Translate

atatürkçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atatürkçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2017 Salı

Atatürk ve Bilim




"İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan daha çok çalışmaya mecburuz. Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre bilim ve teknik ve her türlü medeni buluşlardan 
azami derecede yararlanmak zorunludur." (1923)

"İlim tercüme ile olmaz, inceleme ile olur."
Mustafa Kemal 








Gazeteci Güneş Kazdağlı tarafından derlenen Atatürk ve Bilim yazarın kendi deyimiyle bilimin medreseye karşı verdiği o müthiş mücadelenin etkileyici hikayesini anlatıyor. Kazdağlı, önsözde Türkiye’de bilimin ilerleyişini şöyle anlatıyor: 


"Mustafa Kemal 9 Eylül 1922’de savaşı kazandıktan sonra zaferini ilan etmedi. Bunun nedeni, askeri zaferden 45 gün sonra, Bursa’da öğretmenlerle yaptığı bir konuşmada anlaşıldı. Atatürk, öğretmenlere; “Ordularımızın ihraz ettiği zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı. Hakiki zaferi siz ihraz edeceksiniz” dedi ve adeta görevi teslim etti. Aslında bu bilime olan saygının ve bir ulusun ancak bilimdeki başarısı ile var olabileceğine olan sarsılmaz bir inancın ifadesinden başka bir şey değildi. Atatürk öğretmenlere onları yalnız bırakmayacağına ve bilimin önüne çıkacak her türlü engeli kaldırmaya dair söz verdi ve milletini de bu konuda uyararak bilimin en büyük dostu ve koruyucusu oldu. Bilim bu sayede güçlendi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni güçlendirdi. Bugün, kendi tarihinden devraldığı kültürel değerleri, inançları ve gelenekleri, çağdaş bilgi ve teknoloji ile uyum içinde bir araya getirme mücadelesi veren Türkiye’nin, Mustafa Kemal’in inanılmaz mücadele azmine ve bilime sağladığı o büyük desteğe, her zamankinden daha fazla ihtiyacı var."


Eylül, 2002, Tübitak (ele geçirilmeden önce!)




* * * 



• Mustafa Kemal daha Meşrutiyet döneminde Bulgar Türkolog İvan Manolof’a ideolojisinin tümünü anlattı.
• Atatürk yaşamı boyunca 3997 kitap okudu.
• Cepheye silahlarla birlikte kitaplar da taşındı.
• Her kitabın sayfasında kurulacak devletin şifreleri de vardı.
• Sakarya Meydan Muharebesi devam ederken, 250 öğretmeni Ankara’da topladı.
• Altı gün süren Eğitim Şûrası’nda Misak-ı Maarif’in temelleri atıldı.
• Millet Mektepleri’nde 5 yılda 1 milyon 200 bin kişi okuma - yazma öğrendi.
• Savaş boyunca okullar açık kaldı.
• Savaşın sonunda silahın yerini kitap, askerin yerini ise öğretmenler aldı.




“Bir Bilim Savaşçısı: Atatürk” belgeselinin yapımcısı Ahmet Hızarcı, yönetmeni Soner Sevgili ve senaristi Celal Kazdağlı okul arkadaşları. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu mezunu üç arkadaşın yolları bu kez 2003 yılında “Bir Bilim Savaşçısı: Atatürk” belgeselinde kesişti.

Projenin ortaya çıkmasında Güneş Kazdağlı’nın yazdığı “Atatürk ve Bilim” kitabının etkisi var. Ahmet Hızarcı, kitabı okuduktan sonra çok etkilendiğini ve belgesel çekme fikrinin ortaya çıktığını söylüyor. Bersay’ın kurucusu Ali Saydam’ın Ciner Holding için bir Atatürk belgeseli hazırlanmasını istemesiyle de fikir gerçeğe dönüşüyor.

Ahmet Hızarcı teklif geldiğinde, “Birbirimize bir telefon uzaklığındaydık ve hemen bir araya geldik” diyor. Heyecanla kolları sıvayıp işe başlamışlar. Tam üç yıl sürmüş projenin hayata geçmesi. Üç yılda neler olmamış ki? O gün bugündür kasada tutulan belgesel ilk kez “Bir Belgesel, Bir Gazeteci Çay ve Simit” etkinliğinde halkla buluştu. Ahmet Hızarcı, “Gecikmiş bir galaydı bu adeta” sözleriyle duygularını dile getiriyor. Belgeseli 500 öğrencinin izlemesinden mutluluk duyduğunu söylüyor. Ahmet Hızarcı, Celal Kazdağlı ve Soner Sevgili B+’nın sorularını yanıtladı.



Atatürk’ü konu alan bir film yapmak büyük bir sorumluluk yüklüyor insana değil mi?

Ahmet Hızarcı: 
Yetmiş milyon Türk varsa, yetmiş milyon da Atatürk var. Herkesin kafasında başka bir Atatürk kavramı var. Bu farklı kavramları sentezlemek zor. Sponsor firma, Atatürk’le ilgili bir belgeselin tartışılmaya ve eleştirilmeye açık olabileceğini öne sürerek güçlü bir sivil toplum kuruluşunun desteğini istedi. Bu aşamada devreye Anıtkabir Derneği girdi. Bu dernek, emekli askerlerin, valilerin bulunduğu bir dernekti. Dernek yönetimi ile birlikte üniversitelerin inkılap tarihi hocaları ve Genelkurmay’dan da iki kişinin katılımıyla 9 kişilik bir danışma kurulu ile çalışmaya başladık.



Bu yapılanma, yapım aşamasını nasıl etkiledi?

A.H: 
Senaryo metni danışma kurulu üyelerine gönderildi. Her birinden ayrı görüş alındı. Sonra hep birlikte yeniden değerlendirildi. Bu da süreci uzattı elbet. Ama yapılan yanlışlar düzeltildi ve zengin bir içerik kazandı. Bilgi eksikliği olmadı. Özellikle daha sonra vefat eden Anıtkabir Derneği Baş- kanı Emekli Tümgeneral Turhan Olcaytu’nun ve Genelkurmay’dan katılan askerlerin senaryo aşamasında büyük katkıları oldu. Üç yılın sonunda belgesel ATV’de yayınlanma sürecine girdiğinde, kanal el değiştirdi. Belgesel arşivde beklemeye girdi. Sponsor firma ile anlaşmamız iki yıl sonra yayın haklarının yapımcı firma Atlas’a devri şeklindeydi. Öyle de oldu.


Celal Kazdağlı: 
Belgesele konu olan kitabın da bir başka öyküsü var. Bülent Ecevit bilişim dünyasının ve teknolojinin ne kadar geliştiğini anlatırken Kurtuluş Savaşı’na atıfta bulunmuştu. Mustafa Kemal’in ihtilali telgraf telleriyle kazandığını söylemişti. Savaştan sonra Anadolu Ajansı’nın, daha sonra da Ankara’da matbaanın kurulmasını örnek vermişti. Eşim Güneş Kazdağlı’nın Atatürk ve Bilim kitabını hazırlamasında bu sözlerin etkisi oldu. Güneş bu sözlerden sonra Bülent Ecevit’le röportaj yaptı ve sonrasında da Atatürk ve Bilim kitabını yazdı.



Şimdi sıra belgeseldeki ayrıntıları konuşmaya geldi. Senaryodaki sırayı takip ederek sorarsak; Mustafa Kemal, Sakarya’da cepheden ayrılıyor ve 250 öğretmenle 6 gün bir arada oluyor. Bu şaşırtıcı bir olay değil mi?

C.K: 
Bunun nedenini araştırırken Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığında kafasında her şeyi belirlemiş olduğunu görüyorsunuz. Çanakkale’de 18-25 yaş arasındaki eğitimli bir kuşak kaybedilmiş. Savaş devam ediyor, ama savaşı kazanacağından en küçük bir şüphesi yok. En çok ihtiyaç duyulan eğitimli insan… Mustafa Kemal öğretmenlerle öğrencilerin askere alınmasını istemiyor. Gazi Lisesi öğrencileri gidip de şehit olunca Meclis’te toplanıp karar alıyorlar. Savaş boyunca bütün okullar açık kalıyor. Cehaletle mücadele etmek gibi bir dertleri var. Mustafa Kemal 250 öğretmeni Ankara’da Eğitim Şûrası’nda topluyor ve Misak-ı Maarif’in temelleri altı günde atılıyor. Cumhuriyet’ten sonraki eğitimle ilgili kararların çoğu o altı günde alınmış.



Öğretmen ve öğrencilerin savaşa katılmamasına Meclis’te karşı çıkanlar olmuş mu?

A.H: 
Devlet olmak, savaş kazanmaktan ibaret değil. Mustafa Kemal kararlı ve etkileyici bir lider, diğer insanları yanına çekmiş. Sorun sadece toprağı savunmak değil, devlet olmak için de mücadele veriyorsunuz.


C.K: 
Bir yandan da Ankara işgal edilecek diye halk Kayseri’ye doğru göçe hazırlanıyor. Savaşın ortasında Eğitim Şûrası’nı toplayarak Mustafa Kemal psikolojik bir yönlendirmeyle de bir anlamda, “Nereye gidiyorsunuz, bakın biz eğitim seferberliği başlatıyoruz” diyor. Mustafa Kemal öğretmenlere yalnızca hakiki zaferi kazanma görevi vermedi. Onları yalnız bırakmayacağına dair söz de verdi: “Ben ve bütün arkadaşlarım, sarsılmaz imanla sizi takip edeceğiz ve sizin tesadüf edeceğiniz engelleri kıracağız.”



Belgeselde Mustafa Kemal’in çocukluğuna dönerek, eğitim konusundaki fikirlerinin aslında çocukluk ve gençlik dönemlerinde şekillendiğini anlatıyorsunuz. Bu noktada da Selanik faktörü önemli oluyor. Neydi Selanik’in Mustafa Kemal üzerindeki etkisi?

C.K: 
Selanik, Osmanlı’nın Batı’ya açılan kapısı. Osmanlı’nın gelişmelere açık, Avrupa’daki fikirlerden en çabuk etkilenen bölgesiydi. Ciddi bir Yahudi nüfusu var; Rumlar, Ermeniler orada. Yahudiler Avrupa ilişkilerini düzenliyor. Mahalle mektebine gidenler dini eğitim alıyor ama rüştiye ve özel okullarda okuyanlar yabancı dille (Fransızca) birlikte çok şey öğreniyor. Mustafa Kemal küçük yaşına rağmen yeni olanı, cıvıl cıvıl olanı seçiyor ve annesinin isteği üzerine mahalle mektebine kaydının yapılmasına rağmen gidip Askeri Rüştiye’ye yazılıyor. Babasının isteği de bu yönde. Bizim dikkat çektiğimiz nokta da bu; kendi yetişmesinde bu ayrımı yapan kişi, devleti kurarken de bunun önemini bilerek hareket ediyor.



Manastır’ın da önemli bir yeri var Mustafa Kemal’in hayatında değil mi?

C.K: 
Milliyetçi hareketlerin arttığı, bağımsızlık seslerinin yükseldiği bir yer Manastır. Askeri okulda okuyanlarda “Vatan elden gidiyor” duygusunun açığa çıktığı yer. Vatanı nasıl kurtaracaklarını orada tartışmaya başlamışlar. Vatanı Batı’dan aldıkları eğitimle kurtaracaklarına inanıyorlar. Ulusal devlet kurma ideolojisinde de Fransa örneğini benimsedikleri biliniyor. Mehmet Emin Yurdakul’un “Ben bir Türk’üm” diye başlayan şiirinden Mustafa Kemal çok etkileniyor. Osmanlı,Türklüğü bir ırk olarak algılamamış. Diğer ülkelerde de ulusal hareketler yayıldıkça Türkler artık kendi benliklerine dönme ihtiyacı duyuyor. Bir heyecan dalgası yayılıyor Balkanlar’da. Osmanlı’da Türkçülük akımı olarak açığa çıkıyor bu dalga.




Mustafa Kemal’in daha 1908 yılında Bulgar Türkolog İvan Manolof’a söyledikleri çok çarpıcı. Neler söylüyor?

C.K: 
Mustafa Kemal 29 Ekim 1907’de İttihat ve Terakki’ye üye oluyor. Bir yıl sonra Bulgar Türkolog’a ulusu için düşündüklerinin tümünü ifade ediyor. Daha Meşrutiyet döneminde tüm ideolojisini ortaya koymuş. Bu çok çarpıcı. Mustafa Kemal II. Meşrutiyet’le getirilen yenilikleri asla yeterli görmüyor, kafasında daha köklü bir değişim var. Belgeselde Bulgar Türkolog’u Hasan Özgen oynamıştı ama daha sonra yer almadı o bölüm. 



31 Mart olayları Mustafa Kemal’in düşüncelerini nasıl etkiliyor?

C.K: 
Mustafa Kemal 31 Mart olaylarında din ve dini duygularla, dini kendi çıkarları için kullananlar arasındaki farkı yaşayarak öğreniyor. 




İttihat ve Terakki ile hangi noktada ayrı düşüyor?

C.K: 
İttihat ve Terakki’nin Almanlara yakınlaşmasına karşı çıkıyor. Birinci Dünya Savaşı’nı Almanların kaybedeceğini söylüyor. Ordunun siyasete atılmasına karşı. ”Asker olanlar asker kalsın” fikrini savunuyor. “Subaylar ya siyaset, ya ordu tercihini yapmalı” diyor. Batılılaşma hedefinden ayrılmıyor. Bu noktada Enver Paşa ile de ters düşüyor. 




Bu durumu belgeselde nasıl yorumladınız?

C.K: 
Enver Paşa ile Mustafa Kemal arasında yakın bir ilişki var. Güçlü bir asker Enver Paşa, iyi bir komutan. Bizzat kendisi 200’ün üzerinde cephe savaşına katılmış. Efsane bir isim, her askerin onunla olmak istediği biliniyor. Askeri anlamda başarılı bir örgütçü. Mustafa Kemal, Enver Paşa’yı aşamayacağını biliyor. Enver Paşa dağa çıktığında ona ilk mesajı götüren kişi o. Enver Paşa’nın enerjisini, askeri başarısını biliyor. Enver Paşa heyecanlı, tutkulu bir kişiliğe sahip. Saray damadı olması nedeniyle de İslam coğrafyasında etkili. Doğu’dan yana. Mustafa Kemal bilime ve Batı ile buluşmaya yakın. Enver Paşa ikinci adamlığı kabul eden biri değil. Nitekim Enver Paşa da Mustafa Kemal’i Sofya’da ataşeliğe getirerek savaştan uzak tutuyor. 




Enver Paşa Mustafa Kemal’i Çanakkale Savaşı’ndan uzak tutsaydı tarih nasıl şekillenirdi?

A.H: 
Bunu yorumlamak ve bundan bir sonuç çıkarmak çok zor. Onun yerine bir başkası olsaydı ne olurdu? Bu bir cephe savaşı…


S.S: 
Kazım Karabekir Doğu cephesine gidip de Mustafa Kemal’e “Emrinizdeyim” demeseydi ve onu tutuklamaya kalksaydı ne olurdu? Üç yıllık bir süreçte o kadar çok faktör var ki düşünülebilecek…




Peki daha somut gerçekleri konuşalım. Trablusgarp Savaşı’nın önemi neydi?

C.K: 
İtalyanların işgalindeki Trablusgarp’a gazeteci kimliğiyle gidiyor. Yerli halkı örgütleyip emperyalizme karşı ilk savaşını orada veriyor. Her şeyini kaybetmiş bir milletin mücadelesi bu. Milli mücadelenin ilk provasının yapıldığı Trablusgarp bu nedenle çok önemli. 




Ona destek veren din adamları da var, öyle değil mi?

C.K: 
Şeyh Sünnisi Paşa var. Trablusgarp’tan sonra, milli mücadele döneminde de padişahın yanında değil, Mustafa Kemal’in yanında yer almıştır. Aydın din adamlarının milli mücadelede etkisi büyüktür.


S.S: 
Denizli’de Müftü Hulusi Efendi var mesela. Milli mücadeleyi ilk ateşleyenler arasında din adamlarının rolü çok önemlidir. Sofya, Mustafa Kemal için çok iyi bir laboratuvar olmuş. 




Bu konu nasıl şekillendi belgeselde?

C.K: 
Sofya o dönemde Avrupa’da istihbarat teşkilatlarının bir araya geldiği bir yer. Sofya’da sadece dans etmeyi değil diplomasinin inceliklerini de öğreniyor. Cepheden cepheye kitapları yanında Mustafa Kemal’in. Sürekli günlük de tutuyor. Milli Mücadele bittikten sonra meclis kurulmadan önce, Ankara’da kütüphane kuruluyor. 



Bu, hayranlık uyandıran bir şey değil mi?

S.S: 
Anıtkabir kütüphanesine giren herkes eminim çok etkileniyordur. Kitapların sayfalarına baktığınızda bütün boşluklara kırmızı-mavi sabit kalemle notlar alındığını görüyorsunuz. Kendi önem derecesine göre notlar alıyor. Eserleri inanılmaz bir dikkatle okuduğunu hissediyorsunuz

A.H: 
Daha savaş yokken bile kitaplara notlar düşmeye başlamış. Kitapların tamamına yakınında notlar var. “Gelecekte kadınlarımızla ilgili kuracağımız bakanlığın temel düsturlarından biridir” gibi notlar var. Sayfalar arasındaki bilgilerin iletişlerini yazarak notlar alıyor. Aynı anda 5-6 kitap okuyor. Şiir, edebi eser, Fransızca kitaplar… Farklı disiplinden kitapları okuyor. Cephede hem okuyorlar hem de birbirleriyle bilgi paylaşıyorlar kitaplarla ilgili.


C.K: 
Evet, hayatı inşa etmek için, yeni bir dünya kurmak için okuyor Mustafa Kemal. Sürekli sabit bir yeri de yok. Mum ışığında, kandilde okuyor. 




Vefatına kadar okuduğu kitapları düşündüğümüzde yılda kaç kitap okumuş oluyor?

A.H: 
3997 kitap okumuş. 57 yaşında vefat etmiş, 45 yıl okumuş olsa… Yılda 85 kitap okuyor, yani ayda 7 kitap eder. Anıtkabir kütüphanesinde 4001 kitabı yan yana gördüğünüzde bunu anlıyorsunuz.




Belgeselde, Erzurum depremi sırasında yapılan bir kitap bağışı ile ilgili yaklaşımı da çok etkileyiciydi?

C.K: 
Depremde kitap yardımı yapılması en son akla gelir. Bağışı yapan kitapevi sahibine bir mesaj gönderiyor, teşekkür ediyor, “Cehaleti okuyarak yeneceğiz” diyor.





Belgeselde o kadar çok ayrıntı var ki, konuştuklarımız özetin özeti oldu. Son noktayı nasıl koydunuz?

C.K: 
Üniversite devrimiyle son verdik. Devrimlere ayak direyen Darülfünun’u kapatmak için uygun koşulların oluşmasını bekledi Atatürk ve 10 yıl sonra kararını verdi. Onun yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu, ardından da Ankara’da üniversiteler açıldı sırasıyla. Atatürk’ün bütün bir ömrü, çağdaş dünyaya uyum sağlama yeteneğini kaybetmiş bir dizi kurumsal yapıyı, modernizmi yakalamak için yeniden yapılandırma mücadelesi ile geçti. Onun derdi Türkiye’yi Batılılaştırmak değil, modernleştirmek, çağdaş dünyanın bir parçası haline getirmekti.




10 Kasım’ı da geride bıraktık. Belgeseldeki son söz çok önemliydi... Bizimle paylaşır mısınız?

C.K: 
Mustafa Kemal’in evlatlarına bıraktığı mirasın adı akıl ve bilimdi.



Beşiktaş Belediyesi , 2010-2011 Kış
[Bu belgeseli daha sonra, her hangi bir okulda, her hangi bir kanalda, ya da sinemada izleyen var mı? Yok!... Desenize rafa kaldırılıp sümenaltı edildi!…ya MEB'in "bütçe paylaştırması"na ne demeli? "İmam hatip liselerine FEN liselerinin 15 katı bütçe ayrıldı!" (basın-18.03.2017- Üç yıllık bilanço: MEB, imam hatiplere fen liselerinden 15 kat fazla yatırım yapacak) ... Güle güle sana, yolun açık olsun Bilim!.. Artık dualara kaldı İlim!.. SB.]






Mustafa Kemal Atatürk


"Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız yaşayamayız... Aksine yükselmiş, ilerlemiş medeni bir millet olarak medeniyet düzeyinin üzerinde yaşayacağız.. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur."

"Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin kayıt ve şartlarını aşamayan milletler, hayatı, akla ve gerçeklere uygun olarak göremez.. Hayat felsefesini geniş bir açıdan gören milletlerin egemenliği ve boyunduruğu altına girmeye mahkûmdur." (1922)


"Hayati gerçekleri bilerek, bilmeyenlere de uygun bir yol ile veya zor ile anlatarak amacımıza yürüyeceğiz... Bizi bu amaca varmaktan alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri dış düşmanlardır. Bunlar bizi bir sömürge haline koymak için ilerlemememizi istemeyenlerdir. Fakat çiftçi arkadaşlar, muhterem babalar, bizim için bunlardan daha zararlı, daha öldürücü bir sınıf daha vardır: O da içimizden çıkması muhtemel olan hainlerdir. Aklı eren memleketini seven, gerçeği gören kimselerden böyle bir düşman çıkmaz. İçimizde böyleleri çıkarsa onlar ya aklı ermeyen cahiller, ya memleketini sevmeyen kötüler, ya gerçeği görmeyen körlerdir. Biz cahil dediğimiz zaman mutlaka okula gitmemiş olanları kastetmiyoruz. Kastettiğim ilim, gerçeği bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de, özellikle sizlerin içinizde görüldüğü gibi gerçeği gören gerçek bilginler çıkar." (1923)


"Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Beden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların. Kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar."










EK:

Atatürk Döneminde Eğitimdeki Gelişmeler

"Mustafa Kemal emperyalist güçlere karşı, mazlum milletlere örnek olan ulusal kurtuluş savaşını 9 Eylül 1922’de utkuyla bitirince, İzmir’de Mustafa Kemal’e “çok yoruldunuz herhalde, çiftliğinize çekilir dinlenirsiniz” dediler. Mustafa Kemal’in yanıtı şöyledir : “Hayır asıl savaş şimdi başlayacak… Bu savaş, cahilliğe ve gericiliğe karşı yapılacaktır”. Bu savaş aslında, 
ortaçağın karanlığından bir türlü çıkmasına fırsat verilmeyen bir toplumun çağdaşlaşması için verilecek, uzun zaman alacak, 
ikinci bir kurtuluş savaşı olacaktır. "

Prof. Dr. Süleyman BOZDEMİR, PDF
Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi










29 Ağustos 2014 Cuma

KEMALİZM YA DA ATATÜRKÇÜLÜK NEDİR?






İki adlandırma da bizler için aynı anlama gelir. Kemalizm adını önce Kurtuluş Savaşı sırasında yabancılar kullanıyor. Kemali ya da Kemalist biçiminde kullanılıyor. 

1930 yıllarında Ahmet Cevat Emre ve Ali Naci Karacan Kemalizm sözcüğünü ilk kullananlar arasındadır. 1932’de Mahmut Esat Bozkurt, Anadolu Gazetesinde yazdığı bir makalede sistemli olarak bu kavramı kullanır. 

1935 yılında CHP’nin 4. Büyük Kurultayı’nda,” Türkiye, ulusçu, halkçı, devletçi, laik ve devrimci bir cumhuriyettir.” Denildikten sonra, anlatım şöyle tamamlanıyor: “ Partinin güttüğü bütün bu esaslar Kemalizm ilkeleridir.” 

Hatta bu dönemde Türk Dil Kurumu çalışmaları yapıldığı ve dilde devrim anlayışı sürdürüldüğü için Kemalizm yerine bu sözcük “Kamalizm” biçiminde de kullanılmıştır.

Kuşkusuz Atatürkçülük ya da Kemalizm bir dogma ya da kalıplaşmış bir ideoloji değildir. Atatürk önce bir eylem adamıdır. Önce yapar, sonra bu yaptıklarını söyleme taşır. Biz Kemalizm ve Atatürkçülük kavramları yerine daha geniş kapsamlı olduğu için “Atatürkçü Düşünce Sistemi “ kavramını benimsiyoruz.

Emperyalizmin saldırısıyla her köşesi işgal edilmiş bir yurt, düşmanlarla işbirliği yapan padişah ve onun yönetiminin çıkardığı isyanlar, çeşitli engeller, ekonomik yoksulluk, insan kaynakları ve savunma araçları alanlarındaki yoksunluk, ulusun kurtuluşu konusundaki özgüven eksikliğinden doğan karmaşa ve bilinçsizlik…

Kurtuluş Savaşı öncesini kısaca böyle anlatabiliriz.

Halkımızı, antiemperyalist bir anlayışla bir araya getiren, emperyalist silahlı saldırganları,halkımızı örgütleyerek denize döken,yerli hainlerin çıkardığı isyanları bastıran, savaş sonrasında yaptığı sosyal devrimlerle ortaya koyduğu ilkelerle ulusumuzu, çağdaş, tam bağımsız, laik bir sosyal hukuk devleti durumuna getiren düşünce sistemine Atatürkçülük ya da Kemalizm diyoruz.

“Mustafa Kemal, tıpkı Lenin gibi, 1. Dünya Savaşının ülkesindeki eski düzenin temsilcilerini, maddi ve manevi açıdan yıpratmasından yararlanarak, evrimin henüz zorunlu kılmadığı, yeni bir toplumsal-siyasal düzen yaratacak süreçleri harekete geçirmiştir. 

Mustafa Kemal, ülkesini düşman işgalinden kurtarmanın kendisine kazandırdığı olağanüstü etkiyi kullanarak devrimi gerçekleştirmiştir. Mustafa Kemal, liberalizm ve sosyalizmden esinlenerek Türkiye'nin koşullarına göre oluşturduğu devrimci ideolojinin doğmalaşma olasılığını önlemeye çalışmıştır.

 İdeolojik kalıplaşmanın hızlı bir değişim süreciyle bağdaşmayacağını vurgulayarak bir anlamda “sürekli devrimcilik” anlayışının öncülüğünü yapmıştır. Bazılarının ileri sürdüğünün aksine Kemalizm'in ideolojisi vardır, ama öğretisi (doktrini) yoktur.”

Atatürkçü Düşünce Sisteminin, üç aşamadan oluşan temel amacı vardır: 

Bunlar 
1- Tam Bağımsızlık: Atatürk, bağımsızlık için siyaset, maliye, ekonomi, adalet, eğitim, askerlik ve kültür konularında tam bağımsızlığı savunur. Şu sözlerine bir kulak verelim:” Biz, batı emperyalistlerine karşı kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda batı emperyalistlerinin kuvvetleri ve bilinen her aracı ile Türk Ulusunu araç yapmak istemelerine engel oluyoruz. Bu suretle bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz.( Atatürk, ASD Tamim ve telgraflar s.339)

2-Antiemperyalizm (Yayılmacılığa karşı Olmak): Dünyada emperyalizme karşı ilk bağımsızlık savaşını veren Türkiye, sömürgeciliğe karşıdır. Yaşamsal olmadığı sürece savaşı cinayet kabul eder. Dünya devletlerinin barış içinde yaşamasını savunur. 

3- Çağdaşlık: Sosyal devrimlerin yapılması, okuma yazma oranının yükseltilmesi, tarım, endüstri, ekonomi alanındaki ilerlemeler, tarih ve dil alanındaki devrimler ile laiklik devrimi bu bağlamda düşünülmelidir. Bu ereklere ulaşmak için ideolojinin çerçevesini oluşturan milliyetçilik, cumhuriyetçilik, laiklik ilkeleri Fransız Devrimi dolayısıyla liberalizmden; devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de Sosyalizmden esinlenerek alınmıştır.

ULUSÇULUK (MİLLİYETÇİLİK) İLKESİ:

”Kemalizm içinde <milliyetçilik> bir yanda ulusal bağımsızlığın sağlanması, öte yandan da çağdaşlaşma gereksinimlerini karşılamaya yönelik ideolojik bir öğe oluşturuyordu. Çağdaş bir toplum olmak için, önce ulus olmak, uluslaşma aşamasından geçmiş olmak gerekiyordu. Uluslaşma aşaması, çağdaş toplumun temel özelliklerinden biri olan demokratikliği sağlayabilmek için de bir ön koşuldu.(...)

Bu gecikmiş milliyetçilik akımını bir düşünce sistemine oturtan kişi Ziya Gökalp olmuştu. Bir yandan ulusal bağımsızlığı sağlamak, öte yandan çağdaş anlamda bir ulus yaratmak ereğine yönelen Mustafa Kemal, elbette ki bu birikimden yararlanmıştır. Ama, eylem içinde onu aşmış, kendi damgasını taşıyan bir milliyetçilik anlayışına ulaşmıştır. Bu, sınırlar ötesi hedef gözetmeyen, ırkçı olmayan bir milliyetçiliktir.”

“Atatürk, tüm sömürge durumundaki ülkelerin, kendi deyimiyle “mazlum milletlerin” birer birer bağımsızlıklarını kazanacağını çok önceden söylemiş, ulusal kurtuluş savaşının başarısı ile de onlara cesaret vermiştir. 

Emperyalist devletlere karşı kazanılan bu ilk kurtuluş savaşı, giderek evrensel bir model oluşturmuştur. Kemalist milliyetçilik anlayışının dışa yönelik hedefi,<çağdaş uluslar topluluğunun eşit haklara sahip bir üyesi> olmaktır. Siyasal bağımsızlıkla yetinmeyen, ekonomik bağımsızlığı da içeren bir <tam bağımsızlık> bu hedefin ayrılmaz bir parçasıdır. Kemalist milliyetçiliğin içe yönelik hedefi ise çağdaş bir ulus yaratmaktır. 

Bu ulus, ne <ırkçı> ne de <ümmetçi> bir anlayışı yansıtmaktadır. Atatürk'e göre, ulus ne din ne de ırk temeline dayanır. Ulusu yaratan temel öğe, ortak tarih, o ortak tarihin ürünü ortak dil ve sonuç olarak ortak kültürdür.”

“Onun için <Türk> Anadolu toprakları üzerinde <kederde, kıvançta> dayanışma içinde olan insanların adıdır. Orta Asya'daki Türk, o milliyetçilik çerçevesinde yer almazken Anadolu’nun tüm insanları etnik kökenine bakılmaksızın ulusun bir parçası sayılmaktadır. 

Atatürk <Medeni Bilgiler> kitabında şöyle demiştir.”Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” 1935 yılındaki resmi tanımlamaya göre de,”ulus; dil, kültür ve ülkü birliğiyle birbirlerine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütündür.”

“Milliyetçilik aynı topraklar üzerinde benzer koşulları paylaşan insanların, dışa karşı korunma ve dayanışma gereksinmelerini karşılayan bir ideolojidir. Toplum içindeki çıkar çatışmalarına alet edildiğinde tutucu; toplumun dışa karşı ortak yararlarını savunmak için kullanıldığında ilericidir. 

Başka bir deyişle toplumdaki birikimin başka bir kesimi sömürmesini gözden saklamak için kullanıldığında tutucudur; ama o toplumun başka toplumlar veya başka toplumların içindeki bir kesim tarafından sömürülmesine karşı başvurulduğunda ilericidir.”

“İlerici milliyetçilik insancıldır; insanlara acı vermeye değil, onların acılarını dindirmeye yöneliktir. İlerici milliyetçilikte insanları egemenlik altına almak değil, onları egemenlikten kurtarmak amacı vardır. İlerici milliyetçilik bütün insanların özgürlüğünü ve tüm toplumların eşitliğini savunur. İlerici milliyetçilik bölücü değil birleştiricidir. İleri milliyetçilik savaşçı değil barışçıdır; savaşı ancak gerektiğinde yukarıdaki amaçlar uğrunda kabul eder.İşte ilerici milliyetçilik Kemalist milliyetçiliktir. Bu nitelikleriyle evrensel ve kalıcıdır.”s.51-53

CUMHURİYETÇİLİK İLKESİ:

”Kemalizm İlkelerinden <cumhuriyetçilik> bir anlamda milliyetçiliğin doğal sonucu gibi görülebilir. Eğer egemenlik ulusa aitse ülkenin kimler tarafından, hangi kurallara göre yönetileceği de ulus tarafından belirlenecektir demektir. 

Kemalist ideoloji içinde cumhuriyetçilik giderek< demokrasi> ile bütünleşmekle eşanlamlı hale gelmektedir. Cumhuriyetçilik, aynı zamanda siyasal iktidarın, dinsel kökenli olmaktan çıkmasıyla laiklik ilkesiyle meşruluğun temelini halk desteğinin oluşturmasıyla da halkçılık ilkesiyle yakından ilgilidir.”

“Mustafa Kemal'e göre,<Yeni Türkiye Devleti> bir halk devleti idi. Oysaki geçmişteki devlet, bir <kişi devleti> idi, kişilerin devleti idi. 

Cumhuriyet rejiminden ne anladığını ise şöyle açıklıyordu: "Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz Cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini, sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır. Milli egemenlik esasına dayanan memleketlerde siyasi partilerin var olması tabiidir.Türkiye Cumhuriyeti'nde de birbirlerini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur." Suna Kili'nin de altını çizdiği gibi, Kemalist Cumhuriyetçilik anlayışı, ulusçu, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcuydu.”

“Cumhuriyetle demokrasiyi ayrı düşünmeyen Atatürk, 1930'lar Avrupa'sında neredeyse yaygın olarak görülen baskıcı rejimlerin hepsini de eleştirmiştir. Faşist, komünist ya da mesleklerin temsiline dayalı korporatif sistemlerin Türkiye için özenilir olmadıklarını vurgulamıştır. 

Oysa o dönemde etrafındaki birçok kişi faşist, nazist modelden etkilenmişlerdi. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın bile oldukça demokratik bir mecliste tartışılarak, zaman zaman sert biçimde eleştirilerek, denetlenerek yürütülmüş olması, son derece önemli ve anlamlıdır. 

Mustafa Kemal bu tercihini yaparken, elbette ki harekete içte ve dışta belirli bir meşruluk kazandırmak amacıyla da hareket etmişti. Ama Kurtuluş Savaşı sonrasında izlediği yolda, demokrasinin O'nun açısından bir temel tercih sorunu olduğunu ortaya koyuyordu. 

Devrimin tehlikeye düşmesi nedeniyle zaman zaman sert önlemlere başvurmak zorunda kalındığı zaman, bunu doğal saymıyor;<Onlar ancak başka önlemlerle önüne geçilemeyecek büyük tehlikeler karşısında kalındığı zaman zorunlu olarak onaylanır.> diyordu.

“Serbest Fırka'nın kurulması aşamasında Atatürk'ün Fethi Bey'e yazdığı mektuplarda şu satırlar vardı: <Büyük Millet Meclisi'nde ve millet önünde millet işlerinin serbest olarak münakaşası ve iyi niyet zatların ve fırkaların düşüncelerini ortaya koyarak, milletin yüksek menfaatlerini aramaları, benim gençliğimden beri aşık ve taraftar olduğum bir sistemdir.> 

Kendi partisi içinde en sert muhalefete bile hoşgörü gösteren Atatürk, özgürlüklerin temel olduğu bir demokrasi anlayışına sahipti.”

“Atatürk'ün yaptığı ve yapmaya özen gösterdiği bazı şeyler vardır ki, günümüzün <katılımcı> demokrasi anlayışını daha o zamanlar, sezgileriyle benimsediğini göstermektedir. Dünyada ilk kez bir bayram çocuklara armağan edilmiş, böylece onlara ülkenin gelecekteki sahipleri oldukları bilinci aşılanmaya çalışılmıştır. 

Belki yine ilk kez bir önder, devrimini gençlere armağan etmiş ve onlardan gerektiğinde, ülkede siyasal iktidara sahip olanlara karşı çıkmalarını istemiş, 1924'te seçmen yaşını 18'e indirmiştir. Daha o yönde hiçbir istek, hiçbir gereksinme yokken, Türk kadınına siyasal hak ve özgürlüklerini, demokrasinin anayurdu sayılan bazı batı ülkelerinden önce veren, kadının siyasal yaşamda ağırlık kazanmasına çaba gösteren de Atatürk'tür.”

“Atatürk, gerçekleştirdiği <kültür devrimi> açısından önem taşıyan kurumların bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip olmalarına özen göstermiştir. Her şeyin devlet içinde ve <devlet için> olduğu faşizmin yükselme döneminde bile <Türk Dil ve Tarih Kurumları> siyasal iktidardan bağımsız birer dernek olarak kurulmuş ve yaşamlarını sürdürmüşlerdir. 

Atatürk, onların parasal bağımsızlığını sağlayabilmek için, kendi mal varlığını sürekli bir destek olarak kullanmaktan çekinmemiştir. Yurdu bir kültür ağı gibi saran 404 <halkevi >ile dört bin kadar< halk odası>kağıt üzerinde partiye bağlı olmakla birlikte büyük ölçüde bağımsız ve demokratik bir yapıya sahip kılınmışlardır.”

“Mustafa Kemal, demokrasinin her şeyden önce bir özgürlük sorunu olduğuna inanıyor ve şöyle diyordu. <İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir nazariyat vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını uyutmayı amaçlar. 

Bizim bildiğimiz demokrasi siyasidir. Onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki muhakemesi sayesinde siyasi hürriyeti sağlamaktır.Türk demokrasisi Fransız İhtilalinin açtığı yolu takip etmiş, ama kendisine özgü niteliği ile gelişmiştir. Zira her millet devrimini toplumsal ortamın baskı ve ihtiyacına göre yapar. Demokrasi prensibi, ulusal egemenlik şekline dönüşmüştür. Bir ulusu oluşturan bireylerin, o ulus içinde, her çeşit özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güven altında bulunmalıdır.” S.53-56

HALKÇILIK:

”Bugünkü varlığımızın asıl niteliği, milletin genel eğilimlerini ispat etmiştir. O da halkçılıktır, halk hükümetidir, hükümetlerin halkın eline geçmesidir. 

İlkenin içeriği Halk Partisinin programında üç öğe olarak görüldü: Siyasal demokrasi, yasalar önünde eşitlik, sınıf çatışmalarının kabul edilmemesi ve toplumun dayanışma içinde gelişmesi. 

1922’de Meclis kürsüsünde şöyle diyordu:” Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. Diyebilirim ki bugünkü yıkım ve yoksulluğun biricik nedeni bu gerçeğin gafili bulunmuş olmamızdır. Gerçekten yedi yüzyıldan beri dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek, kanlarını akıttığımız , kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alıp savurduğumuz ve buna karşılık her zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı, iyilik bilmezlik, küstahlık ve zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz, bu soylu sahibin önünde büyük bir utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım.”

“Mustafa Kemal, yine Kurtuluş Savaşı yıllarında meclis önünde yaptığı bir konuşmada halkçılığın toplumsal ekonomik içeriğini şöyle açıklıyordu:

 “ Toplumsal uğraş yönünden düşündüğümüz zaman, biz yaşamını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan kimseleriz, zavallı bir halkız! Kendimizi bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya zorunlu olan bir halkız! Bundan ötürü her birimizin bir hakkı vardır. Yetkisi vardır. Fakat çalışmakla bir hakkı elde ederiz. Yoksa arka üstü atmakla ve yaşamını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen kişilerin bizim toplumumuz içersinde yeri yoktur. O halde söyleyin baylar! Halkçılık toplumsal düzenini emeğine, hukukuna dayatmak isteyen bir toplumsal uğraştır.”

“ Kemalizm, seçkinciliğe karşı bir ideolojidir. Halkçılık ilkesinden hareketle yapılan birçok devrim, Osmanlı geleneğinin ürünü olan seçkinler- halk ikilemini aşmaya yöneliktir. Bu amaçla girişilen en önemli atılımlardan birisi <Türk dilini yabancı diller boyunduruğundan kurtarmak> amacıyla gerçekleştirilen <dil devrimi> yani dilde arılaştırma çalışmalarıdır. 

Sadece seçkinlerin anladığı Arapça-farsça yüklü Osmanlıca bırakılmış, türetme ile zenginleştirilmiş Türkçe, yazı ve bilim dili olmaya başlamıştır. Aslında öğrenilmesi güç olan eski yazının yerine Latin alfabesinin kabulü, halkın eğitimini kolaylaştırmak amacını da taşımıştır.”

“Kemalist halkçılık, ayrıcalıksız, sınıfsız bir toplum öngörüyordu. Fakat bu, toplumsal sınıfları kaldırmayı amaçlayan Marksist anlayışı yansıtmıyordu. Suna Kili’ye göre: <Atatürkçülük, herhangi bir sınıfın egemenliğini reddeden ılımlı bir toplumcuğu öngören, her türlü sömürüye karşı bir dünya görüşüdür. Atatürkçü halkçılık yönetimde, siyasada, kalkınmada, gelirlerin dağılımında, devlet ve ulus olanaklarının kullanılmasında, halk yararının gözetilmesini amaçlar.”


DEVRİMCİLİK:

”Kemalist <devrimcilik> ilkesi, halkçılıkla ve hatta demokrasi anlayışı ile iç içe bir anlam taşır. O, bu anlayışını daha 1923 yılında Konya’da yaptığı bir konuşmada ortaya koyar: 

“Bozuk zihniyetli milletlerde, büyük çoğunluk, başka hedefe, aydın denen sınıf başka zihniyete sahiptir. Aydın sınıf telkinle, aydınlatma ile büyük çoğunluğu, kendi amacına göre ikna etmeyi başaramayınca, başka yollara başvurur. Halka zorbalık etmeye başlar. Başarıya ulaşmak için, aydın sınıfla halkın zihniyet ve hedefi arasında tabii bir uyum olması gerekir. Yani aydın sınıfın halka telkin edeceği ilkeler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. 

Bu halk bir defa karşısındakinin samimiyetle kendilerine yardımcı olduklarına inanırsa, her türlü hareketi kabule derhal hazırdır. Bunun için gençlerin her şeyden evvel millete güven vermesi gerekir.

“Bu seçkinciliği açıkça yadsıyan, halkla bütünleşmeye ve dolayısıyla demokratik yöntemlere büyük önem veren bir devrimcilik anlayışıdır. 

Kemalist devrimcilik anlayışının iki yanı bulunduğunu söyleyebiliriz. Birinci yanı, eski düzenin geçerliliğini yitirmiş kurumlarını yıkıp yerlerine çağın gereksinmelerini karşılayacak kurumları koymakla ilgilidir. Ama Kemalizm, bununla yetinmemekte, devrimciliği aynı zamanda,sürekli olarak yeniliklere, değişmelere açık olmak biçiminde anlamakta ve kalıplaşmaya karşı çıkmaktadır.”

Atatürk, devrimcilik ilkesinin birinci öğesini şöyle tanımlıyordu:
”Devrim, Türk Milleti’nin son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak, yerlerine ulusun en yüksek medeni gereklere göre ilerlemesini temin edecek yeni kurumları koymuş olmaktır.”

Atatürk, yaptığı devrimin ülkeye kazandırdıklarının korunmasını elbette ki devrimcilik ilkesinin bir gereği sayıyordu. Ama O’nun açısından sorun o noktada bitmiyordu. Koşulların değişeceğinin, değişen koşulların yeni kurumları, yeni atılımları gerektireceğinin bilincindeydi. Bu nedenledir ki, Kemalist ideolojinin kalıplaşmasına, bir anlamda devrimin dondurulmasına karşıydı. Koşullara paralel olarak sadece kurumların değil, düşüncelerin de değişmesinin gerekliliğini biliyordu.

İşte bu nedenledir ki, Kemalizm’in devrimcilik ilkesi aynı zamanda bir< sürekli devrimcilik> anlayışını da yansıtmaktadır.

“En ileri kurumlar bile koşullar içinde eskir. En ileri bir devrimin<bekçiliği> ile yetinenler, günün birinde değişen koşulların gerisinde kalmaktan, tutuculaşmaktan kurtulamazlar. Kemalizm’in bu sürekli devrimcilik anlayışını benimsemeden, sadece Mustafa Kemal’in sağlığında gerçekleştirdiklerinin bekçiliği ile yetinenleri <Kemalist> ya da <Atatürkçü> saymak olanaksızdır. 

Suna Kili;<Devrimcilik kalıplaşmayı, duraganlığı, köhneleşmeyi, işlevini kaybetmeyi, çağın, toplumun gerisinde kalmayı önlemek, dinamik bir devrim anlayışını sağlamak ve sürdürmek için konmuştur.> derken haklıdır. 

Emre Kongar da aynı gerçeği şöyle ifade etmektedir: < İkinci anlamda devrimcilik, Türk Devrimi’ni, temel ilkeleri yönünden ileri götürme görevini içeriyordu. Yalnız, mevcudun ve gerçekleştirilenin korunmasıyla yetinilmeyecek, Türk Devrimi zamanın gereklerine ve çağdaş gelişmelere göre, temelinde yatan ilkeler doğrultusunda daha da ileriye götürülecektir.”


DEVLETÇİLİK:

 “Kemalizm’in < devletçilik >ilkesini de halkçılık ilkesi ile bağlantılı olarak değerlendirmek gerekir. Batının gelişmiş toplumlarının nasıl bir yoldan geçerek o noktaya geldikleri biliniyordu. 

Bir yandan kendi halklarını, öte yandan geri kalmış ülke halklarını sömürerek bir sermaye birikimi oluşturmuşlardı. Türkiye’nin kendisi geri kalmış bir ülkeydi. Halkın sırtından bir sermaye birikimi oluşturulmasına, onun birkaç kuşak daha yoksul tutulması pahasına bir kalkınmaya ise<halkçılık> anlayışı karşıydı. 

“1923-1930 arasında, kalkınma için gerekli yatırımları yapması özel girişimlerden beklendi. Ama bu işlevi yerine getirmeye ne özel kişilerin yeterli parası ne yeterli deneyimi ne de yeterli teknik bilgisi vardı. Dünyayı sarsan 1929 ekonomik bunalımı ise liberal ekonomi politikalarının tam bir başarısızlığını vurguluyordu. 

Kemalizm, ülkeyi kalkındırmak, halkı çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için<devletçilik> ilkesini benimsedi. Böylece hem üretim arttırılacak, sanayi gerçekleştirilecek hem de hakça bir dağıtım yapılacak ve ekonomik gücü kullanan bir sınıfın halkı ezmesine olanak verilmemiş olacaktı.”

“Kemalist tek partinin programında 1935 yılında yapılan son düzeltmelerden sonra, devletçilik ilkesi şöyle tanımlanıyordu:
<Özel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi gelişmişliğe eriştirmek için, milletin genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde, özelikle iktisadi alanda devleti fiilen ilgilendirmek önemli esaslarımızdandır. İktisat işlerinde devletin ilgisi fiilen yapıcılık olduğu kadar, özel girişimleri teşvik ve yapılanları düzenleme ve denetlemektir.

“Kemalist devletçilik anlayışının, bütün üretim araçlarını devletin elinde toplamayı öngören Marksizm ile kuşkusuz hiçbir ilgisi yoktur.Hızlı bir ekonomik büyümeyi sağlamak için devletin lokomotif görevini üstlenmesi anlamına geliyordu. 

Devlet ekonomiye yön verecek, kıt kaynakların akılcı kullanımını planlayacaktı. Devlet özel girişimcilerin ilgilenmediği, başarılı olamadığı ya da kamu yararı gördüğü alanlarda yatırım ve işletmecilik yapacaktı. 

Türkiye’de bir yandan özellikle altyapı ve sanayi yatırımları gerçekleştirilerek oldukça büyük bir ekonomik büyüme sağlandı. Öte yandan sanayileşme devlet eliyle sağlandığı için Türk işçisi, Batıdaki örnekleri gibi insancıl olmayan koşullar içinde birkaç kuşağın feda edilmesi gibi olumsuz bir durum yaşamadı.

1929-1939 arasında on yılda dünya sanayi üretimi yüzde 19 artarken Türkiye’de sanayi üretimi artışı yüzde 96’yı buldu. 

Sovyetler Birliği ve Japonya dışında hiçbir ülke, bu alanda Türkiye’den daha hızlı bir büyüme sağlayamadı. 

Bunun sonucunda oluşan ve büyüyen sanayi işçisi nasıl hiçbir mücadele vermeden seçme ve seçilme hakkını elde ettiyse yine kan dökülmesine, kuşaklar boyunca acı çekilmesine meydan verilmeden insancıl çalışma koşullarına kavuştu. 

Kemalist <sürekli devrimcilik> anlayışını daha sonra sürdürenler, sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme gibi hakları vermek için de işçi sınıfının rejimi zorlamasını beklemediler. (Ama uğrunda savaşım vermeden elde edilen hakların yeterince bilincinde olunamadığını daha sonraki deneyimler göstermiştir.)


LAİKLİK: 

Altı ok ile sistemleştirilen Kemalist ilkeler içerisinde, Atatürk’ün kuşkusuz ki en önem verdiği ilkelerin başında belki de <laiklik> geliyordu. Mustafa Kemal, ülkenin koşullarının daha hiç hazır olmadığı bir aşamada bile çok partili düzene geçiş için sakınca görmezken, tek bir koşul ileri sürmüştü:

 Laiklikten ödün vermemek! 
Serbest Fırkanın önderliğini üstlenecek olan Fethi Okyar’a yazdığı ve daha önce de sözünü ettiğimiz mektubunda şu satırlar dikkati çekiyordu:” 

Memnuniyetle tekrar görüyorum ki laiklik esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur.”

“Bir çağdaşlaşma ideolojisi olarak Kemalizm açısından laiklik, demokrasi anlamındaki cumhuriyetçiliğin de milliyetçiliğin de devrimciliğin de ve hatta halkçılığın da ön koşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşünce özgürlüğü, gerçek bir özgür seçim olmaz. 

Milliyetçiliğin ön koşuludur; çünkü laiklik olmayan yerde önem taşıyan öğe, ulus değil, inananların oluşturduğu ümmettir. 

Devrimciliğin ön koşuludur; çünkü laikliği kabul etmemiş bir toplumda bilimin ve çağın gereklerinin gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışılması bile genellikle olanaksızdır. 

Halkçılığın ön koşuludur; çünkü din temeline dayalı bir devlette ağırlığı ve önceliği olan halk değil, dinsel seçkinlerdir.

“Tarih boyunca hemen tüm devrimciler, din ile değil, ama bir kısım din adamları ile karşı karşıya gelmişlerdir. Çünkü eski düzenle çıkarları bütünleşmiş olan bir din adamları kesimi, köklü değişikliklere hep karşı çıkmış, dini siyasal bir amaç için kullanarak kitleleri etkilemeye çalışmışlardır. 

Kendilerinin etkisini ve ağırlığını azaltacak her girişimi de <dinsizlik> olarak nitelendirmekten çekinmemişlerdir. Sultanın ve düşmanın çıkarları ile bütünleşerek Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal’in idam fermanını çıkaranlar gene bu tür din adamları olmuştur.

“Atatürk, din ile ilgili görüşlerini aslında açık bir biçimde ortaya koymuştu: <Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki, din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfın din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz bu vaziyete karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur, biliniz ki; o bizim dinimize de uygundur. Eğer bizim dinimiz, aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı, mükemmel olmazdı, son din olmazdı.”

“Çağdaş olmanın inançsızlıkla hiçbir ilgisi bulunmadığı kanısındaydı, ama bilerek mantığını kullanarak inanmalıydı. Şöyle diyordu: 
<Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kur’an Türkçe olmalıdır. Türk Kur’an’ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta ne olduğunu Türk anlasın.”

“Müslüman Türk halkı, Kuran’ı kendi dilinden okuyup anlama olanağına, ancak laik cumhuriyet rejimi sayesinde kavuştu. Türkçe ezan gene aynı ortamda gerçekleşti; ama çok partili siyasal sisteme geçildikten sonra, Kemalizm’e karşı olan tutuculara karşı bir ödün olarak ortadan kalktı. 

Kemalizm sırasıyla siyasal sistemi, hukuk sistemini, eğitim sistemini ve kültürü laikleştirdi. Bir İslam ülkesindeki laik devlet böylece doğdu.”

“Hiç kuşku yok ki Mustafa Kemal, tarihin tanıdığı en cüretli, en büyük ve kapsamlı kültür devriminin baş mimarıdır. Dilde, dinde, hukukta, yazıda, giyimde, eğitimde, tarihte yaptığı reformlar; bazıları bugün biçimsel görünse bile, inanılmaz boyuttaki bir kültür devriminin bir bütünlük içinde dili ve tarihi unutturulmuş, kendine güvenini yitirmiş bir halktan, çağdaş, başı dik kendisiyle gurur duyan bir ulus yaratabilmiş olmanın ne büyük ve zor bir sonuç olduğunu, bugün takdir edebilmek zordur.”

“Napolyon <süngülerle her şey yapılabilir, ama üzerine oturulamaz.> diyor. 

Bunun sosyolojik anlamı açıktır. Hiçbir toplumsal hareket dayandığı toplum kesimlerinin olanaklarını aşamaz. Her önder ne kadar büyük olursa olsun belirli bir toplumsal tabana dayanmak zorundadır ve dayandığı, dayanmak zorunda kaldığı, o toplumsal tabanın gücünü ne ölçüde harekete geçirebilirse ,o ölçüde başarılı sayılır.”

“Mustafa Kemal’in birinci hedef olarak ulusal bağımsızlığı sağlayabilmek için dayanabileceği güçler belliydi; Asker sivil bürokratlar, ulusal nitelikli ama oldukça zayıf bir kentsoylu (burjuva) kesimi ve büyük toprak sahipleri. 

Bunun dışında güç alabileceği, örneğin bir işçi sınıfı yoktu. Ulusal bağımsızlık hareketini örgütleyip sonu gelmeyen savaşlardan yorgun düşmüş Anadolu köylüsünü harekete geçirirken bu sacayağına dayanmak zorundaydı.”

“Topluma, yirminci yüzyılın sonlarında bile hiçbir İslam ülkesinin ele almaya cesaret edemediği dönüşümleri kabul ettirebildi. Ama örneğin sıra <toprak reformu>n a geldiğinde başaramadı. 

Çünkü geçmişte dayanmak zorunda kaldığı, hareketinin tabanında yer alan güçlerden biri de <toprak ağaları> idi. Kemalizm’in başardıklarını ve başaramadıklarını, 1920’lerin Türkiye’sinin toplumsal-ekonomik koşullarını ve içinde bulunduğu dünyanın özelliklerini göz önüne almadan yapılan bir değerlendirme bilimsel olamaz.”

“Fransız araştırmacı François Georgeon şunları yazıyor:
 <Kemalizm, Avrupa dışında güçlü yankılar uyandırdı. Bugün üçüncü dünya adını verdiğimiz, Latin Amerika’dan Uzakdoğu’ya kadar uzanan alanda, Türkiye’nin 1919’dan sonraki atılımı ve uygulanan reformlar, çoğunlukla tutku dolu bir dikkatle izlendi. Bağımsızlığı kazanmak, ekonomik sosyal kalkınmayı sağlamak için uygulanacak reçetelerle ilgili olarak Kemalizm’den alınacak dersler araştırıldı.”

Ulu Önder Atatürk, bu altı temel ilkeyi seçerken şu temel düşünceyi vurgular: “Doğu’nun dinsel, sosyal ve siyasal baskısından olduğu kadar, Batı’nın siyasal ve ekonomik zorbalığından uzak bir devlet kurmak, bir toplum yaratmaktı.”

Atatürkçü Düşünce Sistemini oluşturan üç temel amaç ve altı ilkeye, şu bütünleyici ilkeler de eklenebilir: 
Ulusal Egemenlik, Ulusal Bağımsızlık, Akılcılık, Bilimsellik, Yurtta Barış, Dünyada Barış! Ulusal Birlik, İnsan ve İnsanlık Sevgisi.

Atatürkçülük ya da Kemalizm, akıl ve bilimi yol gösterici olarak kabul eder. Barışçıdır, aydınlanmacıdır, ulus devletten yanadır.Laik hukuka dayanır. Özgür yurttaş yetiştirmeyi amaç edinir. Anadilimiz Türkçeyi, bilim ve kültür dili olarak geliştirmeyi amaçlar. Tarihsel süreç içinde Türk kimliğini otaya çıkarmak, Türklerin yalnız asker değil, uygar bir ulus olduğunu kanıtlayarak, onlara özgüven sağlamayı temel amaç edinir.

Mustafa Kemal Atatürk’ü,” Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. 

Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir ulusun evladı kalmalıyım.” Sözü her yönüyle anlatır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Söylevi Türk Ulusu’na verdiği ülküyü de içerir. 

Buna göre:
 A) Yurdu , dünyanın en bayındır ve en uygar memleketleri düzeyine çıkarmak 

B)Ulusu en geniş ve gelişmiş refah, araç ve kaynaklara sahip kılmak 

C) Ulusal kültürü, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmak.

Ulu Önder Atatürk, Türk Ulusu için yaptıklarını belgeleyerek halkına hesap veren bir liderdir. Bu yönüyle de dünya liderleri arasında tek örnektir. 15-20 Ekim 1927 tarihinde, CHP’nin kurultayında 36,5 saat süren bir konuşma yapar. Yaptıklarının belgeleriyle hesabını verir çok sevdiği halkına. 

Söylevinin sonunda Türk Cumhuriyeti’nin, Türk bağımsızlığının korunması ve sonsuzluğa kadar sürdürülmesi görevini Türk Gençliğine verir. Genç yapısı gereği ataktır, kuralları zorlar, yeniliklere değişime ve gelişime açıktır. 

Onlarla ilgilenilir, yönetime katılır ve onların gizil gücü olumlu değerlendirilirse gençlerimizle çok iyi şeyler yapılabilir. Gençlerin bu yapısını bilen Atatürk, Söylevinin sonunda şöyle der:

” Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu, Türk Gençliğine kutsal bir armağan olarak bırakıyorum.”

Cumhuriyetimizi ve bağımsızlığımızı koruma görevi verdiği gençlere güvenir. Şu sözleri bunun en güzel kanıtlarıdır.

” Gençler! Yürekliliğimizi güçlendiren ve sürdüren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve kültür ile insanlık niteliğinin, yurt sevgisinin, düşünce özgürlüğünün en büyük simgesi olacaksınız.”” Ey Yükselen yeni kuşak! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yüceltecek ve sürdürecek sizsiniz.”” 

Genç düşünceli demek gerçek düşünceli demektir.” “Sizler yeni Türkiye’nin genç çocukları, yorulsanız da beni izleyeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler hiç mi hiç yorulmazlar. Türk gençliği, amaca, bizim yüksek ülkümüze durmadan yorulmadan yürüyecektir.”


Atatürkçü Düşünce Sistemini daha iyi anlamak için Ulu Önder Atatürk’ün şu sözlerini de bir kez daha vurgulamakta yarar var. 

“ Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve yutmak isteyen kapitalizme karşıyız.”

”Türk demek, dil demektir. Ne mutlu Türk’üm diyene!” 

“Bilim ve fen neredeyse oradan alacağız ve mutlaka her kafaya sokacağız.” 

“Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma ,hiçbir kalıplaşmış ve donmuş kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkar etmek olur… Benim Türk Milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar.”

Yazımı, yobazların şehit ettiği, Atatürkçü bilim adamı, siyasetçi ve ADD Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın ışıklı düşünceleriyle bitiriyorum.

”Atatürk’ün son zamanlarında yaptıklarının bekçiliği değil, son zamanlarda yaptıklarının toplamı da değil. Biz Kemalizm dediğimiz zaman, Atatürk’ün altı ilkede çerçevesini çizdiği ilkelerin ışığı altında değişen koşulların, aklın ve bilimin ışığında, en ileri çözümleri üretmeyi anlıyoruz. Özetle ifade etmek gerekirse Kemalizm geçmişin bekçiliği değildir, bir anlamda geleceğin öncülüğüdür.” 

Kemalizm’in ışıklı düşünceleriyle yola çıkarak geleceğin öncülüğünü yapanlara ne mutlu!



NAİL TOPAL
(emekli öğretmen)


Not: Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği yapıtının, s. 48-65 sayfalarından yararlanılmıştır. 


____________________________________________