Translate

meclis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meclis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2017 Pazar

Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir? Haluk Dural





Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir?

Anayasa'nın ne olduğu, anayasa maddelerinin ne olduğu vatandaşa açıklamanın fazla bir yararı yoktur. Çünkü genellikle böyle hukuki metinlerin vatandaş nezdinde kolay anlaşılabilir olması mümkün değildir. O halde, özünü söylemek gerekir. 

Getirilmiş olan Anayasa değişiklik tasarısıyla, esas itibarıyla birkaç tane temel unsuru vardır.

1- Cumhurbaşkanı tarafsızlığını yitirir.

Bu Anayasa değişikliği referandumunda evet oyları çok çıkar da kabul edilirse, Cumhurbaşkanı aynı zamanda partili olacaktır. Hangi partili olacaktır? Pek tabi ki iktidar partisinin üyesi ve de yapılacak olan ilk kongresiyle genel başkanı olacaktır. 

Halbuki Cumhurbaşkanı, adı üzerinde 'cumhur'un, yani milletin başıdır, dolayısıyla herkesi temsil etmeli ve tarafsız olmalıdır. Ama bir partinin genel başkanı olacak olan Cumhurbaşkanı artık tarafsızlığını tümüyle yitirir, bütün iyi niyetine rağmen tarafsız davranma imkanı yoktur. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı sadece kendi partisinin seçmenlerini temsil eder, iyi niyetine rağmen fiilen böyle olacaktır. Geri kalanlarda ötekiler olarak, her zaman olduğu gibi siyaseten nitelerler. Dolayısıyla milleti iktidar partisi yanlıları ve karşıtları diye fiilen ikiye bölmüş olurlar.

2-  Cumhurbaşkanına Başkomutanlık yetkisinin verilmesi.

Bugüne kadarki anayasalarımızda Başkomutanlık Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne aittir. Ve sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Yani yürürlükteki anayasamız, ve bugüne kadarki anayasalarımızda olduğu gibi, Cumhurbaşkanı Başkomutan değildir. Cumhurbaşkanı'nın Başkomutan olmadığı Anayasa'larda yazılır, Başkomutanlığın Meclis'e ait olduğu net olarak ifade edilir. Bunun tarihi bir sebebi vardır.

30 Ekim 1918'de imzalanmış olan Mondros Ateşkes Antlaşması üzere, malum olduğu üzere savaşan tarafların orduları silah bırakmışlardır. Ancak sonrasında savaşı kazanmış olan taraf ülkeleri, İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalist devletler topraklarımızı işgale başlamışlardır. Bunun üzerine vatansever halkımız derhal bulundukları il ve ilçelerde Kuvaiye Milliye çatısı altında örgütlenmeler yapmışlar, bunlardan ilki Kars'ta toplanan bir kongredir. 

Bu Kars Kongresi'yle birlikte yörenin bütün vatansever insanları dini veya etnik herhangi bir ayrım gözetmeksezin vatanın birliğini düşmana karşı mücadeleyi, savunmak üzere biraraya gelmiş olan bu vatanseverler, Türkiye'nin çeşitli il ve ilçelerinde 30 tane kongre düzenlemişlerdir. 

Bizler doğal olarak Erzurum ve Sivas kongrelerini çok daha iyi biliriz, ama bu dönem, yani 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi'nin açılışına kadar, 1918'den beri geçen bu dönem Kongreler Dönemi'dir. Yerel iktidarların olduğu, kurulduğu dönemlerdir. Bu kongreleri oluşturup halkın iradesinin bağımsızlıktan yana olduğunu gösteren kararlar almışlardır. Ve Mustafa Kemal'in büyük önderliği altında bütün bu kongreler Batı Trakya ve Anadolu Müdafai Hukuk Cemiyetleri adı altında birleştirilmiş ve bu cemiyetler vasıtasıyla da, 23 Nisan 1920'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi kurulmuştur.

Diğer bir değişle, Türkiye Cumhuriyeti aslında 23 Nisan 1920'de açılmış olan Büyük Millet Meclisi ile brlikte kurulmuştur, ama ilanı 29 Ekim 1923'tür.

Türkiye Cumhuriyeti, halkın iradenin yansıltılmasıyla kurulmuş bir Cumhuriyet olduğu için bir Halk Cumhuriyeti'dir. Hiç unutulmaması gereken husus budur. 

23 Nisan 1920'de kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi'nin yapısı itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti parlamenter bir rejim olarak kurulmuştur. İşte bu kurulmuş olan Birinci Meclisimiz, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle değil, kuvvetler birleşimi ilkesi ile kurulmuş, Yasama; kanun yapma, ve Yürütme; Bakanlar Kurulu yetkisi'ni bünyesinde toplamıştır. Sadece dışarda Yargı yetkisi bırakılmıştır. Çünkü, böyle yapılmasının sebebi, bu meclisin İstiklal Harbi'ni yapacak olan meclis olmasıdır.

Bu meclisin başkanı bildiğiniz üzere Mustafa Kemal Paşa'dır. İçinden kurulan hükümetlerin Başbakanı ve Bakanları aynı çatı altında bu Büyük Millet Meclisi'nde, yasama yetkisi olan meclisle birlikte çalışmışlardır. Büyük Millet Meclisi İstiklal Harbi'mizi başlatmış, bu savaşı kazanmış, Dumlupınar Zaferiyle taçlandırmış, ve bu nedenle de Başkomutanlık yetkisi o günden bugüne Büyük Millet Meclisi bünyesindedir. O nedenle de savaş kazanan bu meclise Gazi Meclis ünvanı verilmiştir.

Dolayısıyla, Anayasalarımıza göre Başkomutanlık Meclise aittir. Sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Halbuki bu değişiklik tasarısıyla Cumhurbaşkanına tam yetkili Başkomutanlık verilmektedir. 

O halde Anayasa değişikliği neye yaramıştır?
1- Cumhurbaşkanını partili yapmak.
2- Başkomutanlık yetkisi vermek.


Önemli bir diğer husus Cumhurbaşkanlığı kararname meselesidir.

Cumhurbaşkanına kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmektedir. Bu yetki ile, her ne kadar gerekçesinde kanunların düzenlemediği alanlarda yetki kullanabilir denmesine rağmen, gerçekle bağdaşır bir ifade değildir, çünkü Cumhurbaşkanı bu yetkiyi aldığı taktirde , yarın kanunlarla yapılması gereken düzenlemeleri, veya mevcut kanunlarda, yürürlükteki kanunların tanımladığı alanlarda kanun hükmünde kararname çıkarırsa ne olacaktır?

Hemen akla gelen şu; Anayasa Mahkemesi'ne iptal davası açılabilir. İyi ama, ya Anayasa Mahkemesi redederse? 

O zaman Cumhurbaşkanı, kanunların üzerinde, yani Meclise ait olan kanun yapma yetkisini kullanarak, kanunlarda istediği gibi değişiklikler yapmış olacaktır. Bunun örneğini şimdiden görmek mümkündür. 

Olağanüstü Hal ilan edildikten sonra çıkartılan 6771 sayılı kanun hükmünde kararname ile hepimizin bildiği üzere, kanunla yapılması gereken düzenleme yerine, Cumhurbaşkanı bu kararname ile Genelkurmay Başkanlığı'nı kendisine bağlamış, Jandarma Genel Komutanlığı'nı ordudan ayırarak İçişleri Bakanlığı'na bağlamış, Ordunun bel kemiğini oluşturan büyük gücü olan bu 300bin kişilik kuvvet, şuanda İçişleri Bakanlığı'nın yanında, polisin yanında bir kolluk kuvveti haline dönüştürülmüştür. Oradaki bütün subaylar normal devlet memurları gibi, sivil yöneticiler tarafından sicil verilecek hale getirilmiştir.

Diğer üç kuvvetimiz ise bildiğiniz üzere Mili Savunma Bakanlığı'na bağlanmıştır. Ama Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı'na da ayrıca Korgeneral rütbesi verilmiştir. Tabi şuandaki Korgeneral rütbesi almış olan Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı askerlik yapmış mıdır, bedelli mi yapmıştır, yedek subay olarak kısa dönem mi yapmıştır, bunu bilemeyiz. Ancak, askerlikten gelmediği için, Sivil Paşalar dönemi, yani Osmanlı zamanındaki sivil paşalar dönemine bir geçiş yapılmıştır, ki zaten bizim Balkanları kaybetmemize neden olan hep bu sivil kökenli Paşalardır. Askeri eğitim almadan paşa rütbesi, saray tarafından kendilerine verilmiş olan paşalar yüzünden Balkan Harbi kaybedilmiştir. Aynı yol şimdi tekrar açılmıştır. 

Yani, Cumhurbaşkanımız böyle bir yetkiyle donandıktan sonra, kanunla yapılması gereken değişiklikleri bile Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesiyle yapacağının işaretlerini daha şimdiden vermiştir.

Diğer bir husus ise atamalar ile ilgilidir.

Cumhurbaşkanımız eğer bu yetkiyle donanırsa, yani referandumda kabul oyları çok çıkar da Cumhurbaşkanı bu yetkileri alırsa, devletin bütün üst kademelerinde istediği gibi atamalar yapacaktır.

Atamaların ilki Bakanlar Kurulu, Anayasa'da tariflenmiş olunan, lağv edilecek ve Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya Bakanları kendisi tayin edecektir, hem de meclis dışında.

Bunun dışında, şuanda memuriyet yapanlar gayet yakından bilirler ki, devlet kurumlarında daire başkanlığı 3'lü kararnameyle, yani Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı kararnamesiyle genel müdürler, komutanlar, yüksek rütbeli, büyükelçiler ve elçiler Bakanlar Kurulu'yla atanırlar. Artık bu usül tamamıyle kaldırılacak, bütün yüksek bürokratları Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya kendisi tayin edecektir. Bu işin bürokrasiyle ilgili kısmıdır.

Ayrıca atama yetkisi içinde Anayasa Mahkemesi ile Hakimler Savcılar Kurulu'nunda, yüksek kaldırılıyor kurulu kalıyor, bu kurullarının atamalarında neredeyse yarısı doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, ama diğer yarısı da meclis tarafından atanacak. Peki meclis'te kim atayacak?  Çoğunluk partisi atayacak. Partisine hangi adayın atanacağını kim bildirecek? Cumhurbaşaknı bildirecek. Niye? Çünkü çoğunluk partisinin başı olacak, belki de genelbaşkanı olacak partili olduğu için. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi'nin üyeleri ve Hakimler Savcılar Kurulu'nun üyelerinin tamamını Cumurbaşkanı tayin etmiş olacak. 

Böylece, Kanun Hükmünde Kararname  Cumhurbaşkanı yetkisiyle, Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesi adı altında, kanun hükmünde kanun çıkarma yetkisi alan Cumhurbaşkanı, meclisin yasama yetkisini fiilen kullanmaya başlayacaktır. Ayrıca, Hakimler Savcılar Kurulu ile Anayasa Mahkemesi'nin atamalarını da Cumhurbaşkanı yapacağı için, fiilen Yargı yetkisi, tamamiyle Cumhurbaşkanı'na bağlanmış olacaktır. 

Diğer bir değişle, demokratik bir ülkenin, demokratik bir rejime sahip olduğunun göstergesi olan Anayasalardaki kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacak, Yasama-Yürütme-Yargı sadece Cumhurbaşkanı'nın elinde, tek kişide toplanacaktır.  

Cumhurbaşkanı'nın kullanacağı bu yetkilerle, ülkeyi yeniden tasarlaması, yeniden devlet yapımızı düzenlemesi, tek başına bir kişiye bağlı olacaktır.

Şimdi bu Anayasa değişiklik teklifinin, aslında 18 maddenin, esas can alıcı kısımları bunlardan ibarettir. Gerisi elbette önemlidir, ama esas itibariyle elde edeceği yetkilerle sadece tek kişilik bir iktidara dönüşecektir.  Ülkenin demokrasisi, yani çağdaş demokrasilerde olmassa olmaz koşulu olan kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacaktır.


Haluk Dural
Başkanlık Hedefli Anayasa Değişikliği (video)











 İŞTE BU YÜZDEN;  HAYIR








28 Mayıs 2016 Cumartesi

Atatürk’ün Türkiyesini İstiyorum





“Ben bu ülkede doğdum doğalı bir kontrolün içinde olduğumu biliyorum. Bir baskının içindeyim. Bu 10 senelik bir olay da değil. Bu Atatürk’ün ölümünden beri böyle. Atatürk öldükten sonra bu ülke bağımsızlığını yitirmiştir, kaybetmiştir. Mahalle baskısı da olur. Mahalle baskısından çok daha Amerika’nın bize ne kadar çok baskı uyguladığını düşünmeliyiz. Batı devletlerinin bize ne kadar baskı uyguladığını incelememiz lazım.”

“Bizim gerçek sorumuz ortada. Biz yüzyıllardır bu topraklarda yaşıyoruz. Bu topraklarda bir kültür oluşturduk. Öyle ya da böyle bir kültür oluşturduk. Bu kültürün sonunda Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduk. Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız bir cumhuriyet olduğunu düşünüyorduk, ama değilmiş onu gördük. Toplumumuzun her yerinde bağımsızlığımızı kaybettiğimizi görebiliriz. Eğitimden tutun sosyal yaşantımıza kadar her yerde bağımsızlığımızı kaybettiğimizi görüyoruz. Hepimiz günlük yaşantımızda bunların sıkıntılarını yaşıyoruz. Bunu nasıl çözeceğimizi bu saatten sonra bilemiyorum.”

“Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa bir süre içinde var olma savaşına gireceğini düşünüyorum çok vahim bir şekilde. Dünya zaten savaş içinde. Türkiye, bu savaşın sonunda ya bağımsız bir ülke olacaktır ya da televizyondan seyrettiğimiz bir Ortadoğu ülkesi.”


24 Kasım 2012




Bundan yıllar önce demiştim ki “Türkiye şelaleden yuvarlanacak”. Türkiye bana göre uçurumdan yuvarlandı, şelaleden de düştü. Buna rağmen, ben Türk insanının bir potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Biz ne kadar kendi halkımızı çok eleştirsek de, cahil desek de bu toplumun binlerce yıllık bir birikimi var. Önsezilerinin kuvvetli olduğunu ve siyasetin çok üzerinde olduğunu düşünüyorum. Bizi kurtaracak olan da budur.

İstatistiksel olarak Türkler binlerce yıldır sürekli yok olma aşamasına gelmişler ama bu toplumun içerisindeki, bizim algılayamadığımız dinamik kendini bir şekilde gösterir. Bir Cem Karaca şarkısıyla bunu anlatmaya çalışayım : yüzbin kere tövbe eder, yine şarap içeriz biz ! Birazcık bir nefes almamız gerekiyor belki ama mutlaka kendi yolumuzu bulacağız.

Yurtseverleri, aydın insanları, 1960’lı yıllardan itibaren bilinçli olarak böldüklerini düşünüyorum ben. Bir şarkıcıdan bunları duymak biraz iddialı olabilir ama ! Ben bunu daha önce de söyledim “Atatürk’ün öldüğü gün Türkiye bağımsızlığını yitirmiştir.” Ondan sonra da Türkiye’deki sol ve sağ birbiri ile konuşamaz hale geldi. Önce Deniz’lerin idamı, sonra 80’li yıllarda darbe ve uygulamaları ile o aydınlık gençlik ve kadrolar yok edildi.

78 Maraş olaylarını yaşadım, darbede 8 yaşındaydım. Maraş Olayları hatırlanmayacak bir şey değildi zaten ! Sokakta oyun oynuyorduk. Silahların patladığı anı hatırlıyorum ben. Hiç korkmamıştık, bu önemli bir şeydir. Korkuyu bilmiyorduk çünkü ! Onun silah olduğunu düşünmüyorduk, helikopter filan geçiyor sanıyorduk. Bu çok önemlidir benim hayatımda, şu an saniye saniye hatırlıyorum bak. Anneler babalar çocuklarını korkuyla aldılar, onların gözlerindeki korkudan biz anladık durumu.

Anneyi sevmek gibi seviyorum ben Anadolu’yu. Koşulsuz. Başka nedenlerim de var tabi. Ben Atatürk’ün dediği gibi Türklerin en aşağı 7000 yıldır Anadolu’da olduğunu düşünüyorum. Ben Türk insanının, Türklerin, dünyayı aydınlatan  güneş olduğunu biliyorum. Dünyayı aydınlatan güneş, dünyaya medeniyeti getiren ülkedir, Türkler ve Türkiye. Türkler, yalnızca bir ırka indirilemeyecek bir medeniyet ve kültürün adıdır. Bu anlaşılırsa Türkiye’deki bazı etik tartışmalar da ortadan kalkar. Atatürk bunların peşindeydi. Batı’nın bu topraklardan Türkleri atmak için hangi oyunları tezgahladığını o kadar iyi biliyordu ki Atatürk.

Atatürk’ün Türkiyesini istiyorum. Ben CHP içindekilerin bile tartışmaya açtığı 1930’lu yılların aydınlık Türkiye’sini istiyorum.

Dünyada devletler var, bunlar birbiriyle savaşıyor filan ya… Ama birbiriyle pek iyi anlaşan bir yapı da var. Bunlar kim ? Sermaye.


KIRAÇ
22 Mayıs 2016, İlkkurşun







"ABD İŞİD inRakka’yı terk etmesi emrini verdi. İŞİD Rakka’yı terk ediyor fakat MUSUL’a yerleşiyor...
Musul bir Türkmen Şehri…."















“Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikelidir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına, giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir.” 
Mustafa Kemal Atatürk, Eskişehir-İzmit konuşmaları







27 Nisan 2016 Çarşamba

Başkanlık ve Anayasa!





// Başkanlığa HAYIR.
// Bu Meclis Anayasa YAPAMAZ, Yeni Anayasa'ya HAYIR.






* ABD'de başkanların iktidarda kalış süresi 4 yıldır. Bu 4 yıl dolmadan, eğer olağanüstü bir durum yaşanmazsa, hiçbir başkan görevden ayrılamaz. Başkan'ın istifası ya da Federal Kongre tarafından görevden alınması durumunda gelecek seçimlere kadar başkan yardımcısı, Beyaz Saray’ın patronu olur. Başkanlar en fazla 2 dönem görevde kalabilmekte.


// Ölümüne dek görevde olmak isteyen, ölümünden sonra da sülalesi nasiplensin diye bunu değiştirir...




* Başkan seçilen kişi Beyaz Saray'da, kendi personeliyle birlikte ikamet eder ve yılda 400 bin dolar net maaş alır. Bütün masraflarını (yemeğini bile) kendi karşılamak zorundadır.


// Komik olmayın. Devletin malı deniz, yemeyen keriz misalinde bizimkiler. Faturayı önlerine koysan, İsveç bile kurtaramaz!..




* Amerika’da başkanının valileri, yerel mülki amirleri atamak gibi bir görevi yoktur. Öbür yandan bütün önemli atamaları (Yüksek yargıçları gibi) yapar, fakat yasama organı bunu denetler, adayları sorgular ve uygun görmediklerini red eder. Örnek: Başkan Reagan 1987’de koyu muhafazakâr hâkim Robert Bork’u Yüksek Mahkeme üyeliğine önerdi, fakat Bork’u sorgulayan Senato, 48 onaya karşı 58 oyla reddetti.


// Önerdikleri sistemde Başkan’ın yapacağı hiçbir atama, Meclis’in onayına bağlı değil! Yargıya yapacağı atamalar üzerinde bile Meclis’in hiçbir “denetim ve denge” yetkisi yok! Tarafsız bir yargı mı dediniz! Başkanlık değil Tiranlık. Eyvah, dalkavuklara ne olacak şimdi? Onlar da bullshit olur....




* ABD'de seçim süreci 1 yıldan fazla sürmektedir. Partiler devletten nisbi oranda bir destek alır. Ancak başkan adayları veya vekil, senatörlerin şahıslarına seçim çalışmaları için devlet yardımı sözkonusu değildir. Halkın vergilerini seçilecek kişiler seçim kampanyalarında kullanamaz. Amerika’da seçime giden istisnasız herkesin seçim kampanyası için yapacağı harcamaların ana kaynağı bulacağı sponsorlar veya halktan alacağı doğrudan bağışlardır. Ya da kendi cebinden karşılamak zorundadır. 


// Hadi Devletten hiçbir ödenek almadan ceplerinden karşılasınlar... Milletvekili değil, muhtar bile seçemezler.








Başkan ve Yargı: hürriyet
Amerika Başkanı kendi masraflarını karşılar: amerikabülteni
Başkanlık sistemleri: onedio
Tiranlık üzerine notlar: 21.yy





Eski TBMM Başkanvekili ve Milli Anayasa Hareketi Başkanı Hasan Korkmazcan: 
"Yeni anayasa fikrinin arkasında emperyalist güçler var."

Eski Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır: 
"Milli anayasa hareketi bölücü anayasaya karşı kurulmuştur."

Prof. Dr.Birgül Ayman Güler, 
Milli Anayasa Hareketi Kurultayı, 

Haluk Dural'dan
Başkanlık sistemi Yeni anayasa'ya bile uygun değildir.
Yeni anayasa 2 milletli, 2 dilli, federe bir anayasadır.








 // Başkanlığa HAYIR.
// Bu Meclis Anayasa YAPAMAZ, Yeni Anayasa'ya HAYIR.




“Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Başkenti Ankara'dır.”
________






9 Haziran 2015 Salı

TERÖR VE MECLİS



".... Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, ulusu tutsak ettiren iç cephenin düşmesidir. Bu gerçeği bizden iyi bilen düşmanlar bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar, başarı da kazanmışlardır. 
Gerçekten kaleyi içinden almak, dışından zorlamaktan kolaydır..."
M.Kemal




1976 : Ankara’da bir özel hastaneye soygun girişimi, terör örgütü PKK (Partiya Karkeren Kürdistan-Kürdistan İşçi Partisi) öncülleri tarafından gerçekleştirilen ilk eylemdir.

27 Ekim 1978 : Terör örgütü PKK bu tarihte Diyarbakır ili Lice ilçesi Fis köyünde kuruluş kongresini gerçekleştirmiştir. Örgütün I. Kongresi de sayılan bu kongrede Abdullah Öcalan, Kurucu Genel Başkan seçilmiştir. Öcalan, bu yöndeki çalışmalarına Ankara’da üniversite çevresinde başlamış olup, 1975 yılına kadar ideolojik alt-yapı ve öncü kadro oluşturma faaliyetlerini yürütmüş, 1976 yılından itibaren de arkadaşlarıyla birlikte Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde faaliyetlerini sürdürmüştür. PKK bu çerçevede, Marksist-Leninist ideolojiye sahip terör örgütü olarak 27 Ekim 1978 yılında kurulmuştur. Terör örgütü PKK parti, cephe ve ordu şeklinde bir yapılanmayı benimsemiştir.

1979 : PKK terör örgütü, dönemin Adalet Partisi Şanlıurfa milletvekili Mehmet Celal Bucak'ın evine yaptığı baskın ile ilan edilmiş oldu. Bu baskında Celal Bucak yaralanırken sekiz yaşındaki oğlu hayatını kaybetti.

Temmuz 1979 : Abdullah Öcalan Şanlı Urfa üzerinden Suriye'ye kaçmıştır.

Kasım 1979 : Öcalan sözde gerilla savaşı başlatmak için bir grup elemanını eğitim amacıyla Lübnan’a götürmüştür.

Nisan-Mayıs 1980 : Eğitim amaçlı Lübnan’a giden terör örgütü üyelerinin büyük bölümü yakalanmış, diğerleri ise 12 Eylül 1980 tarihinde askeri ihtilal olması nedeniyle tekrar yurt dışına çıkartılmıştır. 

1982 : Suriye’de düzenlenen örgüt kongresinde örgüt içindeki fikir ayrılıkları belirginleşmeye başlamıştır. Ayrıca bu dönemde PKK’nın silahlı grupların oluşumunda teoriden uygulamaya geçişte ilk çabaları görülmeye başlanmıştır.

1984 : PKK yeni bir yapıya bürünmüştür. Abdullah Öcalan, kendisine Mao'nun Halk devrimi yöntemini seçtiğini söylemiş ve Güneydoğu Anadolu'da terör metotlarını uygulamaya başlamıştır. Bu yıl aynı zamanda yerel halka karşı yoğun terör döneminin başlangıcı olmuştur.

15 Ağustos 1984 : PKK terör örgütü, Siirt’in Eruh ilçesindeki Jandarma Karakol binasına karşı bombalı ve silahlı saldırıda bulunmuş ve saldırı sonucunda 1 jandarma eri şehit olmuş 6 er ve 3 sivil yaralanmıştır, Hakkâri ili Şemdinli ilçesinde de Jandarma subay açık hava gazinosu, subay lojmanları ve ilçe jandarma Karakolu’na silahlı saldırı düzenlemiş, bu saldırıda da 1 subay, 1 astsubay ve 1 er yaralanmıştır. Bu PKK’nın ilk büyük ölçekli silahlı eylemidir.

17 Ağustos 1984 : PKK, Siirt’teki bir karakola baskın düzenlemiştir.

22 Ocak 1987 : Hakkâri’nin Uludere ilçesi Ortabağ köyü katliamını gerçekleştiren PKK, soba içine koyduğu bombalarla 8 vatandaşı öldürmüştür.

23 Ocak 1987 : PKK, Midyat baskınını gerçekleştirmiş ve 10 vatandaşı öldürmüştür.

27 Ocak 1987 : PKK stratejisini köy korucularını da hedef alacak şekilde değiştirmiştir.

20 Haziran 1987 : Mardin ili Ömerli ilçesi, Pınarcık köyü katliamı gerçekleştirilmiştir. 16 çocuk, 6 kadın, 8 erkek, toplam 30 kişi katledilmiştir. Öcalan, bu katliamın ardından “Öldürelim, otorite olalım” açıklamasını yapmıştır. 






Doç. Dr. İhsan BAL & Emre ÖZKAN 
DÜNYADA ÖNEMLİ OLAYLAR KRONOLOJİSİ
PKK (Partiya Karkeren Kürdistan-Kürdistan İşçi Partisi)
TERÖR ÖRGÜTÜ KRONOLOJİSİ (1976 – 2006)





* * *




Saygı Öztürk - 33 Kurşun



"1993 yılında Elazığ- Bingöl yolunda şehit edilen 33 askerimiz.Bu katliam başka bir ülkede olsaydı, o ülkenin 33 silahsız askeri, karayolunda otobüsleri durdurulup yere indirildiğinde ve acımasızca taranıp şehit edildiğinde, çok başka olaylar yaşanırdı. Oysa biz olanları unuttuk bile!...Saygı’nın kitabının adı "33 Kurşun." Ancak şehitlerimizin üzerinden 33 değil, tam 1.547 kurşun çıkarıldı. O karanlık gecede yolun ortasında şehit başına kaç kurşun düştüğünün hesabını siz yapın!" E.Çölaşan











* * * 



SESSİZCE AĞLIYORUM



“Sen bunları yazınca yaşadıklarım geldi aklıma dostum. Kolumda şehit olan 20 yaşında Mehmetçikler, kolunu, bacağını, gözünü kaybedenler geldi aklıma. 10 saniye önce gözlerimin içine bakan arkadaşımın parçalanan beyninin parçalarını toplarkenki gözümden akan kanlı yaşlar geldi aklıma.

Analar geldi aklıma, şehit olan oğlunun son kez tabutuna bakmak isteyen analar. Ve göstermemek için yaptıklarımız. Çünkü tabut içinde bir bacak ve taşlardan başka bir şey yoktu. 

Mavi çarşı geldi aklıma, PKK’lı katiller tarafından yakılan insanların yanık kokuları sardı burnumu. Üniversite hazırlık kursuna giderken belediye otobüsünde yakılan Serap’ın son görüntüleri geldi aklıma. 

1988’de Eruh yolunda izinden dönerken bindikleri minibüsün önü kesilerek aşağı indirilen ve saatlerce işkence edilen, bütün kemikleri kırılan, gözlerinin içinde izmarit dahi söndürülen, acı çektirilerek öldürülen 4 Mehmetçik geldi aklıma. Söyleyemedim bu zamana kadar ama işte şimdi söylüyorum, öldürülmeden tecavüze bile uğradıklarını. 

Onların yerine herkes çocuğunu, kardeşini koysun ve yaşadıkları kısa hayatın o son anlarını hissetmeye çalışsın diye düşündüm gözlerimden yaş gelirken. 1986’da basılan mezrada öldürülen insanlar, hele de beşiğinde aldığı mermiyle hayata başlamadan ölen bebeğin küçücük kalbinden akan kanlar geldi aklıma. 

Başkale’de bastıkları köyde bu HDP’lilerin silahlı kuvveti PKK’lıların attıkları roketin başını koparıp aldığı, kucağıma aldığımda beyaz kundağı kızıla boyanmış bebek geldi aklıma. Ve bu kalleşlerce daha genç yaşlarında şehit devre arkadaşlarım Mustafa Şimşek, Ruhi Aksoy, Bahtiyar Er ve sayamayacağım kadar bu aziz topraklara kanlarını akıtan diğer şehitlerimiz geldi aklıma. 

Ben hayal kuramıyorum, birileri Diyarbakır ve diğer şehirlerde PKK bayrakları ile eğlenirken. Ve bu ABD projesi bölücü partiden “sol” çıkarmaya çalışanları, sırf AKP karşıtlığı aldatmacasıyla umut bağlanılan bu katillerin, insanlık düşmanlarının siyasi uzantısını legalize etmeye çalışanları görünce, ben HAYAL KURAMIYORUM DOSTUM, HAYAL KURAMIYORUM, SADECE SESSİZCE AĞLIYORUM…; ”



Mustafa Önsel




















HDP’nin Doğu ve Güneydoğu’da aldığı sonuç, alan hâkimiyetinin tamamen PKK’ya bırakılmasının eseridir. AKP’nin bölgedeki adaylarının da HDP adaylarından bir farkı yoktu ama Türkiye’nin doğusunu tamamen kapatan PKK’nın, yer yer kantonlar ilan ettiği de göz önüne alınırsa, fiilen özerkliği kurduğu ve Türkiye’nin Türk Dünyası ile bağlantısını keseceği yorumları geliyor!

AKP-HDP koalisyonuna da yol verilirse, Türkiye’nin birliğini korumak mümkün olabilir mi? Bu durumda devletin başına kim gelmiş olacak?







* * *



Aynen üniversite sınavı gibi. Birinci basamak elemeleri geçeceksin, ikinci basamak falan devam edecek. HDPKK'dan Muş milletvekili seçilen Burcu Çelik Özkan adlı kadının ilk beyanatı korucularla ilgili olmuş. İnternette canlı canlı anlatıyor: "Korucular ya bu topraklardan defolup gideceksiniz, ya da? Elinizdeki keleşi size çevirmesini biliriz. Bu bayanın bu sözü daha üniversite hazırlık sayılır. (ilgili haber)

İlk basamak herhalde "siz Türkler bu topraklardan defolup gideceksiniz, askerinizi pılınızı pırtınızı toplayıp Orta Asya'ya döneceksiniz" olacak Zira PKK kongrelerinde bu ve buna benzer sözleri zaten söylüyorlardı. Şimdi işbirlikçi Türkleri de arkalarına aldılar, sesleri daha gür çıkıyor. Daha melanet sözler işiteceğiz hazır olun. Bunlara hukuken bi bokta olmayacak. Hala demokrat kisvesi altında bunlara destek veren ve Türk'e düşman olan, asker ölsün de dağdakinin burnu kanamasın, Türk anaları ağlasın da ne olursa olsun diyen işbirlikçilere tek sözüm var: Türk'e kefen biçenin sonunun ne olduğunu az buçuk tarih okuyan ve süklüm püklüm bir köşede oturupta sabreden bir Türk'ün göz bebeklerine bakan anlar. 

Tarihte görmediğimiz hakareti ve aşağılamayı göreceğiz. Çanakkale'de bile düşmandan bu kadar hakaret işitmediğimizi anlayacaksınız. Dayan, sabret Kuvvayı Milliye ruhu. Dibe vurmadan su yüzüne çıkamazsın... hala kardeşlik masalları ile avunan öküzler buna bir çift laf söyleyecekler mi?






Bakın günün anlam ve önemine uygun. Hiç biriniz biliyor mu Mehmetçik kelimesinin nereden geldiğini?
Kısaca anlatayım…


Yıl 1912…
Trablusgarp Savaşı. Yani şu an ki Libya toprakları… 
Traplusgarp’ın Tobruk Mevkii’inde Türk Ordusu İtalyanlara karşı müthiş bir savaş vermektedir.
Aylardan Ocak ayıdır.

Çarpışma başlar. Gerçek adı Mehmet olan bir asker şehit olur, onbaşısı Komutanına bağırır: Kumandanım Mehmet şehit düştü, der. Komutanı da elemlenir, yüksek sesle: “Vah Mehmetçik vah” diye haykırır. Kumandanlarının bu seslenişini duyan diğer askerler de şehit düşen askerin adını Mehmetçik sanıp “Mehmetçik şehit düştü” diye bağırır. O esnada bizimle beraber İtalyanlara karşı savaşan bedevi aşiretlerin askerleri de dilleri dönmediği için Mehmetçik yerine “Muhammedçik, Muhammedçik şehit oldu” diyerek, bu hüzünlü ilanın dalga dalga yayılmasını sağlar. O karışıklık içerisinde Alay yazıcısı da şehit kayıt defterine o gün ilk şehit kaydını yazar: “Mehmetçik” diye… 

O günkü çarpışmalar o kadar kanlı ve yoğundu ki Şehit Kayıt Defterine tek tek askerlerin isimlerini yazmaktansa şehit olan asker sayısı kadar hanenin adı bölümüne hep “Mehmetçik” yazıldı… O günden sonra ismi bilinmeyen veya tanımayacak kadar parçalanmış askerlerimizin kayıtlarında hep Mehmetçik ismi kullanılmaya başlandı. Mehmetçik kelimesi aynı zamanda “Muhammed’in Çerisi” yani “Peygamberimiz Hz.Muhammed’in Askeri” anlamında da kullanılır.

Mehmet ismi Arapça Muhammed isminin Türkçeleştirilmiş halidir. Yani Yüce Peygamberimizin ismidir. Kelime anlamıyla “çok övülmüş, mehd edilmiş” demektir. Zaten Türkler kendi çocuklarına Peygamberimize olan hürmetlerinden dolayı “Muhammed” ismini pek sık vermezler. Zira çocukları bir yanlış, bir hata yaptığında azarlarken “Muhammed” ismini kullandıklarında Peygamberimizi inciteceklerini düşünürler. Neyse…


Şimdi barış ve kardeşlik ayağına hala burunlarında kan kokusu olanların ayağını denk atması lazım. Ya adam gibi kardeşlik tarafını seçecekler, ya da delikanlı gibi biz demokrasiyi, hukuku sadece ırzına geçmek için kullanırız; sizin gibi kerizleri uyutmak için söyleriz diyecekler... Biz de bileceğiz...Zira sokakta efendi efendi sesini çıkarmayan mazlum insanımızın gözünün içine bakarak "Mehmetçiğimizi şehit edenleri" savunursanız sonucu hiç ummadığınız gibi olur. Boş künye defterleri Mehmetlerini bekler halde bilesiniz.


Sedat Onar










   !
İÇ-DIŞ DÜŞMANLAR-HAİNLER-SİLAH ZORUYLA "TERÖRVEKİLİ"!..









"...Sultanlarla, halifelerle yönetilmiş ve yönetilen memleketlerde, vatan için, ulus için en büyük tehlike, sultanların ve halifelerin düşmanlar tarafından satın alınmalarıdır. Bu çokluk, kolaylıkla sağlanabilmiştir. Meclislerle yönetilen memleketlerde de , en yıkıcı yan, bazı milletvekillerimizin ecnebi nam ve hesabına çalınmış ve satın alınmış olmalarıdır. 
Millet Meclisleri'ne kadar girmek yolunu bulabilen vatansızlıkların varlığı tarihin bu yoldaki örnekleriyle bellidir."

Mustafa Kemal
Ekim 1927