Translate

mahmut esat bozkurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mahmut esat bozkurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2017 Perşembe

Yunan Mezalimine Dair Milletlere Çekilecek Protesto Notası




İlk Meclis - TBMM



Yunan Mezalimine Dair Milletlere Çekilecek Protesto Notası 
Hakkında Büyük Millet Meclisi'nde Konuşma *


Reis: Malumu aliniz bugün Nevahi Kanunu'nun müzakeresine başlanmış idi ve bugün Genel Kurul'un kararı üzere Nevahi Kanunu'nun müzakeresi kararlaştırılmıştı. Fakat Heyeti Celile kararıyla İtilaf devletleri parlamentolarıyla bazı cemiyetlere çekilecek notanın müsveddesi Hariciye Encümen'nce hazırlanmış olduğundan, şimdi okunmasını ve müzakere edilmesini kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın. Kabul edilmiştir.

Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan ve bütün medeni milletlerin meclisleriyle anılan memleketler ve Alman, Mısır, Tunus, Cezayir matbuatına, İnsan Hakları, Hint Hilafet Komitesi, Lozan Yurdu (1) gibi cemiyetlerin tamamına verilmek üzere Paris temsilcisi Ferit Bey'e telgrafla çekilecek olan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 18 Haziran 1338 (1922) tarihli celsesinde verilen önerge icabınca Hariciye Encümeni tarafından yeniden hazırlanan Yunan mezalimine dair nota:

1920 senesinde İstanbul'da toplanan Osmanlı Meclisi Mebusanı'nca ilan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce aynen kabul olunarak Misakı Milli ile tespit ve sınırları tayin edilen, Wilson prensipleriyle ve 1918 senesinde Britanya Başvekili Mösyö Llyod George'un İngiltere Parlamentosu huzurunda söylediği nutukla da nüfusça, tarihçe, kültürce, iktisatça Türk olduğu ve Türklere kalması lazım geleceği zikir ve beyan edilen eski Osmanlı İmparatorluğu memleket kısımlarından mühim bir kısmı Mondros Mütarekenamesi'nin İtilaf hükümetleri tarafından bozulması suretiyle bugün dört seneye yakın bir zamandır tekmil milletlerarası kaidelere aykırı olarak Yunan ordusunun işgali altında bulunuyor.

Devletler hukukunca bir milletin bağımsızlık ve hürriyet hakkına karşı işlenmiş bir suç mahiyetinde olarak ne yazık ki İtilaf devletleri temsilcilerinin gözleri önünde ve donanmalarının himayelerinde İzmir şehrinde binlerce masum kanlarının dökülmesiyle başlayan ve hala en feci bir surette devam eden bu pek haksız işgalin başlangıcından beri Yunan ordusu efrat ve zabitleri tarafından işgal altındaki yerlerde kalan Türk ve Müslüman ahali hakkında reva görülen mezalim ve faciaları, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti İtilaf hükümetleri nezdinde mükerreren protesto etti. 

İzmir havalisinin İtilaf devletleri himayesinde Yunanlılarca işgalinden kısa bir müddet sonra yine bu devletler tarafından mezalim tahkikatına memur edilen Generaller Komisyonu'nun haklı ve tarafsız (2) raporlarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin yukarıda belirtilen devamlı şikayetleri semereli bir netice veremedi. Bugün dört yıldan beri, işgal mıntıkasında kalan bedbaht Müslüman ahali, insanın en ikel devirlerinden beri tarihin nadiren kaydettiği işkence ve mezalimin en korkuncuna, en şiddetlisine maruz bir vaziyette bulunuyor. 20.asır medeniyet aleminin gözleri önünde boğazlanmak, yok edilmek istenen bir milletin bu dehşetli hayat faciası karşısında daha uzun zaman sessiz kalınamazdı.

Bütün bu vakaların müsebbibi olan İtilaf hükümetleri nezdinde devamlı teşebbüs ve şikayetlerin ve aynı devletlere mensup generallerden meydana gelen bir komisyon tarafından 1919'da yazılan raporun hiçbir netice veremediğine büyük bir elem ve üzüntüyle şahit olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, temsil etmekte bulunduğu milyonlarca insandan meydana gelen mazlum bir Müslüman kitlesinin matemli vaziyetine artık bir nihayet verilmesini temin maksadıyla doğrudan doğruya milletlere ve onların temsilcilerine, her yerde bir olan ve aynı adalet hissiyle hislenen insanlığın vicdanına müracat etmeye ittifakla karar verdi.

Bu dakikada büyük bir insan topluluğu insan vicdanının tahammül edemeyeceği cehennemi bir zulüm ve vahşetin avı olarak dört yıldan beri insanlık aleminin huzurunda, çoluk çocuk, kadın, erkek ve ihtiyar, demir ve ateşle inletilmektedir. İşgalin başlangıcından beri her gün devamlı bir şiddetle artan ve siyah ciltler vücuda getirecek kadar çok olan bu canhıraş mezalimi burada birer birer zikretmek imkanı yoktur. Ancak insanlığın nazarı dikkatine lazım olduğu derecede çekebilmek için bunlardna birkaçını nakledeceğiz.

İşgal edilmiş mıntıkalarda bulunan müdafaasız ahalinin yalnız Türk ve Müslüman olmalarından dolayı haklarında Yunan ordusuna mensup efrat ve zabitler tarafından işlenen bu pek vahşiyane muameleler son ve yeni ateşkes teklifinden sonraki zamanlarda dahi büyük bir şiddetle ırza, cana, mala ve bütün dini ve milli mukaddesata yöneltilmektedir. Bu doğrultuda Balıkesir, Aydın, Bursa, İzmir, Manisa, Kütahya, Eskişehir, Trakya, Biga, İzmit gibi havalide sebepsiz yere veya uydurma bahanelerle ahaliyi mescitlere doldurarak yakmak, birbiri üstüne kuyulara gömerek öldürmek, köyleri ateşe vermek, mahsulatı imha etmek, fertlere ait hayvanları sürmek, ırza tasallut etmek, mabetleri soymak, mal gaspı ile sahiplerini katleylemek gibi insanlık şiarı ve savaş hukukuyla uzlaştırılması mümkün olmayan en caniyane hadiselerle Türk ve Müslüman ahali yok edilmektedir.

Balıkesir, Aydın, Manisa, Trakya gibi mahallerde Müslüman eşraf ve zenginleri her gün icat edilen birer sebeple sürülmekte ve kovulmakta ve hapsolunmakta, köylerde mescitler yıkılarak, imamlar sarhoş askerler tarafından sokak sokak dolaştırılmakta ve zorla ezan okutturulmak gibi hakaretamiz muamelelere maruz kalmaktadırlar.

Manisa civarındaki cami bayram namazı esnasında basılmış ve Türkiye için nusret duasında bulunulduğu bahane edilerek içindeki cemaat süngülenmiştir. Son zamanlarda Menemen şehrinin İslam mahalleleri ansızın kuşatılarak halk Yunan askerleri tarafından soyulmuş, genç kızlarla kadınların ırzlarına alenen tecavüz edilmiştir. Hamile kadınlar sokak ortalarından katlolunmuştur. Osmanlı Devletinin kuruluşunun başlarına ait şehirlerden Bilecik, Söğüt kasabalarıyla havalisi tamamen tahrip edilmiş, Bursa'daki saltanat kurucusu Sultan Osman'ın türbesi türlü hakarete maruz kalarak pederi Ertuğrul Gazi Hazretlerinin kabirleri dahi dinamitle havaya uçurulmak gibi mezarlara varıncaya kadar tecavüzlerde bulunulmuştur.

Ahiren Söke ve Kuşadası'nın işgali münasebetiyle İslam kadınlarına taarruz edilmiş ve çalgılarla sokaklarda gezdirilmişlerdir. Söke, Torbalı civarında köylere ateş verilerek yangından kaçmaya çalışanlar katledilmiş, kalanlar da alevler içinde helak olmuşlardır. MAsum kafaları süngü uçlarına takılarak köy köy teşhir edilmiştir. Karahisar'ın Sülümenli, Söğlün, Karaarslan, Deper köyleri yakılmış ve ahalisi katliam edilerek anılan köylerden eser kalmamaıştır. Gemlik, KAramürsel, Yalova, İznik havalisinde kasaba ve köyler taş taş üstünde bırakılmayacak surette tahrip edilmiş, on binlerce İslam nüfusu katliam olunmuştur.

Özetle: İşgal mıntıklarında yunanlılar tarafından katolunan müdafaasız ve masum halkın adedi yüz binlere ulaştığı, bu arada yüzlerce köyler, bir çok kasaba, şehirler yakılmış ve hususi şahıslara ait milyarlar kıymetinde genel servet gasp ve talan edilmiştir. Bu doğrultuda yalnız ve kısmen Ertuğrul, Eskişehir, İzmit gibi sancaklarla İznik, Haymana gibi kazalarda şimdiye kadar icra edilebilen tahkikata göre, resmi ve dini binaların hasarlarıyla menkul ve gayrimenkul mallar zayiatı 252.585.179 Türk lirasına ulaşmaktadır. Bunların emsali pek çoktur. Gasp ve talanın ve mezalimin bu suretle devamı halinde Batı ile Doğu arasında pek mühim bir mevki işgal etmekte olan Türkiye'nin (3) vaziyetinden bütün cihan ve bilhassa Avrupa genel iktisadiyatının yara alacağı şüpheden uzaktır.

