Translate

anayasa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anayasa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2021 Perşembe

21.Yüzyılın En Büyük Sağlık Skandalı


İşte o bugün dayatılan korkudur!

That is the fear, imposed today!




21.yüzyılın EN BÜYÜK SAĞLIK SKANDALI !

Her kıtada en az 5 olmak üzere 30 ülkenin devlet başkanları ve sağlık bakanları UYARILMIŞTIR !

Uluslararası Kollektif Birleşik Sağlık Profesyonelleri

4 - 12 Şubat 2021

BASIN AÇIKLAMASI
















Linkler:

International Alert Message about COVID-19. United Health Professionals

Global Research - 18 Şubat 2021 / link

World Doctor Alliance / link


WHO'ya GÜVENMEYİN ! YOLSUZLUK HAT SAFHADA ! / Video

Prof. David McCoy (Professor of Global Public Health) :

"The big problem is that the WHO is now financed primarily by one single person : Bill Gates"

Watch this very important investigation : "WHO in the clutches of lobbyists"



Yalan söyle 1 milyon dolar verelim !

(Fauci'ye İsrail üzerinden verilen "ödül" ! - Basın 16 Şubat 2021)


Dünyaya yalan söylüyorlar, bu insanlığa karşı yapılmış bir suçtur!

They are lying to the world, this is a crime against humanity !

Link




Almanya'daki Araştımaya göre; 

Günde 4 Buçuk saat MASKE takan Çocuklardaki Etkileri

%60 Sinir Bozukluğu

%53 Baş Ağrısı

%49 Mutsuzluk

%50 Konstrante Olma Güçlüğü

%44 Okula Gitme İsteksizliği

%42 Halsizlik

%38 Öğrenme güçlüğü

%37 Bitkinlik....




R.F.Kennedy, Jr. - Vandana Shiva :

Karşı durmazsak eğer Gates İmparatorluğu 'Her Şeye Sahip Olacak' ! / link


Nürmberg mahkemelerinde ... Alman halkına tüm olan bitene nasıl göz yumdurdunuz diye sorulan SS subayının cevabı: "Bu çok kolay, bunun Nazismle ilgisi de yok, insan doğasıyla ilgisi var. Hükümetin insanları köleleştirmesi için ihtiyaç duyduğu tek şey korkudur! Eğer onları korkutacak kadar bir şey bulabilirseniz, istediğiniz her şeyi yapmalarını sağlayabilirsiniz !"
Hükümetler salgınları sever ! Savaşları sevdikleri gibi salgınları da severler ! Çünkü onlara nüfusu kontrol etme yetkisini verir ki bu nüfus öbür türlü asla boyun eğmez !
Özgürlüğümüzü alamazsınız !


Dr. Bilgehan Bilge ; Salgın ve Aşı Olayları / video




Anayasamıza göre aldıkları "önlemler" ve getirilen "kısıtlamalar";

- Maske mecburiyeti ve takmayanlara ceza kesilmesi

- Seyahat özgürlüğünün kısıtlanması

- Eve "hapsedilmek"

- İşyerlerinin kapatılması

- Okulların kapatılması

- Karantinaya alınmak

- Test yaptırmak

- Aşının mecbur kılınması

Yasal değil, suçtur !!!

Ancak anayasamızdaki kanun maddelerini değiştirirlerse bunları yaptırabilirler!

Bırak Belediye başkanlarını Valiler bile "kısıtlama ve mecburiyet" getiremez !

Anayasa tartışmaları tekrar gündeme getirildi !

Bazı kesimler ise "ilk 4 maddeye dokundurtmayız" diyor ki bu bir tuzak, çünkü diğer maddeler ile özgürlüğümüzü ve haklarımızı elimizden alabilirler !

Ekteki karara şer koyan çok güzel açıklamış, ancak, bu aynı zamanda alınması gereken önlemleri de (bilinçli-bilinçsiz!) göstermiştir; Anayasa değişikliği ! Yani, anayasa tartışması bu sebeple de gündeme gelmiş olabilir!

Pdf ektedir, lütfen inceleyiniz !



Salgın yok ! Kısıtlamalar ve Zorunluluklar Kaldırılsın !

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Salgın ile Mücadele Hukuka Uygun mu?

 

KORONA VİRÜS SALGINIYLA MÜCADELE İÇİN ALINAN TEDBİRLER

HUKUKA UYGUN MU? (2)

Kemal Gözler*


Dün anayasa.gen.tr’de “Korona Virüs Salgınıyla Mücadele İçin Alınan Tedbirler Hukuka Uygun mu?” başlıklı küçük bir yazı yayınladım. Bu yazı 6 Haziran 2020 tarihinde matbaaya gönderdiğim Türk Anayasa Hukuku Dersleri (Bursa, Ekin, 2020) isimli kitabımın 25’inci baskısının 400’üncü sayfasındaki “Kutu 15.5”ten alınmış bir sayfalık metinden ibaretti. Bu metni “Olağanüstü Hâl Yönetim Usûlü” konusunu işlerken öğrencilere ek bilgi sağlamak amacıyla yazmıştım. Dolayısıyla bu metni yazarken, öğrencilerin kitabın 5’inci bölümünde açıklanan temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sistemini genel olarak bildiklerini varsaymıştım. Haliyle bu yazıyı okuyan herkes, kitabın bu bölümünü okumuş değil. Bu nedenle, burada temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sistemi konusunda kısaca da olsa ayrıca bilgi vermekte yarar var.


Diğer yandan, yazımın yayınlanmasıyla birlikte, korona virüs salgınıyla mücadele amacıyla alınan sokağa çıkma yasağı gibi tedbirlerin neden kanunî dayanağının olmadığı ve keza bu tedbirlere aykırı davrananlara verilen idarî para cezalarının hukukîliği konusunda sorulara da muhatap kaldım.

Bu sorulara burada kısaca da olsa cevap vermek ihtiyacını hissettim. Böylece okuduğunuz bu makale ortaya çıktı.


I. TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİN SINIRLANDIRILMASINDA İKİ AYRI SİSTEM: MADDE 13 VE MADDE 15


Dünkü yazımda açıkladığım gibi korona virüs salgınıyla mücadele etmek amacıyla alınan tedbirlerin hepsi Anayasamızın güvencesi altında olan bir temel hak ve hürriyetin sınırlandırılması niteliğindedir. Örneğin sokağa çıkma yasağı ve yurtlarda 14 günlük zorunlu tecrit “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı”nı (m.19), şehirlerarası seyahat yasağı “yerleşme ve seyahat hürriyeti”ni (m.23), camilerde namaz kılma yasağı “ibadet hürriyeti”ni (m.24), iş yerlerinin kapatılması “mülkiyet hakkı”nı (m.35) ve “çalışma ve sözleşme hürriyeti”ni (m.48), icra takiplerinin ertelenmesi “hak arama hürriyeti”ni (m.36), işçi çıkarma yasağı “sözleşme hürriyeti”ni (m.48) sınırlandırmaktadır. Dolayısıyla ortada temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sorunu vardır.

Anayasamız, temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasında, birincisi 13’üncü maddesinde, ikincisi ise 15’inci maddesinde olmak üzere iki ayrı sistem öngörmüştür [1].

Olağan dönemlerde temel hak ve hürriyetler Anayasamızın 13’üncü maddesinde öngörülen sisteme göre sınırlandırılır.

Olağanüstü hâl dönemlerinde ise temel hak ve hürriyetler Anayasamızın 15’inci maddesinin öngördüğü sisteme göre sınırlandırılır.

Olağan dönemlerde temel hak ve hürriyetler yüksek düzeyde bir anayasal korumadan, olağanüstü hâl dönemlerinde ise düşük düzeyde bir korumadan yararlanırlar. Önce 15’inci maddenin, sonra da 13’üncü maddenin öngördüğü sistemi açıklayalım.


A. OLAĞANÜSTÜ HÂL DÖNEMLERİNDE TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİN SINIRLANDIRILMASI SİSTEMİ: MADDE 15

Olağanüstü hâl dönemlerinde temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sistemi Anayasamızın 15’inci maddesinde şu şekilde belirlenmiştir:

“Madde 15.- Savaş, seferberlik veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.

Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz”.

Görüldüğü gibi 15’inci madde, olağanüstü hâl dönemlerinde, ölçülülük ilkesine uygun olmak şartıyla, temel hak ve hürriyetlere bizzat Anayasanın kendisinin öngördüğü güvencelere aykırı bir şekilde müdahale edilmesine imkân vermektedir. Olağanüstü hâllerde, sadece kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamayacak; kişiler din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacaklar; suç ve cezalar geçmişe yürütülemeyecek ve suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamayacaktır. Bunun dışında olağanüstü hâllerde, sokağa çıkma yasağı, çalışma yasağı, işyerlerini açma yasağı, maske takma zorunluluğu, camilerin ibadete kapatılması gibi akla gelebilecek tedbirler, gerekli olduğu ölçüde alınabilir.

Bu tedbirlerin alınabilmesi için de bunların kanunla öngörülmesine gerek yoktur. 15’inci maddede kanunla sınırlama şartı bulunmamaktadır.

15’inci maddede eleştirilecek bir şey yoktur. 15’inci madde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine bütünüyle uygundur; zaten bu madde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 15’inci maddesinden olduğu gibi alınmış bir maddedir. Benzer maddeler pek çok medenî ülkenin anayasasında vardır.

Türkiye’de korona virüs salgını nedeniyle önce olağanüstü hâl ilân edilebilir ve gerekli tedbirler Anayasamızın 15’inci maddesine uygun bir şekilde alınabilirdi.

Anayasamızın 119’uncu maddesi “tehlikeli salgın hastalık” sebebiyle olağanüstü hâl ilân etme yetkisini doğrudan doğruya Cumhurbaşkanına vermektedir. Cumhurbaşkanı tarafından ilân edilen olağanüstü hâlin aynı gün TBMM’nin onayına sunulması gerekmektedir.

Olağanüstü hâl ilân edildikten sonra gerekli bütün tedbirler, Anayasamızın 15’inci maddesine uygun olarak alınabilirdi. Bu maddedeki şartları biraz yukarıda gördük. Alınacak bu tedbirlerin Anayasamızın kişi hürriyeti, seyahat hürriyeti, mülkiyet hakkı, hak arama hürriyeti, sözleşme hürriyeti gibi çeşitli hak ve hürriyetlerin düzenlediği çeşitli maddelerine uygun olma zorunluluğu yoktur.

Keza bu tedbirlerin kanunla alınması da şart değildir. Olağanüstü hâl ilân edildikten sonra, Anayasa, m.119/6 uyarınca Cumhurbaşkanı, olağanüstü hâl Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisini elde eder. Cumhurbaşkanı, olağanüstü hâl ilân ettikten sonra, çıkaracağı Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle salgın hastalıkla mücadele amacıyla temel hak ve hürriyetleri sınırlandıran tedbirleri öngörebilirdi. Bu tedbirler kanunla öngörülmemiş olmalarına rağmen ve keza Anayasanın kişi hürriyeti, seyahat hürriyeti, mülkiyet hakkı, sözleşme hürriyeti gibi çeşitli hak ve hürriyetleri düzenleyen maddelerine aykırı olmalarına rağmen hukuka uygun olurlardı; çünkü bu tedbirlerin hukuka uygunluğunun tek bir ölçüsü vardır; o da Anayasamızın 15’inci maddesidir.

Ancak Türkiye’de bu yapılmamış, olağanüstü hâl ilân edilmemiştir. Dolayısıyla şu an biz Türkiye’de olağan dönemdeyiz. O hâlde Türkiye’de salgınla mücadele için alınan tedbirlerin hukuka uygunluğunu 15’inci maddeye göre değil, 13’üncü maddeye göre incelemek gerekir.


B. OLAĞAN DÖNEMLERDE TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİN SINIRLANDIRILMASI SİSTEMİ: MADDE 13

Türkiye’de olağan dönemlerde temel hak ve hürriyetler sınırlandırılması sistemi Anayasamızın 13’üncü maddesinde belirlenmiştir. Maddede şöyle denmektedir:

“Madde 13.- Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz”.

Görüldüğü gibi, 13’üncü madde, 15’inci maddeden farklı olarak temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasını oldukça zor şartlara bağlamaktadır. 13’üncü maddeye göre, temel hak ve hürriyetler sınırlandırılırken şu şartlara uyulması gerekir:

(1) Sınırlama, kanunla yapılmalıdır.

(2) Sınırlama, Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere dayanmalıdır.

(3) Sınırlama, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olmalıdır.

(4) Sınırlama, temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunmamalıdır.

(5) Sınırlama, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmalıdır.

(6) Sınırlama, ölçülülük ilkesine uygun olmalıdır.

Türkiye’de olağanüstü hâl ilân edilmediğine göre, korona virüs salgınıyla mücadele için alınan her tedbirin yukarıdaki altı şarta uygun olması gerekir. Peki uygun mu? Bu şartlardan sadece ilk ikisini inceleyelim:


1. Sınırlama, “Kanunla” mı Yapılmıştır?

Anayasamızın 13’üncü maddesinde “temel hak ve hürriyetler, … ancak kanunla sınırlanabilir” denmektedir.

Türkiye’de korona virüs nedeniyle alınan tedbirlerin sadece küçük bir kısmı (örneğin 25 Mart 2020 tarih ve 7226 sayılı Kanunun geçici 1 ve 2’nci maddelerinde ve 16 Nisan 2020 tarih ve 7244 sayılı Kanunla öngörülen tedbirler) kanuna dayanmaktadır. Bu tedbirler dışındaki tedbirlerin, örneğin sokağa çıkma yasaklarının, maske takma zorunluluklarının, şehirler arası seyahat yasaklarının kanunî bir dayanağı yoktur. Bu tedbirlerin de kanunla öngörülmeleri gerekirdi. Kanunla öngörülmemiş bütün tedbirler, Anayasamızın 13’üncü maddesinde hükme bağlanan “ancak kanunla sınırlama” şartına aykırıdır. Kanunla sınırlama şartını yerine getirmeyen tedbirlerin diğer şartlara uygunluğunu tartışmaya gerek yoktur. Çünkü 13’üncü maddede öngörülen şartlar alternatif şartlar değil, kümülatif şartlardır.


2. Sınırlama, “Anayasanın İlgili Maddelerinde Belirtilen Sebeplere” Dayanmakta mıdır?

Anayasamızın 13’üncü maddesinde “temel hak ve hürriyetler,… yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak… sınırlanabilir” denmektedir.

Bir temel hak ve hürriyet sınırlamasının Anayasaya uygun olması için, kanunla öngörülmüş olması yetmez, bu sınırlamanın ayrıca “Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak” yapılmış olması gerekir. Yani kanunla yapılan temel hak ve hürriyet sınırlamalarının, Anayasanın sınırlanan hak veya hürriyeti düzenleyen ilgili maddesinde belirtilen sebeplere dayanması lazımdır. İşyerlerinin kapatılması, “mülkiyet hakkı”nı (m.35) ve “çalışma ve sözleşme hürriyeti”ni (m.48), icra takiplerinin ertelenmesi “hak arama hürriyeti”ni (m.36), işçi çıkarma yasağı “sözleşme hürriyeti”ni (m.48) ilgilendirir. Bu tedbirlerin korona virüs salgınıyla mücadele amacıyla alınabilmesi için Anayasanın zikredilen bu maddelerinde sınırlama sebebi olarak “genel sağlık sebebi”nin belirtilmiş olması gerekir. Oysa Anayasamızın mülkiyet hakkının düzenlendiği 35’inci maddesinde, hak arama hürriyetinin düzenlendiği 36’ncı maddesinde, çalışma ve sözleşme hürriyetini düzenlendiği 48’inci maddesinde sayılan “sınırlama sebepleri” arasında “genel sağlık” sebebi yoktur. Dolayısıyla bu hak ve hürriyetler, genel sağlık sebebiyle kanunla dahi sınırlanamaz.

Anayasamızın 13’üncü maddesi, temel hak ve hürriyetler sınırlandırılması için altı şart öngörmüştür. Görüldüğü gibi korona virüs nedeniyle alınan tedbirler, bu altı şarttan ilk ikisini bile yerine getiremiyorlar. Dolayısıyla daha fazla bir inceleme yapmadan Türkiye’de korona virüs nedeniyle alınan tedbirlerin Anayasamızın 13’üncü maddesine aykırı olduğunu söyleyebiliriz.


* * *


Bunda şaşırtıcı bir şey yoktur. Olağan dönemlerde temel hak ve hürriyetler yüksek bir korumadan yararlanırlar. Temel hak ve hürriyetlere ağır bir müdahale gerekiyorsa Anayasamızın 15’inci maddesini devreye sokmak gerekir. Anayasamızın 15’inci maddesinin devreye sokulabilmesi için de, önce Anayasamızın 119’uncu maddesine göre olağanüstü hâl ilân edilmesi gerekir.

Anayasamızın 119’uncu maddesi, olağanüstü hâl ilân etme yetkisini Cumhurbaşkanına vermiştir. Türkiye’de olağanüstü hâl ilân edilip edilmemesi Cumhurbaşkanının takdirinde olan bir husustur. Olağanüstü hâl ilânı sorunu bir yerindelik sorunudur. Türkiye’de bir salgın hastalık olsa bile, Cumhurbaşkanı bu hastalığı yeterince tehlikeli bulmayarak olağanüstü hâl ilân etmeyebilir. Ancak bu durumda, salgın hastalıkla mücadele amacıyla alacağı tedbirlerin Anayasanın 13’üncü maddesine uygun olması gerekir. Olağanüstü hâl ilân edip etmemek bir yerindelik sorunudur; ama olağanüstü hâl ilân edilmedikten sonra alınan tedbirlerin Anayasanın 13’üncü maddesindeki şartlara uygun olup olmadığı sorunu bir yerindelik sorunu değil, bir hukukîlik sorunudur.


II. SOKAĞA ÇIKMA YASAĞININ KANUNÎ DAYANAĞI VAR MI?

Öncelikle belirtelim ki, yukarıda açıklandığı gibi, kişi hürriyeti, seyahat hürriyeti, ibadet hürriyeti, mülkiyet hakkı, çalışma ve sözleşme hürriyeti gibi temel hak ve hürriyetlere sınırlama getiren tedbirler, kanunla öngörülmüş olsalar bile, bunların Anayasanın ilgili maddelerinde (m.18, 23, 24, 35, 48) belirtilen sınırlama sebeplerine dayanması gerekir. Bu maddelerde de, sayılan sınırlama sebepleri arasında “genel sağlık sebebi” yoktur. Yani bu temel hak ve hürriyetler, olağan dönemlerde, genel sağlık sebebiyle, kanunla dahi sınırlanamaz. Böyle bir sınırlama Anayasamızın 13’üncü maddesine aykırı olur.

Bununla birlikte, benim bakış açımdan gerekmemesine rağmen bir konuyu daha tartışmak isterim: Çünkü Türkiye’de yetkili makamlar 24 Nisan 1930 tarih ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununa veya 10 Haziran 1949 tarih ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/C maddesine dayanarak sokağa çıkma yasağı getirilebileceğini düşünüyorlar. En azından çeşitli il umumî hıfzıssıhha meclislerinin korona virüs ile mücadele kapsamında aldıkları çeşitli kararların bizzat metinlerinde dayanak olarak 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 27 ve 72'inci maddeleri ve 10 Haziran 1949 tarih ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/C maddesi açıkça zikrediliyor.

Örneğin üniversiteye giriş sınavının olduğu günlerde sokağa çıkma yasağı ilan eden Antalya İl Umumî Hıfzıssıhha Kurulunun 18 Haziran 2020 tarih ve 2020/52 sayılı Kararının yasak getiren ilgili paragrafı ve kararın dayanak kısmı şöyledir:

“(...) 27 Haziran 2020 Cumartesi günü saat 09.30 ile 15.00 arasında ve 28 Haziran 2020 Pazar günü 09.30 ile 18.30 saatleri arasında, aşağıda belirtilen istisnalar hariç olmak üzere, İlimiz sınırları içinde bulunan vatandaşlarımızın sokağa çıkmalarının kısıtlanmasına (...),

İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulumuzca, 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11/C maddesi ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 27. ve 72. maddeleri uyarınca, 18.06.2020 tarihinde oybirliği ile karar verilmiştir” (Örnek olarak başka il umumi hıfzıssıhha kurulu kararları için [2] nolu dipnota bakılabilir).


A. SOKAĞA ÇIKMA YASAKLARI UMUMÎ HIFZISSIHHA KANUNUNA DAYANDIRILABİLİR Mİ?

Görüldüğü gibi il umumî hıfzıssıhha meclisleri, aldıkları sokağa çıkma yasağı kararlarını açıkça 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 27’nci ve 72’nci maddeleri uyarınca aldıklarını söylüyorlar. Sokağa çıkma yasaklarının kanunî dayanağı Umumî Hıfzıssıhha Kanununun 27’nci ve 72’nci maddeleri olabilir mi? [3]. Önce bu maddelerin metinlerini verelim.

Anılan Kanunun 27’nci maddesi şöyledir:

“Madde 27.- Umumi hıfzıssıhha meclisleri mahallin sıhhi ahvalini daima nazarı dikkat önünde bulundurarak şehir ve kasaba ve köyler sıhhi vaziyetinin ıslahına ve mevcut mahzurların izalesine yarayan tedbirleri alırlar. Sari ve salgın hastalıklar hakkında istihbaratı tanzim, sari ve içtimai hastalıklardan korunmak çareleri ve sıhhi hayatın faideleri hakkında halkı tenvir ve bir sari hastalık zuhurunda hastalığın izalesi için alınan tedbirlerin ifasına muavenet eylerler”.

Sokağa çıkma yasağı gibi temel hak ve hürriyetleri ağır ve genel bir şekilde sınırlandıran bir tedbir, bu hükme dayanarak getirilebilir mi? Hürriyet asıl, sınırlama istisnadır. İstisnalar dar yorumlanır. Yasaklar ayrıca ve açıkça konulmalıdır. Bu maddeye göre herkesin hafta sonlarında sokağa çıkması nasıl yasaklanabilir? 18 yaşından küçüklerin veya 65 yaşından büyüklerin iki ay boyunca sokağa çıkmasının yasaklanması bu maddeye dayanarak nasıl izah edilebilir?

1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 72’nci maddesi ise şöyledir:

“Madde 72.- 57 nci maddede zikredilen hastalıklardan biri zuhur ettiği veya zuhurundan şüphelenildiği takdirde aşağıda gösterilen tedbirler tatbik olunur:

1-Hasta olanların veya hasta olduğundan şüphe edilenlerin ve hastalığı neşrü tamim eylediği tetkikatı fenniye ile tebeyyün edenlerin fennen icap eden müddet zarfında ve sıhhat memurlarınca hanelerinde veya sıhhi ve fenni şartları haiz mahallerde tecrit ve müşahede altına vaz'ı.

2-Hastalara veya hastalığa maruz bulunanlara serum veya aşı tatbikı.

3-Eşhas, eşya, elbise, çamaşır ve binaların ve fennen intana maruz olduğu tebeyyün eden sair bilcümle mevaddın fenni tathiri.

4-Hastalık neşreden haşarat ve hayvanatın itlafı.

5-Memleket dahilinde seyahat eden eşhasın icap eden mahallerde muayenesi ve eşyalarının tathiri.

6-Hastalığın sirayet ve intişarına sebebiyet veren gıda maddelerinin sarf ve istihlakinin men'i.

7-Dahilinde sari ve salgın hastalıklardan biri zuhur eden umumi mahallerin tehlike zail oluncaya kadar set ve tahliyesi”.

Evet bu maddenin birinci bendi “tecrit” tedbirinin uygulanmasına izin vermektedir; ama maddeye göre bu tedbir, herkese değil, ancak “hasta olanların veya hasta olduğundan şüphe edilenler ve hastalığı neşrü tamim eylediği tetkikatı fenniye ile tebeyyün edenler”e ilişkin olarak uygulanabilir. Bu maddeye dayanarak 18 yaşından küçük veya 65 yaşından büyük olan kişilerin sokağa çıkmalarının yasaklanması mümkün değildir. Bunlar kişiler hasta mıdır? Bu kişilerin hasta olduğundan şüphe mi edilmektedir? Bu kişilerin hastalığı yaydığı fenni inceleme sonucunda tespit mi edilmiştir? Keza hafta içi hastalığı yaydığından şüphelenilmeyen kişiler, nasıl olup da hafta sonu hastalığı yayar hâle gelmişlerdir? Bu sorulara makul ve mantıklı cevaplar vermek mümkün değildir.

Yine yukarıdaki maddenin son bendi “umumi mahallerin tehlike zail oluncaya kadar set ve tahliyesi”ne, yani bir nevi karantinaya imkan vermektedir. Ama bunun için söz konusu yerlerin içinde “sari (bulaşıcı) ve salgın hastalıklardan birinin zuhur etmesi” gerekmektedir. Bu maddeye dayanılarak belki belirli bir yer, köy, kasaba veya şehirde karantina ilân edilebileceği düşünülebilir. Ama Türkiye'de böyle belirli bir köyde ilan edilen karantinalar dışında, bütün ülkede, sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Türkiye’de sokağa çıkma yasağı ilan edilen, giriş çıkışı engellenen bütün köy,ve kasaba ve şehirlerde salgın hastalığın görüldüğünü kim söyleyebilir? Zaten böyle bir şey, hafta sonu ilân edilen genel sokağa çıkma yasağı ile mantık olarak da bağdaşmaz bir şeydir.

Ayrıca belirtelim ki, Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 72’nci maddesi, maddenin başında belirtildiği gibi sadece “57’nci maddede zikredilen hastalıklardan biri zuhur ettiği veya zuhurundan şüphelenildiği takdirde” uygulanabilir. 57’nci madde ise şöyledir:

“Madde 57.- Kolera, veba (Bübon veya zatürree şekli), lekeli humma, karahumma (hummayi tiroidi) daimi surette basil çıkaran mikrop hamilleri dahi - paratifoit humması veya her nevi gıda maddeleri tesemmümatı, çiçek, difteri (Kuşpalazı) - bütün tevkiatı dahi sari beyin humması (İltihabı sahayai dimağii şevkii müstevli), uyku hastalığı (İltihabı dimağii sari), dizanteri (Basilli ve amipli), lohusa humması (Hummai nifası) ruam, kızıl, şarbon, felci tıfli (İltihabı nuhai kuddamii sincabii haddı tifli), kızamık, cüzam (Miskin), hummai racia ve malta humması hastalıklarından biri zuhur eder veya bunların birinden şüphe edilir veyahut bu hastalıklardan vefiyat vuku bulur veya mevtin bu hastalıklardan biri sebebiyle husule geldiğinden şüphe olunursa aşağıdaki maddelerde zikredilen kimseler vak'ayı haber vermeğe mecburdurlar. Kudurmuş veya kuduz şüpheli bir hayvan tarafından ısırılmaları, kuduza müptela hastaların veya kuduzdan ölenlerin ihbarı da mecburidir”.

Görüldüğü gibi 24 Nisan 1930 tarih ve 1593 sayılı Umumî Hıfzıssıhha Kanununun 57’nci maddesinde belirli sayıda hastalık sayılmıştır. Bunların arasında hâliyle Covid-19 hastalığı yoktur. 57’nci madde “salgın hastalık” terimi kullanılmamıştır. Maddede tek tek hastalıklar sayılmıştır. Bu sayma “örneklendirici sayma” değil, Ahmet Güçlü’nün isabetle gözlemlediği gibi, “sınırlandırıcı sayma”dır [4]. Hastalıklar sayılırken “gibi”, “benzeri” tarzında başka hastalıkların da listeye eklenmesine imkân veren bir ibare kullanılmamıştır. Tersine “…hastalıklarından biri zuhur eder veya bunların birinden şüphe edilir veyahut bu hastalıklardan…” şeklinde sınırlandırıcı ibareler kullanılmıştır. 57’nci maddedeki hastalık listesi bir numerus clausus listedir. Bu listenin içine yorum yoluyla Covid-19 hastalığı katılamaz.

Malum hukukta hürriyet asıl, sınırlama istisnadır. İstisnanın ayrıca ve açıkça öngörülmesi ve exceptiones sunt strictissimae interpretationis ilkesi uyarınca dar yorumlanması gerekir.

Görüldüğü gibi neresinden tutarsanız tutun, korona virüsle mücadele açısından Umumi Hıfzıssıhha Kanununu elinizde kalıyor; korona virüsle mücadele kapsamında alınan tedbirlerin hukukîliği Umumî Hıfzıssıhha Kanununun maddeleriyle açıklanamıyor. Bu da esasen şaşırtıcı bir şey değildir. 1930 tarihli Umumî Hıfzıssıhha Kanununun salgın hastalık ve bu hastalıklarla mücadele anlayışıyla modern bir pandemi olan covid-19 ile mücadele edilmesi mümkün değil.

Gerekli olan bir tedbir, mevcut bir kanunun kapsamına dahil edilemiyorsa, Dünya batmaz, onun için yeni bir kanun çıkarılır, hepsi bu!


B. SOKAĞA ÇIKMA YASAKLARI, İL İDARESİ KANUNUNUN 11/C MADDESİNE DAYANDIRILABİLİR Mİ?

Yukarıda görüldüğü gibi, il umumî hıfzıssıhha kurulu kararlarında, sokağa çıkma yasaklarının dayanağı olarak, 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 27’nci ve 72’nci maddeleri yanında, 10 Haziran 1949 tarih ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/C maddesi de zikrediliyor (Örnek il umumi hıfzıssıhha kurulu kararları için [5] nolu dipnota bakılabilir).

Korona virüsle mücadele kapsamında alınan sokağa çıkma yasağı, maske takma zorunluluğu gibi tedbirler, 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/C maddesine dayandırılabilir mi?

Önce bu maddenin metnini verelim:

“Madde 11/C.- İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev ve görevlerindendir. Bunları sağlamak için vali gereken karar ve tedbirleri alır”.

Görüldüğü gibi bu maddede, valilere, salgın hastalık veya genel sağlık sebebiyle sokağa çıkma yasağı koyma yetkisi veren bir açık bir hüküm yoktur. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırıldığı her durumda dar yorum yapılır. Madde de “kamu esenliğinin sağlanması”nın “valinin ödev ve görevleri” arasında olması ve “bunları sağlamak için vali gereken karar ve tedbirleri alır” denmesi, valinin sokağa çıkma yasağı koyabileceği veya kişilerin temel hak ve hürriyetlerini sınırlandıran tedbirleri alabileceği anlamına gelmez.

Anayasamızın 13’üncü maddesine göre, yukarıda açıkladığımız gibi Türkiye’de temel hak ve hürriyetler, valililik kararıyla değil, “ancak kanunla sınırlanabilir”. İl İdaresi Kanunun 11/C maddesinde “vali gereken karar ve tedbirleri alır” denmesinin Anayasamızın 13’üncü maddesi karşısında doğuracağı bir sonuç yoktur. Gereken bu “tedbirler”in ne olduğunun (sokağa çıkma yasağı, maske takma zorunluluğu, vs.) ayrıca ve açıkça kanunda belirtilmesi gerekir. İl İdaresi Kanunun ne 11/C maddesinde, ne bir başka maddesinde, valilere genel sağlık nedeniyle sokağa çıkma yasağı koyma yetkisi veren bir hüküm yoktur.

Belirtelim ki, İl İdaresi Kanunun 11/C maddesi, Anayasamıza aykırı bir madde değildir. Valiye böyle bir genel görev ve bu amaçla genel olarak gerekli kararları ve tedbirleri alma yetkisi verilebilir. Bu tedbirler, kişilerin temel hak ve hürriyetlerine dokunmadığı ölçüde, vali tarafından alınabilir. Ancak bu tedbirler, kişilerin temel hak ve hürriyetlerine dokunuyorsa, valinin bu tedbirleri alabilmesi için, bu tedbirlerin, Anayasamızın 13’üncü maddesi uyarınca ayrıca ve açıkça bir kanunla öngörülmüş olması ve bunların Anayasanın ilgili maddelerindeki sebeplere dayanması gerekir.


III. TEDBİRLERİN MÜEYYİDELERİYLE İLGİLİ SORUNLAR

Korona virüsle mücadele kapsamında alınan tedbirlerin sadece kendilerinde değil, bunların uygulanmasında ve müeyyidelendirilmesinde de ciddi problemler vardır.

Esasen korona virüsle mücadele kapsamında alınan tedbirlerin kendisi hukuka aykırı olunca, bu tedbirlere uymayanlara uygulanan idarî yaptırım kararları da kaçınılmaz olarak hukuka aykırı hâle gelmektedir.

Bilindiği gibi korona virüsle mücadele kapsamında alınan tedbirlere aykırı hareket edenlere 1593 sayılı Umumî Hıfzıssıhha Kanununun 282’nci maddesi veya 5326 sayılı Kabahatler Kanununun 32’nci maddesi uygulanarak idarî para cezası verilmektedir. Pek çok il umumî hıfzıssıhha meclisi kararının metninde söz konusu kararlara uymayanlara bu iki madde uyarınca idarî para cezası uygulanacağı hususu açıkça belirtilmiştir. Örnek olarak [6] nolu dipnota zikredilen kararlara bakılabilir. Yani bu tedbirlerin Umumî Hıfzıssıhha Kanununun 282’nci maddesi ve Kabahatler Kanununun 32’nci maddesi olmak üzere başlıca iki müeyyidesi vardır. Bunları biraz yakından görelim.


A. UMUMÎ HIFZISSIHHA KANUNUNUN 282’NCİ MADDESİ

1593 sayılı Umumî Hıfzıssıhha Kanununun 282’nci maddesine göre ise, “bu Kanunda yazılı olan yasaklara aykırı hareket edenler veya zorunluluklara uymayanlara, fiilleri ayrıca suç oluşturmadığı takdirde, … Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir”. Görüldüğü gibi, bu maddenin uygulanabilmesi için “bu Kanunda yazılı olan yasaklara aykırı hareket” edilmesi veya “zorunluluklara” uyulmaması gerekmektedir. Dolayısıyla söz konusu yasağın veya zorunluluğun 1593 sayılı Umumî Hıfzıssıhha Kanununda yazılı olması gerekir.

Yukarıda açıkladığımız gibi, genel olarak sokağa çıkma yasağının (18 yaş altında veya 65 yaş üstünde olanların daimi olarak, yaş sınırlaması olmaksızın da herkesin hafta sonlarında sokağa çıkmasının yasaklanmasının) dayandırılabileceği bir hüküm yoktur. Yukarıda gösterdiğimiz gibi, söz konusu Kanunun 72’nci maddesinde öngörülen “tecrit” tedbiri, herkese değil, ancak “hasta olanların veya hasta olduğundan şüphe edilenler ve hastalığı neşrü tamim eylediği tetkikatı fenniye ile tebeyyün edenler”e ilişkin bir tedbirdir. Keza aynı maddenin son bendinde öngörülen “umumî mahallerin tehlike zail oluncaya kadar set ve tahliyesi” (karantina) tedbiri, ülke düzeyinde genel olarak uygulanacak bir tedbir değil, ancak “sari (bulaşıcı) ve salgın hastalıklardan birinin zuhur” eden belirli yer, köy, kasaba ve şehirlerde uygulanabilecek bir tedbirdir. Belirli bir köyde zuhur eden Covid-19 hastalığı nedeniyle o köyde karantina ilân edilmiş ise, bu karantinayı ihlâl edenlere 1593 sayılı Umumî Hıfzıssıhha Kanununun 282’nci maddesine göre idarî para cezası verilebileceği düşünülebilir.


B. KABAHATLER KANUNUNUN 32’NCİ MADDESİ

30 Mart 2005 tarih ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununun “emre aykırı davranış” başlıklı 32’nci maddesine göre, “yetkili makamlar tarafından adlî işlemler nedeniyle ya da kamu güvenliği, kamu düzeni veya genel sağlığın korunması amacıyla, hukuka uygun olarak verilen emre aykırı hareket eden kişiye ... Türk Lirası idarî para cezası verilir”. Dikkat edileceği üzere, “emre aykırı davranış” kabahatinin oluşabilmesi için kendisine aykırı davranılan emrin “hukuka uygun olması” gerekir. Yukarıda açıklandığı gibi, Türkiye’de, korona virüs salgınıyla mücadele amacıyla alınan tedbirlerin çoğu hukuka aykırıdır.

Sulh ceza hakimliklerinin, idarî yaptırım kararlarına karşı yapılacak başvurularda, öncelikle ihlâl edilen emrin veya yasağın hukuka uygunluğunu araştırmaları gerekir. Verilen emir hukuka uygun değil ise, bu emre aykırı hareket edilmesi, 5326 sayılı Kabahatler Kanununun 32’nci maddesine göre kabahat oluşturmaz. Keza ihlâl edildi denilen yasak, 1593 sayılı Umumî Hıfzıssıhha Kanununda yazılı olan bir yasak değil ise, adı geçen Kanunun 282’nci maddesine göre idarî para cezası verilemez.

Sulh ceza hâkimliklerinin verecekleri cezanın kaldırılması kararlarında kullanabilecekleri örnek gerekçeler için aşağıdaki [7] nolu dipnota bakılabilir.


* * *


Önemle belirtelim ki, burada söz konusu tedbirlerin gereksiz olduğu değil, bu tedbirlerin Türkiye’de hukuka uygun bir şekilde alınamadığı ve dolayısıyla bunlar için uygulanan idarî yaptırım kararlarının da hukuka aykırı oldukları görüşü savunuluyor. İlk makalemizde de yazdığımız gibi bir tedbirin gerekli olması başka, hukuka uygun olması başkadır. Hukukîliği tartışmalı da olsa, bu tedbirlere hepimizin gönüllü olarak uymasında tıbben yarar vardır. Keşke tıbben gerekli olan bu tedbirler, Türkiye’de hukuka uygun olarak alınabilmiş olsaydı.


IV. DİĞER GÖZLEMLER

1930 tarihli Umumî Hıfzıssıhha Kanunu ve 1949 tarihli İl İdaresi Kanununun hükümleriyle korona virüs salgınıyla mücadele edilemeyeceği açıktır. Korona virüs ile mücadele etmek için bu amaçla ÖZEL bir kanun veya bizim önerdiğimiz gibi olağanüstü hâl ilân edip bir olağanüstü hâl Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılması gerekirdi.

Nitekim Fransa’da 23 Mart 2020 tarih ve 2020-290 sayılı Covid-19 Epidemisiyle Mücadele Hakkında Olağanüstü Hâl Kanunu (Loi n° 2020-290 du 23 mars 2020 d'urgence pour faire face à l'épidémie de covid-19) çıkarılmış ve bu Kanunla “sağlık olağanüstü hâli (état d'urgence sanitaire)” ilân edilmesi öngörülmüş ve bu olağanüstü hâl durumunda alınacak tedbirler pek çok maddeyle ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir.

Benzer şey Türkiye’de de yapılamaz mıydı? Bu böylesine zor bir şey miydi?

Burada ayrıca belirtelim ki, korona virüsle mücadele kapsamında alınan tedbirlerinin hukuka uygunluğuyla ilgili sadece anayasa hukuku bakımından değil, idare hukuku ve ceza hukuku bakımından da yığınla problem vardır. Hatta bazı durumlarda bu tedbirlerin hangi makam (Cumhurbaşkanı mı, İçişleri Bakanı mı, Sağlık Bakanı mı, valiler mi, il umumî hıfzıssıhha meclisleri mi) tarafından alındığı dahi tartışmalıdır. Yine bazı durumlarda bu tedbirlerin hangi tür hukukî işlem (“karar” mı, “genelge” mi, “genel emir” mi) ile alındığı dahi belli değildir.

Bir örnek: 4 Haziran 2020 günü İçişleri Bakanlığının 6-7 Haziran 2020 tarihleri için sokağa çıkma yasağı ilân ettiği haberlerini televizyonlardan duyduk. Cumhurbaşkanı ise 5 Haziran 2020 günü saat 11:54’te, yani sokağa çıkma yasağının yürürlüğe girmesine 12 saat kala, sokağa çıkma yasağını iptal ettiğini Twitter yoluyla duyurdu. Ortada sokağa çıkma yasağı ilân etme ve bu yasağı kaldırma yolunda yetkili makamlar tarafından yapılmış irade açıklamaları var. Ama bu irade açıklamalarının hangi hukukî şekille yapıldığını, yani bunların instrumentum’unun ne olduğunu ben anlamış değilim.

Bu vesileyle belirteyim ki, Türkiye’de korona virüs salgınıyla mücadelede alınan tedbirler ve bu tedbirlerin uygulanması konusunda hukukî belirlilik ve önceden bilinebilirlik ilkeleri açısından eleştiriye açık pek çok durum olmuştur. Korona virüs mücadelesi kapsamında alınan tedbirlerin bir kısmında, Anayasamızın sadece 13’üncü maddesine değil, hukuk devleti ilkesinin öngörüldüğü 2’nci maddesine de aykırılıklar vardır.


SONUÇ

Anayasamız tehlikeli salgın hastalıklarla mücadele edilmesi için gerekli bütün hukukî imkânları Cumhurbaşkanına vermiştir. Cumhurbaşkanı, Anayasamızın 119’uncu maddesinden aldığı yetkiyle, tehlikeli salgın hastalık sebebiyle olağanüstü hâl ilân edebilir ve arkasından da olağanüstü hâl Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle gerekli bütün tedbirleri alabilirdi. Bu tedbirler de Anayasamızın 15’inci maddesindeki şartları taşımak kaydıyla hukuka uygun olurdu.

Ancak Türkiye’de bu yapılmamış, olağanüstü hâl ilân edilmemiştir. Dolayısıyla, olağanüstü hâl ilân edilmediğine göre, korona virüs salgınıyla mücadele etmek amacıyla alınan bütün tedbirlerin Anayasanın 13’üncü maddesindeki sıkı şartlara uygun olması gerekir.

Ya olağanüstü hâl ilân edilir ve 15’inci maddenin tanıdığı geniş imkânlardan yararlanılır; ya da olağanüstü hâl ilân edilmez ve bu durumda 13’üncü maddedeki şartlara uymak zorunda kalınır. Ya o, ya bu. Bu iki seçenek arasında ortalama bir yol yoktur.

Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, kaçınılmaz olarak izleyen düğmeler de yanlış iliklenir. Umumî Hıfzıssıhha Kanununu istediğiniz kadar zorlayınız, İl İdaresi Kanununu istediğiniz kadar geniş yorumlayınız, ilk düğmenin yanlış iliklenmesinden kaynaklanan hataları gideremezsiniz. Sorun, 1930 yılından kalma Umumî Hıfzıssıhha Kanununun veya 1949 yılından kalma İl İdaresi Kanununun yetersizliklerinden değil, gömleğin ilk düğmesinin yanlış iliklenmesinden kaynaklanmaktadır.


* * *


Son olarak konunun kamu sağlığını ilgilendiren hassasiyetine binaen tekrar hatırlatmak isterim ki, bu makalede korona virüs salgını nedeniyle alınan tedbirlerin gereksiz oldukları değil, hukuka aykırı oldukları görüşü savunulmaktadır. Zaten bu tedbirlerin gerekli olup olmadığı sorunu, hukuk bilimini değil, tıp bilimini ilgilendiren bir sorundur. Türkiye’de tıbbın gerekli gördüğü bu tedbirlerin hukuka uygun bir şekilde alınması mümkün iken, maalesef bu tedbirler hukuka aykırı bir şekilde alınmıştır.


6 Temmuz 2020 / link

BU YAZI ŞU YAZININ DEVAMIDIR:

Kemal Gözler, “Korona Virüs Salgınıyla Mücadele İçin Alınan Tedbirler Hukuka Uygun mu?”, (link) (Yayın Tarihi: 5 Temmuz 2020).


___________________________


* Anayasanın 91. Maddesi 

(Kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme):

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebilir. Ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.

* Umumi Hırzıssıhha Kanunu:

Madde 20 – Belediyelerin umumi hıfzıssıhha ve içtimai muavenete taallük eden mesailden ifasile mükellef oldukları vazifelere aşağıda zikredilmiştir.

1 - İçilecek ve kullanılacak evsafı fenniyeyi haiz su celbi.

2 - Lağım ve mecralar tesisatı.

3 - Mezbaha inşaatı.

4 - Mezarlıklar tesisatı ve mevta defni ve nakli işleri.

5 - Her nevi muzahrafatın teb'it ve imhası.

6 - Meskenlerin sıhhi ahvaline nezaret.

7 - Sıcak ve soğuk hamamlar tesisi. 

8 - (Mülga: 24/6/1995-KHK-560/21 md.; Aynen kabul: 27/5/2004-5179/37 md.)

 9 - Umumi mahallerde halkın sıhhatine zarar veren amilleri izale.

 10 - Sari hastalıklarla mücadale işlerine muavenet.

 11 - Hususi eczane bulunmayan yerlerde eczane küşadı.

 12 - İlk tıbbi imdat ve muavenet teşkilatı.

 13 - Hastane, dispanser, süt çocuğu, muayene ve tedavi evi, aceze ve ihtiyar yurtları ve

doğum evi tesis ve idaresi.

 14 - Meccani doğum yardımı için ebe istihdamı. 



