarını, tahammüllerini yitirmişlerdi:
“Bu ırz, namus düşmanlarına yaptığımız kusur mu Kumandanım ?”

Yerdeki düşman ölülerini gösteriyordu.
“İyi etmişsiniz alçaklara…Az bile etmişsiniz !” diye kadını yatıştırdı…

Şehitleri gömüp yola koyuldular. Artık Yusuf ve askerleri bir köyden diğer bir köye koşuşturmaktan bitkin düşmüşlerdi. 

Gördüklerinden ,duyduklarından deli divane oluyorlardı.

5 Eylül sabahı bir köye daha girdiler: Yusuf, müfrezesindeki askerlerini yatıştırmak, teselli etmek için:

“Ne de olsa, ne olursa olsun, memleketi düşmandan köy köy temizliyoruz…”demişti. 

Fakat bu eylül sabahının ince sisleri içinde, daha yapraklarını dökmeyen ağaçların arasındaki bu köye varırken, yürekleri büsbütün burkuldu. Yeşil yaprakların arasında köy, simsiyah bir kömür yığını halinde görünüyordu. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Köyün sokaklarına girdiler. İlk bakışta halkın, öteki köylerde olduğu gibi dağlara kaçtığı sanıldı. Ama çok geçmeden yolun ortasında yüzükoyun kapanmış kalmış on yaşlarında bir oğlanın ölüsü önünde müfreze durdu. 

Çocuğun saçı başı kan içindeydi. Başından hala kan sızıyordu.
Mehmet atından atlayıp, çocuğu kucakladı, kenara götürüp koydu. 

Yusuf sordu:
“Çocuk sağ mı Mehmet ?”

“Allah rahmet eyleye; öldü Kumandanım !”

Yusuf üzengilerinin üstünde doğruluverdi:
“Arkadaşlar ! Bu kudurmuş köpekler, çok uzaklarda olmasa gerek, ileri!” dedi.

Dörtnala koştular. Köyü bir baştan öteki başa hızla geçtiler. Tam köyden çıkıyorlardı ki , bir eliyle bir ağacın gövdesine dayanmış, öteki elini kaldırmış, ayakta duramayan bir ak sakallı ihtiyar:

“Durun evlatlar, durun!” diye bağırdı. 

Yusuf birden atının gemine asıldı. At bir şaha kalktı, bir sağa, bir sola döndü, durakladı.

Müfreze de toz bulutuna karışıp dalgalandı, durdu.

“Yaralı mısın baba? “diye sordu Yusuf.

“Siz benim yarama bakmayın oğlum. Köyde benden başka sağ kalan var mı bilemem. Ama belki caminin içinde sağ kalan olmuştur. Bir kere oraya bakın. Yaralılar varsa oradan çıkarın. Ben yürüyemiyorum. Köylünün hepsini camiye doldurup ateşe verdiler.”

“Ateşe mi verdiler ?” diye Yusuf hayretle bağırdı.

“”Ateşe verdiler oğlum. Bilmem hepsi de yandı mı?”

Yusuf gerisingeriye çevirdi atını. Salih Efe,
“Yetişelim be kızanlar !” diye emir verdi. 

Tekrar doludizgin köyün içine döndüler. Caminin simsiyah minaresi ,gidecekleri yeri gösteriyordu.Ateş, beyaz minareyi kapkara etmişti, ama yıkamamıştı. Cami, öyle kuvvetli bir cami değildi. Fakat yanmış çatısı olduğu gibi yıkılmış, dört duvarı kalmıştı. 

Hala yangın devam ediyor, şurası burası küçük alevlerle tütüyordu. Müfreze attan indiği zaman, caminin kapısının karşısına konulmuş bir hafif makineli rüfek göründü. Makinelinin etrafında boş kovanlar vardı. Caminin kapısı önünde birkaç kadın ve erkek ölüsü….

“Namussuzlar, ateşten kaçıp,dışarı çıkmak isteyenleri öldürmüşler…” diye söylendi bir nefer. 

Camiye yaklaştıkları vakit, yanmış et, kemik kokusu ortalığı aldı. Bütün müfreze koşarak yanmış caminin içine girdiler. Ateş tamamen sönmemişti bile. Tamamen yanmış, yarı yanmış bir sürü kadın,çocuk, erkek iskeleti ile karşılaştılar. Ölüler sayılamayacak kadar çoktu. Çoğu da yıkılan yanmış çatının altında kalmıştı. 

