Translate

arapça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arapça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2018 Cumartesi

TÜRKÇE



Cengiz Özakıncı'dan (1992 yılına ait bir makalesi)
TDK BAŞKANI Prof. Dr. HASAN EREN'E 


ATATÜRK dedi ki:
"Türk dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıyız."


Turgut Özal dedi ki:
"Dilimizde Arapça "muallim" varken niçin Türkçe "öğretmen"! kullanalım?"


Süleyman Demirel dedi ki:
"Öztürkçe işinde aşırıya gitmeyin! 
(Yani, demek istiyor ki; Türkçe "bunun üzerine" demek yerine Arapça "binaenaleyh" dersek, 
Adriyatik'ten Çin Denizi'ne dek bütün Türkler anlar...)"


Zülfü Livaneli dedi ki:
"Türkçeyi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak imkânsızdır; teslim olalım."


T.D.K. Başkanı Prof. Dr. Hasan Eren dedi ki:
"Her ulusun dilinde bizim dilimizdeki kadar yabancı kelime var. Bunu "karşılıklı alışveriş" sayıp böylece kabul etmek gerekir. Türkçeleştirmede aşırıya gitmeyin."



Son bir iki yıldır, etkili ya da yetkili kimi "önemli" yurttaşlarımız, sanki son yıllarda Öztürkçeciler gemi azıya almışlar gibi, bunu önlemeye çalışmaktalar!!! Son on yıldır, Türk dili yabancı sözcükler yağmuru altında çıplak, korunmasız bırakılmış, önüne gelen bir yabancı sözcük getirip dilimize sokuşturmaya çabalarken; neredeyse bağlaçları bile yabancı dillerden alıp Türk diline yedirmeye çalışan ulusuna yabancılaşmış aydınlar, basın yayında Türk dilini yabancı dillerin boyunduruğuna her gün biraz daha sokma yarışına girmişken; üstelik ortalıkta buna karşı çıkan da pek görülmezken; kalkıp "Öztürkçeciler aşırıya gitmesinler!diye bağırmak, nedir?

Türkçeyi Amerikan vurgusuyla, Amerika"lı ağzıyla konuşan FM'ler sardı dört bir yanımızı. Şimdi "dört yanımız puşt zulası" diyen ozanı, Ahmet Arifi nasıl anımsamayalım biz?

Türk Dil Kurumu'nun kuruluş amacı belli: Türk dilini geliştirmek, yabancı diller boyunduruğundan kurtarmak için çalışmak... Kuruluş amacı bu olan bir Türk Dil Kurumu'nun başkanı, şimdi kalkmış; "Türkçeye giren yabancı kelimeleri karşılıklı alış veriş olarak görüp dilimizde bırakalım, Türkçe karşılık aramayalım," diyor: Bu Türk Dil Kurumu Başkanı'na soruyorum: Öyleyse Türk Dil Kur'umu'na ne gerek var? Kapatalım gitsin! Türk Dil Kurumu dilimize sokulan yabancı sözcüklerle savaşmayacak ise. onun Kurum olarak varlığının ne gereği kalır?

Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Hasan Eren, 25 Ağustos 1992 günlü Milliyet'te yayımlanan demecinde şunları söylüyor:

"Türkçede de diğer dillerde olduğu gibi yabancı kelimeler vardır. Bunlardan kurtulmanın imkânı yoktur. Bu durum karşılıklı alış veriş olarak değerlendirilmelidir, (boyunduruk ilişkisi olarak değil — eb)"

Ne ilginçtir ki, bu sözleri T.D.K. Başkanı'ndan çok kısa süre önce Zülfü Livaneli'den duymuştuk.

Yanlış şuradadır: Yabancı ulusların dilleri, başka ulusların dilleri ile "boyunduruk ilişkisi"nde olmayıp, "karşılıklı alış veriş ilişkisi" durumundadır. Ancak Türk dili, öteki dillerle olağan bir "karşılıklı alış veriş" içerisinde olmayıp, yabancı dillerin boyunduruğu altına sokulmuş durumdadır. Bu şuna benzer: Amerika'nın İngiltere ile ilişkisi, "boyunduruk ilişkisi" niteliği taşımaz, "karşılıklı alış veriş" niteliği taşır. Ancak Amerika'nın Türkiye ile ilişkisi bir "yarı sömürge" ile "sömürgeci" arasındaki ilişki niteliğindedir; yani "karşılıklı alış veriş" değil "boyunduruk" söz konusudur. Türk dili de tıpkı bunun gibi yabancı dillerin boyunduruğu altında olduğu için, bu durumu bir "karşılıklı alış veriş ilişkisi" saymanın olanağı yoktur.


Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Hasan Eren diyor ki:
"Yabancı dillerden arınmış bir Türkçenin oluşturulması sırasında ilginç olaylar yaşandı. Öztürkçe sanılan bazı kelimeler yabancı menşeli çıktı. Mesela "hudud" kelimesini bilirsiniz; onu attık Arapçadır diye, "sınır" kelimesini Türkçe sanarak aldık, bu da Rumca çıktı."

Ne ilginçtir ki, bu türden kandırıcı tuzak örnekler TDK Başkanı'nın bu demecinden kısa süre önce yine Zülfü Livaneli'nin Sabah'ta yayımlanan "The Türkçe" başlıklı köşe yazılarında bol bol karşımıza çıkmıştı.

İmdi, toplumun dilinde bilinir, kullanılır, herkesçe anlaşılır bir Öztürkçe sözcük olan "köken" varken; bir Türk Dil Kurumu Başkanı'nın, verdiği demeçlerde Öztürkçe "köken" demeyip, bunun yerine herkesçe bilinmeyen Arapça "menşe" sözcüğünü kullanarak, bunu diriltmeye çalışması; Türkçe "olanak" sözcüğü artık herkesce kullanılıp dururken, bunun yerine kalkıp Arapça "imkân"ı yeğlemesi; Türkçe "sözcük" bilinip kullanılırken, bunun yerine Arapça "kelime"yi yaşatmaya çalışması; onun şu an başkanı bulunduğu Türk Dil Kurumu'nun kuruluş amaçlarına, tüzüğüne ne denli kökten aykırı bir çalışma içerisinde olduğunu apaçık gözler önüne sermektedir. Prof. Dr. Hasan Eren, dilimize yerli "örnek" sözcüğü artık yerleşmişken, demecinde bunu kullanmayıp Arapça "mesela" diyor; "Hudud kelimesini bilirsiniz, onu attık Arapçadır diye, sınır kelimesini Türkçe sanarak aldık, bu da Rumca çıktı..."


Bir dilcinin, bir Türk Dil Kurumu Başkam'nın ağzına hiç yakışmayacak denli bayağı yanlışlardır bunlar. Çünkü "sınır" sözcüğü dil devrimcilerinin çabalarıyla dilimize Dil Devrimi ile 1930'lardan sonra sokulmuş bir sözcük değildir. Tersine, "sınır" sözcüğü, Dil Devrimi'nden yüz yıllarca önce, Osmanlı kadılarının kullandıkları bir yasa deyimi olarak, Osmanlı'nın dilinde vardı. Sığırtmaçların sürüleri otlatırken başkalarının çayırına girmesini önlemek üzere, kişilere hangi otlağın kendilerinin olduğunu gösterir birer yasal belge verilirdi. Bunun adı Osmanlı yasalarında "Sınır-name"ydi. Demek ki "sınır" sözcüğü Osmanlı köylüsünün, sığırtmacının dilinde, Dil Devrimi'nden yüz yıllarca önce var bulunuyordu. Öyleyse, ne demeye şimdiki Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr, Hasan Eren; "Sınır sözcüğü dil devrimcilerinin yanlışı sonucu dilimize sokulmuş bir Rumca kökenli sözcüktür," gibi apaçık yanlış demeçler veriyor? Yoksa Türk Dil Kurumu'nun amacı, tüzüğü değiştirildi de; "Türk Dil Kurumu Dil Devrimi'ni suçlamak için dil devrimcilerine işlemedikleri suçlan giydirir," diye gizli bir amaç mı benimsendi?

Toplumumuz, çoğu bilimsel uzmanlık gerektiren alanlarda, "kifayetsiz muhteris'lerce yönetiliyor; eşdeyişle yetersiz, yeteneksiz kösnükler...


Cengiz Özakıncı
Kitap Gazetesi, 1 Kasım 1992, Sayı 14, s. 12
"Dil ve Din" kitabından




Benim yedi dil bilen hocam: Prof. Dr. Hasan Eren *
Kemal Ateş

Prof. Hasan Eren’le ilgili sağlığında da yazdım; uzunca öyküsünü Küskün Fotoğraflar kitabımda bulabilirsiniz. Bir dil bilenlerin bile parmakla gösterildiği yıllarda onun yedi dil bildiği konuşuluyordu. Macarca, Rusça, Almanca, daha bir sürü dil... Efsane hocalar arasına girmesinin önemli nedenlerindendir bunca dil bilmesi. Çok niyetlendiyse de, kimlerin kimlerin dekan olduğu DTCF’ye dekan olamadı, ama bazı yıllar üç bölümün birden başkanlığını yürüttü. Prof. Gündüz Akıncı aramızdan erken ayrılınca yanında yüksek lisans yapabileceğim öğretim üyesi olarak bir tek onu yakın bulmuştum kendime. Severdim, sayardım... Öyleyken zaman zaman şaşırtmıştır bizi, hem de çok... Brüksel Üniversitesi’ne okutman olarak gidecektim, doktora da yapacaktım, sınava girmem için izin vermişti, nerdeyse pasaport işlemlerine başlayacakken, 12 Eylül günlerinde işime birileri çomak sokmuştu; sonra kimi gizli yazışmaları görünce, H. Eren’in de işin içinde olduğunu anlamıştım. Bu kişisel öyküyü, kişisel öfkemi bir yana bırakıyorum.


AYRI YAZ RAHAT ET DEDİ AMA

Bu yedi dil bilen dilcinin imlamızı karıştıran uzman olacağı doğrusu aklımdan bile geçmezdi, ama bunun ilk işaretlerini yakından görenlerdenim. Yazdığım bir ders kitabını fakültenin yayımlaması için hocamızın incelemesi gerekiyordu. Dosyamı epey bekletti, aylarca... Nerdeyse unuttuğum bir sırada okuduğunu öğrendim, odasına girdim. Hasan Bey’in bir dosyanın tamamını okuması beklenemezdi, önemli bir bölümünü (!), sanırım dörtte birini okumuş, bazı sözcükleri çizmişti. “İlkokul”, “önsöz” gibi sözcüklerin altı çizilmiş. Nedenini sordum, “Ayrı yaz!” dedi. “Efendim, TDK kılavuzu bitişik yazıyor,” dedim, “Bırak o kargayı!” dedi. “Ayrı yaz, rahat et!” Böyle de bir sloganı vardı. “Hocam; anneanneyi, gecekonduyu ayrı mı yazacağız?” Yanıtı çok hoş: “Ayrı yaz, rahat et!”


BÖLÜCÜLÜK RAHAT ETTİRMİYOR

Dosyamı alıp şaşkın çıktım odasından. İnanamadığım bu yazım anlayışını ille birine anlatacağım, Prof. Canpolat’a uğradım, şaşkınlığımı anlattım. “Haa, hocanın TDK’ye kabul ettiremediği hazır bir kılavuzu var, o bütün bileşikleri ayırıyor,” dedi. Aradan bir yıl geçti, 12 Eylül darbesinin ardından H. Eren TDK’ye tepeden inme başkan oldu, vaktiyle kabul ettiremediği kılavuzunu TDK kılavuzu olarak sundu. O kılavuzla birçok şeyi değiştirmek istiyordu, değiştireceğini sanıyordu:

1) İlkokul, ortaokul, babaanne vb. aklınıza ne gelirse ayıracaksınız. 2) “Mesut”, “neşe” diye yazdığımız sözcüklerdeki ayın vurgulanacak; mes’ut, neş’e diye yazacaktık. 3) “Dersane”, “dershane” olmuş; “uluslararası” ayrılmıştı. 4) “Kenan Paşa’nın” derken kesme koymayacaktık. 5) Plan, reklam, ahlak gibi sözcükler de düzeltme imiyle yazılacaktı. Özellikle bütün bileşik sözcükleri ayırması yazımda büyük bir kargaşa yarattı, çok tepki gördü, Mümtaz Soysal’ın “Bölücüler” diye bir yazısını anımsıyorum. Yasalarla zorlanan okullar bile hocanın kurallarına uymadı... “Ayrı yaz rahat et” sloganı yüzünden H. Eren başkanlık koltuğunda hiç de rahat edemedi, sonunda ayrıldı. Yerine gelenler onun yarattığı kargaşayı birden değil, yavaş yavaş düzeltmeye çalıştılar. Her yıl bir kural değiştirerek bizi bıktırdılar, imladan soğuttular.


BİR İLAN PARASINA SATILAN AYDINLAR

Hocamız 27 Mayıs ihtilalinden sonra 147’likler arasına girmiş, üniversiteden atılmıştı. Yassıada’da sanık değil, tanık olarak dinlediler onu. Neşter ve Madalya romanım için Menderes’in fedaisi Gazi Avşar’ı araştırırken, Yassıada tutanaklarında H. Eren’in ifadesine de rastladım. Yargılama sırasında savcıdan öyle bir laf işitir ki, yenir yutulur gibi değil. Emin Bilgiç’le birlikte verdikleri ifadeden, yeni çıkaracakları dergiye ilan parası almak için Vatan Cephesi’ne girdikleri anlaşılınca, savcı yüzüne karşı şöyle der: “Böyle ahlak ve nizamdan bahsederler, sonra da kendilerini bir ilana satarlar!” H. Eren için ağır bir söz. 27 Mayısçılar ona zarar verdi, bana sorarsanız onu başkan yapan 12 Eylülcüler daha büyük zarar verdiler.

* Prof.Dr.Hasan Eren (Türkolog!, 1919, Vidin, Bulgaristan - 2007 Ankara)







Cengiz Özakıncı
Dil ve Din

- .. Arap yazısının Türkleri birleştirdiği savını ortaya atıyorlar. İlginç, bu savı ortaya atan Turgut Akpınar, bir bilgin. Zeki Velidi Togan, bir bilgin. Bu bilginlerimiz çok ilginçtir ki 1986'dan önce değil, 1986'dan sonra, Sovyetler'de komünist yönetim çöktükten ve dünyayı yöneten dev güçlerin artık 1950 Rockefeller raporu uyarınca, Komünizm'i değil ulusçuluğu baş düşman görmeye başladıkları dönemde ve buna bağlı olarak Türkiye'de ulusçu yönetim değil Ilımcı İslamcı yönetim olsun dayatmaları gündeme getirildiği dönemde, Arap yazısının Türkleri birleştirdiği savıyla ortaya çıkıyorlar. Ortaya konulan bu yanlış savın, o dev güçlerin isterleriyle bağlantısı var. Çünkü o denli bilim dışı, öylesine saçma ki, böyle bir sav ancak karşı çıkılamayacak, kırılamayacak bir gücün dayatmasıyla ortaya atılabilir ve bu yüzden arkasında durulamaz niteliktedir bir bilgin açısından. Şimdi, "Arap yazısı Türkleri nasıl birleştirebilir?" diye sorduğumuz zaman... Buna benzer bir diğer görüş de şöyle: "Osmanlıca bütün Müslümanları birleştiriyordu. Osmanlı yazısı ve Osmanlı dili". Ciddi ciddi böyle bir sav da ortaya atıldı. Hem de yalnızca Osmanlıcı sağ kökenli aydınlarımız tarafından değil, kendilerini sol olarak tanımlayan kimi aydınlarımız tarafından ortaya atıldı bu sav... Bütün bunlar çok ilginç. Bu savları ortaya atanlar, hiç Osmanlı yazılı bir kitabı bir Araba verip "Oku bakalım şunu Arap kardeşim, okuyabiliyor musun görelim" dediler mi? Ben dedim. Osmanlı yazılı bir kitabı, "Nutuk"un Osmanlı yazlı ilk baskısını, Irak'lı bir Araba verdim: "Şunu bir okur musunuz?" dedim. Adam okuyamadı, "Bu necedir?" dedi. Osmanlı yazılı bir metni bir Suriyeli'ye versek, bir Mısırlı'ya versek, bir İranlı'ya versek, okuyamayacak. Şimdi "Arap yazısı Osmanlı yazısı birleştirici" diyorlar; hayır, adam hiç birşey anlamıyor Arap yazısıyla yazılmış Osmanlı metinlerinden....





ATATÜRK
"Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok güçlüdür.
Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duyguların gelişmesinde başlıca etkendir.
Ülkesini, bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır."




16 Ocak 2017 Pazartesi

KALEMiN NAMUSU



Aydını omurgasız (“nomossuz”) olan toplumların; karanlıktan aydınlığa çıkmasına, dik durmasına olanak yoktur!
Türkçe "Om" kökünden türeyen Omurga; parçaların kendisine bağlandığı birlik, bütünlük, uyum sağlayıcıdır.




KALEMİN NAMUSU
"Namus" Sözcüğünün Kökeni ve Anlamı: 

Dilimize ‘Namus’ olarak çevrilen ‘Nomos’ sözcüğünün kökenlerini araştırırken; İsa’dan yaklaşık 600 yıl önce yazıya geçirilen Musevi din kitabındaki kimi sözcüklerin, Türkçe’den İbranice’ye geçmiş olabileceğini gördüm. Arapların “Tevrat” dedikleri kitaba Museviler İbranice “Torah” (Okunuşu: Tora) derler. Bu sözcüğün, Türkçe “Töre” sözcüğüyle ses benzerliği yanısıra anlamdaş olması düşündürücüdür. İslam öncesi Türkler yüce dağları “Tanrı” sayarlarmış. Musa’nın Tanrı ile düz ovada değil de dağa çıkarak konuşması, eski çağlarda kalmış “Türk işi” bir davranıştır.


Musevi din adamları, daha önce yüzyıllarca sözlü olarak belleklerinde tuttukları “Tora”yı (Tevrat) ilk kez İ.Ö. 6. yüzyılda Babil’de yazıya geçirmişlerdir. Bu kitapta geçen “ki” edatının, Türkçe “ki” edatıyla sesdeş ve anlamdaş oluşu da, ayrıca düşündürücüdür. İskit Türkleri İ.Ö 1200’lerde ve daha sonra İ.Ö 600’lerde iki kez Asya içlerinden kalkıp Doğu Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır’a doğru yayılmış; Musevilerin yaşamakta oldukları Filistin’i de kapsayan topraklarda egemenlik kurmuşlardır. O dönemlerde İskit Türklerinin egemenliği altında yaşayan ve bir bölümü daha sonra Babil’e göç eden Museviler; Türkçe “ki” edatını ve “Töre”yi, işte o dönemde dillerine katmış olabilirler.


İbranilerin “Tora”sı, Eski Yunanca’ya “Nomos” olarak çevrilmiştir. Eski Yunanca ‘Nomos’tan dilimize geçtiği öne sürülen ‘Namus’un kökenini araştırırken; İ.Ö.500’lerde Eski Mısır ve Anadolu Uygarlıkları’nın öğrencisi olan Eski Yunanlıların kökü Yunanca olmayan “Nom” sözcüğünü “os” ekiyle “Nomos” olarak dillerine kattıklarını ve “Nomos”u ı “töre”; ıı “aynı töreye bağlı olarak yaşayan topluluk”, “aynı törenin uygulandığı yöre” anlamlarında kullandıklarını saptadım.


‘Nomos’un kökü ‘Nom’dur. ‘Nom’un kökü ise, büyük olasılıkla, 5. yüzyılda Tibet Türk Budizmi’yle birlikte ortaya çıkan “Om Mani Padme Hum” mantrasının ilk sözünü oluşturan “Om”dur. ‘Om’un Sanskritçe’de ne anlama geldiği tam olarak saptanamamıştır. İlk sözü “Om” olan mantranın, bir kesim Türklerin Budizmi benimsemesiyle zamandaş olarak ortaya çıktığını saptayan araştırmacılar, nedense, “Om”un İslam öncesi dönem Türk dilinde tanrısal bir varlık adı olarak geçen “Omay”ın kökü “Om” ile bağlantılı olabileceği üzerinde durmamışlardır. Dahası, Türkçe “Om” kökünden türeyen Omurga; parçaların kendisine bağlandığı birlik, bütünlük, uyum sağlayıcıdır. 


“Om” benzeri diğer bir Eski Türkçe sözcük de “Yom”dur. Dede Korkut kitabında, “Yom vereyim Hân’ım; yerli Karadağlar’ın yıkılmasın; gölgelice kaba ağacın kesilmesin!” tümcesinde geçer.


Günümüzde unutulmaya yüz tutan “Yom” sözcüğü; Kars ili Kağızman ilçesinde halk ağzında “yöm” olarak kullanılmakta; “yömsüz adam”, “yömsüz itoğlit” gibi deyişlerde yaşamaktadır.


Eski Türkçe “Yom’dan türeyen “Yomuş” (Yumuş); “toplumun omurgasını oluşturan töreye uygun davranış” anlamına gelir. Eski Türkçe’de kimi Türk boyları söz başındaki “Y” sesini “N”ye dönüştürürler; örneğin “Yumurta” kimi boyların ağzında “Nımırtka” olur. Oğuz Türkçesinde “Yom” ve “Yomuş” sesleriyle dilegetirilen bu kavramların; söz başındaki “Y”leri “N”ye dönüştüren (örneğin “Yumurta”ya “Nımırtka” diyen) kimi Türk boylarının ağzında “Nom” ve “Nomuş” olacağı açıktır. Buna göre, Nom (Yom) > Nomos (Yomuş) > Namus sözcüklerinin, Eski Türkçe Omurga’nın kökü olan ‘Om’dan türediği söylenebilir.


İslam öncesi Bizans tüccarlarıyla ve Yunan diliyle yoğun ilişkide bulunan, çeşitli dilleri konuşan bir çok tüccarın değiş-tokuş odağı olan Mekke’de, Arap dilinde “Nom(os)”; “Neam” (Enam) olmuştur. Bu sözcük, Kur’an’da, Fatiha Suresi’nde; [“İhdina (...) sırat elleziyne enam te aleyhim”], Türkçesi [“Bizleri “Enam” [yani: “Nom(os)”; eski Türkçesi “Yom” > “Nom”; (uyum yasaları; töre; dirlik, düzenlik; uyum, geçimlilik, uygarlık) verdiklerinin yoluna kılavuzla”] anlamında geçmektedir. (Çeviri benim-C.Ö).


“Om”dan türeyen “Nom” (Oğuz Türkçesiyle: “Yom”); gerek Türklerin batıya göçleriyle, gerekse Büyük İskender örneğinde olduğu gibi, Eski Yunanca konuşan kitlelerin Asya derinliklerine uzanıp oralarda Bactria gibi yerleşimler oluşturmalarıyla; “İpek Yolu”, “Baharat Yolu”, “Yeşim Taşı’ yollarıyla; Arap ve İbrani tüccarların Asya topraklarında dolaşımlarıyla; Asya’dan çıkıp Ortadoğu, Anadolu, Kafkasya ve Balkanlarda konuşulan bütün dillere yayılmıştır. Eski Türkçe “Omurga”nın kökü “Om”dan türeyen “Nomos” > “Namus”; işte böyle, Hindu, Arap, İbrani, Yunan, Pers dillerine geçmiş; dinsel öğretilere girmiş; pek çok dilde çeşitli biçimler alarak dünyaya yayılmış; "uluslararası" olmuştur.


Namus [Om > Omurga > Yom > Nom > Nomos]: Başıbozukluğun, başına buyrukluğun, ilkesizliğin, uygunsuzluğun, tutarsızlığın, yasasızlığın karşıt anlamlısıdır. Namussuz [“Om”- suz > “Omurga”sız > “Yom”suz > “Nom”suz > “Nomos”suz"]: İlkesiz, töresiz, tüzesiz, kuralsız, uygunsuz, tutarsız, geçersiz, vs. demektir. Namussuz: “Om”suzdur, “Omurgasız”dır.



Her İş Alanının Kendi Namusu (Omurgası) Vardır:


Eskiden Anadolu'da Ahilik (Kardeşlik) örgütü Lonca'lar (işkolu örgütleri) varmış, ayakkabıcılık, dokumacılık, kuyumculuk, ağaç işçiliği, deri işçiliği gibi iş kollarında çalışanlar, yaptıkları işin “namus”unu (omurgasını) korurlarmış. Yaptıkları işin ‘namus’-una aykırı davranışları denetleyip önler; özürlü ürün verenleri kınayarak işkolu örgütünden atar; onlara karşı işkolundan uzaklaştırmaya dek varan bir takım yaptırımlar uygularlarmış. Bugün de, topluma karşı sorumluluk gerektiren tüm uğraş öbeklerinin kendilerine özgü birer "namus"ları (omurgaları) vardır. Basın dalında “Basın Erdem Yasası”, sağlık ve sağaltıcılık alanında Hipokrat Andı, bunlara örnektir.



Canalıcı soru şudur: 
Aydınların bir ‘namus’u (işkolu yasaları) var mıdır? Aydınların “iş”i nedir?


"Aydın" sözcüğünü, toplumsal iş bölümünde "düşünce üreticisi" olarak öbeklenen topluluk için kullanıyorum. Özellikle de düşünceyi salt düşünce olarak dile getiren, salt düşünce olarak topluma sunan kişileri aydın sözcüğü ile adlandırıyorum. Düşünce üreticileri, bir toplumsal öbek olarak, yaptıkları işin, yani ‘düşünce üretimi’nin ‘namus’unu (omurgasını) saptamışlar mıdır? Yaptıkları işte uymaları gereken kurallar yok mudur? İşi düşünce üretmek olan kişiler, ürettikleri düşüncenin doğru mu yoksa yanlış mı, geçerli mi yoksa geçersiz mi olduğunu umursamayabilirler mi? Üretilmiş bir düşüncenin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu ayırt etmeye yarayacak bir ölçütleri yok mu? Böyle bir ölçütleri var ise, niçin bu ölçütü “Aydın Namusu” (işkolu yasası) olarak topluma duyurmazlar? Niçin bu “namus”a bağlı bir işkolu örgütü kurmazlar? Niçin bu “namus”u (işkolunu ayakta tutan omurgayı) çiğneyenlere işkolu örgütü olarak yaptırım uygulamazlar? Bütün bunların olabilmesi için, öncelikle “Aydınlar Namusu”nun ne olduğunun saptanması gerekiyor. Benim “Aydınlar Namusu” olarak benimsenmesini önerdiğim “omurga” şudur: Aydınlar Namusu



"Doğru düşünmenin evrensel kuralları" vardır. İşleri düşünce üretmek olup, topluma doğru düşünceler sunmak ile yükümlü olan aydınlar, isteseler de istemeseler de bu kurallar ile tartılmak durumundadırlar. Bundan kaçınma özgürlükleri yoktur. Bir aydın, bir düşünce üreticisi olarak “Mantık” (Logic) yasalarına yakırı üretim yapıp, topluma doğru düşünce diye sunabilir mi? Böyle yaparsa ona aydın denebilir mi? Denemez. Peki, nedir “Mantık”?


Arapça kökenli “Mantık” sözcüğü, Eski Yunanca “Logic”in birebir Arapça çevirisidir. [Belki, Eski Yunan yazmalarını kendi dillerine çevirmeye başladıkları 700’lü yıllardan önce Arapça’da böyle bir sözcük yoktu.] Eski Yunanca “Logic”in kökü “Logos”, “söz”, “söylem” anlamındadır. Bunun Arapça çevirisi olan “Mantık” (Logic) da, Arapça “Nutuk” (Logos) tan gelir ve “Nutuk” da Arap dilinde “söz, söylev” anlamına gelir. Özetle, Eski Yunanca “logic” = Arapça “mantık” = Türkçe “söyleme, konuşma, dile getirme” yasalarıdır. Düşünce, salt düşünce olarak, öncelikle “söz”le dile getirildiği için, "doğru söz" = "doğru düşünce" sayılmıştır. Söz; düşünceyi taşıdığı, başkalarına aktardığı için; ve “düşünce”, “söz”e dönüşerek dışavurulduğu için; “söz” = “düşünce”; “düşünce” = “söz” sayılmıştır. Arapça ‘mantık’ın, ‘nutuk’, ‘nutuk’un, ‘natık’; ‘natık’ kökünün de ‘tık-tık’ yansıma sözcüğüyle ilgisi açık olduğu gibi; “mantık” anlamına gelen eski Yunanca “logic”in, “logos”, “logo-s”un “log” ve “log”un de ‘lak-lak’ yansıma sözcüğüyle ilgisi açıktır.


Türkçe’de "çok konuşma!" anlamında "lak-lak etme" denir; ve "lakırdı" buradan gelir. Türkçe “Lakırdı” sözcüğünün kökü olan “Lak” ile; Eski Yunanca “Logos”un kökü “Log”un ses ve anlam benzerliği de düşündürücüdür. Tıpkı, Eski Yunanca “barbar” sözcüğünün kökeni olan “vara vara” > “vır vır” yansıma sözcüğünün de; Yunanlının anlamadığı sözlerle “dır dır” eden (= anadili Yunanca olmayan yabancı) anlamına geldiği gibi.


Sözün özü: Arapça’dan dilimize geçen “Mantık”; Yunancası “Log(ic)”; Türkçe “Lak(ırdı)” ile anlamdaş bir sözcük olup; kavramsal düzeyde “Tutarlı Söylem” anlamına gelmektedir. Mantıksızlık ise; söylemde tutarsızlık, demektir.


Söz'ün düşünce ile doğrudan bağı nedeniyle, kendisi topluma doğru düşünceler sunmak ile yükümlü olan aydınlar, abuksabuk sözler (dolayısı ile abuk-sabuk düşünceler) üretemezler. Eğer üretirlerse, aydın olmaktan da çıkarlar.


"Aydınlar Namusu”nun birinci kuralı; “Mantıksal Doğruluk Yasası” eşdeyişle “Söylemde Tutarlılık İlkesi”dir. İkincisi ise, doğru bilgi vermektir. Bilgi, olgusaldır. Biliyorum, demek, beş duyumla algıladım, demektir. Bilmek sözcüğü, yaşantılamak, deneyimlemek ile ilişkilidir. Olgusaldır. Olguya ilişkindir. Uygulayımsaldır. Aydınlar topluma tutarsız sözler (dolayısıyla ipe sapa gelmez düşünceler) sunamayacakları gibi; beş duyuyla algılanan gerçek olgulara aykırı bilgiler de sunamazlar.


"Aydınlar Namusu"nun ikinci kuralı; “Olgusal Gerçeklik Yasası”dır. İşte bu iki değişmez ilke, "Aydınlar Namusu"nu oluşturmalıdır. Bir aydın, bağımsız özgür düşünce üreticisi olmaktan çıkıp bir takım çıkar odaklarının sözcüsü, çığırtkanı durumuna düşmeyi göze almadıkça, yaptığı işin, yani “düşünce üreticiliği”nin bu iki yasasını çiğneyemez. Öyleyse, aydın, ancak bu iki yasayı, “doğru düşünce üretmenin evrensel yasaları”nı çiğnemesi durumunda eleştirilebilir, kınanabilir, dahası kınanmalıdır.


“Namussuz (Omurgasız) Aydın”ı, “Namuslu Aydın”dan Ayırdetmenin yolu; “Eleştiri”dir. Eleştiri, ilkeleri saptanmış; yolu-yordamı, yöntemleri belli bir uğraştır. Başlıca iki tür eleştiri vardır.


1- Dış Tutarlılık Eleştirisi [Aşkın (Transcendent) Eleştiri]: Ortaya konulan düşünce ürününü, varolan (dış-somut) gerçeklere uygun düşüp düşmediği açısından sorgular. Düşünce ürününün somut gerçeğe aykırı yanları varsa, bunları ortaya koyar.


2- İç Tutarlılık Eleştirisi [İçkin (immanent) Eleştiri]: Ortaya konulan düşünce ürününü, onu üreten Aydın’ın savunduğu değerlere uygun düşüp düşmediği açısından sorgular. Düşünce ürününün içinde, onu üreten Aydın’ın kendi değerlerine aykırı yanlar varsa, bunları ortaya koyar. Aydın’ın ürününü, onun kendi değer yargılarıyla yargılar. "Diyalektik bir eleştiri olma niteliğini taşıyan biricik eleştiri, bu 'immanent' (içkin) eleştiri yöntemidir" (Bkz: Theodor W. Adorno—"Estetik Ve Politika"— s. 284) 


Max Horkheimer'ın "Akıl Tutulması" adlı kitabının önsözünde, Orhan Koçak'ın “İçkin (immanent) Eleştiri” yöntemi konusundaki açıklaması şöyledir: Frankfurt Okulu, sosyal bilimlere en ciddi katkılarından birini, eleştiri alanında içkin eleştiri kavramıyla yapmıştır. 'Eleştirel Teori', 'düşünceler' ile 'gerçek' arasındaki açıklığı ölçme çabasıdır. Kullandığı yöntem de içkin (=immanent) eleştiridir. İçkin eleştiri demek; "Varolan (ortaya konulmuş bulunan yapıt)ın karşısına, o yapıtın yazarının kendi kavramsal ilkelerinin iddialarıyla çıkmak, böylece ikisi arasındaki ilişkiyi (ya da çelişkiyi) eleştirmek ve aşmak" demektir. (s. 47, 48) - "Bir olguyu, kendi ilkesiyle eleştirmek"tir bu... (ya da birini kendi kullandığı silahla vurmak). K. Marks'ın "Ekonomi Politiğin Eleştirisi" kitabında kullandığı yöntem de bu içkin eleştiriden başkası değildir." (s. 48)


İç Tutarlılık Eleştirisi; ister laik olsun, ister dinsiz ya da Tanrıtanımaz olsun, ister herhangi bir dinin bağlısı olsun, hangi inanç öbeğinden olursa olsun, tüm aydınlara ve yapıtlarına uygulanabilir, çünkü evrensel olarak benimsenmiş bir yöntemdir. 'İç Tutarlılık Eleştirisi” Kur'an'a uygundur: “Siz başkalarına verdiğiniz öğüdü kendiniz yapmıyor musunuz?”- ”O söz Tanrı’dan gelmeseydi içinde çelişkiler bulunurdu” "İç Tutarlılık Eleştirisi" yöntemi İncil’e uygundur: "Siz başkalarını hangi ölçekle ölçerseniz, başkaları da sizi o ölçekle tartacaklar!" (Luka 6/38) "Siz başkalaını hangi değerle yargılarsanız, başkaları da sizi o değerle yargılayacak!” (Matta 7/1) "Başkalarının size nasıl davranmalarını istiyorsanız, siz de başkalarına öyle davranın!. (Matta 7/12)


“İç Tutarlılık Eleştirisi” Konfiçyüsçu inanca uygundur: “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma”  “İç Tutarlılık Eleştirisi” Geleneklere, göreneklere uygundur: "Ne ekersen onu biçersin!”


Demek ki Aydın’ın düşünce ürünlerini onun kendi mantığıyla, kendi üslubuyla, kendi söylemiyle, kendi değer yargılarıyla tartmak; Aydın’da iç tutarlılık, düşünce ürününde iç tutarlık aramak demek olan 'İçkin Eleştiri' yöntemi gelenek, görenek alanında, başka bir deyişle ‘örf'te de geçerlidir. Eleştirmenler, ‘Aydın’ın ortaya koyduğu ‘düşünce ürünü’nü gerek ‘Dış Tutarlılık’ açısından, gerek ‘İç Tutarlılık’ açısından tartabilirler; bu iki yöntemden birini seçerek uygulayabilecekleri gibi, ikisini birden de kullanabilirler.


“Aydın Namusu” ve yazarlık alanında “Kalemin Namusu”; ancak düşünce ürünlerinin yöntembilimsel eleştiri süzgecinden geçirilmesi ve eleştiri sonuçlarının tüm topluma yayılmasıyla korunabilir. “Aydınlar Namusu” yaşama geçirilebilirse "düşünce üreticisi" Aydınlarımız üretirken daha sorumlu, "düşünce tüketicileri"miz bir düşünceyi alıp benimserken daha "ince eleyip sık dokuyucu" olabilirler umudundayım. Amaç, düşünsel üretim, düşünsel tüketim ilişkilerinde ortaya gerçek bir tartım değeri koyarak, “alıcı”nın da “üretici”nin de bu ortak değeri kullanmasını sağlamaktır.


Aydını omurgasız (“nomossuz”) olan toplumların; karanlıktan aydınlığa çıkmasına, dik durmasına olanak yoktur!




Cengiz Özakıncı
İlk kez 1 Ocak 1993 günlü ‘Kitap Gazetesi’nde “Nomossuz Aydınlar” başlığıyla yayımlanan bu yazımın üzerinden 18 yılı aşkın bir süre geçmiş bulunuyor. O gün doğan çocuklar, şimdi yüksek öğretim çağında. Geçen sürede ‘Nomos’suz Aydın’ların sayısı katlanarak çoğaldı. Düşünsel tutarsızlık hızla yayılıyor. Böyle bir ortamda, 18 yıl önce yayımlanan ‘Manifesto’mu güncelleyerek yeniden yayınlamaya karar verdim. Umarım yararlı olur.
Bütün Dünya Kasım 2011, PDF:















Yahudi ırkı yoktur. Samilerin (Araplarla kardeş olan !Yahudiler!) ve Türklerin Musevilik dinini seçmesiyle oluşan bir topluluktur. Hazarlar yani Aşkenazi Yahudileri Türk'tür. Hellenlerin İskit dedikleri Sakalar Asur tabletlerinde Ashguzai olarak geçer. 

Ashguzai - Aşguz- As ve Guz - As ve Oğuz'dur 

Albert Einstein'da bir Aşkenazi'dir. İsrail toprağı diye bir toprak yoktur, yani vadedilmiş toprakları yoktur. Tora dedikleri Tevrat MÖ.5.yy'da yazılmıştır ve Tora Türkçe Töre'den gelir.

Sıkıyorsa düşman bellediğiniz Türklerin atasını öldürün de görelim tarihin kaç bucak olduğunu! Dünyayı kaosa götürenlerin ne ırk, ne din, ne de milletle işi var, onların tek derdi Güç ve Egemenlik! Gerisi fasafiso... SBayraktar.



ilgili:











18 Kasım 2016 Cuma

20.Yüzyılda Arap Milliyetçiliğini Besleyen Türk Aleyhtarlığı






Arabın Türke karşı tutum ve davranışları, 20.yüzyılda değişmiş değil, aksine pekişmiştir. Arap yazarları, bu konuda gerçek olmayan şeyleri, gerek kendi halklarına ve gerek Batı'ya "bilimsel görüş" kılığı altında günümüze değin sunmaya 
devam etmişlerdir.





20.Yüzyıl Başlarında Arapları Birleştiren Türk Düşmanlığı Unsuru


Geçmiş tarihleri boyunca Araplar kendi kendileriyle daima husumet halinde bulunan bir ulus olmuşlardır. Yaratılış itibariyle bencil ve bireyci oldukları için sürekli çekişmeler, boğuşmalar ve düşmanlıklar içerisinde yaşamışlardır. Fakat bütün bu düşmanlıklar içerisinde birleşir oldukları bazı hususlar vardır ki, bunlar arasında "İslam dininin Araplar için indirilmiş olduğu" inancı, "Arapçanın Tanrı dili oluşu" gibi ögeler yanında, Türk aleyhtarlığ öğesi yer almıştır. 20.yüzyılın başlarında bu düşmanlık oldukça güçlenmiş ve geliştirilmiştir. 1905 yılında Güneydoğu Anadolu ve Halep-Bağdat bölgelerinde yaşamış olan bir yabancı yazar, Arapları birleştiren Şeyin Türke karşı nefret olduğunu ve sırf bu nefret nedeniyle İslam birliği düşüncesinden uzak kalmak istediklerini ve sırf Türklerle aynı birlik içerisinde olmamak isteği nedeniyle "Panislamism" eğilimlerine karşı olduklarını ve hele başlarında Türkten bir halife görmekten tiksindiklerini anlatır. (1)



Kral Abdullah Araplar İçin, Türkün Felaket Getirici Irk Olduğu Tezine Sarılır


Arap milliyetçiliği davasının 20.yüzyılda belli başlı temsilcilerinden olan ve 1916 yılında Türke karşı Arap ayaklanmasında elebaşılık yapan Kral Abdullah, blindiği gibi, Mekke Şerifi Hüseyin'in oğludur. 1882 yılında Mekke'de doğmuş ve eğitiminin önemli kısmını İstanbul'da yapmıştır. Babası Hüseyin, Arap milliyetçiliğinin en ateşli taraftarlarındandı ve oğlunu da daha küçük yaşlardan itibaren kendisi gibi yetiştirmişti. Ne kadar ilginçtir ki, Arap milliyetçiliği duygularını Türk düşmanlığı duyguları içerisinde sürdürürken bile Abdülhamid'in sevgi ve iltifatlarına erişmişti ve bundan dolayıdır ki, Abdülhamid'e karşı çok büyük bir yakınlık ve hayranlık beslerdi.


Abdülhamid'in despot ve kötü ruhlu bir hükümdar olduğu biçimindeki görüşleri yadsır ve onu İslam dünyasının en değerli ve Müslüman yöneticilerin "...üstün yetenekte ve haysiyet duygusuna sahip son kalıntısı" sayardı. Ve işte tüm bu sahtelikler içerisinde Türke karşı düşmanlıklar sürdürürdü. Araptaki Türk nefreti duygularını kurcalarken Muhammed'in 1400 yıl önceleri yaptığı tanımlamalara ve kışkırtmalara yer verirdi. Babası Hüseyin'in yaptığı gibi, o da Türkü dinsiz ya da İslama yabancı ve az bağlı, benzeri nitelikler içerisinde gösterir ve böylece Arap indinde küçültmeye ve düşürmeye çalışırdı. 


Fakat daha başka yollarla da ve örneğin Türk hakkında Muhammed'in yerleştirdiği olumsuz hadislere itibare ederek, bunları daima canlı tutarak daha da etkili bir Türk düşmanlığı siyaseti sürdürürdü. Nitekim, Arapça ve İngilizce olarak yayımladığı anılarında Arap tarihinin geçmişini özetlerken ve bu arada, "...Arapların diğer düşmanları milliyetçi heveslere sahip ve Arap ırkından olmayan Müslümanlardır" derken, 1400 yıl önce Muhammed'in söylemiş olduğu; "Basık burunlu ve yüzleri yayvan, kalkanlara benzer Türklere karşı savaşmadan Araplar için kıyamet günü gelmiş olmayacaktır!" sözleri hatırlatır ve bu sözlerin Selçuk ve Osmanlı Türkleri bakımından bu şekilde değerlendirilmesi gereğinden söz ederdi.


Görülüyor ki, yüzyıllar öncesi Arap ordularının Orta Asya'ya yürümelerini ve Türklere karşı zaferler kazanmalarını diler nitelikteki idami emirler vaktiyle Arabi Türke karşı saldırıya yöneltmede nasıl iş gördüyse, bu aynı sözler 20.yüzyılda da aynı şekilde Arap liderlerinin ve şeyhlerinin ağzında Arabi Türke karşı ayaklandırmak, hem de yabancılarla birlik olup Türkü arkadan vurdurtmak bakımından aynı etkili işi görmüştür.


"Osmanlılık" Kavramını "Arapcılık" Şeklinde Anlayanlar


Osmanlılık davasına sarılan herkes, ister Arap olsun ister Türk, bilerek ya da bilmeyerek Araplılık duygularını güçlendirme ve Arap milliyetçiliği eğilimlerini geliştirme yolundaydı. Çünkü, hepsi için ortak olan hususlar vardır ki, Araplılık davasına yararlı olmaya yeterliydi. Bu hususları şöyle özetlemek mümkündür:


"Osmanlı devleti, bir şeriat devletidir, bir İslam devletidir. İslam, esas özü itibariyle her şeye üstündür, her şeyin en mükemmeli demektir. Hıristiyanlığa üstündür ve Batı İslamdan yararlanmak suretiyle gelişebilmiştir. Her bilim, her fen, he teknik İslamda vardır. Böyle olduğu içindir ki, İslamın özüne bağlı kaldığı ve onu bu şekilde uyguladığı sürece bir devlet, ister Arap devleti ister Türk devleti olsun, büyür, gelişir ve başarılara erişir. Fakat, İslamı ihmal ettiği, inkar ettiği, şeriattan uzaklaştığı an İslam devleti olmaktan çıkar ve çöker. O halde yapılacak şey, İslamın özüne sarılmaktır, ona dönmektir ve Batanın İslamdan kopya ederek başarıya ulaştığı kuruluşları aynen almaktır. Gerçek İslam uygarlığı engel değil, yatkındır, İslamın özünde bu uygarlık vardır."


İslamın en üstün bir kuruluş olduğu ve İslama dayalı şeriat devletinin ileri, uygar ve güçlü bir devlet olacağı düşüncesine saplanmayan yoktu. 19.yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı devletinde bu düşünceye inanmışlar çoktu. 1867 yılında Müslüm Rahmetullah al-Hindi adındaki bir Hintli Müslüman yazarın İzhâr el-Hak adıyla Arapça olarak yayımladığı kitap Türkçeye çevrilerek yayımlandığında, Osmanlı aydınları tarafından kapışılmıştı; işlediği tema buydu. Ahmed Faris al-Şıdyak adında birinin İstanbul'da 1860 yılında yayımladığı gazete, daha önceleri bu görüşleri savunurdu; aydın diye geçinen kim varsa bu tür görüşlere değer verirdi; İslamın özüne dönmek ve İslama aykırı davranmamak, büyük zaferlere, başarılara kavuşmak. 


Arapların ortaya attıkları ve geliştirdikleri bu düşünceler, ki kendi çıkarları bakımından kuşkusuz geçerli düşüncelerdi, Osmanlı toplumunun okumuşlarının da canı gönülden benimsedikleri düşünceler olmuştu. Zaten Osmanlı devletinin okumuşlar sınıfı, her şeyi Araplardan öğrenme hastalığındaydı. 19.yüzyılın başlarında Rifa'a Rafi al-Tahtavi'nin 1834'te yayımladığı bir kitapta bu yukarıda belirttiğimiz tez ele alınmıştı; bu kitap 1840 yılında Türkçeye çevrilmişti.


19.yüzyılın ikinci yarısında İslamın özüne dönme özlemi fevkalade güçlü bir akım olarak gelişti. Osmanlılık perdesi ve kisvesi altında geliştirildi. Afgan asıllı Cemaleddin afgani, bu düşüncenin en etkili yayıcılarından oldu. Muhammed Abdul'lar, Raşid Rıza'lar... vb. hep yukarıdaki düşünceyi geliştiren kişilerdir ve bizim zavallı okumuşlar sınıfımız işte onların bu zavallı düşünceleriyle beslenirdi. Ne hazindir ki, tüm bu saydığımız kişiler, İslamcılık perdesi altında ya Araplılık ya da Mısırlılık akımlarını alevlendiren kimselerdi. Osmanlılık davasına sarılmış ve Osmanlı devletini savunur görünerek Araplılık (ya da Mısırlılık) duygularını güçlendirmekle meşgul idiler.


Çünkü bunlar, yukarıdaki tezi Osmanlı devletine uygulamak suretiyle amaçlarına çıkış yolu bulmuşlardı. Osmanlı devleti, onların deyişine göre, İslama bağlı kaldığı sürece büyümüş, gelişmiş ve muazzam bir devlet olmuştu; İslamdan uzaklaştıkça da zayıflamış ve çökmüştür. O halde Osmanlı devletinin İslama dönüş yapması ve İslamı özüne en yakın biçimiyle uygulaması gerekirdi. Bunu söylerken bu yazarlar çok iyi bilmekteydiler ki, Osmanlı devletinin İslamı en koyu, en katıksız şekilde uygulaması halinde, bundan Araplık ve Araplılık davası kazançlı çıkacaktır. Çünkü İslam demek, onlara göre, Arabın kendi yaşamları, kendi gelenekleri, kendi bilinçliliği, kendi dilinin gelişmesi ve itibarı.. vb. demektir.


İşte Osmanlı devletine bağlılık gösteren Arap ve Mısırlı yazarların yarıaçık ve yarıkapalı biçimde yöneldikleri amaç bu olmuştur. Araplılığı yaşatmak, canlandırmak ve güçlendirmek için onların bu şekilde ortaya attıkları düşünceleri Türk yazar ve düşünürleri de paylaşır olmuşlardı. Osmanlılık pohpohlaması içerisinde Araplılık davasının savunucuları kesilmişlerdi, hem de Türkü hakir ve küçük görürcesine, Türkün çıkarlarını feda edercesine, Türkçe yerine Arapçayı, Türk tarihi yerine Arap tarihini, Türk gelenekleri yerine Arap geleneklerini yüceltircesine ve Türk toplumuna kabul ettirircesine. Aynı davranışın bugün dahi aynı kurnazlıklar ya da budalalıklarla sürdürmekte olduğunu görmekteyiz. Gerici gazetecilerin hemen hepsinde okunan şeyler hep Araplarla, Arap tarihi, Arap kahramanları ve gelenekleriyle ilgili şeylerdir.



Arap Milliyetçiliği ve Türkler - İlhan ARSEL
sayfa 181 ve 296
(1) Albert Kudsi-Zadch "A Diary on Mesopotamia in 1906"










9 Ocak 2016 Cumartesi

Türk Milliyetçiliğinin Saplandığı Çıkmaz










Türkün saplı olduğu çıkmaz, İslamiyet ile Türkçülüğün bağdaşmaması ve şeriat içerisinde Türklük benliğini korumanın mümkün bulunmamasıdır. Başka bir deyimle, Türkün hem samimi olarak İslamı uygulaması ve hem de aynı zamanda Türklük benliğine ve niteliklerine sahip kalması düşünülemez. Bundan dolayıdır ki, Türk milliyetçisi iki şeyden birini seçmek çaresizliğindedir; ya şeriatı kenara itip Türkün kendi değer ölçülerine, öz niteliklerine ve geleneklerine geçerlilik vermek ya da şeriata gömülüp Türkü Türk yapan ne varsa her şeye hayır demek.


Nitekim İslamı kabul tarihinden itibaren Atatürk’e gelinceye dek olan tarih içerisinde, şeriat yüzünden Türklük benliği ve bilinci yitirilmiş ve Atatürk’le birlikte şeriat arka plana atılabildiği için milliyetçilik ve uygarlık doğrultusuna geçilebilmiştir.


Bunun nedenlerini bu kitap boyunca eleştirmeye çalıştık Özetleyecek olursak:


Türkün İslam öncesi yaşamına inen nitelikleri arasında akılcılık vardır, hoş görülük vardır, özgürlük ve eşitlik duygusu vardır, kadına (hem de devletin başına getirecek kadar) haysiyetli ve erkeğe eşit bir değer ve varlık sayma geleneği vardır.


Bu niteliklerin (ve özellikle akılcılık ve kadına değer bilme geleneklerinin) her biri, başlı başına gelişme ve uygarlaşma iksiri denebilecek şeylerdir. Kişinin ve toplumun daha insani ve daha ileri bir gelişme safhasına ulaşmasında bunlar kadar hayati rol oynayan hiçbir şey yoktur. Örneğin Batı’da uygarlık aşaması bu niteliklerin ve asıl akılcılığın benimsenmesi sayesinde mümkün olmuştur. Rönesans demek akılcılığa dönüş ve bilimsel ve ahlaksal gerçeklere din verileriyle değil akıl rehberliği ile erişebileceği fikrinin egemenliği demektir ve işte eğer Türkün İslam öncesi bu nitelikleri ve özellikle akılcılığı korunabilmiş olsaydı Türk toplumu bugün muhakkak ki uygar ülkeler arasında yer almış olurdu. Oysa ki, bu ve diğer tüm niteliklerini şeriat bataklığına saplandığı andan itibaren giderek yitirmiştir.


İslam öncesi dönem ile İslam sonrası dönem, Türk bakımından birbirine zır, birbirini yok eden dönemler olmuştur. Birisi aklı, üstün ve gerçeklere götüren yol bilen ve diğer aklı geri plana iten; birisi fikir ve yaşam özgürlüğünü öngören diğeri bu özgürlüğü şeriat emirlerine feda eden; birisi hoşgörüyü benimseyen, diğeri bağnazlığı emreden; birisi kadını yücelten diğeri küçülten vs. dönemler olmuştur.


Şeriat öncesi dönemde kendi dünya yaşamını, kendi aklının rehberliğine uydururken, şeriat sonrası dönemde aklın ve mantığın kabul edemeyeceği emirlere (sayısız denecek örneklerden biri olmak üzere “ölü ile ya da hayvanla cinsi münasebette bulunan kişinin kaza orucu tutması gerekir” ya da “yemeğe ve içeceğin içine sinek düştüğünde onun dışarıda kalan kanadını iyice batımı sonra atın, çünkü sineğin bir kanadında günah diğerinde sevap vardır” vs.) uymayı Müslümanlık saymıştır.


Şeriat öncesi dönemde farklı inançtakilere karşı insani davranabilir ve hatta din değiştirecek kadar hoşgörüye sahipken, şeriat sonrası dönemde farklı inançtakilere karşı “İslamdan gayrı bir dine yönelen sapıktır” ya da “Eğer farklı inançta iseler baban ve kardeşin de olsa onlarla teması kes” ya da “müşrikleri nerede görürsen öldür” ya da “(islamı kabul etmedikleri takdirde) “Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı savaş aç, onları harcıca (cizye vermeye) zorla”, şeklindeki Kur’an ve hadis emirlerine uymayı marifet bilmiştir.


Şeriat öncesi dönemde eşitlik duygusuna sahipken, şeriat sonrası dönemde Kur’an’ın;  “…ve Biz Allah’ın aramızdan seçip lütfettiği bunlar mı demeleri için halkın bir kısmını, bir kısmıyle deneriz.” (En’am Suresi, ayet 53) ya da “..Allah rızık bakımından  bir kısmınızı bir kısmınıza üstün etmiştir.”” (Nahl Suresi, ayet 71) şeklindeki hükümleri gereğince eşitlik ve adalet duygularını yitirmiş ve yine Kur’an’ın “…Bir tarafta hiçbir şeye gücü yetmeyen bir köle, bir tarafta da bol rızık verdiğimiz…birisi olsa, bu ikisi denk olur mu? Şükür Allah’a ki eşit değildir” (Nahl Suresi, ayet 75) şeklinde hükümleri gereğince köleliği dahi doğal bulur olmuştur.


Şeriat öncesi dönemde kadını serbest, özgür ve haysiyetli bir varlık bilirken ve iktidar sahibi dahi yaparken, şeriat sonrası dönemde Muhammed’in kadını hor gören ve küçülten, erkeğin kölesi haline getiren ve nihayet siyasal haklardan yoksun eden emirlerine ve örneğin: “Kadınlar aklen dun yaratılmışlardır, çünkü Kur’an’da ‘iki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına bedeldir’ diye yazılmıştır; kadınlar dinen de dun durumdadırlar, çünkü Tanrı onları adet görecek şekilde yaratmış ve adet gördükleri zaman oruç tutmalarını yasaklamıştır” şeklindeki sözlerine uyarak, kadını toplumdan atmıştır. Bu listeyi bu şekilde uzatmak ve koca bir kitap haline getirmek mümkündür.


Fakat belirtmek istediğimiz husus şudur ki: Türkün İslam öncesi gelenek ve nitelikleri İslama ters düşer şeylerdir ve İslam, Kuran ve hadis hükümleri dışında gerçek kabul etmediği ve arama olanağı vermediği içindir ki, Türk toplumu, bu gelenek ve niteliklerini terk etmek ve Arabın çöl yaşam ve zihniyetine sürüklenmek zorunluğunda kalmıştır. İslam ona “Kur’an ve peygamber emirleri dışında davranamazsın, düşünemezsin, aklını kullanamazsın” derken, Türk insanı için buna karşı direnmek ve örneğin “Hayır, akıl en büyük rehberdir, benim geleneklerim arasında akılcılık vardır, akla ters düşen emirlere uymayacağım” demek mümkün olamamıştır; çünkü bunu yapmak dinsizlik sayılmıştır.


Kur’an ve hadis kaynakları “İki kadının tanıklığı, bir erkeğin tanıklığına bedeldir…” ya da  “Kadınlar aklen ve dinen aşağı yaratıklardır, erkek ‘efendi’ ve üstün, kadın ise ‘tabi’ ve aşağıdır, kadınlara yönetim hakkı tanınmamıştır” şeklinde ve buna benzer olarak kadını değersiz kılıcı hükümler sevk ederken, Türk buna karşı, “Hayır benim geleneklerim arasında kadını saymak, her alanda erkeğe eşit kılmak, devletin başına hükümdar yapmak geleneğim var” diye direnememiştir, çünkü direnmeye kalkıştığı an dinsiz zındık, gibi durumlarla karşılaşması söz konusu olmuştur. Sınırsız şekilde çoğaltılabilecek bu örneklerin ortaya koyduğu sonuç odur ki, Türkün ulusal kaderi açısından şeriat bir felaket kaynağı olmuştur.


Her ne kadar savaş alanlarında Türkün başarılar sağlanması ve büyük devletler (Selçuk ve SOmanlı gibi) kurmasını İslamın “cihat”! teşvik eden ve “cennetler” vaat eden (ya da buna benzer) yönlerine atfedenler varsa da, bu iddianın isabetli olduğu şüphelidir. Hiç kuşkusuz Kur’an’ın din adına savaş yapmayı ve cihata katılmayı İslamın şartı yapması ve yine bunun gibi bir yandan yağma, talan ve ganimet vaatleriyle ve diğer yandan cennetteki “memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlara, kara gözlü, cilveli şirin sözlü hurilere, vs.” kavuşturma ümitleriyle savaş ruhunu güçlendirip pekiştirmesi, kişiler için ölümü hiçe sayıp askeri kahramanlıklar ve şahlanmalar yolunu açmıştır. Fakat unutmamak gerekir ki, Türkün askeri cesaret ve niteliklere sahip oluşu ve büyük devlet kurma geleneği, İslama girmesinden çok önceki dönemlere iner.


Öte yandan şunu da hatırlamak gerekir: savaş alanlarından zaferler kazanmak, büyük imparatorluklar kurmuş olmak başlı başına övünebilecek şeyler değildir. Bir toplum için övünülecek şey, fikir ve kültür aşaması yapabilmektir, akıl ve zeka üstünlüğüdür, haysiyet ve benlik gelişmesidir. Ne hazindir ki Türk toplumu bütün bu güzel nimetlerden şeriat nedeniyle yoksun kalmıştır.




Şeriatın Tüm Kötülüklerini İslam Tarihinin Tüm Olumsuzluklarını Temsil Durumunda Kalan Türk


Şeriat uygulaması içerisinde Türk, öylesine bir çıkmaza ve çaresizliğe saplanmıştır ki, bu düzenin bütün kötülüklerini yüklemek zorunluğunda kalmıştır.Yukarıdaki bölümler boyunca gördük ki Arapi İslamın bütün olumsuzluklarının sorumluluğunu Türke yamamıştır. Örenğin İslam uygarlığının İslam dini sayesinde yaratıldığını, fakat bu uygarlığın Türkler tarafından yok kılındığını, İslamda kölelik diye bir kuruluş olmadığını, fakat köleliğin Türkler tarafından İslama sokulduğunu; İslamın kadına hak ve değer tanıdığını, fakat bu hakların Türkler tarafından kaldırıldığını vs…inanılmaz bir kurnazlıkla iddia eder olmuştur. Bunu yaparken Türkün bu tür iddiaları cevaplandırmasının ve savunma yollarına başvurmasının kolay olmadığını, çünkü böyle bir şeye kalkışacak olursa İslam ile çatışır durumda kalacağını hesaplamıştır. Basit bir örnekle açıklamak gerekirse, kölelik kuruluşunu ele alalım. Arap milliyetçisine göre kölelik İslamın reddettiği bir kuruluştur; fakat buna rağmen Türkler İslama köleliği sokmuşlardır. Böyle bir iftiraya yanıt vermek kolaydır, çünkü daha önce de değindiğimiz gibi Muhammet! Köleliği doğal bir kuruluş olmak üzere yerleştirmiş ve bununla ilgili olarak Kur’an’a hükümler koymuştur:


“..Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden…saifeden kimseyi misal gösterir, Hiç bunlar eşit olur mu? (Nahl Suresi, ayet 75)


Öte yandan bizzat kendisi, ömrü boyunca köleler satın almış ve kullanmıştır. Köleliğin kaldırılması için kendinden örnek vermek şöyle dursun, aksine sürdürülmesi için her şeyi düşünmüştür. Bu nedenledir ki, İslamda kölelik çok yakın bir tarihe gelinceye kadar doğal bir kuruluş olarak yaşamıştır. Ancak Batı uygarlığın zorlaması ve Batı ülkelerinin tehdidi sonucu olarak “resmi” olmaktan çıkarılmıştır.


Bu ve buna benzer kaynakları ve örnekleri ortaya koymak suretiyle köleliğin sorumluluğunun Türklere değil, fakat doğrudan doğruya Muhammed’e ve İslama ait olduğunu anlatmak kolaydır. Ne var ki, bunu yapabilmek için İslamı eleştirmek ve aslında yermek gerekecektir. Oysa ki bu bir cesaret bir bilgi işidir; çünkü İslam, din konusunda her türlü eleştiriyi, tartışmayı yasaklamıştır. Bu yasağa uymayanlar İslamın düşmanı sayılır, en azından dinsizlikle suçlanır. Bu ise Müslüman Türk bakımından korkulacak bir sonuçtur. İslam düşmanı sayılmaktansa iftiraya katlanmaya ve Türklüğünü unutmaya hazırdır. İşte Arap milliyetçisinin ve ona destek Türk şeriatçısının hesapladığı da budur.


Şeriatçımız ve din adamlarımız, bugün belki cesaret edip Arap yazarların Türk aleyhtarlığıyla dolu yapıtlarının yorumunu henüz yapmıyor ve muhtemelen yapabileceği günü bekliyorlardı! Fakat aslında Türkü “Araplaştırmak” ve kendi öz niteliklerine yabancı kılmak için Arap yazarların kitaplarına dahi ihtiyaçları yoktur. Zira ellerinde çok daha etkili şeriat kaynakları, başta Kur’an ve hadisler vardır. Bu kaynaklarda yaran hükümler Tanrı’dan ve Muhammed’den gelmedir diyerek Türke kabul ettirebildikleri sürece iktidar ve saltanatlarını artıracaklardır. Araplık ruhu ve çöl zihniyetiyle yoğurdukları dimağlar, muhakeme gücüne sahip değildir ki, onlarla savaşabilsin ya da tartışabilsin. O körpecik ya da nasırlaşmış beyinlerden, müspet düşünme ve mantık yolunu deneme gayretini bekleyemezsiniz. 


Ne din okulunda, ne camide ve ne de hiçbir yerde Müslüman Türkün şeriat hükümlerini eleştirmesini ve örneğin kalkıp da . “Hoca Efendi, Tanrı’nın Arapları bütün insanlara üstün kıldığını, Kur’an’ı Arapça indirdiğini, peygamberini Araplardan seçtiğini, vs… söylüyorsun, ama neden Tanrı Arabi ve hem de çöl bedevisini tercih etsin de Araptan daha faziletli daha dürüst, daha mert, daha insancık ve kadına saygılı başka bir ulusu örneğin Türkü seçmesin? Neden Türkten bir peygamber çıkarmasın ve Türke, Türkün dili ile Türkçe hitap etmesin de anlamadığı Arapça ile etsin? Neden Türkü küçültsün de Arabı yüceltsin? Tanrı bu derece keyfi ve bu derece değer ölçülerinde yanılmış olabilir mi?” şeklinde konuşmasını isteyemezsiniz. İsteyebilmeniz için her şeyden önce bu ülkeye “serbest düşünce”yi getirmeniz, İslamı eleştirme ve yerme geleneğini yerleştirmeniz ve böylece Türkü şeriatçının yalanlarına, aldatmalarına ve kandırmalarına karşı hayır diyebilecek kerteye eriştirmeniz şarttır.




Ve Bitmeyen Tehlike


Bu kitabı okuyup bitirdikten sonra, şimdi kendi kendinize soruyorsunuzdur: “Bu yazılanlar yalan olamaz. Çünkü yazar bütün bunları Arap ve Müslüman kaynaklara dayalı olarak sergilemiştir. Peki iyi ama nasıl olur da Türk şeriatçısı, Türkün ulusal meziyet ve niteliklerini inkar edebilir? Nasıl olur da Arap milliyetçisi, kendi halkını kendi İslam öncesi tarihi ve gelenekleriyle, kendi öz diliyle ve buna benzer öğelerle benlik sahibi yapmaya çalışırken, Türk şeriatçısı Türkü, Türkle ilgili ne varsa her şeyinden yoksun kılmaya uğraşır?


Bu sorunun yanıtını vermek kolaydır. Eğer siz Türk yavrusunu, o küçücük yaşlardan itibaren şeriat eğitimine tabi tutar ve yoğurursanız ve örneğin bu kitap boyunca bazılarını belirttiğimiz şeriat hükümlerini kafasına ve ruhuna sokacak olursanız, sonuç sizi şaşırtmamalıdır.


Bu eğitimden geçireceğiniz yavrularımızdan yakın bir gelecekte, sayısız Mustafa Sabri’ler ve Ahmet Naim’ler ve Abdülhamit’ler çıkacağı muhakkaktır. Şeriatın bir yandan “Araplık ruhu” aşılayan ve diğer yandan  insan kafasını işlemez hale sokan ve insanlığa düşman kılan eğitimine tabi tuttuğumuz Türk yavrsuna siz bir de Arapçayı öğretiniz ve bakınız nasıl bir insan tipi oluşturursunuz. Bu dile vakıf olarak o eline geçireceği Arapça kitapları, yani Türkü hem Araba ve hem de dış aleme ve özellikle Batı’ya karşı “uygarlık düşmanı” ya da “ayağını bastığı yeri kurutan” ya da “İslamı uygarlıktan uzaklaştıran” ya da buna benzer olumsuz tanımlamalarla dolu kitapları okusun ve bu kitaplardaki yalanlara karşı çıkabilecek bilgilerden yoksun kalsın da, görünüz bakınız nasıl bir kuşak yetiştirmiş olursunuz.


Şeriat eğitimine “paydos” diyebilen Atatürk’ün büyüklüğünü biz bugün inkar edelim duralım. Fakat şunu bilelim ki, şeriatçının elllerine terk ettiğimiz yavrularımız, çağdaş uygarlık anlayışından, akılcılıktan ve milli benlik duygusundan yoksun olarak yakın bir gelecekte karşımıza dikilecek ve bizlere Atatürk ilkelerine bağlılığın suç olduğunu haykıracaklardır.




Gözlerimiz Önünde İşlenen Cinayet


Gözlerimizin önünde işlenmekte olan ve Türkü mezara götürebilecek olan bir cinayet var ki, bunu bir yandan cehaletimiz yüzünden göremiyor ve diğer yandan da okumuş sayılanlarımızın bir kısmının küskünlüğü ve nemelazımcılığı ve diğer bir kısmının da çıkarcılığı nedeniyle önleme yolunu düşünmüyoruz. Bu cinayetin sorumluları Türkü sadece fikren ilkel ve biçare veya sadece maddeten sefil ve yoksul kılmakla kalmıyorlar, milli benliğini ve bilincini unutturma ve sonunda da tarihten silip atma uçurumuna götürdüklerini fark edemiyorlar. Yaşları 10 ila 20 arasında yüzbinlerce Türk yavrusunun devam ettiği Kur’an kurslarında, imam hatip okullarında, İslam Enstitüleri ve hatta din dersleri verilmekte olan müspet eğitim okullarındaki bir o kadar Türk çocuğu bugün hem fikren ve hem ruhen çöl felsefesinin ve yaşantısının insanı olarak yetiştirilmekte ve milli benliği yitirici bir eğitimin kurbanı olmakta, “Kabm-i necib” diye kendilerine tanıtılmak istenilen Arabın, İslamın toplumları içerisinde neden dolayı üstün ve imtiyazlı duruma sahip olduğu masallarını, Kur’an ve hadis hükümlerininin telkin ve tehdit edici baskısı altında öğrenmektedir.


Şeriat eğitimine güç vermek, Kur’an kursları ihdas etmek üniversitelere mescit yerleştirmek gibi çabalar laik Türkiye Cumhuriyeti iktidar partilerinin başlıca amacı haline gelmiştir. 1986 yılının başlarında bir devlet bakanın şu sözleri bu alandaki başarıları simgelemeye yeterlidir:  “Özellikle 19 ilde yatılı Kur’an kursu binaları yapılmaktadır ve imam evlerinin yapımına ağırlık verilmiştir. Türkiye’deki tüm camilerin bakım ve onarımını devlet üstlenmiştir. Her üniversitenin gerçek bir ibadethaneye kavuşturulmasını amaçlıyoruz. Hacettepe Üniversitesi’nde açılan mescit gibi diğer üniversitelerimize de ibadet yerleri açacağız. Böylece bu problem de ortadan kalkacak.”


Atatürk’ün canını dişine takarak akılcılığa, müspet ahlak ve uygarlığa ve benlik duygusuna götürdüğü ve “insanlık camiasının bir üyesi” olma gururu ile övündürdüğü bizim kuşak, şimdi yeni kuşakların çağdışı kafa ve ruh yapısı ile eğitilmekte oluşunu büyük bir karamsarlık ve umutsuzluk içerisinde seyretmektedir. Türk yavrusunun ve insanının, bugün şeriatçının elinde, tıpkı Cumhuriyet döneminden önce olduğu gibi, yine yaratıcı zekadan uzak, yine gökten inme emirleri tek gerçek sayan ve her şeyi din açısından ölçüye vuran birer yaratık şeklinde yetiştirmelerini içi kanayarak izlemektedir.


Amaç hiç kuşku edilmemelidir ki ,şeriatçının bu sahte saltanatı bir gün gelip sönecek ve şeriatın insan beynini eriten tılsımı mutlaka sona erecektir. Yüzyıl da geçse, bin yıl da geçse ve hatta Türkün eceli de gelse, insan aklına meydan okuyan şeriat mikrobunun sonu gelecektir. 


Del Vechhio’nun dediği gibi : “Sınırsız şekilde gelişmeye müsait bir insan beyni olduğu sürece, gericilik daima ezilecektir.”



İlhan Arsel,1999
Arap Milliyetçiliği ve Türkler









“İslam Uygarlığını Yok Eden Türklerdir” İddialarına Karşı



İslam uygarlığı konusundaki Arap iddialarına verilecek yanıt şudur ki, bu uygarlık ne İslamdan doğmadır, ne Arabın yaratmasıdır ve ne de Türkler yüzünden batmıştır. İslama yabancı ve özellikle Kur’an dışı kaynaklardan çıkmış olan bu uygarlığın gelişmesine bizzat İslamiyet darbe vurmuştur.


Şöyle ki; Miladi 8.yüzyıldan 11.yüzyılın başlarına kadar süren bir İslam uygarlığı dönemi vardır ki, eskiden olduğu gibi bugün dahi Arap yazarların kaleminde “Arap uygarlığı” diye tanımlanır. Çünkü onlara göre bu uygarlığı yapan Araplardır. Arap bilginleri ve düşünürleridir; o kadar ki, Arap olmadığını bildikleri kimseleri bile (örneğin İbn Haldun, Farabi, İbn Sina vs. gibi) Arapmış gibi göstermekten çekinmezler. (272)


Oysa ki “islam uygarlığı” denen şey ne “Arap uygarlığıdır”, ne Arap unsurların oluşturduğu bir uygarlıktır ve ne de bu uygarlığın temelleri bizatihi İslama dayalıdır.


“İslam uygarlığı” ya da “Arap uygarlığı” denmesinin nedeni, bu uygarlığı yaratan yapıtların Arapça yazılmış olması ve bu yapıtlardaki esasların genellikle İslama ve daha doğrusu Kur’an’a uygunmuş gibi gösterilmiş bulunmasıdır.


Başka bir deyimle, İslam uygarlığı dene şey, İslami olmayan kaynaklar (özellikle Eski-Yunan kaynakları) sayesinde ve Arap olmayan unsurlar (özellikle Acem, Türk, Yahudi,  Hıristiyan vs.) elinde oluşmuş, fakat akılcılığa yönelme olanağı tanımayan İslami emirler (örneğin Kur’ah) yüzünden yok olmuştur. Başka bir deyimle, bu uygarlığın oluşmasında Arabın rolü pek cılız olmuştur. Nitekim Mukaddima adlı yapıtında İbn Haldun Araplardan söz ederken “Yeryüzünün uygarlıktan en uzak kalmış insanları” olarak tanımlar ve şunu ekler:


“Ne ilginçtir ki, ister din ve ister diğer alanlarda olsun, Müslüman düşünür ve bilginlerin büyük çoğunluğu Arap olmayanlar arasında çıkmıştır. Araplardan pek az kimse gösterebilir ki…müspet bilimlerde temayüz etmiş olsun.” (273)


Gerçekten de akla gelebilecek ne kadar isim varsa hepsi de ya Acem, ya Türk, ya Yahudi, ya Hıristiyan ya da Arap olmayan bir ırktandır. İbn İshak’lar, al-Razı’lar, Farabi’ler, İbn Sina’lar, İbn Haldun’lar, İbn Rüştler, al-Birüni’ler, Abu’l-Farac’lar, al-Belazuri’ler, İbn Kuteyba’lar, Abu’l Fida’lar, İbn Hallikan’lar, İbn al-Cevzi’ler, İbn’ül Esir’ler, idrisi’ler, Taberi’ler ve daha saymakla bitmeyecek ne kadar bilim adamı ve düşünür varsa hepsi Arapça diliyle yazan ve Arap olmayan Müslüman unsurlardır. Sadece Arap grameri alanında bazı Arap unsurların rol oynadığı kabul edilir. (274) bilim çevrelerinin belirttiğine göre, Arap grameri dahi Arap olmayan (özellikle Acem) yazarlar sayesinde gelişmiştir. (275)


İlhan Arsel,1973
Arap Milliyetçiliği ve Türkler
daha fazlası için kitabı alıp okumanız gerek.....



272- Abdullah De Sahb, Development el Questions d’Orient. Toulouse,1972
273- Mukaddima’nın son bölümünde bu konuda bilgi vardır. İngilizce çeviri için bkz. İbn Khladim, The Muqaddima; an introduction to History, transl.F.Rosenthal, New York, 1958
274- Kur’an’ın Arapça olması ve Arapça yazma zorunluluğunu doğurması nedeniyle, Arap boyunduruğu altına giren ülkelerdeki yabancı yazar ve bilginler Arapçayı, okuma ve yazma dili olarak en doğru bir şekilde öğrenebilmek için Arap dili kurallarını “gramer” bilimi haline getirmişlerdir. Bu konuda bkz. S.K.Bukhsh, The Cimtubulion to the History of İslamic Civilization. Calcuta,1905

275- al-Farisi’ler, al-Zaccac’lar vs. hep Acem asıllıdır.

















VE HALA, DİYANETİN SAYGIN BİR KURUM OLDUĞUNU SANAN APTALLAR İLE KURUMLARI BU TİP İNSANLARLA DOLDURANI DA "AZİZ" SANAN SALAKLAR VAR!


Diyanet’ten sapık fetva: Babanın öz kızına şehvet duyması haram değil!

sǝDǝɔɹǝM u̇ıRǝʌ AunŞ 
Ve HeRşeYe KaDiRsİn..!

diyanet inkar ediyor, siteyi kapatıyor, hacklendik diyor...
Niye kapatıyorsun, bizi sürüden falan mı sandın, hacklenmişleri gördük, önce yokladınız, tepki gelincede kıvırıyorsunuz!
De get! masallarınızı başkalarına anlatın, sapıklar




Yılmaz Özdil: 
Ben bu sapık fetvayı veren her kimse taa gelmişini geçmişini…







Sadece günahkarlar gösteriş yaparak ibadet eder. Ezanın sesini de yükselttiler, İlhan Arsel'in kitabında okumuştum, ne kadar yüksekse o kadar iyi, şeytan duyup kaçarmış! Salak bunların hepsi, şimdi böyle dedim diye bana dinsiz de diyecekler, desinler, insan önce sorgular, ezanı duymadan da vaktin geldiğini bilirsin, namazının da kazasını evde kılarsın, Ayrıca ekmek kazanmakta bir ibadettir, sen işverenin saatini çalıyorsun.(gerçi emeğinin karşılığını almıyorsun ammaa..) Uyuşturucuya karşılar, lakin en büyük uyuşturucu maddesini kullanıyorlar. Böylelerine Lanet.....


/ Cuma'ya ayar!
/ Alevi ile yassak!
/ !!!
/ Memlekette yangın var!
/ Başkanlık sistemi isterem!
/ Bölücü yasayı getirelim!


// Korkuluk bile olmaz!





Memura cuma namazı izninin iptali için Danıştay’a başvurdu

TBMM’de tüm partiler Laiklikten uzak









Artık senatörler memleket meseleleri ile değil, kendi menfaatleri ile ilgileniyorlardı,
Bir kısım senatörler toplantılara iştirak etmemekte mahzur görmüyorlardı.
Halkın reyini satın almak normal bir olay telakki ediliyordu.
Devlet hazinesini doldurmayı düşünen Romalıların yerini, kendi kesesini doldurmayı gaye edinen Romalılar almıştı.
Ananelere saygı kalmamış, felsefi kültürel dünya görüşü yerleşmemiş, aristokratlar safahata dalmıştı.
Halkın bir kısmının elinde hiç bir devirde olmadığı kadar bol para vardı.
Faizcilik rağbet gören bir meslek halini almıştı.
Kara listelere göre öldürülenler için para verilmesi, muhterisleri adam öldürmeye sevk ediyordu.
Tanrılara karşı saygısızlık gün geçtikçe artıyor, mabetler dahi yağma edilmekten kurtulamıyorlardı.
Kısaca, Roma ahlaken çökmüştü....








Suçlar cezasız bırakıldığında, dünya dengesini yitirdi. 
Haksızlar ödüllendirildi.
Nirvana bizden utanç duyacaktır.

47 RONİN