Translate

türk askeri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk askeri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2017 Cuma

Levanten Heritage'den İşgal Dönemi ve Sonrası İzmir Resimleri






Levanten Heritage'den işgal dönemi ve sonrası İzmir Resimleri:



Daha ilk resimde: 
info from Levanten Heritage:
"The British Consul of Smyrna (Sir Harry H. Lamb on the right?) and wife 
at Smyrna Quay during the Kemalist occupation, 9-9-1922."

Answer to that expression: NONSENSE, it was not an occupation but an independence war, this is our land!

"Kemalist Occupation" ne demek... 
ben tam tersi oldu diye biliyordum....!



13.üncü resimde de Amerikan bayrağı...



Linkin en altındaki videoda gösterdiği haritada İzmir diye Kırım'ı işaret ediyorlar, coğrafya bilgisi kıt olanın tarihi nasıldır acaba?

O videodan:
* "Survivors of the holocaust" a ne demeli! Biz "holocaust" falan yapmadık, tam tersi olduğu bir gerçektir, Türk soykırımı olmuştur!..

* "Starving people" sanki Türkler açlık çekmedi! Yakıp yıkılan Türk şehirleri, köyleri, ekinleri, öldürülen hayvanları... Lafın gelişiyle "kendilerine müslüman"...Savaş vardı savaş!

* Yunanistan gelen Rumlara bakamazmış; "Greece can not take of them", lütfen bu konuda da bizi suçlasınlar...

* Near East Relief'ın nasıl misyonerlik yaptığını, nasıl yalan söylediklerini biliyoruz. Tıpkı "Kemalistler kasıtlı olarak şehri yaktılar" dedikleri yalan gibi...


Ayrıca biz kovmadık onları, onlar kendilerini suçlu hissettikleri için ki suçlular, bu yüzden de "kendileri" kaçtı, korktular, Yunan ordusunun Türklere yaptıklarının aynısını Türklerin onlara yapacağından korktular. Evet bir zamanlar Rumlar yaşıyordu, hem de barış ve refah içinde ama maalesef vatana, komşuya hainlik yapmışlardı, yapmasalardı, hala yaşıyor olacaklardı. Bu tip videoları izleyenler de onlar için üzülüyor. bizi de cani olarak görüyor, hâlâ.


Yunan yalanlarına örnek:
Polyzoides Türklerin şehre girişini şöyle anlatıyor; "Türkler İzmir’e Pazar günü girdiler ve Perşembe günü artık İzmir şehri yoktu. Çünkü işgalcilerin yangını İyonya başkentini bir kül yığınına çevirmişti”. Polyzoides, anlatımında işgalci olarak nitelediği insanların, kendi ülkelerini, kendi topraklarını, kendi namuslarını emperyalizmin işgaline karşı savunmaya çalıştıklarını göz ardı ediyordu ve yangını da bu insanların çıkardığını iddia ediyordu.O’na göre; İzmir’de Yunanlıların üç yıldır koruduğu barışçıl ve düzenli huzurlu hayat, Türkler tarafından 3 günde bozulmuştu."


Bu yalanı dizi ve filmlerde hâlâ işliyorlar. Önce gerçekleri konuşsunlar, sonra empati yaparım.

Saygılar, SB.







EK:
FRANSIZ KAYNAKLARININ IŞIĞINDA 1922 İZMİR YANGINI /PDF, Yrd.Doç.Dr.Oktay GÖKDEMİR
Levanten Heritage 'ten İzmir Fotoğrafları link  /  link






İzmir (Smyrna) was burned down by the Armenians, and not by Turks!

Akıncılarımız Karşıyaka'ya Girerken


ATAM İZMİR'DE






Bir Zamanlar İzmir









17 Temmuz 2016 Pazar

Mehmetçik














Mehmetçiği itibarsızlaştırmak kimsenin haddi değildir.
Çünkü Mehmetçik Biziz. 
Diğerlerinin ne olduğunu Tanrı bile bilmiyor!..












"Satır satır oku ve o sela neden okunuyor anla."
Levent Üzümcü.

Alman faşizminin başlaması için Alman Parlamentosu’nun yakılması gerekiyordu!
Reichstag yangını bugünlerde ne anlatır?  
Selami İnce'nin makalesi 28.02.2016 Birgün






Vatana, millete, devlete bu ihaneti kim tezgahladıysa... Kimlerin veya hangi yapılanmaların bu alçaklıkta en küçük bir payı varsa Rabbim onları kahretsin.

30 yılı aşkın meslek hayatımda çok kriz günleri, çok can sıkıcı gündemler yaşadım. Fakat hiçbiri önceki gece yaşadıklarımızın kenarından bile geçemez. O, Irak'ı, Libya'yı, Suriye'yi andıran dehşet gecesinin Ankara versiyonunu andıran görüntülerini tekrarlamayacağım. Olup bitenlerin bir bölümüne, televizyon ekranlarından gazete sayfalarından şahit oldunuz. Şimdilik, gördüklerinizin ve bildiklerinizin, göremedik ve bilmediklerinizin çok azı olduğuna inanın yeter!..

Biliyorum; sabırlı olmalıyım.Biliyorum; 3-5 gün daha dişlerimi sıkıp olayların sıcaklığının geçmesini beklemeliyim. O yüzden genel bir değerlendirme ile kendimi tutmaya çalışıyorum.

15 Temmuz Cuma gecesi olup bitenin adı; yine senaryosu ABD'de yazılmış, buralarda birilerinin, piyonların eline tutuşturulmuş çakma darbedir. Bu sözlerimden darbe yanlısı falan olduğumu çıkarmayın!.. Rahmetli Alparslan Türkeş'in de dediği gibi; en kötü demokrasi en iyi ihtilalden daha iyidir. Onun için çok uyanık kalmalıyız.

Televizyonlardan seyrettiğim, o Mehmetçiklerimizin yere yatırılışları, eller yukarıda teslim alınışları, vatandaşlar ve polislerimiz tarafından yerlerde tekmelenişleri, çıplak halde polis otolarına kafalarına vurularak bindirilmeleri ciğerimi dağladı. Hele bugüne kadar, her ne şartta olursa olsun onu gözünden bile sakınan Türk insanının Mehmetçiği linç edercesine dövmesi yok mu... Sözün bittiği yere bir kez daha geldik. Bu millet ilk kez Mehmetçiğini dövdü... İlk kez ona tokat attı... Ne için?.. Ne acı, ne kadar büyük bir acı!.. Ne hale getirildiğimizin farkında mısınız?..

Bu alçak darbe girişimine kalkışan, şerefsiz, haysiyetsiz dangalaklar da acaba nasıl bir oyunun piyonu olduklarının farkında mıdırlar?.. Neye ve nereye hizmet ettiklerini, uşaklık ettiklerini hiç mi düşünmediler?..Şehit düşmesin diye tankın üzerinde yaralı polis arkadaşının üstüne yatıp kendini siper eden Mehmetçik'ten nerelere geldik...

O gün bu görüntü ile ne kadar da haklı olarak övünüp gurur duymuş, hainlere karşı daha da kenetlenmiştik. Kardeş kardeşi vurdu ve öldürdü. Bölücü hainlere karşı omuz omuza çarpışırken şehadet şerbeti içen kahraman polis ve askerlerimizin birbirine silah çektirilip, düşman edildiği ve çok tehlikeli bir kamplaşmanın tezgahına oturtulduk.

Hani, Türkiye'nin itibarıydı?..

Televizyonlardan ve gazetelerden bu sefer ambargolanmayan, mahkeme kararı ile yayın yasağı getirilmeyen görüntülerin kimleri sevindirdiğini düşünebiliyor musunuz? PKK/PYD'yi, IŞİD'i, ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya'yı... Barzani'yi, Öcalan'ı, Cemil Bayık'ı, Karayılan'ı...Türk milleti 20 yaşındaki Mehmet'ini tokatlarken!..

Öncekilerinden farklı bu seferki çakma ABD darbesi başarısız değil başarılı oldu!.. Akıl ve zekamızla alay edercesine kurgulanan bir senaryo ile Türk milletine Muhammed'in askerini dövdürdüler. Ergenekon, Balyoz, Casusluk, kadın pazarlamacılığı gibi davalarla TSK'yı itibarsızlaştırmayı hedefleyenlerce Türk milletine bitirici darbe vuruldu. Türk milletinin bel kemiği olan ordu-millet anlayışına suikast yapıldı. Siyasetçilerin akıl almaz gazına kapılanlar ise önüne ardına bakmadan gitti Mehmetçiğini dövdü, hakaret etti. Suçlu ile suçsuzun ayıklanması beklenemedi.

Esasında olması gereken, bugünün darbecilerini o makamlara, rütbelere getirip terfi ettiren siyasi iradenin, o isimleri tutup kulaklarından yargının önüne getirmesinin beklenmesi değil miydi?.. Aynı zaman da siyasi iktidara, "darbecileri bu makamlara niye getirdiniz" sorusunun sorulması lazım değil miydi?.. Kumpas itiraflarının ardından onca zaman geçti, niye gereken tedbirler alınmamış ve gerekenler yapılmamıştı?..

Evet!.. Çakma darbe başarılı oldu…

Bu hain, piyon dangalaklar yüzünden yarım yamalak, kör topal giden demokrasimiz esas şimdi askıya alındı. Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetinin rejiminin değiştirilmesi için çalışanlara ve bir türlü yeterli desteği bulamayanlara büyük bir mağduriyet alanı açıldı. Yeni kahramanlık (!) meydanlarına servis yapıldı. Ülkenin kötü gidişatının önüne geçmek için -az bir şey- demokrasi ile çıkış yolumuz vardı onu da kapattılar.

AKP saltanatının emellerinde başarılı olması için ellerine verilen yeni mağduriyet alanı ile eskisinden daha ceberut olacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek var mı?..

Olup bitenleri çok iyi okuyup ders almazsak, 27 Nisan e-muhtırası ile 15 Temmuz çakma ABD darbesinin benzerliklerinin sonuçlarını yine çok acı bedeller ödeyerek yaşarız.Baş rol oyuncularına, figüranlara ve yardımcılarına bakın. Onlar hep aynı…

Sadece senaryolar güncelleniyor!..

Ahmet Takan
17 Temmuz 2016 - Yeniçağ









Binlerce Mehmetçiğimizin duygularını dile getiren bir  Mehmetçiğimizden sitem: 

"İyi ki doğuya düşmüşüm. En azından düşmanın kim olduğunu, merminin nereden geleceğini biliyoruz." 
"Benim gibi vatani görevini yapan o askerleri linç edenlerin burada bize mermi sıkan pkk dan hiç bir farkı yok. 
Unutanın a... k..."
Batuhan Gutok



Üzülmeyin Mehmetçikler, biz o "ne idüğü belli olmayan halk"tan değiliz. 
İçimiz kan ağlıyor.....





NE DARBECİYİM NE F'Cİ NE DE PARTİCİ!

F'nin Askeri!
F'nin Polisi!
F'nin Hukukçusu!
F'nin Öğretmeni!
F'nin Gazetecisi!
Ama
F'nin Politikacısı! na gelince,
O yok işte!
Kiminle dalga geçiyorsunuz!..
Yemezler!

Herkes ağız birliği etmişcesine her şeyi de F ye bağlıyor. Ben buna inanmıyorum. 
Bu işten kim çıkar sağladıysa o yaptırdı, dolaylı dolaysız müdahaleleri var.






"Bu bir askeri darbe bile değil, "askerde darbe"! Daha ilk açıklamalarında Türkiye'ye "yeni bir anayasa" yapacaklarını söylüyorlar... Memleketin önündeki en büyük tehdit, "yeni bir anayasa"...  İyi bir yaşam için kolay yol yok. Çıkışımız bir grubun-darbesinin ucunda değil; bizim kendi ellerimizde.  Türkiye'ye dokundurtmayacağız." - Birgül Ayman Güler






ve
MEHMETÇİKLERİMİZE İŞKENCE EDENLER VE SEBEP OLANLAR YARGILANMALIDIR.









NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE




SB.






15 Ocak 2016 Cuma

Türk Halkına Uyarımdır!..



Türkiye ürkütücü bir savaşa sürüklenmiştir. Önce ülkenin bütün kolon direklerini yıktılar. Bütün halkı borç batağına sürüklediler. Dış ticaretimiz Libya’dan Rusya’ya kadar yok edildi. Elde kalan turizm gelirleri de terör ile kurşun yedi. 

Yani, Türkiye üzerinde emelleri olanlar gırtlağımıza sarıldı. 78 milyon insanımızın 25 milyonu kredi batağında kendi derdine düşürülmüştür. Olup bitenden haberi yoktur. 

Adalet yok, hukuk yok!!. Dilimize, dinimize savaş açıldı. İlkokullarda Latin harfleri Arapça söylenişe uydurularak okutuluyor. Ülkede satılmayan bir şey kalmadı. Dış borç gırtlakta… Kısacası;

Ekonomik bağımsızlığımızı hepten kaybettik. Bir hatırlatma yapayım:

Rusya çözüldüğünde Almanya borcuna karşılık Rusya’dan sınırda bir yeri, yani resmen toprak istemişti. O olmazsa Gazprom’u verin demişti. Bu durumda köşeye sıkıştırılan Türkiye’den neler istenir, siz düşünün artık. 

ABD ve müttefikler Irak’a girdiğinde asıl hedefin Türkiye olacağı belliydi. Çünkü Türkler uyumsuzdur. Durur durur, oyun bozar. Emperyalizm çizdiği yenidünya haritasına her ülkeyi ve birçok ırkı kolay monte edecek hale getirebiliyor ama, Türklere güvenemiyor. Türkler o tabloyu bozabilir diye tedbirini aldı. 

Erdoğangiller familyasının hastalıklı ruh hallerini maymuncuk olarak kullanıp ülkemize girdi. Muhalefeti hadım etti. 

Erdoğangiller Familyasının mecburiyetleri ülkeyi batağa sürükledi. AKP ve Erdoğan’ın mecburiyetleri; Türk Halkını, “yılan-çıyan-akreplerle” bir yatağa soktu. O yatağa sokarken de millet her türlü psikolojik operasyonla narkoz odalarına hapsedildi.

Soros’un 8 milyon dolar para dağıttım dediği vesikalı gazeteciler ve medya organları Soros’un bir bölüğü gibi Türk Milletinin bütün değerlerine saldırdı. Bilgisi zayıf olanlar kendini koruyamadığı için beyin işgaline uğradı. Televizyonlar milletin üzerine sürekli psikolojik operasyon kustu.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bütün etrafı boşaltıldı. Suriye’den Irak’a terör bataklığı oluşturuldu. Ülkemizin içinde uyumaya bırakılan yüzlerce terör örgütü elemanı uyanmaya hazır bekliyor. Yabancı istihbaratlar cirit atıyor. Daha vahimi; Başbakanlığa bağlı Kamu Müsteşarlığında yabancı istihbarat elemanları çalıştırılıyor. Sayılarının 150 kadar olduğu söyleniyor.

Türk Ordusu her şeye rağmen Güneydoğu’da;

AKP’nin PKK’ya terk ettiği yerleri temizlemeye çalışıyor. AKP Güneydoğu’yu Yemen’e çevirdi. Giden adeta gelmiyor. PKK’ya teslim edilen yerlerde PKK rahat rahat savaşa hazırlanmış. Silah depolamış. Tüneller kazmış. PKK’lı belediyeler bu aziz milletin parasını PKK’ya sebil etmiş. Valiler bu durumu MAL gibi seyretmiş.

Dün “iyi ki bunlarla savaşa girmemişiz” diyenler, üzerinde tepindikleri Türk Askeri nin canı üzerinden bugün sahte milliyetçilik oynuyor. Oynuyor da; “Tavuk götü tövbe tutmaz” der büyüklerimiz. Vatansızlar-bayraksızlar çoktan kıvırmaya başladı bile... AKP içindeki bölge vekillerinin baskısıyla(AKP içindeki bölge vekilleri BDP ‘li vekillerin ruh ikizidir), askeri operasyonları bitirmeye hazırlanıyor. Aldığım duyumlara göre;

Askere operasyonları durdurun diyorlarmış. Asker de “ne kadar temizlik yaparsak kardır diyerek “canı pahasına” operasyonları Ocak sonuna kadar uzatmaya çalışıyormuş... 

AKP buzdolabına “kokmasın(!)” diye sakladığı hain saçılımı, buzdolabından çıkarmaya hazırlanıyor.

PKK baharda iç savaşa hazırlanıyor. En büyük dayanakları İKİZ YASALARDIR… 

Doğu PKK ile, Batı hem PKK, hem de İŞİD, Nusra, Hizbullah ve diğer terör örgütleri ile vurulacaktır. Bunların hepsini ülkeye AKP soktu. Türkiye bu terör örgütleri için adeta bir üs haline getirildi. Artık kontrol edemiyorlar. 