Salih donmuş kalmıştı. Sövüp sayamıyordu bile….Yusuf kuru bir sesle emir verdi:

“Dikkatli bakın, sağ kalan var mı?”

Çok dikkatli baktılar, ama bir tek kurtulmuş can bulamadılar. 

Yusuf caminin yanıklığı içinde bir an durdu. İki yakasına boş gözlerle baktı…

Sonra gözlerinden yanaklarına sicim gibi inen yaşları askerlerinden saklamak ihtiyacını duymadı bile. Bütün müfrezenin gözleri yaşlıydı. Hepsi ağlayarak, yanmış camiden, yanmış yüreklerle çıktılar. İçerde yanmış, vicdansızca, alçakça yakılmış kardeşlerini bıraktılar. 

Yusuf kendisini toparlamaya gayret ederek :

“Vakit kaybetmeyelim. Bu kuduz köpekler pek uzaklarda olamasa gerek…” dedi. 

Salih Efe hala ağlıyor, sakalını yoluyordu. Bir nefer, caminin yanındaki mezarlıkta kalmış bir katırı tuttu getirdi. Katırın yükü üstünde duruyordu: gaz bidonları… 

Yusuf katırı yedeğe almalarını, yerdeki makineliyi bırakmamalarını emretti. Müfreze atlanıp, doludizgin yine yola düştü. İhtiyar, bıraktıları yerde oturuyordu.

Yusuf gem çekip yavaşladı:
“Düşman bu köyden gideli çok oldu mu baba ?”

“Dört beş saat oluyor oğlum..Yetişirsiniz elbet…”

İhtiyarın bu cevabına sanki müfreze bir ağızdan karşılık verdi:
“Yetişeceğiz elbette !”

Yorgun atlar bile canlarını dişlerine takmıştı.

İki saattir at koşturuyorlardı. Hepsinin önünde ne yol, ne ağaçlar, ne gök, ne bulutlar vardı. Hepsinin gözünün önünden yanmış çocuk iskeletleri, yarı yanmış kadın ölüleri gitmiyordu. 

Hele birbirine sarılarak yanmış ihtiyarlar, karı kocalar, kadınlı erkekli insanlar, olduğu gibi gözlerinin önünde duruyordu. Bir derenin ötesinde bir köy görünmüştü. 

Bu köy, şimdiye kadar gördüklerinin aksine, bembeyaz duruyordu. Yanmamıştı, yıkılmamıştı. Günlerden beri ilk defa böyle bir köye doğru koşmaya başladılar. Yüz metre kadar önlerindeki dereyi atlayıp karşı bayırdaki köyü tutacaklardı. 

Fakat birdenbire derenin içinden kendilerine bir ateş açıldı. Sekiz on tüfek birden ateş ediyordu. Ateş gelişigüzel ediliyormuş hissini veriyordu.

Salih bağırdı:
“Yakaladık sonunda aç köpekleri !”

Yusuf’un emri hemen müfrezeyi yaydı:
“Kılıç çek, hücum !”


“Arkadaşlar! Bu binadan bir tek adam sağ çıkmayacak.”

“Nasıl çıkabilirmiş ki…” diye sesine neferler cevap verdi. 

Sonra Mehmet’e seslendi kumandan:
“Mehmet ! Esir istemiyorum…”





6 Eylül’de Manisa’ya girdiklerinde her yer yanıyordu. Başka bir müfreze de Manisa’daydı.

Zabit arkadaşları Yusuf’a bu olayları anlatıyorlardı: Türk süvarisi şehre yaklaşırken , İşgal Kumandanı Filipus, planlı bir şekilde Manisa’yı tahrip etmişti: Yunan tahrip taburları, şehre dört bir yakasından ateş vermek emri almıştı. 

Ateşten kurtulmak için evlerinden sokaklara dökülen hakli makineli tüfeklerle biçiliyordu. Yunan askerleri, önce evleri soyuyor,sonra da yakıyor, daha sonra da soyduğu, evini yaktığı halkı öldürüyordu.

Dağlara, şehrin dışına kimseciklerin kaçamaması için Manisa çember içine alınmıştı.

Bütün bu olup bitenleri Yusuf bembeyaz olmuş, taş gibi hareketsiz dinlemişti. Kendi evlerini aramış ama bulamamıştı. Kardeşini gömdüğü bahçede diğer yanan evlerle birlikte enkaz vardı. Annesini babasını bulamamıştı. Yaptığı soruşturmadan hiçbir sonuç alamamıştı. Annesinin, babasının İzmir’de amcasının yanında Nemidelerde olabileceklerini kuvvetle ümit ediyordu, ilk fırsatta Manisa’ya dönecekti.

Yanındaki arkadaşları durmadan anlatıyorlardı. İşte bu sırada Salih Efe, yanında İzmir’den yeni gelen delikanlı ile göründü. Asker de arkasındaydı. 

Kumandanları görünce, asker duraklar gibi oldu. Salih uzaktan seslendi dayanamayıp:
“Kumandanlarım, bu kızan İzmir’den geliyor…”

Zabitler heyecanla ayağa fırladılar. Yusuf doğruluvermişti. Hem Salih’e, hem de arkada duraklayan askerlere eli ile işaret etti:
“Hele yaklaşın arkadaşlar…Oturun, oturun bakalım…” dedi.

Zabitlerden biri:
“Nihayet İzmir’i gören birinden dinleyeceğiz Binbaşım!” diye Yusuf’a döndü. 

Yusuf sordu:
“Adın ne oğlum ?

“Mustafa, Kumandanım.”

“Niye Manisa’ya geldin?”

“Fırka kumandanına kapalı bir mektup ulaştırdım.Teslim edip buraya geldim.Yarın sizin müfreze ile İzmir’e varacağım tekrardan.”

“Ee, anlat bakalım…Nasıl girdiniz, nasıl girdik İzmir’e ? Ne haber getirdin İzmir’den?”

“Vardık Hükümet Konağımıza bayrağımızı çektik.Başkaca iyilik güzellik.”

“Amma da yaptın Mustafa ! Hepsi bu kadar mı ? “ diye bir yüzbaşı çıkıştı. 

Mustafa bıyıklarını elinin tersi eli düzeltip dizinin üstünde doğruldu:
“Başkumandan Kemal Paşamız Kordonboyu’nda geziyor !” deyiverdi birdenbire. Salih Efe patladı:

“Ülen kızan, Kemal Paşamız elbette Kordonboyu’nda gezecek. Çorbacı Hacı Anesti gezecek değil ya… Sen şu işi şöyle inceden inceye bir anlat bakalım.”

Mustafa şöyle bir düşündü:
“Olur, baştan anlatayım. O kadar çok şey gördük ki…Hele ben çıkmadan önce, Ermeniler, mahallelerde sıkışıp kalan gavurlar, İzmir’e ateş verdiler.”

Birdenbire dinleyenler susuverdiler. Herkes birbirinin yüzüne baktı kaldı. Yüzbaşı:

“Deme Mustafa!” diye mırıldandı. Yusuf sordu:

“”Yangın büyük mü ? İzmir’i de yaktılar demek ?”

“Boydan boya Kordonboyu’nun arkasındaki mahalleler yanıyor Kumandanım.”

“Söndüremediniz mi ? “Salih’in bu sorusuna Mehmet:

“Ne mümkün…” karşılığını verdi. “Herifler, evlerin damlarında ellerinde gaz tenekeleri, yağlı paçavralarla koşuyorlarmış. Deli divane olmuşlar. İmdat için koşan, yangının önünü almak için giden arkadaşlar anlattılar, ben kışlada nöbetteydim; azılı gavurlar, Ermeniler, büyük bir kiliseye kapanıp kendi kendilerini dinamitle uçurmuşlar. Biz, patlamayı duyduk kışladan. İzmir kökünden sallandı.”

“Akrepler de böyle yapar çaresiz kalınca…Kuyruklarını çevirip kendilerini sokarlar…” Dönüp, bu sözü eden Yusuf’a baktı dinleyenler: “Hangi kiliseymiş bu?”

“Vallah bilemeyeceğim Kumandanım” dedi Mustafa. “Ayı gibi bir adı vardı kilisenin…Aklımda tutmadım.”

