Translate

16 Kasım 2018 Cuma

Ulusal Yazılım ve Gazi Güder




ÇAĞDAŞ MEDENİYETLER DÜZEYİNE ULAŞMAK
ULUSAL YAZILIM VE TEKNOLOJİ GELİŞTİRMEKLE GERÇEKLEŞİR.
SÖMÜRGE OLMAMAK İÇİN ULUSAL YAZILIMLAR GELİŞTİRMEKTEN BAŞKA ÇÖZÜM YOLUMUZ YOKTUR.
GAZİ GÜDER /Bil. Yük. Müh. 




"Bunların hiçbirine hazırlıklı değiliz"
04 Şubat 2016 - odatv


Ülkemizin önemli bilişim uzmanlarından Bilgisayar Yüksek Mühendisi Gazi Güder, Bütün Dünya dergisinin Şubat sayısı için Sabriye Aşır’a konuştu. Güder, günümüz dünyasında yaşamlarımızın odağında olan “yazılım”ın, üretilmesi ve geliştirilmesi noktasında ulusça bir seferberlik başlatmamız gerektiğini savunuyor ve ekliyor: “Bu ülkenin kurtulmak ve sömürgeleşmemek için yazılım teknolojileri ve projeleri geliştirmekten başka yolu ya da reçetesi yoktur. Kalkınmaya ve çağdaş medeniyetler düzeyine giden yol, ulusal yazılımlar kullanmaktan geçiyor. ”


Bilgisayar Yüksek Mühendisi Gazi Güder, Deniz Harp Okulu’nu bitirdikten sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde yüksek lisans eğitimi aldı. Burada kendisine kalması yönünde yapılan teklifleri ve sunulan olanakları, ülkesine hizmet etmek için reddeden ve yurda dönen Güder, uzun yıllar Deniz Kuvvetleri bünyesinde görev yaptı. Bu sırada ilk bilgisayar kontrollü savaş gemimizin TCG Tayfun’un yapımında görev aldı. İngiltere’den gelen uzmanların çözmeyi başaramadığı Elektronik Savaş Sistemleri’nin arızasını çözdü ve bu başarısı özel bir takdirname ile ödüllendirildi. Deniz Kuvvetlerimiz için seyir, hidrografi ve oşinografi bilgi işlem sistemlerini kuran Güder, telefon santraliyle bilgisayarı birbirine bağlayan da ilk kişi oldu.


Deniz Kuvvetleri’nden yüzbaşı rütbesiyle ayrılmasının ardından yazılım alanındaki çalışmalarını sürdüren Gazi Güder, kurduğu bilişim şirketiyle banka, üniversite ve şirketler için hazırlanan pek çok yazılım ve yönetim sistemi projesini geliştirdi. Alanında kaynak niteliğinde olan Bilgi İşlem Terimleri Sözlüğü kitabını da yazan Güder, bugün ülkemizde hızla bir “yazılım seferberliği” başlatılması gerektiğini ifade ediyor. Ulusal bağımsızlığımızı ve kalkınmamızı sağlayabilmenin, “ulusal yazılımlara sahip olmak”tan başka yolu olmadığını dile getiren Güder ile siber saldırıları, ülkemizin teknoloji ithalatını ve bilişim alanında nasıl “üretir” hale gelebileceğimizi konuştuk…


-Uzun yıllar Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda görev yapmanız ve ayrılmanızın ardından, neden özellikle yazılım geliştirme alanına yoğunlaştınız?


1976 – 1977 yıllarında ABD’de yüksek lisans eğitimimi yaparken aldığım bir ödevle ilgili çalışma yaptığımda, belirli bir müddet sonra yazılımın diğerlerinden çok daha ön sıralara geçeceği, daha fazla değerleneceği görüşü belirginleşmişti. Yurduma döndükten sonra da çalışmalarımı hep bu doğrultuda, bu rotada gerçekleştirdim.


NE YAZIK Kİ HİÇ HAZIRLIKLI DEĞİLİZ

-Geçtiğimiz Aralık ayında ülkemize yönelik ciddi bir siber saldırı yaşandı ve “bugüne dek yaşanan en büyük ve en kapsamlı saldırı” olarak nitelendirildi. Genel görüş, Rusya uçağının düşürülmesinin ardından gerilen ilişkiler nedeniyle, saldırıların Rusya kaynaklı olduğu idi. Devletler arasındaki politik savaşların, askeri savaşlardan daha çok, siber savaşlara dönüşeceği bir geleceğe doğru mu gidiyoruz?


Bugün sorudaki ülke olur, yarın başka ülke olur. Hangi ülkenin bize saldırdığı değil, siber konular ya da yazılım açısından bizim önce savunma anlamında neler yapabildiklerimiz, yaptıklarımız, devamında ise nasıl karşı atak yaptığımızdır. Yalnızca savunma yaparsak, ulu önder Atatürk’ün dediği gibi “En büyük başarı yerinde saymak olur. ” Şimdiye kadar siber savaş ve diğer konularda (yazılım vb. ) onca kocaman kurumlarımız (devlet kurumları, üniversiteler, büyük şirketler) neler yaptılar? Özeleştiri yapmakta büyük yarar var. Yıllardır ne yazık ki bu ülkede yaşandığı biçimde “birilerinin cebi dolsun, dışalım yapılsın, bir şey üretilmesin” stratejileri ya da taktikleri, ne yapıp ne edip artık sonlandırılmalıdır.  


Son bir iki yılda hasarlanan devlet kurumlarımızı da dikkate alırsak ne kadar riskli bir durumda olduğumuzu anlayabiliriz. Bir başka anlatımla, ne acıdır ki; bunların hiçbirine hazırlıklı değiliz. En az 10 yıldır (Ergenekon zindanındaki 18 ay hariç) kendi çapımda bu konuları anlatmaya, yazmaya çalışıyorum. Bugünler için ne yaptık? Kocaman bir hiç. Şimdi ağlasak, bahane bulsak ne olur?


Saldırılar, virüsler nereden geliyor? Yabancılardan. Saldırıları engelleyici, hasarları onarıcı yazılım ve donanım nereden geliyor? Yabancılardan. Konuyla ilgili danışmanlık ve teknoloji kimden alınıyor? Yabancılardan. Türkiye’de virüs üreten yazılımcılar var mı? Evet var! Yabancılardan aldıkları para karşılığında bu işi yaparlar. Virüsleri geliştirir para karşılığı yabancılara satarlar. Virüsleri geliştirir para karşılığı yabancılara satarlar. Yabancılar da bunları önce yayarlar, yaydırırlar, etrafı korkuturlar. Sonra da engelleyici yazılımları bize satarlar. . .  


Soruya dönersek; siber savaşlar çoktan başladı bile. İki yönlü bir savaş bu. Biri güncel yaşadıklarımız. İkincisi, ekonomik olarak bizden söke söke aldıkları.


Peki ne yapmalıydık?Yapılacak tek şey var. O da “ulusal yazilim geliştirmek. ” Eğer ulusal yazılımlarınız yoksa “bağımsızlığınız” da kesin olarak yok demektir. Avrupalılar bu konuda ne yapıyorlar? Ne yaptılar? Kısaca, ABD’li yazılım firmalarının kuyruğuna takılmadan bir çok şeyi kendi kontrolleri altında olacak biçimde kullanır hale geldiler. Diğer yandan bunları dünyaya da satıyorlar. Bizim bu anlamda hiçbir yazılımımız ne yazık ki yok. Yapabilir miydik? Evet yapabilirdik. Hem de fazlasıyla. Ama birleştirici, koordine edici, yönlendirici, görevlendirici bir makam olmayınca sonuç alınamadı. Acil harekete geçmezsek yarın daha da fazla dizlerimizi döveceğimiz kesindir. Saldırılardan etkilenen her yer kaybedilmiş bir kaledir.


-Daha önce, bazı politik kararlara ve Gezi Hareketi gibi toplumsal olaylara yönelik olarak, bazı hacker grupların da siber saldırıları yaşandı. Devlet siber güvenlik alanında yeterince önlem alıyor mu?


Söylenenlerin bir kısmı doğru, bir kısmı da şehir efsanesi. Türkiye’de de çok sayıda hekır (hacker) var. Elbette bir şeyler yapabilirler. Hatta bunlara antrenman vericiler de denebilir. Birçok kurumda “beyaz hekır” dediğimiz türden çalışanlar vardır. Sorunun tam yanıtı: “Alınacak her tedbir, ciddi büyük paralara malolacaktır. ”


Sistemlerin bu tür saldırılara karşı durumlarını sınamak ve gerekli önlemlerin neler olduğunu ya da neler yapılması gerektiğini belirlemekte çalıştırılırlar, kullanılırlar. Diğer yandan, yıllardır bu konu üzerinde çalışan çok sayıda yabancı yazılım ve donanım şirketleri vardır. Bunların ürünlerini satabilmesi için bir yerlere saldırılarak yaparak ya da yaptırarak güvenlik gereksinimi yaratmaları gerektiği de gözardı edilmemelidir.


Nato kanalıyla ülkemizde de siber savaşlar konusunda bir takım çalışmalar yapıldığı biliniyor. Talimatlar, yönetmelikler, süreç tanımları vb. şeylerin hazırlandığı da medyadan biliniyor. Peki, gerisi? Her zaman ki gibi tozlu raflarda duran bir yığın şey... Kişisel düşüncem; bir takım çalışmaların göstermelik de olsa yapıldığı ancak planlı, programlı ve sistematik bir uygulamanın olmadığı yönündedir.


Yıllar önce biz gerekli çalışmaları yapmaya başlayıp, ulusal yazılımlarımızı geliştirmeye başlasaydık, bunu da ülkemiz çapında sistematik biçimde, planlı, programlı bir şekilde uygulamış ya da yapmış olsaydık, bugünleri yaşamak olasılığının çok düşük olacağını düşünüyorum. Çoğu zaman olduğu gibi “İstim arkadan gelsin!” mantalitesinde devam edersek, daha çok şeyler kaybedeceğimizden endişe duyarım.


Siber saldırılara karşı ülke çapında almaya çalışacağımız önlemler için gerekli olan, donanım, yazılım, kurulum, eğitim, danışmanlık vb. hizmetlerin alımı için ödenecek bedeller çok ama çok ağır olacaktır. Sözün özü biz ulusal yazılımları geliştirmediğimiz için yabancılara büyük bedeller ödemek zorundayız. Alınacak ya da alınması önerilen mal ve hizmetler için birileri çoktan ellerini ovuşturmaya başlamışlardır nasılsa...


-Devletin bir “bilişim ve teknoloji” politikası var mı ve bunu “teknoloji üretmek” bakımından yeterli buluyor musunuz?


Kısaca yanıt verirsem, hiçbir dönemde herhangi bir makamın yazılımı destekleyelim, geliştirmeyi arttıralım ve benzeri ne bir master planı, ne bir kararlılığı, ne de elle tutulur yatırımı olmadı. Bazı kurumlarımız tarafından “mış gibi” oyunu oynandı. “Yazılım Geliştirme” acilen “stratejik sektör” olarak belirlenmeli ve diğer önlemlerle birlikte organize olmuş olarak, kaybedilen zaman kapatılmaya çalışılmalıdır (ne kadar kapatılabilirse). Ciddi bir teknoloji (ki ben yalnızca kendi alanımda kalarak yazılım diyorum) politikası olabilseydi, şimdi çok farklı noktalarda olabilirdik.


-Teknolojik alanda, gerek donanımsal gerekse de yazılım bakımından ülkemizin üretiminin yeterli bir noktada olmaması neden kaynaklanıyor?


Donanım da önemli ancak yazılım daha da önemli. Donanım bir yazılımla çalıştırılabilirken, o yazılım çok sayıda farklı donanımlarda çalışıyor olabilir. Bir kere yazılımın “ülkemizde en az yatırımla en çok istihdam yaratabileceğimiz” bir sektör olduğunu artık görmeliyiz. Konuyla ilgili kurumların birçoğu birbiriyle koordineli değil. Dolayısıyla da hızlı ve büyük çaplı üretim söz konusu bile değil.


-Teknoloji ithal etmek, bir ülke için nasıl sakıncalara ve tehlikelere neden olur?


En tehlikeli işlerin başında geliyor. Özellikle yazılım aracılığıyla -ki artık her yerde o var- bir yerde esir alınıyoruz. Doğrudan yabancılara bağımlı kalıyoruz. Daha da ileri gidersek bağımsızlık diye bir şeyden bahsedemeyiz. Bugün yaşananlar da budur. Ne isterlerse vermek zorundayız. O ya da bu nedenle her yıl değişik yöntem ve uygulamalarla, değişik miktarlarda paraları alırlar. Çünkü hemen her tarafı ele geçirmiş durumdalar. Biz vaktinde gerekenleri yapmayınca, yapamayınca nal toplar olduk. Bir “bulut” dediler; kendi isteğimizle, üstüne para ödeyerek üstüne her sene ek ödemeler yaparak firmalarımızın, kurumlarımızın bilgilerini yabancılara verdik, veriyoruz. Özetle; istedikleri anda şalteri indirip dükkanı kapatırlar ve çaresiz kalır, yerimize otururuz.


-Ülkemizin bilişim, yazılım, sistem ve donanım geliştirme alanlarında önde gelen ülkelerle yarışır durumda olabilmesi için neler yapılması gerekiyor?


Yapılması gerekli çok ama çok fazla şey var. Ancak şunları söyleyebilirim ki, yazılım geliştirme konusunda seferberlik ilan etmişcesine çalışma yapmamız lazım. Acilen “stratejik sektör” ilan edilmelidir. Bu konuyla ilgili devletin ve halkın işbirliği içinde, uyumlu, huzurlu, hızlı yürüyen yeni bir yapılanmayı gerçekleştirmesi gerekir. Tüm yazılım geliştirme faaliyetlerini planlayacak,koordine edecek vb. işlemleri yürütecek yeni bir kurum oluşturmalıdır. Örneğin, “Yazılım Geliştirme Üst Kurulu. ” Kurumun yönetimi devlette değil, bu konuya ömrünü harcamış insanlarına verilmelidir. Devletin ilgili kişi ya da makamları finansmanın sağlanması, devlet kurumlarıyla koordinasyon ve faaliyetlerin denetimi vb. işlevleri yerine getirilmelidir. Gerisine karışmamalıdır.


Yabancıların yaptıkları (daha biz böyle bir şey yapmadık) araştırmalarda yazılım geliştirme konusunda en uygun ve en verimli olabilecek kişilerin Türk gençleri olduğunu yıllar önce belirlemişlerdir. O nedenle, İngilizce eğitim (ne acı verici bir durum) görmüş, pırıl pırıl çocuklarımız, gençlerimiz ülkelerinde kalmazlar. Çünkü yabancı ülkeler dünden kapılarını açmış bekliyorlardır. Yazılım geliştirme konusunda “emperyal düşünmek” bir başka anlatımla dünyaya satılabilecek yazılımlar geliştirmemiz gereklidir. Bu yapılabilir mi? Evet yapılabilir. Tek şeye ihtiyacımız var; çalışmak.


Hemen herkes gugıl, suratkitabı, cıvıltıcı vb. düzenlere gıptayla bakıyor. Şunu da düşünmemiz gerekmiyor mu? Peki, diğer devletler Almanya, İsrail, Romanya, İspanya özellikle Finlandiya vb. ne yapıyorlar? Sonra da dönüp “Biz ne yaptık?” vb. soruları sormamız gerekir. Ben Almanya örneğini alacağım. Ürettikleri bir yazılımı yaklaşık 1.000.000 USD karşılığı ortalama fiyatla satıyorlar. Lüten internet sitelerine (www. sap. com) bir bakın, ne kadarlık yazılım satmışlar. Dudaklarınızın uçuklayacağını garanti ederim. Sonra da bu başarının onda birini gerçekleştirdiğimizi hayal edin lütfen. Canım yurdumda kimbilir ne güzel şeyler olurdu. Finlandiya örneği ise başlıbaşına bir ders niteliğindedir. Bin deneme yapıp birinde başarsak; yeter de artar bile.


Üniversitelerin özellikle de plansız, koordinesiz, yalnızca kendilerine biraz girdi sağlamak amacıyla ilgilendikleri teknoparklar dışında ülkenin geleceğine katkıda bulunacak çalışmalar yaptıklarını da düşünmüyorum. Ya da kısaca; koordinasyon olmaması nedeniyle son derece verimsizler de denebilir. Tüm dünyada üniversiteler teknoloji geliştirme merkezleri durumundadırlar. Devlet bir projeyi 4-5 üniversiteyi verir. Birisinden birisi başarır nasıl olsa diye. Yüzlerce proje olduğunu, olabileceğini düşünürsek üniversiteler cesaretle bunlar üzerinde yoğunlaşmalıdırlar.


-Türkiye’de bilişim sektöründeki şirketler hangi sorunlarla, sıkıntılarla mücadele ediyorlar? Ve neden ülkemizden global bilişim şirketleri çıkmıyor?


Bilişim sektörü geniş kapsamlı bir kavram. Yazılım denilince de özellikle ve öncelikle “yazılım geliştirme” esas alınmalıdır. Bu konuda çalışan firmaların çok fazla sorunları var ve ayrıca bir röportaj konusudur. Ancak kısaca özetlersek; yerli firmaların orta ve daha büyük olanlarının en az yüzde 90’lık bir bölümü yabancı yazılım kullanmaktalar. Bir başka anlatımla küresel ekonomi derken kendi insanlarımızın kurduğu ve uğraş verdiği firmaları güçlü bir konuma getiremedik. Neden ya da niçin olduğu, kimin ne yapıp yapmadığı hiç önemli değil. İşin özeti biz elbirliğiyle treni kaçırdık. Yerli firmalardan önde olanları da yabancılar satın aldı. Yerli firmaların büyük çoğunluğu da yabancı firmalara destek vererek bir başka anlatımla fasonculuk yaparak yaşamlarını sürdürüyorlar. Bu durum bizim genlerimize de ters, bize uymaz. Bizim ulusumuzda başkasına kölelik etmek yoktur.



Bağımsız çalışan ve geleceğe yönelik çabalayan firma sayısı azalmış hatta yok düzeyine gelmiş durumdadır. Güçlü yazılım firmalarının olabilmesi içinuzunca bir süre desteklenmeleri ve finansal açıdan ayakta tutulmaları gereklidir. Bunlar sağlanamayınca güçlü diyebileceğimiz firmaların ortaya çıkması çok zor olmaktadır. Diğer yandan büyük yazılım firması olabilmenin temel ve olmazsa olmaz kuralı “emperyal düşünmek”tir. Bundan emperyalist olalım anlamı çıkarılmamalıdır. Yazılım geliştirirken “dünyaya satacağım” düşüncesiyle çalışmazsanız, yalnızca üç beş kuruş kazanan bir program yapar yerinize oturursunuz. Medya organlarına çıkıp boy boy resim verip ahkam kesenlerin de yalnızca ülkemize kötülük yaptıklarını düşünüyorum. Bu konularla ilgili elle tutulur, somut bir fikir ileri sürdüklerini ya da proje ortaya koyduklarını görmedim. Eğer “yazılım geliştirme” konusunda bir şeyler yapmak istiyorsak; mutlaka bu işe özel, stratejik sektör olarak ele alıp seferberlik kavramı altında çok ama çok çaba harcamalıyız. Çünkü çok geç kaldık.


Sabriye Aşır
Odatv. com


***

Gazi Güder
21 Aralık 2016

MICROSOFT ve CIA

Geçen hafta içindeki bir haber bunca sıkıntıların arasında dikkat çekmeden geçti gitti.

Bilgisayarlarınızı, cep telefonlarınızı kullanırken genellikle siz farkında olmadan arka planda çok fazla işler olur, uygulamalar gerçekleşir. 

Bunların çoğunu da bize genelde zevkle kullanılan bir araç ya da kolaylık şeklinde sunarlar. Böylelikle de çok fazla kullanmamızı sağlamış olurlar. Bu arada arka planda, biz farkında olmadan, çok fazla uygulamalar olur, çalışır ve istedikleri bilgileri toplarlar.
Doğal olarak bu yazdıklarım da isteklilere ya da ilgili yerlere çoktan gitmiş durumdadır. Sürekli olarak çok iyi pazarlama taktikleriyle satışlar yapıp para da kazanırlar. "Parmağınızı gösterin bilgisayarınız sizi tanısın ve açılsın. Başkası açamasın", "Avuç içinizi gösterin ATM sizi tanısın. Yanlışlık olmasın", "Göz retinasından tanıma yapılsın işe gelen gelmeyen personel kesin belli olsun", "Göz retinasından tanıma yapılsın hapisten kaçamasınlar", "Parmak izinden tanıma yapsın...." vb yüzlerce pazarlama taktiğiyle bunları bize satarlar. Yararlı yanları mutlaka vardır. Bu araçları kullandığınızda bilgileri sizin dışınızda kullananlar da vardır. Örneğin; bilgisayarınızdaki Windows işletim sistemi bunu daha o anda yapar, ele geçirir ve merkezlerindeki bilgisayarlarına kaydederler. Böylece yüz binlerce, milyonlarca kişinin parmak izi, avuçiçi ve göz retina bilgilerine sahip olurlar. 
Buraya kadar ne var bunda diyebilirsiniz...

Geçen hafta MICROSOFT ve CIA, yukarıda anlatılan bilgilerin kendi aralarında paylaşılması ile ilgili anlaşma imzaladılar.....
Buna benzer daha pek çok anlaşma vardır ve yürürlüktedir.

Sanırım ulusal, milli, yerli yazılım neden çok önemlidir sorusunun yanıtı açıktır.

Bu paylaşımlar bilgi paylaşımı gibi görülse de son derece tehlikeli tezgahların kurulmasını da sağlar.
Ergenekon davası için kurulan tezgahları hatırlayalım.

Facebook kullanımında ne kadar dikkatli olursanız olun, istendikten sonra sizi her türlü kötü işle ilişkilendirecek, bağlantı kuracak, suçlayacak vb yolları ve gerekçeleri son derece kolay biçimde bulabilirler. Facebook kullanmaya başladığınız andan itibaren her türlü bilginizin başkalarıyla paylaşılmasını da kabul etmiş oluyorsunuz. Bu bilgileri serbestçe büyük şirketlere, pazarlama firmalarına, istihbarat kuruluşlarına satabilirler ya da verebilirler. Facebook daki her tuşa dokunuşunuzda arkadaki gizli el bunları alır ve bir merkezde toplar.

Sonrasında da sizin kişisel bilgilerinizi değerlendirerek çok değişik amaçlarla kullanırlar. Pazarlama ve satış faaliyetleri için nelerin üretileceğinden, nelerin hangi sokakta, hangi saatlerde satılabileceğine kadar çok değerli bilgileri kolayca üretirler. 
Cep telefonu firmalarında saniye saniye nerede olduğunuza, kimle konuştuğunuza vb kadar bilgilerin toplandığını ve bu bilgilerin diğer bilgilerinizle çok kolay biçimde ilişkilendirileceğini düşünürseniz, özel yaşamınızın kimlerin yönetiminde ve denetiminde olduğunu anlayabilirsiniz. Özetle, bilgisayar, cep telefonu vb aygıtları kullanımımızda dikkatli olmamız gerektiği çok açıktır. Kredi kartları harcamalarının da bu bilgilerle birleştirildiğini ya da birleştirilebildiğini düşünürseniz, özel yaşam diye bir şeyin kalmadığını anlamak zor olmayacaktır. Bütün bu bilgiler teknolojiyi kim üretiyorsa onda toplanacak ve kullanılacaktır. Bu satırları okurken bile bilgileriniz (hangi konuda, kimin yazdığı yazıyı, yorumu hangi IP adresiniz (internetteki yeriniz) üzerinden okuduğunuz) çoktan bir yerlere gitti bile. Her internet sitesinin ya da sayfasının arkasında bambaşka dünyalar vardır ve bunlar üzerinden çok etkili şeyler yapabilirler.

Bunların tümü Yazılım Esaslıdır.

Bunları teknolojide halen kayda değer ve önemli bir şeyler yapıyor olmamanın, olamamanın sonuçlarının ne kadar ağır olabileceğini bir nebze de olsa anlatabilmek için yazdım.

Teknolojiye hakim olan dünyaya hakim olur...

Gazi GÜDER
Bil. Yük. Müh.



Gazi Güder'i 15 Kasım 2018'de kaybettik...
Yerin Uçmağa Olsun Kahraman...


GAZİ GÜDER KİMDİR?
Bilgisayar Yüksek Mühendisi Gazi Güder, Deniz Harp Okulu'nu bitirdikten sonra Amerika Birleflik Devletleri'nde yüksek lisans eğitimi aldı. Burada kendisine kalması yönünde yapılan teklifleri ve sunulan olanakları, ülkesine hizmet etmek için reddeden ve yurda dönen Güder, uzun yıllar Deniz Kuvvetleri bünyesinde görev yaptı. Bu sırada ilk bilgisayar kontrollü savaş gemimizin TCG Tayfun'un yapımında görev aldı. İngiltere'den gelen uzmanların çözmeyi başaramadığı Elektronik Savaş Sistemleri'nin arızasını çözdü ve bu başarısı özel bir takdirname ile ödüllendirildi. Deniz Kuvvetlerimiz için seyir, hidrografi ve oşinografi bilgi işlem sistemlerini kuran Güder, telefon santraliyle bilgisayarı birbirine bağlayan da ilk kişi oldu. Deniz Kuvvetleri'nden yüzbaşı rütbesiyle ayrılmasının ardından yazılım alanındaki çalışmalarını sürdüren Gazi Güder, kurduğu bilişim şirketiyle banka, üniversite ve şirketler için hazırlanan pek çok yazılım ve yönetim sistemi projesini geliştirdi. Alanında kaynak niteliğinde olan Bilgi İşlem Terimleri Sözlüğü kitabını da yazan Güder, bugün ülkemizde hızla bir “yazılım seferberliği” başlatılması gerektiğini ifade ediyor.




2 Kasım 2018 Cuma

Türk Budunu Kendine Dön!




Sözümü tüketinceye kadar işit!
Benden sonra gelen küçük kardeşlerim,
Yeğenlerim, oğullarım, bütün soyum, budunum...
Dört taraf hep düşmandı.
Türklerin kendileri de 'birbirlerine düşman olup, fesada kandılar.
Tatlı söze, yumuşak hediyeye aldandılar!
Türk budunu...esir oldu!
Beylik oğlu kul oldu, temiz kız cariye oldu!
İstilacı 'iyi bilge kişiyi, iyi alp kişiyi' ilerletmezdi
Ölüm gibi aç ve çıplak Türk budunu yaya geldi.
Kara Budun sordu: 
İlli budundum, İlim şimdi nerede?
Töreli budundum, törem nerede şimdi?
İyi alp kişiler, iyi bilge kişiler sözleştiler.
Birbirlerine karıştılar.
Türk budunu yok olmasın diye,
Budun olsun diye
Ölesiye kadar çalıştık.
Bir yılda beş yol vuruştuk.
Türk töresi incinmişti...
Onu töresince canlandırdılar.
Türk budunu,
Kendine dön!..


Kültegin ile Tonyukuk Yazıtından
Dr.Emel Esin
Alp Şahsiyetinin Türk Sanatında Görünüşü




Biz Kaybettik ! Nedim Çakmak





BİZ KAYBETTİK!


50 yıl önceki lise mezunları bilim adamı formatındaydı,
şimdiki profesörler bile neden eski lise mezunları
kadar bilim adamı değildir? Film adamıdır !..
Biz Kaybettik !
Karanlıklar kazandı...
Vatanımızda sadece üç üniversite varken,
Aydınlar vardı..
Şimdilerde 150 üniversite ile,
neden ve nasıl karanlıklar geldi?
Kendi hayatımın kısa romanını okuyunca anlarsınız...

*
Türkiye'nin Geri Kalmışlığın Tarihi...

Kendi başıma gelenler:
Köy öğretmeni olarak hayata başladım.
Babamın çiftliğinde daha yedi yaşında iken,
traktörlerle çift sürüyordum, 
traktör parkındaki makine ve ekipmanlar kendimi erkenden
yetiştirmemi teşvik etmişti...
İzmir Sanayi Bölgesinde,
ilk gençlik yıllarımda,
ne tür faaliyetler varsa hepsine katıldım.
Çınarlı Meslek Lisesinin Radyo-Elektronik
bölümünün gece eğitimini de Öğretmen Okulu ile birlikte bitirdim.
Elektroniğin piri Celal Dutar benim hocamdı...
Öğretmen Okulu'nda her türlü eğitim kolları,
faaliyetleri vardı, ama teknoloji kolu yoktu...
Sonradan senatör olan,
Öğretmen Okulumuzun müdürü Tevfik Elmas Bey'in
teşvikleri ile,
tarihte ilk defa Radyo-Elektronik olunu kurdum...

19 Yaşında bir dağ köyüne Öğretmen oldum.
Bilgilerimi hayata geçirmek için can atıyordum.
O yıllarda Grunding marka transistörlü
Radyolar 900 TL idi..
Öğretmen maaşı 450 TL...
Yani, iki Öğretmen maaşına bir transistörlü radyo..
Bugünkü değeri 6.000 TL'sına bir Transistörlü Radyo satılıyordu !
Bu millet öyle soyuluyordu...
Bu duruma çok içerlemiştim..
İzmir-Çankaya Caddesinde elektronik hurdacıları vardı,
atılmış radyo kondansötörleri aslında radyonun kalbidir,
gerisi kolay...
Hurdacıdan aldığım parçalarla bir transistörlü
radyo 30 TL'sına mal oluyordu...

Öğretmenlik yaptığım dağ köyünün muhtarı İrfan,
Muhtarlık binasını verdi, Burası senin, dedi..
Muhtar marangozdu, çok özel bir çalışma masası yaptı,
çalışmaya başladık...
Radyo elemanlarını monte ettim,
en son hoparlörü kalmıştı..
Muhtara, "Hazır ol", dedim,
"Tut şu kablonun ucunu, hoparlörün gibine değdir"...
Değdirdiği gibi oyun havaları patladı,
Ankara Radyosu çalıyordu..
Muhtar sevinçle dışarı fırladı,
"Öğretmenimiz radyo icat ettiiii !" diye
Köy meydanındaki kahveye koştu.
Köylü merakla muhtarlığa doluştu,
"Uleen 900 gaymelik iş bu muymuş" diyorlardı...
Onlar "Öğretmenimiz radyo icat etti" dedikçe,
"Öyle değil, başkaları icat etti, ben imal ettim" diye
uyarıyordum.
Ama onlar sen icat ettin diye ısrar ediyorlardı...
İlk önce muhtara, azalara ve kendime,
sonra köylülerime 900 TL'lik radyoları,
30 Türk Lirasına mal ediyordum...
Marangoz muhtar özel radyo kutularını yapıyor,
hoparlör çıkışının deliklerini açıyordu...
Kutunun yan tarafındaki kondansatör düğmesinden,
İstasyon araması yapılıyordu...
Iskala yoktu, ama olsun ses kulağa gelince
İstasyon tamamdı...
Para da almıyordum ama onlar da beni özel bakıma alarak,
Maneviyatlarını tamamlıyorlardı,
HERKES ÇOK MUTLUYDU...

Günlerden bir gün,
Jandarma Başçavuşu devriyede iken,
Bizim Uzun Memet radyosunu armut ağacına asmış,
keyifle tarlasında çalışırken,
Başçavuş yakaladı:
- Nedir ülen bu?
- Radyo Baş Efendi..
- Böyle radyo mu olur ülen?
- Olur Baş Efendi, Öğretmenimiz icat etti.
- Neee, kaçak radyo yapmış, tut Onbaşı, zabıt Tut!..

Zaptı tutmuşlar...
O yıllarda Öğretmenlerin milletvekili gibi
dokunulmazlığı vardı, Jandarma veya Polis Karakoluna
çağıramazlardı.
Maarif müdürmüz ifade alır,
Savcılık soruşturmasına maarif müdürümüz
tavassut ederdi...
Maarif müdürümüz Ahmet Bey,
Öğretmenimiz bana bir uğrasın diyecek kadar kibardı...
Uğradım..
Maarif müdürümüz beni aldı Kaymakam Beyin
Makamına götürdü.
"O muhteşem mucit bu", dedi..
Dedi ama...
Kaymakam suçumu tebliğ etti, Savcılığa vermemek için bir yol,
yordam arıyorlardı...
Mevzuat hazretleri çok kesindi...
Radyoların yıllık vergisi vardı,
Vergi kaçakçılığı her radyo başına ayrı para cezası,
İzinsiz radyo imal etmek,
Casusluk gibi bir şeydi !
Yıllarca hapis cezası...
Bir yol buldular,
Önce takdir ettiler,
Sonra bir Sürgün cezası ile işi kapatarak,
Savcılığa kaptırmamak için,
Ödemiş Bozdağları'ndaki Kızılkeçili Köyü'ne Sürgün ettiler,
İş kapanmıştı...
ama Vatanımın geri kalmışlığının yaraları
Kapanmamıştı...

Bahar aylarında Bozdağlara geldim,
İsviçre gibi bir yer,
Burada ne yaparım, yaparım...
Artık sürülecek bir yer yok,
Bozdağlarının tepesinde Allah var,
son köy Kızılkeçili,
Oradan sürülecek yer yok...
Alabalıkların oynaştığı bir serin dere,
Dereboyunda keşfe çıktım,
Terkedilmiş üç su değirmeni vardı...
Kasabada elektrikli değirmenler çıktığı için,
Papucu dama atılmış su değirmenleri...
Birinin suyu aktif,
Kapağı kapatınca dikine tribün borusundan adamı
Bulsa parçalayacak Zaplı Su,
böyle boşu boşuna akar mı?
Olmaz öyle şey !
O yıllarda hiç bir köyde elektrik yoktu...
Hafta sonunu dar ettim, İzmir Sanayi Bölgesinde
Ahmet Beyi buldum, Manisa Sanayicisi büyük adam,
Ahmet Tütüncüoğlu abimizden yardım aldım...
Bir alternatör ve voltaj karalığı sağlayan
Kollektör ve konjüktör...
Jeneratörün miline kayışla monte edilecek,
Tirübün kanatlarını kendi ellerimle kaynak yaptığım,
Bir Değirmen Çarkı..
Parçaları sanayici Ahmet Bey Köyüme kadar 
kendi cipi ile getirdi..
Bir kaç günde montajı yaptım...
Köy kahvesine, okuluma, camiye ve köy meydanına,
Kılavuz aydınlatma için kablolar çektim...
İlk açılış için akşam karanlığını seçtim...
Köylü merakla toplanmış bakıyor,
Birden su kapağını açıverdim,
Ortalık gündüz gibi oldu...
Suyun gücü ONBEŞ KÖYÜ aydınlatacak elektrik
Üretebilirdi...
KÖYLÜ SEVİNÇTEN ÇIĞLIK ATIYORDU,
"Öğretmenimiz elektrik icat etti!" diye konuşmayın
Kardeşim, başıma iş açarsınız...
O gece devreyi kapatmadım,
Elektrik parası yok,
Sabaha kadar Efeler Diyarının Efeleri Zeybek Oynadılar,
Kimi dua ederek, kimileri rakı içerek kutladılar...

İKİ GÜN SONRA BASILDIK,
Tüm İlçe Jandarması Terör Örgütünü basar gibi
KÖYÜ BASMIŞTI..

EMİR ALDIK :
-- SÖKÜN BUNLARI YOKSA FENA OLUR !

Söktük...
Kasabaya indim, istifa ederek...

SİZİN MEVZUATINIZI DA,
PALAVRA EĞİTİMİNİZİ DE,
EŞEKLER DİKSİN DEDİM,
HALA EŞEKLER DİKİYOR !..
BEN DENİZLERE KOŞTUM,
DENİZLERE AÇILDIM...
ÖNCE TELSİZ VE GV. VARDİYA ZABİTİ,
SONRA SÜPER TANKER SÜVARİLİĞİ...
YILLAR SONRA DÖNDÜĞÜMDE GÖRDÜM Kİ,
SIĞIRLAR AYNI YERDE OTLUYORLARDI !.. 


Nedim Çakmak





* Beyin göçü neden oluyor sanıyorsunuz? 
Eğitim düzeyinizi düşürün ve iş alanı yaratmayın siz çünkü...

Zeki ve de Akıllı olanlarınızı bize gönderin, zaten onlar sizin değil bizim hakkımız, eğitimini biz verelim ki icat ettikleri bizim üniversite adımızla dünyaya duyurulsun, patenti bizde kalsın, biz gelişelim size satalım, ve her iki durumda da biz kazanalım, 
siz istediğimiz düzeyde kalın ki sizi sömürebilelim, sizlere hükmedebilelim... 
Zaten sizin topraklarda casuslarımız vasıtasıyla kışkırtarak desteklediğimiz ve çıkardığımız savaşlarla uğraşmaktan eğitime ve bilime vakit ayıramayacaksınız. Sizler medeniyet düzeyine çıkamıyacak, geri kalacak ve hatta daha da gerilere düşeceksiniz. 
Her konuda bana muhtaç olacaksınız. Böylece tüm arzularımız gerçekleşecek... 
Efendilerinizin önünde diz çökün!

SB