Bir uyarım da Benzin istasyonları konusundadır. Öcalan yakalanmadan önce PKK’ya;

“Bütün yol boylarındaki benzinlikleri alın, yol boylarına benzinlik kurup üs haline getirin” diye talimat vermişti. Bu talimat gereği yol boylarında kurulan veya satın alınan benzinlikler bir üs olarak kullanılacaktır. Türk Halkı o benzinliklerden avlanacak, araçlarına yakıt alamayacaktır.

5-6 yıl önce Yalova’dan Alanya’ya gelmiştim. Yol boyunda benzin almak için girdiğim benzinlikler hep Güneydoğu kökenliydi. Doğrusu Öcalan’ın talimatını hatırlamadan edemedim.

Milli bir MİT’imiz olsaydı, bu durumdan bu kadar endişe etmezdim ama durum ortada… Oslo’da PKK ile masaya oturan, oturmakla kalmayıp şehirlerimizin ağır silahlarla donatıldığını itiraf eden MİT Müsteşar Yardımcısı (Afet Güneş) ve Öcalan’a methiyeler düzen MİT Müsteşarı Hakan Fidan gibiler varken, vatandaş olarak bizler düşünmek zorunda kalıyoruz. Olası bir iç savaşta bu durumu göz ardı etmeyin. İŞİD ile PKK mutlaka iş birliği yapacaktır. Çünkü efendileri aynıdır.

İç savaşa nasıl hazırlanılması gerekiyorsa öyle hazırlanın!!. Yoksa 1915 öncesinde Ermeni örgütlerin silahsız, yoksul ve çaresiz Türkleri avladığı gibi av oluruz. 

Ve, Türk Ordusu’na operasyonları bırakması söylendiğinde hep birlikte ayakta olalım. 

Artık bizim sorunumuz Türk Sorunudur. Adımızı, varlığımızı, VATANIMIZIN varlığını devam ettirme savaşı verecek miyiz? Yoksa Türk adıyla birlikte varlığının da Anadolu topraklarından yok edilmesini seyredecek miyiz?

Karar Türk Milletinin olacaktır ve verdiği kararın sonuçlarına KATLANACAKTIR!!.


Zahide UÇAR
14 Ocak 2016

Senin seviyene henüz hiç kimse erişemedi ATAM



Tarihte hiçbir şekilde siyasi varlık göstermemiş, para basmamış, sınırı olmamış, dili diğer dillerden bozma, alfabesi yok, tarihi eseri, sanatı, arkeolojik kalıntıları yok, ki halk bile diğer halklardan kopanlardan oluşturulmuş bir topluluk ve diğer halkların gelenek ve göreneklerini kullanırken "sen işgalcisin, ben devletimi kuracağım" demesi aklı olana terstir. Sahte tarih ve uydurulmuş dil ile de bir yerlere gelinemez. Zahide Uçar'ın Uygur Türkleri ile ilgili olan yazısını da okuyun, çünkü bazıları kendilerini onlarla eş tutuyor. Biz bu ülkenin işgalcisi değil asli unsurlarıyız. Tıpkı Kıbrıs'ta asli unsur olmamız gibi...


Bölücüler bir yana, vatansever yurttaşlar bir yana....
Zaten insanlar ikiye ayrılır, İYİ-KÖTÜ; VATANSEVER-VATANHAİNİ...
gerisi boştur.SB













30 Ağustos 2015 Pazar

30 Ağustos Zaferi Gerçekte Çifte Zaferdir




Kimi zaman kişiler, nedendir bilinmez, bir duraksama geçirirler. 
İnsanın kimi zaman tıkandığı anlar olur. 
Duraksar. Bir belirsizlik çöker. 
Umutla umutsuzluk arasında bir noktadır bu...



Seksen beş yıl önce (makale 2007'e ait) 1922 yılı Ağustos ayına gelindiğinde Türkiye böylesi bir durumla karşı karşıyaydı:

“Bu işin sonu ne olacak?” ya da
“Ne olacaksa olsun!”
“Fırtına öncesi sessizlik” denilen bir durumdu.
“Hani nerede ordumuz, niye bir an önce taarruz etmiyoruz?”,
“Ordumuz durduğu yerde çürütülüyor, daha neyi bekliyoruz?” diyenler yanında
“Bir sonuca ulaşmak için mutlaka savaş şart mıdır? Politik bir çözümle bu iş halledilemez mi? Bu halimizle taarruza kalkışmak kan dökmekten öte bir fayda sağlamaz. Çünkü Yunanları yensek bile İngilizler yine bizim önümüze dikilir. Duruma bakılırsa bir taarruzda başarı şansımız hiç de fazla değildir” diyenler de vardı.

1921 yılı Ağustos ayında durum daha da kötüydü. Kimileri Ankara’dan ailelerini iç bölgelere gönderirken, meclisin ve hükümetin Kayseri’ye, Sivas’a ya da Malatya’ya taşınması dile getiriliyordu.

Erzurum Milletvekili Durak Bey, “Arkadaşlar nereye gidiyorsunuz? Cephe neredeyse meclis de onun arkasında toplantıya devam etmelidir. Düşman bizi burada kendisini yenmek için önlemler düşünürken bulmalıdır. Yerimiz cephedir. Geriye bir tek adım atamayız” derken oluşan sessizliği TBMM’nin renkli bir siması bozdu.

O güne değin ağzını açmamış olan ak sakalı göbeğinde Dersim Milletvekili Diyap Ağa’nın sesi yankılanıyordu:

“Efendiler, biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa düşmanla kavga edip ölmeye mi? Kaderde ölmek varsa kaçmakla bundan kurtulamayız. Eğer ölürsek burası ikinci bir kabe olur.”

“Bir gün yine giyeriz” diyerek 8 Temmuz 1919 günü çıkardığı üniformasını yine giyen Mustafa Kemal düşüncelerini 5 Ağustos 1921 günü orduya ve ulusa bildirisiyle açıkladı:

“Büyük savaştan çıktığımız en zayıf zamanımızda bütün yurdu çiğnemek ve bütün halkı yok etmek için üzerimize saldıran düşmanlara karşı ulusça birleştik. Bana bu (başkomutanlık) görevi vermiş olan meclisin ve o mecliste temsil edilen ulusun kesin iradesi hareket tarzımın akışını oluşturacaktır. Hiçbir neden ve biçimle değiştirilmesine olanak bulunmayan bu kesin irade kesinlikle düşman ordusunu yok etmek ve bütün Yunanistan silahlı kuvvetlerinden oluşan bu orduyu anayurdumuzun kutsal ocağında boğarak kurtuluşa ve bağımsızlığa kavuşmaktır. Ülkenin ve ulusun maddi ve manevi tüm kuvvetlerini bu sonucun alınması amacına yöneltmek için hiçbir önlem ve girişimden kaçınılmayacak, ne yer ve zaman ile ne de vatan kavramı karşısında ayrıntıdan ibaret kalan diğer düşüncelere bağlı kanılmayarak düşman ordusunun yok edilmesinden ibaret bu tek amaç uğrunda gereken her şey yapılacaktır.”

Ardından “Ulusal Vergi Buyruğu” yayımlandı:
“Her evden bir kat çamaşır, bir çift çorap ve çarık” istendi.
Ayrıca parası sonradan ödenmek üzere tüccar ve halkın elinde bulunan giyim kuşam, yiyecek (yüzde 40), araba, yük ve koşum hayvanları (yüzde 20), silah ve cephane, benzin, kamyon lastiği, yapıştırıcı, kablo, pil ve tel toplandı.

Ustalar, sanatkârlar saptanıp askerlik şubelerine bildirildi. Bu toplama ve alım işleri sırasında kötü işlemleri görülenler ve alınanı kendi malıymış gibi kullanmaya kalkanların “Vatan Hainliği” suçuyla cezalandırılacağı duyuruldu.

Çanakkale’de “Size ölmeyi emrediyorum” buyruğu verdiği ordusuna Mustafa Kemal, 23 Ağustos 1921 günü bu kez şöyle sesleniyordu:

“(Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.) Savunma çizgisi yoktur, savunma alanı vardır. O alan bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük büyük, her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük büyük her birlik ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe kurup savaşı sürdürür. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler ona uymaz. Bulunduğu mevzide sonuna dek dayanmak ve direnmekle yükümlüdür.”

Sakarya zaferinin bedeli ağırdı.
25 bin asker, 350 subay yitirilmişti. 800 yaralı subay vardı.

Erlere günler boyunca birer avuç buğday dağıtılmıştı. Askere buğdaydan başka dağıtılacak yiyecek kalmadığını öğrenen Mustafa Kemal ve karargâhtakiler önlerine getirilen tavuğu yemeden aç yatmışlardı. TBMM mutfağına da on bir gün boyunca et girmedi.

Sonuç tüm bu çekilen sıkıntıya ve bedele değerdi. Yunan ilerleyişi durdurulmuş, vatanın işgalden kurtarılması, bağımsızlığa kavuşma düşüncesi düş olmaktan çıkmıştı.

TBMM’de ise açık açık dile getirilmese de en iyi niyetliler bile ordunun taarruz edemeyecek durumda olduğu düşüncesine kapılmıştı. Muhalefet bunu ustaca işliyordu. İsmet İnönü de ayırdındaydı. O günleri şöyle anlatmaktadır İsmet Paşa:

“Daha önceki bunalımlı evrelerde olduğu gibi Sakarya’dan sonra da kötümser bir hava esmeye başladı. Zaten siyasi fitne ve siyasi çekişme hiçbir an durmamıştır. Her büyük savaştan, her büyük askeri bunalımdan az bir süre sonra ümit devri geçer geçmez, yeniden ümitsizlik egemen olur. Bu ümitsizlik havası içeriden dışarıdan her araç ile tahrik edilir. Şimdi yine böyle bir ümitsiz atmosferin içine düştük.”

Hazırlık uzuyor, zaman geçiyordu. Mustafa Kemal çırpınıp duruyordu.

Muhalefetin 2. Grup milletvekillerinin tutum, tavrı ve söyledikleri Mustafa Kemal’i TBMM Hükümeti başkanlığından ve başkomutanlıktan istifa etme eşiğine getirdi. Mustafa Kemal’in rahatsız olup katılmadığı bir oturumda ipler koptu.

Gizli oturum yerine açık oturumda hem Mustafa Kemal’in hasta olduğu açığa vuruldu hem de ona, orduya ve arkadaşlarına ağır dille suçlamalar yöneltildi. Mustafa Kemal’in başkomutanlık yetki süresini uzatma önerisi reddedildi. Ordu başkomutansız kalmıştı.

Hükümet görevden, Fevzi Çakmak Genelkurmay başkanlığından çekilmeye kalkıştı. “Muhalifler sizin başkomutanlıkta kalmanızı istemiyorlar” diyerek gelişmeleri aktardıkları Mustafa Kemal hasta yatağında meclis tutanaklarını inceledi, arkadaşlarına “24 saat sabredip bekleyin!” dedi.

Mustafa Kemal TBMM’de milletvekillerine seslendi:

“Benim rahatsızlığımı buradan ilana gerek var mı? Belki düşman benim rahatsızlığımı işitir ve üç beş gün sonra saldırıya geçer. Benim hastalığımı düşmanın işitmesi doğru mudur?”

Mustafa Kemal, muhaliflerinin bir başka savına da şöyle karşılık verdi:

“Yasanın ülkede angaryayı yasakladığından söz ediyorlar. Doğrudur; fakat tehlike, gereksinim bize her şeyi meşru göstermektedir. Eğer ordumuzun gereksinimleri ulusa angarya yaptırmayı da gerektirecek olursa bunu da yapacağız ve en doğru yasa bu olacaktır. Şu ya da bu diye oy vermek, göstermek gerekir. Bu nedenle oy göstermemek yüzünden hükümet hareketsiz bir hale gelmiştir.

Bütün bu açıklamalardan sonra son söz olmak üzere şunu söylemek istiyorum ki, hükümet yönetilemez, ordu sevk edilemezse hareketsizliğe mahkum olur. Çocuk oyuncağı yapacak zamanda değiliz. Bu nedenle bu keşmekeşe, bu anarşiye hemen bir son vermek gerekir. Böyle yürüyemeyiz, böyle yürünmez, ulus böyle yürümek için sizi buraya göndermemiştir, ulus buna razı değildir.

Bu son vatan parçasını kurtarırken olsun, hırslarımızdan, hislerimizden vazgeçerek, her şeyi etraflıca düşünelim. Kurtuluş için... İstiklal için... Eninde ve sonunda düşmanla bütün varlığımızla vuruşarak, onu mağlup etmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz.”

“Dostları onunla beraber oldukları, düşmanları da ona karşı oldukları için” bütün meclisin desteğiyle Mustafa Kemal’e yetki yeniden verildi. Üstelik bu kez süre yoktu.

Mustafa Kemal karşıtları şöyle düşünüyordu:
“Ordu iyice yenildi ve yoruldu. Bundan sonra bir daha belini doğrultamaz. Mustafa Kemal bu yenik ordunun başında yenik bir komutan olarak tüm saygınlığını yitirir.”

1922 Ağustos ayında elde edilen zafer dış güçler karşısında olduğu denli, içte de Mustafa Kemal karşıtları karşısında yürütülen bir savaşımın sonucudur.

30 Ağustos’ta işgal ordusunu dağıtan Mustafa Kemal, düşmanı dört bir yana dağıtabilmek için önce, kendi kurduğu TBMM’deki kendi milletinin vekillerini bir noktada toplamak zorunda kalıyordu.
30 Ağustos Zaferi bu nedenle, yalnızca cephede işgalci düşmana karşı kazanılmış bir zafer olmasının çok ötesinde, içeride, TBMM’deki kimi milletvekillerine karşı da kazanılmış bir zaferin simgesidir.


Yaşar Öztürk 
Bütün Dünya,2007 Ağustos








ZAFER VE TAYYARE BAYRAMLARI 30 AĞUSTOS







ZAFER VE TAYYARE BAYRAMLARI DÜN 
YURDUN HER TARAFINDA ÇOŞKUN ŞENLİKLERLE KUTLANDI



Dün şehrimizde askeri geçid resmi ve fener alayı yapıldı ; Halkevindeki gece çok güzel oldu.

Dün Ankara en heyecanlı günlerinden birini daha yaşadı. Dün en büyük zaferimizin 14üncü yıldönümünü kutlamak için Ankara halkı erkenden gençlik parkı yerini ve etrafındaki yolları kaplamıştı.


Ankaralıların bugün vesilesiyle orduya karşı besledikleri sarsılmaz eşsiz saygı ve sevginin tezahürlerine daha ordu merasimdeki yerini almağa giderken geçid resmine başlamadan çok evvel şahid olduk.


Bütün halk , bütün gençlik , yaşlı ve çocuk bütün Ankara halkı en büyük bayram gününe layik bir kıyafet, en büyük bayram gününe yaraşır bir sevinç içinde idi.


Şehir, şafakla beraber donanmıştı. Bütün evlerden fecrin ufkunu kıskandıran bir renk güzelliği taşıyordu.


Saat 10:30 da ordu ve halk yerini almış , bütün halk bugünün 14 yıl evvelki safhalarını ve her zaman sürecek mana ve şümulünü tazeliyecek söylevlerden sonra kahraman orduyu kütle halinde bir daha yakından görmeyi bekiyordu.


Ordu bandosunun çaldığı İstiklal Marşı büyük bir huşuğ ile dinlendi. Genç zabit Sabahaddin Doras, meydanın ortasında top arabı üstünde, bütün kalabalığın dinlemesini temin eden radyo önünde merasimin ilk söylevini verdi.


Genç Zabit bu söylevinde büyük zaferin cihan mikyasında mana ve şümulüne işaret etti. O günün dünya ve Türkiye manzarasını çizdi.


(Bingazi, Anafartalar, Yıldırım Orduları kahramanının nasıl zamanında başa geçtiğini) anlattı.

Bugünkü Türkiye'nin 30 Ağustos'un öz malı olduğun, o günden bugüne kadar kazanılan her yenilik ve ilerleyişin öz kaynağı 30 Ağustos olduğunu tebarüz ettirdi. Bizi zaferden zafere kavuşturan şehit ve gazileri ve bütün zaferlerin başında olan Atatürk'ü derin saygılar ve çözülmez bağlılıklarla andı.

Genç Zabitin alkışlanan bu söylevinden sonra Türk Tayyare Kurumu adına kürsüye şıkan candan inkilab şairi Behçet Kemal Çağlar halka şöyle hitab etti :


"Ne mutlu Türk milletine; Atatürk gibi atası var; ne mutlu Atatürk'e ; Türk milleti gibi milleti var. Atatürk eşsiz...Türk esşiz....

bu zafer , ne Atatürksüz başarılabilirdi, fakat ne de Mehmetçiksiz... Ve bizler, boynuna kadar ilikli esvablılar, boynuna kadar iliksiz esvablılar, fark ancak bu kadar... Ruhumuzla, kanımızla,  duygumuzla birer yaşayan Mehmetçiğiz....

Dumlupınarsız kalan istiklal sakat yarı...
Dumlupınarlar millet yapacak yığınları...
Sen nasıl ulaştınsa ilk Akdeniz'e...
Ve nasıl getirdinse dünyayı orda dize...
Şehit asker ! Bizde de aynı hamle, aynı hız...
Sana layik bir vatan yapmak davasındayız...
Baş kumandan, 17 milyon onun askeri...
Hedef, medeniyetin ön safıdır ileri !...
Dumlupınarlardayız biz bu gün de , yarın da,
Yaşıyan Mehmetçiğiz davanın saflarında.


Behçet Kemal alkışla kesilen bu mısradan sonra sözüne şöyle devam etti.


"Ben bu yersiz edebiyat tabirini kaldırmak istiyorum: Niçin Mehmedcik ? Mehmed !
Ne demek bu tasgir edatı !

Yemen'de, Galiçya'da ölürken belki; Dumlupınar'da ana yurdu uğrunda seve seve ölen Türk yiğitine, acır gibi bu isim nedir ?

Ona acımak hangi faninin haddine düşmüş? Eğer ona layık olmaya uğraşmıyanlarımız varsa o , onlara acısın!

Güneşe hiç güneşçik diyor muyuz? Tanrı diyoruz, tanrıcık değil !

Öyle ise Mehmedcik değil Mehmed...Tanrının (anlaşılmıyor) dikilmiş etten, kemikten ve ruhtan heykeli Mehmed !

Dumlupınarı yaratan Mehmed !
Selam sana, saygı sana !
İnandılar, döğüştüler, öldüler ; bıraktıkları emanetin bekçileriyiz !
Bu benim cümlem değil, bu milletin cümlesi !
Bu sözümüzü her zaman anmalı, her fırsatta yerine getirmeliyiz !

Böyle ordusu olan bir millete karada ölüm yok ! Göke bakalım ! Göklerimizin emniyetini unutmayalım ! Yurd korunması uğrunda alacağımız tedbirlerin en mühimi üzerinde duralım : 

Tayyare !
Ya köstebek gibi sürüneceğiz ! Ya Kartal gibi kanatlanacağız !
Yerde arslan olana gökte kartal olmak mukadder; fakat ona kanad vermek gerek !

Ankara sizleri bağrına basıyor Mehmedlerin anası ! Mehmedlerin oğulları ! Sizlerden babalarınızın kalbi ve ruhu gibi ruhu, kalbi kadar kafası da eşsiz Mehmedler yaratmak yolundayız !...
Bakın sizlere imreniyoruz : Ah bir Mehmed olamadım, bari Mehmedin kardeşi, bari Mehmedin oğlu olaydım! diyoruz !


Ve Dünya milletlerinin bütün harb ölülerinin ruhlarına başlarını eğmişler, saygıyla, gıbtayla Mehmedin mezarı başındalar :

Öldü- diyorlar- bari bu kadar şerefli bu kadar insanca bir maksad için ölebilseydik !

Türk Ordusu ! Dünyanın en önemli yeri boğazları beklemeye bütün dünyaca yegane layık görülen, emin görülen ordu! Senin çehrendeki ve eserindeki rengi bayrağımız ve toprağımız kadar seviyoruz! "


Bu inanılır ve ateşli sözlerden sonra halktan biri heyecanını yenemiyen bir çokunlukla söz aldı ve milletin orduya, en büyüğe şükranlarını sundu.

Tümkomutan General Kemal Gökçe daha kürsiye gelirken halkın çoşkun alkışları ile karşılandı. Sayın general şu vakur ve veciz söylevi verdi:

"Yüce Ulusum !

Büyük zaferinin 14.yıldönümünü en büyüğümüz başımızda gene ve büyük sevinçler içinde karşılıyoruz.

Zaferin kutlu olsun ! Yüce Türk ulusu !


Seni tanımadan seni saymadan, bir vakitler , senin başına geçerek seni idareye kalkışmış olan düşkünler senin yüksek onurunla oynamış, 18 yıl önce, yurd kapılarını, düşmanlara açık bırakarak seni yoksul, utanık bir duruma sokmuşlardı.


Ezdirilmiş türk ulusu parçalanmış, hiyanet edilmiş Türk vatanı her taraftan gelen türlü saldırımlarla yanıp tutuşarak büyük kurtarıcısını bekliyordu.


Bu bekleme çok sürmedi. Yurdun ve arıkan Türk ulusunun içinden bir güneş parladı, ulusun cesaretini, azmini, iradesini, özverisini kendinde toplamış ulusal Türk kahramanı ATATÜRK gööründü. Yaralı yurdunun sahibsiz ulusunun başına geçti.


Artık ordular hazırlanıyor, yurdun her yönü kan ve ateş selleri içinde çalkanıyordu:
Özgenlik ve Erkinlik savaşı başlamıştı.


İnönünde, Kütahya ve Eskişehirde, Sakaryada yapılan kanlı ve çetin savaşlarda başta kurtarıcı Başbuğu olduğu halde Türk ordusu yıllarca yoksulluklar içinde çalıştı. İç ve Dış düşmanlarla yiğitçe döğüştü, öldü ve öldürüldü.


Sakarya savaşı ile düşman, savleti en yüksek haddini bulmuştu. Sakaryada Türk'ün yendiği düşman üstünlüğü Türk saldırışına başlangıç oldu. Sakarya'dan sonra düşman artık Türk'ün kuvvetini denemiş ve kendini koruma çarelerine baş vurmaya koyulmuştu.


Sakaryadan sonra düşman tam bir yıl her taraftan yardımlar alarak direnmek ve dayanabilmek için hazırlandı. Fakat bütün bu hazırlıklar Türk'ün yenilmez, başbuğunun dehası, Türk'ün bükülmez pazusu karşısında faydasız kaldı.


Sakaryadan bir yıl sonra 26 Ağustos 1922 de başlıyan büyük Türk taarruzu dört gün dört gece sürdü. Biribiri ardınca yarılan ve çökertilen düşman mevzileri yer yer Türk süngüsünün ve Türk pazusunun kuvvetini haykırıyor, nihayet 30 Ağustos 1922 de düşman ordusunun Dumlupınar'da dört yandan sarılarak yenilmesi ve esir edilmesi yüce Başbuğunda toplanmış olan Türk genisini bütün medeniyet dünyasına ilan ediyordu.


Tarihlerde eşi görülmemiş bu zafer 14 yıl önce bugün kazanıldı. Ve kazanılan bu zafer yurdu kurtardı. Ulusu istiklaline kavuşturdu.


Kara günleri aydınlatan, acıları dindiren, yurdu ve ulusu kurtaran ey Büyük Kurtarıcı, Türk'ün baştacı ATATÜRK !


Zafer sana ve senin merd ve asil ulusuna yaraşır. Çünkü sen yurda zaferler yaratan ve ulusu yarattığın binbir zafer yollarında durmadan yürütensin.


Sen yaşa ey Türk'ün bezersiz kahramanı. Yurdunla, sana yürekten bağlı, senden asla ayrılmaz ulusunla yaşa !


Sayın dinleyiciler !

Erkinlik savaşında yüce başbuğun gösterdiği yolu tutarak nasıl zafere erdi isek, savaştan sonra Kurtarıcı Önderin buyurduğu yönü tutarak nasıl amacımıza vardı isek ; onun yurt ve ulus için durmadan dinlenmeden işliyen genisi sayseinde deniz kapılarımıza hakim olarak erkinliğimizi nasıl tamamladıysak bundan sonra da gene ve hiç düşünmeden ulu ATATÜRK'ün aydınlattığı yoldan ve onun arkasından içten bir inan ve özveriyle yürüyeceğiz.


Yaşasın büyük yaratıcı ATATÜRK!
Yaşasın yurdumuz ve ulusumuz!
Yaşasın Türk Cumurluğu!


Çok alkışlanan bu değerli söylevi kahraman ordunun geçid resmi, takib etti. Canlı bir çelik akını halinde, tunç yüzlerinde ana yurdun güneş ve toprak rengi, geçen askerlerin her kıtası ayrı ayrı ve uzun uzun alkışlandı. O sırada tayyarelerin gürültüsü gökleri dolduruyor, halk bir taraftan onları alkışlarken bir taraftan da konfetiler halinde serptikleri Türk Hava Kurumunun kağıdlarını taşıyordu.
Bu sırada sayın tayyarecimiz Vecihinin tayyaresine bağlı gençlerden Tevfik ve Feridi taşıyan iki ve Türk Hava Kurumu uzmanının tayyaresine bağlı. Mehmedin planörü saha üstünde muvaffakiyetli uçuşlar yaptılar ve kurumun değerli ve nizamlı çalışmalarla yetiştirdiği paraşütçü gençlerden Yıldız, Hikmet, Rüstem ve Hüseyin, hocaları Abdürrahmanın idaresinde paraşütle atlama tevrübelerini meydanlarda ve yollardaki binlerce halkın gözlerini dakikalarca göke çeken bir muvaffakıyetle başardılar.



HALKEVİNDE

Ankara halkevinin 30 Ağustos Zafer Bayramını kutlamak için hazırlamış olduğu programa saat 8:30 da İstiklal Marşıyla başlandı.


Değerli subaylarımızdan kurmay yüzbaşı Sadeddin Özoğul geceyi açarak 30 Ağustos'un askeri, tarihi, siyasi ehemiyetini tebarüz ettirerek değerli bir konferans yaparak bu Türk'ü yaşatan ve yaşatacak olan zaferin portresini çizdi ve bu zaferin bir millete karşı değil, bütün bir dünyaya karşı kazanılmış en büyük zafer olduğunu göz önüne koydu. Konferansı şiddetli alkışlarla kesilen değerli yüzbaşı sözlerine devam ederek bu zaferi yaratan meydan muharebesinin muasır hayata, muasır harb usullerine bir örnek olduğunu tebarüz ettirdi ve bugünkü varlığımızın, gelecek varlıkların hep bu zaferin eseri ve verimi olduğunu ileri sürdü.


B.Sadeddin alkışlar arasında sözlerini bitirirken Atatürk'ün şu sözünü tekrarladı :

" Ne mutlu bugüne ! Ne mutlu Türküm diyene!"


Bundan sonra çok ince ve değerli şairimiz Münür Müeyyed Bekman "bu günlere" adlı şiirini heyecan dolu bir eda ile okudu ve şiddetle alkışlandı. Münür Müeyyed Bekman'dan sonra genç ve ateşli sanatkar Kamuran Bozkır bugün için yeni yazdığı "ben istiyorum ki..." adlı şiirini yürekden gelen bir heyecanla okudu. Halk tarafından şiddetle alkışlandı. Aziz Eryalaz da "Dulupınar" isimli bir şiirini kendine has bir tarzda okuyarak alkışlandı.


Şiirlerinden sonra Nevşehirli saz şairleri Tahsin ve İdris birçok halk türküleri çaldılar, tekrar tekrar sahneye getirilerek alkışlandılar. "Eşmekaya" , "Emine" , "Aygelin" türküleri halkı fazla ilgilendirdi çok alkışlandı. Saz şairlerinin konserinden sonra İstiklal piyesi temsil olundu. Temsilde rol almış bulunan arkadaşların hepsi de rollerinde en iyi bir artist kadar muvaffak oldular. Sonra inkılabın muhtelif sahnelerini canlandıran filmler gösterildi. Gece halkın neşesine ve şuurlu inanına bir örnek olarak bitti.


Halkevinde 30 Ağustos'un kutlanması bu akşam ve yarın akşam da devam edecektir.



İSTANBULDA

İstanbul, 30 (A.A.) - Türk ordusunun, büyük başkumandanun eşsiz sevk ve idaresi altında yurdu, ebediyen kurtardığı 30 Ağustos günü bütün İstanbul halkı tarafından en candan tezahürler ve nümayişlerle kutlanmaktadır.


Şehrin her tarafı donanmış ,taklar ve bayraklarla süslenmiştir. Bütün sokaklar orduyu candan alkışlıyan halk ile doludur.


Saat sekizden itibaren İstanbul kumandanlığında , kumandan tarafından tebrikler kabul edilmiş ve 10.45 de Bayazıd meydanında askeri kıtaların, mekteplerin ve sivil kurumların iştirakiyle büyük bir geçid resmi yapılmıştır. Geçid resminden önce genç bir subayın İstiklal harbi hakkındaki ntukuna kumandan bir nutukla mukabele etmiştir.


Geçid resmine iştirak eden kıta ve heyetler şehrin ana caddelerinden geçerek Taksim'e gitmişler ve Cumhuriyet abidesine çelenkler koymuşlardır. Tayyarelerimiz bu tezahürlere uçuşlariyle iştirak etmişlerdir.


Gece fener alayları ve şehrin muhtelif yerlerinde tezahürat yapılmıştır.


ULUS Gazetesi
31 Ağustos 1936





















28 Temmuz 2015 Salı

Türkiye Yunanistan İlişkileri








"Yakın Tarih bildiğiniz gibi değil, size anlatıldığı gibi değil" diyerek "20 Dolar 20 Kilo: 1964 Rum sürgünüyle yüzleşme!" adı altında 4 Mart 2014'te Tütün Deposu'nda bir açılış yapılmıştı. 

Projenin koordinatörü Salih Erturan : video
Haber şu şekilde verildi:

Bundan tam 50 yıl önce Kıbrıs sorunu bahane gösterilerek ve basının kara propagandası altında 12 bin Rum vatandaşı İstanbul'dan zorla sürgün edildiler. Çok kısa bir sürede sınırdışı edilirken, yanlarında sadece 20 dolar para ve 20 kilo eşya almalarına izin verildi.

Babil Derneği (Bağımsız Araştırma, Bilgi ve İletişim Derneği) Türkiye'de aslında pek de bilinmeyen 1964 Rum Sürgünü'nü '20 dolar 20 kilo' projesiyle tartışmaya açtı. Projeyle aynı ismi taşıyan sergi; sürgün mağdurlarıyla İstanbul, Atina ve Gökçeada'da (İmroz) gerçekleştirilen görüşmeler ve 1 yıllık çalışmanın sonunda  Tütün Deposu'nda izleyiciyle buluştu. Sürgün ve terk etme kavramları etrafında sizi adeta bir gümrük salonunda beklemeye ve düşünmeye davet eden '20 kilo 20 dolar' sergisi 1 ay boyunca ziyarete açık kaldı, daha sonra Ankara ve Atina'ya gitti..... haber linki:






* Ama gerçek, öyle dedikleri gibi değildi





Geçtiğimiz günlerde Babil Derneği (Bağımsız Araştırma Bilgi ve İletişim Derneği) tarafından, Tophane Lüleci Hendek Caddesi'ndeki eski Tütün Deposu'nda, 1964'te Türkiye'de yaşayan Yunanistan vatandaşlarının toplu olarak sınır dışı edilmelerinin 50.yılı vesilesi ile düzenlenen sergi birçok medya organında "Bilinmeyen Sürgün" ya da "1964 sürgününün gizli yönleri" başlıkları altında yayınlandı.


15 Mart'ta da bahsi geçen sergi mahallinde "İstanbul'un Son Sürgünleri" başlıklı, Rıdvan Akar, Cengiz Aktar, Ceren Sözeri, İlay Örs, Samim Akgönül, "sürgün mağduru" Dionysinos Angelopoulos ve Eirini Fragkou ile İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu temsilen Mihail Mavropoulos'un konuşmacı olarak katıldığı bir panel düzenlendi....


Babil Derneği yetkililerine göre: "Yakın tarih bildiğiniz gibi değil, size anlatıldığı gibi değil" dir...Babil Derneği; 1964'te Türkiye'de yaşayan Yunanistan vatandaşlarının toplu olarak sınır dışı edilmesini bir "Techir" olarak kabul etmektedir ve önümüzdeki Ekim ayında (2014) Bilgi Üniversitesi'nde bu konuda ayrıca uluslararası bir konferans da tertipleyeceklerdir. 




"1964 Sürgünleri: Türkiye Toplumunun Tek Tipleştirilmesinde Son Dönemeç" adlı uluslararası konferansa ev sahipliği yaptı. 31 Ekim- 1 Kasım tarihleri arasında konferansta, İstanbullu Rumların 20'nci yüzyılda maruz kaldıkları en büyük kitlesel göçe neden olan 1964 kararı ve sonuçları değerlendirildi. Konferansa sürgünü yaşayanlar da katıldı. Konferans, "20 Dolar 20 Kilo" adlı serginin açılışıyla sona erdi. " Basın Kasım 2014




Geçtiğimiz yüzyılda dünyanın birçok yerinde maalesef trajediler yaşanmış ama bu trajedileri yaşayanlar ile yaşatanlar bir noktada barışmaya çalışmıştır. Bu konuda Nazilerin Yahudilere yaptıkları ya da Amerikan'nın Japonya'ya attığı atom bombalarını (ki Japonya teslim olduktan sonra atılmıştır-SB) ve daha birçok örnekleme yapmak mümkün...


Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye'de yaşanan "Varlık Vergisi" ile "6-7 Eylül Olayları" da bu bağlamda gerçek birer trajedidir. 1942'deki "Varlık Vergisi" TBMM'de kabul edilmiş, kanunla salınmış bir vergidir ve iç kamuoyu ile uluslararası platformlardaki tepkilerin neticesinde kaldırılmış, ancak yürürlükte kaldığı sürede yaşananlardan ötürü ardında binlerce mağdur bırakmıştır.


1955'teki "6-7 Eylül" olaylarının boyutu ise ancak devletin bazı katmanlarının organizasyonu ile oluşabilecek mahiyettedir ve bu hadise de ardında binlerce mağdur bırakmış, hatta bu olayların ardından küserek Türkiye'den göç eden bir dalga da yaratmıştır.


Bu her iki olay da Türkiye'nin ayıbıdır ve tabi ki bunların yaşanmaması gerekirdi. Göz ardı edilmemesi gereken ise bu her iki trajedinin de Türkiye tarafından kabul edilmiş ve mağdurlarına özür ile tazminatların ödenmiş olduğudur.


Son yıllarda Varlık Vergisi ile 6-7 Eylül hadiselerinin yanı sıra başka iki husus kullanılarak Türkiye hakkında gerçek dışı iddialar ortaya atılmaya başlandı. Bunlardan biri 1923/24 Mübadelesi ve diğeri de 1964 sürgünleridir.


Nüfus Mübadelesi; Lozan Anlaşması'nın ardından Lozan'da taraf olan ülkelerin ve Türkiye ve Yunanistan'ın da karşılıklı anlaşmalar çerçevesinde kabul  ve birlikte uyguladıkları bir nüfus değiş tokuşudur ve BM'nin oluşturduğu "Mübadele-i Ahali Komisyonu" tarafından organize edilerek uygulanmıştır.


Mübadele kapsamında Yunanistan'da yaşayan Türk asıllı Yunanistan vatandaşları ile Türkiye'de yaşayan Rum asıllı Türk vatandaşlarının değiş tokuşu sağlandı. Batı Tarkya'da yaşayan Türkler ile İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada'da yaşayan Rumlar bu mübadeleden muaf tutuldular. Bu göç vesilesiyle mağdur olanların sayısı çok fazladır ama oluşan mağduriyetlerde tek başına Türkiye suçlanamz ve bu bağlamda Mübadeleyi Türkiye'nin yarattığı bir trajedi olarak kabul ve lanse etmek ise tam anlamıyla bir haksızlıktır. Çünkü ahali değiş tokuşunu gerçekleştirmek üzere kurulan uluslararası komisyonda ; Türkiye ve Yunanistan taraflarını temsilen dörder kişi ile BM tarafından (1.Dünya Savaşı'na katılmamış ülkelerden) seçilen üç kişi görevlendirilmiş ve adına kısaca "Karma Komisyon" denilmiştir.


Karma Komisyon görevini 8 Ekim 1923'ten , 21 Haziran 1924'e kadar Atina'da daha sonra ise İstanbul'da sürdürmüş, mübadelenin tamamlanması üzerine de BM tarafından feshedilmiştir.


Yazımızın ana konusu 1964'te alınan bir kararla Rumların, Türkiye'den  gönderilmeleridir. Nasıl ki Lozan'dan sonra ahali değiş tokuşu, uluslararası anlaşmalar çerçevesinde gerçekleştirilmiş ise 1964'te de aynı şekilde ve uluslararası anlaşmalar çerçevesinde, Türkiye'de yaşayan Yunanistan vatandaşları, 1930 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan "İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması"'nın iptal edilmesi üzerine sınır dışı edildiler.


Tabi ki 1964'te de çok sayıda mağduriyet oluştu , ama bu olayı tam bir perspektif ile irdelemeden sadece 16 Mart 1964'te başlayan sınır dışı işlemini ele alarak Türkiye'yi suçlamak ve bunun adına "zorunlu göç" ya da "sürgün" demek haksızlıktır. 1964 ile ilgili hakikati iki cümle ile özetlemek mümkündür:




Türkiye 1964'te kendi vatandaşları olan Rumları sınır dışı etmedi!
Türkiye 1964'te Yunanistan vatandaşlarını sınır dışı etti!



Sürgün tanımlaması, bir ülke kendi vatandaşlarını hudut dışı etmişse kullanılabilir. Her ülkenin toprakları üzerinde yaşayan kendi vatandaşı olmayan kişiler için ikamet izni vermemek, yenilememek ve gerektiğinde sınır dışı etme hakkı uluslararası kurallar gereği vardır.


Burada şu gerçeği de göz ardı etmemek gerekiyor. Tabii ki 1964'te TC vatandaşı olduğu halde mecburen gidenler de oldu. 1930'dan itibaren Yunanistan vatandaşları ile Rum asıllı Türk vatandaşları arasında evlililk yolu ile aile bağları oluşmuş durumdaydı ve bu tür ailelerin bireylerinden olup zaruri olarak Türkiye'den ayrılanlar da azımsanamaz.


Yazımızın devamında anlaşılacağı gibi; Türkiye ile Yunanistan arasında , Kıbrıs dolayısı ile bir "Savaş Hali" mevcuttu. Bu bağlamda hükümetin esas amacının etnik olarak sadece Yunanlı olanların sınır dışı edilmelerini amaçladığı görülmektedir.


(1993 ile 2007 yılları arasında Bulgar Ortodoks Kiliseleri Vakfı'nda yönetim kurulu üyeliğimiz oldu. Bu süreçte vakıf belgeleri arasında anladığımız üzere sınır dışı işleminin sadece etnik olarak Yunanlı olanlara yönelik olduğu anlaşılmaktadır.)


İstanbul'daki Bulgar Cemaati'nin mensuplarının büyük bölümü geçtiğimi asırda Yunanistan'daki Ege Makedonyası'ndan gelerek İstanbul'a yerleşmiş kişilerdir. Bunların bir kısmı Türkiye'ye yunan pasaportu ile gelmişler ve süreç için TC olmak için talepte bulunmamışlardır.


1964'te Türkiye'deki Yunan vatandaşlarının ikamet tezkereleri uzatılmayarak sınır dışı edildiklerinde bu kişiler, Bulgar Kilisesi'nden etnik açıdan Yunanlı olmadıklarını gösterir belgeler alarak ve bunları ilgili makamlara sunmak suretiyle sınır dışı edilmemişlerdir. Hatta Türkiye Cumhuriyeti daha sonra özel bir kararname çıakrtarak, Yunanistan vatandaşı olan Bulgar Cemaati mensuplarına kısa sürede Türk vatandaşlığı vermiştir.


1964'te Yunanistan ile Türkiye, Kıbrıs'tan ötürü savaşın eşiğindeydiler. Böyle bir ortamda Türkiye'nin Yunanistan vatandaşlarının ikamet tezkerelerini iptal ederek sınır dışı etmesine neden olan başka husular da var! Bunların en büyüğü Aralık 1963 sonunda Kıbrıs'ta, Rumlar tarafından tarihe "Kanlı Noel" olarak geçen trajik katliamdır.


20 Aralık'ta Kıbrıs'taki Türk köylerinde çok sayıda katliam yaşandı. "24 Aralık Noel Gecesi" Binbaşı Nihat İlhan'ın savunmasız ailesi ; eşi Mürüvvet, küçük evlatları Kutsi, Hakan ve Murat "Dini Bütün Hıristiyanlar" tarafından hunharca katledildiler!


Bir banyo küvetine sokularak katledilen bu insanların fotoğrafı Türkiye'de ve Dünya'da büyük infial yarattı. Bu olaydan sonra Kıbrıs'ta 103 köy boşaltıldı, toplamda 25 bin kişi gerçek anlamda kendi vatandaşı olduğu ülkeden "sürgün" oldu. Bu trajik olayın fotoğrafı ise yıllarca akıllardan çıkmadı ve Kıbrıs ile ilgili her olumsuzlukta medyada kullanıldı.


Bu arada 1964 başında bir başka gelişme de olmuş ve Beyoğlu'nda gizli faaliyet gösteren bir Yunan derneği ortaya çıkarılmıştı. Derneğin adı ; "Elliniki Enosis" yani "Helenik İlhak"tı. "Enosis" yani "İlhal" Kıbrıs'ın Yunanistan'a katılmasının simgesi söylemidir.


Kıbrıs Başpiskoposu olmadan önce İngiltere'nin Başpiskoposu olan ve Kıbrıs'a gittikten sonra katliamları tetikleyerek tarihe "Kanlı Papaz" olarak geçen "Makarios" da bu yöntemi daha önce kullanmış, İngiltere'de yaşayan Yunanlılardan zorla bağış adıyla haraç topladığı için ülkeden kovulmuştu.

Aynı yöntemin İstanbul'da da gerçekleştirildiği bu derneğin deşifre olmasıyla ortaya çıkınca ortam daha da gerildi. Savaşın eşiğine gelinmiş bir ortamda, Türkiye'de böyle bir adla gizli faaliyet gösteren ve kayıt dışı makbuzlarla Rum Cemati'nden bağış ya da haraç toplayan bir derneğin varlığı İsmet İnönü Hükümeti'ni harekete geçirdi. Derneğe yapılan baskında binlerce bağış sahibinin adı ortaya çıktı ki bunların büyük bir kısmı Türkiye'de 1930 Anlaşması'na istinaden ikamet eden ve TC vatandaşı olmayan Yunanlılardır.


13 Mart 1964'te ise ortam daha da gerildi! Kıbrıslı Rumlar muhasara altında tuttukları Türk köylerine insani yardım gönderilmesini engellemeye başladılar ve 10 Türk köyüne daha saldırdılar.


Bu olay artık bardağı taşıran son damla oldu ve Türkiye; "İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması"nı, 1930 yılında Türkiye adına imzalayan İsmet İnönü'nün bizzat verdiği bir önerge ile feshetti. Böylece Yunanistan  vatandaşı olanların sınır dışı edilme işlemleri başladı.


1964 Sürgünleri; Sürgün Değildiler.
Günün savaş şartları çerçevesinde kendi vatandaşı oldukları ülkeye sınır dışı edilen Yunanistan vatandaşlarıdır.






Bojidar Cipof
14 Mart 2014



ve

Kıbrıs'ta Son Durum:




Birleşik Kıbrıs Federasyonu!
"Kıbrıs'ta yürütülen müzakereler açısından en büyük sorun Türk tarafının karartma uygulaması ve hangi konuların görüşüldü bilgisinin paylaşılmamasıdır."




104 günde verilecek
Sülamaniye, Şirinköy, Madenliköy, Pile, Kapalı Maraş

6 Ayda verilecek
Taşköy, Düzce

1 Yılda verilecek
Bademliköy, Ömerli, Gaziler, Kırklar

2 Yılda verilecek
Günebakan, Yukarı Yeşilırmak, Gayretköy, Akdoğan, Türkmenköy, İncirli, Çayönü, Güvercinlik, Yukarıderinya

2,5 Yılda verilecek
Aşağıbostancı, Yukarıbostancı, Alayköy, Haspolat, Aşağımaraş, Aşağıderinya, Canbolat Mahallesi , Veyseller Mahallesi, Zafer Mahallesi, Lal Mustafa Paşa Mh., Anadolu Mh.

3 Yılda verilecek
Yedidalga, Gemikonağı, Yeşilyurt, Aydınköy, Güneşköy, Güzelyurt, Kuruçam, Akçay, Yuvacık, Kalkanlı, Zümrütköy, Mevlevi, Karpaşa, Şahinler, Çamlıbel, Serhatköy, Özhan, Gürpınar, Kılıçarlan, Kozan, Alemdağı, Yılmazköy, Şirinevler, AKçiçek, Türkeli, Paşaköy, Vadili, Pirhan, Döryol, Korkuteli

Rumların Yeni İsteği
İnönü, Turunçlu, Aslanköy

Özerk Rum Kantonu
Dipkarpaz, Yenierenköy, Yeşilköy, Sipahi, Adaçay

Türk Bölgesine %20 oranında Rum Yerleşecek


24 Temmuz 2015





Nikos Anastasiadis: 
"Türk askeri çekilmezse çözüm olmaz" 

"Türkiye Kıbrıs'ı Terk Et!"

Kıbrıslı Rumların çirkin paylaşımları



Kıbrıs Rum Yönetimi, Ermeniler'in 1915 olaylarına ilişkin iddialarının 100'üncü yıldönümü dolayısıyla adayı ziyaret eden Ermeni Meclis Başkanı Galust Sahakyan'a jest yaptı. Rum vekiller, Sahakyan'ın meclis ziyareti sırasında soykırım iddialarını reddedenleri cezalandıran yasa tasarısını oy birliğiyle onayladı.!




önceki haberler:





"Dışarıdan desteklenen bu akım evvela Anadolu'da yaşayan Hıristiyan tebaa üzerinde "Yunanlılaştırma" faaliyetleri olarak başladı....Yunan propagandasının örgütlenmesinde en önemli rolü şüphesiz Fener Rum Patrikhanesi oynamıştır. Rum okullarındaki öğretmenler ve papazlar yardımıyla, Anadolu'nun Ortodoks Mezhebi'nde olan Hıristiyan halkına "Helenizm" ruhu aşılandı. Bugün Yunancılığın temel doktirini olan Megali İdea'nın (Büyük İdeal-Büyük Ülkü) temel noktası Türk düşmanlığı üzerinedir ve ideanın şahikası bir gün İstanbul'un Konstantinopolis adıyla yine Yunanistan'ın başşehri olmasıdır." 

"Yunanistan 3 Şubat 1830'da tesadüfen şu anki coğrafyasında kurulmuş bir devlettir."



_____________________




Doğu'da ve Güneydoğu'da Ermeni ve Kürt, Güney'de ve Batı'da Yunan...
Dost diye kucak açtıkların etrafını kuşatıyor, içerideki işbirlikçilerle de altını oyuyor...
Gerçek diye sundukları yalanların Gerçeğini bilmezsen, yeniden 7 düvele karşı mücadele içinde bulursun kendini..
Tüm bu verilerle de, Bizi savaşa doğru ittiklerinin farkında bile değilsin...
SB







EK:
İngiliz temsilci Lord Curzon da mübadelenin zorunlu olması taraftandır. Bu görüşünü de mübadelenin bir an önce yapılmasındaki gerekliliğe bağlamaktadır. Mübadelenin gönüllü olması durumunda bunun aylar alabileceğinden endişe duymaktadır. 


Lord Curzon yaptığı konuşmada konumuz açısından önemli olabilecek rakamlar da vermektedir. Curzon’un verdiği bilgilere göre Küçük Asya’da 450.000 Rum kalmışken, Yunanistan’daki Türk nüfusu 450-480 bin kadardır. Curzon Türkiye’deki Rum nüfusunu hesaplarken İstanbul’daki Rumları bunun dışında tutmuştur. İstanbul’la ilgili verdiği rakam 1914 yılma ait 400 bin Rum nüfusudur. Fakat bu nüfus içinde Yunanistan’a göç eden önemli bir kesim vardır. Öte yandan Yunanistan’daki Türk nüfus içine Batı Trakya’daki 124.000 Türk dahil edilmiştir. 


Mübadelenin zorunlu olması fikrini destekleyen Curzon, İstanbul’daki Rumların bunun dışında tutulması gerektiğini söylemektedir. Çünkü Curzon’a göre “bu Rum nüfusun sınırdışı edilmesi, Türkiye’nin kendisi için de ekonomik ve endüstriyel bir kayıp olacaktır” . 

Curzon’un verdiği rakamlara İsmet Paşa itiraz etmiştir. Kendisi kesin bir rakam vermemekle birlikte 1914’te Osmanlı İmparatorluğu’nda hiç bir zaman 1.600.000 Rumun yaşamadığını belirtmekle yetinmiştir. Ayrıca İsmet Paşa’ya göre Yunanistan’daki Türk nüfusla ilgili rakam gerçeğin çok altındadır.


H.Cevahir Kayam
Lozan Barış Andlaşmasına Göre Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi ve Konunu TBMM'de Görülmesi
link











_____________________


Efendiler ! 
Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin (Akdeniz Bölgesi’nin) ikmal yolları tıkanmıştır. 
Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir. 


Düşmanım düşmanlığından vazgeçinceye kadar ben de onun amansız düşmanıyım. 
Kemal Atatürk




____________________