Translate

ırkçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ırkçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2017 Pazartesi

Eski Çağlardan Günümüze Ermeni Düşünce Sistemi



Eski Çağlardan Günümüze Ermeni Düşünce Sistemi : 
Ermenilik (Armenizm) İdeolojisinin Temel Prensipleri



Her toplumun kendi milli kimliğine dayalı bir ideolojisinin oluşması, şekillenmesi için belli aşamalardan geçmesi gerekir. Genellikle ideolojiyi siyasi ve sosyal bir eğitim olarak meydana getiren ve siyasi ve toplumsal hareket olarak yönlendiren düşünce, inanç ve görüşler sistemi sağlıklı olmalıdır, aksi takdirde o bir topluma, bir döneme ya da toplumsal bir sınıfa özgü inançlar sistemi olarak belirirken kendisi ile temel sorunlar, sorunlar yaratabilir.


Milletlerin kendi varoluş koşulları ve birbirleriyle ilişkilerinden doğan yaşam tarzlarıyla ilgili yapılan siyasi ve sosyal tasarımların hepsini onun belli zaman içinde geliştirdiği ideolojilerde aramak çok da doğru olmaz. İdeolojiyi somut kişiler oluşturur. Ermeni milletinde bu kişiler daha çok organize suç dünyasının adamları olduklarından onların öğretisinin de diğer milletlere kıyaslayanda eksikleri mevcuttur. Bu anlamda Ermenilik mükemmel ideoloji sayılamaz. İdeoloji kavramı, 19. yüzyıldan itibaren kendisinin bilimsellik statüsünü kaybederek, bilinçli düşünce önünde bir engel olmuştur, kendisinden olmayanların, yani başkalarının, özellikle de siyasi rakiplerin düşüncelerinin sevk bir tür engel olarak yorumlanmaya başlanmıştır. Burada ideoloji, kendisini etkisi altına aldığı insanların düşüncelerinde sürekli olarak ve sistematik bir tarzda yanlış yorumlara yol açan sapkın faktör olarak gösteriyor. Bu sapkın faktör her millette kendini göstermez.


Ama Ermeni milletinin ne pahasına olursa olsun ideolojiye sahip olmak için geçtiği aşamalarda dayandığı anlayış, kendini başkalarından farklı görmek düşüncesi olmuştur. Bu düşünceye göre bir milletin içinde başka bir topluma yer yoktur. Bugün Ermenistan Cumhuriyeti denilen ülkede buranın eski ve eski sakinlerinin yaşamamasını bu milletin ideolojisinin olumsuz sonuçları olarak görmek mümkündür. Buna 19. yüzyılda oluşmuş ve sonraları bir ırkçılık teorisine dönüşmüş milli ideolojinin sonucu olarak bakılmalıdır. Açıktır ki, bu ideoloji hoşgörüye dayanan bir ideoloji olmamıştır, Türk karşıtı bakış anlamına şekillenen düşmanlık ideolojisi olmuştur ve mevcuttur.


Bu ülkede ırkçı düşünce, varlığını hem siyasi alanda, hem sosyal alanda hala bazı durumlarda açık, bazense gizliden gizliye sürdürmekte, bazen de bu gizlilik aşırı sağcı liderlerin ve grupların faaliyetleri ile gün ışığına çıkabilmektedir. İdeolojisini ırkçılık üzerine kuran Ermenilik, XIX yüzyıldan başlayarak terörü kendisine vazgeçilmez bir silah olarak seçmiştir. Bu seçimin nedenini anlayabilmek için ilk olarak ırkçı ideolojinin insanları nasıl şiddete ve baskıya sürüklediğini görmemiz gerekir. Bunlardan bahsedeceğiz. Ermenilik ideolojisi "Ermeni hastalığı" denilen bir kavramla kucaklaşmış durumdadır.


 Bir tür hastalık olan ırkçılıktan kurtulabilmek için ise bu ülkede hiçbir faaliyet, çaba gösterilmiyor. İlk olarak bu hastalığa yol açan sebeplerin çok iyi bir şekilde tespit edilmesi ve insanlığa, çevreye milletlere getirdiği acıların ve verdiği zararların doğru olarak ayarlanıp ortaya çıkarılması şarttır. Buna Ermenistan`da, Ermeni Diasporasının etkili olduğu yerlerde hiçbir zaman girişim yapılmamıştır. Faşizm ırkçılığı ve onun şiddet dolu felsefesi hala bu ülkede kendini göstererek, insanlık için bir tehlike olmaya devam etmektedir. Faşist felsefesinin yönetim şekli olarak benimsemesi ile uyguladığı askeri ve siyasi politikalarla bu devlet Nazi faşist ideolojiyi yaşatan bir ülke durumuna gelmiştir. Tarihe bakarsak yine de görürüz ki, Ermeni Kilisesi`nin, sonra ise Ermeni devletinin de yönlendirdiği Ermeni ideolojisinin şekillenmesinde Ermeni milliyetçi akımlarının her birinin etkisi olmuştur. Farklı zamanlarda ve farklı koşullarda ortaya çıkmalarına bakılmaksızın bu ideoloji bir merkeze bağlı olmuştur. Merkez ise Ermeni Kilisesi olmuştur.


Ermeniler arasında Batılılaşma ve reform hareketlerinin başlangıcı 18. yüzyılın ilk yıllarına dayanıyor. 1701 yılında Sivaslı Mihitar Vartabed öncülüğünde başlayan reform hareketi de bu milliyetçiliğin ırkçılığa dönüşünün önünü alamamıştır. Katolik Ermenilerin İstanbul Ermeni Patrikhanesi ile bir takım sorunlarının olmasına rağmen kendi aralarında da tam bir birlik yoktu.


Tüm baskılara rağmen Ermeni Patriği ile ilişkilerinin tamamen kesilmesini isteyenler de vardı. Bunun tam aksini ifade eden gruplar ise Mihitaristler, Antonyan tarikatı mensupları ve İstanbul`daki papaz sınıfından olan Ermeniler idi. Buna göre yukarıda bahsedilen etdyimiz Katolik Ermeni grupları aralarındaki dini anlayış farklılıklarına rağmen propaganda için ortak hareket ettiler. Propaganda ise Osmanlı devletine karşı isyanlar organize etmekten ibaretti. Bunların başında geleni ise Mihitar ve Mihitaristlerdi. Mihitarist hareketin kurucusu olan Sivaslı Mihitar , Ermenilerin ihtiyacı olan dini ve milli uyanışı üzerinde düşünen ve bunun için zihninde birçok fikirler hazırlayan kişi idi.


O, zihnindeki düşünceleri daha iyi uygulamak için 1700 yılında İstanbul`a geldi. Eğitim faaliyetlerini geliştirmek ve Ermeni milletini fikri-dini alanda uyandırmak için çevresindeki on öğrenciyle birlikte Mihitaryan Birliği manastırını İstanbul`da kurdu. Hıristiyanlıkta Batı Rahipliğinin babası sayılan Aziz Venedik'tin (480-547) öğretileri, manastır ve papazlık kuralları Mihitar'ın kurduğu tarikatta en güvenilir referans noktaları idi. Mihitar'ın kurduğu bu tarikat, Ermeni Venedik tarikatı olarak kabul ediliyordu. Mihitar'ın tarikatı takipçileri tarafından daha sonra Venedik, Viyana ve Paris Mihitaristleri olmak üzere üç gruba ayrıldı.


Zaman zaman sert mücadelelere sahne olan Mihitaristlerin reform hareketi, 1860`tan Padişah Abdülmecit tarafından Ermeni Milleti tüzüğü ile yeni şekil almıştır. Bu nizamname ile kurulan Ermeni Millet Meclisi Osmanlı devletindeki ilk temsili parlamenter organ yetkisinde olup, 1876 Kanun-u Esasisi ile kurulan Osmanlı Mebussan Meclisi`ne de örnek teşkil etmiştir. Böylece Ermeni milliyetçiliğinin temeli atılmıştır.


Daha sonraları bu milliyetçilik ayrı Ermeni Akıncılar (cereyan) tarafından geliştirilmiştir. Bir teori olarak bu milliyetçilik Ermeni halkının mücadelelerinde ana hat olarak alınmıştır. Osmanlı`da ve onun dışında yayınlanan gazetelerinde farklı akımlar ve onların farklı bakışları görülse de burada da Kilise`nin merkezi rolü ve talimatı fark edilmiştir. Daha sonra Ermeni milliyetçiliğinin teorisyeni olarak kabul edilen Artsruni'nin yaklaşımı da ırkçılığa ve Ermeni ırkçı grupları arasında işbirliğine dayanıyor. Artsruni, kitaplarında Türkleri, Kürtleri ve Müslümanları aşağılıyor. Tiflis`te çıkardığı "Mşak" adlı gazetesinde Osmanlı yönetimindeki Ermenileri isyana teşvik ediyor.


Artsruni, Ermeniler ve diğer halkların Müslüman yönetiminden bağımlılığının ortadan kaldırılmasının gerektiğini, bunu da Avrupalıların yardımı ile etmelerinin gerektiğini ileri sürüyor. Diğer Ermeni ideologlar da aynı şey istiyorlar. Diğer Ermenilik ideolojisinin taşıyıcıları - Andranik de, Dro da, Njde de, Stepan Şaumyan da Ermeni halkına bağımsızlık istiyorlardı. Ama nasıl? Kimlerin faciası hesabına? İşte fark buradadır. Adolf Hitler İkinci Dünya Savaşı sırasında işgal ettiği topraklarda sivil nüfusa hiçbir zarar vermiyordu. Ama Ermeniler istila ettikleri yerde burada yaşayan nüfusu öldürmekle, onları oradan kovmakla yetinmiyorlardı, hem de buradan o nüfusun izlerini, tüm kültür varlıklarını tamamen silmeye çalışıyorlardı.


Bugün Ermenistan`da Türk izi neredeyse kalmamıştır. Karabağ`da da bir kültür soykırımı yaşanıyor. Ermeniler tarihi Azerbaycan topraklarında "Türksüz Ermenistan" politikasını uygulayarak Azerbaycan Türklerinin ayağını kendi tarihi vatanlarından kesmişler. Burayı her zaman Vatan bilen, onun için özleyen Azerbaycan türkü şimdi kendi memleketine gidemez, yakınlarının kabirlerini ziyaret edemez. Burada hiçbir zaman yaşayamaz. Neden? Çünkü o Türk`tür. Çünkü onun inancı Müslüman. Ermeni ırkçılığı budur. 20. yüzyılda, tarihin ayrı dönemlerinde Ermenilerin Doğu Anadolu ve Kafkasya`da yaptıkları katliamlar da bu ideolojinin sonucuydu. Böyle bir ideolojiye sahip olan millete devlet vermek, onu silah sahibi yapmak çok kötü sonuçlara kapı açmadı mı? Bunu Alman Nazilerinin örneğinde dünya görmedi mi? Neden onların Ermenistan`ın örneğinde tekrarlanmasına izin veriliyor?


Osmanlı devletinin yöneticileri de bu milletin devlet yönetecek bir düzeyde olmadığını bildiğinden onlara milli kültürlerini geliştirmesi dışında daha üstün özgürlükler verilmesine karşıydı. Ama mümkün olmadı. Doğu Anadolu`da ya da Kilikya'da oluşturulması öngörülen yapay Ermeni devletini Güney Kafkasya`da, Azerbaycan'ın Erivan Hanlığı`nın eski topraklarında kurdular. 1918 yılının 28 Mayısında ilan edilen bu "terörist Hıristiyan devleti " (C. Makkartni) yüz yıldan fazladır ki, bölgeye istikrarı yakın bırakmıyor, burada yaşayan halklar ise tehdit altındadırlar. Bu anlamda 28 Mayıs 1918 bölgede Ermenistan devletinin kurulması hem de yeni faciaların başlangıcıdır.



Doç.Dr. Gaffar ÇAKMAKLI MEHDİYEV
TUSSAM






Erzincan "Dikilitaşlar" olarak geçen ve de Ermenilerden kalma denilen bu dikilitaşlar aslında
Ermenileşen Kıpçak Hıristiyan Türklerinden kalmadır. Uçları yonca şeklinde olan Haç bunun en belirgin kanıtıdır. (bknz. Dr.Tahsin Parlak)









"2001 yılında Ermenistan Cumhuriyeti’nde yayımlanan ve günümüzde orta öğretimde okutulan tarih ders kitaplarında 
Türklerle ilgili birçok asılsız iddiaya yer verilmektedir. "



ERMENİSTAN CUMHURİYETİ’NDE OKUTULAN 10. SINIF TARİH DERS KİTABINDA TÜRKLER ALEYHİNE İFADELER VE SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI

Ders kitapları, en önemli eğitim araçlarından biridir. Ders kitapları sadece bilgi aktarmakla yetinmez, aynı zamanda bir toplumun siyasal ve toplumsal normlarını da belleklere kazımaya çalışır. Gerçekte kim olduğumuzu açıklar. Ders kitabı bir ülkenin resmî ideolojisinin genç beyinlere kazınmasında en önemli araçtır. İşte bu aracı yanlış kullanan ülkelerden birisi olan Ermenistan, ülkedeki genç beyinleri Türkiye ve Türkler aleyhine asılsız iddialarla zehirlemeye çalışmaktadır. Türklerle ilgili konuların çoğunu sözde Ermeni soykırımı ve Türklerin kötü olması oluşturmaktadır. Bizde bu makalemizde Ermenistan'da okutulan 10. Sınıf Ders kitabında yer alan Türkiye, Türkler ve sözde Ermeni soykırımı iddialarını ele alacağız. Bu iddiaların gerçekle alâkasını da açıklayacağız. Ayrıca uluslararası kurallar gereği ders kitaplarının nitelikleri ve içeriklerinin nasıl olması gerektiği konusunda da bilgiler vereceğiz.

ENG:
A course book is one of the most essential educational tools. Course books do not only transfer knowledge, they also try to register political and social norms of a society to people’s memories. They declare the true identities. These books are the most cardinal tools of registering an official ideology of a country to the minds of the youth. Armenia, who is one of the countries which misuse this tool, endeavours to poison the young minds of the country against Turkey and Turkish people by means of supposed claims. Most of the topics regarding Turkish people include so­called Armenian genocide and the arguments about the evil of the Turkish people. In this article we are going to deal with the claims with reference to Turkey, Turkish people and the so­called Armenian genocide that takes place in a 10 th grade course book taught in Armenia. We are also going to declare the relation of these arguments to the actuality. Moreover, we are going to give information about the characteristics of the course books and the content of them according to the international rules.






"Ayrıca, Batı Ermeniliği ciddi bir maddi hasara upratıldı, Ermeni kiliseleri, eğitim ve kültür merkezleri, Ermeniler tarafından kullanılan konutlar, evler ve maddi malzemeler tahrip edildi. Gerçekten İttihatçı katliamcılar tarafından organize edilmiş ve ciddi bir şekilde gerçekleştirilmiş emsalsiz bir suçtu. 1915 yılı, Ermeni tarihindeki olayların en trajik sayfalarından biridir. Her yıl 24 Nisan'da dünya Ermenileri Ermeni soykırımının masum kurbanlarını saygıyla anmaktadır." (Ermeni Tarihi: Ortaöğretim 8.Sınıf Ders Kitabı, 2007,s164) Ermeni Tarih Ders Kitaplarında 1915 Olayları - Yıldız Deveci Bozkuş / 2015 PDF





SB: 
Kim kimi katletmiş? Kimin evi, malzemeleri tahrip olmuş, yakılmış? Burada bir soykırım varsa o da Türklere karşı işlenmiş bir soykırımdır. Çocuklarınızı yalanlarla, iftiralarla büyütüyor, ırkçı ve Türk düşmanı olarak yetiştiriyorsunuz.  Ders kitaplarında Ermeni nüfusunun 2.5 milyon olduğunu ve bunun 1.5 milyonunun Türkler tarafından yok edildiğini ifade ediyorsunuz da Hangi 2.5 milyon nüfus? Hangi yok edilen 1.5 milyon? Nerede bunların mezarları? Bir kere 1.5 milyonu yok etmek için toplu mezarların olması gerek ama yok işte. Size teklif sundu Türkiye'deki akademisyenler "Gelin bu toplu mezarların yerini gösterin açalım, hem de yabancıların gözü önünde" . Peki siz ne yaptınız Hayır dediniz, yok çünkü, Açılan toplu mezarların hepsi Türklere-Müslümanlara ait... Eninde sonunda bu ektiğiniz nefret tohumlarının size döneceğini, yani kendinizi cezalandıracağınızı bilin!







The Armenians educate their children with lies and slander,
Who is raised racist then? 
You need to kill 10 thousand a day in 150 days to kill 1.5million! 
The Armenians are deceiving you with their lies, they don't have massgraves, but the Turks have! 
Don't believe blindness what they say, search yourself "the truth"!...
SB









ilgili:











27 Ekim 2015 Salı

Europe, Refugees and Racism




Chomsky:
"I always felt Europe was more racist"
"EU opposition to Turkish accession is 'racist,' "

"If only the people of the United States knew what their government is doing and the crimes it has committed, one might think, they would rise up and change it. But, in fact, even if they were to read all the books by Noam Chomsky and all the material released by WikiLeaks, they could still vote the same politicians back in power and, ultimately, reproduce the same society. Information alone is not enough 
(Hardt and Negri, Declaration, 2012: 36).


Interview with Noam Chomsky on Racism in US and Europe by Mine Gencel Bek

US Media Coverage

MGB: [My husband and I] have been in the US more than a year and able to follow the media more closely. We are surprised that we hardly hear about Turkey on the news. When there is a big protest or a catastrophe, yes, we hear—but other than that, nothing. Turkey is not important for the US media.

NC: Not just Turkey. Nothing is reported here. For a couple of years, I went through the New York Times index just to see who was covered. The United States, of course, a huge amount on Israel. Then Latin America and Asia.

MGB: It is interesting that TV correspondents these days ask, “Where is Turkey?” They say, “We were supporting them for a long time through financial aid and so on. Now [the war against ISIS] is their war, and this is not our war. They should be [fighting], not us.”

NC: It is typical of reporting Turkey, only so far as it relates to US policies. For example, in the 1990s, when there were horrible atrocities being carried out in southeastern Turkey—thousands of villages were destroyed, people became refugees—all the arms were coming from the US. The flow of arms increased. There was no reporting. The New York Times has a bureau in Ankara and quite a good correspondent there. Nothing appeared about Turkish human-rights violations. In 2003, something extremely interesting happened. The US wanted Turkey to participate in the invasion of Iraq, and the Turkish refused. The government did not pay attention to the US, but simply responded to the population: 95% of the population was opposed. Turkey were bitterly attacked here. And at that point the press started to point to Turkish human-rights violations because Turkey did not follow US orders. That is the way it works. That is reporting Turkey, because it is not cooperating with the US coalition now.

MGB: Turkey accepted cooperating though this time to support the coalition.

NC: Yes, but they are not enthusiastic, so they get reported…

MGB: Media and freedom of speech are in a very bad shape now in Turkey.

NC: I first went to Turkey in 1999 to attend a court trial. A publisher published a book of mine. The publisher had been brought to the court. I went to visit the trial, and I insisted on being a co-defender in the trial. There was a lot of publicity on national television. I was interested to see how journalists wanted me to talk about Turkish atrocities. They asked things they could not report because it was the crime but wanted me to talk about on national television. So it was quite open.

MGB: We were also more optimistic for a while. There was an opening.

NC: There were lots of improvements—and then they went back. I think the reason for this reversion is this: the [European Union] made it very clear that no matter what Turkey does, they are not going to accept Turkey as a member. They keep claiming human rights. But every time Turkey passed some tests, nothing happened. The reason is that they do not want Turkey in the Union.


Forms of Race Discrimination in the US

MGB: With the Muslim population, of course…Here, when we watch the media, there is more qualitative reporting in the mainstream as well. Not on Fox TV, but in other mainstream media. But when we watched the Ferguson events after Michael Brown was killed by the police, there were racist connotations in the media. New York Times article claimed that he Brown was no angel by emphasizing that he was using drugs, had no success at school, and so on. Racism continues here. I personally think that if there was were no organized anti-racist power, the organization and solidarity among them, and protests, then things could be even worse. Racist remarks would continue to be made more openly.

NC: When you look at the New York Times, they do report racism in the South, but not much racism in the North, which is more settled. Take Boston. Take a look at the subway system in Boston. There is the subway here, the Red Line. Notice the route it follows: It goes to the edge of Cambridge. Why does it not go beyond to the western suburbs? Thirty years ago, right in the middle of the talk on racism and segregation, there was a proposal to extend the Red Line to the western suburbs, Arlington, and Lexington. They refused. Actually, I live there in Lexington. There are progressive, liberal, professional, and academic towns. They refused the extension, even though it would have been an enormous saving. It would have taken me 10 minutes to get to work instead of fighting traffic jams. Same for everyone else there. But they would not allow the subway to come because if they did, black kids from downtown Boston could get on the subway and walk around Lexington Center.

MGB: But what do people in Lexington think about it?  If the people there are more progressive, why did they not support that?

NC: They do not talk about it. They think that it is just not polite to talk about it. That kind of racism does not get discussed. There is the racism of other people, not us. It is the same with school busing. Those kinds of things are not reported.

MGB: The food [in the US] is more industrial and unhealthy. Fresh food is expensive. You see, for example in fast-food places, that the customers are mostly people of color who cannot afford more expensive and refined foods. That is also a big issue.

NC: There is not a big black community in Boston. But if you go to Philadelphia, for example, there are miles and miles of places with black communities. There is no supermarket. The supermarkets are all in white areas. Blacks have to buy food from small stores, which have much higher prices. To go to supermarkets, you have to drive. Here, too. Supermarkets are almost all out of the city. These are forms of discrimination. Most severe is the drug war, which is completely racist—it was designed to be a racist war. It targets black males. Blacks do not use drug more than whites do, but blacks are the ones who are arrested. It starts from police practices all the way to procedures. That is why we have a huge black population in jail. The drug war was started in the 1980s. It is essentially criminalizing black life. After the Civil War, African Americans theoretically had rights. But when a black man was standing in a corner, he could be arrested if somebody said he looked at a white woman. He could be arrested with “attempting to rape”. He could not get out of jail. Even though it was a $10 fine, he could not pay. It ended up meaning a huge black male population in jail. Then they became a slave labor force. Literally. The American Industrial Revolution in the late 19th century was heavily based on slave labor in the prisons. For the capitalist owners, that is much better than slavery. If the state maintains [prisons], you get [the labor for] free. Lots of industry developed with slave labor, black labor, in prison. That went on up until the Second World War. Then couple of decades, in the 1950s and 1960s, of high growth, when a black man gets a decent job, unionized, could buy a house, kids could get to college. By the 1970s, that ended. We moved to a neo-liberal period. The unions were destroyed. Sharp cutbacks. Minimum-wage benefits declined, and pretty soon, we had drug war, which reinstated what happened in the 19th century. Black males went back to jail. Hispanics, too, but primarily black males. They work but do not get paid, of course. This is 500 years of American history. The first slaves came here to Massachusetts 500 years ago.

MGB: In the next decades, the population statistics show that people of color will be the majority in the US. Would it make a difference?

NC: No. Whites are becoming a minority. Hispanic population is growing fast. Then the Asian population and the black population. Part of the reason for the extremely reactionary character of the South and Southwest is that people there recognize they are becoming a minority. They say so: “It is not our country anymore. It is not White, English, Anglo Saxon.” Germany is the same. Did you read what Merkel said about the Turks?


Racism of Europe

NC: They say, “Look, they refused to have blue eyes. They cannot be assimilated.” [Racism] is even worse in Europe than here.

MGB: We also felt the same, compared to our experience in Europe.

NC: I am not surprised. Europe is unbelievable. The most oppressed people in Europe are Romans. Discrimination against them is horrible. The people are Holocaust victims. They were treated the same as Jews, literally by Hitler. France was expelling them to Hungary and Romania, where they were going to be killed. When you do to Jews, [the media?] explodes. But when you do to Romans, no one writes about it. It is the same with Islam in France. It is shocking. In the suburbs, where the North African population lives, the racism they face is astonishing. I always felt that Europe is more racist than the US. It is more visible in the US because of the legacy of slavery, but in attitudes, Europe is just horrible. It was not that visible in Europe because of a more homogenous community. Almost everybody was almost the same. As soon as immigrants come in, it becomes very clear. What happened in Denmark was striking. Remember in Denmark.

MGB: Cartoons against Muhammed.

NC: And there was a big uprising. The history is interesting. There is about 7% Muslims in Denmark. That is a pure white Nordic community with 7% Muslims. The Ministry of Culture made a speech. Shortly after that, the newspaper published this cartoon mocking Muhammed. That had a reaction.

MGB: Was it like a provocation?

NC: Two years before, that same newspaper received cartoons mocking Jesus. They refused to publish it. That is the history. That is Islamophobia. But the way [the issue] was represented here was that Muslims are terrible, do not allow freedom of speech. The actual story is pretty much different. These days, it is not getting better, either.

MGB: What do you think about the use of digital tools by social movements?  We have at least witnessed Edward Snowden in the US. In Turkey, the Prime Minister’s corruption was at least revealed on the web. Do you have hope [for the Digital Age]?

NC: It is double-edged. It offers these opportunities, but also offers opportunities for white racists…What is unfortunate is that people are drawn to positions very much like their own. Say, the New York Times. Yes, there is a lot of criticism. Nevertheless, when you read the New York Times, at least you get some range of opinion. When you go to the Internet, what people do is to go to exactly these places where their opinions are expressed. So if you are on the left, you go to DemocracyNow; if you are on the right, you go to Fox News. You just never hear other opinions. People are getting restricted to their own point of view, which gets reinforced because that is what you hear.

MGB: Pew Research Center revealed that there is a kind of spiral of silence about Snowden on social media. He is not discussed much. When he is, it is in places to get approved. No one wants to be outside the spiral.

NC: Interesting. Here, I did some experiments and asked what kids in the last generation see. How do they react? Most of them do not seem to care very much.


Mine Gencel Bek - link
Teaches at the Department of Journalism, Faculty of Communication, Ankara University, Turkey. 

Noam Chomsky is Institute Professor in the Department of Linguistics and Philosophy at the Massachusetts Institute of Technology, Boston. A member of the American Academy of Science, he has published widely in both linguistics and current affairs. His books include At War with Asia, Towards a New Cold War, Fateful Triangle: The U. S., Israel and the Palestinians, Necessary Illusions, Hegemony or Survival, Deterring Democracy, Failed States: The Abuse of Power and the Assault on Democracy and Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media.




Noam Chomsky: 
"Avrupa ırkçıdır, Türklerle aynı sokakta yürümek istemez; ABD, Türkiye'de demokrasi istemiyor!"



Europe is crying only for, approximate, 500.000 refugees :)

“I think most people feel that we cannot maintain a system where perhaps 190,000 people will arrive every year – in the long run, our system will collapse. And that welcome is not going to receive popular support,” said Wallstrom, Sweden - link

"Migrant workers' house in Germany destroyed in fire. Five refugee shelters have been set alight in the German state in the last few weeks following the arrival of thousands of refugees fleeing war and poverty in the Middle East and Africa." 
20.10.2015-link


Turkey and Jordan to EU: Our Refugee Problem Is Bigger Than Yours...
“Until now, the management of these refugees has been only on the shoulder of neighboring countries,” 
link



Armed masked men around the Greek islands have been targeting migrant boats and turning them back, sometimes throwing their engines away, according to a damning HRW report. This follows witness claims of Greek border guards refusing asylum seekers entry. The report bases its findings on nine witness testimonies detailing cases of masked, often armed, assailants intercepting boats off the Aegean Sea coast, which are usually headed from neighboring Turkey carrying refugees from the Syrian war. The most recent case allegedly took place on October 7 and 9, when the attackers allegedly disabled the engines of several boats and even punctured holes in their inflatable hulls. Some of the boats were towed back into Turkish waters.
23.Oct.2015 - link


Europeans are Hypocritical, Crocodile tears for the dead children 
on the shores of the Aegean.


"Avrupa Komisyonu, Yunanistan ve İtalya başta olmak üzere göçmenlerin geçiş noktasında bulunan ülkelere 
2.4 milyar euro yardım yapacak
Avrupa Komisyonu yüksek sayıda göçmenle mücadele etmekte zorlanan Yunanistan ve İtalya da dahil olmak üzere 
bazı ülkelere krizle başa çıkabilmesi için altı yıl boyunca toplam 2.4 milyar euro yardımda bulunma kararı aldı.
Yardımın en büyük kısmını alacak İtalya'ya 560 milyon euro, Yunanistan'a ise 473 milyon euro verilecek."
10 Ağustos 2015 basın


Sorunu yaşayan sadece göçmenlerde de değil,
sömürgecilerin yarattığı terör yüzünden o bölgede 
yaşamak zorunda olanlarda zor durumda.


Pardon ama, bu ülkelerin mülteci sayısı nedir?
İkiyüzlü Irkçılar!!!



___________________



22 Temmuz 2015 Çarşamba

HEM MANKURT HEM DE STOCKHOLM SENDROMLUSUN!








VE SEN, EVET SEN, DOST ELİNİ UZATAN SEN,
ELİNİ ISIRIYOR, KOLUNU KOPARIYOR, AMA ALDIRIŞ ETMİYORSUN!
HEM MANKURT HEM DE STOCKHOLM SENDROMLUSUN!


___________________________________________________





TÜRK ADALARI İŞGAL ALTINDA

* "Türkiye’nin hem NATO müttefiki hem de komşusu olan Yunanistan, Helenizm macerasından hiç vazgeçmiyor. Eline geçirdiği minicik imkanları sonuna kadar kullanmayı büyük marifet zanneden Yunanistan, Girit Adası’na S-300 füzelerini konuçlandırırken, Ege üzerindeki ada, kaya ve kayacıklardan da gaspedebildiğini tasarrufuna geçirmek istiyor."

Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Oramiral ve eski Büyükelçi Güven Erkaya


* "Yunanistan Savunma Bakanı Panos Kammenos'tan Türkiye'yi kızdıracak bir açıklama geldi. Kammenos, 
Ege'nin Yunan denizi olduğunu söyledi."









Ege Denizi’nde irili ufaklı yaklaşık 3000 ada yer aldığından “Ege” kimi kaynaklarca “Adalar Denizi” olarak da anılmaktadır. Bu adalardan sadece 100 tanesi insanlara yaşama alanı sağlamakta, büyük bir çoğunluğu insanların yaşamasına elverişli olmayan kayalıklardan oluşmaktadır.

Yunanistan, Ege Denizi’ni kendi denizi olarak nitelendirmekte ve Türkiye’nin bu deniz üzerindeki tüm haklarını, ülkesinin toprak bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak algılamaktadır. Türkiye ile Yunanistan arasında Ege sorunlarının çözümüne ilişkin olarak son on yıldır yapılmakta olan gizli kapsamdaki (istikşafi temaslar) görüşmeler sürecinde bugüne kadar toplam 52 görüşme gerçekleşmiş ancak bir sonuç alınamamıştır.

Ekonomik sorunlarla uğraşan Yunanistan, ülkede artan ve ırkçılık düzeyine varan milliyetçiliğe prim verebilir ve bir 12 mil oldu-bittisi ile karşılaşabiliriz. Yunan dış politikası pek dostça çizgide gelişmemektedir. Örneğin Türkiye ile Yunanistan’da okutulan ders kitaplarından iki ülke hakkındaki olumsuz ibarelerin karşılıklı olarak çıkartılması için ‘Atina’da yapılması kararlaştırılan dördüncü toplantı Yunan tarafının isteksizliği nedeniyle gerçekleştirilmemiştir.

EGE DENİZİ HER AN ISINABİLİR - pdf
Doç.Dr.Sait YILMAZ  /  diğer makaleleri




* * * 



2004 Annan Planı'na göre :

a) - 2011 yılına kadar 6000, 2018 kadar 3000 Türk ve yunan askeri adada kalacak, bu tarihten sonra da aynen 1960 antlaşmalarında olduğu gibi sembolik bir anlam taşıyacak olan 650 Türk ve 950 yunan askeri adada bulunacak, her 3 yılda bir bu askerlerin durumunu sıfırlamak amacıyla gözden geçirilecekti.

b)- Türk tarafının %36 olan Toprak oranı %29'a düşürülüyor, Güzelyurt ve çevresi rum yönetimine bırakılırken, 
Karpaz Türklerde kalıyordu.Türklere kalan topraklara rum göçmenler aşamalı olarak yerleşebilecek,bir süre için rumların kuzeye geçişi konusunda bazı kısıtlamalar bulunacaktı. Kuzeydeki evlerine dönebilecek rumların oranı 19 yıla kadar, 
Türk nüfusunun %18'ini aşmayacak, bu dönemden sonra kısıtlamalar kalkacaktı.



* * * 




* KIBRISLI RUMLARIN ÇİRKİN PAYLAŞIMLARI...22 Temmuz 2015 , BASIN


"Kan kurudu, Şehitler Unutuldu"
KKTC Kıbrıs Federasyonuna doğru gidiyor!
Gözde Kılıç Yaşin "Birleşik Kıbrıs" Haberi için
"Kıbrıs'ta yürütülen müzakereler açısından en büyük sorun Türk tarafının karartma uygulaması ve hangi konuların görüşüldü bilgisinin paylaşılmamasıdır."


* Kıbrıs Rum Yönetimi, Ermeniler'in 1915 olaylarına ilişkin iddialarının 100'üncü yıldönümü dolayısıyla adayı ziyaret eden Ermeni Meclis Başkanı Galust Sahakyan'a jest yaptı. Rum vekiller, Sahakyan'ın meclis ziyareti sırasında soykırım iddialarını reddedenleri cezalandıran yasa tasarısını oy birliğiyle onayladı.!


* Nikos Anastasiadis: "Türk askeri çekilmezse çözüm olmaz" - BASIN


Türkiye Kıbrıs'ı Terk Et!
Basın / Nisan 2015







* * * 





Yunan Ta Nea gazetesi, Türkiye’nin, Amerikan Lockheed Martin firmasından satın aldığı 30 adet F-16 Block 50 Plus tipi savaş uçağının önemli bazı bölümlerinin Yunanistan’da üretildiğini iddia etti.

Tan Nea, Yunan Havacılık Sanayisi’nin (EAB) bu konuda Amerikan firmasıyla özel bir anlaşması olduğunu ve Yunanistan’da imal edilen parçaların ilgili sözleşmede belirtilen standartlara uygunluğu kontrol edildikten sonra monte edilmek üzere Amerikalıların sorumluluğunda alıcı ülkelere gönderildiğini" kaydetti.

"Parçaları gönderen olarak Lockheed Martin firması gözükmesine rağmen, tüm dünyaya satılan yeni F-16’ların yüzde 29’unun EAB’nin Tanagra’daki fabrikalarında imal edildiği" belirtilen haberde, "bu çerçevede Türkiye’nin ısmarladığı 30 uçaktan 11’inin Tanagra’da üretilen bölümleri tamamlanarak, teslim edildi" ifadesine yer verildi.

Gazete, "en son 1 Nisan tarihinde savaş uçaklarının ’made in Greece’ dört büyük parçasının Tanagra’da Türk TIR’larına yüklenerek monte edilmek üzere Ankara’daki TAI tesislerine gönderildiğini" kaydettiği haberinde, EAB yetkililerinin bu konuda yaptıkları açıklamalarında "gönderilen parçaların ikinci
sınıf parçalar olmadığını ve bunun ne ilk, ne de son olduğunu" belirttiklerini yazdı.

Gazete haberinde, "Böylelikle 30 adet yeni F-16’ların Türk Hava Kuvvetlerine teslim edildikten birkaç hafta sonra Yunan malı yedek parça taşıyan Türk ve Yunan savaş uçakları Ege semalarında karşı karşıya gelebilir" ifadesini kullandı. 


Vatan Gazetesi , 5.04.2011 (Ali Külebi)



Türkiye’ye 30 adet F-16


DSCA’in açıklamasında, Türkiye’ye yeni F-16 satışının, bölgedeki askeri dengeyi ve ABD’nin Kıbrıs sorununa müzakerelerle çözüm bulunmasını teşvik çabalarını olumsuz etkilemeyeceği kaydedildi. 

Açıklamada, “Bu satış, Türkiye’nin askeri kabiliyetlerinin ilerletilmesi yoluyla ABD’nin dış politikasına ve ulusal güvenlik hedeflerine katkıdabulunacak. Satış, Türk Hava Kuvvetlerinin Türkiye’yi savunma yeteneğini geliştirecek ve teröre karşı küresel savaşa ve NATO operasyonlarına katkısağlayacak” denildi. 

30 adet “F-16 Block 50” tipi savaş uçağıyla birlikte 42 adet General Electric uçak motoru, dost-düşman ayırt etme sistemleri, AN/APG-68(V)9 radarları, yer istasyonları, AN/ALQ-178 elektronik savunma sistemlerive diğer ilgili savunma sistemlerinin de Türk Hava Kuvvetlerine verilmesi öngörülüyor. 

Uçağın ana üreticisi Lockheed Martin’in yanı sıra BAE Advanced Systems, L3 Communications, McDonnell Douglas, Northrop Grumman, General Electric veRaytheon şirketleri, sistemleri imal edecek firmalar arasında yer alıyor. 

Uçakların üretimine, Türk savunma sanayiinin de katkıda bulunması bekleniyor. 

Yunanistan da geçen yıl 30 adet yeni F-16 uçağı alımı için ABD ile anlaşma imzalamıştı.


NTV Eylül 2006




* * *



YUNANLILARIN MEGALİ İDEASI VE İTHAMLARI

* "Yunan Megali İdea'sı ile Elenizm Milliyetçiliği bu topraklara ayak bastığı an vahşeti de beraberinde getirdi". - Neal Ascherson



* SÜMELA MANASTIRI , 15 AĞUSTOS PONTUSÇULUK , MECLİS TUTANAKLARI , KARADENİZ BÖLGESİNİN TÜRK YURDU OLMASI / Bojidar Çipof 

Bojidar Çipof - Haberler 
19 Mayıs 2011

Bu sitedeki, “Sümela Mudanya Arasında “Megali İdea” Hareketliliği” adlı bir önceki makalemizde; Rusya Yunan Cemaatleri Federasyonu Başkanı olan “İvan Savidis” ile ilgili olarak bir bilgi vermek istiyoruz. Adı geçen “İvan Savidis”in aynı zamanda Rus Duması milletvekili olması sebebiyle bazı mailler aldık ve “Yunanistan/Patrikhane/Megali idea” üçgeninde Rusya’nın nerede durduğunu ya da “Rusya da mı Rum Patrikhanesi’nin arkasındadır?” şeklinde sorular soruldu.

Burada bahsedilen Rus milletvekili yazımızda da belirttiğimiz gibi “Yunan asıllıdır” ve “Rusya Yunan Cemaatleri Federasyonu Başkanı”dır. Rusya’nın Rum Patrikhanesi’ne açık bir destek vermesi söz konusu değildir, Rusya’daki “Yunan Diaspora”sı teşkil eden Yunan asıllıların desteği söz konusudur.

Aşırı “Pontus’çu” olan bu kişinin, Bursa Metropolitliğine yeni tayin edilen Metropolit “Elpidophoros (Yani) Lambriniadis” ile de dirsek temasında olduğu ile Bursa’nın Mudanya İlçesi, Zeytinbağı (Tirilye) Beldesi’nde bulunan “Kemerli Kilise” Yunanca adı ile “Panagia Pantovasilissa” üzerinde birlikte çalışmalarda oldukları da yazımızın içeriğindeydi. [SB-NOT:İzmir metropoliti Hrisostomos Yunanlılar İzmir'i işgal ettiğinde: “Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız, ben de bir bardak Türk kanı içmekle, onlara olan kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım...” demiştir. Hrisostomos Bursa Tirilye’de doğmuşve din eğitimini Atina’da almıştır.]

İvan Savidis; 15 Ağustos 2010’da Trabzon Sümela Manastırı’nda Rum Patriği Bartholomeos tarafından yapılan ve Fatih Sultan Mehmed’in, Pontus Rum İmparatorluğu’nu yıktığı güne denk getirilen ayinin de organizatörleri arasındaydı.

15 Ağustos 2009’da ise Sümela’da provokatif bir ayin düzenlemeye çalışan ve Sümela’nın müdiresi ve görevliler tarafından engellenince arbede yaşanmasına neden olan Savidis ile ilgili elimize 2009 tarihli şok görüntüler geçti!

15 Ağustos 2009’da; Selanik Valisi Panayotis Psomyadis’in de aralarında bulunduğu grup, Din adamları Sümela içinde korsan ayin yapmaya kalkışınca ve Müzeler Müdürü Nilgün Yılmazer’in tepkisi karşısında kendisini tartaklamaya ve hakaret etmeye başlayan grup aniden “Yunan Milli Marşı”nı okumaya başlamış.

16 Ağustos 2009’ İHA’ya göre; şu haber yer aldı: Savidis; “Trabzon’da Ortodoks kilisesi inşa edeceğim” ve “Bu kiliseler, bizim atalarımızdan kalan kiliseler. Dindar insanların kiliseleridir, Türk Hükümeti’nin kiliseleri değildir. Bu olayın ne kadar önemli bir olay olduğunu tüm dünyaya göstereceğim” dedi.

Bir önceki makalemize ek mahiyetinde bu girişi yapmaktaki maksadımız ise önümüzdeki 15 Ağustos’ta artık Patrikhane ve Pontus’çu oluşumların bu kez “ev sahibi” modunda orada olacaklarıdır.

Acaba aklımızın şöyle bir durumu alması mümkün müdür? Bir Türk turist grup, aynı bu 2009’da turist olarak gelen Yunanlı grup gibi Yunanistan’ın bir yerinde korsan namaz kıldırması ve buna müdahale eden resmi görevlilere darp etmesi, tartaklaması mümkün müdür? Hele de, görevlilere hakaretler yağdırırken “İstiklal Marşı”nı okumaya başlaması mümkün müdür?

Ya da suali birde şu şekilde soralım: Böyle bir fiili yapacak Türk grubun başına ne gelir?

Rum Patrikhanesi ve Megali İdea faaliyetlerini hakkında önceden yazdığımız her yazı gerçekleşiyor. İnternet ortamında bazı adı Hıristiyan olan sitelerde bizi komplo üretmekle suçlayanlar da oluyor. Ama yazdığımız her yazı tarihe not düşmekte ve doğruluğu ortaya çıkmaktadır. Medya ve internet ortamlarında münferit olarak bu olaylar hakkında, oluştuktan sonra ufak da olsa haberler çıkmakta ve yazılarımızın sağlaması gerçekleşmektedir. Ancak, üzücü olan şudur ki; bu fiiller bir bütünün parçalarıdır ve bunların tümü bir arada analiz yapıldığında gerçek fevkalade ürkütücüdür.

Yunanistan’ın şu anda ekonomik açıdan resmen “iflas” noktasında olmasını; “Bu adamlar bize bu durumda ne yapabilir?” şeklinde hafife alanlar da maalesef çoktur. Unutulmamalıdır ki; başta ABD olmak üzere Dünya’da dolar milyarderi Yunanlı çoktur ve her ne kadar şu anda Rum Patrikhane’sine on yıllardır akan Yunanistan bağışının aksaması ile maddi açıdan Patrikhane’nin de şu anda biraz dara düşmüş olması ana ülkü için para bulma kabiliyetlerinde sıkıntı yaratmaz.

İşte Sümela örneğinde olduğu gibi ya da geçen sene Ayasofya’da kırsan ayin yapmaya kalkışan Amerika’dan bir Yunan asıllı dolar milyarderi Chris Spirou örneği gibi ana ülküleri olan “Megali İdea” için bunlar her zaman para bulacaklardır.

Bu bağlamda; 15 Ağustos 2009’da Sümela’da yapılan terbiyesizlik ve Yunan Milli Marşı’nın okunması ile 2010’daki büyük gövde gösterisi, ister istemez gözlerimizi 15 Ağustos 2011’e dikmemize sebeptir ve çok dikkat edilmesi gereklidir.

Zira bu kez artık “gelenekselleşecek” bir ayine izin verilmiş olunacak, “ayin bahane” olacak yine eski Pontus haritalı giysiler ve okunacak milli marşlarla Sümela artık “Yunan/Pontus kurtarılmış bölgesi” halini alacaktır.

15 Ağustos 2009’daki provokasyon ile ilgili olarak, biraz gecikmeli de olsa, 7 Ocak 2010’da Aydın Milletvekili Ertuğrul Kumcuoğlu’nun TBMM’de gündem dışı söz alarak yaptığı konuşma; içeriği nedeniyle önem arz etmektedir.

Aşağıda Meclis tutanaklarından bu konuşmanın tam metnini ve imlâsına da dokunmadan, konu ile ilgili olanların bilgisine sunuyoruz:



TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ
45’inci Birleşim
7 Ocak 2010 Perşembe

BİRİNCİ OTURUM
Açılma Saati: 15.00

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU
KÂTİP ÜYELER: Bayram ÖZÇELİK (Burdur), Yusuf COŞKUN (Bingöl)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 45’inci Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.
Gündeme geçmede önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

(…) Gündem dışı ikinci söz, Sümela Manastırı’nın ayine açılması hakkında söz isteyen Aydın Milletvekili Ertuğrul Kumcuoğlu’na aittir. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Kumcuoğlu.

2.- AYDIN MİLLETVEKİLİ ERTUĞRUL KUMCUOĞLU’NUN, SÜMELA MANASTIRI’NIN AYİNE AÇILMASINA İLİŞKİN GÜNDEM DIŞI KONUŞMASI

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Aydın) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepimizin bildiği gibi, son günlerde Sayın Dışişleri Bakanı ve Dışişleri Bakanlığımız “Komşularla Sıfır Sorun” biçiminde bir söylem geliştirdi.

Hepiniz takdir edersiniz ki dış politikada söylemler ile eylemleri örtüştürmek son derece zor bir sanattır. Dolayısıyla, bu konuda mesafe alabilmeniz için, sizin, sadece sizin değil muhataplarınızın da en az sizin kadar hazırlıklı, istekli ve iyi niyetli olması gerekir.
Şimdi, bu komşularımızdan biri, bizim, Yunanistan. Yunanistan Ortodoks bir ülke ve bizim de Trabzon’umuzda Sümela Manastırı diye, eskiden manastır olarak kullanılmış, fakat uzunca bir süredir kaderine terk edilmiş, sonra müzeye dönüştürülmüş bir yapımız var.

Şimdi, gazetelerde bir haber görüyorum. Diyor ki: “Trabzon’daki tarihî Sümela Manastırı’nda bir tabu yıkıldı.” Yıllardır ibadete kapalı olan bu manastır, senede en az bir defa 15 Ağustosta ibadete açılacakmış. Buna sebep olan hadise de geçen 15 Ağustosta yaşadığımız oradaki bir etkinlik ve etkinlik dolayısıyla misafirler ile oradaki yöneticiler arasında çıkan çatışmaymış.

Değerli arkadaşlar, ne olmuş? İşte, Yunanistan’dan 500 kişi ayine gelmiş de ayin yapmak istemişler. Bakalım öyle mi olmuş?

Bir kere şunu unutmayalım, hafızalarımızı tazeleyelim: O 500 kişi oraya kendiliğinden gelmedi. O 500 kişinin başında Selanik Valisi vardı. Siz, Türkiye’de herhangi bir valinin, bir bayram namazı vesilesiyle Yunanistan’dan, Türkiye’den 500 Müslüman’ı toplayıp Selanik’te veyahut da İskeçe’de bir camide namaz kılmaya gitmesini devletinin izni, bilgisi hatta teşvik ve desteği olmadan yapabileceğini düşünüyor musunuz? Provokasyonun arkasında Selanik Valisi vardı.

Haydi geçelim bunu bir kalem. Bakalım, bu adamlar buraya ayin yapmaya mı gelmişlerdi? Bakın ne diyor, kim ne diyor: 24 Ağustos tarihli Kathimerini gazetesi -ki, bu Yunanistan’da neşredilen bir Yunan gazetesidir- 

“O gün -15 Ağustos 2009 tarihinde- Sümela Manastırı’nda 2 kişi -isim de veriyor- Stelios Papathemelis ve Panagiotis Psomiadis diye 2 Yunanlı Yunan Millî Marşı’nı söylemişler hem de Türk topraklarında.” diye altını çiziyor.

Beyefendiler, Hükûmet olarak ağzınızı açacağınıza kulağınızı açsaydınız, orada okunanın İncil değil Yunan Millî Marşı olduğunu bilirdiniz. 

Ama, bunu işte ilk defa burada öğreniyorsunuz. Karşı taraf iyi niyetli değil.

Efendim, o tesadüftü, adamların dilleri sürçtü, İncil okuyacaklarına Yunan Millî Marşı’nı okudular… Öyle mi? Gelin bakalım öyle mi değil mi.

Kathimerini gazetesi devam ediyor: 

Pontus konusuna ilişkin yeni ve güçlü bir adam ortaya çıkmış. Kimmiş bu? Rus Parlamentosundan İvan Savidis’miş. Rus Parlamentosundan İvan Savidis. Neymiş bu adamın konumu? Rus milletvekili, aynı zamanda Yunan devleti tarafından yurt dışındaki Helenizm Konseyine Doğu Avrupa’daki soydaşlarla ilgili konulardan sorumlu olarak atanmış Savidis. Yunan Hükûmeti tarafından Rus milletvekili doğudaki Yunan soydaşlarının sorunlarını yönlendirmekten sorumlu yapılmış. 15 Ağustosta Sümela’daki hadisenin arkasında bu Savidis var. Çünkü niye? 

Gazete devam ediyor: “Trabzon’daki Sümela Manastırı’na şimdiye kadar düzenlediği üç ziyaret kutsal ziyaret özellikleri kazanmaya başladı.” 

Haa, demek ki, bizim gazetenin yazdığı gibi, efendim, öyle, bir tabu yıkılmamış, eskiden beri ibadete filan açık değilmiş burası. Son üç yıldır, Yunan Hükûmeti, bir yandan Selanik Valisi üzerinden, diğer yandan Savidis isimli Rus parlamenter üzerinden bir tezgâhın peşinde.

Şimdi, bunları bilmeden, bunları nazarıitibara almadan komşularınızla ilişkilerinizi iyileştiremezsiniz. Efendim, biz iyileştiririz.

Burada dikkat edilmesi gereken ikinci konu da şudur değerli arkadaşlar: Eğer siz dış politikada ufak veya büyük, önemli veya önemsiz bir değişiklik yapıyorsanız, bunu kamuoyuna “Efendim, bizden önce yapılan her şey yanlıştı. Biz bunları düzeltiyoruz.” diye girerseniz, karşı tarafta böyle bir izlenim bırakırsanız, böyle bir kanaat bırakırsanız başınıza ne gelir biliyor musunuz? Taş düşer. 

Kalkar bir Bulgar Hükûmeti üyesi sizden 1913’te olan meseleler dolayısıyla 10 milyar dolar tazminat ister.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – 20 milyar dolar!

BAŞKAN – Lütfen sözünüzü tamamlayınız.

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Devamla) – Değerli arkadaşlar, yıl 1999, tarihi 11 Aralık, Helsinki Zirvesi var. Türkiye, Avrupa Birliğine tam üyelik sürecinde önemli bir dönüm noktasında direniyor ve Avrupa, Türkiye ile tam üyelik sürecini kesmeyi göze alamadığı için, gece yarısında, efendim, Komisyon Başkanı Solana ile AB’nin genişlemeden sorumlu Verheugen’i Chirac’ın uçağına bindirip Türkiye’de zamanın Türk yönetiminin ayağına gönderiyor ve yazılı olarak Türkiye’nin istedikleri tavizleri verip gidiyorlar. Ondan sonra zamanın Başbakanı öbür taraftaki, ertesi günkü toplantıya gidip şey yapıyor.

Bakın arkadaşlar, aradaki farka bakın. On sene önce, Avrupa bizim ayağımıza geliyor, on sene sonra siz, Avrupa Birliğine tam üye olmak için Bulgaristan’a 10 milyar dolar rüşvet ödemek durumunda kalıyorsunuz. Bunun da adı “Başarılı dış politika.” Hadi canım sen de!

ÖZKAN ÖKSÜZ (Konya) – Kim ödemiş?

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Devamla) – İstiyor adam rüşveti.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ÖZKAN ÖKSÜZ (Konya) – İste, iste, sen de iste!

BAŞKAN – Sayın Kumcuoğlu, lütfen sözünüzü bağlayınız.

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Devamla) – Bakın, değerli arkadaşlar, dikkatli olmak zorundayız. Gözümüzü dört açmak zorundayız. Ağzımızı değil kulağımızı açmak zorundayız. Dış politika, ince sanattır, lafa, güzafa gelmez.

Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla selamlıyorum, teşekkür ediyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kumcuoğlu.

Bojidar ÇİPOF
SÜMELA MANASTIRI İÇİN “15 AĞUSTOS 2011” TARİHİNE ŞİMDİDEN ÇOK DİKKAT EDİLMELİDİR:
İLK KURŞUN
diğer yazıları







Şurası iyi bilinmelidir ki günümüz insanlarının anlam veremedikleri her isim Rumca veya Yunanca değildir.  Öyle görünmektedir ki bu bölgenin hâkimi en az beş bin yıldır Türklerdir.  Karadeniz Bölgesi’nde hâkim kültür de en az beş bin yıldır Türk kültürüdür.

Prof.Dr.Necati Demir / pdf







Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necati Demir, Karadeniz Bölge-si'nin tarihinin topluma hep yanlış aksettirildiğini belirtti. 

"Yabancı isimler, bozacının şahidi şıracı misali hep birbirlerinin görüşünü destekleyerek, bölgenin tarihini istedikleri gibi şekillendirmeye çalışıyorlar. Bölgenin tarihi topluma hep yanlış aksettiriliyor" diye konuştu. Türklerin Karadeniz Bölgesi'nde binlerce yıldır bulunduğunu, en basit örneğinin Mesudiye ilçesi Esatlı köyündeki Göktürk yazıtlarının olduğunu vurgulayan Demir, "Yaptığım araştırmalarda Esatlı'daki kitabelerdeki yazıtlar, şekiller, alfabeler Sibirya'da, Azerbaycan'da, Moskova'nın yakınlarında da bulunuyor. Türkler binlerce yıldır Karadeniz'deydi. Bu bölgeyi Pontus ile ilişkilendirenler, bu konuyu allayıp pullayarak sunuyorlar. Bazı kesimler ne-dense Pontus hezeyanına fazla kapılmışlar" dedi.

Yine bazı kaynaklarda Ordu'nun Rumca isminin 'Kotyora' olarak lanse edildiğini hatırlatan Demir, bunun yanlış olduğunu söyledi. Demir, M.Ö. 4. yüzyılda Türkistan'dan batıya göç eden Türk boylarından olan Kut'ların Doğu Karadeniz Bölgesi'ne hakim olduğunu, Ordu ve çevresine yerleştiklerini kaydederek, 

"Ordu ilinin ismi Kotyora değil, Kut-yora'dır. Yani "Kut'ların yöresi, yurdu" anlamındadır. Ordu yöresinde bir çok köy ve yörenin ismi 'Kutluca'dır. Ordu hiçbir zaman Rum olmamıştır" açıklamasında bulundu.  basın







* * *








* * *



Yunan askerlerin kin dolu Türkiye marşı: "Dağlarda ekmek yerine Kosovalıların, Arnavutların ve Türklerin kanını içeceğiz" 



* * *



"DÜŞMANLARIMIZ" KOL KOLA, SEN UYU!
* "Yunanistan’da sözde Ermeni soykırımını inkar edenler cezalandırılacaklar"





* * *



200 milyon dolarlık Pasific dizisinde Türkiye"ye ağır itham!

Dizide İzmir"in Türkler tarafından yakıp yıkıldığı iddia edilen sahnede Yunanlı anne, "Türkler 1922"de girip yakıp yıktılar. Her şey gitti. Hayatta kaldıysan annem ve benim gibi kaçardın. Ama biz rıhtıma kadar gidebildik. Sonra bir gemiye yüzdük. Kaptan bizi gemisine aldı ve Pire"ye kadar götürdü. Hayatlarımızı kurtardı. Ama evimiz gitmişti. Ne yapacaktık? Buraya geldik" şeklinde konuşuyor.....LAKİN , İZMİR'İ ERMENİLER YAKMIŞTIR.





* * * 



* Bu da, "başka bir tür hainlik"lerden sadece biri...:

"Afyon’un AKP’li Belediye Başkanı Çoban, Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’yu kan gölüne çeviren işgalci Yunan askerlerini şehit ilan ederek onlar için anıt yaptıracağını söyledi." - 2009 / haber linki




* BİR DE GERÇEKLER VAR:

"KURTULUŞ SAVAŞI İLE İLGİLİ YUNAN BELGELERİ" 
Prof.Dr. İzzet ÖZTOPRAK / PDF: 




* * *


* II. Dünya Savaşı Yıllarında Anadolu Sahillerine Sığınan Yunanlı Sivil Mülteciler

II. Dünya Savaşı pek çok ülkeyi, değişen derecelerde, etkilemiştir. Şüphesiz en çok etkilenenler de savaşın tarafı olan ülkeler olmuştur. Bu ülkelerden biri olan Yunanistan, savaşın ve işgalin beraberinde getirdiği sefalet ve ölümle yüzleşmek zorunda kalmış, bu nedenle de çok sayıda Yunanlı asker ve sivil, Türk topraklarına iltica etmiştir.

II. Dünya Savaşı yıllarında Anadolu sahillerine sığınan Yunanlı sivil mültecileri konu edinen bu çalışmayla, Yunanlı sivil mültecilerin neden, ne zaman, nerelere ve ne kadar iltica ettiği sorularının aranan cevapları tespit edilmeye çalışılmıştır.

Yunanistan’ın Alman ve İtalyanlar tarafından işgalinden kaynaklanan sorunlar nedeniyle 1941-1945 yılları arasında 30.000’nin üzerinde Yunanlı sivil mültecinin Batı Anadolu, kısmen de Akdeniz sahillerine sığındığı görülmüştür.

Ayrıca Türk Hükûmeti’nin mültecilere karşı tutumu ile sığınmacıların akıbetleri de tespit edilmeye çalışılarak, Türk-Yunan ilişkilerinin pek bilinmeyen ya da üzerinde fazlaca durulmadığı anlaşılan insani boyutuna da katkı sağlanması hedeflenmiştir.

..

Türk-Yunan ilişkilerini konu edinen ciddi çalışmalar yerli ya da yabancı olsun dikkate değer boyutlara ulaşmış gibi görünmektedir. Ancak, II. Dünya Savaşı yıllarında Türk-Yunan ilişkilerini inceleyen çalışmalara bakıldığında, olaylar daha çok askerî ve siyasî boyutta değerlendirilmiş olup, savaş sürecinde iki ülke arasındaki insanî ve sosyal ilişkileri derinlemesine ele alan pek fazla araştırmaya rastlanmaz. 

Söz konusu süreçte, Türk-Yunan ilişkileri değerlendirilirken; fiilî anlamda çarpışmalara katılmayan Türkiye’nin, savaşın bitimine doğru sadece ilânen sürece iştirak ettiği, Yunanistan’a da birkaç şişe tentürdiyot ile birkaç kasa da kurutulmuş balık ve tuz göndermekten öteye geçmeyen bir tutum sergilediği düşünülmemelidir. II. Dünya Savaşı her açıdan pek çok ülkeyi derinden etkilemiş ve değişen derecelerde söz konusu devletleri sıkıntılara sürüklemiştir.

Hiç şüphesiz savaşlarla birlikte ölüm ve sefaletle acı bir şekilde yüzleşmek zorunda kalan, savaşın tarafı olup işgali yaşayan ülkeler olmuştur. Bu ve benzer olumsuzluklara maruz kalan ülkelerden biri de Yunanistan’dır.

II. Dünya Savaşı’nın yol açtığı sosyal ve ekonomik yıkımdan Yunanistan da kaçınılmaz bir şekilde etkilenmiştir. Yunanistan’ın tarımsal üretimi, II. Dünya Savaşı yıllarında savaşın getirdiği olumsuzluklar nedeniyle savaş öncesi üretim düzeyinin %70 oranında gerisine düşmüştür. 

Yunanistan’ın işgal gideri olarak yüklü bir para ödemek zorunda kalması, bunun yanı sıra işgalcilerin, ülkenin tüm gelir kaynaklarına el koymaları ve özel işgal banknotları bastırmaları kısa sürede durumun oldukça kötüleşmesine neden olmuştur. Bu banknotlar bütün askerî birlikler tarafından, büyük bir rahatlıkla ve hiçbir kayda bağlı olmaksızın ihtiyaçlarının gerektirdiği ölçüde basılmıştır. Bu durum para sisteminin kısa sürede çökmesine ve büyük bir enflasyona neden olmuştur. Uluslararası ticaretin tamamen durdurulmuş olması, gıda maddeleri ithal eden bir ülke için trajik sonuçlar doğurmuştur. Kısa sürede temel ihtiyaç maddeleri tükenmiş ve buna bağlı olarak karaborsacılık yaygınlaşmış; diğer yandan şehirlerde yiyecek sıkıntısı da baş göstermeye başlamıştır.

Yunanistan’ın Alman ve İtalyanlar tarafından işgal edilmesi sadece Yunan tarihinde eşi olmayan bir yıkıma sebep olmakla kalmamış, özellikle Atina ve Pire’de yaşanan büyük bir açlığa da sebep olmuştur. Ülkedeki açlık, sefalet ve nihayetinde ölüm korkusu Yunan halkı için daha güvenli bölgelere sığınmayı bir zaruret haline getirmiştir. Bu fırsatı yakalayabilen asker ve sivil pek çok sayıdaki Yunanlı, ülkesini terk ederek Anadolu topraklarına sığınmıştır.

İşgal altındaki Yunanistan’da yaşanan söz konusu dram karşısında Türk halkı, Yunan halkının sıkıntılarını görmezden gelememiş ve büyük bir duyarlılık sergileyerek düzenlenen kampanyalarla, komşu ülke için yardımlar toplamıştır.

Kızılay’ın koordinasyonu ve katkılarıyla Türk Hükûmeti Yunanistan’a, kendi yeterliliği ölçüsünde, yardımlarda bulunmuştur. Yardımlar sırasında Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti, bir bakanının istifasını kabul pahasına Yunanistan’a yardım ve kolaylaştırma faaliyetlerine devam etmiştir.

II. Dünya Savaşı esnasında Türk Hükûmeti’nin Yunanistan’a belki de en önemli yardımı, Türkiye’ye sığınan Yunan mültecilere kucak açması olmuştur.

..

Yunan Mültecilerin Karaya Çıktıkları Yerler ve Sayıları

Yunan ve kısmen İtalyan adalarından Anadolu sahillerine gerçekleşen Yunanlı mültecilerinin akını, 1941 Mayısı’nda başlamıştır. Adaların dışında Selanik ve Pire’den de mültecilerin geldiği yönünde bilgiler mevcuttur. 1941 Mayısı’nda başlayan mülteci akını, 1 Mart 1943 tarihine gelindiğinde, Anadolu sahillerine sığınan Yunanlı sivil mültecilerin miktarı 22.525 kişiye
ulaşmış bulunuyordu. 

Sonraki süreçte de mültecilerin Anadolu kıyılarına ilticaları devam etmiştir; Kaş Gümrük Muhafaza Bölük Komutanlığı’ndan alınan 18 Ekim 1943 tarihli rapora göre, Meis Adası’nın bombalanmasıyla, zor duruma düşen halktan, 17 erkek, 59 kadın ve 26 çocuk olmak üzere toplam, 102 Rum mülteci, Bayındır Limanı’na sığınmıştır. 

13-22 Kasım 1943 tarihleri arasında ise, Çeşme, Kuşadası, Marmaris, Güllük ve Söke mıntıkalarına, 631 Yunanlı sivil iltica etmiştir. 

İlticalar diğer Batı Anadolu şehirlerine de gerçekleşmiştir.

Muğla, İzmir ve Aydın şehirlerinden alınan bilgilerden anlaşıldığı üzere, 
8 Kasım 1943 tarihinde 40, 19 Kasım 1943 tarihinden sonra da, 2.800 kişi Kuşadası’na; 1.500 kişi de Bodrum’a iltica etmiştir. 

20 Kasım 1943 tarihinde, 332 Yunanlı sivil Çeşme’ye ve uyrukları tespit edilemeyen bir sivil, Aydın Gümrük Karakolu’na; 17 kişi Bodrum’a ve 39 kişi de Datça’ya iltica etmiştir. 

Söz konusu tarih itibariyle, 3.000 mültecinin Kuşadası’nda bulunduğu bilinmektedir. 

26 Kasım-2 Aralık 1943 tarihleri arasında Kuşadası, Çeşme, Bodrum, Marmaris, Söke ve Fethiye Gümrük Muhafaza Birlikleri’nden alınan raporlarda, söz konusu mıntıkalara 147 Yunanlı sivilin iltica ettiği bildirilmiştir. 

4-11 Aralık 1943 tarihleri arasında Kuşadası, Çeşme, Bodrum ve Marmaris mıntıkalarına 487 Yunanlı sivil iltica etmiştir. 

11-16 Aralık 1943 tarihleri arasında ise, Çeşme, Bodrum ve Marmaris mıntıkalarına 86 Yunanlı sivil iltica etmiştir. 

Gerçekten de mülteci akını durmamış, işgalin ortaya çıkardığı ağır sonuçlara paralel olarak Yunanlı sivillerin Anadolu sahillerine sığınma süreci fasılalarla da olsa devam etmiştir.

2-22 Aralık 1943 tarihleri arasındaki son yirmi günlük süre zarfında İzmir, Muğla, Antalya ve Aydın şehirlerine çoğunluğu Yunanlı olmak üzere, çok sayıda mülteci sığınmıştır. Mültecilerin bölgedeki şehirlere göre dağılımı ise aşağıdaki gibidir:

İzmir: Kuşadası ve Çeşme kazalarına 8.400 kişi iltica etmiş, bunlardan 6.076’sı Suriye’ye sınır dışı edilmiştir. 

Söz konusu tarihlerde, 1.902 erkek, 288 kadın ve 137 çocuk olmak üzere toplam, 2.324 mültecinin bölgede bulunduğu bilinmektedir.

Muğla: Şehre 435 mülteci sığınmış, buna karşılık daha önce iltica edenlerle birlikte 4.286 mülteci sınır dışı edilmek üzere sevk edilmiştir. 

Söz konusu tarihlerde, 29?* mültecinin bölgede bulunduğu bilinmektedir.

Antalya: Şehre 27 kişi iltica etmiş ve daha önce bölgeye sığınan mültecilerle birlikte, 50 kişi sınır dışı edilmiştir. Söz konusu tarihlerde Kaş kazasında 20 mülteci bulunmaktaydı.

Aydın: Çeşitli tarihlerde 235 mülteci şehre gelmiş ve bunların hepsi sınır dışı edilmek üzere sevk edilmişlerdir.

Netice olarak, 2-22 Aralık 1943 tarihleri arasında toplam, 9.176 mülteci bölgeye gelmiş; buna karşılık daha önce iltica edenlerle birlikte 10.626 kişi sınır dışı edilmiştir. 

Söz konusu tarihlerde Anadolu’da 2.373 mültecinin olduğu ve bunların da düzenli olarak sınır dışı edilmek üzere sevk edilmeye başlandığı bilinmektedir.

Yine bu tarihten itibaren Bodrum, Çeşme, Marmaris, Kuşadası Gümrük Muhafaza Birlikleri’nden gelen yazılardan mülteci akınının devam ettiği anlaşılmaktadır.

22-26 Aralık 1943 tarihleri arasındaki dört günlük sürede; Bodrum, Çeşme, Marmaris, Kuşadası limanlarına toplam, 940 mültecinin geldiği, aralarında İtalyanların da olmasına rağmen, çoğunluğunu Yunanlı mültecilerin oluşturduğu bilinmektedir. Yunan mülteciler arasında zaman zaman Yunan devlet yetkililerinin de olduğu anlaşılmaktadır. 

Örneğin Çeşme Limanı’na iltica eden 13 Yunanlı sivil mültecinin arasında Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Genel Katibi, Aleksandros Arliropolos ve Yunanistan’ın Belgrat eski Sefiri Ragorosenir ve Yunanistan’ın Paris Konsolosu, Liros Arkiros da bulunmaktaydı.

Gümrük Muhafaza Komutanlıkları’nın yetkili mercilere gönderdiği raporlardan hareketle, mülteciler hakkında yapılan tespitler, raporlardaki kronolojik düzensizlikler nedeniyle bazı eksikliklerin olduğu izlenimini vermekle birlikte;

Aralık 1943-Şubat 1945 tarihleri arasındaki belgelerin daha düzenli bir şekil almasıyla Yunanlı sivil mültecilerin karaya çıktıkları yerler ve miktarları daha bir netleşmektedir. Aşağıda düzenlenen çizelgeden de anlaşıldığı üzere, bu süreçte toplam 7.118 Yunanlı sivil mültecinin Batı Anadolu sahil şehirlerine sığındığı anlaşılmaktadır. Bunların 2.978’i erkek, 1073’ü kadın, 1.480’i çocuk, 1579’unun durumları belirsiz ve 8’i de kadın ve çocuklardan oluşmaktadır.

Netice itibariyle, 1941 Mayısı’ndan 1 Mart 1943 tarihine kadar 22.525 (bkz.Tablo II); 

18 Ekim 1943’den 16 Aralık 1943 tarihine kadar 1.755; 
27 Aralık 1943’den 17 Şubat 1945 tarihine kadar da, 7.118 kişi olmak üzere (bkz. Tablo I) toplam, 31.398 Yunanlı sivil mültecinin Batı Anadolu, kısmen de Akdeniz sahillerine iltica ettiği ortaya çıkmaktadır. 

Bunun yanı sıra çoğunluğunu Yunanlı sivil mültecilerin oluşturduğu anlaşılan, diğer mültecilerin miktarının bir kısmını da söz konusu rakama eklendiğinde, Yunanlı sivil mültecilerin miktarının daha da artacağına şüphe yoktur. Uyrukları tespit edilemeyen ancak, çoğunluğunu Yunanlı sivil mültecilerin oluşturduğu varsayılan, 1943 Kasımı’nda, 2.800 mülteci Kuşadası’na; 1.517 mülteci Bodrum’a; 20 mülteci Aydın’a ve 39 mülteci de Datça’ya iltica etmiştir. 

Söz konusu tarih itibariyle, 3.000 mültecinin Kuşadası’nda bulunduğu bilinmektedir.

2-22 Aralık 1943 tarihleri arasındaki yirmi günlük sürede, 9.176 ve 22-26 Aralık 1943 tarihleri arasındaki dört günlük sürede de, 940 mültecinin Kuşadası’na iltica ettiği düşünülürse, rakamların hiçte azımsanamayacak boyutlara ulaştığı görülecektir.

Çeşme-Ilıca Mülteci Kampı

Yunanlı sivil mültecilerin Batı Anadolu, kısmen de Akdeniz sahil şeridindeki yerleşim yerlerine iltica ettikleri bilinmekle birlikte, Çeşme-Ilıca Mülteci Kampı’nın -İstanbul Milletvekili ve CHP İzmir Bölge Müfettişi G. Bahtiyar Göker’in konuyla ilgili olarak hazırladığı ve yetkili mercilere gönderdiği rapordan anlaşıldığı kadarıyla- oldukça öne çıkan bir yer olduğu anlaşılmaktadır.

Savaştan can havliyle kaçan bu insanların Çeşme’de ortaya çıkardığı manzaraya genel olarak bakılacak olursa, durumun vehameti daha iyi anlaşılacaktır.

1942 Nisanı’nın ikinci haftasından itibaren İzmir’in Çeşme ve Çeşme’nin Ilıca Kasabasına Yunan mülteciler sığınmışlardır. Yirmi gün içerisinde 4.800’den fazla Yunan mülteci bölgeye gelmiş, sonraları bu rakam 6700’leri aşan bir boyuta ulaşmıştır. Söz konusu mülteciler, Hükûmete ait binalara ve 120 çadırdan oluşan bir kampa yerleştirilmişlerse de, yeterli olmamıştır.

Çeşme’nin otelleri, hanları, evlerinin büyük bir kısmı; Ilıca’nın tüm otelleri, evlerin bir kısmı, hatta boş dükkânlar ile depolar da, Yunan mülteciler tarafından doldurulmuştur. Bu yerlerin yetersiz kalması üzerine, bölgeye gelen mülteciler sokaklara yayılmışlardır. Temizlikten uzak, sefil ve perişan bir halde bulunan mültecilerden, bit vb. haşere ortalığa yayılmıştır. Çeşme’deki mültecilerin iaşe ve iskân işleri Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekâleti tarafından temin edilmekle birlikte; ilk zamanlarda gelen mülteciler, açlıkla karşı karşıya oldukları için her ne pahasına olursa olsun yiyecek temin edebilmek için elbiselerini ya da yanlarında bulunan eşyaları satmışlardır.

Bu yüzden bölge ahalisi ellerinde bulunan erzakı elden çıkarmış, bu nedenle bu defa da kendileri sıkıntı içerisine girmişlerdir. Bir bütün ekmek, bir cekete takas edilmiş; ahaliden bazıları evlerinde mültecilerden aldıkları mallar ile sergiler açarak alış veriş etmişlerdir. Çeşme bölgesine mültecilerin gelmesi ile ortaya çıkan hastalıkların engellenmesi amacıyla şiddetli tedbirler alınmışsa da, yöre halkı bu hastalık meselesinden oldukça tedirgin olmuştur. Çünkü Yunan mülteciler her tarafa yayılmışlardır. Yeterince ilacın bulunmaması ve yöre insanın sağlık önlemlerine uymaması ve benzeri mülahazalar bu yöndeki endişeleri arttırmıştır.

Yunan Mültecilerin Karşılaştıkları Sorunlar

Mültecilerin karşı karşıya kaldıkları sorunların başında barınma, beslenme ve sağlık konuları gelmektedir. Yukarıda değindiğimiz Çeşme ve Ilıca’da olduğu gibi barınma, beslenme ve sağlık konularında, Türk Hükûmeti’nin gerekli tedbirleri almasına rağmen, yerleşim yerlerindeki fizikî şartların yetersizliğinden, çok sayıda mülteciyi barındıracak miktarda boş binanın bulunmamasından, bazı aksaklıklar ortaya çıkarmışsa da, mültecilere tahsis edilen çadırlar sayesinde barınma problemi aşılmaya çalışılmıştır. 

Yetkililerin mültecilerin barınma problemini -Nazilli’de olduğu gibi- uygun yerlere barakalar yaparak da çözme yoluna gittikleri görülmüştür.

Nazilliye sığınan Yunanlı mültecilerin barınabilmeleri için Nazilli Fabrikası’nın yakınına 20-30 civarında tahtadan baraka yapılmıştır. Aynı zamanda mülteciler Nazilli Fabrikası’nda işçi olarak da çalışmışlardır. Bu barakalarda barınan Yunanlı mülteciler savaşın bitiminde Yunanistan’a dönmüşlerdir.

Mültecilerin karşılaştıkları bir diğer sorun da, yolculukları esnasında başlarından geçen kazalardır. Örneğin, Yunan Adalarından gelerek Çeşme’ye sığınan 235 Yunanlı mülteci, alınan genel karar gereği geldikleri adalara iade edilmek üzere, Kaptan Gürbüz Akyürek idaresindeki Ender adlı Türk motoru ile 4 Nisan 1942 tarihinde Çeşme’den hareket etmiştir; ancak Ender adlı Türk motoru Seferihisar’ın Çelik mevkiinde kayalıklara çarparak batmıştır. Kaptan Gürbüz Akyürek ve 209 Yunanlı mülteci boğulmuştur. 3 Türk tayfa ve 26 Yunanlı mülteci bu elim kazadan kurtulabilmiştir. Kurtarılan Yunanlı mülteciler Seferihisar’da gözetim altına alınarak iskân ve iaşeleri sağlanmış ve gerekli işlemleri yapmak üzere, olaya Cumhuriyet Savcısı el koymuştur. 

Yine benzer bir olay 26 Şubat 1944 günü gerçekleşmiştir. Yunan bandıralı Vangelistra motoru saat 5:30’da Çeşmenin 8 km. güneydoğusunda Alaçatı Limanı’nda, Ağrilya önünde karaya oturmuştur. Fırtınanın şiddetinden devrilen geminin içinde bulunan 59 Yunan mülteciden 54’ü Türk görevliler tarafından kurtarılmış, dördü kaybolmuş, bir erkek mültecinin de cesedi bulunmuş ve yerel memurlar tarafından gerekli işlemler başlatılmıştır. Yaşanan kazaların yanı sıra sahillerimize sığınmaya çalışan mültecilerin karşı karşıya kaldıkları diğer önemli bir problem de Alman uçaklarının saldırılarına uğramaları olmuştur.

Türk Hükûmeti’nin Yunan Mültecilere Karşı Tutumu ve Mültecilerinin İadeleri

Türkiye’ye gelecek sığınmacılarla ilgili olarak, Türk Hükûmeti, iltica edenlerin herhangi bir şarta bağlı olmaksızın kabul edilmesi ve haklarında mülteci muamelesi yapılmasını uygun bulmuştur. 21 Mart 1942’de Milas’ın bombalanması üzerine mültecilerin kabul edilmemesi durumu söz konusu olmuşsa da sonraki süreçte Türk Hükûmeti, Türkiye’ye sığınan Yunanlı sivil mültecileri kabul etmeye devam etmiştir.

....
II. Dünya Savaşı yıllarında Milas’ın Güllük nahiyesinde genç bir subay olarak görev yapan Mir’at Erdöl’ün konuyla ilgili naklettikleri, saldırıların şiddetini ve mültecilerin ne denli zor duruma düştüklerini gözler önüne sermektedir; 

“... büyük teknelerle kaçmaya ve canlarını kurtarmaya çalışan bir Yunan konvoyu, Bodrum açıklarında Alman uçaklarının saldırısına uğramış ve konvoy, tümü ile batırılmıştı. Bu durum karşısında biz, elimizdeki kısıtlı imkânlarla (Karasularımızın) da dışına çıkmayı göze alarak, hiç olmazsa, denize dökülenlerden sağ olanları kurtarmak için, olay yerine gitmiştik. Dayanılmaz, yürekler acısı bir manzara: Şişmiş ölüler arasında eline geçirebildiği bir tahta parçasıyla, çırpınarak, ölümün eşiğine kadar gelmiş olanların acı feryatları, yüreklerimizi parçalıyordu.

Henüz, yaşamakta olanlar, bizi, kurtarıcı olarak görünce, güçleri büsbütün kesildi ve su yutarak, batmaya başladılar. Çünkü artık, kollarını bile kaldıracak halleri kalmamıştı. Oysa biz onları motor ve sandallarla toplamaya çalışıyorduk. ... Bundan sonra ölülerin de bulabildiğimiz kadarını topladık ve Bodrum’a götürdük. ... Ölüler ise, çevrede, büyük bir mezar kazılarak topluca gömüldüler. Fakat, ertesi sabah rüzgar ve dalgaların sürüklediği, daha 60 kadar şişmiş bir haldeki ölü, kıyılarımıza vurmuştu. Onları da toplayıp ayrıca ve toplu olarak gömdük”; (Mir’at Erdöl, Küçük Kitap (Türk-Yunan Dostluğu),Özkan Matbaacılık, İzmir 1994, s. 91, 104-105.)
...

18 Haziran 1943 tarihinde Türk Hükûmeti’nin aldığı karar da mültecilerin kabulü yönünde olmuştur. Bu karara göre, Türkiye’ye iltica eden sivil mültecilerden mali durumları müsait olmayanların, gerek belirlenen yerlerine gidinceye kadar ve gerekse belirlenmiş yerlerinde, kendi durumlarına uygun bir şekilde yerleştirilmeleri; bunların iaşe, barınma ve diğer temel ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılacak ayni ve nakdi yardım miktarının yerel idare heyetlerince belirlenmesini öngören bir karar almış ve bu kararı uygulamıştır. Konuyla ilgili olan 194431 ve 194532 yıllarına ait arşiv belgeleri de, Türk Hükûmeti’nin Yunanlı sivil mültecilerin kabulü yönündeki tutumunun olumlu olduğunu göstermektedir.

İlk etapta yerel idarecilerin mülteci akınını üst makamlara bildirmede gösterdikleri yetersizlik nedeniyle, Türk Hükûmeti’nin ilticalardan tam anlamıyla haberdar olamaması bazı sorunların doğmasına neden olmuştur.

Örneğin 1942 Nisan’ı başlarında Çeşme ve Ilıca kasabasına gerçekleşen Yunan mülteci akını yerel yöneticilerin yetersizliğini de ortaya çıkarmıştır. Sahil güvenliği ve yerel memurların tutumu oldukça yetersizdir. Çeşme kazası yerel idarecileri vilayet merkezini layıkıyla haberdar etmemiştir. Mahallî memurlar mülteciler konusunda titiz davranmamışlardır. 

Gelişmelerden yeterince haberdar olamayan ve yeterli bilgiye sahip bulunmayan Vilayetin de konuyu pek önemsemediği görülmüştür. Daha sonra İzmir Valisi, Emniyet Müdürü, Jandarma Kumandanı ve Sıhhiye Müdürü incelemelerde bulunmak ve gerekli önlemlerin alınmasını sağlamak üzere Çeşme’ye gitmiştir. Neticede olaylarda ihmali görülen yerel idarecilerden Çeşme Polis Komiseri ile Hükûmet doktoruna işten el çektirilmiş ve süregelen hastalıklar için şiddetli tedbirler alınmıştır. (Cumhuriyet Arşivi, 490.01/611.120.8.)

Sonraki süreçte gerekli tedbirler alınarak, mültecilere barınma, beslenme, sağlık vb. konularda gerekli yardımlar yapılarak, bir kısmı mümkün olduğu takdirde geldikleri yerlere iade edilmiş, bir kısmı da gitmek istedikleri yerlere gönderilmişlerdir. Bu yolla 1 Mart 1943 yılına değin 10.128 Yunanlı sivil mülteci geldikleri yerlere iade edilmişlerdir (bkz. Tablo II).

Ancak zaman zaman bu konuda bazı sıkıntıların yaşandığı da bilinmektedir.

Örneğin, Çeşme mıntıkasındaki Yunan mültecilerin yerlerine iade edilebilmesi için İstanbul’dan Kemal Vapuru gönderilmiş, vapur mültecilerden büyük bir kısmını alarak Sakız’a gitmişse de, Alman işgal kuvvetleri, gelen mültecileri kabul etmeyerek karaya çıkmalarına müsaade etmemiştir. Sakız’daki Alman Kumandanı, diplomasi yoluyla mesele halledilip kendisine bu yönde bir emir gelmediği ve gelenlerin Türk Hükûmeti’nce tasdik edilmiş isim ve hüviyetlerini içeren liste kendisine sunulmadığı takdirde, gelen Yunan mültecileri kabul edemeyeceğini bildirmiştir.

Başlangıçta Manisa, Afyon, Denizli, Aydın şehirlerine gönderilip buralarda barındırılan mülteciler uygun koşullar sağlandığında, söz konusu şehirlerden dış ülkelere gönderilmişlerdir. Bu yolla 1 Mart 1943 yılına değin 1.925 Yunanlı sivil mülteci geldikleri yerlere gönderilmiştir. Mülteci kamplarında barındırılan Yunanlı sivil mültecilerin bir kısmı da İzmir ve Çeşme’den Kıbrıs Adasına ve Islahiye yoluyla da Suriye’ye gönderilmişlerdir. 

Bu yolla 1 Mart 1943 yılına değin 10.472 Yunanlı sivil mülteci Kıbrıs ve Suriye’ye gönderilmiştir. Nihayetinde ilk ilticaların başladığı günden 1 Mart 1943 tarihine değin geçen sürede Batı Anadolu sahillerine gelen ve geri gönderilen Yunanlı sivil mültecilerin toplam miktarı, 22.525 kişiye ulaşmıştır (bkz. Tablo II). Sonraki süreçte de mültecilerin geriye gönderilmesi işi aralıklarla devam etmiştir.

Anadolu sahillerine sığınan 30.000’nin üzerinde Yunanlı sivil mültecinin, Türk Hükûmeti’nin bölgeye gönderdiği yöneticileri aracılığıyla yaptığı incelemeler ve aldığı tedbirler sayesinde barınma, beslenme ve sağlık problemleri çözülmüş, Çeşme ve Nazilli kamplarında olduğu gibi uygun binalara iskân edilen Yunanlı sivil mülteciler geriye gönderilene dek ihtiyaçları Türk Hükûmeti tarafından karşılanmıştır.

Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür. Yakın dönem Türk-Yunan ilişkileri değerlendirilirken Türk Hükûmeti’nin yirmi yıl önce ülkesine işgalci bir güç olarak gelen bir halka, işgalle yüzleşmek durumunda kaldığında, tüm yaşananlara rağmen yardım elini uzatması; sözde Ermeni iddialarından esinlenerek Türk karşıtlığı üzerinden politik yaklaşımlar geliştiren bazı Yunan siyasetçi ve akademisyenlerinin aynı zamanda iki ülke ilişkilerinin geliştirilmesinden yana olanların ya da öyle oldukları zannı bırakanların, mutlaka göz önünde bulundurulmaları gereken bir gerçek olarak durmaktadır. 

Zira dostluklar ve iyi niyet davranışları yerine, düşmanlıklar canlı tutulduğu müddetçe, ikili ilişkilerin düzeltilmesinden bahsetmek de pek gerçekçi görünmemektedir.


...

1941-1942 yıllarının kışında, 300.000 kadar insan ölmüştür. İşgalin son yıllarında Almanlar baskılarını iyice artırmışlar ve yüzlerce köyü yakarak, 7.000 kişiyi öldürmüşlerdir. 

Yunanistan’da 1940-1944 yılları arasında -550.000 kişi- nüfusun % 8’i ölmüş ve toplam millî servetin % 34’ü yok olmuştur. 401.000 ev tamamen harap olmuş, böylece 1.200.000 kişi evsiz barksız kalmıştır;

1.770 köy yıkılarak ortadan kaldırılmış; büyük limanlar, demiryolları ve köprüler tamamen yıkılmış; yük gemileri tonajının % 73’ü, yolcu gemilerinin % 94’ü batmış; yolların % 56 tahrip olmuş; özel arabaların % 65’i, kamyonların % 60’ı, otobüslerin % 80’i ortadan kaldırılmış; atların ve sığırların % 60’ı, küçük hayvanların % 80’i ölmüş ve ormanların % 25’i yanmıştır.

1944 yılında tahıl üretimi % 40, tütün üretimi % 89 ve kuş üzümü üretimi % 66 oranında bir azalma göstermiştir. 


II. Dünya Savaşı yıllarında işgal altındaki Yunanistan’ın sosyo-ekonomik durumu hakkında istatistikî değerler veren araştırmalar için bk. Konstantin Çukalas, Yunanistan Dosyası, Çev. Şeyla, (soyadı yok), Ant Yayınları, İstanbul 1970, s. 65, 77, 104, 105; Richard Clogg, Modern Yunanistan Tarihi, Çev. Dilek Şendil, İletişim Yayınları, İstanbul 1997, s. 151,156.









Türkiye‟nin Yunanistan‟a yardım faaliyetleri sadece gıda yardımı ve insani yardım malzemeleriyle sınırlı değildir ve Kurtuluş ve Dumlupınar vapurlarıyla yapılan yardım faaliyetlerine ilaveten o günlerde Yunan hükümetinden gelen teklif üzerine en az 1.000 Yunan çocuğun Türkiye‟ye getirilmesi kararlaştırılır. 

Yetersiz beslenme ve açlıktan en çok etkilenen Yunan çocukların Türkiye‟ye getirilmesi konusunda Türkiye‟den yardım teklifi ilk olarak Yunanistan Sağlık Bakanı K. Logotetopoulos‟un 10 Şubat 1942 tarihinde Türkiye‟nin Pire Başkonsolosluğu‟na yaptığı yazılı müracaatla gelir. Prensip olarak Türkiye tarafından da kabul edilen ve İstanbul‟a getirilmeleri planlanan ve sayısı Türk hükümeti tarafından tespit edilecek olan ve İstanbul‟da kendi akrabaları yanında misafir edilecek çocuklarla ilgili olarak Türk Dışişleri Bakanlığı‟nın düşündüğü çocuk sayısı ise 1.000 olur ve hükümete de bu şekilde bir öneri götürülür. 

Dışişleri Bakanlığı tarafından teklif edilen ve Başbakanlık tarafından da derhal kabul edilen 1.000 Yunan çocuğunun Türkiye‟ye getirilmesi konusuyla ilgili olarak derhal çalışmalara başlanır ve hemen arkasından bu çocukların Pire‟den Türkiye‟ye getirilmeleri için Ulaştırma Bakanlığı tarafından bir de vapur tahsis edilmesi kararlaştırılır. Dumlupınar gemisiyle Yunanistan‟a yardım götürmekte olan Kızılay delegesi Saim İ. Umar ise yaşları itibarıyla 1.000 kadar küçük çocuğun yolcu nakline tahsis edilen –muhtemelen Dumlupınar - gemideki sınırlı sayıdaki birinci ve ikinci sınıf kamara ve salonlarda 3–4 defada dahi olsa taşınmalarının hava şartları, geminin imkân ve kabiliyeti, çocukların yaşları ve içinde bulundukları sağlık şartları ve fizik güçleri gibi pek çok sebeple mümkün olmadığını belirtir. 

Dumlupınar gemisinin üçüncü seferi sırasında da aynı konuyla ile ilgili görüşmeler yapan Kızılay delegeleri Saim İ. Umar ve Feridun Demokan, Yunan Kızılhaç Teşkilatı‟nın “bu çok âlicenap hareketi şükran ve minnetle karşılamakla beraber bu için çocukları mahallinde iaçe şeklinin” daha uygun olacağı yönündeki düşüncelerini alır ve bu doğrultudaki mektup ve raporlarını da Türkiye‟ye getirir. 

Bu arada ilk günlerde her türlü yardıma hazır olduğunu belirten İstanbul Ellen Birliği daha sonra bütün vaatlerinden vazgeçer ve birkaç parça giyim eşyasıyla bu yardım faaliyetlerine sözde destek olacağını açıklar. 

Türkiye bir yandan İstanbul, İzmir ve Kayseri gibi şehirlerde bu çocuklar için yer ararken bir yandan da çocukların bakımı, sağlık sorunları ve gelecekleri konusunda da hummalı girişimlerin içindedir; ancak daha sonra Yunan Kızılhaç‟ının „Millî anane ve terbiye sistemlerine uygun olmadığı gerekçesiyle‟ ve „lisan, muhit ve ayrılma bakımından‟ çocukların yurtdışına çıkartılmaması yönündeki müracaatı üzerine çocukların ülke dışına çıkartılmasına pek sıcak bakılmaz. Yunanistan Kızılhaç yetkilileri tarafından 4 Mayıs 1942 tarihinde Türkiye‟ye, 16 Nisan 1942 tarihinde de İtalyan Kızılhaç yetkililerine bu konuyla ilgili son durum ayrıca bildirilir. Öte yandan aynı günlerde Beynelmilel Kızılhaç Cemiyeti de bir açıklama yapma gereği duyar ve 1.000 Yunan çocuğun Türkiye‟ye gönderilmemesi konusundaki kararın kendilerinden değil Yunan Kızılhaç Cemiyeti‟nden çıktığını ve bazı Türk gazetelerinde bu konuyla ilgili olarak yanlış haberler bulunduğundan bu açıklamanın yapıldığını belirtir.


Ulvi Keser
"Turgut Özkaman'ın Çılgın Türkler - Kıbrıs" kitabına eleştirel bakış makalesinden,pdf:




* * * 



Aradan uzun bir zaman geçmiş ama hala nefret ve ırkçı tutumlarına devam ediyorlar....Sonrada bazıları bize ırkçı diyor....
Bunları görmezden gelenlere.... 
Karşı taraf "nefreti aşılamaya" devam ediyor, peki biz ne yapıyoruz? 
" kötü söz söyleme, ırkçılık yapma" diye uyarıyoruz... 
Kendi adıma söyleyeyim ; "söylemiyorum da, yapmıyorum da" ...
Sadece gerçekleri ortaya koyuyorum...
Madem halklar barış istiyor, o zaman bu tür saçmalıklara son verecekler.
Benim aklımla da dalga geçemezsiniz, kör değilim,
Siz hem kör, hem de naifsiniz!

Daha çok haber, söylenecek çok şey var da, ben birkaçını aldım buraya, Zaten Özdil'in yazısına istinaden topladım tüm bunları....Yunan adalarına tatile gidenlerin verdiği tepkiye karşılık Özdil'in paylaştığı fotoğraflara, ben de fotoğraf ekleyeyim dedim ve yukarıdaki fotoğraf çıktı....Peki, şovenist ve ırkçı mıyım? "Onlar" kadar değil elbette, ama senin bakış açınla öyle oluyorum, ben Vatanımı ve Türklüğümü saldırılara karşı savunuyorum, peki sen ne yapıyorsun? Biliyorum ne yaptığını, ama buraya yazmayacağım...Alınan alınabilir, beni de görmezden gelebilir.

SB