Translate

bayrak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bayrak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2016 Cuma

Bir Nazi Subayının Anılarından



BİR NAZİ SUBAYININ ANILARINDAN:
“ÜÇ RENKLİ BAYRAK KÜRTLERE HEDİYEMDİR”.


Yukarıdan beri verilegelen bilgilerden anlaşılmaktadır ki, SARI, KIRMIZI ve YEŞİL renkler, BEYAZ renk ile birlikte, Türk tarihinin derinliklerinden süzülerek gelmiş ve Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar hükümranlık renkleri olarak kullanılmıştır. Kıyafetlerde ve sembollerde ise, bu üç renk bütün Türkiye’de bugün de çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Durum böyle iken, son yıllarda sarı, kırmızı ve yeşil üçlüsünün ülkemizde bölücülük simgesi olarak kullanıldığı hayretle görülmüştür.

Tabiî, söz konusu üç rengin Türkiye’de bölücü bir terör örgütü tarafından bölücülüğün simgesi olarak takdim edilmiş olması, terör örgütünün bu renkleri nasıl bir araya getirdiği, neden bu renkleri benimsediği, nasıl benimsediği ve terörist bölücü çevrelerde bu renklerin ne zamandan beri kullanılmaya başladığına dair, zihinlerde birtakım soruların oluşmasına da neden olmuştur. Elbette bizim zihnimiz de bu sorular ile meşguldü. Derken, günün birinde, belki de yayınlayanlarının bile yaptıkları işin pek farkına varmadan yayınladıkları, bir NAZİ Subayı’na ait anılar, bizim zihnimizdeki soruların cevaplarını ortaya koyuverdi. Söz konusu anılar, Yeni Ufuk Gazetesi ’nin 18 ve 19 Haziran 1997 tarihli nüshalarında, “Kuzey Irak’ta Bir Nazi: Hitler’in Petrol İçin, Kürt Devleti Pazarlığı” ve “Almanların Bitmeyen Kürt İlgisi” başlıklarıyla yayınlandı. Anılar, Godfried Johannes Müller adlı bir Nazi subayına aitti.

Anıların ele aldığı konu kısaca şöyledir: 22 Haziran 1941’de Almanya, üç buçuk milyon askerle Sovyetler Birliği’ne saldırdığında, Hitler ordularının hayatî ihtiyacı olan petrol, bu ülke topraklarından sağlanmaya başlanmıştır. Çünkü, daha önce ele geçirilmiş olan Romanya’daki petrol yatakları ile Almanya’daki kömür madenleri, Hitler Almanyası için hem verimsiz hem de yetersizdir.

Öte yandan, Alman orduları kısa bir süre sonra Sovyet topraklarından çekilmek mecburiyetinde kalınca, petrol sıkıntısı daha ileri boyutlarda hissedilmeye başlar. Bu sırada, istihbarat subayı Godfried Johannes Müller ve arkadaşları, Almanya’nın yeni petrol kaynakları bulması gerektiği inancıyla kafa yormaktadırlar. Akıllarına, Şeyh Mahmud Berzencî ve Molla Mustafa Barzanî’nin Kuzey Irak’ta İngilizler’e karşı ayaklanma istekleri gelir (o sırada Irak İngiliz yönetimi altındaydı) ve Kuzey Irak’a dikkatlerini çevirirler. Bu, İngilizlerin kontrolündeki zengin petrol kaynaklarına, yani Kerkük ve Musul petrollerine yönelmek demektir.

Müller, düşüncelerini bir raporla Adolf Hitler’e aktarmak imkânı bulur. Raporunda, Kuzey Irak’ı ve burada yaşayan aşiretleri iyi tanıdığını ve izin verilmesi durumunda bölgeye giderek burada, İngilizler’e karşı bir Kürt ayaklanmasını örgütleyebileceğini bildirir. Müller, Kürtler’in İngilizler’e düşman olduğunu; burada başlayacak bir ayaklanma ile hem petrol kaynaklarına sahip olunabileceğini hem de ayaklanmanın İran’daki Kürt bölgesine sıçraması durumunda, Alman ordusunun Kafkaslardan, Sovyetler’e karşı ikinci bir cephe açma şansı bulacağını belirtir. Ayaklanma sırasında elverişli bir yere havaalanı inşa edilebileceği ve Alman paraşütçülerinin bu sayede bölgeye daha rahat ulaşabileceği de raporda yer alıyordu.

Hitler, Müller’in raporunu okuyunca keyiflenir ve “ivedi” kaydıyla raporu Genelkurmay Başkanı Wilhelm Kietel’e havale eder. Kietel de plânın derhal uygulamaya geçirilmesini emreder. Müller vakit geçirmeden Kuzey Irak’a havadan inecek ekibi oluşturmaya ve gerekli malzemeyi derlemeye başlar. 

O, grubunu Arapça, Farsça ve Kürtçeyi iyi bilenlerden oluşturmak istemektedir. Nitekim, grubun üyelerinden biri olan Hofman, Orta Doğu uzmanı idi ve Tahran’da da üniversite hocalığı yapmıştı. Bir diğeri, Orta Doğu’yu çok iyi bilen Konechin adında Polonya kökenli bir subaydı. Ama bu ekibin, söz konusu harekât için bir Kürd’e de ihtiyacı vardı. Kuzey Irak’ı ve Kürt aşiretlerini iyi bilen, bölgede düşmanlıkları olmayan biri seçilmeliydi. Sonunda, aranan vasıflarda biri bulunur. Bu zat, Nafi Remzi Reşid’dir. Reşid, Kuzey Irak’ın büyük aşiretlerinden birine mensuptur, Amerika Birleşik Devletleri’nde öğrenim görmüştür.

Müller, Nafi Remzi Reşid ile İstanbul’da tanışır. Bu yıllar Alman casuslarının Türkiye’de cirit attıkları yıllardır. O, plânının Remzi tarafından bilinmesinde sakınca olmayan yanlarını ona heyecanla anlatır. Sonunda ikisi, Kuzey Irak petrolüne karşılık o bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurmak şartıyla anlaşırlar. Buna göre Kuzey Irak Kürtleri Almanlara petrol verecek, bunun karşılığında da, İngilizler bölgeden kovulunca burada bir Kürt devleti kurulacaktı. Bundan sonra Müller ve ekibi Almanya’nın dağlık bölgelerinde eğitime başlarlar. Hazırlıklar bitince de o sırada Almanların işgalinde bulunan Kırım’a gidip buradan bir uçak ile Kuzey Irak’a geçerek paraşütle Hakurk vadisine ineceklerdir.

1943 yılı Haziran ayında bir gece vakti, Kürt giysileri giyen ve sahte Irak kimlikleri taşıyan Almanlar, Remzi ile birlikte Karadeniz semalarından geçip Kuzey Irak’a ulaşırlar. Hemen Remzi’nin ailesinin ve aşiretinin bulunduğu Erbil şehrine gitmeye karar verirler. İngiliz devriyelerinin kontrolündeki yerlerden geçerek Erbil yakınlarındaki Kasr-ı Atevlaha bölgesine ulaşmayı başarırlar. Burası Remzi’nin aşiretinin kontrolü altındadır. Ne var ki, aşiretin önde gelenleri Almanlara yardım etmeyeceklerini söylerler. Çünkü, İngiliz istihbarat birimleri harekâttan, daha başlamadan önce haberdar olmuşlardır ve Almanları Erbil civarında aramaktadırlar. Artık yapılabilecek fazla bir şey kalmamıştır. Bu defa Kuzey Irak’tan kaçış plânları yapmaya başlarlar. 

Ancak, başlarına konan 1000 dinar ödülü almak isteyen bir Kürt tarafından ihbar edilerek yakalanırlar, tutuklanırlar. Önce Bağdad’a, oradan da Mısır’a götürülerek sorgulanırlar. Ağır işkenceler gören Remzi aklını yitirir. Müller’in esareti ise 1947’de sona erer ve Almanya’ya döner. Kendi ülkesinde de bir süre tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılır. Müller, tutuklu kaldığı sırada bir İngiliz subayından, Londra’nın bu operasyonu, harekete geçmelerinden iki hafta önce haber aldığını öğrenir. Müller’e göre Kırım’dan bindikleri uçağın pilotu da İngiliz ajanıydı.

Yukarıda özet olarak anlattığımız olaylar zinciri içerisinde, konumuz olan “üç renkli bayrak” olayına gelince, bununla ilgili ayrıntıyı, maceracılıktan Nazi istihbarat subaylığına geçmiş olan Godfried Johannes Müller’in ağzından dinleyelim:

“O sırada Molla Mustafa Barzanî ve Şeyh Mahmud Berzencî’nin İngilizlere karşı ayaklanma düşünceleri vardı. Bunlar ayaklandıktan sonra biz de petrolleri Alman ordusuna gönderebilecektik. Ayaklanma başladıktan sonra, Alman ordusu Kürtlere yardım edecekti. Orada bir havaalanı yapılacaktı. Buraya gelen paraşüt birliği ile Bakü önlerindeki Alman ordusu daha da güçlendirilecekti. Böylece hem Kuzey Irak petrollerine hem de Bakü petrollerine daha rahat ulaşacaktık”.

Kendisine, “Remzi ile birbirinize ihanet etmeme konusunda yemin ettiğinizi anlattınız. Siz, Alman bayrağı üzerine, Remzi de Kürt bayrağı üzerine yemin etmiş. Kürt bayrağının öyküsünü anlatır mısınız?” şeklindeki bir soru üzerine ise Müller, anılan bayrak ve renkler hakkında şunları söylemektedir:

“Berlin’den hareket etmeden önce ilk eşime, Kürtlerin bir sembole ihtiyacı olduğunu söyledim. Operasyondan önce Remzi ile, birbirimize ihanet etmeyeceğimize ve hep sadık kalacağımıza dair yemin ediyorduk. Ben, Alman bayrağına el basarak yemin ettim. Remzi’nin ise el basacak bir bayrağı yoktu. Bu sırada aklımıza geldi. En güzel renkler kırmızı, yeşil ve beyazdı bana göre. Kürt bayrağındaki renkler Kürtlere yakışır renkler olmalıydı. Bayraktaki kırmızı, yeşil ve beyaz renkleri bu düşünceden yola çıkarak koydum... Remzi ile birlikte şekillendirdik bu bayrağı. Bayrak benim Kürtlere en büyük hediyemdir. Uçaktan atlarken yanımızda bu bayraklar da vardı. Sonra onları buldular. Ama güzel olan, unutulmadı. Başkaları da kullandı”.

Evet, Nazi istihbarat subayı Godfried Johannes Müller’in Kuzey Irak macerası dolayısıyla Kürt bayrağı konusunda söyledikleri kısaca bunlardır. Şimdi, bu macerayı öğrendikten ve Müller’in bayrak ve renkler hakkında söylediklerini dinledikten sonra, aşağıdaki hususlara da mutlaka işaret etmeliyim.

a - Görüldüğü gibi Almanya’nın Kuzey Irak’la daha doğrusu Kürtlerle ilgisi, aslında bölgenin petrol zenginliğine olan bir ilgidir. Ekonomik ve buna bağlı siyasal çıkar hesapları sonucu ortaya çıkan bir ilgidir. Hiç şüphe edilmemelidir ki bugün de başta Almanların bölücü terör örgütünün kendi ülkesindeki teşkilâtları olmak üzere, ülkemizdeki bölücü hareketlerle ilgilenmesinin altında yatan gerçek de aynı gerçektir. Yani, adam Kuzey Irak petrolüne, o arada Bakü petrolüne göz dikecek ve bunlardan öyle veya böyle çıkar elde etmek için bölge insanları üzerinde oyunlar oynayacak. Aslında Almanların II. Dünya Savaşı yılları ile sınırlı kalmayıp, günümüzde de sergilenmekte olan bu tip oyunları, bölgede ekonomik ve siyasal çıkar peşinde olan bütün dış güçlerin gizli veya açık politikalarının ana etkenini oluşturmaktadır. Ülkemizde yıllardır kan dökmekte olan bölücü terörü öyle veya böyle, açık veya kapalı kışkırtıp, besleyenler de işte bu mihraklardır.

b - Nazi subayı Müller acaba gerçekten kırmızı, yeşil ve beyaz renkler üçlüsünden oluşan bir Kürt bayrağını, söylediği gibi kendiliğinden mi düşünmüştür, yoksa; yukarıdan beri kaynaklara dayanarak açıkça ortaya koyduğumuz üzere, tarihî Türk geleneğindeki beyaz, kırmızı, yeşil (ve sarı) tercihinden mi herhangi bir şekilde etkilenmiş veya esinlenmiştir? Çünkü, Birinci Dünya Savaşı başta olmak üzere Almanya ile Osmanlı Devleti arasındaki sıkı ilişkiler ve işbirlikleri, söz konusu yeşil, kırmızı ve beyaz renkler üçlüsünün alınarak “Kürt bayrağı” adı altında bir araya getirilmiş olmasında, Osmanlılardan esinlenilmiş olması ihtimali çok kuvvetlidir.

c - Görüldüğü gibi Müller’in hazırladığı ilk Kürt bayrağı kırmızı, yeşil ve beyaz renklerden oluşmakta olup, meydana getiriliş yılı da 1943’tür. Demek ki bu tarihe kadar Kuzey Irak’ta da dünyanın başka herhangi bir yerinde de bir Kürt bayrağı olmamıştır. Değilse Müller’in Remzi için bir bayrak uydurması söz konusu bile olmayacaktı.

d - Daha sonraları, muhtemelen yine Müller gibi birileri, bu bayrağın renklerinden yeşil ve kırmızının yanına, beyazı değil sarıyı alarak bir bayrak biçimine getirmişler ve bölücü terör örgütünün eline tutuşturuvermişlerdir. Terör örgütü de, benimsediği Marksist ideolojinin sembolü olan orak-çekiç ile veya kızıl yıldız ile bu renkleri kullanarak ülkemizde bir bölücülük simgesi gibi ortaya çıkarmıştır. Bu tip bir bölücülük simgesinin ortaya çıkışı ise 1943’ten epeyce sonra ve ancak 1970’li yıllardır. Yani, sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşan bir bayrağı hükümranlık bayrağı ve devlet başkanlığı forsu olarak kullanan Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından yaklaşık 50 yıl sonra.

e - Hatta daha sonraları, Kuzey Irak’taki bazı Kürt grupları da, muhtemelen bölücü terör örgütünün etkisinde kalarak, bayraklarını sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşacak tarzda düzenlemişlerdir. Bunlar, bu üç rengi enlemesine üç geniş şerit halinde yan yana getirdikten sonra, ortada bulunan sarı şeridin tam ortasına bir de beyaz güneş şekli koymak suretiyle, dört renkli yeni bir şekil meydana getirmişlerdir. Böylece bir anlamda Nazi subayı Müller’in bayrağı ile bölücü terör örgütünün bayrağı, tek bir şekilde birleştirilmiştir.

f - Görüldüğü gibi bu oluşumların hepsi, nihayet kırk-elli yıllık bir geçmişin oluşumlarıdır. Yani, Türk tarihinin başlangıcından beri millî semboller olarak ve daima millî birlik ve beraberliğimizin simgesi olarak kullanılmış olan sarı, kırmızı ve yeşil renkler, bir bölücü terör örgütünün elinde, bölücülüğe alet edilmek istenmiştir.

g - İşin bir başka yanına gelince, maalesef Türk halkı, sarı, kırmızı ve yeşil renklerin bizim tarihimizde oynadığı rolü tamamen unutmuştu. Oysa, söz konusu renklerin Türk tarihindeki anlam ve öneminin, hiç değilse eğitim ve kültür programlarımız aracılığıyla unutturulmaması gerekirdi. Ama, maalesef bunları unutmuş olan halkımız, söz konusu renklerden oluşan böyle bir bayrağı görünce, bunu bölücülüğün bir simgesi gibi öğrendi ve her yerde ona göre tavır almaya veya tepki göstermeye başladı. Hatta, başta tarihî mehter takımımızın renkleri olmak üzere, pek çok yerde bu üç rengi yan yana getirmemeye veya birlikte kullanmamaya özen gösterir oldu.

Halbuki bu tavır fevkalâde yanlıştır. Sarı, kırmızı ve yeşil renkler, gerek ayrı ayrı, gerekse ve özellikle üçü bir arada, bizim tarihimiz boyunca millî anlamlara sembol yaptığımız renklerdir. Anadolu halkının pek çoğunun millî giysilerinde bugün de üçünü bir arada kullanmaya düşkün olduğu renklerdir. 

Bunları günümüzde de gelecekte de en geniş biçimde ve her yerde kullanmaya devam etmemiz gerekmektedir. Aksi bir tutum, bölücülerin amaçlarına göre hareket etmek olacaktır. O bakımdan, Osmanlı Devleti’nde devlet başkanlığı bandosu demek olan ve o yüzden devlet başkanlığı renkleri olan sarı, kırmızı ve yeşil renkli kıyafetlerden oluşan tarihî Mehter Takımlarında başta olmak üzere, gerek tarihî filmlerde gerekse tarihî ve kültürel geleneklerimizin gerektirdiği her yerde mutlaka kullanılmalıdır. Böylece, bu renklerin bölücülüğün değil, tam aksine millî birlik ve beraberliğin renkleri olduğu önem ve özenle vurgulanmalıdır.

Burada, şuna da önemle işaret etmeliyim ki, biz toplum olarak bir zamanlar, millî bayramlarımızdan olan Nevruz’u unutulmaya terk ettik. Derken birileri bunu alıp Kürt bayramı diye takdim etmeye ve Nevruz’u bölücülüğe alet etmeye kalkıştılar. Tıpkı onun gibi, sarı, kırmızı ve yeşilin tarih boyunca bizde hükümdarlık renkleri olduğunu da unuttuk. Yine hemen birileri bunları alıp, bunlardan sözde bayraklar yaparak bölücülük simgesi yapmaya kalktı. Bu iki olay bize, millî kültür geleneklerini, yani kültürel geçmişinin bir takım değerlerini unutmuş veya ihmal etmiş olan toplumların bu yüzden ne gibi acılar ve sıkıntılar yaşayabileceğini yaşayarak göstermiştir.

Dileğim, bundan yeterli dersi çıkarmamızdır. Şüphe yok ki, bu değerlere en geniş şekilde yeniden sahip çıkmamız, bölücülerin heveslerini kursaklarında bırakacak ve millî birlik ve beraberliğimizin pekiştirilmesine büyük katkılar sağlayacaktır.


PROF. DR. REŞAT GENÇ 
"TÜRK İNANIŞLARI İLE MİLLİ GELENEKLERİNDE RENKLER VE SARI KIRMIZI YEŞİL" /e-kitap












26 Eylül 2015 Cumartesi

JOHN DEWEY’DEN ATATÜRK’E ÖĞRENCİ ANDI VE YURTTAŞLIK







Yer Amerika; yıl 1892; Amerikalılar, Avrupa’dan Amerika’ ya göçü başlatan Christoph Columbus’u (Kristof Kolomb) kıtaya ayak bastığı günün 400’üncü Yıldönümü’nü dev etkinliklerle kutlamaya hazırlanıyor. Bir yandan Chicago’da “World’s Columbian Exposition” adı ile 400’üncü Yıl’a adanmış dünyanın en büyüğü olacak fuar merkezinin yapımı sürdürülürken; öte yandan, ABD Ulusal Eğitim Birliği, 400’üncü Yıl onuruna tüm devlet okullarında gerçekleştirilecek çok büyük bir etkinlik düzenlemek üzere, toplantı üzerine toplantı yapıyor.


32 yıl sonra 1924’te Atatürk’ün çağrısıyla Türkiye’ye gelip incelemeler yapacak ve verdiği raporla Türk eğitimine katkıda bulunacak olan dünyaca ünlü Amerikalı düşünür eğitimci John Dewey de 1892’de bu kurulun üyesi ve 400’üncü Yıl’ın okullarda nasıl kutlanacağının tartışıldığı toplantılarda, yoldaşı Francis Bellamy ile birlikte çalışıyor.([i]) Bellamy, Dewey’le birlikte katıldığı bu toplantılarda; 400’üncü Yıl onuruna okullarda öğrencilere “Amerikan Ulusçuluğu”yla “ulus bilinci” aşılanmasını öneriyor. ([ii])


O sırada “Bütün Devlet Okullarına Bayrak” kampanyası yürütmekte olan Bellamy, 400’üncü Yıl onuruna bütün okullarda yapılacak bayrak töreninde topluca söylenmek üzere bir “Bağlılık Andı” (Pledge of Allegiance) yazıyor. Bayrağa, cumhuriyete, ulusa bağlılık içeren bu andın sözlerini, Boston’da, yöneticisi olduğu “Youth’s Companion” dergisinin 8 Eylül 1892 günlü sayısında yayımlıyor. Ayrıca tek sayfa halinde özel baskı yapılarak Amerika’daki bütün devlet okullarına gönderilen bu andın Türkçesi yaklaşık olarak şöyle:


Herkes için ‘adalet’ ve ‘özgürlük’le ‘bölünmez tek ulus’a dayanan ‘cumhuriyet’e ve ‘bayrağım’a bağlı olacağıma and içerim. ([iii])


O günlerde adı “Cumhuriyet’in Büyük Ordusu” olan Amerikan Ordusu da 400’üncü Yıl'ı Chicago’da, yapımı sürmekte olan dev dünya fuarı alanında, 12 Ekim günü tüm askeri birliklerin ve öğrencilerin katılacağı büyük bir törenle kutlayacağını duyuruyor. ([iv])

Bellamy’nin yazdığı ant, ilk kez Amerikan Ordusu’nun 12 Ekim’de gerçekleştirdiği bu törende onbinlerce öğrenci tarafından topluca okunuyor. ([v])


Ardından ABD Başkanı bir genelge yayımlayarak, Columbus’un Amerika’ya ayak bastığı günün 400’üncü Yıldönümü’nün bütün resmi okullarda 21 Ekim 1892 günü kutlanacağını; Bellamy’nin yazdığı andın, o gün ülke çapında bütün devlet okullarında yapılacak resmi törenlerde, topluca okunacağını duyuruyor. ([vi])


Nitekim 21 Ekim 1892 günü, tüm devlet okullarında bütün öğrenciler, törene katılan ana babalarıyla birlikte, yüzleri göndere çekilmekte olan bayrağa dönük olarak, hep bir ağızdan: “Herkes için özgürlük ve adalet ile bölünmez tek ulusa dayanan cumhuriyete ve bayrağıma bağlı olacağıma and içerim!” diye haykırıyor. 


İşte bu ant, süreç içinde yapılan bir kaç değişiklikle ([vii]) 121 (YÜZYİRMİBİR) yıldır Amerika’da anaokullarından üniversitelere varıncaya dek bütün resmi okullarda, bayrak törenlerinde topluca okunmakta. 


Bu “Öğrenci Andı” süreç içerisinde çıkartılan yasalarla okul sınırlarını aşarak, yaşamın her alanına yayılmış; yalnızca okullarda değil, bütün kurum ve kuruluşlarda, bayrak törenlerinde, ABD Bayrak Yasası’nda tanımlandığı üzere, sağ el kalp üzerine konularak topluca söyleniyor. ABD Başkanları, Senato oturumlarına ABD bayrağına dönüp sağ eli kalp üzerine koyarak bu antla başlıyor.


Dahası, antta geçen “bölünmez tek ulus” sözü, Amerika’da benzin istasyonlarından billboardlara ve tişörtlere varıncaya dek yaşamın her alanına yayılmış durumda.



Gelelim Türkiye’ye...
Ülkemizde öğrenci andı uygulaması, 1933 yılında, Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey’in “Türk’üm, doğruyum...” diye başlayan andı 23 Nisan Bayramı töreninde duyurmasıyla başlamış olmakla birlikte; Türkiye’deki öğrenci andı uygulamasının, Amerikan öğrenci andıyla ilginç bir bağlantısı var.


1892 yılında Bellamy’nin yazdığı andın Amerika’daki bütün resmi okullarda okutulmasına karar veren kurulda bulunan John Dewey; Osmanlı’nın son döneminde Türk eğitimcilerin dikkatini çekmiş. Mustafa Rahmi Bey, Atatürk’ün 1921 Maarif Kongresi’nde ve diğer konuşmalarında ortaya koyduğu eğitim politikasını 1923 yıl› başlarında inceleme konusu yapmış; ve bu çalışmasında onun eğitimle ilgili görüşlerinin Asya Türk tarihine uzanan köklerini ortaya çıkardığı gibi; pek çok yabancı eğitimciyle de karşılaştırarak, bunlardan John Dewey’in görüşleriyle örtüştüğünü alıntılarla göstermiş. ([viii])


Bunun üzerine kitaplarından ikisi 1923 yılında Türkçe’ye çevrilen ([ix]) Dewey, Türkiye’ye davet edilmiş 1924’te gelip Atatürk’le görüşen Dewey’in ([x]) yaptığı incelemeler sonucu sunduğu rapor ([xi]) Atatürk tarafından dikkate incelenmiş. Milli Eğitim Bakanları, Dewey’in 1924 raporunda yer alan önerilerden, Atatürk’ün 1921 Maarif Kongresi’nde dile getirdiği eğitim politikasıyla örtüşenleri gerçekleştirmek üzere, var güçleriyle çalışmışlar.


Dewey, 1924’te ABD’ye döndükten sonra, Türkiye’yle ilgili bir kaç makale yayımlamış. “The New Republican”da yayımlanan bir yazısında özetle; nasıl çeşitli ırk ve dinlerden bireyler Amerika’da tek bir potada kaynaşarak “Amerikan Ulusu”nu oluşturuyorsa; Türkiye’de yaşayan çeşitli ırk ve dinlerden bireylerin de “azınlık ayrımcılığı” yapmayı bırakıp çoğunlukla kaynaşarak tek bir “Türk Ulusu” oluşturması gerektiği görüşünü savunmuş. ([xii])


Bütün bu belge ve bilgilerin ışığında, sonuç olarak diyebiliriz ki: Türkiye’deki “Öğrenci Andı”nın sözleri Reşit Galip Bey’indir; ancak, herkes için ‘adalet’ ve ‘özgürlük’le ‘bölünmez tek ulus’a dayanan ‘cumhuriyet’e ve bayrağa bağlılığı, okutulan derslere ek olarak “öğrenci andı”yla pekiştirmek düşüncesi; Atatürk döneminde eğitim düzenimize katkıda bulunan John Dewey’in, Amerika’yı Amerika yapan “bölünmez tek ulus”çu eğitim anlayışının bir yansımasıdır.


Amerika’da “demokrasi” olarak görülen “bölünmez tek ulus” kavramının ve okullardan taşıp yaşamın her alanına yayılan “öğrenci andı”nın, Türkiye’de “ırkçı-faşizm” sayılarak dışlandığını görüyoruz.


Bakalım daha neler göreceğiz...



Cengiz Özakıncı
Bütün Dünya,Kasım 2013 / PDF
Not: Yazıya ait kaynakça bilgilerine internet sitemizden ulaşabilirsiniz










5 Ağustos 2015 Çarşamba

ŞEREFSİZLER....




'ŞEREFSİZ' DENİNCE AKLIMA GELDİ.. 
SORUNUMUZ, UNUTMAK
Murat İde - Ters AÇI




Şerefsiz meselesi

Selahattin Demirtaş “bu halk Abdullah Öcalan’ın posterini Kürdistan’a asamayacak da, nereye asacak? Buna alışsanız iyi olur, çünkü biz daha Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz, heykelini” dedi.

Figen Yüksekdağ “biz sırtımızı YPG’ye YPJ’ye PYD’ye yaslıyoruz, söylemekten de çekinmiyoruz” dedi.

HDP milletvekili, Diyarbakır belediye eski başkanı Osman Baydemir “devlet aklına mesajımız var, hassiktirin diyorum” dedi.

HDP milletvekili Abdullah Zeydan “Kürt halkının gücünü test etmeye çalışanlara çağrı yapıyoruz, PKK sizi tükürüğüyle boğar” dedi.

HDP milletvekili Burcu Çelik Özkan, köy korucularına seslendi, “o keleşi size çevirmesini çok iyi biliyoruz, bu memleketten defolup gideceksiniz” dedi.

Seçim öncesi HDP’nin Batman mitinginde “barajı aşarsak, bizler bulutuz, güneşiz, yağmuruz, barajı aşamazsak, benim meskenim dağlardır dağlar” pankartı açıldı.

Ağrı belediye başkanı Sırrı Sakık “ellerinde bayraklarla Mustafa Kemal’in askerleriyiz diyerek saldıranlara demiştim ki, Mustafa Kemal’in askeri değil, generali olsanız ne yazar, it sürüleri” dedi.
HDP milletvekili Altan Tan “CHP yerli inek gibi, dünya kadar ot yedirirsin, sütünde artma olmaz” dedi.

HDP milletvekili Adil Zozani, TBMM çatısı altında, “Kemalizm dediğiniz şey, bir parça Hitler, bir parça Mussolini’dir” dedi.

PKK’lılar Ağrı dağında temsili mezar kazdı, mezar taşına “TC” yazdı, TC’nin gömülme töreninde konuşan HDP milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu “Kürtler uyandı, hiç boşuna çırpınmayın” dedi.

HDP milletvekili Pervin Buldan “PKK terör örgütü değildir” dedi.

Selahattin Demirtaş “HDP, başkan apo’nun projesidir, bunu unutmadan çalışmalıyız” dedi.

Kimse rahatsız olmadı.

“Şerefsiz” denildi…
Ortalık ayağa kalktı!

Kimse kimseye “şerefsiz” demesin.
Elbette.

Peki, isteyen istediğine “hassiktirin, memleketten defolun, it sürüleri, tükürüğümüzle boğarız, size kalaşnikof çeviririz, gömeriz, burası Kürdistan, chp’li inekler, Atatürk Hitler’dir” diyebilsin mi?

Yılmaz Özdil
Sözcü




* * *




Metrolarında bir bomba patlayınca eşekten düşmüşe dönen ve önlemlerin en sertini alan Avrupa Birliği ülkeleri, Türkiye’yi uyarmış:

“PKK saldırılarına karşılık verirken ‘orantılı’ olun!”

Biliyorsunuz ben “farz” haline gelmedikçe küfretmem…
Ama şimdi tam sırası:
Ha…..in oradan alçaklar!

İtalya, AB üyesi… PKK’nın don lastiği bile olamayacak Kızıl Tugaylar’ı “orantılı güç” kullanarak mı dize getirdi?

Almanya, AB’nin “amiral gemisi…” Otuz yıllık faaliyet tarihinde alt tarafı 34 kişinin ölümüne neden olan Baader Meinhof’u yok etmek için ülkeyi yakmadı mı?

İspanya, AB üyesi… Bu ülkedeki ayrılıkçı ETA, Avrupa’daki en kanlı (!) terör örgütü… Buna rağmen 1968-2011 arasındaki 43 yılda sadece 829 kişinin ölümünden sorumlu tutuluyor. İspanya, ayrılıkçı ETA’yı “orantılı, orantılı” mı dize getirdi?

Yunanistan, AB üyesi… Bunlarda bir zamanlar 17 Kasım diye bir terör örgütü vardı; Yunan güvenlik güçleri adamları, “terörist” olduklarına pişman etti! PKK’nın hamilerinden biri olan bu Yunanistan şimdi bize “orantı” dersi veriyor…

Belçika, AB’nin merkezi… Bu yılın başında, uyduruktan bir çete türedi, Sharia4Belgium diye… “Ordumuz yok” diye böbürlenen ülkede, ordu olduğu ortaya çıktı! Teröristler öldürüldü, ülke kurtarıldı! Bu arada ülkedeki tehdit düzeyi 3’e yükseltildi… 4, zaten savaş anlamına geliyor.

İnsan sormadan edemiyor: PKK acaba Belçika’nın terör örgütü olsaydı; 40 bin kişiyi o ülkede ölüme götürseydi, bu demokrasi cücükleri katliam yapar mıydı, yapmaz mıydı?

İngiltere, o da AB üyesi… Ayrılıkçı terörü yaşamış ve en büyük bedel ödemiş ülke…

Nedir bu bedel?
3 bin 600 kişi ölmüş! Yani bizdekinin onda biri kadar bile değil… Ancak İngilizlerin IRA’yla verdikleri mücadelenin şiddeti o kadar yüksekti ki, onlarca romana ve filme konu oldu.

Bu alçakların hepsi iyi bilir ki; “orantılı müdahale”, demokratik halk eylemleri için geçerlidir. Devletin güçleri; kendilerine yumurta atana, bomba atamaz, kurşun sıkamaz. Ateş ediliyorsa, ancak ateşle yanıt verebilir…

Bu kural, “tarafları belli, ilan edilmiş savaşlar” için de geçerlidir…
Kendisini çakar almaz tüfeklerle savunan bir halka füzeyle saldırırsanız, bu savaştan çıkar; katliama girer!

Ancak PKK ne masum bir halk hareketi; ne de savaşan bir devlet! PKK, yıllardır kendisine sahip çıkan AB ülkelerinin de aralarında bulunduğu yüzlerce ülke tarafından “terör örgütü” ilan edilmiş bir caniler topluluğu…

Geliyor; karakolun önünde 2 ton bomba patlatıyor; askerlerimizi şehit ediyor…

Ne yani; şimdi biz bu alçaklardaki cephanenin listesini alıp, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki fazla malzemeyi, “Aman orantısız olmasın” diyerek, ıskartaya mı çıkaracağız?

Ya da sırf orantıyı sağlamak için adamlara önce karakol kurdurup sonra 2 ton bombayla mı saldıracağız?

Yalan yok; yazdıkça sinirleniyorum…
Hadi; benim yerime bir küfür de siz sallayın…
Orantısız olsun ama!

ÖNERİ!
PKK’lı katiller günlerdir can almaya devam ediyor. Dün de Şırnak’ta iki askerimizi şehit ettiler.

Bir önerim var:
Bundan sonra bütün şehitlerimizi memleketlerinde değil, ailelerinin de rızalarını alarak başkentte, KaçAK Saray’ın avlusunda toprağa verelim!

Böyle yaparsak, şehitlerimizin cenazelerine bile gitmeye tenezzül etmeyenler, her gün onların mezarlarını görüp belki birazcık olsun utanırlar!

Mustafa Mutlu
Aydınlık










Geçmişten:


(E.Korgeneral) Hasan Kundakçı Paşa pkklıyı sorguya çekiyor:
-Kansızlar, tamam gençleri öldürdünüz, ihtiyarları öldürdünüz, ufacık daha 20 günlük bebeden ne istediniz? diyerek fırçalıyor pkklıyı. pkklı cevap veriyor: - paşa biz önü öldürmeseydik, o 20 yıl sonra anasının babasının intikamını almak için eline silahı alıp peşimize düşerdi, bizden öç almaya kalkardı.

Paşa bakıyor pkklıya ve yüzüne tükürüyor:
- Ulan siz daha 20 günlük bebeden korkuyorsunuz, nasıl devlet kurmaya kalkışırsınız?






HASAN KUNDAKÇI -  TAMBURALI PAŞA

Abd'li Genaralin ''Ben onunla asla aynı tatbikata katılmam o bizim başımıza sıkar'' dediği Komutan..



"11 Ağustos 1996 yılında yolculuğa Batı Almanya'dan başlayan; Batı Avrupalı, Rum ve Yunanlı motosikletliler Kıbrıs'ta sınırları delip,Türk topraklarına girerek, Türk bayrağını indirip yerine Rum bayrağı çekeceklerini açıklıyorlar.

Motosikletlilere Rum-Yunan Ortodoks kiliseleri destek veriyor. ABD Büyükelçisi de iki günde bir Hasan Kundakçı Korgeneral'e gelip, "Motosikletliler sınırınızı geçip bayrak direğinize bir bez parçası (Rum bayrağını kastediyor) asacaklar, bundan bir şey olmaz" diyor.

Kundakçı Paşa da ABD Büyükelçisine, "Öyleyse Rauf Denktaş Bey'den izin alın, ben sessiz kalayım"diyerek onlara zekice bir tuzak kuruyor.

Fakat bu tuzağa düşmeyen Büyükelçi de diyor ki; "O zaman KKTC'yi tanımış oluruz". Bunun üzerine Kundakçı Paşa, "O halde bizi zorlamayın. Bizim sınırımızı geçmeye kalkan kim olursa olsun kurşunlarım. Onun için sakın sınırda bulunan bayrak direğine çıkıp Türk Bayrağı'nı indirmeye ve Rum bayrağı çekmeye yeltenmesinler" çıkışını yapıyor.