Türkiye hakkında reva görülen bu büyük haksızlığı ve onun tabii neticesi olan işbu sakıncaları evvelden beri hükümetlerine karşı daima tekrar ve ihtar eden bazı haksina Avrupa siyasi ricalinin ve mebuslarının görüşleri bu anda bir hakikat halinde tecelli etmektedir. Bugün resmi vesikalara dayalı olarak işbu mezalimi tasvir edici ciltlerle kitaplar vücuda getirilmektedir. Şu hususu da ilave etmek isteriz ki, İtilaf hükümetleri arasında bazılarının bu mezalimi de nazarı dikkate alarak Türkiye'nin meşru hukukunun tanınması hususunda şimdiye kadar gösterdikleri ve göstermekte oldukları eğilime karşı Türkiyeliler pek müteşekkirdirler.

Bizzat İtilaf devletleri irtibat zabitlerinin şahidi oldukları bu vahşiyane vakalar Avrupa hükümetlerince de resmen malumdur ve anılan irtibat zabitleri tarafından imzaları altında mensup oldukları İstanbul temsilciliklerine gönderilen raporlarla da doğrulanmıştır. 22 Mayıs 1921 tarihli raporunda Milletlerarası Salibi Ahmer (4) Cemiyeti Delegesi Mösyö Maurice Gehri Anadolu'da bizzat yaptığı mezalim tahkikatında bu hakikatleri itiraf etmektedir.

Özetle: İşgal mıntıkası müdafaasızların zayıfların kan ve katliam sahnesi olmuştur. Geçmiş zamanlarda bile bütün bir tarihinde azınlıkların ve zayıfların hukuk, haysiyet ve ananesine riayeti, idaresine pek şerefli bir şiar olmak üzere kabul eden Türk milletinin, bugün 20.asır ortasında, hakkında tatbikinden çekinilmeyen mezalim bütün insanlık için elim bir hakarettir. Hayat ve bağımsızlık hakkını asrımız zihniyet ve medeniyeti gereği müdafaadan başka bir şey yapmayan Türk milleti en ilkel devirlerdeki insan cinsinin bile izlemekten elem ve utanç duyacağı bir düşmanın mezalimi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bununla beraber Türkiye milleti böyle bir düşmana karşı aynı yolda karşılık vermeyi tarihine ve asrımız medeniyetinden ilham alan zihniyetin şiarına sığdıramamaktadır.

Müsaadenizle şu hususa da işaret etmek isteriz ki, Yunan ordusunun zabitleri ve efradı tarafından müdafaasz bir halk topluluğu hakkında tatbik olunan bu milletlerarası suçlar ve cinayetler Lahey Sulh Konferansı kararlarının 46, 48, 51, 52 ve 56.; Brüksel Konferansı'nın kara muharebeleriyle alakalı milletlerarası beyannamesinin 38, 39, 40, 41 ve 42. maddelerinde kınanmakta ve yasaklanmaktadır. Sefer halindeki ordularına ait talimatnamenin 37. maddesinde Şimali Amerika Cemahiri Müttefikası (5) dahi silahsız düşman devlet tebaasının şahsi hürriyet ve mülkiyet hakkına riayeti emretmektedir. Asrımız devletler hukuku ve ulemasınca kabul edilmiş bir hakikat ve prensiptir ki, harp yalnız devletten devlete silahlı bir harekettir.

Muharip ordulardan birine fiilen mensup olmayan silahsız sivil ahalinin mal, mülk, ırz, can ve mukaddesatı her türlü taarruzdan korunmuştur. Halbuki asrımız medeniyetinin özü demek olan bugünkü hukuk zihniyeti önünde Türkiye'nin işgal edilmiş kısımlarında ve sözde Anadolu'ya medeniyet getirmek vazifesiyle mükellef Yunan ordusu tarafından işlenen ve işlenmekte olan mezalim ve facialar ilkçağ hukuk anlayışlarının bile ürkeceği bir hali arz etmektedir. Çağdaş bir millet olduğu halde devletler hukukuna muhalif bir surette kendisine bağımsızlık hakkı inkar olunan Müslüman Türkiye halkına ferdi hayat hakkı da tanınmayarak bugün imhasına çalışılmaktadır.

Yalnız bu feci vaziyetin ortaya çıkmasına sebep olduklarını Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine tebliğ ettikleri 26 Mart 1922 tarihli notalarındaki "Yunan milletine Müttefikler'in davası için kabul ettiği ve katlandığı büyük fedakarlıklar..." cümlesiyle resmen itiraf eden İtilaf hükümetlerinin şahsen değil, bu hale daha uzun zaman sessiz kalacak olan cihan medeniyetinin dahi tarih huzurundaki mesuliyetinin pek büyük olacağını izaha gerek yoktur. Hakikaten İslam ve insanlık aleminin mühim bir parçası kan ve ateş içinde yakılırken, medeni Avrupa milletleri buna nasıl tahammül ediyorlar? Avrupa hükümetlerince Yunan ordusu tarafından Türklere ve Müslümanlara reva görülen bu mezalime karşı şimdiye kadar sessiz kalınmış ve üstü kapalı şekilde razı olunmuş olması, İslam aleminde Türkiye'nin sırf Müslüman bulunmasından ileri geldiği zannını hasıl etmektedir.

Halbuki Türkiye, geçmiş asırlara oranla medeniyetinin yüksekliğini bilhassa vicdan hürriyetine olan hürmetinde gören 20.asrı ve bu asrın muhtelif dinlere mensup bütün dünya milletlerini böyle bir fikirden tenzih etmek istemektedir. Asrımız vicdani hukukiyatının din ve ırk farkı olmaksızın milletlere tanıdığı bağımsızlık ve hürriyet haklarını kendi hakkında da müdafaadan ve bütün milletlerin hür ve bağımsız olarak mukadderatına sahip olmalarını istemekten başka bir gayesi olmayan Türkiye, medeni dünyanın emperyalist gayeler peşinde yürüyen hükümetlere arka çıkmasında cihan için zarardan başka bir şey beklenemeyeceği kanaatindedir.

Türkiye'nin işgal edilmiş kısımlarındaki Yunan ordusu mezalimini 20.asır medeniyeti ve kültürü namına protesto ederken, Türkiye Büyük Millet Meclisi medeni milletlerden, hükümetleri nezdindeki tesirli teşebbüslerde bulunarak bütün bir insanlık tarihi için leke teşkil eden, kan ve yangınla ortaya konulan bu müthiş işkencelere artık nihayet verdirmek vasıtalarını tamamlamalarını rica eder.

Reis : Yunus Nadi (İzmir)
Mazbata Muharriri : Mahmut Esat (İzmir)
Katip : İsmail Suphi (Burdur)
Üye : Mehmet Şükrü (Karahisarısahip)
Üye: Atıf (Kayseri)
Üye: Şemseddin (Ankara)
Üye: Ali Cenani (Gaziantep)
Üye: Vasıf (Sivas)
Üye: Derviş (Mardin)
Üye: Mazhar Müfid (Hakkari)
Üye: Ömer Lütfi (Amasya)
Üye: Dr.Tevfik Rüşdü (Menteşe)

[...]

Mazbata Muharriri Mahmut Esat Bey (İzmir) - Efendim, ilave edilecek birkaç kelime var. Birinci sayfanın sonundan ikinci satırında "hakkı ve tarafsız" kelimeleri çıkarılıyor, sonra başlığa "Lozan Türk Yurdu"ndan sonra "İran, Afganistan, Japonya, Rusya ve bütün Doğu, Cemiyeti Akvam'a" (6) kelimeleri ilave edilecektir.

Efendim, dördüncü sayfanın baş tarafından 16.satırda "Türkiye'nin vaziyetinden bütün cihan ve bilhassa Avrupa genel iktisadiyatının yara alacağı şüpheden uzaktır" cümlesindeki "Türkiye'nin" dedikten sonra "bugünkü ve gelecekteki vaziyetinden bütün cihan" denecektir. Yani "Türkiye" kelimesinden sonra "bugünkü ve gelecekteki" kelimesi ilave edilecektir.

Tunalı Hilmi Bey (Bolu) - "Raporlarıyla" denmiş, halbuki verilen rapor birdir.
Mahmut Esat Bey (İzmir) - Birçoktur Efendim.

[...]

Reis - Biga Mebusu Mehmet Bey'in bir önergesi vardır:

Riyaseti Celileye

Biga sancağı dahilinde Ezine kazasında Ramazan Şerife camilerde Müslümanlar namaz kılmaktan men edilmiş olduklarından, protestonamenin üçüncü sayfasının dördüncü satırında "mabetleri soymak" ibaresinden sonra "Müslümanları namaz kılmaktan men etmek" cümlesinin ilavesini teklif ederim.

Mahmut Esat Bey (İzmir) - Efendim, burada da gördüğünüz üzere bu hususu kafi derecede açtık ve izah ettik. Cemaatin yakıldığı, cemaatin süngülendiği yerde namaz kılmakta hürriyet kalmış mıdır? Esasen buraya koyduğumuz hadiseler bilhassa resmi vesikalarda bulunanlardır, resmi vesikalarda görmediğimiz vakaları Meclis namına buraya koymaktan kaçındık.

Mehmet Bey (Biga) - Vazgeçtim efendim.

Reis - Mehmet Bey önergesinden vazgeçmiştir efendim. İsmail Şükrü Efendi'nin önergesi vardır. Okunacak:

Riyaseti Celileye

Protestonamenin altıncı sayfasının 27.satırından itibaren yedi satır gereksizdir. Çıkarılmasını teklif eylerim.

Mahmut Esat Bey (İzmir) - Efendim, oy ve karar bittabi yüce Meclis'indir. Ancak, Encümen notasının bu satırlarının yerinde bırakılmasında ısrarlıdır. Bu notanın en kıymetli yerlerinden birini de Encümeniniz burada görmektedir. Malumu aliniz Avrupa'daki fikirler bir değildir. Hatta burjuvalar, sermayedarlar bile cihangirlik aleyhinde bulunmaktadır. Bugün zamanımızın hukukçuları zamanımız emperyalizmini kınamaktadır. Avrupa üniversitelerinde ve Avrupa'nın medeni yerlerinde bunun aleyhinde şiddetli propagandalar yapılmaktadır. Biz bu vaziyeti ihmal edemezdik. Encümenimiz Büyük Millet Meclisi'nin asli düşüncesini bir nota içerisine sokarak, Avrupa'nın medeni muhitlerinde iyi bir tesir yapmasını düşündü ve onun için bunları ilave ettik. Rica ediyoruz, bu nokta pek ehemmiyetlidir. Yüksek heyet kabul ederse aynen gönderelim.

Reis - [...] İsmail Şükrü Efendi'nin önergesini kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın. Kabul edilmemiştir.


Mahmut Esat Bozkurt
Toplu Eserler I (Sayfa 554)
Hazırlayan: Doç.Dr.Saduman Halıcı - Kaynak Yayınları
*TBMM Zabit Ceridesi, Devre 1,,c.20, Hazırlayan: TBMM Zabıt Kalemi Müdürlüğü, Ankara,s.558 vd.(21 Haziran 1922). Mazbata Muharriri Mahmut Esat Bey'dir.
(1) "Lozan Türk Yurdu" olacak. Mahmut Esat Bey bu kelimelerden sonra "İran, Afganistan, Japonya, Rusya ve bütün Doğu, Cemiyeti Akvam'a" kelimelerinin ekleneceğini belirtiyor. (Y.N.)
(2) Mahmut Esat Bey "haklı ve tarafsız" kelimelerinin çıkarılacağını belirtiyor. (Y.N.)
(3) Mahmut Esat Bey "Türkiye'nin" kelimesininden sonra "bugünkü ve gelecekteki" kelimelerinin ekleneceğini belirtiyor. (Y.N.)
(4) Kızılhaç (Y.N.)
(5) Amerika Birleşik Devletleri (Y.N.)
(6) Cemiyeti Akvam : Milletler Cemiyeti (Y.N.)





***


Hrisostomos: "Türk kanı içerek..."

Yunanlıların İzmir ve havalisinde yaptıkları tüm katliamlara karşın, Mustafa Kemal Atatürk ve ordusu tarafından denize dökülerek kaçmaları ve bu eli kanlı Rum papazının linç edilmesini hala içlerine sinderememişlerdir.

Yunanistan'ın Attika bölgesinde de Nea smirna bölgesi vardır. Burada İzmir'de yıkılan Aya Fotini Kilisesi'nin bire bir aynısı bir kilise einşa edilmiştir. Bu kilisenin avlusunda Chrysostomos'un eli ile İzmir'i işaret eden bir heykeli bulunmaktadır ve altında "İzmir Şehidi" yazmaktadır.

Yunan basınında ise İzmir'de 94 yıl aradan sonra yeniden bir metropolitlik ihdas edilmesini Türkiye'ye karşı bir "gol" olarak tanımladılar.

Bojidar Çipof
Yunanistan'da "Küçük Asya Felaketi" Anma Törenleri
21.yy Türkiye  Enstitüsü, 13 Ekim 2017



***



"Yunan Ordusu Bizim Ordumuzdur"

Anadolu'nun derinliklerinde ilerleyen Yunan Ordusu için "bu ordu bizim ordumuzdur''984 diyebilecek kadar Türk Milleti'ne düşman ve saygısız bir bakan vardı. Boşnak Ali Rüştü Efendi adındaki bu Adliye Nazırı, 10 Temmuz 1920 tarihli Peyam-ı Sabah'a verdiği demeçte Yunanperestliğinin gerekçesini şöyle açıkladı: - "Çünkü Yunan Ordusu bizim programımıza dahil olan Mustafa Kemal'e ceza verme işini yapıyor! Mustafa Kemal'in ordusu haydutlardan, yağmacılardan kuruludur."

Etrafı yakıp yıkarak, ırza, namusa saldırarak ilerleyen Yunan Ordusu'nun başarısı için halkın dua etmesini dahi isteyebilecek kadar alçaklaşan Ali Rüştü Efendi, kaçıp gittiği Saraybosna'da, Sivas Kongresi'ni basmaya yeltenen Ali Galip at canbazlığı yaparak ekmek parasını kazanmaya çalıştığı Köstence'de, Selanik ve İzmir'i bir tek mermi atmadan düşmana teslim eden Ali Nadir Paşa Mısır'da sefalet içinde ölmüşlerdir. Gizli celsede 150'likler meselesi görüşülürken Ertuğrul Mebusu Dr. Fikret Bey'in "Yunan bayrağını öptü!' dediği adam, işte bu adamdır.

150 kişilik listenin 102'inci sırasına kaydedilen Neyir Mustafa adında bir kaymakam vardır. Bir Hürriyet ve İtilaf militanı olan bu kaymakam, Yunan işgal kuvvetlerine sunduğu hizmetlerin karşılığı olarak Yunan parlamentosuna Edirne milletvekili olarak girer. Neyir, Alman işgali sırasında Almanlarla işbirliği yaparak, Türkiye'den sonra Yunanistan'a da ihanet edince ülkeden kovulacak, oğlu Muammer iç savaşta Yunan çeteciler tarafından öldürülecektir.

Necdet Sevinç
İstiklal Harbi'nde Etnik İhanet




ilgili:








21 Aralık 2015 Pazartesi

İşte Hesap Günü…Buyurun Hesaba!








Görülüyor ki, tüm bu kara, hava ve deniz üstünlüğünü sağlamak, dünyanın en üstün savaş araçlarına sahip olmak, savaşta üstünlüğü sürdürmeye, hele kesin utkuya, bir başka deyimle istenilen sonucu masada elde etmeye yetmiyor. Başarı için, bunların yanında, davanın haklılığına inanan ve gerektiğinde kendini davası için feda eden insanın, savaşın en önemli ögesi olduğu bu olayla bir kez daha anlaşılmıştır. 


Amerika bugün insan ögesi dışındaki üstünlüğüne karşın en zayıf anındadır. Çünkü Amerika, savaşı yalnız para ve silah gücüne dayanarak sürdürmek istiyor. Oysa savaşta insan, hele vatan savunmasında stratejinin en önemli öğesi olduğunu gösteriverdi. Irak saldırısında ilk andaki başarı, Irak halkının vatanlarını savunma azim ve kararı karşısında, kitle imha silahı kullanılmadığı sürece, Irak'ın işgaline yetmeyeceği görüldü. Amerikan askeri ayrıca "benim bu topraklarda işim ne! diyecek noktaya geldiği için, ölümü göze alamaz, alamıyor! Ama yurdunu, evini, çoluk çocuğunu kan ve ateşten korumanın verdiği direnç ve yüreklilikle Irak halkı yenilmeyi kabul etmiyor, etmeyeceğini yeniden örgütlenerek dünyaya gösteriyor.


Dünya sanki bugün Irak'ta 1919 Anadolusu'nun ulusal bilinçle dirilişine tanık olmakta. Çünkü o topraklarda ayrıca o insanların tarihinin ve inançlarının anıtları yükseliyor. Bunlar salt gücün çözemeyeceği öğelerdir. Varolma ya da olmama noktasındaki Amerika, yeni bir Vietnam yenilgisinin eşiğinde sallanmaktadır.


Tarih tanıktır ki, zulme ve haksızlığıa karşı insanoğlu zaman zaman yenilgi almışsa da, bunu yengiye ve utkuya çevirmekte geçikmemiştir. Zulüm ve zalimler sonunda yenik düşmüştür, yenik düşecektirler. Yeter ki insanlık bilinci yitirilmesin, haklı davalar için o bilinçle savaşılsın.


Burada küçük bir parantez açarak, Türkiye'nin Irak'taki zalime işgalciye arka çıkma siyasasını değerlendirelim. Bunun için yol göstericimiz tarihimizin altın sayfalarındandır. Atatürk'ün 1937 yılı Mart ayındaki şu sözleri, Irak olayında kimin yanında olmamız gerektiğine işaret edecektir:


"Bugün bütün dünya ulusları aşağı yukarı komşu olmuşlardır ve olmak uğraşı içindedirler. Bu bakımdan, insan bağlı bulunduğu ulusun varlığını ve mutluluğunu düşündüğü kadar, bütün ulusların dirlik ve gönencini düşünmeli ve kendi ulusunun mutluluğuna ne denli değer veriyorsa, bütün dünya uluslarının mutluluğuna hizmet etmeye elinden geldiğince çalışmalıdır. Çünkü, dünya uluslarını mutluluğuna çalışmak, başka bir yoldan / dolayısıyla kendi dirlik ve mutluluğunu sağlamaya çalışmak demektir."(1)


Irak halkının, tarihin gördüğü en zalim savaşla ezilmesine karşı çıkmak ve zalime "dur!" demek yerine, zulme ortak olmak için Irak'a asker yollamaya kalkışmak, tarihimize bir daha aklanamayacak kara çalmak olduğunu düşünmek zorundayız. Hele Lozan'ı kabul etmemenin ötesinde, Lozan'da onaylattığımız bağımsızlığımızı ve egemen varlığımızı tanımayan; o egemenliğin ve bağımsızlığın mimarına "hunhar, rezil ve kepaze" (2) niteliklerini yakıştırarak, hem de kendi ulusal meclisinde hakaret eden bir zalimin yanında yer almanın utancını, gelecek kuşaklara yaşatmamalıyız. Şurası gerçek ki, Irak haksız bir saldırıyla işgal edilmiştir. Saddam zalim olabilir, ama Irak halkının cezalandırılması, insan haklarını yok saymak, çiğnemek değil midir? Irak halkı işgalciye karşı direnme hakkını kullanmaktadır.


Bölgemizdeki savaşlar konusunda bize doğruyu gösterecek olan Atatürk'tür. Atatürk'ün, aynı yerdeki şu sözleri bize yol göstermekle kalmıyor, onun insanlık idealinin yüceliğini, insana duyduğu saygı ve sevginin sonsuzluğunu gösteriyor:


"Herhalde şu ve bu nedenler için ulusu savaşa sürüklemek yanlısı değilim. Savaş, zorunlu ve yaşamsal olmalı. Gerçek görüşüm şudur: ulusu savaşa götürünce vicdanımda ezinç duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı "ölmeyeceğiz" diye savaşa girebiliriz. Ama ulusun yaşamı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça, savaş bir cinayettir."


"İnsanlığı tek bir beden ve bir ulusu bunun organı saymak gerekir. Bir bedenin parmağının ucundaki acıdan öteki bütün organlar etkilenir."


Irak olayını, dönemin Dışişleri Bakanı, bugünün Cumhurbaşkanı A.Gül'ün,:"Türkiye'nin çıkarı neredeyse, neyi gerektiriyorsa o yapılmalıdır." mantığıyla değil, Atatürk'ün bu insanlık idealini yücelten ilkesel görüş ve söylemlerinden ders çıkararak, uluslararası hukukun gösterdiği mantıkla ele almalıyız. Bu bağlamda sorunun Irak halkını zulümden kurtarmak amacıyla oluşturulacak ulusal politika ile çözümlemenin yollarını aramalıyız. Yanıtı, gecikilmeden aranacak soru şudur:


"Amerikan kuyrukçuluğu mu, ulusal bir direniş ve onurlu bir politika mı?”


Şurası gerçek ki, ulusal politikamızla Amerika’nın küresel sömürge politikası asla bağdaşmaz. Ulusal politikamız sömürgeciliğe ve emperyalizme karşıdır, bundan dönülemez. Uluslararası barış, ancak zayıfın yanında yer almakla sağlanır. Güçlünün yanında yer alarak çıkar ortaklığını onaylamak, ulusal onurumuzu yıkar ve zulmün esiri olmaktan başka bir anlam taşımaz.


Atatürk’ün şu sözleri bugün izlenecek politikayı işaret ediyor:


“Dünyanın neresinde bir rahatsızlık varsa “banane” dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla ilgilenmeliyiz. Olay ne denli uzak olursa olsun, bu ilkeden şaşmamak gerekir. İşte bu düşünüş, insanları, ulusları ve hükümetleri bencillikten kurtarırı. Bencillik kişisel olsun, ulusal olsun, her zaman kötü olarak anlaşılmalıdır.”


Yalnız kendini ve kendi ulusunun çıkarını düşünen “lider” mukallitlerinin boy attığı dünyada, onun bu sözleri insanlığa olan sevgi ve saygının anıtı değil midir? O, insanlığın birgün her türlü zinciri kıracağına ve özgürlüğün ve barışın egemen olacağına inanarak der ki:


“Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerine uluslar arasında hiçbir renk ve din ve ırk ayrımı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği egemen olacaktır.”


İşte geçen yüzyılda Tanrı’nın bize armağan ettiği lider ve bize gösterdiği yol. Öte yanda dünyanın tüm insanlığın ortak malı olan kaynaklarını tek başına ele geçirmek isteyen, caniliği liderlik olarak algılayan, sermayenin liderliğe atadığı gözü dönmüş insan avcıları….


Bir yanda, hırslarının güdümünde masum halklara saldıran, uluslararası hukuku hiçe sayan çağdaş vahşet avcıları; öte yanda, bu insanlık suçu işleyenlerin dürtüsüyle Türk askerini dolar karşılığı işgalcinin emrine sunmanın yollarını arayan, inançlarını çıkarları için satışa çıkaran politikacılar, yazarlar ve onların yönlendirdiği kimliksizler, insancıklar, dini bayraklaştıran siyaset cambazları…


Sonrada yinelemese de, Irak için yola çıkarken Bush’un “Bu bir haçlı seferi olacaktır” sözleri nedense o kimliksizlerin belleğinden siliniverdi. Irak halkının ve İslam’ın büyük önderlerinin Haçlılara karşı verdiği savaşın kutsadığı, şehit kanlarıyla yoğurulup anıtlaşan topraklarda, yeni bir Haçlı Seferi’ne çıkmanın insanlık tarihine kara leke olarak yazılacağı düşünülmüyor. Böylesine kirli ve çirkin, insanlık dışı bir saldırının yanında yer almayı tarihe karşı, inançlarına karşı nasıl savunacaklar dersiniz? Ya her şeyi din adına yapacaklarını söyleyenlerin daha ilk adımda böylesi bir yanlış yola sapmalarının hesabı nasıl verilecek dersiniz?


Kendilerini “Modern Müslüman” olarak niteleyenlere soralım. Bir İslam ülkesine, o ülkenin inanç dünyasını yıkmak isteyen, o halkın kendi toprakları altındaki zenginliğe el koymak için işgal eden gücün yanında yer almanın hesabı nasıl verilir? Özetle biz, Türkiye olarak bu Haçlı Seferi’nde, nerede ve kime karşı rol alacağız?


Evet Ilımlı İslam’dan Modern Müslüman’a ve “Cumhuriyet ilkelerine sahip çıkıyoruz” diyenlere değin tüm düşünenlere soruyoruz; Yerinizi bildirin. Her adımı “Tanrı’nın adına” attıklarını söyleyenlere sesleniyorum; özellikle hesap gününde vereceğiniz hesabı düşünün diyorum. İşte size inancınızın mihenk taşı: Haydi, çıkın ortaya!


Lozan’ı yırtmak isteyen Amerika’dan yana mısınız; yoksa Lozan’ın yırtmak isteyenlere karşı Müdafaa-i Hukuk-u Milli’den yana mı?


Bunlardan biri, insanlığın yücelmesine açılan kapıdır, öteki insanlığın köleleşmesine giden yola açılan karanlıktır. Biri insanlığın birgün yok edeceği “Sömürgecilik ve emperyalizm”in karanlığıdır; öteki “yeryüzünden yol olacak ve yerine uluslar arasında hiçbir renk ve din ve ırk ayrımı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği egemen olacaktır” sözleriyle, insanlığın ancak barış ve özgürlük içinde yüceliğine inanarak o yolda örnek olan Mustafa Kemal Atatürk’ün yoludur.


Ve şu soru: Lozan mı Sevr mi?


Bu dünyanın hesap gününde ele alınacak, ertelenmeyecek hesap listesinin başında bunlar var! Bu listedeki yanlışlık öteki hesap gününden evvel akı ve karayı belli edecektir.


Bizler Lozan’dan yanayız. Lozan’a karşı olanların safında yer alanların yüzleri bugünden kapkaradır. Çünkü onlar tarihlerine ve gelecek kuşaklara karşı hıyanet içindedirler.


Kimseler, evet, hiç kimse dileriz ki ulusal davanın dışında kalmasın, gaflet, dalalet ve hıyanet içinde olmasın.


Gün, ülkesine, tarihine ve ulusuna sahip çıkanlarla, ihanetin çamuruna batanların ayırt edileceği gündür.






(1) Sami N.Özerdim, Atatürkçü'nün El Kitabı,Türk Dil Kurumu Yayınları,1981


(2) "Antlaşma Timurlenk kadar hunhar, Müthiş İvan kadar sefih ve kafatasları piramidi üstüne oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatörün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik antlaşma kabul ettirmiştir. Buna her yerde Türk Zaferi dediler. Ve eski dünya parlamentolarını bunu kabule ikna ettikten sonra, büyük sermaye grupları, soğukkanlı ticaret erbabı ve güya bazı dini temsilciler bile, Türkiye'yi uygar uluslar masasında uluslararası bir konuk durumuna yücelterek, Amerika'yı yüksek ülkülerinden uzaklaştırmada birleştiler."


Bu sözler Ocak 1927'de, ABD Temsilciler Meclisi'nde söyleniyordu. Konuşan Temsilci, Upshow'du. Konuşmanın konusu olan kişi, onurlu bir ulusun ülkesini işgal eden emperyalizmi, kutsal topraklarından kovmak için giriştiği bağımsızlık savaşının utkusu üzerine oturttuğu Cumhuriyet'i kuran Gazi Mustafa Kemal'di. Sözü edilen antlaşma da, o utkunun onayladığı Lozan Antlaşması'ydı.


Suçumuz ise Lozan'da özgür ve bağımsız bir ulus için olmazsa olmaz nitelikteki ekonomik bağımsızlığa engel kapitülasyonları reddetmekti. ABD, Lozan'da temsil edilmedi, ancak gözlemci yollandı. Bu yolla kapitüler haklarının korunmasını sağlama çabaları sonuç vermedi. İşte ABD bu nedenle Lozan'ı bir türlü içine sindirememişti. Girişte aktardığımız sözler, ABD'nin çıkarlarına engel olan Lozan ve onun mimarına karşı duyulan kin ve nefretin sesiydi. Ve Türkiye işte böyle bir sistemin yardımını istemişti.


Buna ne ad verilir, derseniz; yanıtı, 'tarih bilincinden yoksunluk' olacaktır.



M.Emin Değer, Oltadaki Balık Türkiye,
ilk baskı 1993,2010










Mahmut Esat Bozkurt, İsviçre'de Kapitülasyonlar üzerine yazdığı tezle hukuk doktoru olmuştur...“Du Regimes des Capitulations Ottomanes – Osmanlı Kapitülasyonları Rejimi”, doktora tezinin sonuç bölümünde Mahmut Esat’ın yargısı şudur: “Kapitülasyonlar ister tek taraflı, ister karşılıklı anlaşma sayılsın, taraflardan birinin hayati çıkarlarına aykırı düşerse veya tabi oldukları şartlar değişirse tek taraflı olarak ilga edilebilirler!”.


15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlılarca işgal edildiğini duyan Mahmut Esat, Frioburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı tarafından verilen, doktora tezinin “ Cum Laude “ derecesiyle kabulüne ilişkin belgeyi alarak ülkesine döner ve Kuşadası bölümündeki 120 kişilik Kuvayı Milliye müfrezesinin başına geçer....


Anti-emperyalist bir Kurtuluş Savaşı'yla kurulan, kuruluş felsefesini Bozkurt’un tanımıyla Atatürk ihtilali’den alan Türkiye Cumhuriyeti’nin günümüzde geldiği aşamayı belki de en iyi ifade eden sözler ne yazık ki yakın dönemin bir Yargıtay başkanına aittir: “Mahmut Esat Bozkurt dönemi artık kapanmıştır.”


Bu sözler, Türkiye Cumhuriyetinin ulus devlet niteliğinin, çağdaşlığının, devrimlerinin dayanağı olan bir anlayışa, bir değer söylemle Cumhuriyetin hukuk temeline, kuruluş felsefesine karşı, en üst düzeyde dillendirilen bir manifesto, bir meydan okumadır!


Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyayı değiştirip, dönüştürüp, yapay etnik lokmalara bölüp yutma girişimini geçmişte mazlumların direnme hakkının meşruiyet kaynağı olan hukukumuzu müdafaa ederek – müdafaayı hukuk-, milli kuvvetlere – kuvayı milliye - dayanarak boşa çıkarmıştık. Küresel emperyalizmin GOP’unu, BOP’unu boşa çıkarıp, sömürgenleri bir kez daha aynı coğrafyada mağlup etmek için gereken manevi miras, Atatürk başta olmak üzere, Mahmut Esat Bozkurt’ ların döneminde fazlasıyla bulunuyor. Kurtuluşun, kuruluşun o milli, devrimci, halkçı, dünyaya meydan okuyan atmosferini içimizde duymanın, koklamanın gerektiği bir süreci yaşıyoruz hep birlikte… 


Av.Hüseyin Özbek
İstanbul Barosu Dergisi / pdf
MAHMUT ESAT BOZKURT VE TÜRK’ÜN HUKUKU










Cumhuriyet'i korumak için hazırlanan yeni yasa için, Mahmut Esat Bozkurt'un 1 Mart 1926'da TBMM'de yaptığı konuşma: 


"Arkadaşlar! Ceza Kanunumuz çok serttir. Çünkü devrim kıskançtır. Fakat şunu yüksek kurulunuza temin edebilirim ki, sertliği ile birlikte bilimsel bir eserdir. Bundan korkacak olanlar ve korkması gerekenler, Türk Milleti'nin çıkarlarına, Türk Milleti'nin hukukuna ve devrimimize karşı tekin olmayanlardır ve bunların korkması lazımdır. Fakat memleketimizi sevenler, bizden olanlar, namuslu olanlar, bu sert Ceza Kanununda kendilerine bir korunma noktası bulacaklardır. Bu Ceza Kanunu, namuslu insanlar için bir korunma belgesidir. Korkacak olanlar arz ettiğim gibi tekin olmayanlardır. Devrimin ve devletin anlamı, tekin olmayanları, zorbaları, saldırganları korkutmaktadır, ezmektedir."


Ateşten Adam ya da Bozkurt
Nail Topal, 2012








"O bir düşünürdür, bir filozoftur, ama hepsinin ötesinde o bir insan gibi insandır. En çok değer verdikleri budur. Çünkü o barış adamıdır. Bir tek o tarihte “Savaş mutlak zaruret olmadıkça cinayettir” diyen tek askerdir ve bir tek o “Yurtta sulh cihanda sulh.” diyordu. Çünkü o bu lafı 1933’de Ankara’dan seslendirirken aynı yıl Hitler mein kampf diye bağırıyordu, kavgam. Bir diğeri de Benito Mussolini, benim Akdeniz’im diyordu, her ikisi de savaşı çağrıştırıyordu. Ankara’dan bir ses bunlara yanıt olarak “Yurtta sulh cihanda sulh.” diyordu. "


Yrd. Doç. Dr. Orhan ÇEKİÇ












İki Anahtar Kelime: Savaş ve Devrim






3 Mart 1924 tarihinde, üç devrim yasası kabul edilir. Bunlar; Hilafetin ilgasıdır, Şeriye ve Evkaf Vekâleti ile Harbiye Vekâleti’nin kaldırılmasıdır ve Tevhidi Tedrisat Kanunu’dur. Tüm bu adımların arkasında ise iki anahtar sözcük yatar: Savaş ve Devrim. 








Milli Mücadelemizde savaş ve devrim iç içe geçmiştir. Savaş bittikten sonra devrim yapılmamıştır. Savaş ve devrim aynı anda, eş zamanlı olarak hayata geçirilmiştir. Ve topraklarımız, devletleşirken milletleşen, milletleşirken de devletleşen bir halkın vatanı olmuştur. Bütün bu işler “Ben cumhuriyeti vicdanımda milli bir sır gibi sakladım” diyen Mustafa Kemal Paşa tarafından, henüz Kurtuluş Savaşı başlamadan önce planlanmış, tasarlanmıştır. 


Atatürk’ün kendisine ve sofrasına yakışan devrimci dostları, dava arkadaşları, kadroları da vardır elbet. Mahmut Esat Bozkurt, Tevfik Rüştü Aras, Mustafa Necati, Reşit Galip, Refik Saydam, Vasıf Çınar gibi isimlerdir Gazi’nin kadroları. Mahmut Esat Bozkurt öldüğünde, “Bir faniyi değil, bir yanardağı toprağa veriyoruz” denilmesi bundandır.


Türk Devrimi kolay yapılmamıştır. Savaş ve devrim iç içe geçerken, devrim Aydınlanma Devrimi, Egemenlik Devrimi olarak hayat bulmuştur. Egemenliğin kökü, kaynağı, tanımı, işlevi, anlamı değişmiştir. Egemenlik gökten alınmış, yere indirilmiştir. Şahıstan alınmış, millete verilmiştir. İlahi, tanrısal, ruhani olmaktan çıkarılmış, dünyevi, laik, seküler hale getirilmiştir. Ve bu savaşla birlikte kotarılmıştır. 


Anadolu halkı savaşta, cephede, kavgada, kan ve gözyaşı içinde, barut kokuları arasında milletleşmiştir. O yüzden bizim Devrim Tarihimiz dünyadaki ulusal kurtuluş hareketleri, bağımsızlık savaşları, devrim mücadeleleri arasında son derece özgün ve özel bir konuma sahiptir. 


Ülkemizin seçkin hukukçusu ve siyaset bilimcisi, hocaların hocası Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya; 1908 Jön Türk Devrimi’ni, yani 2. Meşrutiyet’i, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet öncesindeki bir “siyaset laboratuarı” olarak tanımlar. Bu laboratuarda aç Anadolu insanı, yoksul Anadolu halkı, çıplak Anadolu köylüsü vardır. Trablusgarp’ta şehit düşenler vardır. Yemen’de kolunu, Sarıkamış’ta bacağını kaybedenler vardır. Balkanlardan sürülüp gelenler vardır. Birinci Dünya Savaşı’nda yitip giden, göçüp giden, kayıp giden, kopup giden, kaçıp giden, bıkıp giden, ölüp giden Anadolu insanı vardır. 


Türkçemizin büyük ozanı Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, “Çanakkale milli mücadelenin önsözüdür” demesi bundandır. Ve önsözü kanla, irfanla Çanakkale’de yazan Türk Milleti, Kurtuluş Savaşı’nda yedi düveli ve onların işbirlikçilerini yendikten sonra, son sözünü de Lozan’da söylemiştir. Aydınlanma şehidimiz Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil’in tanımıyla “üçüncü dünyanın göbek adı olan mazlum milletler” için, emperyalizme karşı kavgada örnek olmuştur, ilham kaynağı olmuştur Türk Ulusu. 



Cumhuriyet’in Eğitim Atılımı


Devletleşirken milletleşen, milletleşirken de devletleşen halkımızın, en iyimser istatistiklerde bile, okuryazar oranı yüzde 10’u ancak bulmaktadır. Yüzde 90’ı kırsalda, köylerde yaşamaktadır. Toplum Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün halkçı, aydınlanmacı, devrimci, laik, bilimsel, eşitlikçi eğitimine susamıştır. Halkevleri, Halkodaları, Millet Mektepleri ve Cumhuriyet eğitiminin doruğu olan, eğitim bilim külliyatına “Türk buluşu eğitim kurumları” olarak geçen, UNESCO tarafından tüm gelişmekte olan ülkelere örnek gösterilen Köy Enstitüleri halkımızı aydınlatmıştır. 


O okullardan Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Talip Apaydın, Ümit Kaftancıoğlu gibi yazarlar, aydınlar çıkmıştır. Aralarından tek bir hırsız, uğursuz, üçkâğıtçı, dönek, karşı devrimci çıkmamıştır. Yüzde 90’ı okuma yazma bilmeyen 12 – 13 milyon nüfuslu Anadolu’da Hasan Ali Yücel’in uzak görüşlülüğü, İsmail Hakkı Tonguç’un emeğiyle, coğrafi ve sosyolojik olarak Türkiye gerçeklerini gözeterek 21 bölgede kurulan Köy Enstitüleri, sadece eğitim kurumları olarak değil, aynı zamanda bir Kuvayı Milliye hareketi olarak tarihe geçmiştir. 


Anadolu halkı Devrim Kanunları ile kulluktan, eğitim atılımı ile cehaletten, Tıbbiyeli Hikmetler sayesinde cüzamdan, veremden, tifüsten kurtulurken, bir yandan da yurdumuz demir ağlarla örülmüştür. Etibank’lar, Sümerbank’lar kurulurken, insanımız Nazilli’nin dokumasını, Kayseri’nin basmasını, Beykoz’un kundurasını giymeye başlamıştır. Kendi bezini, tuzunu, ununu, şekerini, sigarasını üretmenin tadına, bilincine varmıştır. Bu Cumhuriyet kurumlarını “babalar gibi satmakla” övünen bir bakanın eşi ise başında Amerikan türbanı, üstünde ABD bayraklı tişörtle şöyle demişti kocasını ABD’de ameliyata götürürken: “Rabbim Cleveland dedi”. Bu söz ve görüntü, nereden nereye geldiğimizin göstergesidir. 


Anadolu İslamı’nın yerine Amerikan İslamı’nın, mazlumun yanında olan İslam anlayışı yerine emperyalizmle uyumlu İslam anlayışının, yani ılımlı İslam’ın, Büyük Ortadoğu Projesi’ne uygun Müslümanlığın nasıl öne çıkarıldığının kanıtıdır.


Atatürk’ün Düşünsel Hazırlığı


Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ve Devrimlerin fikri altyapısını, henüz öğrencilik yıllarında oluşturmaya, olgunlaştırmaya başlamıştır. Atatürk saptanabildiği kadarıyla 4 bin kitap okumuştur. Bu da bulunabilen, ulaşılabilen, kaydı olanlardır. Cephelerde okuduğu, yollarda okuduğu, kaybolanlar, kaydı olmayanlar, ulaşılamayanlar dikkate alınırsa, bu sayının 4 binin çok üstünde olduğu anlaşılır. Atatürk okuduğu kitapları sayfaların kenarına notlar alarak, yorumlar yaparak okumuştur. Sadece altını çizdiği bölümler 12 bin sayfa tutmaktadır. Anıtkabir Derneği bunları her biri 500 sayfa olan 24 cilt halinde basmıştır. 


Henüz Kurtuluş Savaşı sürerken Muallimler Kongresi toplayan Atatürk orada şöyle seslenmiştir: “Yalnız ve ancak siz öğretmenler ölen ve öldüren birinci orduya niçin ölüp neden öldürdüğünü anlatan ikinci bir ordunun neferlerisiniz”.


Atatürk, “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” derken, Cumhuriyet’in toplumsal, sınıfsal, halkçı boyutuna vurgu yapmıştır. Yurt dışına eğitim için yollanan gençlere, “Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz” diye öğüt vermiştir. 


“Cumhuriyet fazilettir” diyen Atatürk, Cumhuriyet’i Türkiye’yi Türkiye’den yönetmek için kurmuştur. Devrimleri bir daha kul olmayalım, esir düşmeyelim, işgale uğramayalım diye yapmıştır.


Atatürk’ün Üç Temel Farkı


Mustafa Kemal Paşa, kapsamda, amaçta ve yöntemde farklı bir liderdir. Kapsamdaki farkı şudur: Karslının Kars’ı, Erzincanlının Erzincan’ı, Edirnelinin Edirne’yi kurtarmaya kalkıştığı, işgale karşı direnen örgütlerin, yurtsever oluşumların yerel, bölgesel kaldığı bir ortamda, tüm milli kuvvetlere ulusal bir hedef göstermiştir. Her vatanseveri vatanın her yerinden sorumlu kılmıştır. Trabzonlu Maraş’tan sorumludur, Diyarbakırlı Tekirdağ’dan sorumludur. Aynen cephede, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” dediği gibi.


Mustafa Kemal Paşa yöntemde farklıdır.


Halide Edip Adıvar dahil pek çok yurtseverin Amerikan mandası mı yoksa İngiliz himayesi mi ehven-i şerdir diye tartıştıkları bir dönemde, yabancı gazetelere ilan verip derdimizi anlatalım şeklindeki önerilerin dillendirildiği bir ortamda, Atatürk tarihin şu tunç yasasını hatırlatmıştır herkese: “Savaşla kurulan savaşla yıkılır”.


Gazi Paşa, Milli Mücadele’nin yönteminin silah, kavga, barut olduğunu haykırmıştır. Aynen Çanakkale Muharebelerinde “Size taarruz emret miyorum, ölmeyi emrediyorum” dediği gibi, Milli Mücadele’yi de örgütlenerek ve ordu kurarak başarmıştır.


Ve Atatürk amaçta farklıdır. 


Daha işin başında ulusal egemenliğe dayalı tam bağımsız bir cumhuriyet için yola çıkmıştır. Kavgayı hilafet ve saltanatı kurtarmak için değil, çağdaş bir Cumhuriyet kurmak için vermiştir. Bu konuda, yola birlikte çıktığı pek çok arkadaşından farklı düşünmektedir. Nitekim bu ayrılık, TBMM’nin açılmasıyla birlikte su yüzüne çıkmaya başlamış, saltanatın ve hilafetin tasfiyesinde, Cumhuriyet’in ilanında, çok partili hayat denemelerinde, devrimler sürecinde, laiklik anlayışında, dış politikada açıkça belli olmuştur. 


Atatürk, kendisiyle birlikte Kurtuluş Savaşı’na katılmayanları, çok olgun bir tavırla değerlendirmiş ve “Benimle birlikte yola çıkmayanlar da, benimle birlikte yola çıkanlar kadar haklıydılar” şeklinde anmıştır. Atatürk’le birlikte yola çıkan ve Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yolları ayrılanlar ise Gazi’nin hakkını şu sözlerle teslim etmişlerdir: “Biz olmasaydık O bu işi yine başarırdı. Ama O olmasaydı, biz bu işi başaramazdık”.



Üç Misak-ı Milli


Mustafa Kemal’in üç Misak-ı Milli’si vardır, üçü de özgündür. Biri, Toprak Misakı Milli’sidir. Diğeri Maarif Misakı Milli’sidir, yani Tevhid-i Tedrisattır. Üçüncüsü ise Say Misakı Milli’sidir, yani emek misakıdır.


Hâkimiyeti Milliye, İrade-i Milliye, Kuvayı Milliye konusunda ödünsüzdür Gazi. Bu üç kavram, bu üç ilke, O’nun tüm eylemine ve söylemine ruhunu vermiştir. Gazetesinin adı İrade-i Milliye’dir. Örgütünün adı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’dir. Hareketin adı Kuvayı Milliye’dir. TBMM’nin duvarında “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diye yazar.


İstiklal-i Tam, yani tam bağımsızlık konusunda kıskançtır Atatürk. Tam bir devrimci, gerçek bir antiemperyalisttir. Zira ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık yoksa antiemperyalizm de yoktur. Ve Atatürk’ün bu yönü tüm ezilen uluslara, mazlum milletlere, 3. Dünya halklarına örnek olmuştur. Hindistan’dan Cezayir’e, Küba’dan Tunus’a dek Kurtuluş Savaşı ve Türk Devrimi derin izler bırakmış, büyük saygı görmüştür.


Devrim Kanunları’nın Amacı


Devrim Kanunları’nın amacı güçlü bir Cumhuriyet’in saygın, yetkin, üretken yurttaşlarını yetiştirmektir. O bağlamda hedef aydınlanmadır, eşit yurttaştır, aklın ve bilimin egemenliğidir, bağımsızlıktır, özgürlüktür, onurlu bir yaşamdır. Alt kimlikler üzerinden, Ortaçağ kalıntısı aidiyetler üzerinden, feodalizm artığı mensubiyetler üzerinden bölünmemektir. Yurttaş olmanın bilincine varmaktır. Çünkü Cumhuriyet yalnız ve ancak yurttaşı muhatap alır. Toplumsal mukavelesini, toplum sözleşmesini yalnız ve ancak yurttaşla yapar. Yurttaşın alt kimliklerine karşı kördür, sağırdır, dilsizdir, duyarsızdır, ilgisizdir, kayıtsızdır.


Cumhuriyet bu bağlamda bir ırk, soy, kan, din, bölge cumhuriyeti değildir. Siyasal bilinç, ortak kader, keder, ülkü cumhuriyetidir. Sosyal devlettir. Bütüncül kalkınmadır. Refah toplumuna ulaşma çabasıdır. Köylünün adam yerine konması, köye öğretmen, ebe, hemşire, okul götürülmesidir. Anadolu’ya yatırım yapılmasıdır. Kamuculuktur ve planlamadır Cumhuriyet.


Eğitim ve sağlık başta olmak üzere temel kamu hizmetlerini birer piyasa öznesi yapmamaktır. Anadolu insanını feodal beylerin, toprak ağalarının, tarikat şeyhlerinin, cemaat liderlerinin, seyitlerin, dedelerin tahakkümünden kurtarmaktır. Yoksul köy çocuklarından öğretmenler, mühendisler, avukatlar, bilim insanları, sanatçılar, mühendisler, komutanlar yetiştirmektir.


Öncelikle ve özellikle vurgulamak gerekir ki, Tevhid-i Tedrisat, eğitim yoluyla ve eğitim kurumlarından başlayarak Anadolu insanına fırsat eşitliği sunmuş, toplumdaki “mektepli” - “medreseli” ayrımına son vermiştir. Kısacası Devrim Kanunları, Cumhuriyet’in hedefiyle, özüyle, ruhuyla özdeştir. Devrim Kanunları’nın içinin boşaltılması, Cumhuriyet’in tasfiyesinin önünü açmıştır.


Doç. Dr. Barış DOSTER
Cumhuriyet'ten Günümüze Devrim Yasaları
Panel Notları,2013 / pdf







Sevgili Hocamız gerçekten Tevhidi Tedrisat Kanununun, Cumhuriyetin önemini ve 1937 yılında Anayasamıza giren laiklik, devrimcilik, milliyetçilik, halkçılık gibi altı okun da çok çok önemli olduğunu anlattı. Bizim önemli kahramanlarımız, Tıbbiyeli Hikmet’ler, Mahmut Esat Bozkurt’lardan övgü ile söz ederek, Mustafa Kemal’in deyimiyle “Cumhuriyeti fazilet rejimi yapan o büyük, o yüce insanlardı onlar”” dedi. 


Atatürk için yurttaşlar da cumhuriyet kadar önemlidir, bugün ise yurttaşlara ne kadar önem verildiğini hepimiz biliyoruz. Sayın Barış Doster “Herkesin parası kadar satın aldığı eğitim ve sağlık varsa, orada cumhuriyet yoktur sevgili dostlar, orada Tevhidi Tedrisat yoktur” diyerek, Tevhidi Tedrisatı sadece bir Eğitim Birliği Yasası değil, bir ulusal bağımsızlık hareketinin adıdır diye tanımladı.


17 Nisan 1940 yılında kurulan, 1953 yılında kaldırılan, Türkiye’nin gerçek anlamda çağı yakalamasını amaçlayan Köy Enstitülerinin önemini, orada çok değerli öğrenciler yetiştirilmiş olduğunu anlattı.


Hukukun laikleştirilmesi, Şeriye Vekaletinin kaldırılması ile başladı. Şeriye Mahkemeleri kapatıldı, dini içerikli hukuk kitabı olan Mecelle kaldırıldı. 1926 tarihinde Medeni Kanun kabul edilerek kadın haklarında yasal düzenlemeler yapıldı. Bunu birçok yasalar izledi. 1934 tarihinde kadınlara seçme ve seçilme hakları verildi.


1950’den sonra gelen iktidarlar, siyasetin dinden ayrılması kuralını çiğnemekte birbirleri ile yarış ettiler. AKP dönemlerinde devlet kadroları dinci görüşlere açık olanlarla dolduruldu.


Av. Vecihe TUNCA








Mahmut Esat Bozkurt ve ‘TBMM’de Tarihsel Bir Oturum

“1926” yılının “17 Şubat” günü yapılır bu tarihsel oturum.


“TBMM” o gün, “Medeni Kanun”u kabul ederek “1923 Devrimi”nin temeli olan “Hukuk Devrimi”ni gerçekleştirir. Bilindiği üzere, Osmanlı Devleti’nde “din” yalnız bir “inanç” olayı, “inanç” konusu değil, “hukuk kuralları”nın da toplamıydı. Hukuk kuralları, din kuralları olarak sayıldığında da, o kurallar gibi “değişmez”, “değişemez” niteliğine bürünürler ki, bu yüzden “Hukuk Devrimi”, “çağdaşlaşma” sürecimizin “özünü” oluşturur.


Kuşkusuz bu “devrim”, kolay bir geçiş, kolay bir sıçrama değildir, özellikle de “400 yıl” boyunca sultanları “Halife” olan bir İslam ülkesi için.


Çalışmalar, “Cumhuriyet” ilanının ardından hemen başlar; daha sonraları “Adalet Bakanı” olan “Seyyid Bey”in başkanlığındaki komisyonun hazırladığı bir tasarı, “Aile Kanunu” geciktirilmeden Meclis’e sunulur.


“Seyyid Bey”, “İslam Hukuku”nun önde gelen “âlimler”inden olup, İslam dünyasının da ünlü müderrislerinden (medrese hocası) biridir.


Böyle bir kimlikten, kuşkusuz bir “devrim yasası” beklenemezdi; hazırlanan “Aile Kanunu” temelde yine “Şeriat” hukukuna dayandırılıyordu; dahası tasarı, erkeğin birden çok evlenmesini, çokeşliliği kaldırmadığı gibi, daha önce (1917) yapılan bir yasada yer alan “ilk eşin rızası” koşulunu bile kaldırıyordu. Bu tasarı Meclis’te uzun uzun tartışılır ve kabul edilmez.


Sonunda, “Devrim”in “Önderi” soruna el koyar; “1 Mart 1924” günü yaptığı konuşmada bu konudaki görüşünü belirtir.


İlk adımda yapılması gerekenin, “Kanunların ve adalet örgütünün uyması gereken çağ koşullarıyla, uyumsuzluk içinde olan ilkelerden kurtulması” olduğunu belirtir; ardından da “Medeni hukukta izlenecek yol” ancak “Batı uygarlığının hukuksal yönü olabilir” diyerek hedefi gösterir.


Böylece “laik hukuk sistemi” doğrultusunda çalışmalara geçilir; kuşkusuz aile hukuku, “medeni hukuk” da bu bağlamda hazırlanacaktır; bunun için de “Batı hukuku” eğitimi almış, dolaysiyle “medeni hukuk” alanında öğrenim görmüş bir “hukukçu”ya, dahası bir “uzman”a ihtiyaç vardır.


Ne ki bu öyle kolay kolay çözülecek bir sorun değildir; yıl “1924”; mart ayında “Cumhuriyet” henüz “beş aylık”…


Ama yine de istenen konularda eğitim almış uzman bir hukukçu vardır:

“Mahmut Esat Bozkurt”. “Mahmut Esat”, İsviçre’nin “Fribourg Üniversitesi”nde “hukuk” okumuş -dolaysiyle- İsviçre Medeni Hukuku’nu doğrudan doğruya kaynağından öğrenmiş, “tez” çalışmasıyla da “Hukuk Doktoru” olarak ülkesine dönmüştü “İzmir”in işgalini duyar duymaz; “23 Nisan 1920”de de “İzmir Milletvekili” seçilip Meclis’e girmişti.


“Adalet Bakanı Seyyid Bey”in, “şeriat” temelli “Aile Kanunu” kabul edilmeyince bakan istifa eder; yerine “Dr. Mahmut Esat” getirilir (1924).


Yeni bakan hiç zaman yitirmeden “Medeni Kanun” hazırlıklarına başlar; iki yıllık yoğun bir çalışmadan sonra “yasa tasarısı” Meclis’e gelir; “900” dolayındaki her madde uzun uzun tartışılır; sonunda yasanın oylanacağı “17 Şubat 1926” günkü tarihsel oturum yapılır.


Bu oturumdan söz etmeden önce yasanın “Mahmut Esat” tarafından yazılan ünlü “Gerekçe”sinden küçük bir alıntıyı paylaşalım: “Yasaları dine dayalı devletler, kısa bir zaman sonra ülkenin, ulusun isteklerini karşılayamazlar. (…) Köklerini dinlerden alan yasalar, uygulandıkları toplumları, gökten indirdikleri çağlara bağlarlar ve ilerlemeyi önleyici belli başlı neden ve etkenler arasında bulunurlar. Bu nedenle, dinlerin yalnız bir ‘vicdan’ işi olarak kalması çağdaş uygarlığın temellerindendir” diyerek, bütün İslam dünyası için de geçerli olan bir gerçeği açıkça ortaya koyarak uyaracaktır.


Meclis’in, “Müttefikan! Müttefikan!” (oybirliği) haykırışlarıyla kabul edilen bu “anıt yasa”yı hazırlama çalışmaları için de “M.E. Bozkurt” milletvekillerine şunu söyleyecektir: “Bu yasayı Devrim’in büyük Önder’inden aldığım esin ve feyzle düşünerek önerdim. Bununla birlikte, yasa hazırlanırken, karşılaştığım tüm zorluklar sırasında ise, yanı başımda daima Başbakanımı (İ. İnönü) buldum.”


“1923 Devrimi”nin bu “üçlüsü”nden ikisine “Atatürk” ve “İnönü”ye, dönem dönem saldırılar hep yapıldı; “AKP” iktidarında da -utanmazca- sürdürüldü, üstelik “Başbakan” -bugünün Cumhurbaşkanıolan “R.T. Erdoğan” tarafından “iki sarhoş” denilerek…
Şu sıralar “üçüncü”ye, “Mahmut Esat Bozkurt”a da saldırılar yavaşça, tırmıklayarak başlatıldı.


Ne ki, M.E. Bozkurt uzunca bir süredir unutulmuştu; şimdiki kuşak hemen hemen hiç bilmez, tanımaz, önceki de büyük çoğunlukla öyle; bunun için eleştirilenin kim olduğunu anımsatmak istedim yalnızca… 


Meriç Velidedeoğlu
Cumhuriyet,Ege,19 Eyl, 2014




























16 Ağustos 2015 Pazar

Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar








Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar (Madde 302-308)

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar


Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak


MADDE 302. - (1) Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak, Devletin birliğini bozmak, Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak, Devletin bağımsızlığını zayıflatmak amacına yönelik elverişli bir fiil işleyen kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.


(2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.


(3) Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.




Düşmanla işbirliği yapmak


MADDE 303. - (1) Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile savaş hâlinde olan devletin ordusunda hizmet kabul eden, düşman devletin yanında Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı silâhlı mücadeleye giren vatandaş, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.


(2) Düşman devlet ordusunda herhangi bir komuta görevi üstlenen vatandaş, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.


(3) Bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçların işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.


(4) Savaş zamanında düşman devlet toprağında bulunup da bu devlet ordusunda hizmete alınmak mecburiyetinde kalan vatandaş hakkında, bu nedenle cezaya hükmolunmaz.




Devlete karşı savaşa tahrik


MADDE 304. - (1) Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı savaş açması veya hasmane hareketlerde bulunması için yabancı devlet yetkililerini tahrik eden veya bu amaca yönelik olarak yabancı devlet yetkilileri ile işbirliği yapan kişi, on yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Tahrik fiilinin basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.


(2) Bu madde uygulamasında, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvenliğine karşı suç işlemek üzere oluşturulmuş örgütlerin doğrudan veya dolaylı olarak desteklenmesi, hasmane hareket olarak kabul edilir.


(3) Bu maddede tanımlanan suçun işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.




Temel millî yararlara karşı hareket


MADDE 305. - (1) Temel millî yararlara karşı fiillerde bulunmak maksadıyla veya bu nedenle, yabancı kişi veya kuruluşlardan doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendisi veya başkası için maddi yarar sağlayan vatandaşa, üç yıldan on yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası verilir. Yarar sağlayan veya vaat eden kişi hakkında da aynı cezaya hükmolunur.


(2) Fiilin savaş sırasında işlenmiş ya da yararın basın ve yayın yoluyla propaganda yapmak için verilmiş veya vaat edilmiş olması hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.


(3) Suç savaş hâli dışında işlendiği takdirde, bu nedenle kovuşturma yapılması Adalet Bakanının iznine bağlıdır.


(4) Temel millî yararlar deyiminden; bağımsızlık, toprak bütünlüğü, millî güvenlik ve Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel nitelikleri anlaşılır.




Yabancı devlet aleyhine asker toplama


MADDE 306. - (1) Türkiye Devletini savaş tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak şekilde, yetkisiz olarak, yabancı bir devlete karşı asker toplayan veya diğer hasmane hareketlerde bulunan kimseye beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.


(2) Fiil sonucu savaş meydana gelirse faile müebbet hapis cezası verilir.


(3) Fiil, sadece yabancı devletle siyasal ilişkileri bozacak veya Türkiye Devleti veya Türk vatandaşlarını misilleme tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak nitelikte ise faile iki yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.


(4) Siyasal ilişki kesilir veya misilleme meydana gelirse üç yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.


(5) Bu maddede yer alan suçun kovuşturulması Adalet Bakanının iznine bağlıdır.


(6) Bu madde hükümleri, fiilî savaş hâlinde ülke topraklarının tamamını veya bir kısmını işgal eden yabancı devlet kuvvetlerine karşı meşru müdafaa amaçlı direniş hareketleri hakkında uygulanmaz.





Askerî tesisleri tahrip ve düşman askerî hareketleri yararına anlaşma


MADDE 307. - (1) Devletin silâhlı kuvvetlerine ait olan veya hizmetine verilmiş bulunan kara, deniz ve hava ulaşım araçlarını, yolları, müesseseleri, depoları ve diğer askerî tesisleri, bunlar henüz tamamlanmamış bulunsalar bile, kısmen veya tamamen tahrip eden veya geçici bir süre için olsa bile kullanılmayacak hâle getiren kişiye, altı yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.


(2) Suçun;

a) Türkiye ile savaş hâlinde bulunan bir devletin çıkarı için işlenmiş olması,

b) Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş kudret ve yeteneğini veya askerî hareketlerini tehlikeye koymuş olması,

Hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.


(3) Tahrip veya kullanılamaz hâle gelme, birinci fıkrada belirtilen bina, tesis veya eşyayı elinde bulunduran veya korumak ve gözetlemekle yükümlü olan kimsenin taksiri sonucunda meydana gelmiş veya bu nedenle suçun işlenmesi kolaylaşmış ise, bu kişi hakkında bir yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.


(4) Savaş zamanında Türkiye Devleti zararına olmak üzere, düşman askerî hareketlerini kolaylaştırmak veya Türkiye Devletinin askerî hareketlerine zarar vermek maksadıyla yabancıyla anlaşan veya anlaşma olmasa da aynı sonuçları meydana getirmeye yönelik fiilleri işleyen kişiye on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.


(5) Dördüncü fıkrada tanımlanan fiil sonucunda, düşman askerî hareketleri fiilen kolaylaşmış veya Türk Devletinin askerî hareketleri zarar görmüş ise faile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.


(6) Dört ve beşinci fıkralarda yazılı suçları işleyen kimse ile anlaşan yabancıya da aynı ceza verilir.


(7) Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiillerin Türkiye Devleti ile aralarında savaş için ittifak veya iştirak olan devlet zararına olarak Türkiye'de işlenmesi hâlinde de bu madde hükümleri uygulanır.




Düşman devlete maddî ve malî yardım


MADDE 308. - (1) Türkiye Cumhuriyeti Devletinin savaş hâlinde olduğu devlete, savaşta Türkiye Cumhuriyeti Devletinin aleyhine kullanılabilecek her türlü eşyayı karşılıklı veya karşılıksız, doğrudan veya dolaylı olarak veren vatandaş, beş yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu hüküm, Türkiye'de oturan yabancı hakkında da uygulanır.


(2) Savaş zamanında, düşman devlet yararına yapılan borçlanmalara veya her ne nedenle olursa olsun ödemelere katılan veya bunlara ilişkin işlemleri kolaylaştıran vatandaşa veya Türkiye'de oturan yabancıya aynı ceza verilir.


(3) Savaştan evvel başlamış olsa bile, birinci fıkrada yazılı hâller dışında, nerede bulunursa bulunsun düşman devlet vatandaşıyla veya düşman devlet topraklarında oturan diğer kimselerle Türkiye Devleti zararına veya düşman devletin savaş gücüne olumlu etki yapacak nitelikte doğrudan doğruya veya dolaylı olarak ticaret yapan vatandaşa veya Türkiye'de oturan yabancıya iki yıldan beş yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası verilir.


(4) Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiillerin düşman devletle aralarında savaş için ittifak veya iştirak olan devlet yararına işlenmesi hâlinde de bu madde hükümleri uygulanır.



linkten alıntıdır.






Milli Mücadele Yılları 1919
Mahmut Esat Bozkurt ve Şükrü Saraçoğlu



Atatürk'ün devrimci Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, savcılara Cumhuriyet Savcısı adını verince, diğer bakanlar, özellikle İçişleri Bakanı Şükrü Kaya bu olaydan rahatsızlık duyarlar.

Olayı Atatürk'e şikayet yollu aktarırlar. Neden elçilere Cumhuriyet elçisi, valilere Cumhuriyet valisi, kaymakamlara Cumhuriyet kaymakamı denmiyor diye şikayet ortaya konuyor. Atatürk'ün Çankaya Köşkündeki sofrasında, ulu Önder bunun nedenini Mahmut Esat Bozkurt'a soruyor.

Mahmut Esat şöyle açıklama yapıyor: " Cumhuriyet adına hiçbir yerden emir almaksızın, kendi iradesiyle harekete geçmek, Cumhuriyetin bütün değerlerini, yurttaşlarını, kurumlarını ve ilkelerini savunmak yetkisi sadece savcılara aittir. O nedenle savcılarımıza Cumhuriyet Savcısı deniyor."

Atatürk, "Devam et Bozkurt!" diyor.

Böylece Cumhuriyet Savcısı unvanı Atatürk'ten de onay alıyor.



ATEŞTEN ADAM YA DA BOZKURT - Nail TOPAL
Esat Bozkurt hakkında titizlikle hazırlanmış bu eser araştırmacılar için de kaynak niteliğindedir.







" Türk hakimleri, sizler Türk Devriminin, demir eliyle kurulan yeni uygarlığın kıskanç bekçileri olmak zorundasınız. 
Vazife ve mecburiyetiniz, geçmişin dirilmesine, yeniliğin ıstırap çekmesine, zaman ve imkan vermeyecektir."

Mahmut Esat Bozkurt