Translate

hiroşima etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hiroşima etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2016 Cumartesi

EMPERYALİZME KARŞI ÇIKMAK ve HİROŞİMA





6 Ağustos 1945 sabahında Amerika Birleşik Devletleri’ne ait ‘Enola Gay’ adlı B-29 savaş uçağından Japonya’nın Hiroşima kentine ‘Little Boy’ (küçük oğlan) adı verilen 14 kilo ton gücünde olan Uranyum 235 tipi atom bombası atıldı.

İkinci Dünya Savaşı’nın son aşamasında yapılan Hiroşima’ya atom bombası saldırısı, ABD’nin insanlığa karşı yaptığı toplu katliamlardan biri olarak tarihe geçmiştir. 

ABD istihbarat birimleri önceden Japonların hayat ve hareket tarzlarını araştırarak, onların en çok dışarıda oldukları saati saptamıştır. Buna göre saldırı saati sabah 08.15 olarak kararlaştırılarak, bombalama eylemi yapılmıştır.

Saniyenin on binde biri kadar kısa bir sürede gerçekleşen patlamanın ilk etkisi gözleri kör eden bir ışıktı. Ardından gelen yaklaşık 300.000 derecelik ısı etkisi, 3 km çapındaki her şeyin yanmasına neden oldu. Daha sonra ise patlamanın etkisiyle başlayan ve saatte 1800 km ile esen alev rüzgarı çevredeki tüm yapıları yıktı, ağaçları söktü. 

Ancak asıl kalıcı etkiyi patlamadan bir kaç dakika sonra başlayan bir yağmur gerçekleştirdi. Yağmur ile tüm radyoaktif serpinti bölgeye inmiş oldu. Saniyelerle ölçülebilecek bir zaman dilimi içerisinde Hiroşima’yı yok eden bu korkunç bombanın bilançosu yaklaşık 150.000 ölü ve 100.000 yaralı olarak belirlenmiştir.

Hiroşima’ya atom bombası atan uçağın pilotu Albay Paul Tibbets (1915-2007), bu olaydan sonra her gece rahat uyuduğunu söylemiştir. Bu bombayı taşıyan uçağın adı, pilotun annesinin adından (Enola Gay Tibbets), bombanın adı ise, annesinin oğluna hitabından (Little Boy) gelmektedir. 

Emperyalist ABD, insanlığa karşı işlediği bu suçta kullandığı ‘Enola Gay’ adlı uçağı, hiç sıkılmadan ve utanmadan Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi’nde sergilemektedir.

9 Ağustos 1945 günü ise saat 11.02′de Japonya’nın Nagazaki kentine ‘Bockscar’ adlı B-29 savaş uçağından, ‘Fat Man’ (şişman adam) adı verilen 20 kilo ton gücünde olan Plütonyum 239 tipi atom bombası ile ikinci saldırı gerçekleştirildi.

Bu şehirdeki insanların daha önceden uyarılması buradaki ölümlerin daha az olmasını sağladı. Nagazaki’ye atılan bombanın bilançosu yaklaşık 100.000 ölü ve 80.000 yaralı olarak belirlenmiştir. Ancak, her iki şehirde de radyasyondan kaynaklanan ölümler 15 Ağustos 1945 tarihinden sonra görülmeye başlandı. 

Radyasyondan kaynaklanan ölümler, bombanın patladığı anda meydana gelen şok, ısı ve yıkım etkisiyle gerçekleşen ölümlerden fazla olmuştur. Her iki atom bombasının atılmasından sonraki ilk beş yıl içinde bilanço çok acıdır. Radyasyonun toprağa ve suya verdiği zararların sonucunda, yüz binlerce genetiği değişmiş sakat insanın yanında yaklaşık 350.000 ölü vardır. Bu iki kentte hala insan hayatını etkileyen bu radyoaktif saldırılar, günümüzde bile Japonların genetik yapısında kendisini göstermekte ve bombanın atıldığı yerde herhangi bir şey yetiştirilememektedir. Bu sonuç atom bombasının insanlık için ne denli tehlikeli bir silah olduğunu ortaya koymaktadır.

İlk kez İkinci Dünya Savaşı sonlarında kullanılan nükleer silahlar için ABD’nin gösterdiği resmi gerekçe komikti: “Almanya’nın teslim olmasından sonra Japonya’nın teslim olmasını sağlamak ve İkinci Dünya Savaşı’nı sona erdirmek.” 

Ancak yaygın bir görüşe göre atom bombası Sovyetler Birliği’yle başlatılan soğuk savaş ilişkilerinde ABD silah üstünlüğünü göstermek için kullanılmıştır.






Emperyalizmin öncüsü ABD’nin, İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze olan insanlık suçları çok ürkütücüdür. 

*1950-1953 yılları arasında yüz binlerce yurtsever Kore’liyi katletti. 

*1954 yılında binlerce Guetemala’lıyı öldürdü. 

*1956-1959 yılları arasında Küba’da 60.000 kişiyi, ABD’li danışmanların ve Batista’nın birlikte yürüttüğü operasyonlarda katletti. 

*1965 yılında Dominik’e paraşütçülerini indirerek, binlerce Dominik’liyi katletti. 

*1969-1975 yılları arasında Vietnam’da beş milyondan fazla kişiyi ölü ve sakat bıraktı, işkenceden geçirdi. 

*1973 yılında Şili’de CIA’nın düzenlediği darbe ile binlerce kişiyi katletti. 

*1975 yılında Arjantin’de faşist generallerle yaptığı işbirliği sonucu, binlerce kişi öldürüldü ve kayboldu. 

*1983 yılında Lübnan’a operasyon düzenlenerek, binlerce Lübnan’lı yurtsever katledildi. 

*1989 yılında Panama’ya asker çıkararak, binlerce Panama’lıyı öldürdü. 

*1991 yılında Irak’ın Kuveyt’e girişini bahane ederek, Irak halkına bomba yağdırdı ve yüz binin üzerinde insanı katletti. 

*2001 yılında ise demokrasi getirme oyununu Afganistan’da sergiledi ve yüz binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına yol açtı. 

*2003 yılında yine Irak’ta yapılan katliamlar sonrasında yaklaşık bir milyon kişi öldürülmüştü.

ABD, demokrasi getirme adına sömürmek istediği ülkeleri işgal etmekte, bombalamaktadır. Saddam’ın elinde nükleer silah var bahanesiyle, Irak’ta milyonlarca insana zulüm yapıldı. Daha sonra CIA, nükleer silah olmadığını açıkladı. Şimdilerde Suriye’nin elinde kimyasal silah olduğu söyleniyor. İsrail’in elindeki nükleer silahları görmeyen Hiroşima ve Nagazaki sabıkalısı ABD yönetimi, kendi yaptıklarının hesabını verememektedir.

Emperyalizme karşı çıkmak için, dünyada ilk kez atom bombasının atıldığı gün olan 6 Ağustos gününün, Emperyalizm Karşıtlığı Günü olarak ilan edilmesi gerekir. 


Terörün destekçisi ABD’den yardım bekleyenlerin, yalakalık yapanların, ABD’ye şirin gözükmek isteyenlerin, ABD’nin sözünden çıkmayanların, delikten süpürülmekten korkanların emperyalizmin kirli yüzünden gereken dersleri çıkartabilmesi dileğiyle..



Suay Karaman
İLK KURŞUN,2012






VE 2016 AĞUSTOS'UNA KADAR DAHA NİCE SUÇLARI...
"Amerika, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu ve 56 kişinin yaşamını yitirdiği bir Suriye köyünü vurdu." 
Temmuz 2016





***






Uluslararası Ceza Hukuku


Uluslararası ceza Hukuku, devletlerde Ceza Hukuku kurallarının uygulanmasını inceler. Örneğin, bir İspanyol vatandaşı, İsviçre'de bir İngiliz’i yaralıyor. Bu suça hangi devlet'in Ceza Kanunu uygulanacaktır, sorusunu, Uluslararası (Devletlerarası) Ceza Hukuku inceler. Bir de, devletlerin suç oluşturan eylemleri olup olmadığını bu ceza hukuku inceler. Örneğin, ikinci Dünya savaşından sonra galip devletler, Nürnberg Mahkemesini kurarak Alman Devletinin sorumlu kişilerini yargıla-mış ve suçlu bulunanlar çeşitli cezalara çarptırılmıştır . Bu çerçevede;

a) Barışa karşı suçlar (savaşın planlanması, hazırlanması ve icrası diğer adıyla saldırgan savaş suçu),

b) Savaş suçları, örneğin savaş esirlerinin öldürülmesi,

c) İnsanlığa karşı suçlar (milliyet, ırk, din, etnik köken gibi nedenlerle insan onurunun asgari garantilerinin ağır biçimde ve sistematik (planlı) ihlali) biçiminde üç asli suç tipi ortaya çıkmıştır. Son yıllarda benzer mahkemeler özellikle ad-hoc ceza mahkemeleri Lahey, Arusha, Eski Yugoslavya ve Ruanda’da kurulmuştur.

Uluslararası alanda gerçekleşen gelişmeler sonucunda 15–17 Temmuz 1998'de Roma'da yapılan uluslar arası konferans sonucunda 1 Temmuz 2002 tarihinde yürürlüğe giren, 139 ülke tarafından imzalanan Roma Statüsü ile Lahey’de bir Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) kuruldu. Türkiye bu statüye çekimser oy kullanmıştır.




Uluslararası Ceza Mahkemesi

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), savaş suçları, insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım suçları ve saldırı suçlarına bakan uluslararası bir mahkemedir. 

1 Temmuz 2002 tarihinde kurulmuş ve 11 Mart 2003 tarihinde çalışmaya başlamıştır. Mahkeme binası "Ev Sahipliği Anlaşması" yaptığı Hollanda'nın Lahey kentinde bulunmaktadır.

Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kurulması için ilk çalışmalar 1998 yılında Birleşmiş Milletler'in önderliğinde Roma'da toplanan bir konferansta başladı. 17 Temmuz 1998'de Uluslararası Ceza Mahkemesini kuran Roma Statüsü 7 ret oyuna karşılık, 120 kabul oyuyla ve oyçokluğu ile (21 çekimser) kabul edildi. Roma Statüsü suçları, mahkemenin nasıl çalışacağını ve devletlerin mahkeme ile işbirliği için ne yapmaları gerektiğini tanımlar. 

Statü gereğince, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin faaliyete geçebilmesi için 60 ülkenin onayı beklendi ve 11 Nisan 2002 tarihinde sözkonusu 60 onaya ulaşıldı. 15 Temmuz 2008 tarihi itibariyle Roma Statüsü, 139 devlet tarafından imzalamış ve 107 devlet tarafından onaylanmıştır. Roma Statüsünü imzalamak onaylamak anlamına gelmemektedir.



Amerika Birleşik Devletleri ve UCM 

1995'ten 2000 yılına kadar ABD hükümeti UCM'nin kurulmasını destekledi ancak Amerikalılar UCM'nin BM Güvenlik Konseyi tarafından kontrol edilen veya Amerikalı yetkilileri ve Amerikan vatandaşlarını mahkemenin yargı yetkisi dışında tutacak bir mahkeme olması için çaba harcadılar; bu çabalar başarısız kaldı. 

Clinton yönetimi döneminde 31 Aralık 2000 tarihinde Amerikan Büyükelçisi David Scheffer hükümeti adına Roma Statüsü'nü imzaladı. 

2001 Yılında Bush yönetimi UCM toplantılarına katılmamaya başladı ve 6 Mayıs 2002 tarihinde ABD Roma Statüsü'nden imzasını çektiğini resmen açıkladı. 

O zamandan beri ABD, gerek İkili Dokunulmazlık Anlaşmaları (İDA) (Bilateral Immunity Agreements-BIAs) vasıtasıyla; gerek UCM'yi destekleyen müttefiklere yaptırımlar öngören yasalar çıkararak; gerekse BM Güvenlik Konseyi'nde barış güçlerinde görevli Amerikalıları UCM'nin yargı yetkisi dışında tutacak girişimleri yoluyla UCM'yi yönelik çok yönlü saldırılarına devam etmektedir. 

UCM Andlaşması'nda yer alan net güvencelere rağmen ve son derece nitelikli UCM yetkililerinin böyle bir durumun oluşmasına karşı gereken tedbirleri alacağını gözardı ederek, Bush yönetimi UCM'nin siyasi motivasyonlardan kaynaklanan yargılamalar için bir platform oluşturabileceğini iddia etmektedir.

ABD Dışişleri Bakanlığının verilerine göre 2 Ağustos 2006 itibariyle ABD ile IDA'ları imzalayan devlet sayısı 101'dir (ülke isimlerinin yer aldığı listelerdeki sayı ise 99); 99 tane İDA'nın 21'i ulusal parlamentolarca onaylanmış; 18'nin ise onay gerektirmeyen yürütme anlaşması olduğu söyleniyor.

UCM'ye taraf ülkelerden IDA imzalayanların sayısı 45; bunların 13'nün parlamentolarca onaylandığı; 9'nun yürütme anlaşması niteliğinde olduğu belirtiliyor.

53 Ülke ABD ile ikili dokunulmazlık anlaşması imzalamayı açıkça reddediyor. UCM'ye taraf 102 ülkeden 57'si İDA imzalamadı (bunların 24'ü, 2005 Mali Yılında ABD'den yardım alamadı).











"The atomic bombing of Hiroshima and Nagasaki was a criminal act on an epic scale."
"The memory of Hiroshima requires an answer."
The lies of Hiroshima are the lies of today by John Pilger












"Yazılmış yasalar örümcek ağlarına benzer, sadece fakir ve zayıfları tutar, zengin ve güçlüler onu kolayca kırıp kurtulabilir."
İskit Filozof Anacharsis  (MÖ.6.yy)

ABD KANUNSUZ İŞLER YAPSA DA KİMSE ONU YARGI ÖNÜNE ÇIKARAMIYOR-ÇIKARTMIYOR..!
YARGILANDIĞI GÜN EMPERYALİZMİN SONU OLACAK.
SB.








ilgili:
Pearl Harbor saldırısı süpriz değildi, BİLİYORLARDI!"
"Franklin Roosevelt (FDR) Knew Japan Would Attack Pearl Harbor"









9 Ocak 2016 Cumartesi

ÖTEKİ BATI









“Avrupa, tarihi kararlar verme tekelinin, uzun zaman, yalnız kendisine ait olduğuna, inandı: Yükselme ve gelişme döneminde – doğru da sayılabilecek – bu görüşten çıkarak, başka uygarlıkların ya hiç var olmadığına, ya da bir işe yaramadığına hükmetti. Bunun en üzüntü verici bir yargılama hatası olduğu gittikçe meydana çıkıyor.”  G.Balandier





Kongo Kralı I.Alfonso’yla şüphesiz tanışmıyorsunuz, adını bile duymadınız; onu bırak, Kongo Krallığı deyimi bile tuhafınıza gidiyor. Oysa bu Kral I.Alfonso daha 15.yüzyılda Avrupalıyla ilişkiler aramış: Ülkesini çağdaşlaştırmak amacıyla Portekiz’den ‘teknik yardım’ istiyor; Lisbonne’la, Roma’yla haberleşiyor; elçilerinden bazılarının Latince konuştuğunu biliyoruz! Demek bir de Afrika ortaçağı var. Avrupa’nınkine benzemediği de pek açık: Büyük Sahra’nın hemen altında boy boy, çeşit çeşit toplumsal kuruluşlar, uygarlıkar: Hele Ghana, Mali, Songhay ve Tombuktu, ister siyasal ister kültürel planda olsun, daha o zamandan yaratıcı kaynaşmalar, bileşimci varlıklar halinde beliriyorlar. Daha sonraları Gine körfezinde dolaşan 17.yüzyıl gezginleri, kocaman kocaman, kımıl kımıl yaşamla dolu şehirlerle karşılaşınca düştükleri ‘hayranlık ve şaşkınlığı’ anlata anlata bitiremeyeceklerdir.


Bunları ben uydurmuyorum, rüyamda da görmedim; aklı başında bir adam, Sorbonne’da Afrika sosyolojisi okutan Prof.Georges Balandier yazıyor; bu eski, adamın için buran ve hiç alışılmadık Afrika görüntüleriyle söze girişim, belleğimizde yer etmiş Hollywood Afrikalılarından kalma yamyamlık ve barbarlık izlenimlerini silmek için. Gerçekte bizi, Balandier’nin toplumbilimci Afrika’sından Tarzan filmlerinin ısmarlama exotisme’ine kaydıran; kaydırmak da laf, buna düpedüz inandıran, sömürgecilik gerçeğidir diyeceksiniz. Peki ama, sömürgecilik gerçeği nedir? Tutumsal (ekonomik) ve toplumbilimsel açıklamaların içinde; batının, hepi topu bir avuç Avrupalının teknik üstünlüğüne yaslanarak adım adım bütün yeryüzünü ahtapot kolları arasına alması, sömürmesi değil mi? Hem de ne doymaz bir iştah, ne azgın bir şiddetle!...


Afrika’dan önce Amerika’da yaptıklarını sayabilirdim: Bugün hemen herkes Kolomb-öncesi Amerikan uygarlıklarının önemini ve değerini biliyor ve benimsiyor. Başlangıçta böyle miydi ya? O yeryüzü uygarlıklarının gülü ‘insancı ve akılcı’ batının gözü kanlı öncüleri Conquistadores’ler, kutsal ve Katolik Hıristiyanlı kadına, kırmızı Aztek ve İnka’ları, uysal ve barışçı uygarlıklarının kanında boğdular; yığınsal öldürmeler, zincirleme yakıp yıkmalar, devlemesine soygunlar! (Merkantilisme’in altında yatan altınların Kızılderili kanıyla boyalı olduğunu belki bir yerlerde okumuşsunuzdur.) Üstelik yaptıklarını sevaplığından emin, işkence ve zulümlerini gravür gravür gelecek kuşaklara bırakmışlar, utanmadan: Kazıklanmış İnka, boynu vurulmuş Aztek, ateşe verilmiş tapınak! Dahası var, batının o ünlü ilk destanı Chanson de Roland’ı şöyle gözden geçirin, yeter: Eğer bizim Köroğlu hergelesinin bazı koşmalarınıi varsağılarını okuyup sadique’liğinden kuşkulandıysanız, çabucak vazgeçeceksiniz. Sık sık denilen şu: “..Yıktık, yaktık, Müslüman tayfasını Hıristiyan ettik, olmayanların boynunu vurduk!”


Ukala çok, şimdi burda biri çıkar der ki: “..İyi ama eski hikayeler bunlar, batının  batılığından öncesi; oysa Rönesansı düşün, buhar makinesini ve elektiriği vs.vs!..” Önce bir uyarma: Bu değerlendirme batının kendi yapısına ve tutumuna göre kurduğu bir değerlendirmedir; yanlış demek değil elbet! Ama benimsemeden önce, tartışma kapısını daima açık bırakmak gerekiyor. Sonra yanıt: Çağdaş batının davranışını hangi birimle ölçerseniz ölçün, eski ve ortaçağlarından daha insancı ve ileri bulamayacaksınız. Neden mi: batının güçlenmesi, bu gücüne yaslanarak yeryüzüne kendi yasa ve değerler düzenini, insanlığın yasa ve değerler düzeni olarak zorla kabul ettirmesi, asıl bu çağda başlıyor da ondan! Üstelik kendini yalnız ve saltık egemen duyar duymaz bütün kuşkulardan tertemiz elini yıkıyor, olduğu gibi görünüyor gözümüze. Peki nasıl? Sömürgeci, savaşçı, saygısız ve barbar, ırkçı vs.


Yok henüz sapıtmadım; aklım çok şükür başımda, ne dediğimin pekala farkındayım. Hele işkillenin biraz, basmakalıp edinilmiş önyargılarınızın üstüne üstüne soru işaretleri kondurun, sonuç olarak varacağınız nokta, benim şimdi bulunduğum noktanın tıpkısı değilse benzeri olacaktır. Şaşmaz, bu!


Sömürgeci dedik, bu belli, iki iki daha dört: 19.yüzyıl sonunda, dünyada Hıristiyan olmayan bağımsız ülke kalmış mıydı acaba? Evet, ya üç ya dört: Osmanlı, İran ve Japon İmparatorlukları ve Afganistan (o da eğer bağımsızdılar diyebilirseniz bunlara).
Savaşçı dedik, bu da belli: Son üç yüzyılın bütün savaşlarını aşağı yukarı batılılar çıkarmışlar, son ikisinde bütün yeryüzü halklarını da kendileriyle birlikte ateşe sürüklemişlerdir.


Saygısız ve barbar dedik, bu da açık: Eğer bütün doğu, güney ve kuzey elini şakağına koymuş, haldır haldır, ölüm ve kalım sorunlarını yeniden kendine göre bir sıraya koymaya, tartışmaya; uygarlığını kendi koşullarına ayarlamaya çalışıyorsa; bu ne avareliğinden ne de can sıkıntısından ileri geliyor. Batı; zorla, hileyle, yalan ve dolapla onlara ait her şeyi onlara yasaklamış, geçmişlerine tükürmüş, geleceklerini keyfine göre biçmiş, onurlarını karalamış. Tanık mı, sürü sepet: Malgaş’ı dinle: “Sömürgecilik dönemi Malgaş uygarlığı için bir yıkım oldu. Dilimizi ve uygarlığımızı yeniden canlandırmaya uğraşıyoruz.” Kamerunlu’yu dinle: “ Batılının gözünde ben ne yapsam nasıl hareket etsem suçluyum. Giyinişim, konuşmam, görenek ve geleneklerim, sadece onunkine benzemediği için aşağılanıyordu!”


Hadi bu ülkeler yakayı sıyırdı diyelim, peki ya Antilli ya da Güyalı zencilerin, ilkokullarında tarih dersine başlarken bugün bile: “…Atalarımız Golvalılar, uzun boylu, sarışın, çok bıyıklı adamlardı…” demelerine ne buyrulur? Daha ne vardı, ırkçılık mı? Siz ırkçılığın batı ülkelerinden başka herhangi bir ülkede siyasal ve toplumsal bir dram haline geldiğini gördünüz mü Allah aşkına? Elbette hayır. Irkçılık batılı beyaz Hıristiyanların önce semit Yahudilere, sonra sonra siyah, kırmızı ve sanlara karşı yükselttiği bir uygarlaşma ayrıcalığı duvarıdır.


Bari aralarında birbirlerine karşı adam gibi davransalar ne gezer! Şuraya aklıma geliveren birkaç kelimeyi gelişigüzel sıralayacağım; her birisi içiniz sıra öyle cehennem çağrışımları uyandıracak ki dediğime hemen katılacaksınız: Engizisyon, St.Barthelemy gecesi kırımı, Yüz Yıl Savaşları, Dachau, Buchenwald. İnsan saçından kumaş, derisinden abajur, yağından sabun. Gaz odaları ve ölüm trenleri. Misillemeler. Oradour/glane.


Olmadı mı başka şey, gelmiş geçmiş bütün Asya ve Afrika barbalarının yanında çocuk oyuncağı kalacağı bir şey, terör bombardımanları: Stratejik ve taktik amaçsız, askeri hedefsiz; sadece yıldırmak için öldürmek! Belgrad, Amsterdam, Hamburg, Leipzig, ama asıl Dresden (kadın, çocuk ve ihtiyar 135.000 ölü, şehrin yarısı, gözünü kapa ve aç, bir Eskişehir’i yok say). Uzun söze ne hacet canım, Hiroşima üzerine melun bombayı soğuk ve tüyler ürpertici bir eşek şakası yapar gibi bırakıveren uçağın kanatları batı uygarlığının renkleriyle damgalı değil miydi?


Diyelim ki, bu hızlı sözleri bana Cezayirli ya da Ghanalı bir aydın söylemiş olsun, ben de aklımsıra açıkgözlük edip ona sorayım”…Peki, ya Michel Ange, ya Goethe, ya İbsen; Flamand ressamları? Mozart, Beethoven, Bach; sürrealistler?..” Sözlerimi bıçak gibi kesip şöyle diyeceğinden kıl kadar kuşkum yok:


“…Çok kibar, çok varlıklı, çok ince bir komşunuz olsa sizin; konağın duvarları usta ressamların tablolarıyla süslü, kitaplığı en namlı yaptılarla yüklü olsa; piyanoya çöktü mü Bach’ı, Monteverdi’yi derya gibi çalkalandırsa parmaklarıyla, şiir okumaya durdu mu duyarlığına vurulsanız; ama bir gün öğrenseniz ki, bu kibar kültürlü komşu, bu evi kurmak, bu inceliğe varmak için çevresindeki bütün komşularını haraca bağlamış, kimisini vurmuş, kimisini kırmış, kimisini evinden yurdundan etmiştir; yine de ona aynı saygıyı duyar, elini aynı içtenlikle sıkar mısınız? Ve sıkarsanız, aynada kendi suratınıza nasıl bakarsınız?”


Bir diyeceğiniz varsa buna, yazın da ona ileteyim.


Atilla İlhan,1972
Hangi Batı?



Meraklısı için notlar:


Georges Balandier, özellikle Afrika halklarının yeni gelişmelerini ve tarih içindeki gerçek yerlerini öğrenmek isteyenlerin, mutlaka tanıması gereken bir yazar. Afrique Ambique adlı kitabını da çeşitli dergilerde yayımladığı yazıları da, her zaman ilgi ve merakla okudum. Batı uygarlığı dediğimiz emperyalist teknolojinin bütün oburluğuyla girdiği bu uzak ve talihsiz topraklarda ne yaptığını ve ne halde olduğunu galiba biraz daha iyi anladım.












Fransa başbakanı "Burada tek Millet vardır, o da Fransız'dır" demiş :)

Acaba ne zamandan beridir Fransız?
MS.6.yy mı? MS.7.yy mı? Yoksa MS.9.yy mı?

Biz ezelden beridir varız gülüm...Türk Kağanlığı hani Göktürk olan MS. 6.yy, ya da geriye gidelim, Pliny the Elder "Turcae" diyor mesela MS.1.yy'da, ki daha da geriye gidebilirim, "Turukku", tarih MÖ.20.yy-MÖ.19.yy. Yani Türk....

Sen bize göre dünkü çocuk, tek millet diyon da bize parmağını sokacak şekilde deux, trois,...diyip durun...Hangi deux, trois? Bizim adımız çoktur sana büyük gelir.

Bu arada H.G.Wells bile anlamış lan, MS.7.yy'da daha Anglo Sakson İngiltere'si bile bu kadar ihtişamlı değildi diye...

"At that time we must remember, there was hardly such a thing as a town in Anglo-Saxon England...." H.G.Wells

İngiltere'den pekte bir farkınız yoktu hani. Yatın kalkın dua edin Kimmerlere, İskitlere, Hunlara, Avarlar, Alanlar, Peçeneklere, Kıpçak-Kumanlar'a da birşeyler öğrenmişsiniz. Kanınızda var diyeceğim amma.... Siz damarın diğer tarafısınız bu yüzden de İkiyüzlüsünüz. Dilerim en yakın zamanda, bizden ne istiyorsanız, aynısı sizi de bulsun.


SB