Hasan Kundakçı Paşa, Türk askerlerine şunu söylüyor;
'Eğer sınırlarımızı bir kişi geçer, Bayrağımızı indirirse ben
Türkiye'ye dönmem, dönemem. Alnıma tabancayı dayar, dokunurum tetiğe'.

11 Ağustos 1996 günü, işin ciddiyetini anlayan motosikletlilerden en az yarısı bu işlerden vazgeçiyor, ortada sadece Rum ve Yunanlılar kalıyor. 14 Ağustos 1996 günü 35-40 fanatik Rum ve Yunanlı, hududumuzu delip Bayrağımızı indirmeye kalkınca, bayrak direğine tırmanan bir Rum, Türk Bayrağına dokunamadan tek kurşunla yere indiriliyor. Bu fanatiklere destek veren iki İngiliz askeri de kalçalarından vuruluyor.

Korgeneral Hasan Kundakçı anlatır:
- Olaydan on dakika sonra odamda oturuyordum, BM Barış Gücü Komutanı Tuğgeneral ve BM Kurmay Başkanı İngiliz Albay geldi:
- Sayın Generalim, çok kötü şeyler oldu. Bayrak direğine çıkan bir kişi öldü ve iki de İngiliz askeri kalçasından yaralı.
- Onlara dedim ki; 'Sizi kaç gündür uyarıyorum. Bu işe mani olabilirdiniz, olmadınız, üstelik o vurulan İngiliz askerleri de motosikletli fanatiği direğe doğru yönelttiler. Engel olabilirlerdi, olmadılar. Merak etmeyin Albayım, biz iki sümüklü İngiliz askerini uyardık. İsteseydik öldürebilirdik, sadece uyardık, öldürmedik. Onun için kalçalarından kurşunladık.'

BM Kurmay Başkanı Albay:
- Ölebilirlerdi Generalim, diye yüksek sesle konuştu.
İngiliz Albay küstahlaşınca, Kundakçı Paşa odadaki havalı tabancayı alır. Albaya der ki; 'Yan taraftaki hedefi yenile'. Albay şaşkındır ama hedefi yeniler. Paşa, 25 metreden 5 el ateş eder, 'Oku puanları Albayım'. Puanlar okunur 50 üzerinden 5 kurşun da 49'a isabet etmiştir. Biraz önce küstahça konuşan İngiliz Albay şaşırır ve susar.

Korgeneral Kundakçı devam eder, 'Şimdi anladınız mı?.. Türk Bayrağını indirmek isteyeni şah damarından vurup öldürmek istedik, öldürdük.Sizin iki sümüklü İngiliz'i öldürmek istemedik, sadece uyardık'..."


Acaba aynı talep Amerika  veya herhangi bir Avrupa ülkesine yapılsaydı, nasıl bir "tedbir" alırlardı? Büyük Devlet olmak budur işte. 

















28 Ekim 2014 Salı

CUMHURİYET BAYRAK







Bayraksızlar bayraksızlar 
Yere düşse bayrak sızlar 
Nerden bilsin kıymetini 
Soysuz sopsuz bayraksızlar 

Ne olurdu yazmasaydım 
Ben bu kara yazıyı 
Bilmeseydi namert soysuz 
İçimdeki sızıyı 

Yıldızların isyanı var 
Hilâl taşıyan felek 
Damla damla kan akıyor 
Delik deşik bu yürek 

Al rengine kara bağlar 
Yastadır deli gönül 
Aşık'ın olmuşum senin 
Hastadır deli gönül 

Renginde şehitlik gizli 
Hilâlinde mana var 
Yüreğimde saklamışım 
Kurbanında kına var 

Toprağa düşse yiğit 
Ölüm güç verir bize 
İnancıma teslim oldum 
Zulüm güç verir bize 

Uğrunda ölen yiğit 
Kim ne bilsin ne kadar 
Geriye ne can kaldı 
Hepsini kurban adar 

Yamacında gezindiğin 
Şimdi dağlar ağlasın 
Bayrağım hançerlendi 
Şimdi çağlar ağlasın 

Bayrak yere düşerken 
Alkışlayan piçleri 
Kahredecek Türk milleti 
Destek veren güçleri 

Susmayın ey milletim 
Bayraksızda ar olmaz 
Susar ise yiğitler 
Vatan bize yar olmaz 

Başı bozuk yaylada 
Pusuları kurdular 
İki yaşında yiğit 
Kürşad'ımı vurdular 

Bundan gayrı düşmanım 
Bayrağa ters bakanlar 
Artık hesap vermeli 
Dağı taşı yakanlar 

Meleküt aleminde 
Destan olan can bizim 
Dalgalansın bayrağım 
Üstündeki kan bizim 

Dört aylık bebeklere 
Kurşun sıkan nerdesin 
Nereye gidersen git 
Öleceğin yerdesin 

Hükmü ilâhi varsa 
Belki korur Yaradan 
Kan düşmanı olmuşuz 
Çekilsinler aradan 

Bu vatanın ekmeğii 
Gözünüze durmalı 
Yiğit bir can gelmeli 
Sizden hesap sormalı 

Sefai'yem yaşamak ki 
Bundan gayrı ar gelir 
Ay yıldızlı bayrağa 
Bu yeryüzü dar gelir!

Aşık Sefai














Kaşgarlı Mahmud Divan-ı Lügat:
"Kimsen? Türkmenem. 
Kimsin ? Türk'üm





NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE