Translate

Hainlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hainlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2016 Pazar

Atam Diyarbakır'da













Bağımsızlık ve hürriyetlerini her ne bahasına ve her ne karşılığında olursa olsun zedeleme ve kayıtlamaya asla müsamaha etmemek; bağımsızlık ve hürriyetlerini bütün mânasiyle koruyabilmek ve bunun için gerekirse, son ferdinin, son damla kanını akıtarak, insanlık tarihini şanlı örnek ile süslemek; işte bağımsızlık ve hürriyetin hakiki mahiyetini, geniş mânasını, yüksek kıymetini, vicdanında kavramış milletler için temel ve ölmez prensip...


Ancak bu prensip uğrunda her türlü fedakârlığı, her an yapmaya hazır milletlerdir ki, devamlı olarak insanlığın hürmet ve saygısına lâyık bir topluluk olarak düşünülebilirler.


Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti, beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağı dereceye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.



Mustafa Kemal Atatürk







EK:




















1 Ocak 2016 Cuma

Tarihi bilmez ama konuşurlar! Gerçeği çarpıtırlar!



"100 yıllık sürgünler için kanun teklifi" sundular...




* Vatandaşlıktan çıkarılanlar; ya haindi, ya da kendi isteğiyle çıkarıldı.

* Yahudiler vatandaşlıktan çıkarılmadı, sürülmedi, vatandaşlıktan çıkanlar İsrail devleti kurulunca vatandaşı olmayı kabul edenlerdi.

* Rumlar dedikleriniz, İngilizlerin isteği üzerine mübadelede "değiş-tokuş" ile gidenlerdir veya kaçanlardır, ne yazık ki aralarında Türkler de vardır. 1964'te sürülenler de TC vatandaşı değil Yunanistan vatandaşlarıdır.

* Süryanileri de Ermeniler kışkırtmıştır. Ermenilerin tazminatı verilmiştir, almayanların ki zaman aşımına uğramıştır, ki vatandaşlıktan zorla çıkarılmamışlardır. Osmanlıya ait diğer bölgelere "techir" ile gönderilenler, savaştan sonra geri dönebilirlerdi, ki bazıları geri geldi, bazıları ise Amerika'ya, Avrupa'ya göçtü.




"Savaş bittikten sonra geri dönenlerin mal varlıklarıyla ilgili Osmanlı hükümetinin verdiği kararlar var. Mülkleri geri veriliyor. Daha sonra Lozan'da Ermeniler diye açık olarak belirtilmemekle birlikte, Lozan Antlaşması'nda da dönmüş olanlara mallarının geri verilmesi kabul ediliyor. Yine bazı geri dönenler oluyor, mallarını, gerek taşınmazlarını geri alıyorlar. Daha sonra tabii, geri dönmeyenler açısından da bir zaman aşımı söz konusu, yani mülkiyet hakkı zaman aşımı ile ortadan kalkabilecek. O hakkı değerlendirmediğiniz, kullanmadığınız zaman zaman aşımı ile ortadan kalkar.


İşin ilginç tarafı, bu Amerika'daki Ermeniler açısından da önemli, 1923 yılında Amerikan hükümeti Türkiye'ye diyor ki : Benim Amerikan vatandaşı olan Türkiye'den göç ettirilmiş, veya işte Amerika'ya yerleşmiş olan , benim Ermeni kökenli vatandaşlarımın mallarıyla ilgili bize tazminat verin diyor. Türk hükmetiyle Amerikan hükümeti arasına uzun süreli müzakereler devam ediyor ve 1937 yılında Türkiye bu konuda , şimdi tam rakamı hatırlamıyorum ama 800 bin küsürat , yaklaşık 900 bin dolar Amerika'yaya veriyor , oradaki Ermeniler için. Ve bu mesele orada bitiyor zaten. Yani Türkiye bu konudaki, Ermenilerin Türkiye'deki taşınmazları konusunda tazminatını vermiş. Bu hak tanınmış, kullananlar kullanmış, kullanmıyanlar açısından bir zaman aşımı oluşmuş, ve özellikle Türkiye ile Amerika arasında imzalanan 37 yılındaki anlaşma ile tazminat verilmiş. Dolayısıyla artık uluslararası hukuk açısından, gelip oradaki malları, gayri menkulleri, taşınmazları tekrar alma şansları bulunmuyor."


Mehmet Perinçek/link






Türkiye 1964'te kendi vatandaşları olan Rumları sınır dışı etmedi!
Türkiye 1964'te Yunanistan vatandaşlarını sınır dışı etti!




Sözde Süryani Soykırımı ve Ermeni-Türk Meselesi




* * *


İLGİLİ HABER:
100 yıllık sürgünler için kanun teklifi
31.12.2015-link

CHP’nin İnsan Hakları'ndan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, ‘Türk Vatandaşlığı Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ni meclise sundu. Tanrıkulu'nun kanun teklifi kabul edilirse, 100 yıl boyunca tehcir ve zorunlu göç nedeniyle Türkiye’den sürgün edilen ve vatandaşlıktan çıkarılan Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Yahudiler ve Kürtler vatandaşlık hakkına kavuşacak.

Sezgin Tanrıkulu imzasıyla meclise sunulan kanun teklifinde, vatandaşlıktan çıkarılanlardan hayatta olanların bizzat, hayatta olmayanların ise dördüncü dereceye kadarki yakınlarının ‘dönemin pasaportu’, ‘kilise, havra, sinagog veya diğer ibadethanelerden birinin resmi kaydı’, ‘azınlık vakıfları veya diğer ilgili kurumların resmi kaydı’, ‘Osmanlı İmparatorluğu belgeleri’ ve ‘göç ettikleri ülkelerin yetkili mercilerinden alınan Türkiye'den göç ettiklerine ilişkin kayıt’la başvuru yapabilecekleri öngörülüyor.

Teklifin gerekçesinde ise yüzbinlerce Yahudi, Ermeni, Rum ve Süryani’nin 1. Dünya Savaşı’nın başladığı tarihten itibaren doğdukları toprakları terk etmek zorunda kaldıkları belirtiliyor ve 1915 Tehcir Kanunu’na atıfta bulunularak “1 Haziran 1915 tarihinde dönemin resmi gazetesinde yayımlanarak yürürlüğe konulan Tehcir Kanunu bu dönemdeki göçlerin ilk yasal zeminini oluşturmuştur” deniyor.

Teklifte belirtildiği üzere, 1915 Tehcir Kanunu’nun yanı sıra Trakya Pogromu, ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyası, Yirmi Kur’a Asker Olayı, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Pogromu ve 1964 zorunlu göçü, çeşitli etnik ve dini toplulukların sürgün edilmesine neden oldu, binlerce insan vatandaşlıktan çıkarıldı. 1980’lerden itibaren de Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşanan zorunlu göçe değinen teklif dilekçesinde, siyasi nedenlerle yurtdışına çıkmak zorunda kalan vatandaşların vatandaşlıktan çıkarıldığı hatırlatılıyor.

Kanun teklifi, Erdoğan’ın 2014’teki ‘taziye’ açıklamasının ardından, dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın 26 Mart 2015’te Büyük Edirne Sinagogu açılışında yaptığı konuşmaya da değinerek, Arınç’ın Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan vatandaşlara hitaben dediği “Eğer buraya gelmek isterseniz, Türkiye’de yaşamak isterseniz sizi kucaklayacak 78 milyon insan var” açıklaması vurgulanıyor.

Kanun teklifi, CHP eski milletvekili Aykan Erdemir imzasıyla 2014’te meclise sunulmuş, Erdemir’in 26. yasama döneminde vekil olarak meclise girmemesi nedeniyle kanun teklifi düşmüştü. Tanrıkulu’nun imzasıyla hazırlanan yeni teklifi Komisyon’a gönderildi.



*


BEN DE, BALKANLAR'DAN, MORA YARIMADASI'NDAN, ADALAR'DAN, AVRUPA'DAN, KIBRIS'TAN, KAFKASLAR'DAN, RUSYA'DAN, ORTA DOĞU'DAN VATANDAŞLIKTAN ÇIKARILAN, SÜRÜLEN VE ÖLDÜRÜLENLERİN TÜM HAKLARINI, YER İSİMLERİMİZ İLE ŞEHİRLERİMİZİ GERİ İSTİYORUM.
KİMİN Kİ DAHA ÇOKMUŞ, DAHA AĞIR BASIYORMUŞ GÖRELİM.
TARİHİNİ BİLMEZ AMA KONUŞUR!
BU HAİN VE BASİRETSİZ MM'LİLER İLE 
MEMLEKETİN DÜŞTÜĞÜ DURUMLARA BAK.


Doğu'da ve Güneydoğu'da Ermeni ve Kürt, Güney'de ve Batı'da Yunan... Dost diye kucak açtıkların etrafını kuşatıyor, içerideki işbirlikçilerle de altını oyuyor...Gerçek diye sundukları yalanların Gerçeğini bilmezsen, yeniden 7 düvele karşı mücadele içinde bulursun kendini...SB

Ha, bu arada;

Şırnak'ın Cizre ilçesinde PKK'lıların roketatarlı saldırısında 1 polis şehit düştü, 5 polis memuru yaralandı. Diyarbakır'ın Sur ilçesinde ise tuzaklanan bombanın patlaması sonucu 1 asker şehit oldu, 2 asker yaralandı.

01.01.2016






// Mutlu Yıllar !!!
MI?












21 Aralık 2015 Pazartesi

İşte Hesap Günü…Buyurun Hesaba!








Görülüyor ki, tüm bu kara, hava ve deniz üstünlüğünü sağlamak, dünyanın en üstün savaş araçlarına sahip olmak, savaşta üstünlüğü sürdürmeye, hele kesin utkuya, bir başka deyimle istenilen sonucu masada elde etmeye yetmiyor. Başarı için, bunların yanında, davanın haklılığına inanan ve gerektiğinde kendini davası için feda eden insanın, savaşın en önemli ögesi olduğu bu olayla bir kez daha anlaşılmıştır. 


Amerika bugün insan ögesi dışındaki üstünlüğüne karşın en zayıf anındadır. Çünkü Amerika, savaşı yalnız para ve silah gücüne dayanarak sürdürmek istiyor. Oysa savaşta insan, hele vatan savunmasında stratejinin en önemli öğesi olduğunu gösteriverdi. Irak saldırısında ilk andaki başarı, Irak halkının vatanlarını savunma azim ve kararı karşısında, kitle imha silahı kullanılmadığı sürece, Irak'ın işgaline yetmeyeceği görüldü. Amerikan askeri ayrıca "benim bu topraklarda işim ne! diyecek noktaya geldiği için, ölümü göze alamaz, alamıyor! Ama yurdunu, evini, çoluk çocuğunu kan ve ateşten korumanın verdiği direnç ve yüreklilikle Irak halkı yenilmeyi kabul etmiyor, etmeyeceğini yeniden örgütlenerek dünyaya gösteriyor.


Dünya sanki bugün Irak'ta 1919 Anadolusu'nun ulusal bilinçle dirilişine tanık olmakta. Çünkü o topraklarda ayrıca o insanların tarihinin ve inançlarının anıtları yükseliyor. Bunlar salt gücün çözemeyeceği öğelerdir. Varolma ya da olmama noktasındaki Amerika, yeni bir Vietnam yenilgisinin eşiğinde sallanmaktadır.


Tarih tanıktır ki, zulme ve haksızlığıa karşı insanoğlu zaman zaman yenilgi almışsa da, bunu yengiye ve utkuya çevirmekte geçikmemiştir. Zulüm ve zalimler sonunda yenik düşmüştür, yenik düşecektirler. Yeter ki insanlık bilinci yitirilmesin, haklı davalar için o bilinçle savaşılsın.


Burada küçük bir parantez açarak, Türkiye'nin Irak'taki zalime işgalciye arka çıkma siyasasını değerlendirelim. Bunun için yol göstericimiz tarihimizin altın sayfalarındandır. Atatürk'ün 1937 yılı Mart ayındaki şu sözleri, Irak olayında kimin yanında olmamız gerektiğine işaret edecektir:


"Bugün bütün dünya ulusları aşağı yukarı komşu olmuşlardır ve olmak uğraşı içindedirler. Bu bakımdan, insan bağlı bulunduğu ulusun varlığını ve mutluluğunu düşündüğü kadar, bütün ulusların dirlik ve gönencini düşünmeli ve kendi ulusunun mutluluğuna ne denli değer veriyorsa, bütün dünya uluslarının mutluluğuna hizmet etmeye elinden geldiğince çalışmalıdır. Çünkü, dünya uluslarını mutluluğuna çalışmak, başka bir yoldan / dolayısıyla kendi dirlik ve mutluluğunu sağlamaya çalışmak demektir."(1)


Irak halkının, tarihin gördüğü en zalim savaşla ezilmesine karşı çıkmak ve zalime "dur!" demek yerine, zulme ortak olmak için Irak'a asker yollamaya kalkışmak, tarihimize bir daha aklanamayacak kara çalmak olduğunu düşünmek zorundayız. Hele Lozan'ı kabul etmemenin ötesinde, Lozan'da onaylattığımız bağımsızlığımızı ve egemen varlığımızı tanımayan; o egemenliğin ve bağımsızlığın mimarına "hunhar, rezil ve kepaze" (2) niteliklerini yakıştırarak, hem de kendi ulusal meclisinde hakaret eden bir zalimin yanında yer almanın utancını, gelecek kuşaklara yaşatmamalıyız. Şurası gerçek ki, Irak haksız bir saldırıyla işgal edilmiştir. Saddam zalim olabilir, ama Irak halkının cezalandırılması, insan haklarını yok saymak, çiğnemek değil midir? Irak halkı işgalciye karşı direnme hakkını kullanmaktadır.


Bölgemizdeki savaşlar konusunda bize doğruyu gösterecek olan Atatürk'tür. Atatürk'ün, aynı yerdeki şu sözleri bize yol göstermekle kalmıyor, onun insanlık idealinin yüceliğini, insana duyduğu saygı ve sevginin sonsuzluğunu gösteriyor:


"Herhalde şu ve bu nedenler için ulusu savaşa sürüklemek yanlısı değilim. Savaş, zorunlu ve yaşamsal olmalı. Gerçek görüşüm şudur: ulusu savaşa götürünce vicdanımda ezinç duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı "ölmeyeceğiz" diye savaşa girebiliriz. Ama ulusun yaşamı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça, savaş bir cinayettir."


"İnsanlığı tek bir beden ve bir ulusu bunun organı saymak gerekir. Bir bedenin parmağının ucundaki acıdan öteki bütün organlar etkilenir."


Irak olayını, dönemin Dışişleri Bakanı, bugünün Cumhurbaşkanı A.Gül'ün,:"Türkiye'nin çıkarı neredeyse, neyi gerektiriyorsa o yapılmalıdır." mantığıyla değil, Atatürk'ün bu insanlık idealini yücelten ilkesel görüş ve söylemlerinden ders çıkararak, uluslararası hukukun gösterdiği mantıkla ele almalıyız. Bu bağlamda sorunun Irak halkını zulümden kurtarmak amacıyla oluşturulacak ulusal politika ile çözümlemenin yollarını aramalıyız. Yanıtı, gecikilmeden aranacak soru şudur:


"Amerikan kuyrukçuluğu mu, ulusal bir direniş ve onurlu bir politika mı?”


Şurası gerçek ki, ulusal politikamızla Amerika’nın küresel sömürge politikası asla bağdaşmaz. Ulusal politikamız sömürgeciliğe ve emperyalizme karşıdır, bundan dönülemez. Uluslararası barış, ancak zayıfın yanında yer almakla sağlanır. Güçlünün yanında yer alarak çıkar ortaklığını onaylamak, ulusal onurumuzu yıkar ve zulmün esiri olmaktan başka bir anlam taşımaz.


Atatürk’ün şu sözleri bugün izlenecek politikayı işaret ediyor:


“Dünyanın neresinde bir rahatsızlık varsa “banane” dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla ilgilenmeliyiz. Olay ne denli uzak olursa olsun, bu ilkeden şaşmamak gerekir. İşte bu düşünüş, insanları, ulusları ve hükümetleri bencillikten kurtarırı. Bencillik kişisel olsun, ulusal olsun, her zaman kötü olarak anlaşılmalıdır.”


Yalnız kendini ve kendi ulusunun çıkarını düşünen “lider” mukallitlerinin boy attığı dünyada, onun bu sözleri insanlığa olan sevgi ve saygının anıtı değil midir? O, insanlığın birgün her türlü zinciri kıracağına ve özgürlüğün ve barışın egemen olacağına inanarak der ki:


“Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerine uluslar arasında hiçbir renk ve din ve ırk ayrımı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği egemen olacaktır.”


İşte geçen yüzyılda Tanrı’nın bize armağan ettiği lider ve bize gösterdiği yol. Öte yanda dünyanın tüm insanlığın ortak malı olan kaynaklarını tek başına ele geçirmek isteyen, caniliği liderlik olarak algılayan, sermayenin liderliğe atadığı gözü dönmüş insan avcıları….


Bir yanda, hırslarının güdümünde masum halklara saldıran, uluslararası hukuku hiçe sayan çağdaş vahşet avcıları; öte yanda, bu insanlık suçu işleyenlerin dürtüsüyle Türk askerini dolar karşılığı işgalcinin emrine sunmanın yollarını arayan, inançlarını çıkarları için satışa çıkaran politikacılar, yazarlar ve onların yönlendirdiği kimliksizler, insancıklar, dini bayraklaştıran siyaset cambazları…


Sonrada yinelemese de, Irak için yola çıkarken Bush’un “Bu bir haçlı seferi olacaktır” sözleri nedense o kimliksizlerin belleğinden siliniverdi. Irak halkının ve İslam’ın büyük önderlerinin Haçlılara karşı verdiği savaşın kutsadığı, şehit kanlarıyla yoğurulup anıtlaşan topraklarda, yeni bir Haçlı Seferi’ne çıkmanın insanlık tarihine kara leke olarak yazılacağı düşünülmüyor. Böylesine kirli ve çirkin, insanlık dışı bir saldırının yanında yer almayı tarihe karşı, inançlarına karşı nasıl savunacaklar dersiniz? Ya her şeyi din adına yapacaklarını söyleyenlerin daha ilk adımda böylesi bir yanlış yola sapmalarının hesabı nasıl verilecek dersiniz?


Kendilerini “Modern Müslüman” olarak niteleyenlere soralım. Bir İslam ülkesine, o ülkenin inanç dünyasını yıkmak isteyen, o halkın kendi toprakları altındaki zenginliğe el koymak için işgal eden gücün yanında yer almanın hesabı nasıl verilir? Özetle biz, Türkiye olarak bu Haçlı Seferi’nde, nerede ve kime karşı rol alacağız?


Evet Ilımlı İslam’dan Modern Müslüman’a ve “Cumhuriyet ilkelerine sahip çıkıyoruz” diyenlere değin tüm düşünenlere soruyoruz; Yerinizi bildirin. Her adımı “Tanrı’nın adına” attıklarını söyleyenlere sesleniyorum; özellikle hesap gününde vereceğiniz hesabı düşünün diyorum. İşte size inancınızın mihenk taşı: Haydi, çıkın ortaya!


Lozan’ı yırtmak isteyen Amerika’dan yana mısınız; yoksa Lozan’ın yırtmak isteyenlere karşı Müdafaa-i Hukuk-u Milli’den yana mı?


Bunlardan biri, insanlığın yücelmesine açılan kapıdır, öteki insanlığın köleleşmesine giden yola açılan karanlıktır. Biri insanlığın birgün yok edeceği “Sömürgecilik ve emperyalizm”in karanlığıdır; öteki “yeryüzünden yol olacak ve yerine uluslar arasında hiçbir renk ve din ve ırk ayrımı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği egemen olacaktır” sözleriyle, insanlığın ancak barış ve özgürlük içinde yüceliğine inanarak o yolda örnek olan Mustafa Kemal Atatürk’ün yoludur.


Ve şu soru: Lozan mı Sevr mi?


Bu dünyanın hesap gününde ele alınacak, ertelenmeyecek hesap listesinin başında bunlar var! Bu listedeki yanlışlık öteki hesap gününden evvel akı ve karayı belli edecektir.


Bizler Lozan’dan yanayız. Lozan’a karşı olanların safında yer alanların yüzleri bugünden kapkaradır. Çünkü onlar tarihlerine ve gelecek kuşaklara karşı hıyanet içindedirler.


Kimseler, evet, hiç kimse dileriz ki ulusal davanın dışında kalmasın, gaflet, dalalet ve hıyanet içinde olmasın.


Gün, ülkesine, tarihine ve ulusuna sahip çıkanlarla, ihanetin çamuruna batanların ayırt edileceği gündür.






(1) Sami N.Özerdim, Atatürkçü'nün El Kitabı,Türk Dil Kurumu Yayınları,1981


(2) "Antlaşma Timurlenk kadar hunhar, Müthiş İvan kadar sefih ve kafatasları piramidi üstüne oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatörün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik antlaşma kabul ettirmiştir. Buna her yerde Türk Zaferi dediler. Ve eski dünya parlamentolarını bunu kabule ikna ettikten sonra, büyük sermaye grupları, soğukkanlı ticaret erbabı ve güya bazı dini temsilciler bile, Türkiye'yi uygar uluslar masasında uluslararası bir konuk durumuna yücelterek, Amerika'yı yüksek ülkülerinden uzaklaştırmada birleştiler."


Bu sözler Ocak 1927'de, ABD Temsilciler Meclisi'nde söyleniyordu. Konuşan Temsilci, Upshow'du. Konuşmanın konusu olan kişi, onurlu bir ulusun ülkesini işgal eden emperyalizmi, kutsal topraklarından kovmak için giriştiği bağımsızlık savaşının utkusu üzerine oturttuğu Cumhuriyet'i kuran Gazi Mustafa Kemal'di. Sözü edilen antlaşma da, o utkunun onayladığı Lozan Antlaşması'ydı.


Suçumuz ise Lozan'da özgür ve bağımsız bir ulus için olmazsa olmaz nitelikteki ekonomik bağımsızlığa engel kapitülasyonları reddetmekti. ABD, Lozan'da temsil edilmedi, ancak gözlemci yollandı. Bu yolla kapitüler haklarının korunmasını sağlama çabaları sonuç vermedi. İşte ABD bu nedenle Lozan'ı bir türlü içine sindirememişti. Girişte aktardığımız sözler, ABD'nin çıkarlarına engel olan Lozan ve onun mimarına karşı duyulan kin ve nefretin sesiydi. Ve Türkiye işte böyle bir sistemin yardımını istemişti.


Buna ne ad verilir, derseniz; yanıtı, 'tarih bilincinden yoksunluk' olacaktır.



M.Emin Değer, Oltadaki Balık Türkiye,
ilk baskı 1993,2010










Mahmut Esat Bozkurt, İsviçre'de Kapitülasyonlar üzerine yazdığı tezle hukuk doktoru olmuştur...“Du Regimes des Capitulations Ottomanes – Osmanlı Kapitülasyonları Rejimi”, doktora tezinin sonuç bölümünde Mahmut Esat’ın yargısı şudur: “Kapitülasyonlar ister tek taraflı, ister karşılıklı anlaşma sayılsın, taraflardan birinin hayati çıkarlarına aykırı düşerse veya tabi oldukları şartlar değişirse tek taraflı olarak ilga edilebilirler!”.


15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlılarca işgal edildiğini duyan Mahmut Esat, Frioburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı tarafından verilen, doktora tezinin “ Cum Laude “ derecesiyle kabulüne ilişkin belgeyi alarak ülkesine döner ve Kuşadası bölümündeki 120 kişilik Kuvayı Milliye müfrezesinin başına geçer....


Anti-emperyalist bir Kurtuluş Savaşı'yla kurulan, kuruluş felsefesini Bozkurt’un tanımıyla Atatürk ihtilali’den alan Türkiye Cumhuriyeti’nin günümüzde geldiği aşamayı belki de en iyi ifade eden sözler ne yazık ki yakın dönemin bir Yargıtay başkanına aittir: “Mahmut Esat Bozkurt dönemi artık kapanmıştır.”


Bu sözler, Türkiye Cumhuriyetinin ulus devlet niteliğinin, çağdaşlığının, devrimlerinin dayanağı olan bir anlayışa, bir değer söylemle Cumhuriyetin hukuk temeline, kuruluş felsefesine karşı, en üst düzeyde dillendirilen bir manifesto, bir meydan okumadır!


Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyayı değiştirip, dönüştürüp, yapay etnik lokmalara bölüp yutma girişimini geçmişte mazlumların direnme hakkının meşruiyet kaynağı olan hukukumuzu müdafaa ederek – müdafaayı hukuk-, milli kuvvetlere – kuvayı milliye - dayanarak boşa çıkarmıştık. Küresel emperyalizmin GOP’unu, BOP’unu boşa çıkarıp, sömürgenleri bir kez daha aynı coğrafyada mağlup etmek için gereken manevi miras, Atatürk başta olmak üzere, Mahmut Esat Bozkurt’ ların döneminde fazlasıyla bulunuyor. Kurtuluşun, kuruluşun o milli, devrimci, halkçı, dünyaya meydan okuyan atmosferini içimizde duymanın, koklamanın gerektiği bir süreci yaşıyoruz hep birlikte… 


Av.Hüseyin Özbek
İstanbul Barosu Dergisi / pdf
MAHMUT ESAT BOZKURT VE TÜRK’ÜN HUKUKU










Cumhuriyet'i korumak için hazırlanan yeni yasa için, Mahmut Esat Bozkurt'un 1 Mart 1926'da TBMM'de yaptığı konuşma: 


"Arkadaşlar! Ceza Kanunumuz çok serttir. Çünkü devrim kıskançtır. Fakat şunu yüksek kurulunuza temin edebilirim ki, sertliği ile birlikte bilimsel bir eserdir. Bundan korkacak olanlar ve korkması gerekenler, Türk Milleti'nin çıkarlarına, Türk Milleti'nin hukukuna ve devrimimize karşı tekin olmayanlardır ve bunların korkması lazımdır. Fakat memleketimizi sevenler, bizden olanlar, namuslu olanlar, bu sert Ceza Kanununda kendilerine bir korunma noktası bulacaklardır. Bu Ceza Kanunu, namuslu insanlar için bir korunma belgesidir. Korkacak olanlar arz ettiğim gibi tekin olmayanlardır. Devrimin ve devletin anlamı, tekin olmayanları, zorbaları, saldırganları korkutmaktadır, ezmektedir."


Ateşten Adam ya da Bozkurt
Nail Topal, 2012








"O bir düşünürdür, bir filozoftur, ama hepsinin ötesinde o bir insan gibi insandır. En çok değer verdikleri budur. Çünkü o barış adamıdır. Bir tek o tarihte “Savaş mutlak zaruret olmadıkça cinayettir” diyen tek askerdir ve bir tek o “Yurtta sulh cihanda sulh.” diyordu. Çünkü o bu lafı 1933’de Ankara’dan seslendirirken aynı yıl Hitler mein kampf diye bağırıyordu, kavgam. Bir diğeri de Benito Mussolini, benim Akdeniz’im diyordu, her ikisi de savaşı çağrıştırıyordu. Ankara’dan bir ses bunlara yanıt olarak “Yurtta sulh cihanda sulh.” diyordu. "


Yrd. Doç. Dr. Orhan ÇEKİÇ












29 Ekim 2015 Perşembe

CUMHURİYET







Bağımsızlık Savaşı’na kaç Osmanlı Paşa’sı kendi isteğiyle katıldı? Çok az değil mi? Hatta parmakların sayısını geçemeyecek kadar az. Sonradan kahraman bildiğiniz kaç kişiyi ben, Anadolu’ya kaçırttım, bir bilginiz var mı? Benim yanımda hep genç subaylar ve millet vardı. Kolay başarmadık biz bu işi.

Unutmayın, “hiç bir şey Sakarya Savaşı’nı kazanmaktan daha zor, daha imkansız olamaz.” Biz Çanakkale’de yedi düvele geçit vermedik, biz Sakarya Savaşı’nı kazandık.

İçimizde hainler, gaflet ve delalet içinde olanlar elbette vardır. Onların satılık vicdanları, akılları estikçe efelenmeleri sizi asla yanıltmasın. Asla ve asla geriye çekilmeyin. Türk ordusuna sahip çıkın, daha sonra gereken hesaplaşmayı yapar, suçluları adalet önüne çıkarırsınız.

Yılmak yok, geri çekilmek hiç yok, derhal küçük bir azınlık dışında aranızdaki etnik, siyasal, dini ve mezhepsel ayrılıkları öteleyerek, bir araya gelmeli ve ileri demokrasi, özgürlük, insan hakları dedikleri yaldızlı soba boyasıyla boyanmış tuzaklara kanmayarak, ulusal birlikteliği sağlayacaksınız.

Amasya’da söylemiştim, şimdi gene tekrarlıyorum. Ülkenin ve milletin istiklali tehlikededir. Ülkenin ve milletin istiklalini gene milletin azim ve kararı kurtaracaktır.


Figen Özen
KAYIP ÜLKE TÜRKİYE !(2/6)
İlk Kurşun 09.08.2011
Yazı arşivi:





"...memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hiyanet içinde olabilirler…
Hatta bu iktidar sahipleri , şahsî menfaatlarını müstevlilerin (işgalcilerin)
siyasî emelleriyle tevhid edebilirler (birleştirebilirler) … "

"…her halde cahil mürteciler, adaletin pençesinden kurtulamayacaklardır...."

"Türk Genci devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir.…"

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK



"… Tarihte bu sözleri söyleyebilen bir başka devrimci çıkmış mıdır?
Başında bulunduğu devletin bile zaaf içinde olabileceğini düşünen, geleceğin siyasal iktidarlarından kuşkulanabilen
ama gençliğe böylesine sınırsız bir güven besleyen,
böylesine “çek veren”, gençliği böylesine “son çare” olarak gören
bir devrimci yoktur.
Ve Atatürk, hem gelecek iktidarlar, 
hem de gençlik konusunda yanılmamıştır."

Prof.Dr.Ahmet Taner KIŞLALI




DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN TÜRKİYEM...




16 Ağustos 2015 Pazar

Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar








Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar (Madde 302-308)

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar


Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak


MADDE 302. - (1) Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak, Devletin birliğini bozmak, Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak, Devletin bağımsızlığını zayıflatmak amacına yönelik elverişli bir fiil işleyen kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.


(2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.


(3) Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.




Düşmanla işbirliği yapmak


MADDE 303. - (1) Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile savaş hâlinde olan devletin ordusunda hizmet kabul eden, düşman devletin yanında Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı silâhlı mücadeleye giren vatandaş, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.


(2) Düşman devlet ordusunda herhangi bir komuta görevi üstlenen vatandaş, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.


(3) Bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçların işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.


(4) Savaş zamanında düşman devlet toprağında bulunup da bu devlet ordusunda hizmete alınmak mecburiyetinde kalan vatandaş hakkında, bu nedenle cezaya hükmolunmaz.




Devlete karşı savaşa tahrik


MADDE 304. - (1) Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı savaş açması veya hasmane hareketlerde bulunması için yabancı devlet yetkililerini tahrik eden veya bu amaca yönelik olarak yabancı devlet yetkilileri ile işbirliği yapan kişi, on yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Tahrik fiilinin basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.


(2) Bu madde uygulamasında, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvenliğine karşı suç işlemek üzere oluşturulmuş örgütlerin doğrudan veya dolaylı olarak desteklenmesi, hasmane hareket olarak kabul edilir.


(3) Bu maddede tanımlanan suçun işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.




Temel millî yararlara karşı hareket


MADDE 305. - (1) Temel millî yararlara karşı fiillerde bulunmak maksadıyla veya bu nedenle, yabancı kişi veya kuruluşlardan doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendisi veya başkası için maddi yarar sağlayan vatandaşa, üç yıldan on yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası verilir. Yarar sağlayan veya vaat eden kişi hakkında da aynı cezaya hükmolunur.


(2) Fiilin savaş sırasında işlenmiş ya da yararın basın ve yayın yoluyla propaganda yapmak için verilmiş veya vaat edilmiş olması hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.


(3) Suç savaş hâli dışında işlendiği takdirde, bu nedenle kovuşturma yapılması Adalet Bakanının iznine bağlıdır.


(4) Temel millî yararlar deyiminden; bağımsızlık, toprak bütünlüğü, millî güvenlik ve Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel nitelikleri anlaşılır.




Yabancı devlet aleyhine asker toplama


MADDE 306. - (1) Türkiye Devletini savaş tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak şekilde, yetkisiz olarak, yabancı bir devlete karşı asker toplayan veya diğer hasmane hareketlerde bulunan kimseye beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.


(2) Fiil sonucu savaş meydana gelirse faile müebbet hapis cezası verilir.


(3) Fiil, sadece yabancı devletle siyasal ilişkileri bozacak veya Türkiye Devleti veya Türk vatandaşlarını misilleme tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak nitelikte ise faile iki yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.


(4) Siyasal ilişki kesilir veya misilleme meydana gelirse üç yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.


(5) Bu maddede yer alan suçun kovuşturulması Adalet Bakanının iznine bağlıdır.


(6) Bu madde hükümleri, fiilî savaş hâlinde ülke topraklarının tamamını veya bir kısmını işgal eden yabancı devlet kuvvetlerine karşı meşru müdafaa amaçlı direniş hareketleri hakkında uygulanmaz.





Askerî tesisleri tahrip ve düşman askerî hareketleri yararına anlaşma


MADDE 307. - (1) Devletin silâhlı kuvvetlerine ait olan veya hizmetine verilmiş bulunan kara, deniz ve hava ulaşım araçlarını, yolları, müesseseleri, depoları ve diğer askerî tesisleri, bunlar henüz tamamlanmamış bulunsalar bile, kısmen veya tamamen tahrip eden veya geçici bir süre için olsa bile kullanılmayacak hâle getiren kişiye, altı yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.


(2) Suçun;

a) Türkiye ile savaş hâlinde bulunan bir devletin çıkarı için işlenmiş olması,

b) Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş kudret ve yeteneğini veya askerî hareketlerini tehlikeye koymuş olması,

Hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.


(3) Tahrip veya kullanılamaz hâle gelme, birinci fıkrada belirtilen bina, tesis veya eşyayı elinde bulunduran veya korumak ve gözetlemekle yükümlü olan kimsenin taksiri sonucunda meydana gelmiş veya bu nedenle suçun işlenmesi kolaylaşmış ise, bu kişi hakkında bir yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.


(4) Savaş zamanında Türkiye Devleti zararına olmak üzere, düşman askerî hareketlerini kolaylaştırmak veya Türkiye Devletinin askerî hareketlerine zarar vermek maksadıyla yabancıyla anlaşan veya anlaşma olmasa da aynı sonuçları meydana getirmeye yönelik fiilleri işleyen kişiye on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.


(5) Dördüncü fıkrada tanımlanan fiil sonucunda, düşman askerî hareketleri fiilen kolaylaşmış veya Türk Devletinin askerî hareketleri zarar görmüş ise faile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.


(6) Dört ve beşinci fıkralarda yazılı suçları işleyen kimse ile anlaşan yabancıya da aynı ceza verilir.


(7) Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiillerin Türkiye Devleti ile aralarında savaş için ittifak veya iştirak olan devlet zararına olarak Türkiye'de işlenmesi hâlinde de bu madde hükümleri uygulanır.




Düşman devlete maddî ve malî yardım


MADDE 308. - (1) Türkiye Cumhuriyeti Devletinin savaş hâlinde olduğu devlete, savaşta Türkiye Cumhuriyeti Devletinin aleyhine kullanılabilecek her türlü eşyayı karşılıklı veya karşılıksız, doğrudan veya dolaylı olarak veren vatandaş, beş yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu hüküm, Türkiye'de oturan yabancı hakkında da uygulanır.


(2) Savaş zamanında, düşman devlet yararına yapılan borçlanmalara veya her ne nedenle olursa olsun ödemelere katılan veya bunlara ilişkin işlemleri kolaylaştıran vatandaşa veya Türkiye'de oturan yabancıya aynı ceza verilir.


(3) Savaştan evvel başlamış olsa bile, birinci fıkrada yazılı hâller dışında, nerede bulunursa bulunsun düşman devlet vatandaşıyla veya düşman devlet topraklarında oturan diğer kimselerle Türkiye Devleti zararına veya düşman devletin savaş gücüne olumlu etki yapacak nitelikte doğrudan doğruya veya dolaylı olarak ticaret yapan vatandaşa veya Türkiye'de oturan yabancıya iki yıldan beş yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası verilir.


(4) Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiillerin düşman devletle aralarında savaş için ittifak veya iştirak olan devlet yararına işlenmesi hâlinde de bu madde hükümleri uygulanır.



linkten alıntıdır.






Milli Mücadele Yılları 1919
Mahmut Esat Bozkurt ve Şükrü Saraçoğlu



Atatürk'ün devrimci Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, savcılara Cumhuriyet Savcısı adını verince, diğer bakanlar, özellikle İçişleri Bakanı Şükrü Kaya bu olaydan rahatsızlık duyarlar.

Olayı Atatürk'e şikayet yollu aktarırlar. Neden elçilere Cumhuriyet elçisi, valilere Cumhuriyet valisi, kaymakamlara Cumhuriyet kaymakamı denmiyor diye şikayet ortaya konuyor. Atatürk'ün Çankaya Köşkündeki sofrasında, ulu Önder bunun nedenini Mahmut Esat Bozkurt'a soruyor.

Mahmut Esat şöyle açıklama yapıyor: " Cumhuriyet adına hiçbir yerden emir almaksızın, kendi iradesiyle harekete geçmek, Cumhuriyetin bütün değerlerini, yurttaşlarını, kurumlarını ve ilkelerini savunmak yetkisi sadece savcılara aittir. O nedenle savcılarımıza Cumhuriyet Savcısı deniyor."

Atatürk, "Devam et Bozkurt!" diyor.

Böylece Cumhuriyet Savcısı unvanı Atatürk'ten de onay alıyor.



ATEŞTEN ADAM YA DA BOZKURT - Nail TOPAL
Esat Bozkurt hakkında titizlikle hazırlanmış bu eser araştırmacılar için de kaynak niteliğindedir.







" Türk hakimleri, sizler Türk Devriminin, demir eliyle kurulan yeni uygarlığın kıskanç bekçileri olmak zorundasınız. 
Vazife ve mecburiyetiniz, geçmişin dirilmesine, yeniliğin ıstırap çekmesine, zaman ve imkan vermeyecektir."

Mahmut Esat Bozkurt





















5 Haziran 2015 Cuma

İşbirlikçi Hainler






İngiliz Muhibleri Cemiyetine bağlı bazı imamlar, Yunan işgal bölgelerine yayılarak, Yunan işgal kuvvetleri lehinde vaazlar vermişlerdir.


Manisa'nın Alaşehir ilçesinde bu imamlardan dördü, ayrı ayrı camilerde aynı propagandayı yaparak : " Yunan işgal kuvvetleri Halife'nin ve şeriat'ın emriyle gelmişlerdir ; Yunan ordusuna hizmette kusur etmeyin" diye vaazlar verdikleri için, Albay Bekir Sami Bey tarafından Kaymakamlık binası önüne çağırtılırlar.


Bekir Sami Bey, imamların yaptıklarının ayıp olduğunu söyler, ama imamlar daha baskın konuşmaya kalkışırlar.


Bunun üzerine, Bekir Sami Bey silahını çekerek dördünü de kafalarından vurur.


Oysa Bekir Sami Bey geçmişte, yumuşak huylu olmasında dolayı eleştiriliyordu...




İşgal Günlerindeki İşbirlikçiler
Hüsnüyadis Hortladı!
A.Nedim Çakmak  /kitap
























Arşiv Belgeleriyle Tehcir Ermeni İddiaları ve Gerçekler - Necdet Sevinç








"... 8 metre çapında bir çukur açmışlar. İçi çoluk çocuk her yaştan ve cinsten Türk ölüleriyle dolu! Vurmuşlar, süngülemişler, soymuşlar ve bir çukura doldurmuşlar. Mamahatun'da yalnız bir ev halkı dağlara kaçıp kurtulabilmiş."
Kazım Karabekir


"... aç bir köpeğin, Ermeniler tarafından öldürülmüş, yolun kenarına bırakılmış bir Türk cesedini parçalaya parçalaya yediği görülüyor. Kâh köpeklerin önünde dişleri sırıtmış çocuk kellelerine tesadüf ediliyordu. Duvar dipleri, viraneler, yangın yerleri hep Türk ölüleri, kol parçaları, kafatasları, yağlı bacak kemikleri, henüz çürümemiş insan gövdeleriyle doluydu." 
Ahmet Refik






Prof. Mc Carthy, 19. yüzyılın son çeyreği ile 20. yüzyılın ilk çeyreği arasındaki 50 yılda, Osmanlı coğrafyasındaki etnik çatışmalarda; 40 bin Yunanlı ve 580 bin Ermeniye mukabil, 5 milyon 5 yüz bin Türk'ün hayatını kaybettiğini yazıyor.



Ermeni meselesini tarihi süreç içinde inceleyen bu kitap, Mc Carthy'nin tespitine rağmen Türkiye'de Ermeni tezlerini savunanların yüzünde patlayan bir Türk sillesidir.

(Tanıtım Bülteninden)






Arşiv Belgeleriye Tehcir, Ermeni İddiaları ve Gerçekler, ''Türk Ermeni İlişkileri'', '1915 Zorunlu İskan Yasası', 'Ermeni İsyanları' gibi son derece önemli ve tartışmalı kavramları ele alıyor ve Ermeni iddialarını olabildiğince tarafsız bir yaklaşımla irdeliyor. Çalışmanın bir diğer özelliği ise şu ana kadar açılmış arşiv belgelerini mümkün olduğu kadar kullanarak iddiaları dönemin belgeleri ışığında ele almaya çalışması. 

Yazar, Osmanlı Ermenilerinin, diğer ülkelerin ve radikal grupların teşvikiyle nasıl ayaklandıklarını, yüzlerce yıl birlikte yaşadıklarını komşularına nasıl saldırdıklarını ve tüm bu hatalarının bir sonucu olarak nasıl bir bedel ödediklerini tarafsız bir gözle anlatıyor. Osmanlı yönetimine atılan ''katliam, soykırım' iddiaları da çalışmanın konuları arasında. 


Kitap, suçlunun sesinin daha çok çıktığı ortamlarda masumun 'katil', katilinse nasıl 'masum' gösterildiğini akıcı bir dille anlatıyor. Arşiv belgeleriyle Tehcir, Ermeni İddiaları ve Gerçekler bir büyük yanlışın düzeltilmesi için ortaya konulmuş gayretlerin en yenilerinden.





"Türk Kurtuluş Savaşı boyunca azınlıklar Türk ordusu ve Türk milleti ile mücadele halinde idiler. Kuva-yı Milliye ile mücadele halinde idiler. Biz Türklerle birlikte yaşamak istemediklerini defalarca ilan etmişlerdi. İstanbul'un işgali üzerine şehrin her gün başka bir frenk semtinde tertiplenen çılgın sevinç gösterilerini toprak taleplerinin netleştirilmesi takip etti. 
Mademki, Türkler mağlup olmuştu, o halde imha edilmeli idiler."

""Yunan Ordusu Bizim Ordumuzdur"

Anadolu'nun derinliklerinde ilerleyen Yunan Ordusu için "bu ordu bizim ordumuzdur''984 diyebilecek kadar Türk Milleti'ne düşman ve saygısız bir bakan vardı. Boşnak Ali Rüştü Efendi adındaki bu Adliye Nazırı, 10 Temmuz 1920 tarihli Peyam-ı Sabah'a verdiği demeçte Yunanperestliğinin gerekçesini şöyle açıkladı: - "Çünkü Yunan Ordusu bizim programımıza dahil olan Mustafa Kemal'e ceza verme işini yapıyor! Mustafa Kemal'in ordusu haydutlardan, yağmacılardan kuruludur."

Etrafı yakıp yıkarak, ırza, namusa saldırarak ilerleyen Yunan Ordusu'nun başarısı için halkın dua etmesini dahi isteyebilecek kadar alçaklaşan Ali Rüştü Efendi, kaçıp gittiği Saraybosna'da, Sivas Kongresi'ni basmaya yeltenen Ali Galip at canbazlığı yaparak ekmek parasını kazanmaya çalıştığı Köstence'de, Selanik ve İzmir'i bir tek mermi atmadan düşmana teslim eden 
Ali Nadir Paşa Mısır'da sefalet içinde ölmüşlerdir. 
Gizli celsede 150'likler meselesi görüşülürken Ertuğrul Mebusu Dr. Fikret Bey'in "Yunan bayrağını öptü!' dediği adam, 
işte bu adamdır.

150 kişilik listenin 102'inci sırasına kaydedilen Neyir Mustafa adında bir kaymakam vardır. Bir Hürriyet ve İtilaf militanı olan bu kaymakam, Yunan işgal kuvvetlerine sunduğu hizmetlerin karşılığı olarak Yunan parlamentosuna Edirne milletvekili olarak girer. Neyir, Alman işgali sırasında Almanlarla işbirliği yaparak, Türkiye'den sonra Yunanistan'a da ihanet edince ülkeden kovulacak, oğlu Muammer iç savaşta Yunan çeteciler tarafından öldürülecektir."

Necdet Sevinç
İstiklal Harbi'nde ETNİK İHANET





Asırlardır Anadolu toprakları üzerinde hoşgörüye mazhar olan bu etnik gruplar, Osmanlı İmparatorluğu’nun âdeta can çekişmesinden istifade ederek ve bir takım tarihi tezler öne sürerek Türkiye’nin çeşitli noktalarına hâkim olmak ve ilerleyen süreçte bu noktalarda kendi hâkimiyetlerini kurabilmek için harekete geçtiler. Amaçlarını gerçekleştirebilmeleri, bireysel teşebbüslerden ziyade organize olmuş örgütler temelinde projelerini uygulamalarına bağlıydı.

Nitekim Rumlar tarafından Mavri Mira, Pontus Rum ve Etnik-i Eterya; Yahudiler tarafından Alyans İsrail ve Makabi; Ermeniler tarafından Hınçak, Taşnak cemiyetleri kurularak siyasi ve askerî alanlarda, imparatorluğun içine düştüğü vahim durumdan istifade ederek önemli kazanımlar elde edilmeye çalışılmıştır.

Görünen gerçek o ki Osmanlı ülkesinde yüzyıllardır ticaret, zanaat ve diğer meslek kollarında rahatça hayatlarını kazanan ve dinî hususlarda Osmanlı İmparatorluğu’nun sağladığı muazzam hoşgörü politikasıyla ibadetlerini istedikleri gibi sürdüren azınlıklar; aynı hoşgörüyü Türkler adına Mondros Mütarekesi’nden sonra ortaya çıkan karanlık dönemde göstermeyeceklerdi.

Nitekim 13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul’u fiilen işgal altına almasıyla özellikle Rumların âdeta kaplarından çıktığı görülmüştü. Öyle ki ev ve iş yerlerini Yunan bayraklarıyla donatan Rumlar, İtilaf Devletleri donanmasındaki Yunan baş gemisi Averof adlı zırhlıyı âdeta kutsal bir ziyaretgâh hâline getirmişlerdi. Ayasofya’yı tekrar kilise hâline getirmek için teşebbüslerde bulunmaya başlamışlardı. Anadolu’nun çeşitli coğrafyalarında kurmuş oldukları çetelerle katliam faaliyetlerine girişmişlerdi.

Bu dönemde, Osmanlı Devleti’ne karşı dostça davranmamaya başlayan ve Türkler için belalı bir dönem olan mütareke döneminde “ne koparabilirsek kâr” mantığıyla hareket eden Yahudiler, fırsattan istifade ederek İtilaf Devletleri denetimine giren Filistin topraklarından nasıl bir pay alabiliriz mantığıyla zaman zaman da Rumlarla işbirliği yaparak İtilaf Devletleri nezdinde çeşitli teşebbüslerde bulunmuşlardır.

Yüzyıllar önce II. Bayezid döneminde İspanya’da büyük bir katliamdan kurtarılarak Batı Trakya civarlarına getirilip yerleştirilen Yahudiler yaklaşık dört yüz elli yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu’na teşekkürlerini bu şekilde bildiriyorlardı.

Türkler için mütareke döneminin olumsuz koşullarını kendisi için avantaja çevirmeye çalışan bir diğer azınlık grubunu da Ermeniler teşkil ediyordu. Gerçi Ermenilerin özellikle 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında giriştikleri örgütlenme ve bu örgütlerin desteğiyle gerçekleştirdikleri kanlı eylemlerle istek ve arzularını Yahudi ve Rumlara nazaran çok daha açık bir biçimde belirtmişlerdir.

Özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında Doğu Anadolu, Rus ordusunun arkasına sığınarak gerçekleştirdikleri kanlı faaliyetler mütareke sonrası dönem adına da Ermenilerin emellerine ulaşabilmeleri için gözlerini dahi kırpmadan bilerek, isteyerek ve arzulayarak Türk kanı dökebilecekleri hususunda çok önemli ipuçları sunuyordu. 


Bununla birlikte; Osmanlı İmparatorluğu’nun üzerini kaplayan karanlık tablonun içerisinde yer alan önemli temaları sadece Yahudiler, Ermeniler ve Rumlar gibi azınlıklar oluşturmuyordu.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra Mondros Mütarekesi’nin ülke topraklarına üzerine yaydığı karanlık bulutlar bir taraftan İtilaf Devletlerini ve bu devletlerin desteğini alarak şımaran azınlıkların iştahını kabartırken; kimi devlet adamı, kimi edebiyatçı, kimi bilim adamı olmak üzere bazı Osmanlı ileri gelenlerini çaresizlik içinde büyük devletlerin merhametine müracaat etmeye itiyordu. 

Nitekim İngiliz Muhipleri, Wilson Prensipleri adlarıyla kurulan ve millî varlığa zararlı faaliyetlerde bulunan cemiyetler bizzat Türkler ya da Osmanlı tebaası bireyler tarafından vücuda getirilmişti. Umutlarını yitiren aralarında Sait Molla, Refik Halit Karay, Halide Edip Adıvar, Celal Nuri İleri, Ahmet Emin Yalman, Yunus Nadi Abalıoğlu gibi aydınlar bu cemiyetlerin teşekkülü ve gelişiminde önemli roller oynadılar.

Kimisi daha sonradan yaptıkları yanlışın farkına vararak Ankara Hükümeti lehine faaliyette bulunmakla birlikte azımsanmayacak bir kısmı da Millî Mücadele yılları boyunca Anadolu’da Ankara merkezli gelişen harekete oldukça ağır eleştirilerde bulunarak yaptıkları çeşitli resmî faaliyetler ve matbuat yoluyla bu hareketin önünü kesmeye çalışacaktır.

İşte, Osmanlı topraklarını bir uçtan diğer uca kaplayan karanlık tablonun içinde yer alan diğer önemli temalardan bir kısmını da bizzat Türkler tarafından oluşturulan zararlı cemiyetler oluşturmaktaydı. Kısacası tablo Türkler için can yakıcı bir hâl alırken aynı zamanda zengin bir kompozisyon olarak tarihteki yerini alıyordu.

Keskin kalemi ve tartışılmayacak enerjisiyle 1970’li yılların başından günümüze basın-yayın faaliyetlerinin içerisinde bulunan Necdet Sevinç, akademik alanda faaliyet göstermese bile özellikle Millî Mücadele tarihi alanında kaleme almış olduğu eserleriyle adından söz ettirmiş usta bir kalemdir.


Yrd.Doç.Dr.Yenal Ünal ,2013











Türk çocuklarının, başlarını kartallar gibi gökyüzünün yüce katmanlarında dolaştırarak yaşamaları için kendilerini fedâ eden kahramanların aziz hâtıralarına armağan edilen bu kitap, efsanevî Antep Harbinin yegâne belgesel romanıdır.

Bayrağına düşman eli uzandığı anda, hiç kimsenin uygun görmesine lüzum görmeden şeref ve haysiyetini kurtarmak için silâha sarılan bir şehrin yaşanmış hikâyesidir, bu kitap. Bir kutsal isyanın, bir başkaldıranın, savaşın galiplerine meydan okuyuşun hikâyesidir. 

Fransızlar; topları, tankları ve uçakları ile halk ibadet hâlinde iken camileri vurmuştur! Çarşıları vurmuştur! Hanları, kervansarayları, bedestenleri vurmuştur! Evleri vurmuştur! Yalnız Kozanlı Mahallesinde 2 bin 657 ev obüs mermileri ile çökmüş, kasabadaki 10 bin evden 8 bini harâbe haline gelmiştir! Tespit edilebilinen şehit sayısı 6 bin 317, yaralı sayısı 11 bindir!

Bütün bunlara rağmen ne sitem edilmiştir, ne ah, aksine bir türkü söylenmiştir siperlerde her sabah:
Vurun Antepliler namus günüdür
Vurun Türk uşağı namus günüdür!











"Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asli cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalınmasın."
M. Kemal ATATÜRK











29 Ağustos 2014 Cuma

VATAN KİMLERE EMANET?


Kanal B Televizyonunda Çıkış Noktası’nda Bekleme Odası Program Yapımcısı Gürbüz EVREN, 
bütün vatanseverleri derinden üzecek bir bilgi paylaştı.  

Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi’nde çıkan bir karar... 

Burada hazırlanmasında ve karar haline getirilmesinde 4 Ermeni’nin önayak olduğu Türkiye’yle ilgili bir karar tasarısı... 

Bu tasarıda Türkiye’nin Kıbrıs’ta, “Kürdistan” dedikleri Güneydoğu’da “işgalci” olduğunu iddia eden bir karar tasarısı....

İşte bu tasarıya imza koyanlar ve koymayanlar

İşte vatan hainleri:

Ruhi AÇIKGÖZ  -  AKP Aksaray Milletvekili
Mevlüt ÇAVUŞOĞLU -  AKP Antalya Milletvekili
Lokman AYVA  -  AKP İstanbul Milletvekili
Mesude Nursuna MEMECAN  - AKP İstanbul Milletvekili
Özlem Piltanoğlu TÜRKÖNE  - AKP İstanbul Milletvekili
Mehmet Sayım TEKELİOĞLU   - AKP İzmir Milletvekili
Erol Aslan CEBECİ    -  AKP Sakarya Milletvekili




Türkiye’yi savunanlar:


             Yıldırım Tuğrul TÜRKEŞ - MHP              
    Ertuğrul KUMCUOĞLU  - MHP      
             Birgen KELEŞ - CHP               
                                    Haluk KOÇ - CHP                                      










ve 
M.Çavuşoğlu yeni 
Dışişleri Bakanımız olarak ilan edildi...

!!!!