* MASKE TAKMANIN ZORUNLU OLDUĞU İLLER

BASIN: 20 Mayıs 2020

Türkiye’de corona virüsü sebebiyle aşağıdaki illerde maskesiz sokağa çıkmak yasaklanmış durumda;

Sakarya, Burdur, Tunceli, Rize, Siirt, Kayseri, Kırklareli, Karabük, Adıyaman, Afyonkarahisar, Aydın, Balıkesir, Bartın, Denizli, Düzce, Kastamonu, Muğla, Şanlıurfa, Rize,, Kırıkkale, Isparta, Konya, Kahramanmaraş, Gaziantep, Gümüşhane, Amasya, Bolu, İzmir ve Uşak İl Hıfzısıhha Kurulları kent genelinde vatandaşlara maske takma zorunluluğu getirdi.

Maske takma zorunlu olduğu illerde maskesiz olarak dışarı çıkmanın cezası 3 bin 150 liradır. İçişleri Bakanlığı’nın konu ile ilgili açıklaması şu şekilde;

Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 282’nci maddesi gereğince idari para cezası verilmesi başta olmak üzere aykırılığın durumuna göre Kanunun ilgili maddeleri gereğince işlem yapılmasına, konusu suç teşkil eden davranışlara ilişkin Türk Ceza Kanunu’nun 195 inci maddesi kapsamında gerekli adli işlemlerin başlatılacağı hususu kamuoyuna saygı ile duyurulur.


BASIN SÖZCÜ



* TCK'nın 195'inci maddesinde "Bulaşıcı hastalıklardan birine yakalanmış veya bu hastalıklardan ölmüş kimsenin bulunduğu yerin karantina altına alınmasına dair yetkili makamlarca alınan tedbirlere uymayan kişi, 2 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" ibaresi bulunuyor.

* Umumi Hıfzıssıhha Kanunu Madde 282 – (Değişik: 23/1/2008-5728/48 md.): Bu Kanunda yazılı olan yasaklara aykırı hareket edenler veya zorunluluklara uymayanlara, fiilleri ayrıca suç oluşturmadığı takdirde, ikiyüzelli Türk Lirasından bin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir.

TCK'nın 195'inci maddesine göre, hepimizde bulaşıcı hastalık ya da yakımızda bulaşıcı hastalıktan ölmüş biri varsa kanıtlayın da hepimiz maske takalım. Yoksa niye cümbür cemaate maske taktırıyorsunuz!...


Zorunlu maskelere HAYIR. Çünkü;

- Oksijen yerine Karbondioksit solursun.

- Burundaki ısı ve nem oranı artar ve her çeşit virüs bırak akciğeri beyne kadar gidebilir.

- Akciğer rahatsızlığı olan, Koah, kanser ve kalp hastaları büyük tehlike içindedir.

- Maskeyle birlikte yüz sıcaklığı artar ve hasta olmadığın halde derece ölçümlerinde yüksek ısı görülür.

- Baygınlık, panik-atak, yüksek tansiyon görülebilinir.

- Hele hele bu yaz günlerinde ki 40-50 dereceyi buluyor, maske takmak ölümcül olabilir.

Neyin peşindesiniz? Sağlığımızın mı, yoksa....

ki - Anayasaya göre ... temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez....den anladığım kişi haklarına tecavüzdür.... SB



***


Sizin hatanız değil, sizi bu hale getiren toplumun ve koyunlar dünyasında yaşıyorsunuz.

Sizin itaat etmenizi istiyorlar.

Sizin koyun olmanızı istiyorlar.

İtaatkar, sorgulamayan bir makine parçası.

Otur dediğinde oturan, dur dediğinde duran.

İnsanlığınızdan, daha büyük bir TV ekranı, altın bir yıldız ya da maaş çeki için vazgeçmenizi istiyorlar.

Seni ezmeye çalışacaklardır.

Ne olursa olsun kendi kendinin efendisi olmalısın.

İnsan olmanın tek yolu, özgür olmanın tek yolu isyan etmektir.


"Manhunt: Unabomber" den replik...

Theodore Kaczynski'yi anlatan dizi...




9 Nisan 2017 Pazar

Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir? Haluk Dural





Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir?

Anayasa'nın ne olduğu, anayasa maddelerinin ne olduğu vatandaşa açıklamanın fazla bir yararı yoktur. Çünkü genellikle böyle hukuki metinlerin vatandaş nezdinde kolay anlaşılabilir olması mümkün değildir. O halde, özünü söylemek gerekir. 

Getirilmiş olan Anayasa değişiklik tasarısıyla, esas itibarıyla birkaç tane temel unsuru vardır.

1- Cumhurbaşkanı tarafsızlığını yitirir.

Bu Anayasa değişikliği referandumunda evet oyları çok çıkar da kabul edilirse, Cumhurbaşkanı aynı zamanda partili olacaktır. Hangi partili olacaktır? Pek tabi ki iktidar partisinin üyesi ve de yapılacak olan ilk kongresiyle genel başkanı olacaktır. 

Halbuki Cumhurbaşkanı, adı üzerinde 'cumhur'un, yani milletin başıdır, dolayısıyla herkesi temsil etmeli ve tarafsız olmalıdır. Ama bir partinin genel başkanı olacak olan Cumhurbaşkanı artık tarafsızlığını tümüyle yitirir, bütün iyi niyetine rağmen tarafsız davranma imkanı yoktur. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı sadece kendi partisinin seçmenlerini temsil eder, iyi niyetine rağmen fiilen böyle olacaktır. Geri kalanlarda ötekiler olarak, her zaman olduğu gibi siyaseten nitelerler. Dolayısıyla milleti iktidar partisi yanlıları ve karşıtları diye fiilen ikiye bölmüş olurlar.

2-  Cumhurbaşkanına Başkomutanlık yetkisinin verilmesi.

Bugüne kadarki anayasalarımızda Başkomutanlık Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne aittir. Ve sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Yani yürürlükteki anayasamız, ve bugüne kadarki anayasalarımızda olduğu gibi, Cumhurbaşkanı Başkomutan değildir. Cumhurbaşkanı'nın Başkomutan olmadığı Anayasa'larda yazılır, Başkomutanlığın Meclis'e ait olduğu net olarak ifade edilir. Bunun tarihi bir sebebi vardır.

30 Ekim 1918'de imzalanmış olan Mondros Ateşkes Antlaşması üzere, malum olduğu üzere savaşan tarafların orduları silah bırakmışlardır. Ancak sonrasında savaşı kazanmış olan taraf ülkeleri, İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalist devletler topraklarımızı işgale başlamışlardır. Bunun üzerine vatansever halkımız derhal bulundukları il ve ilçelerde Kuvaiye Milliye çatısı altında örgütlenmeler yapmışlar, bunlardan ilki Kars'ta toplanan bir kongredir. 

Bu Kars Kongresi'yle birlikte yörenin bütün vatansever insanları dini veya etnik herhangi bir ayrım gözetmeksezin vatanın birliğini düşmana karşı mücadeleyi, savunmak üzere biraraya gelmiş olan bu vatanseverler, Türkiye'nin çeşitli il ve ilçelerinde 30 tane kongre düzenlemişlerdir. 

Bizler doğal olarak Erzurum ve Sivas kongrelerini çok daha iyi biliriz, ama bu dönem, yani 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi'nin açılışına kadar, 1918'den beri geçen bu dönem Kongreler Dönemi'dir. Yerel iktidarların olduğu, kurulduğu dönemlerdir. Bu kongreleri oluşturup halkın iradesinin bağımsızlıktan yana olduğunu gösteren kararlar almışlardır. Ve Mustafa Kemal'in büyük önderliği altında bütün bu kongreler Batı Trakya ve Anadolu Müdafai Hukuk Cemiyetleri adı altında birleştirilmiş ve bu cemiyetler vasıtasıyla da, 23 Nisan 1920'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi kurulmuştur.

Diğer bir değişle, Türkiye Cumhuriyeti aslında 23 Nisan 1920'de açılmış olan Büyük Millet Meclisi ile brlikte kurulmuştur, ama ilanı 29 Ekim 1923'tür.

Türkiye Cumhuriyeti, halkın iradenin yansıltılmasıyla kurulmuş bir Cumhuriyet olduğu için bir Halk Cumhuriyeti'dir. Hiç unutulmaması gereken husus budur. 

23 Nisan 1920'de kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi'nin yapısı itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti parlamenter bir rejim olarak kurulmuştur. İşte bu kurulmuş olan Birinci Meclisimiz, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle değil, kuvvetler birleşimi ilkesi ile kurulmuş, Yasama; kanun yapma, ve Yürütme; Bakanlar Kurulu yetkisi'ni bünyesinde toplamıştır. Sadece dışarda Yargı yetkisi bırakılmıştır. Çünkü, böyle yapılmasının sebebi, bu meclisin İstiklal Harbi'ni yapacak olan meclis olmasıdır.

Bu meclisin başkanı bildiğiniz üzere Mustafa Kemal Paşa'dır. İçinden kurulan hükümetlerin Başbakanı ve Bakanları aynı çatı altında bu Büyük Millet Meclisi'nde, yasama yetkisi olan meclisle birlikte çalışmışlardır. Büyük Millet Meclisi İstiklal Harbi'mizi başlatmış, bu savaşı kazanmış, Dumlupınar Zaferiyle taçlandırmış, ve bu nedenle de Başkomutanlık yetkisi o günden bugüne Büyük Millet Meclisi bünyesindedir. O nedenle de savaş kazanan bu meclise Gazi Meclis ünvanı verilmiştir.

Dolayısıyla, Anayasalarımıza göre Başkomutanlık Meclise aittir. Sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Halbuki bu değişiklik tasarısıyla Cumhurbaşkanına tam yetkili Başkomutanlık verilmektedir. 

O halde Anayasa değişikliği neye yaramıştır?
1- Cumhurbaşkanını partili yapmak.
2- Başkomutanlık yetkisi vermek.


Önemli bir diğer husus Cumhurbaşkanlığı kararname meselesidir.

Cumhurbaşkanına kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmektedir. Bu yetki ile, her ne kadar gerekçesinde kanunların düzenlemediği alanlarda yetki kullanabilir denmesine rağmen, gerçekle bağdaşır bir ifade değildir, çünkü Cumhurbaşkanı bu yetkiyi aldığı taktirde , yarın kanunlarla yapılması gereken düzenlemeleri, veya mevcut kanunlarda, yürürlükteki kanunların tanımladığı alanlarda kanun hükmünde kararname çıkarırsa ne olacaktır?

Hemen akla gelen şu; Anayasa Mahkemesi'ne iptal davası açılabilir. İyi ama, ya Anayasa Mahkemesi redederse? 

O zaman Cumhurbaşkanı, kanunların üzerinde, yani Meclise ait olan kanun yapma yetkisini kullanarak, kanunlarda istediği gibi değişiklikler yapmış olacaktır. Bunun örneğini şimdiden görmek mümkündür. 

Olağanüstü Hal ilan edildikten sonra çıkartılan 6771 sayılı kanun hükmünde kararname ile hepimizin bildiği üzere, kanunla yapılması gereken düzenleme yerine, Cumhurbaşkanı bu kararname ile Genelkurmay Başkanlığı'nı kendisine bağlamış, Jandarma Genel Komutanlığı'nı ordudan ayırarak İçişleri Bakanlığı'na bağlamış, Ordunun bel kemiğini oluşturan büyük gücü olan bu 300bin kişilik kuvvet, şuanda İçişleri Bakanlığı'nın yanında, polisin yanında bir kolluk kuvveti haline dönüştürülmüştür. Oradaki bütün subaylar normal devlet memurları gibi, sivil yöneticiler tarafından sicil verilecek hale getirilmiştir.

Diğer üç kuvvetimiz ise bildiğiniz üzere Mili Savunma Bakanlığı'na bağlanmıştır. Ama Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı'na da ayrıca Korgeneral rütbesi verilmiştir. Tabi şuandaki Korgeneral rütbesi almış olan Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı askerlik yapmış mıdır, bedelli mi yapmıştır, yedek subay olarak kısa dönem mi yapmıştır, bunu bilemeyiz. Ancak, askerlikten gelmediği için, Sivil Paşalar dönemi, yani Osmanlı zamanındaki sivil paşalar dönemine bir geçiş yapılmıştır, ki zaten bizim Balkanları kaybetmemize neden olan hep bu sivil kökenli Paşalardır. Askeri eğitim almadan paşa rütbesi, saray tarafından kendilerine verilmiş olan paşalar yüzünden Balkan Harbi kaybedilmiştir. Aynı yol şimdi tekrar açılmıştır. 

Yani, Cumhurbaşkanımız böyle bir yetkiyle donandıktan sonra, kanunla yapılması gereken değişiklikleri bile Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesiyle yapacağının işaretlerini daha şimdiden vermiştir.

Diğer bir husus ise atamalar ile ilgilidir.

Cumhurbaşkanımız eğer bu yetkiyle donanırsa, yani referandumda kabul oyları çok çıkar da Cumhurbaşkanı bu yetkileri alırsa, devletin bütün üst kademelerinde istediği gibi atamalar yapacaktır.

Atamaların ilki Bakanlar Kurulu, Anayasa'da tariflenmiş olunan, lağv edilecek ve Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya Bakanları kendisi tayin edecektir, hem de meclis dışında.

Bunun dışında, şuanda memuriyet yapanlar gayet yakından bilirler ki, devlet kurumlarında daire başkanlığı 3'lü kararnameyle, yani Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı kararnamesiyle genel müdürler, komutanlar, yüksek rütbeli, büyükelçiler ve elçiler Bakanlar Kurulu'yla atanırlar. Artık bu usül tamamıyle kaldırılacak, bütün yüksek bürokratları Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya kendisi tayin edecektir. Bu işin bürokrasiyle ilgili kısmıdır.

Ayrıca atama yetkisi içinde Anayasa Mahkemesi ile Hakimler Savcılar Kurulu'nunda, yüksek kaldırılıyor kurulu kalıyor, bu kurullarının atamalarında neredeyse yarısı doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, ama diğer yarısı da meclis tarafından atanacak. Peki meclis'te kim atayacak?  Çoğunluk partisi atayacak. Partisine hangi adayın atanacağını kim bildirecek? Cumhurbaşaknı bildirecek. Niye? Çünkü çoğunluk partisinin başı olacak, belki de genelbaşkanı olacak partili olduğu için. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi'nin üyeleri ve Hakimler Savcılar Kurulu'nun üyelerinin tamamını Cumurbaşkanı tayin etmiş olacak. 

Böylece, Kanun Hükmünde Kararname  Cumhurbaşkanı yetkisiyle, Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesi adı altında, kanun hükmünde kanun çıkarma yetkisi alan Cumhurbaşkanı, meclisin yasama yetkisini fiilen kullanmaya başlayacaktır. Ayrıca, Hakimler Savcılar Kurulu ile Anayasa Mahkemesi'nin atamalarını da Cumhurbaşkanı yapacağı için, fiilen Yargı yetkisi, tamamiyle Cumhurbaşkanı'na bağlanmış olacaktır. 

Diğer bir değişle, demokratik bir ülkenin, demokratik bir rejime sahip olduğunun göstergesi olan Anayasalardaki kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacak, Yasama-Yürütme-Yargı sadece Cumhurbaşkanı'nın elinde, tek kişide toplanacaktır.  

Cumhurbaşkanı'nın kullanacağı bu yetkilerle, ülkeyi yeniden tasarlaması, yeniden devlet yapımızı düzenlemesi, tek başına bir kişiye bağlı olacaktır.

Şimdi bu Anayasa değişiklik teklifinin, aslında 18 maddenin, esas can alıcı kısımları bunlardan ibarettir. Gerisi elbette önemlidir, ama esas itibariyle elde edeceği yetkilerle sadece tek kişilik bir iktidara dönüşecektir.  Ülkenin demokrasisi, yani çağdaş demokrasilerde olmassa olmaz koşulu olan kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacaktır.


Haluk Dural
Başkanlık Hedefli Anayasa Değişikliği (video)











 İŞTE BU YÜZDEN;  HAYIR








14 Haziran 2016 Salı

Türkiye Savaş mı Kaybetti de Yabancılar Yeni Anayasa Dikte Ediyor?






"Savaş kaybeden devletlere, güçlü devletler diz çöktürüp, ülkelerini nasıl yöneteceklerini, ilkelerinin ne olacağını belirleyen anayasalar hazırlatmışlar. Peki şimdi ne oluyor? Türkiye savaş mı kaybetti? Niye bize yabancılar sürekli bir yeni anayasa dikte etmeye çalışıyorlar?"

Emekli Büyükelçi ve CHP eski Milletvekili Onur ÖYMEN, Yeni Anayasayı Türkiye'den yabancıların istediğine dikkat çekerek, dünyada savaşı kaybedenlerin anayasalarını savaşı kazananlar tarafından dikte ettirildiğine dikkat çekti ve dünyadan örnekler vererek Türkiye'deki Yeni Anayasa talebinin kaynağını anlattı.

Dış politikanın en önemli konusu nedir?” diye soracak olursanız, “Anayasa” konusudur.  “Dış politika ile anayasanın ne alakası var?” diyeceksiniz.

Büyük devletler başka ülkeleri etkilemek istedikleri zaman önce Anayasalarını değiştirtmek isterler. Mesele burdan kaynaklanıyor. Kendi Anayasalarını değiştirmezler.

Amerikan Anayasası 230 yıldan beri değişmemiştir; 30 kere değişiklik yapılmıştır çeşitli maddelerinde ama Anayasa değişmemiştir. Belçika Anayasası, 1831’den beri değişmemiştir. Ama başka ülkelerin anayasalarını değiştirmek için özel bir çaba harcarlar.

Örneği var mı? Var. 2. Dünya Savaşı bitmiş; Japonya ve Almanya mağlup devletler. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ilk yaptıkları iş bu ülkelere anayasa dayatmak. Önce Japonlara diyorlar ki size bir anayasa hazırlatacağız, “Yok” diyor Japonlar, “Biz hazırlarız, İmparator, Başbakan, Hükümet, Meiji Anayasası var bizde 19. Yüzyıldan kalma, onu biraz güncelleştireceğiz, bizim anayasamız o olacak.” “Katiyyen olmaz” diyor Amerikalı Komutan, “Biz yazacağız sizin Anayasanızı.” Kendi hukukçu subaylarına anayasa yazdırıyor, bugün yürürlükte olan Japon Anayasası, Mc Arthur’un hukukçu subayları tarafından yazılmıştır ve hala yürürlükte.

Bir tek Japonya’da mı? Bir tek maddesini değiştiremediler. “Savaş açmasını ya da herhangi bir şekilde savaşa girmesini” yasaklayan madde var Japon Anayasası’nda. Diyorlar ki “Hiç değilse, saldırıya uğrarsak savunma gücümüzü kullanma hakkımız olsun.” Bir maddesini değiştirmek istediler, değiştiremediler. Bugün hala Japonya, Mc Arthur’un hazırladığı Anayasa ile idare ediliyor. Bir tek Japonya olsa, diyeceğiz ki istisna; öyle değil.

Peki Alman Anayasası nasıl hazırlanmış?

1946 yılında, gene Amerikalı hukukçuların yönetiminde Bavyera bölgesi için temel yasa hazırlıyorlar; ondan sonra 1948 yılında galip devletler Londra’da bir toplantı yapıp birkaç komisyon kuruyorlar; bu komisyonların görevi, Alman Anayasası’nı hazırlamak. Alman Anayasa’sını hazırlamakla görevli komisyonlarda bir tane Alman yok. Hazırlıyorlar anayasayı, Başbakan Adenauer’e götürüyorlar; “Biz bunu kesinlikle kabul edemeyiz, bu felaket” diyor, “Biz 1919 tarihli Weimarr Anayasası’na uygun bir anayasa hazırlayacaktık. Böyle bir şeyi kabul edemeyiz.” Ama 3-5 kelimesini değiştirerek kabul etmek zorunda kalıyor.

Bugün yürürlükte olan Alman Anayasası, Londra’da bir tek Almanın iştiraki olmaksızın hazırlanan bir anayasa.

Peki bu örnekler, Türkiye’yi neden ilgilendiriyor? Ne alakası var Türkiye ile?

Bu iki devlet savaş kaybetmiş. Savaş kaybeden devletlere, güçlü devletler diz çöktürüp, ülkelerini nasıl yöneteceklerini, ilkelerinin ne olacağını belirleyen anayasalar hazırlatmışlar. Peki şimdi ne oluyor? Türkiye savaş mı kaybetti? Niye bize yabancılar sürekli bir yeni anayasa dikte etmeye çalışıyorlar?

“Türkiye yeni anayasa hazırlasın” lafı yabancılardan çıktı. Bunun kamuoyu pek farkında değil çünkü medyada o kadar başarıyla “algı yönetimi” işini beceriyorlar ki, neyin ne olduğunu insanların takip etmesi, anlaması gerçekten imkansız hale geldi.

“Yeni Anayasa gerekli”, “Yeni anayasa lazımdır” diye kalıplar öne sürüyorlar.

Nerden çıktı bu? Niye gerekliymiş yeni anayasa?

Amerikan Anayasası değişmedi de bu kadar yıl, niye Türk Anayasası değişsin, bunu soran yok. Bu ihtiyaç nerden kaynaklanıyor, bunu soran yok. Amerikan Anayasası kabul edildiğinde, Amerika’da hala kölelik düzeni vardı. Ondan sonra ne gelişmeler olmuş, 65 yıl sürmüş kölelik, sonra kölelik kalkmış, sonra iç savaş olmuş, 2 tane dünya savaşı olmuş, Amerika’da çok şey değişmiş, eyaletlerin sayısı artmış vs. vs... Bunların hiçbiri bir anayasa değişikliği için yeterli sebep değil.

Ama Türkiye’ye gelince, “Türkiye yeni anayasa yapsın, kim söylüyor? Amerikalılar söylüyor? Ne zaman söylüyor? İşte işin ilginç tarafı budur. Bugünkü iç politika, dış politika, güvenlik politikası, bunlarla doğrudan doğruya bağlıdır anayasa dayatmaları.

Raporlarında “Türkiye yepyeni bir anayasa hazırlasın ve Türk kelimesi geçmesin” diyorlar ve bu konular gündemimize giriyor. Meselenin kökenine bakacaksınız. Kim başlatıyor?

Türkiye’de “yeni anayasa” lafını yabancılar başlatıyor.

Peki niçin yepyeni bir anayasa istiyorlar, bunun cevabını da yabancıların raporlarında, kitaplarında okuyoruz. Açık konuşalım, Türkiye’nin sıkıntıları açık konuşmamaktan kaynaklanıyor.

Yabancılar Atatürk Cumhuriyeti’nden, Kemalizm’den rahatsızlar.

Graham Fuller “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı bir kitap yazdı. Artık Türkiye Cumhuriyeti zamanını tamamlamıştır, artık onu bir tarafa bırakın ve bugünkü iktidarın politikaları çerçevesinde Türkiye yeni bir anayasa hazırlasın, yeni bir rejim içine girsin.

Atatürk’ten niye rahatsızlar, mesele burda başlıyor.

Atatürk’ten yabancılar da rahatsız, içerde de bazı çevreler rahatsız Kemalizmden. Wikileaks belşgelerini okursanız, o tarihte CHP’den bahsederken, “CHP, Kemalist,laik, milliyetçi” kötü sıfatlar, kendi hükümetine bizi eleştirmek için Ankara’daki Büyükelçi CHP’yi böyle tarif ediyor. Onlara göre Kemalist olmak büyük bir günah. Niye?

Çünkü Kemalizmin özünde, dış politikasının da özünde tam bağımsızlık yatıyor. Cumhuriyetin dış politikasının özünde tam bağımsızlık var. Yabancıların tahammül edemediği bu, çünkü istiyorlar ki hassas bölgelerde bulunan devletler, onlar ne istiyorsa onu yapsın, yabancılar ne istiyorsa onu yapsın, farklı bir politikası olmasın, kendi menfaati farklı yönde de olsa, büyük devletler ne diyorsa onu yapsın. Ama Atatürk Türkiye’si buna uygun değil. Atatürk’ün ilkeleri buna uygun değil.

Cumhuriyet döneminde görüyoruz, Türkiye daima kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa, onu yapmış. Hatay’da Fransa’ya boyun eğimiş mi? Türkiye kendi politikasını, kendi çıkarlarını savunmuş ve başarılı olmuş. Daha sonraki yıllarda Ecevit, dış baskılara boyun eğerek Kıbrıs’a çıkartma yapmaktan vazgeçti mi, geçmedi. Kardak’a çıkartma yapmaktan vazgeçtik mi, geçmedik. İşte bu rahatsız ediyor. En sonunda 1 Mart tezkeresinde Amerika’nın Türkiye üzerinden Irak’a bir cephe açma girişimine TBMM bu girişimi reddetti. Amerikalılar hükümetin verdiği söze güvenmişler, Türkiye sahillerine, İskenderun’a gemilerini göndermişler; sonra Meclis bir karar alıyor reddediyor, bunlar palas pandras gidiyorlar. Amerikan tarihinde böyle bir örnek yok.

Türkiye’de en kötü dönemde bile milli çıkarları koruma refleksi var.

Ulusal politikalarla Türkiye’nin çıkarlarını koruma refleksi var idi. 1 Mart 2003’te 99 AKP’li kendi hükümetinin önerisinin aleyhine veya çekimser kalarak bizim gibi oy verdi ve o sayede biz bu tezkereyi reddettik. Türk Amerikan ilişkilerinde, bu tezkereden sonra büyük bir bunalım çıktı. Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz’e soruyorlar gazeteciler nedir bu iş diye, önce askerleri suçluyor, diyor ki sorumluluk askerlerdedir çünkü askerler siyasetçilere liderlik yapamadılar. Askerin siz siyasete karışmasını mı istiyorsunuz, karışmamasını mı? Karışmıyor, niye karışmadın? Karışıyor, niye karışıyorsun?

Mesele şu, ister karışsın, ister karışmasın, sonunda bizim istediğimiz olsun. “Türkler diyecek ki” diyor, “Amerika için iyi olan neyse bizim için de iyi olan odur diyecekler ve bizim her dediğimizi yapacaklar.” diyor. Düşünebiliyor musunuz dış politika ne hale gelmiş? Bunu söyleme cesaretine sahip, Atatürk’ün döneminde böyle bir şey söyleme cesaretine sahip insan çıkabilir miydi? İsmet İnönü zamanında çıkabilir miydi? Ecevit zamanında çıkabilir miydi? Şimdi çıkıyor. Demirel zamanında bile çıkamadı. Kıbrıs harekatından sonra Demirel Başbakan oluyor, Demirel zamanında Amerikan Kongresi 1975 yılında Türkiye’ye silah ambargosu uygulama kararı alıyor. Demirel Amerika’ya tebligatta bulundu, 3 gün içinde Türkiye’deki bütün askeri üsleri ve tesisleri terk edeceksiniz dedi. Amerikalılar şaşkınlık içinde kaldı, hiç beklemiyorlardı böyle bir tepki. Üç gün içinde bütün Amerikan askerlerinin hepsi çıktı gitti Türkiye’den. Amerika o sırada Sovyetler Birliği’nden sağladığı istihbaratının yüzde 60’ını kaybetti bir günde. Türkler böyle insanlar.

O zaman ne yapacaksınız? Madem ki bu Türkler, en olmadık zamanlarda ulusal çıkarlarını koruma konusunda bu kadar duyarlılar, o zaman ne yapacaksınız? Türkiye’nin yapısını değiştireceksiniz.

Türkiye’nin dokusunu değiştireceksiniz. Bunun çaresi ne? Bunun çaresi Anayasayı değiştirmek. Anayasayı, yani devletin yapısını, dokusunu değiştirmek. Eğer anayasalar böyle sık sık değiştirilebiliyorsa, siz niye kendi anayasanızı değiştirmiyorsunuz? Ne zaman başka ülkelere baskı yaptınız da anayasalarını değiştirttiniz. İşte biraz önce anlattım. 

Savaşı kazanmış, savaştan sonra anayasasını değiştirmeye zorluyor mağlup ülkeyi. Sanki Türkiye savaş kaybetti, bize dışardan anayasa dayatıyorlar. İşin özü bu.

Hiç kimse Türkiye’de mantıki bir şekilde, niçin bizim yeni bir anayasaya ihtiyaç duyduğumuzu söyleyemiyor. Çünkü böyle bir ihtiyaç yok.

Birincisi hukuken mümkün değil. Anayasamızda bir hüküm var, diyor ki hiç kimse Anayasadan almadığı bir yetkiyi kullanamaz.

Peki Anayasa size, mevcut anayasayı ortadan kaldırıp yepyeni bir anayasa yapma yetkisi veiryor mu, vermiyor. Anayasa’da, Meclise yeni bir anayasa yapma yetkisi veren bir hüküm var mı? Yok. 175. Maddede verilen yetki, madde değişikliği yetkisidir. Bu yetkiyi de defalarca Türkiye kullandı.

1982 Anayasası, darbe döneminde hazırlanmıştır ama kaç defa değişti, sadece AKP hükümeti zamanında 45 kere anayasa değişikliği yapıldı. Sadece bir yılda, 2010 yılında 25 madde değiştirildi. 1987’den beri yapılan anayasa değişiklikleri, 1980 darbesinin izlerini sildi. Mesela 1987’de eski siyasilerin, siyaset yapma yasağı kaldırıldı, 1993’de radyodan devlet tekeli kaldırıldı, 1995’de askeri müdahalenin meşruluğunu savunan cümleler anayasadan çıkarıldı.

Daha pek çok değişiklik yapıldı; 1990’da örneğin Devlet Güvenlik Mahkemeleri’den askeri hakimler çıkarıldı, Milli Güvenlik Komitesi’ndeki düzenlemelerin Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenemeyeceği kuralı kaldırıldı. 

Hepsini saymaya gerek yok ama şunu bilmek lazım ki bu Anayasa’da çok önemli değişiklikler yapıldı. Demek ki anayasa değiştirilebiliyor; ancak anayasa ortadan kaldırılıp yepyeni bir anayasa yapılamıyor. Şimdi bize bunu dikte etmek istiyorlar.

Niye? Yabancılar bunu istiyor da onun için.

Efendim, yabancılara haksızlık mı yapıyoruz acaba, onlar niye karışsınlar Türkiye’nin içişlerine, diye düşünen olabilir. İşte daha dün Ankara’daki Amerikan Büyükelçisi’nin konuşmasına bakın, en olmayacak şeyler bunlar, Büyükelçi açıkça ne diyor, defalarca söylediler bunu Amerikalılar ve Avrupalılar, Türkiye yeniden PKK’yla müzakereye otursun, açılım süreci tekrar başlasın.

Bu sizin işiniz mi? Yani Türkiye terörle nasıl başedecek, bunu Amerika mı bize dikte edecek, Avrupa mı bize söyleyecek? Görüşüp görüşmeyeceğimiz, bizim karar verceğimiz bir konu ama size dışardan sürekli olarak bunu dayatıyorlar.

Alman Dışişleri Bakanı Walter Steinmeier, bir demeç verdi 3 gün önce, diyor ki “Açılım sürecinin tekrar başlamaması Türkiye için ölümcül sonuçlar doğurur.” Lafa bakın, “ölümcül sonuçlar doğurur”, nasıl baskı yapıyorlar.

Yine Amerikan sivil toplum örgütleri o kadar yoğun bir şekilde, üst üste yayın yapıyorlar ki, açılım süreci tekrar başlasın diye. Onların istediği gibi yeni anayasa yapmazsak, onların istediği gibi teröristlerle masaya oturmazsak, biz bitermişiz.

Size bunları söylüyorlar, bunları yazıyorlar, üst üste defalarca yazıyorlar. Bunlara karşı Türkiye’den ses çıkaran var mı? Televizyonlar bu gibi düşünceleri yayınlamamak üzere programlandılar. Anayasa ile ilgili televizyon programına 5 kişi katılıyor, 5’i de yeni anayasa taraftarı, böyle şey olur mu? Bir kişi bu söylediklerimizi söyleyebiliyor mu? Bunları söyleyebilecek insanları davet etmeye cesaretleri var mı?

Basın özgürlüğünün hepimiz mücadelesini veriyoruz; iktidarın basın üzerine yaptığı baskılara karşı hepimiz omuz omuza vermiş bir şekilde mücadele ediyoruz. Peki basının kendi kendini sansürlemesine ne diyeceğiz? Şu veya bu etki altında basın şu anda fiilen kendini sansürlüyor.

Türkiye bu hale geldi. İşin akademik yönünü, bilimsel yönünü tartışıyoruz. Biraz da işin özünü tartışmak lazım. 

İşin özü şu; Türkiye’nin elini kolunu bağlamak istiyorlar, bunun çaresi anayasayı değiştirmek. Türkiye’nin yapısını, dokusunu değiştirmek istiyorlar.

Size diyorlar ki; “Gidin PKK’yla masaya oturun.” Siz onlara şunu söyleyebiliyor musunuz; “Siz, Amerika olarak, ya da Avrupa olarak, kendinize yönelik teröristlerle hiç masaya oturdunuz mu? Siz oturuyor musunuz?”

Amerikan Başkanı Bush, 2008 yılında, İsrail’e gidiyor Meclis’te, Knesset’de konuşma yapıyor; “Bazıları bize teröristlerle görüşmemizi tavsiye ediyor; bu çılgınca bir düşüncedir, hiçbir zaman yapmadık ve yapmayacağız, teröristlerle görüşmeyiz.”” diyor. Ondan bir süre sonra Türkiye, İmralı’ya görüşmeye başlıyor, Amerikan hükümeti sözcüsü “Türkiye’nin bu kararını alkışlıyoruz” diyor. Şimdi biz bunu nasıl anlayacağız? Nasıl yorumlayacağız? 

Dostluksa dostluk, ittifak ilişkisi ise ittifak ilişkisi...

Ama bir yerde de karşılıklı saygıyı kaybetmeyelim. Bizim gözümüzün içine baka baka siz, hangi konuda neyi nasıl yapmamızın uygun olacağını bize dayatmaya çalışırsanız, biz iki defa düşünürüz. Bir tek anayasa konusunda olsa, öyle değil; Kıbrıs konusunda Türkiye hangi politikayı izleyecek, onlar bize söylüyor, onu yapıun, bunu yapın, asker çekin, şu tavizi verin, bu tavizi verin.

Ermenistan ile ilişikilerimizi nasıl halledeceğiz, Cenevre’de gizli görüşmeler, orada yabancıların dayatmasıyla Ermenilerin her istediğini kabul ediyorsunuz; imzalanan protokollerde Türkiye’nin taleplerinden bir tanesi yok. Protokollerin imzalanması fotoğrafına bakıyorsunuz; iki tarafın Dışişleri Bakanları, arkanızda Amerika’nın, Almanya’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin Dışişleri Bakanları... Nasıl oluyor bu işler? Siz mi bize dayatıyorsunuz nasıl anlaşma imzalayacağımızı; sonunda bir çıkıyor ki anlaşma, tutar tarafı yok. Biz Meclis’te büyük bir tepki gösterdik, Azerbaycan da tepki gösterdi; Meclise onaylatamadılar, hala onaylatamıyorlar çünkü tutar tarafı yok. Böyle bir sonuç niçin çıktı çünkü yabancıların dayatmasıyla yaptınız. Her konuda onlar bize söyleyecek ne yapacağımızı...

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine döndük. Her istediğini yaptırıyor yabancılar, o noktaya geliyoruz. 

Yabancılar size bütün konularda çözüm öneriyorlarsa, bunun nasıl bir gerekçesi olabilir? Türkiye’nin hangi meseleyi nasıl çözmesi bizim menfaatimize hizmet edecek, onu düşünerek, ona göre çözümler öneriyorlar.

Mesela şimsi size diyorlar ki, PKK’yla masaya oturun.

İspanya’ya dediniz mi bunu, demediniz; İspanya masaya oturuyor mu, oturmuyor. PKK’yla masaya oturunca ne konuşacağız, bizim kendi istediği gibi anayasa yapmamızı istiyor, ulus devleti istemiyorlar, yabancılarla aynı kelimelerle konuşuyorlar, ‘Türk’ kelimesi istemiyorlar, özerklik istiyoruz diyorlar, o bölge bizim yönetimimizde olacak diyorlar. Peki bunu bilmiyorlar mı yabancılar, masada bunları talep edeceklerini herkes duydu, bunu bile bile bize niye masaya oturmayı dayatıyorsunuz.

Çünkü terör örgütünün size masada dayatmak istediği şeyler, bu ülkelerin Türkiye’ye yüzyıldan beri dayatmak istediği Kürt politikasıyla örtüşüyor. Sevr’de bunlar yazmıyor muydu? Size demiyorlar mıydı ayrı bir Kürt devleti kurulsun, Ermeni devleti kurulsun.

Peki, Lozan olmuş, dünyada bu kadar değişiklik olmuş, büyük devletler vazgeçmiş olabilirler mi o zamanki isteklerinden? Büyük devletlerin geri vitesi yoktur. Büyük devletler, şartlar zorlarsa bir süre için ara verirler ama şartlar uygun olunca gene aynı taleplerini tekrarlarlar çünkü bu talepleri, onların stratejik menfaatinin gereği, Türkiye’ye eziyet olsun, kötülük yapalım diye değil, menfaatleri onu gerektiriyor.

Açın İngiliz arşivlerini, orda diyor ki, “Türkiye’yle Irak’taki petrol bölgeleri arasında bir tampon Kürt devleti kurulsun ki Türkiye günün birinde o petrol bölgelerini ele geçirmeye kalkışmasın.” Yani Kürtleri çok seviyorlar, Türkleri sevmiyorlar, böyle basit şeylere kapılmayın. Menfaati o bölgede Kürt devleti kurulmasını gerektiriyor. Bu şartlar geçmişteydi diye düşünebilirsiniz ama öyle değil. Barzani 2014 yılında BBC’ye demeç verdi; “Biz yakında referandum yapacağız ve bağımsızlığımızı ilan edeceğiz.” dedi. Ertesi günü İsrail Başbakanı Netenyahu bir demeç veriyor; “Kürtler bağımsızlığını ilan ederse, bizler onu tanırız.”

Barzani Amerika’ya gitti, Amerikan başkan yardımcısı Biden’la görüşüyor, “Biz bağımsız bir Kürt devleti kuracağız.” diyor. Biden, “Merak etmeyin, acele etmeyin ama size şunu söyleyeyim, sizin ve benim ömür süremizin içinde bağımsız Kürdistan’ın kurulumunu göreceğiz.” Bu ne demek? Irak’ın toprak bütünlüğünü ortadan kaldırmayı göze almışlar.

Geçen ay İsrail Adalet Bakanı bir konuşma yaptı diyor ki “Türkiye ile Irak arasında bağımsız bir Kürt devleti kurulmalıdır ve biz de İsrail olarak bunu destekleyeceğiz.” Bir kere daha söylüyor, acaba duymayan anlamayan varsa Ankara’da diye bir kere daha söylüyor. Şimdi siz bütün bunları bileceksiniz ama kimse bunları dile getirmeyecek, hükümete kimse bu konuda soru sormayacak, bu konular kamuoyunda tartışılmayacak, siz sadece gelişmeleri güncel olaylar olarak gazetelerden televizyonlardan izleyeceksiniz. İşin esasını kimse kamuoyuna anlatmayacak, anlatacak olanlara da fırsat vermeyeceksiniz.

Türkiye böyle bir durumda. Türkiye her konuda veren taraf. Bütün bunlar nerden kaynaklanıyor?

Türkiye’nin güçsüz bir ülke olmasından, zayıf bir ülke olmasından kaynaklanmıyor. Bu sıkıntılar, Türkiye’nin gücünden kaynaklanıyor. Ne yazık ki bu gücü kullanma bilgisine, birikimine, cesaretine sahip siyasi kadrolara sahip değiliz. Sıkıntımız burdan kaynaklanıyor, Şunu düşünün, 1. Dünya Savaşı olmuş, biz mağlup devletiz, Almanya, Japonya gibi, onların başına gelenleri düşünün, Versay anlaşmasını, Japonlara yapılanları düşünün; fakat Lozan’da öyle bir anlaşma imzalıyoruz ki, Lozan Anlaşmasında Türkiye galip devletlerle eşit duruma getiriliyor. Bunun bir örneği yok. Savaşı kaybeden bir tarafın, savaşı kazananlarla eşit duruma getirildiğinin başka bir örneği yok, 1. Dünya Savaşından sonra da yok, 2. Dünya Savaşından sonra da yok. Bunu biz başarmışız.

Sonra ne olmuş? İmparatorluklar dağılmış. Yalnız Osmanlı İmparatorluğu değil, İngiliz, Fransız, Avusturya-Macaristan imparatorlukları dağılmış. Dağılan imparatoruluklar içide, Rusya’yı bir tarafa bırakıyoruz, o da parçalandı kendi içinde, dağılan imparatorluklar içinde Avrupa’da bugün toprağı en geniş ülke Türkiye. Nüfus açısından da Almanya birleşmese en kalabalık ülke Türkiye olacaktı, Almanya birleşti, 2. ülke biziz; tahammül edemiyorlar. Bana Avura Birliği’nin çok üst düzey bir yetkilisi söyledi; “Biz insan hakları, Kıbrıs filan diyoruz, kulak asmayın; esas mesele biz sizin rekabet gücünüzden çekiniyoruz, korkuyoruz.”

Bakın gümrük birliği diyoruz, gümrük birliği diye birşey yok aslında, sadece sanayi ürünlerinde gümrük birliği var çünkü sanayi ürünlerinde Avrupa’nın rekabet gücü daha yüksek; hizmetler sektöründe var mı, yok, kabul etmediler çünkü biz daha güçlüyüz; tarımda var mı gümrük birliği yok çünkü biz daha güçlüyüz. Bizim güçlü olduğumuz yerlerde gümrük birliğini kabul etmiyorlar, sadece bizim zayıf olduğumuz yerlerde kabul ediyorlar.

İnsan hakları konusunun iki boyutu var; birincisi gerçekten samimi olarak Türkiye’deki insan hakları konusundaki eksiklikleri, yanlışlıkları eleştiren yabancılar, saygı gösteririz bunları biz de eleştiriyoruz, başka ülkeleri de eleştiririz.

İnsan hakları iç mesele sayılamaz uluslararası anlaşmalara göre ama bir şartla insan haklarını eleştirirken, insan haklarını başka siyasi amaçlar için kullanmayacaksınız. Şimdi Amerika ne diyor; “Gazetecilere büyük baskı yaptınız, basın özgürlüğü, insan hakları, vs.” Obama demeç veriyor; buna bir şartla saygı duyarız eğer siz geçmişte Türkiye’de basın özgürlüğüne saygı gösterdiyseniz; gazetecilere yapılan baskıları eleştirdiyseniz bunu söylemeye hakkınız var, eleştirdiniz mi?

Ergenekon davası başladı, o sırada ben Avrupa Parlamentosu Türkiye Karma Parlamento komisyonu başkan yardımcısıyım; daha birinci iddianame çıkmamış, bir karar tasarısı kabul ettiler, şu yazıyor; “Ergenekon , devlet içine sızmış bir çetedir, devlet bunları bulup çıkarmalıdır ve hepsini cezalandırmalıdır.” Daha iddianame yok ortada. Ben dedim ki; “Böyle bir şeyi nasıl söylersiniz, biz bilmiyoruz, daha iddianame yok ortada, nasıl söylersiniz?” İşte Türkiye raportörü Hollandalı diyor ki “Biz herşeyi başından beri biliyorduk.” Buyurun...

O sırada İlhan Selçuk içeri atılmış, hiçbir şey söylemiyorlar, insan hakları böyle; umurlarında değil çünkü insan hakları alanında kendilerine yakın birilerinin başına bir şey gelirse seslerini çıkarıyorlar, tepki gösteriyorlar; İlhan Selçuk için birşey demiyorlar ama hakkında dava açılan kendi yakınları olunca karar tasarısı üzerine karar tasarısı; yayın üzerine yayın.

Bu insan hakları konusunda iki yüzlü bir yaklaşım ve çifte standarttır. Eğer gerçekten insan haklarını destekliyorlarsa biz onlarla beraberiz ama insan haklarını başka amaçlarla kullanıyorlarsa buna saygı duymayız. Çifte standart uygulamayacaksınız.

Bakın Türk hükümeti Ergenekon’un bir komplo olduğunu söyledi, Avrupa Birliği çıkıp ta bizim o sırada yayınladığımız bildiri yanlıştı, haksızdı, dedi mi, demedi. Amerikan wikileaks belgelerine bakın Ergenekon için neler yazyor. Şimdi siz bize bunları söylüyorsunuz, o zaman niye söylemediniz?

Diplomasi bir savaştır, silahsız bir savaştır, Diplomasi bir mücadele sanatıdır. Size yapılan haksızlıklara karşı mücadele edeceksiniz. Atatürk’ün başarısının özünde Türkiye’ye yapılan haksızlıklara karşı direnmesi ve mücadele etmesi yatıyor.

Atatürkçülükten uzaklaştığımız her gün, biz bu mücadele azmizimizi, ruhumuzu kaybediyoruz. 
Onun için bu mücadele azmimizi yeniden kazanmamız lazım.

Ne yapmalıyız sorusunun cevabı:
Cumhuriyetin fabrika ayarlarına dönmemiz lazım.


Onur ÖYMEN
9 Nisan 2016 tarihli Eğitim İş 3 no'lu şube tarafından düzenlenen “Hükümetin Dış Politikası ve Yeni Anayasa Tuzağı” panel konuşması: