Translate

immigrants etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
immigrants etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Görünmeyen Devlet






"Acele etmeliyiz. Liberal demokrasi kollektif bir diktatörlüğe dönüşmeye doğru ilerliyor." 

Görünmeyen Devlet 
John Pilger




Bugünkü konuşmamın ana başlığı aslında gazetecilik diye gösterilen propagandaya bir panzehir olarak düşünebileceğimiz kitabım "Özgürlük Gelecek Sefer" (Freedom Next Time) ile aynı adı taşıyor. Bu yüzden bugün gazetecilik hakkınd; gazetecilikle, propagandayla ve sessizlikle yapılan savaş hakkında ve bu sessizliğin nasıl kırılacağı hakkında konuşmayı düşündüm. 

Halkla ilişkilerin babası olarak bilinen Edward Barneys, ülkede hüküm süren gerçek güç olan derin devletle ilgili bir yazı yazdı. Yazısında gazeteciliğe ve medyaya gönderme yapıyordu. Bu toplu gazeteciliğin keşfinden hemen sonra, yani bundan 80 yıl önceydi. Bu pek az gazetecinin hakkında konuştuğu ve bildiği bir tarihi süreçtir ve reklam ortaklıklarının ortaya çıkışıyla başladı. Yeni şirketlerin basının yönetimini ele geçirmesiyle profesyonel gazetecilik diye yeni bir şey ortaya çıktı. Büyük reklamcıları çekmek için bu ortak basın kurumun temel direkleri tarafsız ve dengeli görünmek zorunda kaldılar. İlk gazetecilik ekolleri kuruldu ve bir liberal (özgürlükçü) tarafsızlık efsanesi profesyonel gazetecilik etrafında dönmeye başladı. İfade özgürlüğü hakkı doğrudan yeni medya ve büyük şirketlerle ilişkilendirilir oldu ve aslında bütün bunlar Robert McChesney'in çok iyi ifade ettiği gibi "tamamıyla düzmeceydi".

Bu halkın bilmediği bir şey olsa da, profesyonel olmak için gazeteciler fikirlerinin ya da haberlerinin resmi kaynaklar tarafından yönlendirildiğine emin olmalılardı ve bu olay bugüne kadar değişmedi. Herhangi bir gün New York Times'a bir bakın ve politik haberlerin - yerli ya da yabancı - kaynaklarını bir kontrol edin. Bunların hükümet ve sağlam ekonomik gruplar tarafından kontrol altında tutulduğunu göreceksiniz. Bu profesyonel gazeteciliğin özüdür.Ben bağımsız gazeteciliğin bunun dışında tutulduğunu ya da tutuluor olduğunu ileri sürmüyorum, fakat bu muhtemelen daha onurlu bir ayrım olurdu. 

Judith Miller'in Irak işgali arifesinde New York Times'ta oynadığı rolü düşünün. Evet, yaptığı iş bir skandala dönüşmüştü, ama tabii ki yalanlara dayanan bir işgalin tanıtımında önemli bir rol oynadıktan sonra. Miller'in papağan gibi tekrarladığı resmi kaynakları ve gizli çıkarları diğer Times muhabirlerininkinden farklı değildi. Örneğin Ağustos 1945'te Hiroşima'ya atılan atom bombasının etkilerini görmezden gelen ünlü W.H.Lawrence gibi... Röportajının başlığı "Hiroşima Kalıntılarında Radyoaktive Yok"tu. Tabii bu başlık yalandı.

Görünmez hükümetin, gücünün nasıl arttığının üstünde bir düşünün. 1983'te küresel medyanın sahipleri çoğu Amerikalı 50 adet şirketti. 2002'de bu sayı 9'a düştü. Bugün ise muhtemelen 5'tir. Rupert Murdoch gelecekte sadece üç medya devi kalacağını ve kendi şirketinin bunlardan biri olacağını öngörüyor. Bu güç yoğunlaşması sadece Birleşik Devletler'in gidişatına özel değil. BBC yayınlarını Amerika'ya genişletmeye karar verdiğini, çünkü Amerikan halkının BBC ile ünlenmiş ilkeli bağımsız ve tarafsız haberciliği istedğini duyurdu. BBC Amerika'yı yayına başlattılar. Reklamlarını görmüş olmalısınız.

BBC 1922'de medya ortaklıklarının ortaya çıkmasından hemen önce doğdu. Kurucusu tarafsızlığın profesyonelliğin temeli olduğunu inanan Lord John Reith'di. Aynı yıl İngiliz şirketleri kuşatma altındaydı. Sendikalar çalışanları genle grece çağırmışlardı. Toryler* devrimin yolda olduğunda korkuyorlardı. Yeni BBC imdatlarına yetişti. Büyük bir gizlilik içinde, grev bitene kadar işçi liderlerinin tarafında yer almayı reddederken, Tory başbakan Stanley Baldwin için sendika karşıtı yazılar yazıp bunları halka yayınladılar.

Böylelikle bir kalığ çizilmiş oldu. Tarafsızlık kesinlikle bir prensipti: Firma tehdit altında olduğunda askıya alınabilecek bir prensip. Ve bu prensip o günden bugüne hep onaylandı.

Irak'ın işgalini ele alalım. BBC'nin haberlerinin üzerine yapılmış iki çalışma var. Birincisi BBC'nin Irak'la ilgili haberlerinde savaş karşıtı görüşlere toplamda % 2 yer vermiş, % 2!... Bu, ABC, NBC ya da CBS de yer alan savaş karşıtı haber toplamından bile daha az! Wales Üniversitesi tarafından yapılan ikinci araştırmada ise işgali destekleyen propagandasında BBCnin kitle imha silahlarıyla ilgili referanslarının % 90'ının Saddam Hüseyin'in bu kitle imha silahlarına sahip olduğunu ve böylece Blair ve Bush'un açık imalarının haklı olduğunu ileri sürdüğü görülmüştür. Şimdi biz BBC ve diğer İngiliz medyasının İngiliz Haber Alma Servisi MI6 tarafından kullanıldığını biliyoruz. "Mass Appeal" adını verdikleri operasyonda, MI6 ajanları sarayda saklanan silahlar ya da gizli yeraltı sığınakları gibi Saddam'ın kitle imha silahlarıyla ilgili hikayeler yayınlıyorlardı. Bütün bu hikayeler tabii ki kandırmaca. Fakat önemli olan bu değil. Önemli olan MI6'nın gereksiz olduğu, çünkü profesyonel habercilik (!) kendi kendine aynı hikayeleri meydana getirebilirdi.

İşgalden hemen sonra BBC'nin Washington'daki adamı Matt Frei'ı dinleyin, "Hiç şüphe yok ki..." diye sesleniyor İngiltere'de ve tüm dünyadaki izleyicilere. "Dünyanın geri kalanına, özellikle de Orta Doğu'yla iyiliği ve Amerikan değerlerini getirme isteği özellikle Amerikan askeri gücüyle yakından ilişkili." 2005'te aynı muhabir işgalin mimarı Paul Wolfowitz'i "demokrasinin gücüne ve orta sınıfın gelişimine tutkuyla inandığı" için övmüştü. Bu Dünya Bankası'ndaki küçük vakadan hemen önceydi.

Bunların hiçbiri sıradışı değil. BBC haberleri işgali rutin olarak bir "yanlış hesaplama" olarak tanımlıyor. Yasadışı değil, karşı taraftan kışkırtılmış değil, yalanlara dayanan değil, fakat yanlış hesaplanmış!

BBC haberleri tedavülünde fiyaskoyla eş anlamlı olan yaygın sözcükler "hata" ve "gaf"tır ki, bunlar eğer savunmasız Irak'a karşı ortada hiçbir sebep yokken yapılan kasıtlı, hesaplı, yasadışı saldırı başarılı olsaydı her şey çok güzel olacaktı anlamına gelmektedir. Ne zaman bu sözleri duysam Edward Herman'ın kabul edilmezi normalleştirmek hakkındaki muhteşen makalesi aklıma gelir. İşte medyanın kullandığı klişe dilin yaptığı da bu. Bu dil kabul edilmezi, yani savaşın aşağılık yüzünü kopmuş kolları, bacakları, sakat çocukları ve gördüğümüz her şeyi normalleştiriyor. 

Soğuk Savaş dönemiyle ilgili en sevdiğim hikayelerden biri Birleşik Devletler'e gezmeye gelen bir grup Rus gazeteciyle ilgilidir. Ziyaretlerinin son günü ev sahibi izlenimlerini sorar. "Söylemek zorundayım ki" der cevaplayan "bütün gazeteleri okuyup gün ve gün bütün televizyonlarınızı izledikten sonra tüm hayati konularda herkesin fikirlerinin aynı olması bizi şaşırttı. Kendi ülkemizde bu sonuca ulaşmak için habercilerimizi çalışma kamplarına gönderdik. Hatta tırnaklarını söktük. Siz burada bunların hiçbirini yapmak zorunda değilsiniz. Sırrınız nedir?"

Peki sır nedir? Bu haber bürolarında, iletişim fakültelerinde, hanercilikle ilgili yayınlarda sıkça sorulan bir soru ve cevabı da henüz milyonlarca insanın hayatı için büyük önem taşıyor. New York Times bu sorunun cevabını geöen yıl 24 Ağustos'taki başyazısında açıkladı: " Eğer şimdi bildiklerimizi daha önceden biliyor olsaydık, Irak işgali genel bir halk protestosuyla engellenirdi."

Bu ilginç itiraf aslında şu manaya geliyordu: Haberciler işlerini yapmamış ve Bush'un yalanlarını engellemek, ifşa etmek yerine bu yalanları kabul ederek, onaylayarak ve tekrarlayarak halkı kandırmıştı. Times'ın söylemediği ise kendi gazetelerinin ve geri kalan tüm medya Bush'un yalanlarını ortaya çıkarsaydı bir milyona yakın insanın bugün hala hayatta olacağıydı. Bu çok sayıdaki kıdemli kuruluşlarda çalışan çok sayıdaki habercinin düşüncesi. Bir kısmıyla bu konuda bizzat konuştum, bir kısmı ise bunu kamuoyunun önünde açıkladı.

Ne kadar ironiktir ki, sansürün özgür denilen toplumlarda nasıl işlediğini, totaliter bir toplumda haber yaparken anlamaya başladım. 1970'lerde Çekoslavakya'da Stalin yanlısı diktatörlük sürerken gizlice çekim yapıyordu. Yazar Zdener Urbanek'in de aralarında bulunduğu Muhalif grup "Charter 77'nin üyelriyle röportaj yapıyordum. Ve yazarın bana söylediği şuydu: "Diktatörlük rejiminde bir açıdan sizin batıda olduğunuzdan daha şanlıyız. Biz gazetelerde okuduğumuz ya da televizyonda izlediğimiz hiçbir şeye inanmıyoruz, çünkü bunların hepsinin yalan, hepsinin propaganda olduğunu biliyoruz. Ben de Batı'daki siz gibiyim. Artık propagandanın arkasındakilere bakmayı, satır aralarını okumayı öğrendik. Biz de sizin gibi gerçeğin daima tahrip edici olduğunu biliyoruz."

Vandana Shiva bu duruma "zapt edilmiş bilgi" adını vermişti. Kamu kuruluşlarındaki haksızlıkları ve skandalları ortaya çıkaran büyük İrlandalı gazeteci bunu yazısında çok iyi ifade etmiş: "Resmi olarak yalanlanana kadar hiçbir şeye inanma." Çok eski savaş klişelerinden biri savaşta ilk kurban verilenin gerçeklik olduğunu söyler. Hayır değildir. Habercilik ilk zayidir. Vietnam Savaşı sona erdiğinde Encounter dergisinin savaşı izlemiş saygın muhabirlerinden Robert Elegant bir makale yayınladı. "Modern çağda ilk defa" diye yazıyordu, "bir savaşın sonucu savaş meydanında değil, basılan gazetelerin sayfalarında ve televizyon ekranlarında belirlendi." Elegant savaşın kaybedilmesinden haberlerinde bu savaşa karşı çıkan habercileri sorumlu tutuyordu. Robert Elegant'ın görüşü Washington'da kabul gören bir hikmet haline dönüştü ve hala da öyle. Irak'ta Pentagon hazırlanmış senaryolara katıştırılmış gazeteciler türetti, çünkü eleştirel gazetecilij yüzünden Vietnam Savaşı'nın kabedildiğine inanıyorlardı.

Gerçek ise tam tersiydi. Genç bir gazete olarak Saigon'daki ilk günümde önemli gazete ve televizyonların bürolarını ziyaret ettim. Çoğunun duvarlarında Vietnamlıların ölü bedenlerinin ve parçalanmış, kopmuş kulakları testisleri tutan Amerikalı askerlerin fotoğraflarının olduğu panolar gördüm. Ofisin birindeki fotoğrafta ise işkence edilmiş bir adam ve işkence edenlerin başların üzerine çizilmiş bir konuşma balonu vardı:"Bu sana basınla konuşmayı öğretir."

Bu fotoğrafların hiçbiri gazetelerde yayınlanmamış, hatta telgrafla bildirilmemişti bile. Nedenini sordum. Kamuoyunda bunların asla kabul edilmeyeceğini söylediler. Zaten onları yayınlamak tarafsızlığa aykırı olacaktı. İlk başta ben de bu görünen mantığı kabul etmiştim. Ben de Almanay'ya ve Japonya'ya karşı yapılan haklı savaşın ve Anglo-Amerikan dünyasının tüm pisliklerini ortadan kaldıran etnik temizliğin hikayelerini dinleyerek büyüdüm. Fakat Vietnam'da kaldıkça zalimliğimizin yalıtılmış ayrılmış bir şey ya da sapkınlık olamdığını, savaşın kendisinin zalimlik ve gaddarlık olduğunu daha da iyi anladım. Bu büyük bir hikayeydi ve nadiren haber oluyordu. Evet, ordunun etkinliği ve yöntemleri bazı iyi haberciler tarafından sorgulandı. Fakat işgal kelimesi asla kullanılmadı. Kullanılan halkı "sakinleştici" kelime "kuşatılmış"tı. Amerika, Vietnam'ı kuşatmıştı.

İyi niyetli devin budalaca işler yaparak Asya'da bir bataklığa saplandığı kurgusu durmadan usanmadan tekrarlanıyordu. Sarsıcı gerçeği açıklamak My-Lai katliamı hakkındali atlatma haberleriyle geri dönen Daniel Ellsberg ve Seymour Hersh gibilere kalmıştı. My-Lai katliamının yaşandığı 16 Mart 1968 günü Vietnam'da 649 gazeteci vardı ve hiçbiri katliamı haber yapmamıştı.

Vietnam'da ve Irak'taki kasıtlı politika ve stratejiler neredeyse bir soykırıma dönüşmüştü. Vietnam'da evlerinden zorla tahliye edilmiş insanlar ve serbest ateş bölgelerinin yaratılması; Irak'ta 1990'larda dayatılan Ortaçağ kuşatmalarından farksız Amerikan ambargosu ve UNİCEF'in kayıtlarına göre beş yaşın altında öldürülen yarım milyon çocuk....

Irak ve Vietnam'da yasaklı silahlar kasıtlı olarak sivillerin üzerinde denendi. Ajan Orange Vietnam'daki genetik ve çevresel yapıyı değiştirdi. Ordu buna Cehennem Operasyonu adını verdi. Kongre üyeleri bu ismi fark ettiklerinde daha sempatik bir isim olan "Çiftlik İşçisi" operasyonu ile değiştirdiler, ama değişen bir şey olmadı. Irak savaşında Kongre üyeleri savaşa ne kadar çok tepki gösterdiler.Demokratlar bu işgali lanetlediler, yeniden isimlendirdiler ve uzattıkça uzattılar.... Vietnam Savaşı sonrasında yapılan Hollywood filmerli de "kabul edilmezi normalleştiren" medyanın birer uzantısıydı. Evet, içlerinde ordunun yöntemlerini eleştiren birkaç tanesi vardı, ama hepsi de işgalcilerin pişmanlılarının üstünde durmaya büyük bir özen göstermişlerdi. 

Bu filmlerden ilki şimdi bir klasik haline gelmiştir: Mesajı "Amerika acı çekmiştir, Amerika felakete uğramıştır, Amerikalı çocuklar doğulu barbarlara karşı ellerinden gelenin en iyisini yapmışlardı" demek olan The Deerhunter (Avcı). Filmin mesajı diğerlerinden daha olumsuz ve kincidir, çünkü filmin yapımı ve oyunculuğu göz alıcıdır. Söylemem gerekir ki bu benim bir sinema salonunda yüksek sesle protesto etmeme sebep olan tek filmdir. Oliver Stone Platton (Müfreze) filminin savaş karşıtı bir film olduğunu ve içinde küçük de olsa Vietnamlıları birer insan olarak gösteren sahneler olduğunu söyler. Fakat aynı zamanda bu film işgalcileri savaşın kurbanları olarak göklere çıkartmaktadır.

Bu konuşmayı hazırladığım sırada The Green Berets (Yeşil Bereliler) filminden bahsetmeyi düşünmüyordum. Ta ki ertesi gün John Wayne'nin yaşayan ene tkili oyuncu olduğunu okuyana kadar. John Wayne'nin oynadığı Yeşil Bereliler filmini 1968'te bir cumartesi akşamı Montogoery Alabama'da izledim. (Orada daha sonradan adı kötüye çıkan vali George Wallace ile röportaj yapmak üzere bulunyordum). Vietnam'dan yeni dönmüştüm ve bu filmi nasıl bu kadar abüsrd olduğuna inananmıyordum. Bu yüzden yüksek sesle güldüm, güldüm, güldüm... Tabii benim gülmemden dolayı ortalığı buz gibi bir hava sarmıştı. Yanımdaki güneydeki Freedom Rider hareketinin üyesi arkadaşım bana dönüp dedi ki: "Hemen dışarı çıkalım bu yerden, çabuk kaçalım..."

Otele dönerken bütün yol boyunca takip edildik. Fakat bizi takip edenlerin birisinin bile kahramanları John Wayne'nin yalan söylediğinin ya da o savaşa gitmek zorunda olmadığının farkına varıp varmadıklarından şüpheliyim. George W.Bush ve Dick Cheney'in de fark edilebilir bir biçimde beklediği gibi Wayne'nin yapmacık oyunculuğu binlerce Amerikalıyı Vietnam'a ölümüne gönderdi.

Geçen yıl Nobel ödülünü aldığında oyun yazarı Harold Pinter çığır açan bir konuşma yaptı: "Neden?" diye sordu ve ben de cevapladım: "Çünkü Amerikan devleti suçları yüzeysel olarak kaydederken, onları sadece yazılmış belgeler olarak bırakırken Stalin yanlısı Rusya'da hüküm süren sistematik vahşilik, geniş bir alan yayılmış zalimlik, bağımsızlığın amansız baskısı Batı'da çok iyi biliniyordu." Ve hala bu ortadan kaldırma ve sayısız insanın çektiği acıların nedeni olarak sınır tanımaz Amerikan gücü görülebilirdi. "Fakat" dedi Pinter, "bunu bilemezdiniz. Bu asla olmadı. Hiçbir şey asla olmadı. Hatta olurken bile olmuyordu. Hiç fark etmez, Faydası yok". Pinteri'in sözlerinde gerçeküstücülükten fazlarsı vardı. BBC ise İngiltere'nin en iyi oyun yazarının sözlerini göz ardı etmişti.

Kamboçya'yla ilgili birçok belgesel yaptım. Birincisi Sene Sıfır: Kamboçya'nın Sessiz Ölümü'ydü. Bu belgesel Pol Pot'un yükselişi için gerekli olan çözünmeyi gerçekleştiren Amerikan bombardımanını anlatıyordu. CIA dosyaları buna hiç şüphe bırakmıyor ki, Nixon ve Kissinger'ın başlattığını Pol Pot tamamlamıştı. Sene Sıfır belgeselini PBS'ye teklif ettim ve Washington'a götürdüm. Belgeseli izleyen PBS yöneticileri şok oldular. Kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar. Sonra bende dışarıda beklememi istediler. Sonunda kapıdan biri göründü ve bana "John çektiğin filme hayran kaldık ama Amerikan hükümetinin Pol Pot'un yolunu açtığını söylüyor olması bizi rahatsız etti" dedi. "Kanıtlarımın doğruluğundan şüphe mi ediyorsunuz?" dedim. Çok sayıda CIA dökümanından alıntı yapmıştım. "Ah,hayır..." diye cevap verdi, "Fakat bir hakem gazeticiyi danışmak için çağırmaya karar verdik".

Bu "hakem gazeteci" terimi geçmişte George Orwell tarafından icat edilmiş olabilir. Ve sonuçta bula bula çağırdıkları kişi Pol Pot tarafından Kamboçya'ya davet eilen üç gazeteciden biriydi. Ve  elbette filmin yayınlanmasına taraftar olmadı ve PBS'den bir daha haber alamadım. Sene Sıfır, 60 değişik ülkede yayınlandı ve dünyadaki en çok izlenen belgesellerden biri oldu. Amerika'da ise hiç gösterilmedi. Kamboçya'da yaptığım beş belgeselden sadece bir tanesi New York'taki PPS istasyonu WNET tarafından gösterildi. İnanıyorum ki sabaha karşı birde gösterildi. Herkesin uyuduğu bir saatte ve sadece bir kez yayınlanmasına rağmen Emmy ödülünü kazandı. Ne muhteşem bir ironi! Ödüle layık bir belgesel, ama izleyicisi yok!

Harold Pinter'in sarsıcı gerçeği inanıyorum ki emperyalizm ve faşizm arasında bir bağlantı kurmak ve daha önce neredeyse hiç anlatılmamış tarih için verilen savaşı betimlemekti. Bu medya çağının büyük sessizliğiyle. Ve bu bugünkü propagandanın gizli kalbiydi. Propagandanın o kadar geniş bir faaliyer alanı var ki, ben Amerikalıların çevrilen işleri mümkün olduğunca anlamaları ve bilmelerine her zaman şaşırmışımdır. Biz burada kesinlikle bir sistemden bahsediyoruz, tek tek kişilerden değil. 

Bugün çok sayıda insan problemin George W.Bush ve onun çeteci olduğunu düşünüyor. Evet, Bush çetesi varılabilecek en uç noktadalar. Fakat deneyimlerime dayanarak söylüyorum ki, onlar daha önce olanların aşırı bir versiyonu olmaktan başka bir şey değiller. Yaşamım boyunca Demokratlar Cumhuriyetçilerden daha fazla savaş başlattılar. Bu gerçeği göz ardı etmek gelecekte propaganda sisteminin ve savaş üretme sisteminin devam edeceğinin bir garantisidir.

İngiltere'de on yıldır iktidarda olan demokrat partinin bir kolu var. Görünürde bir liberal olan Blair, modern çağın herhangi bir başbakanından daha fazla kez İngiltere'yi savaşa soktu. Evet, şimdiki oyun arkadaşı George Bush, ama ilk aşkı yirminci yüzyılın son zamanlarının en acımasız başkanı Bill Clinton'dı. Blair'in halefi Gordon Brown da bir Clinton ve Bush tutkunu. Geçen gün Brown dedi ki: "İngiltere'nin İngiliz İmparatorluğu yüzünden özür dilemek zorunda olduğu günler sona ermiştir. Bunu kutlamalıyız."

Blair gibi, Bush gibi, Clinton gibi Brown da tarih için verilen savaşın kazanıldığı, İngiliz İmparatorluğu'nun yönetimindeki Hindistan'da İngilizlerin aç bıraktığı milyonların unutulacağı liberal gerçeğine inanıyor. Tıpkı milyonlarca insanın Amerikan İmparatorluğu'nda öldüğünün unutulması gibi. Ve Blair gibi halefi de profesyonel gazeteciliğin kendi tarafında olduğundan emin. Farkında olsa da olmasa da çoğu gazeteci kendini doğal bir merkez, modern hayatın dayanak noktası olarak gösteren, kendini ideolojisizlik olarak niteleyen bir ideolojinin taraftarları olmak için tımar ediliyorlar. 

Bu bugüne kadar gördüğümüz en tehlikeli ve güçlü ideoloji için çok iyi bir şey olabilir, çünkü bunun sonu belirsiz. Bu liberalizm. Ben liberalizmin meziyetlerini inkar etmiyorum, aksine liberalizm hepimizin yararına olacak bir şey. Fakat onun tehlikelerini, sonu belirsiz politikalarını ve propaganda için harcanan bütün gücü inkar edersek sonra gerçek demokrasi hakkımız hiç saymış oluruz. Çünkü gerçek demokrasiyle liberalizm aynı şeyler değil. Liberalizm 19.yüzyılda elit sınıfa bir koruma olarak ortaya çıkmıştır. Oysa gerçek demokrasi asla elit sınıfa devredilemez. Gerçek demokrasinin uğruna savaşılır, çaba gösterilir.

Savaş karşıtı bir koalisyon olan United For Peace and Justice'in kıdemli üyelerinden birinin sözlerinden alıntı yapacağım. Diyor ki: "Demokratlar gerçeğin politikalarını kullanıyorlar." Bu bayanın liberal tarihteki dayanak noktası Vietnam. Başkan Johnson'ın bir Demokratlar Kongresi'ndeki savaş karşıtı oylamadan sonra askeri birlikleri Vietnam'dan geri çektiğini söylüyor. Aslında olay bu değildi. Askeri birlikler Vietnam'dan tam dört uzun yıl sonra çekildi. Bu süre boyunca Birleşik Devletler Vietnam, Kamboçya ve Laos'ta bombalarla önceki yıllarda öldürdüklerindne daha fazla insan öldürdüler. Irak'ta da olan budur.

Bombardıman geçen yıldan beri ikiye katlandı ve bu rapor edilmiyor. Peki bu bombardımanı kim başlattı? Bill Clinton başlattı. 1990'lar boyunca Clinton, Irak'ta örtülü bir deyişle uçuşa yasaklı bölge olarak tabir ettiğimiz bölgeye bomba yağdırdı. Aynı zamanda da Irak'ı daha önce de bahsettiğim gibi 500 bini çocuk olarak kaydedilen, belki bir milyon insanı öldürerek ekonomik yaptırım denilen bir ortaçağ kuşatmasına maruz bıraktı. Sözde ılımlı medyamızda bu kıyım neredeyse hiç haber yapılmadı. 

Geçen yıl John Hopkins Halk Sağlığı Enstitüsü'nün yaptığı bir araştırmada Irak işgalinden beri 650 bin Iraklının işgalin doğrudan sonucu olarak öldüğü belirlendi. Resmi kayıtlar Blair hükümetinin bu rakamı güvenilir kabul ettiğini gösteriyor. Şubatta haberin yazarı Les Roberts bu rakamın Fordham Üniversitesi'nin Rwandan soykırımıyla ilgili yaptığı çalışmadaki ölü sayısıyla aynı olduğu söyledi. Medyanın Robert'in şok edici açıklamasına cevabı sessizlikti. Bir nesli organize bir şekilde öldürme serüveninin en muhteşem kısmı bu olaydan başka ne olabilir ki! Harold Pinter'in dediği gibi: "Hiç olmadı ki. Fark etmezdi."

Kendini solda gören birçok insan Bush'un Afganistan'a saldırmasını destekledi. CIA'nın Usame Bin Ladin'in desteklediğini göz ardı ediliyor. Clinton yönetiminin Taliban'a gizlice arka çıktığı, hatta CIA'nın onlara üst düzey brifingler verdiği gerçeği Amerika'da neredeyse hiç bilinmiyor. Afganistan'dan geçen petrol boru hattının yapımında Taliban petrol devi Unical'ın gizli ortağıydı.

Clinton hükümetinden bir yetkiliye Taliban'ın kadınlara zulmettiği hatırlatıldığında, "Bu gerçekle yaşayabiliriz" diye cevap vermişti. 11 Eylül'ün bir sonucu olarak Bush'un Afganistan'a saldırmaya karar verdiğine dair güçlü bir kanıt yoktu: ta ki iki ay önceye yani Temmuz 2001'e kadar. Bu Birleşik Devletlerde halk tarafından neredeyse bilinmiyor. Tıpkı Afganistan'da ölen sivillerin sayısı gibi. Bildiğine göre sadece bir orta görüşlü gazeteci Londra'da The Guardian'dan John Steele Afganistan'da ölen sivillerin sayısını araştırdı. Ve 20bin sivilin öldüğünü belirledi. Tabii bu bundan üç yıl önceydi.

Filistin'in hala süren trajedisi sözde Liberal sol kanadın sessizliğinin ve boyun eğişinin en büyük parçası olmakta. Sürekli Hamas'ın İsrail'i yok etmeye ant içmiş olduğu söyleniyor. New York Times, Associated Pres, Boston Globe... Bir tanesini seçin. Bu yolu standart bir yalanlayıcı olarak kullanıyorlar ve bu yanlış. Hamas'ın on senedir ateşkes çağrısı yaptığını kimse yazmadı. Bundan da önemlisi İsrail gerçeğinin farkına varmalarıyla geçen birkaç sene boyunca Hamas'ın tarihsel ideolojisinin değişmesine maruz kaldığı temelde bilinmiyor ve İsrail'in Filistin'i yok etmeye kendini adaması tarif edilemeyecek derecede korkunç bir şey.

Glasgow Üniversitesi tarafından Filistin'le ilgili haberler üzerine yapılmış öncü bir çalışma var. İngiltere'de televizyon izleyen geön insanlarla görüşmeler % 90'ından fazlası kanuna aykırı yerleşimcilerin Filistinliler olduğunu düşünüyor. Danny Schecter'in ünlü  deyişiyle: "Ne kadar çok televizyon izlersen o kadar az bilirsin".

Son zamanların en tehlikeli sessizliği ise nükleer silahlar ve Soğuk Savaş'ın geri dönüşü üzerine. Ruslar açık bir şekilde Doğu Avrupa'daki sözde Amerikan koruma kalkanının onları küçük düşürmek ve boyun eğdirmek için tasarlandığını anladılar. Yeni bir Soğuk Savaş başlatan Putin'den burada önceki sayfalarda bahsediliyor ve uzun süredir özlemle beklenen Güvenilir Silah Yenilenmesi adı verilen ve geleneksel savaşla nükleer savaş arasındaki ayrımı belirsizleştirmek için tasarlanmış tamamıyla yeni Amerikan nükleer sisteminin gelişimiyle ilgili büyük bir sessizlik var.

Bu sırada İran'da Irak'ın işgali öncesi oynadığı rollerin neredeyse aynısını oynayan liberal medyayla birlikte yumuşamaya başladı. Demokratlara gelince, Barak Obama'nın nasıl da Washington'daki eski liberal kuruluşların propaganda organı olan Dış İşleri Konseyi'nin sesi olduğuna bakın. Asker kuvvetlerinin geri çekilmesini isterken Obama şöyle yazmıştı: "İran ve Suriye gibi uzun vadedeki düşmanlarımıza karşı orduyu savaşa sürmemeliyiz." Bir de bunu liberal Oboma'dan dinleyin: "Geçen yüzyıldaki büyük tehlike sırasında liderlerimiz Amerika'nın örnek alınacak kahramanlık sayılacak bir biçimde dünyaya yol göstermesini ve onu yükseltmesini ve bizim sınırların ötesinde özgürlük arayan milyarlarca insan için ayağa kalkıp savaşmamızı sağladılar."

İşte bu propagandanın - isterseniz beyin yıkamak deyin - özü: Bütün Amerikalıların ve Amerikalı olmayan birçok insanın hayatlarına sızmak. Sağcıların solculara, laiklerden dindarlara pek az insanın bildiği gerçek son yarım yüzyılda Amerikan yönetiminin pek çoğu demokrasiler olmak üzere 50 hükümet devirmiştir. Bu süre boyunca otuz ülkeye saldırlmış ve bombalama yapılmış ve sayısız hayatlar kaybedilmiştir. Bush'un darbeleri haklı ve yerinde görülebili, ama ayağa kalkıp milyonların özgürlük arayışı için savaşmak hakkındaki demokrat zırvalarının çağrı sirenlerini kabul ederek işte o zaman tarih için verdiğimiz savaşı kaybetmiş oluruz. Ve o zaman derin bir sessizliğe gömülürüz.

Peki ne yapmalıyız? Bu soru konuşma yaptığım konferanslarda sık sık sorulur. Hatta bu konferanstaki toplantılar kadar bilgi toplantılarda bile sorulması ilginç değil midir? Benim deneyimim şudur: Üçüncü dünya ülkeleri denilen ülkelerde yaşayan insanlar bu soruyu nadiren sorarlar, çünkü ne yapacaklarını bilmektedirler. Kimisi canıyla, kimisi özgürlüğüyle bedel öder, ama ne yapacaklarını bilmektedirler. Bu soru demokratik sol'daki - küçük "d" - insanların cevabını hala bulamadığı bir sorudur. Gerçek haber, sarsıcı haber her zaman en önemli güç olarak kalacaktır. Bizim medyanın halk için çalıştığına kanmak tuzağına bizim düşmememiz gerektiğine inanıyorum. Bu Stalinci Çekoslovakya'da da doğru değildi, günümüz Birleşik Devletleri'nde de doğru değil.

Gazeteci olarak çalıştığım yıllar boyunca halk bilincinin günümüzde yükseldiği kadar hızlı yükseldiğini hüç görmedim. Evet bunun şekli ve yönü belirsiz. Bunun kısmen nedeni halkın politik alternatifler bakımından şüpheye düşmesi ve Demokratların seçimle belirlenen solu parçalamak ve laikleştirmekte başarılı olmalarıdır. Bu beyin yıkamanın ölçüsünü, yüksek yaşam standardı mitolojisini ve imal edilen bu korku halini düşünürsek eleştirel halk bilincinin artmasının daha da olağanüstü olarak değerlendirebiliriz.

Neden New York Times geçen yıl o başmakaleyle gerçeği kabul etmek zorunda kaldı? Bush'un savaşlarına karşı olduğu için değil elbette - gazetede İran'la ilgili haberlerin kapladığı yere bakın. Bu başmakale halkın medyanın gizli kalmış rolünün farkına varmaya ve satır aralarını okumaya başladığının ender bir onayıdır. İran'a saldırılması halinde ortaya çıkacak tepkinin ve ayaklanmanın boyutu tahmin edilemez. Ulusal ve yerel güvenliğin başkanlıkla ilgili yönergesi acil bir durumda, Bush'a hükümetin tüm makamlarını kullanma yetkisini vermektedir.

Anayasanın askıya alınması olasılıksız değil - yüzlerce, binlerce terörist ve düşmanların etrafında şekillenen yasalar çoktan kitaba girdi bile. Saddam'ı El-Kaide'yle ilişkilendiren propagandalardan ve 11 Eylül saldırılarından beri uzun yol kat eden halk tarafından tehlikelerin anlaşıldığına inanıyorum. İnsanların Demokratlara oy atmasının tek sebebi var: aldatılmak. Fakat onların gerçeğe ihtiyacı var ve gazeteciler gerçeğin ajanları olarak çalışmalılar, gücün mensupları olarak değil.

Bence insanların hareketlerinin ürünü, birleşik medyayı gözlemleyen, analiz eden, ona muhalefet eden beşinci bir sınıf mümkündür. Her üniversitedde, her iletişim fakültesinde, her haber dairesinde gazeteciliği öğretenler ve gazeteciler kendilerine bu sahte tarafsızlık adı altındaki kan dökümünde oynadıkları rolü sorma ihtiyacındalar. Medya içindeki böyle bir hareket şu ana kadar bildiğimiz çehrenin reforma uğrayıp değişeceğinin müjdecisi olabilir. Bunların hepsi mümkün. Sessizlik kırılabilir. İngiltere'de Ulusal Gazeteciler Birliği köklü bir değişime gitti ve İsrail'i boykot etmek için çağrıda bulundu. Medialens.org adlı web sitesi BBC'yi birebir hesap vermeye çağırdı. Birleşik Devletler'de muhteşem asi ruhlar interneti halk arasında popüler hale getirdiler. Hepsini burada tek tek sayamayacağım. Tom Feeley'in İnternational Clearing House'dan Mike Albert's Znet'ine Counterpunch Online'dan FAIR'in çıkardığı harika işlere...

Irak'la ilgili en iyi habercilik internet sayfalarında ortaya çıktı: Dahr Jamail'in cesur gazeteciliği ve Felluce kuşatmasında şehrin içinde haber yapan Joe Wilding gibi vatandaş gazeteciler...

Grek Wilpert's araştırmaları çoğu şu an Hugo Chavez'de amaçlanan kötücül propaganda olarak geri döndü. Hata yapma, Venezüella'da batıdaki yozlaşmış RCTV yanlısı kampanyanın arkasında duran çoğunluk için konuşma özgürlüğüne bir tehdittir bu. Bizim geri kalanımız için çözmemiz gereken zorluk, zapt edilmiş bilgiyi yeraltından çıkarıp yükseltmek ve onu sıradan insanlara ulaştırmaktır.

Acele etmeliyiz. Liberal demokrasi kollektif bir diktatörlüğe dönüşmeye doğru ilerliyor. Bu tarihi bir değişim ve medyanın bunun görünen sahte yüzü olmasına izin verilmemelidir. Bilakis medyanın kendisi popüler,acil çözüme ihtiyacı olan bir soruna dönüşmeli ve hemen harekete geçilmelidir. Gerçeklerin muhteşem savunucusu Tom Paine insanların çoğunluğu gerçekleri ve gerek fikirleri reddettipinde kelimelerin Bastille'i dediği fırtına zamanının geleceği konusunda uyarıda bulunmuştu. İşte o zaman, bu zamandır.


John Pilger
çeviri: Duygu Hazır
Bu konuşma 16 Haziran 2007 tarihinde John Pilger tarafından Şikago'da yapılmıştır.
Derin Devlet, editör:Cem Küçük, 2008 kitabından


John Pilger'in bahsettiği adresler:






* "Mass media owned by the TCC (Transnational Capitalist Class) continues to promote the fear of terrorism as a form of hegemonic mind control." ... link



* In the absence of the old Soviet block there is no use for NATO except to act as the foot soldiers for American dirty work.

Obama apparently wants to commit more destruction than he has already. Turning Libya into an utterly failed state was not enough. That act unleashed ISIS and Boko Haram and a wave of refugees. The coup in Ukraine ignited a civil war. The Syrian government hangs on but at a terrible price. Russia answered the call to help but America doesn’t want that war to end and will continue to use its allies to prevent a cease fire or an end to the conflict altogether.

It seems that the end of his presidency has made Obama more anxious and therefore more dangerous. There are now “boots on the ground” in Syria, so far just 300 Special Forces, but even that small number is too high and represents the extent to which the United States is committed to maintaining the imperialist project.


Only the now inevitable Republican nominee, Donald Trump, questions this premise of American foreign policy. Hillary Clinton assisted Obama in his designs and the supposedly left wing Bernie Sanders warns of non-existent Russian aggression, supports presidential “kill lists” and thinks that having U.S. troops in Syria is a fine idea.... link


* Throughout the entire crisis the United States has insisted its motives are pure, including its new plans for deploying some 4,000 NATO troops, including about half American, on Russia’s Eastern European borders north of Ukraine.


President Barack Obama told the U.N. General Assembly last year that the U.S. had no economic interests in Ukraine. But former State Department official Natalie Jaresko served as Ukraine’s finance minister until recently and Vice President Joe Biden’s son sits on the board of a major Ukrainian company. U.S. investment also has increased since the coup... link




* Kerry wants more propaganda: "Washington has provided physical and digital training to more than 750 Journalists Worldwide and the US is increasing its funding to 2.5 million dolar..." news 2016






"There is No War On Terror... There is A War OF Terror"...John Pilger
"So if you don't want "immigrants" in your "country"
Stop funding these Terrorist!
And these "immigrants" stays at his OWN HOME.






"Always look for the truth from the ground up, rarely from the top down. 
Journalists are never real journalists if they are the agents of power, 
no matter how they disguise that role. 
Real journalists are agents of people." 






It is our duty to protect our Homeland.
What's your excuse "yankee", so far from your Homeland!?

___________________

___________________











12 Şubat 2016 Cuma

You All Are Hypocrites....










The number of migrants in Turkey is approached 3 million, 70 thousand people are waiting at the border, and Germany is preparing to "return" 750 thousand people to Turkey.
Who is the responsible then, of this war, for this immigrants? 
Who funded these terrorists?

This is called: "Genocide of Country's Demographic Structure", and that's what you are doing to Turkey. Just like in the past, with Gulf War. 500000 Peshmerga came to Turkey. The number of them is 2 million today, and here they are saying "We want to establish our own country. We want autonomy", and terrorize Turkey in Southeast Anatolia, of course with the help of "Westernes". I also don't approve what "our government" do. 

YOU ALL ARE HYPOCRITES.












Türkiye'deki göçmen sayısı 3 milyona yaklaşıp, 70 bin kişi de sınırda beklerken, Almanya 750 bin kişiyi Türkiye'ye "geri" göndermeye hazırlanıyor. Bu savaştan, bu göçmenlerden kim sorumlu peki? Teröristleri kim finanse ediyor?

Buna: " Bir Ülkenin Demografik Yapısına Yapılan Soykırım" denir ve Türkiye'ye yaptığınız da bu. Geçmişte "Körfez Savaşında" olduğu gibi, 500 bin peşmerge Türkiye'ye gelmişti. Bugün sayıları 2 milyon ve buralar bizim diyerek bölücülük yapıyorlar, "kendi ülkemizi kurmak istiyoruz, özerklik istiyoruz", diyerek Güneydoğu Anadolu'muzda terör estiriyorlar, tabii ki "batılıların" yardımıyla. Ve "hükümetimizin" yaptıklarını da onaylamıyorum.

HEPİNİZ İKİYÜZLÜSÜNÜZ.












750 bin göçmeni barındıramıyan Sen (Avrupa).
2016 da bana "Vizesiz Dolaşım" vereceksin ha!

Su gelir güldür güldür ,
Gel de yar beni güldür .
Bir damlacık kanım akmaz, 
Öldürürsen sen öldür.
:)






Nachrichten: 
"Deutschland ist geteilt* und ein Türkland ist gegründet."

* Das ist was Sie für uns wünschen...ich wünsche gleichfalls.

SB















ilgili haberler









"The people we are fighting today, we funded 20 years ago" H.Clinton
YET, YOU ARE STILL FUNDING!






SHOULD WE SAY BLACK WATER IS TRAINING PKK a.k.a PYD TERRORISTS...

Obama should stop sending Black Water's contractor killers to Syria and training PKK's sister terror organization PYD terrorists. They are crossing the border and killing Turkish security forces and civilians.
Democrats are playing dirty games and they will pay for it when the election day comes...
Gusan Yedic


























27 Ekim 2015 Salı

Europe, Refugees and Racism




Chomsky:
"I always felt Europe was more racist"
"EU opposition to Turkish accession is 'racist,' "

"If only the people of the United States knew what their government is doing and the crimes it has committed, one might think, they would rise up and change it. But, in fact, even if they were to read all the books by Noam Chomsky and all the material released by WikiLeaks, they could still vote the same politicians back in power and, ultimately, reproduce the same society. Information alone is not enough 
(Hardt and Negri, Declaration, 2012: 36).


Interview with Noam Chomsky on Racism in US and Europe by Mine Gencel Bek

US Media Coverage

MGB: [My husband and I] have been in the US more than a year and able to follow the media more closely. We are surprised that we hardly hear about Turkey on the news. When there is a big protest or a catastrophe, yes, we hear—but other than that, nothing. Turkey is not important for the US media.

NC: Not just Turkey. Nothing is reported here. For a couple of years, I went through the New York Times index just to see who was covered. The United States, of course, a huge amount on Israel. Then Latin America and Asia.

MGB: It is interesting that TV correspondents these days ask, “Where is Turkey?” They say, “We were supporting them for a long time through financial aid and so on. Now [the war against ISIS] is their war, and this is not our war. They should be [fighting], not us.”

NC: It is typical of reporting Turkey, only so far as it relates to US policies. For example, in the 1990s, when there were horrible atrocities being carried out in southeastern Turkey—thousands of villages were destroyed, people became refugees—all the arms were coming from the US. The flow of arms increased. There was no reporting. The New York Times has a bureau in Ankara and quite a good correspondent there. Nothing appeared about Turkish human-rights violations. In 2003, something extremely interesting happened. The US wanted Turkey to participate in the invasion of Iraq, and the Turkish refused. The government did not pay attention to the US, but simply responded to the population: 95% of the population was opposed. Turkey were bitterly attacked here. And at that point the press started to point to Turkish human-rights violations because Turkey did not follow US orders. That is the way it works. That is reporting Turkey, because it is not cooperating with the US coalition now.

MGB: Turkey accepted cooperating though this time to support the coalition.

NC: Yes, but they are not enthusiastic, so they get reported…

MGB: Media and freedom of speech are in a very bad shape now in Turkey.

NC: I first went to Turkey in 1999 to attend a court trial. A publisher published a book of mine. The publisher had been brought to the court. I went to visit the trial, and I insisted on being a co-defender in the trial. There was a lot of publicity on national television. I was interested to see how journalists wanted me to talk about Turkish atrocities. They asked things they could not report because it was the crime but wanted me to talk about on national television. So it was quite open.

MGB: We were also more optimistic for a while. There was an opening.

NC: There were lots of improvements—and then they went back. I think the reason for this reversion is this: the [European Union] made it very clear that no matter what Turkey does, they are not going to accept Turkey as a member. They keep claiming human rights. But every time Turkey passed some tests, nothing happened. The reason is that they do not want Turkey in the Union.


Forms of Race Discrimination in the US

MGB: With the Muslim population, of course…Here, when we watch the media, there is more qualitative reporting in the mainstream as well. Not on Fox TV, but in other mainstream media. But when we watched the Ferguson events after Michael Brown was killed by the police, there were racist connotations in the media. New York Times article claimed that he Brown was no angel by emphasizing that he was using drugs, had no success at school, and so on. Racism continues here. I personally think that if there was were no organized anti-racist power, the organization and solidarity among them, and protests, then things could be even worse. Racist remarks would continue to be made more openly.

NC: When you look at the New York Times, they do report racism in the South, but not much racism in the North, which is more settled. Take Boston. Take a look at the subway system in Boston. There is the subway here, the Red Line. Notice the route it follows: It goes to the edge of Cambridge. Why does it not go beyond to the western suburbs? Thirty years ago, right in the middle of the talk on racism and segregation, there was a proposal to extend the Red Line to the western suburbs, Arlington, and Lexington. They refused. Actually, I live there in Lexington. There are progressive, liberal, professional, and academic towns. They refused the extension, even though it would have been an enormous saving. It would have taken me 10 minutes to get to work instead of fighting traffic jams. Same for everyone else there. But they would not allow the subway to come because if they did, black kids from downtown Boston could get on the subway and walk around Lexington Center.

MGB: But what do people in Lexington think about it?  If the people there are more progressive, why did they not support that?

NC: They do not talk about it. They think that it is just not polite to talk about it. That kind of racism does not get discussed. There is the racism of other people, not us. It is the same with school busing. Those kinds of things are not reported.

MGB: The food [in the US] is more industrial and unhealthy. Fresh food is expensive. You see, for example in fast-food places, that the customers are mostly people of color who cannot afford more expensive and refined foods. That is also a big issue.

NC: There is not a big black community in Boston. But if you go to Philadelphia, for example, there are miles and miles of places with black communities. There is no supermarket. The supermarkets are all in white areas. Blacks have to buy food from small stores, which have much higher prices. To go to supermarkets, you have to drive. Here, too. Supermarkets are almost all out of the city. These are forms of discrimination. Most severe is the drug war, which is completely racist—it was designed to be a racist war. It targets black males. Blacks do not use drug more than whites do, but blacks are the ones who are arrested. It starts from police practices all the way to procedures. That is why we have a huge black population in jail. The drug war was started in the 1980s. It is essentially criminalizing black life. After the Civil War, African Americans theoretically had rights. But when a black man was standing in a corner, he could be arrested if somebody said he looked at a white woman. He could be arrested with “attempting to rape”. He could not get out of jail. Even though it was a $10 fine, he could not pay. It ended up meaning a huge black male population in jail. Then they became a slave labor force. Literally. The American Industrial Revolution in the late 19th century was heavily based on slave labor in the prisons. For the capitalist owners, that is much better than slavery. If the state maintains [prisons], you get [the labor for] free. Lots of industry developed with slave labor, black labor, in prison. That went on up until the Second World War. Then couple of decades, in the 1950s and 1960s, of high growth, when a black man gets a decent job, unionized, could buy a house, kids could get to college. By the 1970s, that ended. We moved to a neo-liberal period. The unions were destroyed. Sharp cutbacks. Minimum-wage benefits declined, and pretty soon, we had drug war, which reinstated what happened in the 19th century. Black males went back to jail. Hispanics, too, but primarily black males. They work but do not get paid, of course. This is 500 years of American history. The first slaves came here to Massachusetts 500 years ago.

MGB: In the next decades, the population statistics show that people of color will be the majority in the US. Would it make a difference?

NC: No. Whites are becoming a minority. Hispanic population is growing fast. Then the Asian population and the black population. Part of the reason for the extremely reactionary character of the South and Southwest is that people there recognize they are becoming a minority. They say so: “It is not our country anymore. It is not White, English, Anglo Saxon.” Germany is the same. Did you read what Merkel said about the Turks?


Racism of Europe

NC: They say, “Look, they refused to have blue eyes. They cannot be assimilated.” [Racism] is even worse in Europe than here.

MGB: We also felt the same, compared to our experience in Europe.

NC: I am not surprised. Europe is unbelievable. The most oppressed people in Europe are Romans. Discrimination against them is horrible. The people are Holocaust victims. They were treated the same as Jews, literally by Hitler. France was expelling them to Hungary and Romania, where they were going to be killed. When you do to Jews, [the media?] explodes. But when you do to Romans, no one writes about it. It is the same with Islam in France. It is shocking. In the suburbs, where the North African population lives, the racism they face is astonishing. I always felt that Europe is more racist than the US. It is more visible in the US because of the legacy of slavery, but in attitudes, Europe is just horrible. It was not that visible in Europe because of a more homogenous community. Almost everybody was almost the same. As soon as immigrants come in, it becomes very clear. What happened in Denmark was striking. Remember in Denmark.

MGB: Cartoons against Muhammed.

NC: And there was a big uprising. The history is interesting. There is about 7% Muslims in Denmark. That is a pure white Nordic community with 7% Muslims. The Ministry of Culture made a speech. Shortly after that, the newspaper published this cartoon mocking Muhammed. That had a reaction.

MGB: Was it like a provocation?

NC: Two years before, that same newspaper received cartoons mocking Jesus. They refused to publish it. That is the history. That is Islamophobia. But the way [the issue] was represented here was that Muslims are terrible, do not allow freedom of speech. The actual story is pretty much different. These days, it is not getting better, either.

MGB: What do you think about the use of digital tools by social movements?  We have at least witnessed Edward Snowden in the US. In Turkey, the Prime Minister’s corruption was at least revealed on the web. Do you have hope [for the Digital Age]?

NC: It is double-edged. It offers these opportunities, but also offers opportunities for white racists…What is unfortunate is that people are drawn to positions very much like their own. Say, the New York Times. Yes, there is a lot of criticism. Nevertheless, when you read the New York Times, at least you get some range of opinion. When you go to the Internet, what people do is to go to exactly these places where their opinions are expressed. So if you are on the left, you go to DemocracyNow; if you are on the right, you go to Fox News. You just never hear other opinions. People are getting restricted to their own point of view, which gets reinforced because that is what you hear.

MGB: Pew Research Center revealed that there is a kind of spiral of silence about Snowden on social media. He is not discussed much. When he is, it is in places to get approved. No one wants to be outside the spiral.

NC: Interesting. Here, I did some experiments and asked what kids in the last generation see. How do they react? Most of them do not seem to care very much.


Mine Gencel Bek - link
Teaches at the Department of Journalism, Faculty of Communication, Ankara University, Turkey. 

Noam Chomsky is Institute Professor in the Department of Linguistics and Philosophy at the Massachusetts Institute of Technology, Boston. A member of the American Academy of Science, he has published widely in both linguistics and current affairs. His books include At War with Asia, Towards a New Cold War, Fateful Triangle: The U. S., Israel and the Palestinians, Necessary Illusions, Hegemony or Survival, Deterring Democracy, Failed States: The Abuse of Power and the Assault on Democracy and Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media.




Noam Chomsky: 
"Avrupa ırkçıdır, Türklerle aynı sokakta yürümek istemez; ABD, Türkiye'de demokrasi istemiyor!"



Europe is crying only for, approximate, 500.000 refugees :)

“I think most people feel that we cannot maintain a system where perhaps 190,000 people will arrive every year – in the long run, our system will collapse. And that welcome is not going to receive popular support,” said Wallstrom, Sweden - link

"Migrant workers' house in Germany destroyed in fire. Five refugee shelters have been set alight in the German state in the last few weeks following the arrival of thousands of refugees fleeing war and poverty in the Middle East and Africa." 
20.10.2015-link


Turkey and Jordan to EU: Our Refugee Problem Is Bigger Than Yours...
“Until now, the management of these refugees has been only on the shoulder of neighboring countries,” 
link



Armed masked men around the Greek islands have been targeting migrant boats and turning them back, sometimes throwing their engines away, according to a damning HRW report. This follows witness claims of Greek border guards refusing asylum seekers entry. The report bases its findings on nine witness testimonies detailing cases of masked, often armed, assailants intercepting boats off the Aegean Sea coast, which are usually headed from neighboring Turkey carrying refugees from the Syrian war. The most recent case allegedly took place on October 7 and 9, when the attackers allegedly disabled the engines of several boats and even punctured holes in their inflatable hulls. Some of the boats were towed back into Turkish waters.
23.Oct.2015 - link


Europeans are Hypocritical, Crocodile tears for the dead children 
on the shores of the Aegean.


"Avrupa Komisyonu, Yunanistan ve İtalya başta olmak üzere göçmenlerin geçiş noktasında bulunan ülkelere 
2.4 milyar euro yardım yapacak
Avrupa Komisyonu yüksek sayıda göçmenle mücadele etmekte zorlanan Yunanistan ve İtalya da dahil olmak üzere 
bazı ülkelere krizle başa çıkabilmesi için altı yıl boyunca toplam 2.4 milyar euro yardımda bulunma kararı aldı.
Yardımın en büyük kısmını alacak İtalya'ya 560 milyon euro, Yunanistan'a ise 473 milyon euro verilecek."
10 Ağustos 2015 basın


Sorunu yaşayan sadece göçmenlerde de değil,
sömürgecilerin yarattığı terör yüzünden o bölgede 
yaşamak zorunda olanlarda zor durumda.


Pardon ama, bu ülkelerin mülteci sayısı nedir?
İkiyüzlü Irkçılar!!!



___________________