“Aya Fotini olacak…”

“Tamam bu kiliseymiş…”

“Yangın dağ tarafını, Kadifekale tarafını tuttu mu?”

“Pek tutmadı gibi…”

“Bu Anadolu’daki Rumların azınlığın sonudur. Kendi kendilerine ettiler.” dedi bir zabit.

“Buyurduğunuz gibi Kumandanım” karşılığını verdi Mustafa. “Hele İzmir Kordonboyu’nu bir görseydiniz… Bütün İzmir’in gavuru bir yana, her yakadan kaçabilen Rumlar, körfezdeki vapurlara binebilmek için birbirlerini eziyorlardı. İngiliz , Fransız, İtalyan gemileri, dolup dolup gidiyordu. Binemeyenler denizin üstünde yürümeye, yüzmeye kalkışmışlar vapurlara ulaşmak için. Adamdan vapurlar batayazmış. Tayfalar; askerleri, gavurların çoğunu süngü dipçikle denize dökmüşler. Sonracığıma başpapazları bir domuz varmış…Adı sahiden domuzmuş ha ..!”

“Hristostomos olacak…” diye birden irkildi Yusuf. “Ne olmuş bu papaza ?”

“Ne olacak” diye omuzlarını silkti Mustafa. “Herig, ben din adamıyım, beni koruyun diye Hükümet Konağı’na, bizim kumandanların yanına varmış. Elinde asası Hükümet Konağı’nın merdivenlerini çıkmış. Yanında da iki gavur daha varmış. “Ben, hiçbir işe karışmadım, Allah’a dua ediyordum kilisemde bu işler olup biterken!” diyesiymiş…”

“Ne yüzle!” diye Yusuf ayağa fırlayarak bağırdır. Askerler ,zabitler, onun yüzüne baktılar. Yusuf öfkeyle, Yunan işgalinden önce, işgal sırasında, bu Hristostomos’un din perdesi altında yaptığı işleri , kepazelikleri, Yunan ordusunun önünde İzmir Kordon’unda nasıl cüppesini uçurduğunu anlatmaya çalıştı. 

Sonra yavaş yavaş kendisini toparladı. Öfkesi yatışmıştı:
“Peki Mustafa” diye sordu, “ ne yaptı bizim kumandanlar bu Hristos’un domuzuna?”

“Sonu kötü oldu koca papazın Kumandanım. Kumandanlar, herifin yanına iki üç muhafız asker verip ,’var evinde istirahat et sana dokunan olmaz’ demişler. Demişler ama, Hükümet Konağı’ndan çıkasıya dek halk toplanmış, arkasına düşmüşler…”




Salih Efe üç gün köyde zor kalmıştı. İzmir’i, Kemal Paşa’yı , Yusuf’u görmek istiyordu…

Salih kalpağını düzeltti,sakalını sıvazladı:
“Ey ahali! Yol verin, koyverin beni ,Gazi Paşa’nın elini öpeyim!” diye bağırdı.kalabalık dönüp ona baktı. Yol açtılar.

Salih Efe, kendisini Mustafa Kemal’in önünde buldu. Birdenbire ne yapacağını, ne edeceğini şaşırmıştı. Sakalının tellerine varıncaya dek her yanını bir titremedir aldı. Yüzü bembeyaz olmuştu. Paşa ona gülümseyerek bakıyordu. 

Salih sağ elini,titreyen parmaklarını onun omzuna koydu. Arkasını okşadı:
“Mustafa Kemal , sen misin ?” diyebildi. 

Paşa, genç yüzünü büsbütün aydınlatan bir gülümseme ile karşılık verdi:
“Benim.”

Salih Efe kendisini biraz toparlamıştı:
“İyi dövüştün oğul.”

Mustafa Kemal karşılık verdi:
“İyi dövüştük, baba!”




DOLU DİZGİN - Samim Kocagöz
(ikinci kitap - sf.294’ten parça parça alıntıdır )

KARAKALPAKLILAR - Samim Kocagöz
(ilk kitap)

Okuyalım, okutalım


TÜM ŞEHİT VE GAZİLERİMİZİ SAYGIYLA ANARIM…
SB.





"Düşmanım , düşmanlığından vazgeçinceye kadar , 
ben de onun amansız düşmanıyım."

______Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK________