Translate

haluk dural etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haluk dural etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2025 Pazar

İklim Krizi Yoktur!

 

"Her kim iklimi kontrol ederse, dünyayı kontrol eder." (dk.15.30'da)

Lyndon B. Johnson

(ABD'nın JFK'den sonraki başkanı)

The Dimming (İklim Mühendisliği Belgeseli)

Dane Wiginton YT link


***

İnsanları kontrol etmek istiyorsanız, CO2'yi kontrol etmelisiniz !

"İklim krizi" büyük bir aldatmacadır...



'What Percent Of Our Atmosphere Is CO2?': Doug LaMalfa Stumps Entire Panel With Climate Questions - YT Forbes Breaking News link


Kongre üyesi LaMalfa diğer kongre üyelerinin desteklediği iklim krizi panelinde onların sormak istemediği soruyu sorup bizim de sorgulamamıza teşvik ediyor...


LaMalfa: Atmosferimizin yüzde kaçı CO2 (karbondioksit)? En iyi tahmininizi yapın...

Cevap: Ben beş diyorum. Ulaşımın neden olduğu CO2 yüzde 49 olduğunu biliyoruz. Hepimiz enerji dönüşümü üzerinde çalışıyoruz.

LaMalfa; Peki sizce bu rakam nedir?

Cevap: Beş

LaMalfa: Siz bay Boyd?

Cevap: Sekiz

LaMalfa: Peki, bunu takdir ediyorum. Sizi kızdırmak istemiyordum, pek çok kişiye sordum. Çünkü panelde duyduğumuz tek şey iklim değişikliği, iklim değişikliği, CO2, CO2..

Elektrik şebekesi olmamasına rağmen araçlarımızı elektrikli hâle getirmek istiyorsunuz. Ben bir çiftçi olarak 300.000 - 500.000 milyon dolarlık ekipmanı , birileri elektrikli olmasını istiyor diye değiştirmekten gerçekten mutlu olmam.

(Atmosferdeki CO2 için) cevap yüzde 0,04. Yüzde bir değil, yüzde yarım değil... yüzde 0,04'tür.

Ve son birkaç on yılda 0,03'ten yukarı çıkmıştır. Bu küçük değişiklik için hepimizi zorluyorsunuz. EĞER 0,02'nin ALTINA İNERSEK BİTKİ YAŞAMI ÖLMEYE BAŞLAR ‼️ yani....

İklim değişikliği kocaman bir saçmalıktır! Beraberinde getirecekleri her şey ey kontrol ile ilgilidir!

Küreselci "soyluların" kölelere ihtiyacı var! O yapar, yer, gezer, ama sen yapamazsın! Sana yasak!..

Ayrıca İklim Krizi var diyenlerin hiç bir b.k bilmediği ortaya çıktı!

***


Küresel Isınma Yalanları

Haluk Dural


- “Sıfır Karbon” söylemi tam anlamıyla bir sahtekârlıktır. 

- Yeşil enerjiye dönüşüm gelişmekte olan ülkelere kurulmuş bir büyük tuzaktır. 

- Batı ülkelerinin uygulamaya koyduğu Sınırda Karbon Vergisi, gelişmekte olan ülkeleri sanayisizleştirmeyi hedeflemektedir. 

- Elektrikli araçların çevre dostu olduğu söylemi tümüyle yalandır. 

İlkokul 4’üncü sınıfta okutulan Tabiat Bilgisi dersinde bile “onbin yıl önce buzul çağı yaşandığı, kuzey kutup buzulunun Avrupa’nın ortalarına kadar geldiği, Sibirya’da yaşayan mamutların güneye kaçamayıp, tundralarda donup kaldıkları” anlatılırdı. Ama iklim değişikliği konusunda sözcülük yapanlar ve bunların destekçilerinin, bu ilkokul bilgisini sorgulamak, onbin yıl önce nüfusun yaklaşık 4 milyon tahmin edildiği Dünyamızda; kömür, petrol, doğalgaz, otomobil, sanayi yokken yani havaya  karbondioksit salacak insan kökenli yapılar yokken, havayı ısıtarak buzul çağını sona erdiren  unsur neydi diye sormak akıllarına  gelmemektedir!!! 

Küresel Isınma Yalanları

Karbon ayak izi (İngilizcedeki carbon footprint kelimesinin birebir tercümesi, gerçekte karbon bir  elementtir ve ayak izi yoktur), birim karbondioksit cinsinden ölçülen, üretilen sera gazı miktarı  açısından insan faaliyetlerinin çevreye verdiği zararın ölçüsüdür ve iki ana parçadan oluşur:

Doğrudan  (birincil) ayak izi ve dolaylı (ikincil) ayak izi. Birincil ayak izi, evsel enerji tüketimi ve ulaşım (söz gelimi  araba ve uçak) dahil olmak üzere fosil yakıtlarının yanmasından ortaya çıkan doğrudan CO2  salımlarının, ikincil ayak izi ise kullandığımız ürünlerin tüm yaşamın döngüsünden bu ürünlerin imalatı  ve en sonunda bozulmalarıyla ilgili olan dolaylı CO2 salımlarının ölçüsüdür. Karbon dioksit cinsinden  üretilen sera gazı miktarının hesaplanmasında GHG Protocol, PAS 2060 ve ISO 14064 uluslararası  standartlarından herhangi biri veya TS EN ISO 14067 kullanabilir. 

Karbon vergisi, fosil yakıt kullanımından kaynaklanan karbon dioksit gibi sera gazlarının atmosfere  salımını azaltmayı hedefleyen bir çeşit çevre vergisidir. Vergilendirme, üretilen veya tüketilen mal ve  hizmetlerin karbon ayak izine bağlı olarak belirlenir. 

Karbon vergilerinin başlıca amacı, karbon salımlarına direkt maliyet yükleyerek fosil yakıtların  kullanımını azaltmak ve enerji tasarrufu, yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş gibi çevre dostu  uygulamaları teşvik etmek gibi sunulan gayet masumane (!) bir amaçtır. Böylece hem ekonominin  karbon yoğunluğunu düşürmek hem de küresel ısınma gibi çevresel sorunlarla mücadele edilmesi  hedeflenir. 

Avrupa Birliği (AB), karbon fiyatlandırması konusunda öncü bir rol oynamakta ve üye ülkelere  rehberlik etmektedir. İsveç, dünyanın en yüksek karbon vergilerinden birine sahiptir ve bu vergiyi  1991 yılından bu yana uygulamaktadır. Norveç ve İsviçre de benzer uygulamalar ile karbon salımlarını  vergilendiren ülkeler arasındadır. Finlandiya, karbon vergisini ilk uygulayan ülkelerdendir. Kanada,  federal bir karbon fiyatlandırma sistemi uygularken, Japonya büyük salım kaynaklarına karşı karbon  takas sistemini benimsemiştir. Polonya, kömüre bağımlılığını azaltma çabası içindeyken, Kolombiya  ve Hindistan gibi ülkeler de karbon vergisi mekanizmalarını geliştirmeye başlamışlardır. 

Karbon vergisinden Türkiye nasıl etkilenecek? 

Avrupa Birliği'nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması'nın (EU's Carbon Border Adjustment  Mechanism) demir-çelik, alüminyum, gübre, elektrik ve çimento sektörlerini kapsayan ilk aşaması, 1  Ekim 2023 itibarıyla devreye girecek ve bu geçiş dönemi 2026'ya kadar sürecek.

Sınırda Karbon  Düzenleme Mekanizması (SKDM), Türkiye'den AB'ye ihracat yapan birçok sektörü etkileyecek. İlk  aşamada Türkiye'nin AB'ye önemli miktarda ihracat yaptığı, sınırda karbon vergisi uygulanacak sektörler arasındaki demir-çelik, alüminyum, çimento ve gübrede düzenlemeden hemen  etkilenecektir. 

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı'nın (UNCTAD) gelişen ve gelişmiş ülkeler için  2021'de yaptığı çalışmada, ülkelerin 2020 itibarıyla ihracat yaptığı 6 sektörde mevcut karbon salımları  ölçülerek bunların AB referans değerlerine göre farkları dikkate alınıp ihracatları üzerinden alınacak  karbon vergileri hesaplandı.

Yapılan hesaplama ile 1 ton fazla karbon emisyonu için 44 dolar  ödeneceği varsayıldı. Türkiye İhracatçılar Meclisi-TİM'in raporunda yer verilen, Türkiye için yapılan hesaplamada, çimento  ve cam sektörü 2020 karbon emisyonu değerleri ile AB'ye ihracatta yüzde 12,3'lük karbon vergisi ile  karşılaşırken, kağıt ürünleri için yüzde 1,1, alüminyum için yüzde 1,2, demir-çelik için yüzde 2,9,  rafineri petrol ürünleri için yüzde 1,2 ve kimyasal ürünler ile gübre için de yüzde 2 karbon vergisi  hesaplandı. 

Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Araştırmaları Derneği-SEFİA tarafından yapılan ve İklim Değişikliği  Başkanlığı tarafından açıklanan raporda hiçbir önlem alınmadığı durumda Türkiye'nin 2032'ye kadar  karşılaşacağı toplam maliyetin yıllık 2,5 milyar dolar olabileceği söylenmektedir.

“Sıfır CO2 salımlı” Elektrikli araçlar yalanı 

Elektrikli otomobilin ve elektrikli otomobil aküsünün üretimi, sınırlı bir kaynak olan lityum, rodyum ve  kobalt gibi nadir toprak metallerinin yaygın olarak çıkarılması ve işlenmesi gerekir. Nadir toprak  metallerinin madenciliği ve işlenmesi karayı, havayı ve nehirler gibi su sistemlerinde büyük kirliliğe  yolaçar.

Örneğin, resimde görülen, elektrikli otomobillerde kullanılan Tesla Y  modeli pilinde kullanılan; Lityum için 12 ton kaya, 5 tonluk kobalt  minerali (kobaltın çoğu bakır ve nikel cevherlerinin işlenmesinin bir yan  ürün olarak yapılması sağlanır. Elde edilmesi çok zor ve çok pahalıdır), 3 tonluk nikel cevheri ve 12 ton bakır cevheri gerekir. Ayrıca,  madencilik sırasında 12 kg hava kullanılarak; 13,6 kg nikel, 22 kg  manganez ve 6,8 kg kilo kobalt elde edilir. Pilin üretimi için ayrıca 200,2  kg alüminyum, çelik ve/veya plastik ve 50,8 kg grafit gerekir. Temel  minerallerin elde edilmesi amacıyla hafriyat işlerinde yaygın olarak bir  Caterpillar 994A aracı kullanılır. Tahminen 12 saatte 948 ila 2937 litre  arasında dizel tüketilir.  Sonunda “sıfır CO2 salımlı” bir arabaya sahip oluyorsunuz. 

Şu anda pillerin üretimi için gerekli minerallerin büyük kısmı Çin veya Afrika'dan geliyor ve Afrika'daki  madencilerin elde edilmesindeki ağır emeğin büyük kısmı çocuklar tarafından yapılıyor!

SONUÇ 

İklim Çevrecilerinin yalanlarına karşı bilimsel doğrular: 

- Atmosferi ısıtan tek kaynak GÜNEŞTİR. 

- Dünya atmosferi milyonlarca yıldır devresel olarak ısınır ve soğur. 

- Atmosferin ısının tutan en büyük sera gazı BULUTLARDIR. Bulutlar sera gazlarının % 95’idir. 

- CO2'in doğal seviyeleri toplam atmosferin yaklaşık yüzde 0,04'üdür. 

- Yüzde 0,04'lük CO2'in yüzde 95'i volkanik aktivite, çürüyen bitki örtüsü, bakteriler ve dünyadaki  okyanusların birleşiminden gelir. 

- Atmosferdeki toplam CO2'te insanın katkısı yalnızca yüzde 0,0016'dır. 

- Karbondioksit dünyadaki tüm yaşamı oluşturan temel besindir ve yalnızca faydalı etkileri vardır. 

İklim yalanlarının arkasındaki vahşi planlar: 

Batı emperyalizminin itici gücünü oluşturan, kendilerini uluslarüstü sanan özel banka ve finans kurumları, silah, ilaç, enerji şirketlerinin sahipleri yağmacı oligarkların kurdukları “müesses nizam”,  siyaseten ve ekonomik etki altına aldıkları ülkelerde kendi çıkarlarına zarar verecek toplumsal  uyanışları durdurmak için egemen ulus devlerinde yıllardır; iç karışıklıklar çıkartır, askeri  müdahalelerde bulunur, milyonlarca insanı öldürüp, ülkeleri sömürmeye devam ederler. 

Bu nedenle, otuz yılı aşkındır uyguladıkları neo-liberal politikaların gerek kendi ülkelerinde ve gerekse  hedef ülkelerde yarattığı tepkilerin sonucunda küresel jeopolitikte yaşanmakta olan hızlı değişimleri engellemekte kullanılacak “iklim değişikliği” başlığı altında bir başka sinsi planı devreye sokmaya  başladılar. 


Haluk Dural / 13 Haziran 2024 / link

EK:

İklim Değişikliği Kanunu Taslağı; Neye ve kime hizmet ediyor…

Haluk Dural, 13 Nisan 2025 / link

***




GERÇEK !

Azaltmak istedikleri karbon sizsiniz!



9 Nisan 2017 Pazar

Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir? Haluk Dural





Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir?

Anayasa'nın ne olduğu, anayasa maddelerinin ne olduğu vatandaşa açıklamanın fazla bir yararı yoktur. Çünkü genellikle böyle hukuki metinlerin vatandaş nezdinde kolay anlaşılabilir olması mümkün değildir. O halde, özünü söylemek gerekir. 

Getirilmiş olan Anayasa değişiklik tasarısıyla, esas itibarıyla birkaç tane temel unsuru vardır.

1- Cumhurbaşkanı tarafsızlığını yitirir.

Bu Anayasa değişikliği referandumunda evet oyları çok çıkar da kabul edilirse, Cumhurbaşkanı aynı zamanda partili olacaktır. Hangi partili olacaktır? Pek tabi ki iktidar partisinin üyesi ve de yapılacak olan ilk kongresiyle genel başkanı olacaktır. 

Halbuki Cumhurbaşkanı, adı üzerinde 'cumhur'un, yani milletin başıdır, dolayısıyla herkesi temsil etmeli ve tarafsız olmalıdır. Ama bir partinin genel başkanı olacak olan Cumhurbaşkanı artık tarafsızlığını tümüyle yitirir, bütün iyi niyetine rağmen tarafsız davranma imkanı yoktur. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı sadece kendi partisinin seçmenlerini temsil eder, iyi niyetine rağmen fiilen böyle olacaktır. Geri kalanlarda ötekiler olarak, her zaman olduğu gibi siyaseten nitelerler. Dolayısıyla milleti iktidar partisi yanlıları ve karşıtları diye fiilen ikiye bölmüş olurlar.

2-  Cumhurbaşkanına Başkomutanlık yetkisinin verilmesi.

Bugüne kadarki anayasalarımızda Başkomutanlık Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne aittir. Ve sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Yani yürürlükteki anayasamız, ve bugüne kadarki anayasalarımızda olduğu gibi, Cumhurbaşkanı Başkomutan değildir. Cumhurbaşkanı'nın Başkomutan olmadığı Anayasa'larda yazılır, Başkomutanlığın Meclis'e ait olduğu net olarak ifade edilir. Bunun tarihi bir sebebi vardır.

30 Ekim 1918'de imzalanmış olan Mondros Ateşkes Antlaşması üzere, malum olduğu üzere savaşan tarafların orduları silah bırakmışlardır. Ancak sonrasında savaşı kazanmış olan taraf ülkeleri, İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalist devletler topraklarımızı işgale başlamışlardır. Bunun üzerine vatansever halkımız derhal bulundukları il ve ilçelerde Kuvaiye Milliye çatısı altında örgütlenmeler yapmışlar, bunlardan ilki Kars'ta toplanan bir kongredir. 

Bu Kars Kongresi'yle birlikte yörenin bütün vatansever insanları dini veya etnik herhangi bir ayrım gözetmeksezin vatanın birliğini düşmana karşı mücadeleyi, savunmak üzere biraraya gelmiş olan bu vatanseverler, Türkiye'nin çeşitli il ve ilçelerinde 30 tane kongre düzenlemişlerdir. 

Bizler doğal olarak Erzurum ve Sivas kongrelerini çok daha iyi biliriz, ama bu dönem, yani 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi'nin açılışına kadar, 1918'den beri geçen bu dönem Kongreler Dönemi'dir. Yerel iktidarların olduğu, kurulduğu dönemlerdir. Bu kongreleri oluşturup halkın iradesinin bağımsızlıktan yana olduğunu gösteren kararlar almışlardır. Ve Mustafa Kemal'in büyük önderliği altında bütün bu kongreler Batı Trakya ve Anadolu Müdafai Hukuk Cemiyetleri adı altında birleştirilmiş ve bu cemiyetler vasıtasıyla da, 23 Nisan 1920'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi kurulmuştur.

Diğer bir değişle, Türkiye Cumhuriyeti aslında 23 Nisan 1920'de açılmış olan Büyük Millet Meclisi ile brlikte kurulmuştur, ama ilanı 29 Ekim 1923'tür.

Türkiye Cumhuriyeti, halkın iradenin yansıltılmasıyla kurulmuş bir Cumhuriyet olduğu için bir Halk Cumhuriyeti'dir. Hiç unutulmaması gereken husus budur. 

23 Nisan 1920'de kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi'nin yapısı itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti parlamenter bir rejim olarak kurulmuştur. İşte bu kurulmuş olan Birinci Meclisimiz, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle değil, kuvvetler birleşimi ilkesi ile kurulmuş, Yasama; kanun yapma, ve Yürütme; Bakanlar Kurulu yetkisi'ni bünyesinde toplamıştır. Sadece dışarda Yargı yetkisi bırakılmıştır. Çünkü, böyle yapılmasının sebebi, bu meclisin İstiklal Harbi'ni yapacak olan meclis olmasıdır.

Bu meclisin başkanı bildiğiniz üzere Mustafa Kemal Paşa'dır. İçinden kurulan hükümetlerin Başbakanı ve Bakanları aynı çatı altında bu Büyük Millet Meclisi'nde, yasama yetkisi olan meclisle birlikte çalışmışlardır. Büyük Millet Meclisi İstiklal Harbi'mizi başlatmış, bu savaşı kazanmış, Dumlupınar Zaferiyle taçlandırmış, ve bu nedenle de Başkomutanlık yetkisi o günden bugüne Büyük Millet Meclisi bünyesindedir. O nedenle de savaş kazanan bu meclise Gazi Meclis ünvanı verilmiştir.

Dolayısıyla, Anayasalarımıza göre Başkomutanlık Meclise aittir. Sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Halbuki bu değişiklik tasarısıyla Cumhurbaşkanına tam yetkili Başkomutanlık verilmektedir. 

O halde Anayasa değişikliği neye yaramıştır?
1- Cumhurbaşkanını partili yapmak.
2- Başkomutanlık yetkisi vermek.


Önemli bir diğer husus Cumhurbaşkanlığı kararname meselesidir.

Cumhurbaşkanına kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmektedir. Bu yetki ile, her ne kadar gerekçesinde kanunların düzenlemediği alanlarda yetki kullanabilir denmesine rağmen, gerçekle bağdaşır bir ifade değildir, çünkü Cumhurbaşkanı bu yetkiyi aldığı taktirde , yarın kanunlarla yapılması gereken düzenlemeleri, veya mevcut kanunlarda, yürürlükteki kanunların tanımladığı alanlarda kanun hükmünde kararname çıkarırsa ne olacaktır?

Hemen akla gelen şu; Anayasa Mahkemesi'ne iptal davası açılabilir. İyi ama, ya Anayasa Mahkemesi redederse? 

O zaman Cumhurbaşkanı, kanunların üzerinde, yani Meclise ait olan kanun yapma yetkisini kullanarak, kanunlarda istediği gibi değişiklikler yapmış olacaktır. Bunun örneğini şimdiden görmek mümkündür. 

Olağanüstü Hal ilan edildikten sonra çıkartılan 6771 sayılı kanun hükmünde kararname ile hepimizin bildiği üzere, kanunla yapılması gereken düzenleme yerine, Cumhurbaşkanı bu kararname ile Genelkurmay Başkanlığı'nı kendisine bağlamış, Jandarma Genel Komutanlığı'nı ordudan ayırarak İçişleri Bakanlığı'na bağlamış, Ordunun bel kemiğini oluşturan büyük gücü olan bu 300bin kişilik kuvvet, şuanda İçişleri Bakanlığı'nın yanında, polisin yanında bir kolluk kuvveti haline dönüştürülmüştür. Oradaki bütün subaylar normal devlet memurları gibi, sivil yöneticiler tarafından sicil verilecek hale getirilmiştir.

Diğer üç kuvvetimiz ise bildiğiniz üzere Mili Savunma Bakanlığı'na bağlanmıştır. Ama Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı'na da ayrıca Korgeneral rütbesi verilmiştir. Tabi şuandaki Korgeneral rütbesi almış olan Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı askerlik yapmış mıdır, bedelli mi yapmıştır, yedek subay olarak kısa dönem mi yapmıştır, bunu bilemeyiz. Ancak, askerlikten gelmediği için, Sivil Paşalar dönemi, yani Osmanlı zamanındaki sivil paşalar dönemine bir geçiş yapılmıştır, ki zaten bizim Balkanları kaybetmemize neden olan hep bu sivil kökenli Paşalardır. Askeri eğitim almadan paşa rütbesi, saray tarafından kendilerine verilmiş olan paşalar yüzünden Balkan Harbi kaybedilmiştir. Aynı yol şimdi tekrar açılmıştır. 

Yani, Cumhurbaşkanımız böyle bir yetkiyle donandıktan sonra, kanunla yapılması gereken değişiklikleri bile Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesiyle yapacağının işaretlerini daha şimdiden vermiştir.

Diğer bir husus ise atamalar ile ilgilidir.

Cumhurbaşkanımız eğer bu yetkiyle donanırsa, yani referandumda kabul oyları çok çıkar da Cumhurbaşkanı bu yetkileri alırsa, devletin bütün üst kademelerinde istediği gibi atamalar yapacaktır.

Atamaların ilki Bakanlar Kurulu, Anayasa'da tariflenmiş olunan, lağv edilecek ve Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya Bakanları kendisi tayin edecektir, hem de meclis dışında.

Bunun dışında, şuanda memuriyet yapanlar gayet yakından bilirler ki, devlet kurumlarında daire başkanlığı 3'lü kararnameyle, yani Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı kararnamesiyle genel müdürler, komutanlar, yüksek rütbeli, büyükelçiler ve elçiler Bakanlar Kurulu'yla atanırlar. Artık bu usül tamamıyle kaldırılacak, bütün yüksek bürokratları Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya kendisi tayin edecektir. Bu işin bürokrasiyle ilgili kısmıdır.

Ayrıca atama yetkisi içinde Anayasa Mahkemesi ile Hakimler Savcılar Kurulu'nunda, yüksek kaldırılıyor kurulu kalıyor, bu kurullarının atamalarında neredeyse yarısı doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, ama diğer yarısı da meclis tarafından atanacak. Peki meclis'te kim atayacak?  Çoğunluk partisi atayacak. Partisine hangi adayın atanacağını kim bildirecek? Cumhurbaşaknı bildirecek. Niye? Çünkü çoğunluk partisinin başı olacak, belki de genelbaşkanı olacak partili olduğu için. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi'nin üyeleri ve Hakimler Savcılar Kurulu'nun üyelerinin tamamını Cumurbaşkanı tayin etmiş olacak. 

Böylece, Kanun Hükmünde Kararname  Cumhurbaşkanı yetkisiyle, Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesi adı altında, kanun hükmünde kanun çıkarma yetkisi alan Cumhurbaşkanı, meclisin yasama yetkisini fiilen kullanmaya başlayacaktır. Ayrıca, Hakimler Savcılar Kurulu ile Anayasa Mahkemesi'nin atamalarını da Cumhurbaşkanı yapacağı için, fiilen Yargı yetkisi, tamamiyle Cumhurbaşkanı'na bağlanmış olacaktır. 

Diğer bir değişle, demokratik bir ülkenin, demokratik bir rejime sahip olduğunun göstergesi olan Anayasalardaki kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacak, Yasama-Yürütme-Yargı sadece Cumhurbaşkanı'nın elinde, tek kişide toplanacaktır.  

Cumhurbaşkanı'nın kullanacağı bu yetkilerle, ülkeyi yeniden tasarlaması, yeniden devlet yapımızı düzenlemesi, tek başına bir kişiye bağlı olacaktır.

Şimdi bu Anayasa değişiklik teklifinin, aslında 18 maddenin, esas can alıcı kısımları bunlardan ibarettir. Gerisi elbette önemlidir, ama esas itibariyle elde edeceği yetkilerle sadece tek kişilik bir iktidara dönüşecektir.  Ülkenin demokrasisi, yani çağdaş demokrasilerde olmassa olmaz koşulu olan kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacaktır.


Haluk Dural
Başkanlık Hedefli Anayasa Değişikliği (video)











 İŞTE BU YÜZDEN;  HAYIR








27 Nisan 2016 Çarşamba

Başkanlık ve Anayasa!





// Başkanlığa HAYIR.
// Bu Meclis Anayasa YAPAMAZ, Yeni Anayasa'ya HAYIR.






* ABD'de başkanların iktidarda kalış süresi 4 yıldır. Bu 4 yıl dolmadan, eğer olağanüstü bir durum yaşanmazsa, hiçbir başkan görevden ayrılamaz. Başkan'ın istifası ya da Federal Kongre tarafından görevden alınması durumunda gelecek seçimlere kadar başkan yardımcısı, Beyaz Saray’ın patronu olur. Başkanlar en fazla 2 dönem görevde kalabilmekte.


// Ölümüne dek görevde olmak isteyen, ölümünden sonra da sülalesi nasiplensin diye bunu değiştirir...




* Başkan seçilen kişi Beyaz Saray'da, kendi personeliyle birlikte ikamet eder ve yılda 400 bin dolar net maaş alır. Bütün masraflarını (yemeğini bile) kendi karşılamak zorundadır.


// Komik olmayın. Devletin malı deniz, yemeyen keriz misalinde bizimkiler. Faturayı önlerine koysan, İsveç bile kurtaramaz!..




* Amerika’da başkanının valileri, yerel mülki amirleri atamak gibi bir görevi yoktur. Öbür yandan bütün önemli atamaları (Yüksek yargıçları gibi) yapar, fakat yasama organı bunu denetler, adayları sorgular ve uygun görmediklerini red eder. Örnek: Başkan Reagan 1987’de koyu muhafazakâr hâkim Robert Bork’u Yüksek Mahkeme üyeliğine önerdi, fakat Bork’u sorgulayan Senato, 48 onaya karşı 58 oyla reddetti.


// Önerdikleri sistemde Başkan’ın yapacağı hiçbir atama, Meclis’in onayına bağlı değil! Yargıya yapacağı atamalar üzerinde bile Meclis’in hiçbir “denetim ve denge” yetkisi yok! Tarafsız bir yargı mı dediniz! Başkanlık değil Tiranlık. Eyvah, dalkavuklara ne olacak şimdi? Onlar da bullshit olur....




* ABD'de seçim süreci 1 yıldan fazla sürmektedir. Partiler devletten nisbi oranda bir destek alır. Ancak başkan adayları veya vekil, senatörlerin şahıslarına seçim çalışmaları için devlet yardımı sözkonusu değildir. Halkın vergilerini seçilecek kişiler seçim kampanyalarında kullanamaz. Amerika’da seçime giden istisnasız herkesin seçim kampanyası için yapacağı harcamaların ana kaynağı bulacağı sponsorlar veya halktan alacağı doğrudan bağışlardır. Ya da kendi cebinden karşılamak zorundadır. 


// Hadi Devletten hiçbir ödenek almadan ceplerinden karşılasınlar... Milletvekili değil, muhtar bile seçemezler.








Başkan ve Yargı: hürriyet
Amerika Başkanı kendi masraflarını karşılar: amerikabülteni
Başkanlık sistemleri: onedio
Tiranlık üzerine notlar: 21.yy





Eski TBMM Başkanvekili ve Milli Anayasa Hareketi Başkanı Hasan Korkmazcan: 
"Yeni anayasa fikrinin arkasında emperyalist güçler var."

Eski Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır: 
"Milli anayasa hareketi bölücü anayasaya karşı kurulmuştur."

Prof. Dr.Birgül Ayman Güler, 
Milli Anayasa Hareketi Kurultayı, 

Haluk Dural'dan
Başkanlık sistemi Yeni anayasa'ya bile uygun değildir.
Yeni anayasa 2 milletli, 2 dilli, federe bir anayasadır.








 // Başkanlığa HAYIR.
// Bu Meclis Anayasa YAPAMAZ, Yeni Anayasa'ya HAYIR.




“Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Başkenti Ankara'dır.”
________






1 Ocak 2016 Cuma

NON EST!










NON EST!

Emperyalistlere, 
Kapitalistlere,
Bölücülere, 
Bölücü Anayasa'ya, 
Başkanlık sistemine, 

HAYIR!










Ayrılıkçı Kürt Hareketinin Demokratik Özerklik İhaneti!


"Türk Milletinin kadın-erkek, her ferdi Mustafa Kemal’in askeridir ve bu Millet ve Ordusu daima muzaffer olacaktır."


Geçtiğimiz 26-27 Aralık günlerinde Diyarbakır’da Kayapınar Spor Kompleksi’nde Halkların Demokratik Partisi (HDP), Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Emek Partisi (EMEP) ile HDP/HDK bileşeni parti (PKK, YDG-H vb) ve kitle örgütlerinin temsilcilerinin katılımıyla toplanan Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Genişletilmiş Olağanüstü Genel Kurulu sonrasında bir sonuç bildirgesi yayınlandı (1).


Bildiriyi imzalayan siyasi partiler ve diğer tüzel kişilikli kurumların, tam metnini aşağıdaki bağlantıdan bulacağınız bildiri metninde açıklanan talepleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 3. Maddesinin ihlâli suçudur.


Millî Merkez Genel Sekreteri
Halûk DURAL - 30 Aralık 2015 haberin devamı için












"İlk Dört Madde'ye dokunulmayacak" algısı yaratılarak "işleri olur"a getirmek istiyorlar. 
Diğer maddelerde önemli gözden kaçmasın.


T.C. Anayasası 66. Madde

I. Türk Vatandaşlığı
Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.
Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür.
Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.
Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.
Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.


T.C. Anayasası 174. Madde

I. İnkilap Kanunlarının Korunması
Anayasanın hiçbir hükmü,Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkilap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz:

1. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu;
2. 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun;
3. 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun;
4. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikah esası ile aynı kanunun 110 uncu maddesi hükmü;
5. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun;
6. 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun;
7. 26 Teşrinisani 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun;
8. 3 Kanunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.










...Çok şey gördüm geçirdim. Bunlar gibi, bunlardan genç çocukların, kollarının parçalandığını, bacaklarının koptuğunu gördüm. 
Ama dünyadaki en kötü görüntü kesilip atılmış bir ruhtur. 
Onun protezi olmaz. 
Bu askeri, kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış bir halde... 
evine göndereceğinizi söylüyorsunuz. 
Ama bence ruhunu idam ediyorsunuz! 
Peki neden? 
Bir Baird erkeği olmadığı için. Baird erkekleri. ! 
Bu oğlana bir zarar verirseniz Baird serserileri olursunuz, hem de topunuz birden...!
Buraya gelirken iki kelime duydum "Liderliğin Beşiği. "
Ama ağacın dalı kırılınca beşik yere düşer ve burada yere düşmüş. 
Yerde sürünüyor. 
Erkekleri yetiştirenler, liderleri yaratanlar,  burada nasıl liderler yetiştirdiğinize dikkat edin.!
Charlie'nin bugün burada suskun kalması 
doğru mu bilmiyorum. 
Ben ne yargıcım, ne de jüri üyesi. 
Ama size şunu söyleyebilirim...
Geleceğini satın almak için kimseyi satmayacaktır! 
Ve buna dürüstlük denir dostlarım, buna cesaret denir. 
Liderlerin hamuru da bunlarla yoğrulur.
Hayatımda pek çok dönüm noktasında karar vermek zorunda kaldım, doğru yolun hangisi olduğunu her zaman bildim ama hep diğer yolu seçtim. 
Neden, biliyor musunuz? Çünkü çok zorlu bir yoldu.
İşte Charlie, bir dönüm noktasında. 
Bir yol seçti. 
Doğru yolu seçti. 
Prensiplerine göre bir yol seçti...

KADININ KOKUSU ... 
AL PACİNO'NUN SON SAHNE KONUŞMASI.





Nero ve Seneca, Eduardo Barron (1858-1911)





PEKİ SİZ HANGİ YOLU SEÇECEKSİNİZ ?
CHP ve MHP MİLLET "Vekil"leri hangi damgayı yemek istiyor,
VATANHAİNLİĞİ Mİ, VATANSEVERLİĞİ Mİ?




Vazifeyi ihmale sürükleyen merhamet, memlekete ihanettir!







30 Mayıs 2015 Cumartesi

AMERİKA, FÜZE, KÜRECİK VE KANSER





Amerika, kendi anavatanını özellikle Rusya ve Çin’den gelebilecek nükleer başlıklı kıtalararası balistik füze tehdidine karşı korumak için erken uyarı uyduları, karasal radar ağı ve bunları desteklemek için kara ve denizde konuşlu füzesavar sisteminden oluşan bir balistik füze savunması (Balistic Missile Defense-BMD) kurmuştur. 

İlk savunma kademesini Rusya’nın sınırlarına yakın yerleştirmek için Avrupa’ya bir Füze Kalkanı kurulması projesi geliştirip, bunu NATO kapsamında yaygınlaştırma başlamıştır.

NATO’nun 19-20 Kasım 2010 tarihlerinde Lizbon’da yapılan Devlet ve Hükümet Başkanları zirvesinde kabul edilen Yeni Stratejik Konsept çalışmasında “NATO, ittifakın ana görevi olarak bölgesel füze savunmasını kabul etmelidir. Bu bağlamda, NATO, bir bölgesel füze savunma sisteminin komuta ve kontrol merkezi kurmak için kendi Aktif Kademeli Harekât Balistik Füze Savunma Sistemini genişletmeyi kabul etmelidir.” şeklinde bir karara varılmıştır.

Sözümona Iran’dan ABD ve Avrupa’ya atılacağı iddia edilen balistik füzelere karşı Avrupa Füze Kalkanı kapsamında Rusya’nın çevrelenmesi için Polonya ve Romanya’ya karada konuşlu füzesavarlar, Çek Cumhuriyeti’ne bir erken uyarı radarı (European Midcourse Radar-EMR) ve Türkiye’ye bir seyyar cephe radarı (forward-based x-band radar-FXB) ve Baltık Denizi, Akdeniz ve mümkün olursa Karadeniz’e Aegis füzesavar deniz gücü yerleştirilmesi öngörülmektedir.

Obama yönetimi bu planı daha ayrıntılı hale getirerek, Avrupa Kademeli Uyum Yaklaşımı (European Phased Adaptive Approach-EPAA) programını AB ve NATO ülkelerine dikte etti.

Bu yazımızda, yukarıda açıklanan süreç irdelenmekte ve ABD liderliğindeki batı emperyalist bloğunun ana hedefinin Rusya’yı kuşatmak, Büyük Ortadoğu Projesi-BOP kapsamında ilan edilecek kuzey Irak Kürt devleti ile Türkiye’nin güneydoğusunu birleştirip, Suriye işgal edilerek Akdeniz ile Hazar Denizi arasında bir enerji koridorunun açılması ve bu nedenle Türkiye’nin komşularıyla düşman haline getirilip, yerli işbirlikçilerinin çabalarıyla parçalanması, Avrupa Füze Kalkanı projesinin yan hedef olarak belirlendiği açıklanmaya çalışılacaktır.


2007 Şubat Münih Güvenlik Zirvesi

Münih’te 10 Şubat 2007’de yapılan 43. Güvenlik Zirvesi toplantısında Rusya Devlet Başkanı V. Putin, “Bush'un Orta Avrupa ve özellikle Polonya'da kurmayı planladığı füze kalkanı projesine dair kriz konusunda da taviz vermeyeceğini belirterek, füze kalkanı kurma nedenlerinin ikna edici olmadığını, NATO'nun Doğu'ya genişlemesinin de "tehdit" olarak algılandığını belirtti.” Ayrıca, aynı toplantıda Rusya Savunma Bakanı Sergey Ivanov, “Balistik her füze izlenip ilk fırlatılma anında vurulabilir. ABD neden sistemlerini Irak, Afganistan ya da Türkiye'ye kurmuyor” demiştir.


2007 Haziran G-8 Zirvesi

Almanya’da 7 Haziran 2007 tarihinde toplanan 33. G-8 zirvesinde George W. Bush ve Vladimir Putin arasında yapılan doğrudan görüşmelerde Rusya devlet başkanı Amerikalılara, Asya’dan ve özellikle İran yönünden atılacak füzelerin kontrolü için Rus radarlarının ortak kullanımını teklif etti ve böylece doğu Avrupa’ya kurulacak Amerikan anti-balistik füze savunma sistemine gerek kalmayacağını belirtti.

ABD’nin Çek Cumhuriyetine yerleştirmeyi düşündüğü radarın İran’dan ABD’ye doğru atılacak olan balistik füzeleri izleyeceğini konusundaki ısrarı üzerine Putin, radarın döner antenli olması nedeniyle ana amacının Rusya’nın batı bölgesini izleyeceğini belirtmiş, eğer Amerika İran konusunda samimiyse, Rusya’nın Azerbaycan’daki Gabala ve Kuzey Kafkasya’daki Armavir radarlarını ortak işletmeyi teklif etmiştir.


Avrupa Füze Kalkanı ve Kürecik Radarı
Halûk DURAL
devamı





ABD'NİN TÜRK-KÜRT SAVAŞI ARZUSU
ABD-NATO FÜZE KALKANI VE ARKA PLANI


AMERİKAN'IN PLANI - TÜRKİYE'DE İÇ SAVAŞ OLDUĞUNDA TÜRKİYE'Yİ DEĞİL, BÖLGEYE YERLEŞEN AMERİKALILARI  KORUMAK.... VİDEO




Füze Kalkanı nedir?
ABD Başkanı Reagan zamanında başlatılan YILDIZ SAVAŞLARI projesi, esas itibariyle düşman füzelerini uzayda lazer toplarıyla vurmak için geliştirilen bir proje olup, zaman içinde proje maliyetinin çok yükselmesi ve gerekli teknolojik ilerlemenin sağlanamaması nedeniyle rafa kaldırılmıştır.

Bunun yerini, ABD'nin balistik füze saldırılarına karşı korunması için, geliştirilmeye başlanan FÜZE KALKANI projesi almıştır. Füze kalkanının esası, bir balistik düşman füzenin, füzesavar bir füzeyle vurulmasıdır.


Balistik Füzeler
Balistik füze, menzile bağlı olmaksızın, atıldığı yerden hedefine varana kadar bir parabolik rota üzerinde hareket eder. Bu rota başlıca dört bölümden oluşur:

i)- itme evresi (boost phase), motorların yakıt bitene kadar çalıştığı kısım,

ii)- yükselme evresi (ascent phase), yakıtın bitmesinden sonra atmosferden çıkıp, füzenin ağırlığı ile yerçekiminin dengelendiği ve artık yükselmenin durduğu zirveye (apogee) varış, 

iii)- düşme evresi, füzenin yerçekimi etkisiyle hızlanarak alçalması (descent phase) ve son olarak

iv)- son evre (terminal phase), füzenin yeniden atmosfere girip hedefe ulaşması.


Ana yakıtı yükselme evresinde bitmiş olan füzenin düşme ve son evrelerde sadece hassas hedef ayarlaması yapan küçük motorları bulunabilir ve füze bu nedenle büyük rota değişiklikleri yapamayacağı için bu iki evrede; atmosfer dışındayken yüksek irtifa füzesavar füzeleri veya atmosfer içindeyken orta irtifa füzesavarlar tarafından vurulur.


Balistik füzelerin 1000-9000 km olan menzilleri ile kıyaslandığında füzesavarların menzilleri 45-400 km gibi küçük kaldığından, füzesavar füze bataryaları, hedef ülke topraklarında kurulur.


ABD füzesavar sisteminin çalışma esası

Bir kıtalararası balistik füze (ICBM inter-continental balistic missile) ateşlendiği zaman uydular tarafından algılanır ve kontrol merkezine bildirilir. Füze, geliştirilmiş erken uyarı radarları (upgraded early warning radars) tarafından izlemeye alınırken, ayrıca radar dalgalarının X bandında (dalga boyu3 cm) çalışan X-bandı radarı ile hassas rota tayini yapılır. Rotası kesinleşen füze atmosfere girince, denizde veya karada konuşlandırılmış füzesavar füzesi ateşlenir. 


Balistik füzenin yolunu kesen füzesavar onunla çarpışarak veya yakınında infilâk ederek, düşman füzesini imha eder.


ABD füzesavar sistemi kademeleri
ABD tarafından geliştirilen füzesavar sistemlerinde; 


300-1000 km kısa menzilli balistik füzelere (SRBM) karşı, hedef ülke topraklarına yerleşen Patriot PAC-3'ler (Patriot Advanced Capability), 1000-3000 km orta menzilli füzelere (MRBM) karşı yine hedef ülke topraklarına yerleştirilen THAAD (Terminal High Altitude Defense) füzeleri, 3000-5500 km ara menzilli füzelere karşı denizde gemi veya platformlarda konuşlu Aegis (Aegis Missile Defense Ships and Aegis Ashore platforms) füzeleri ve 5500 km'den daha uzun menzilli kıtalararası füzelere karşı ise merkezi ölçüm ofisi (Central Measurement Office CMO) için yüksek irtifada Aegis füzesavarları için veri toplanır. 



Türkiye'ye yerleştirilmek istenen füze kalkanı

ABD-NATO Projesi

Türkiye'ye 2 adet AN/TPY-2 Forward-Based X-Band radarı (Army Navy/Transportable Radar Surveillance) yerleştirilecektir. Bu radarların menzili 4300 km'dir. Balistik füzelerin yörünge tayinini hassas şekilde yapan bu radarlar, ABD ordusunun Yüksek İrtifa Hava Savunma füze sistemi THAAD (Terminal High Altitude Defense) ve Patriot PAC-3 (Patriot Advanced Capability) ve ABD Aegis füze savunma gemi ve kıyı platformlarına (U.S. Aegis Missile Defense Ships and Aegis Ashore platforms) bağlanacaktır. 


Sistemin komuta ve kontrolü sadece ABD'ye aittir.  Türkiye'ye yerleştirilmek istenen Patriot ve THAAD füze bataryalarının dışında ABD, Akdeniz ve Karadeniz'de Aegis sistemiyle donanmış füze kruvazörlerini dolaştırmak istemektedir. Nitekim, şimdiden İsrail'e AN/TPY-2 radarları yerleştirilmiştir.


Füzelerin özellikleri

Patriot Füzeleri ABD Patriot PAC-3 (Patriot Advanced Capability) Füzeleri, menzil 15-45 km, hız 5 Mach, uçak ve füzelere karşı kullanılır.


THAAD Füzeleri
ABD THAAD (Terminal High Altitude Area Defense) füzesi, menzil 200 km, uçuş tavanı 150 km, Hız 2,8 km/s olup, orta menzilli balistik füzelere karşı kullanılır.


AEGIS Füzeleri
Aegis gemilerinde veya platformlarında kullanılan SM-3 (RIM-161) füzesavar füzeleri; uçak, gemi, balistik ve seyir füzelerine ve alçak yörünge (250 km) uydularına karşı kullanılmaktadır.

Bu "Füze Kalkanı" konusu 2006 yılından beri ABD'nin isteğiyle bir yanıp, Rusya'nın direnciyle bir sönen projeyle, Bush yönetimince Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nde kurulacaktı. Ancak, Rusya buna direnmiş, bu maksatla Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması (AKKA)'dan bile çekilmiş, hatta yıllardır unutulan Kuzey Denizi'nde uzun menzilli keşif uçaklarını kullanmaya başlamış, NATO'yu tedirgin etmişti. 


Türkiye, kendi millî ihtiyaçlarına göre bir yüksek irtifa hava savunma sistemi kurmak çabasındayken, 2008 Bükreş zirvesinde kararlaştırılan Füze Kalkanı kurulması konusu, 14 Ekim 2010 tarihinde Brüksel'de gerçekleşen NATO Dışişleri ve Savunma Bankaları Toplantısında, Avrupa'yı bir nükleer başlıklı kıtalararası balistik füzeye karşı koruyabilecek "Füze Kalkanı" inşası yeniden gündeme geldi.


ABD-NATO tarafından Türkiye'ye yerleştirilmek istenen füze kalkanının "İran'a karşı" olduğu yüksek sesle dillendirilmesine rağmen, NATO dokümanlarında ne İran, ne Suriye, hatta ne de Rusya "tehdit" olarak yer almaktadır. 


Basına yansıdığı kadarıyla, 27.Ekim.2010 günü toplanan MGK'nda kabul edilen yeni Millî Güvenlik Siyaset Belgesi'nde (MGSB) Rusya, İran, Irak ve Yunanistan Türkiye için dış tehdit kapsamından çıkarılmıştır.


Türkiye - İran sınırı 1639 Kasr-ı Şirin anlaşmasından beri hiç değişmemiş olan yegâne sınırdır. Diğer bir deyişle bugün İran'dan Türkiye sınırına bir tehdit yoktur. 


Ayrıca İran, PKK'nın kolu olan PEJAK'ı vurmakta, TSK ile koordineli ortak harekât yapmaktadır. Geçmişte İran'ın Türkiye'ye rejim ihraç etmek istediği iddia edilmişse de bugün buna gerek yoktur, zira Türkiye zaten "lâiklik karşıtı eylemleri odağı" olmaktan hüküm giymiş bir parti tarafından yönetilmektedir. Yani İran, Türkiye için başka ülkelerle kıyaslandığında dış tehdit sıralamasının en altında yer alabilecek durumdadır.


İran'ın kendi geliştirdiği Şahap-3 (Göktaşı-3) balistik füzelerinin menzili 2000 km, hızı 4900-5100 km/s cıvarında olup, bazı Balkan ve doğu Avrupa ülkeleri menzil içinde kalmaktadır.


Buna karşın, İran ile hiçbir Avrupa ülkesi arasında, İngiltere hariç, bir husumet yoktur. Özellikle Almanya ve Fransa'nın İran'da önemli yatırımları vardır.  Bu durumda İran nükleer silah üretse bile, Avrupa ülkeleri için de dış tehdit olmaktan uzaktır. 


Çünkü İran'ın tehdit algılamasında en başta iki ülke bulunmaktadır; ABD ve İsrail.  İranlı strateji uzmanı Mohsen Rezaee'nin 18.Haziran.2010 tarihli "Gelecek Onyılda İran'ın Ulusal Güvenlik Stratejisi" isimli makalesinde belirttiği üzere:  İran'ın sahip olduğu ulusal üstünlüklerin yanısıra şu kırılganlıkları vardır:


- Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan ile yaşanan rekabet,
- İran'ın millî sınırları içine sıkıştırılması veya Tahran'ın Amerikan emirlerini ve hegemonyasını kabule zorlanmasıdır. 


İran'a yönelik bu tehdit daha net ifade edilirse;

1- Sömürgeleştirme : ABD'nin bu tavrı bölgesel güvensizliğin ana kaynağı olup Irak, Afganistan işgali ve Lübnan'a saldırılar ile Irak'tan İran'a yönelik saldırılar, Taliban'ın beslenmesi ve İran'daki Halkın Mücahitleri Örgütüne destek, 

2- Siyonizm : İsrail'in siyonizm tehdidi Filistin'den Suriye, Lübnan ve Mısır'a doğrudan ve diğer bölge ülkelerine dolaylı yoldan güvensizlik taşımaktadır.


Gerçekten de bugün İran, Gürcistan'dan Afganistan'a kadar uzanan bir dizi Amerikan askerî üssüyle kuşatılmış durumdadır. Amerikan ambargoları İran'ı ekonomik açıdan zorlamaktadır. 


Ayrıca İran'a karşı çeşitli askerî müdahale planları havalarda uçuşmaktadır. İtalyan strateji uzmanlarının senaryolarına göre;  İsrail'den İran'ın nükleer tesislerine karşı yapılacak hava saldırıları değişik seçenekleri içermektedir: Birincisi, İncirlik üssünde ikmal yaptıktan sonra Türk hava sahasından, ikincisi Ürdün Irak hava sahasından ve üçüncüsü ise Suudi Arabistan hava sahasını kullanmayı öngörmektedir. 


Ayrıca İran hedeflerine karşı İsrail balistik füze saldırısı öngörülmektedir. İsrail'in bu amaçla kullanabileceği Jericho sınıfı kendi yapımı balistik füzeleri bulunmaktadır.


Özellikle Jericho-3 balistik füzesi 7900 km menzili ile Avrupa'nın tamamını hedef alabildiği gibi, nükleer, biyolojik ve kimyasal başlıklar taşıyabilmektedir.  İsrail'in 1960'lı yıllardan beri ABD yardımıyla nükleer silah ürettiği ve halen elinde, çeşitli güçlerde ve tiplerde atom bombaları (1999'da 60-80) olduğu kesin olarak bilinmektedir.


Türkiye ve Avrupa'nın tamamı, İsrail'in balistik füze menzili içinde ve nükleer tehdidi içindedir. 

İran ile kıyaslandığında ise;
İsrail PKK'ya silah, eğitim, ikmal ve her türlü desteği vermektedir. İsrail, Mavi Marmara gemisine saldırıp 8 Türk, 1 Türk kökenli ABD vatandaşını öldürmüştür. Aynı İsrail Mavi Marmara olayından sonra Yunanistan ile (16 17).08.2010'da Netanyahu'nun ziyareti sırasında Türkiye aleyhine stratejik ve askerî işbirliği anlaşması yapmış olup, Akdeniz ve Ege'de ortak askerî tatbikatlar yapmaktadırlar.


Bu durumda, eğer bir devletin nükleer silahlara ve uzun menzilli balistik füzelere sahip olması, menzil içindeki ülkeler açısından bir TEHDİT ise en başta Türkiye ve pek çok Avrupa ülkesi İsrail'i dış tehdit olarak algılamalıdır. İran nükleer silah üretse bile, balistik füzelerinin menzili Avrupa'nın sadece yakın ülkelerini kapsayacak kadardır.


O zaman ortaya iki olasılık çıkmaktadır:

(i)- Ya bu sistem halâ Rusya'ya karşı, ya da çift maksatlı (yani hem Rusya'ya, hem de olası bir İran saldırısına karşı) düşünülmektedir,

(ii)- veya, büyük bir ihtimalle İsrail'i olası İran nükleer başlıklı füzelerinden korumak içindir….


Ancak, son Millî Güvenlik Siyaset Belgesi'ne göre İran dış tehdit kapsamından çıkartıldığına göre ABD-NATO tarafından Türkiye'ye yerleştirilmek istenen füze kalkanındaki THAAD ve Patriot PAC-3 füzelerinin İran'dan Türkiye'ye atılacağı iddia edilen balistik füzelere karşı olamaz. 


Eğer bu füze kalkanı İran'dan İsrail'e atılacak balistik füzelere karşı düşünülüyorsa, THAAD'ın 200 ve Patriot PAC-3'ün 45 kilometrelik menzilleri, İran'dan Avrupa'ya veya İsrail'e atılacağı varsayılan 2000 km menzilli Şahap-3 füzelerine karşı etkin olamayacak kadar kısadır. Zaten bu füzeler, saldırgan balistik füzelerin tekrar atmosfere girdiği "alçalma evresinde" füzenin hedefe yaklaştığı sırada etkindir. Bu nedenle, THAAD ve Patriot PAC-3 füze kalkanları özellikle İsrail gibi hedef ülkelere kurulmalıdır.


ABD-NATO Füze Kalkanının Asıl Hedefi
Türkiye kurmayı düşündüğü 8 adet kendi millî yüksek irtifa füze kalkanı bataryalarının 2 tanesini Ankara ve İstanbul'a diğerlerini ise tehdidin değişmesine bağlı olarak seyyar konuşlandıracaktır.


Halbuki, ABD-NATO bataryalarının nerelere yerleştirileceği henüz açıklanmamış olmakla beraber, İran tehdidi bahanesiyle sadece Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerine konuşlandırılacağı yönünde bilgiler dolaşmaktadır.  Yani, Yunanistan-Ermenistan ve yine Yunanistan-İsrail arasında stratejik ve askerî işbirliği anlaşmaları imzalanmışken, Yunanistan'ın Türkiye sınırına AB sınır birlikleri yerleştirilirken, Yunanistan karasularını 12 mile çıkarmaktan vazgeçmemişken, kimse ABD-NATO füze kalkanının tehdit algılanan bu sınırlara yerleştirilmesin bahsetmemektedir.


Bu füze kalkanının Türkiye'ye yerleştirilmesi;

(i)- Türkiye ve İran arasında husumete yolaçacaktır.

(ii)- Güneydoğu ve Doğu bölgelerimize NATO şemsiyesi altında ABD askerlerinin yerleşmesini sağlayacaktır.

(iii)- Komuta ve kontrolü tamamen ABD elinde olacağı için, kime karşı, ne zaman kullanılacağı Türkiye'nin bilgi ve yetkisi dışında olduğundan Türkiye için büyük bir tehdit oluşturacaktır. 


Bu durumda İran'dan gelmeyen bir tehdide teknik olarak karşı koyma imkânı olmayan ama ısrarla 

Güneydoğu Anadolu bölgemize yerleştirilmek istenen ABD-NATO füze kalkanı, bu durumda kime karşı kullanılacaktır?


Bu soruyu cevaplamadan önce Haziran 2011 seçimleri sonrasına kadarki dönemde gerçekleşebilecek muhtemel gelişmeleri hatırlayalım:


Yeni MGSB'ne göre Rusya, İran, Irak ve Yunanistan dış tehdit kapsamından çıkarıldığına göre, TSK'nin yeniden yapılandırılmasıyla mevcudu 300.000'e indirilecek, sınır birlikleriyle ilgili yasa çıkartılıp, İçişleri Bakanlığı'na bağlı olarak kurulacak "Sınır Birlikleri", TSK'nin öncelikle Irak sınırından geri çekilmesiyle boşaltılacak Irak sınırına yerleştirilecek, Jandarma teşkilatı, TSK'den kopartılıp, İçişleri Bakanlığına bağlanacak, görev alanı ve yetkileri budanacak,


Eğer AKP, Anayasanın ilk üç maddesini değiştirip, Türkiye'yi federal yapıya geçirirse, anayasaya PKK'nın isteği doğrultusunda "Kürt Halkı" ibaresi sokulacak.


Özal'ın Cumhurbaşkanı olduğu 1991 yılında 3723 sayılı ve 12.04.1991 tarihli yasa ile TBMM tarafından onaylanan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı anayasal güvenceye bağlanacak ve ayrılıkçı Kürt hareketinin isteği doğrultusunda (ABD+AKP+BDP+PKK+Barzani) işbirliğiyle, 15 Kasım 2010 tarihinde Paris'te Talabani ile görüşen CHP ,Talabani'nin isteği doğrultusunda hareket ederse AKP'nin Kürt açılımına CHP'nin vereceği destekle, Güneydoğu ve Doğu bölgesine "Özerklik" verilecek, Irak'taki ve yurtiçindeki PKK militanlarına af getirilerek, yurda girişleri ve BDP'li belediyelerde istihdam edilerek, özerk bölgenin milis kuvveti oluşturulacak.


Ayrılıkçı Kürt Hareketi BM'e başvurup, İkiz Sözleşmeler'in birinci maddesine göre, Türkiye'den ayrılıp, Kuzey Irak'taki Barzani ile birleşmek üzere "Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı" için plebisit isteyecekler.


ABD'nin Irak'tan çekeceği 50.000 kişilik muharip birlikleri ağır silahlarıyla birlikte İskenderun ve Mersin limanlarından gitmek üzere Zaho'dan Türkiye'ye girmeye başlayacaklar, 18 ay sürecek çekilme sırasında Güneydoğu Anadolu bölgemizde karakollar kuracaklar, yani bölgeyi fiilen işgâl ederek, ayrılıkçı hareketlere askerî koruma sağlayacaklar.


Ülkemizin işgali ve bölünmesine karşı, Türk halkı ve Ordusu, vatanın bölünmez bütünlüğünü korumak üzere harekete geçecekler, Bölgede, bugüne kadar provaları yapılmış olan "Kalkışma" başlatılacak ve buna ABD destekli Barzani fiilen katılacaktır.


Türk Ordusu Barzani'ye ve ayrılıkçı harekete ve onlara koruma sağlamak için çekilme bahanesiyle bölgeye yerleşen Amerikan kuvvetlerine müdahale ettiğinde, Acaba, Türk Hava Kuvvetleri karşısında, İran'a karşı yerleştirildiği iddia edilen ABD-NATO füze kalkanının THAAD ve Patriot füzelerini mi bulacaktır?


ABD-NATO füze kalkanı konusunda, bütün Türk Halkı, başta CHP olmak üzere tüm yurtsever partiler bu melaneti doğru görmeli ve bu projeye engel olmak için tüm güçlerini birleştirip seferber etmelidir.


HALUK DURAL 
Ulusal Strateji Merkezi - USMER İstanbul Başkanı
20.Kasım.2010







"AKP’den (Türkiye’deki Kürecik radarından) İsrail’e istihbarat verilmektedir, ancak bunun Filistin’deki kara hedeflerinin bombalanması ve Hizbullah'ın İsrail'e attığı küçük, kısa menzilli füzelerle bir alâkası yoktur."

Millî Merkez Genel Sekreteri
Halûk DURAL - 21 Temmuz 2014
Detaylı







Bölge, Malatya ile Maraş sınırında, her biri Anadolu’nun çağlar boyu uygarlık merkezlerinden Akçadağ, Darende, Doğanşehir ve Elbistan ilçelerine komşu. 







FÜZELERİN OLDUĞU YERLERDE KANSER VAKALARI ARTIYOR!..



Kürecikte kurulan ‘Füze Kalkanı’ radarının insan ve çevre sağlığına olası olumsuz etkileri üzerine bir araştırma-derleme


- Radar ve özellikleri
- Işınlar, Radyasyon, Radyoaktif Radyasyon
- TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu), kısaca görevleri
- Radar ışınlarının olası zararları
- Isıya / Sıcaklığa bağlı olarak olası zararları
- Kanser oluşumuna etkileri
- Sinir sisteni ve buna bağlı olarak organların fonksiyon bozukluklarıne etkileri
- DNA lara etkileri ve buna bağlı özürlü çocuk doğumlarına etkileri
- Doğaya ve çevreye etkileri (Mikroorganizmalara etkileri)
- EMD lardan korunma


devamı







füzeler, nükleer, kanser







70 years ago, people who had red hair, and people who were brunettes, and people who had dark features were told by a man with black hair that the 'IDEAL' person would have blonde hair and blue eyes... 

He told them that this MASTER-RACE was superior in every way - and that anyone who opposed this idea should be tortured and killed... He burned down his own parliament building and blamed it on 'terrorists' who disagreed with his MASTER-RACE idea. 

He also murdered some of his most loyal followers and blamed it on terrorists, so that the people would allow him the money to spend on building Concentration Camps. 

That happened less than 70 years ago.  Back then, the enemy was the 'Jew'.  Right now, the enemy is the 'Muslim'.  In a few years from now, the enemy could be YOU. It's time for a Global Revolution !!!


Christopher Everard










Remember Nurse Nayirah? 
Was anybody ever held accountable for lying the US into First Gulf War?

In August 1990 there was conflict between Iraq and Kuwait, mostly over oil fields as Saddam Hussein accused Kuwaitis of theft of these resources. On October 10th the whole world turned its eyes toward a fifteen-year old girl named Nayirah, who wept profusely as she talked about inhumane crimes committed by Iraqi soldiers. The young Kuwaiti was to witness the killing of more than 300 babies in a hospital. The dramatic speech touched the hearts of viewers and managed to drum up overwhelming support for the involvement of the United States in this conflict and the outbreak of the Gulf War.

When the battle dust settled, someone took a closer look at Nayirah. Quickly it became apparent that the sobbing girl in front of millions of viewers was the daughter of Sheikh Saud Nasser Al-Saud Al-Sabah – Kuwaiti Ambassador to the United States and a member of the royal family. The child was handed to PR whizzes – Hill & Knowlton company, where she passed a course in comprehensive acting training. It had to work out – the company bosses signed an $11.9 million contract with the Kuwaiti royal family. The task was simple — to persuade the U.S. military to take action against Iraq. Nayirah lied.



video:
Faked Kuwaiti girl testimony:



FAKE PEARL HARBOUR
FAKE IRAK
FAKE AFGHANISTAN
FAKE LIBIA
FAKE EGYPT
FAKE PALESTINE
FAKE IRAN
FAKE UKRAINE
FAKE SYRIA
FAKE 9/11
FAKE TERROR

THE GOAL IS TURKEY, ASIA AND HUMANITY...


ARE YOU STILL BELIEVING IN LIES?
THERE IS NO WAR AGAINST THE TERRORISM
THE TERRORISTS ARE THE GOVERNMENTS; USA, ISRAEL AND EU, WHO SUPPORTS TERRORISM!


TO THE AMERICAN SOLDIERS:
STOP FIGHTING!

TO THE AMERICAN CITIZENS:
STOP FUNDING!

THE REAL HEROES ARE THE PEOPLE WHO FIGHTS IN HIS OWN COUNTRY AGAINST THE ENEMY!
PATRIOTISM IS VALID ONLY AT HOME, AND NOT OUTSIDE!




VİDEO: 
Dr.Dahlia Wasfi speech:Life in Iraq Under U.S. Occupation
What You Didn't Know About The War:






No matter how paranoid or conspiracy minded you are, what the government is actually doing is worse than you imagine

The United States is not concerned with this thing called ‘democracy’, no matter how many times every American president uses the word each time he opens his mouth. As noted in the Introduction, since 1945 the US has attempted to overthrow more than fifty governments, most of which were democratically elected, and grossly interfered in democratic elections in at least thirty countries. 


When will the dropping of bombs on innocent civilians by the United States, and invading and occupying their country, without their country attacking or threatening the US, become completely discredited?

The United States is not actually against terrorism per se, only those terrorists who are not allies of the empire.
William Blum
Former US State Department employee





// NO JUSTICE NO PEACE