Translate

şehit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2017 Cuma

Refah faciası, tam bir casusluk olayıdır...





REFAH ŞEHİTLERİ ANITI - MERSİN



Refah faciası, tam bir casusluk olayıdır...



Türkiye, 2’nci Dünya Savaşının ilk sıcak etkilerini: 1940 yılında hissetmeye başlar. Muhtemel bir Alman saldırısını sınırda karşılamak amacıyla, Kırklareli ve Edirne üzerinden geçen bir hat üzerinde, savunma hatları kurulur. Boğazlar ve çevresindeki İllerde de, olağanüstü durum ilan edilir ve genel karartma uygulamalarına başlanır.


Alman Orduları: 1941 yılı Şubat ayında, Balkanlar üzerine, bir çığ gibi iner. Türkiye’deki tedirginlik iyice artar. 1939 yılından beri: “Yıldırım Savaş” taktiğiyle, çeşitli cephelerde peş peşe zaferler kazanan Alman Ordularının öncü Tümenleri: Romanya’yı işgal ettikten sonra, Bulgaristan içlerine ilerlemeye başlarlar.


17 Şubat 1941 tarihinde: öncü birliklerin, Bulgaristan-Türkiye sınırına varır. Böylece: Türkiye’nin çevresindeki ateş çemberi iyice daralır. Ankara, heyecanlı bir bekleyiş içindedir. Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Franz Von Papen: bu tedirginliği ortadan kaldırmak için, ülkesinin Türkiye’ye saldırmayacağı konusunda, yetkililere güvence verir. Müttefik ülkelerin temsilcileri de, başta İngiltere Büyükelçisi olmak üzere; Türkiye’yi kendi saflarında savaşa sürüklemek için çaba harcamaktadırlar.


Türkiye, savaşa girecek miydi? Yoksa, ani bir saldırı ile, savaşa girmek zorunda mı bırakılacaktı? Elbette, aklımıza, Birinci Dünya Savaşına girerken yaşadığımız, metazori durum, yani “Goben ve Breslav Zırhlıları” geliyor. Öyle ya; tarih tekerrürden ibarettir, hani yine, bir oldu-bittiye getirilip, Türkiye; İkinci Dünya Savaşına sokulabilir miydi? Elbette: gerek Almanlar ve yandaşları olan İtalyanlar ve gerekse bunların dışındaki, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere diğer ülkeler; Türkiye’nin kendi yanlarında savaşa girmesini istiyorlardı. (...)


(...) Fransız’ların, gemiyi yanlışlıkla batırdıkları ortaya çıkar ve gizli pazarlıklar sonucu, 2 savaş gemisi, tazminat olarak Türkiye’ye verilir. Böylece: ölen, 167 Türk gencinin hesabı kapatılmış olur.


Bu anıt, ordumuzun en seçme kahraman şehitlerinin anısına faciadan, 31 yıl sonra, 23 Haziran 1972 yılında, Atatürk Parkına konulmuştur. Japonya’nın Kushimoto kentinde Türk Şehitleri için dikilmiş bir anıt vardır. Bu anıtın kardeşi de, Mersindeki “Refah Şehitleri” anıtıdır. Çünkü: bu anıt aynı zamanda: Japonya’da görevden dönerken Japonya kıyılarında fırtına nedeniyle batan: Ertuğrul Fırkateynin de şehit düşen denizcilerimizi de anımsatmaktadır.


Deniz-Albay Osman ÖNDEŞ
Refah'ı Kim Batırdı? ayrıntılı yenidenergenekon:




* * *



KIŞKIRTMA VE YÖNLENDİRME İLE İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI'NA SOKMAK İSTEDİLER, GİRMEDİĞİMİZ HALDE 200 ŞEHİDİMİZ VAR. 


2.Dünya Savaşı'nda Dünya, sivil+asker - savaş halinde ve sonucunda 80 milyon kayıp vermişti...


TERÖR YÜZÜNDEN, SADECE BİRBUÇUK YILDA SİVİL HARİÇ 1100 ŞEHİDİMİZ VAR! YARALI/GAZİ HARİÇ!!!


“Polis Memurları Dayanışma Grubu” şehit sayısını ve isimlerini açıkladı. Çözüm sürecinin!!! sona erdiğinin ifade edildiği Temmuz 2015’le 2016 yılı sonuna kadar görevi sırasında hayatını kaybeden polis ve askerlerin sayısının 1093 olduğu belirtildi: ayrıntılı İlkkurşun



* * * 



“Refah Şilebi, 28 kişilik mürettebat denizaltıcı, 19 denizaltıcı subay, 63 astsubay ve 68 er ile İngiltere'de havacılık eğitimi görecek 1 hava subayı ve 20 hava öğrencisi olmak üzere toplam 199 personelle 23 Haziran 1941 tarihinde Mersin'den İskenderiye'ye hareket etmiştir. 


Savaşta tarafsız olduğumuzdan, Refah'ın güvertesine ve bordalarına Türk bayrağı bandajı yapılmış ve bu bayraklar reflektörlerle aydınlatılmıştır. Refah Gemisi Mersin'den hareketinden 5 saat sonra ağır hasara uğratılmıştır. Makineleri ve telsizi hasar gören Refah'ın dış dünya ile irtibatı kesilmiştir. Tahlisiye filikalarından, su üstünde kalabilen 1 tanesine personel binmiştir. 4 saat su üzerinde kalan Refah Şilebi, gecenin karanlığında sulara gömülmüştür."


Faciadan 36 saat sonra, 28 personelin filikayla Karataş mevkiine çıkmış, havadan ve denizden yapılan aramalarla sal üzerindeki 4 personelin 72 saat sonra kurtarılmış, 167 personel ise şehit olmuştur.


Deniz-Binbaşı Suat Gökçer Gökmen /PDF
Mersin Deniz Ticareti, Haziran 2016 
(Bu arada, denizmüzeleri sitesi geçici olarak kullanılmıyor! 03.01.2017)



* * *



Refah faciası, tam bir casusluk olayıdır.


Önceleri gemiyi Fransız denizaltısı Vichy’in ‘yanlışlıkla’ gönderdiği torpille batırdığı düşünülürken ilerleyen yıllarda İtalyan denizaltısı Ondina’nın işi olduğu öne sürüldü. Emekli deniz Albay Osman Öndeş ise, Türk denizaltıcılık tarihinin en trajik olayının İtalyan casuslar tarafından gerçekleştirildiğini belirtti.


Refah şilebi, İngiltere’nin inşa ettiği Reis sınıfı 4 denizaltıyı teslim almak için görevlendirilen askerleri taşıyordu. Gemi de toplam 199 kişi bulunuyordu ve ilk durak Mısır’ın Port Said Limanı’ydı. 


Mersin’den hareketetin hemen ardından meydana gelen patlama sonucu gemi batarken, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan 19 subay, 63 astsubay, 68 er, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan 1 subay, 20 Hava Harp Okulu öğrencisi şehit oldu. Geminin 28 mürettebatı hayatını kaybetti. 


4 subay, 15 astsubay, 5 er, 1 hava subayı, 4 hava harp okulu öğrencisi ve 3 mürettebat kurtulabilmişti. Refah faciası, Türk Denizaltıcılık tarihi’ne tek seferde en büyük kaybın yaşandığı facia olarak geçti. (link)



* * *


EK: 

2.Dünya Savaşı'nda Yunanistan'a Yapılan Yardımlar, Kurtuluş Vapuru ile Refah Vapuru:




* * *



ENG.

SS Refah was a Turkish cargo steamer of 3,512 tons built in 1901 by Robert Thompson and Sons as the SS Perseveranza for the Austro-Hungarian Empire, Perseveranza S.S.Co Ltd (Cosulich), Lussinpiccolo. In 1925 she had new owners and was renamed SS Persevera. 1931 Renamed SS Rafah for Turkish owners Barzilay & Benjamin. In 1941 she was torpedoed when 40 miles S of Mersin. She was a cargo steamer carrying 171 Turkish military personnel (150 seamen and 21 airmen) and 28 crew from Mersin to Egypt was sunk on June 23, 1941 by a torpedo fired by a Vichy France submarine. The vessel belonging to neutral Turkey was mistook for a vessel of Free France. Only 32 people survived the disaster.


Capt. Osman Ondes (Rt) on 12th December 2012 writes:

My recent book was based story on doubtful destiny of SS Refah that at present is filming for TV by Academie Production fm Istanbul. According my research for some years, I reached more acceptable result that, SS Refah has been mined (Limpet mine) by one of Italian Underwater Attack Team which they sticked to steering and propeller area of some Allied merchant ships before leaving either Port of Mersin or Port of Iskenderun. The most important name Cdr Luigi Ferraro was very experienced underwater attack team leader (Such Torpedo Men from II World War). During II World War he lived in Iskenderun as one of the Italian Consulate member but was Gamma member. He was able to stick limpet mines either at Port of Iskenderun or Port of Mersin (East Med of Turkey) to some merchant ships those were loading Chrome Mine on behalf of UK. He wrote his memories at his book " Un Italiano". (link)


With this so called "accident" they wanted to lure Turkiye into the WWII.... - SB.










İlgili:










İSTANBUL, İZMİR... :(
TÜRKİYE


10 Ağustos 2016 Çarşamba

ŞEHİTLER VARKEN....




Mardin ve Diyarbakır da saldırı, Şehitlerimiz var...


* 15 Temmuz'dan 3 Ağustos'a kadar 36 Şehit ve sayı artıyor...

"Terör örgütü PKK, 15 Temmuz’daki darbe girişiminin ardından saldırılarını artırdı. İlk hain saldırıyı 19 Temmuz’da Trabzon’da yapan PKK, o günden bugüne 36 güvenlik görevlisini şehit etti. En fazla şehit verdiğimiz il Hakkari oldu.


TRABZON’DA 3 ŞEHİT - 19 Temmuz
DİYARBAKIR’DA 3 ŞEHİT - 22 Temmuz
TUNCELİ’DE 1 ŞEHİT - 24 Temmuz
MARDİN’DE 3 ŞEHİT - 25 Temmuz
VAN VE DİYARBAKIR’DA 2 ŞEHİT - 26 Temmuz
SİİRT VE HAKKARİ’DE 5 ŞEHİT - 27 Temmuz
HAKKARİ’DE 8 ŞEHİT - 29 Temmuz
ORDU VE HAKKARİ’DE 4 ŞEHİT - 31 Temmuz


devamında:
SİİRT VE DİYARBAKIR 3 ŞEHİT - 9 Ağustos (1/2 basın)



10 Ağustos: .... 
Diyarbakır'ın Sur ilçesindeki tarihi On Gözlü Köprü yakınlarında polis servis aracına PKK'lı teröristlerce saldırı düzenlendi.


10 Ağustos: ..... 
Mardin'in Kızıltepe ilçesinde polis servis aracının geçişi sırasında PKK'lı teröristlerce yol kenarına park edilen bomba yüklü aracın infilak ettirilmesi sonucu çok sayıda polis ve sivil yaralandı.



Eksiği vardır, fazlası yoktur!
Bizim ŞEHİTLERİMİZ....
Güneydoğu kaynıyor, "nöbet"e gidecek misiniz? 
Ama kimin umrunda!






TOPLANTI SALONLARINDA ŞAKALAR YAPIP SIRITAMAZSINIZ!












18 Mart 2016 Cuma

Çanakkale - 1915








Siperlerde Düşman Gözetleyen Mehmetçikler -1915



Çanakkale Civarında Tahrip Edilen Binalar - 1915


Çanakkale'de Top Arabası Yanında Subay ve Erler - 1915





Allied forces naval ships at Dardanelles - Çanakkale, 1915


After the Republic, a reception is given in İstanbul. Ambassadors of all countries over the world is invited. 
A English attache major, looks with angry eyes to Mustafa Kemal.

Mustafa Kemal send his adjutant to learn why. 
He comes back and say: " Pasha, you killed his father in Çanakkale (Gallipoli)"
Mustafa Kemal: " Ask him, on what purpose was his father in Çanakkale?..."

Soldiers, in battle defending his homeland, is regarded as a Martyr,
So.. English, French or ANZAC soldiers who lost their lives in Çanakkale (Gelibolu), cannot be accepted as "Martyr", 
they came for invasion!....
Sorry, but the truth...







































Çanakkale Boğazı’na bıraktığımız mayınlar temizlenmiş, 
İstanbul’a giden yol açılmıştı!.. 





Cemal Bey ve rasıt “Mehmet”, uçuşlarında, tarihin seyrini değiştirecek bir keşfe imza atarlar: 

Hayat Tarih Mecmuası’nın “Ocak 1969” tarihli sayısında Cemal Bey şunları anlatır: “Boğaz mayınlanmıştı. Biz de düşmanın mayınları toplayıp toplamadığını keşfedecektik. Birkaç defa uçtuk, baktık ki mayınlar toplanmış. Durumu hemen kumandanlığa bildirdik. Bir gün sonra, 4 Mart’ta Nusret gemisi boğazı tekrar mayınladı. Bir gün sonra da İtilaf Devletleri’nin dev zırhlıları mayınları temizlediklerini sanarak boğaza saldırdılar.Ve ağır kayıplar aldılar.”

Soyadı kanunuyla “Durusoy” soyadını alacak olan Cemal Bey, tarihleri yanlış anımsıyor olsa da, Çanakkale Savaşı’nda yıllardır sorduğum sorunun yanıtını veriyor: 

Nusret’in suya mayın bıraktığı gecenin öncesinde, savaşın kaderini değiştirecek çok önemli bir uçuş vardır. O da, Cemal Bey’in yoldaşı “Mehmet” ile gerçekleştirdikleri uçuştur. Hem de, düşüp onarılmış bir uçakla!

18 mart günü, işgal güçlerinin donanmasını boğazdan geçirmekle görevli, kendisine mayınların temizlendiği yönünde bilgi verilen Fransız Amiral Emile Paul Amable Guepratte’ı yanıltan işte bu uçuştur..

Ertuğrul uçağının yolculuğunda Cemal Bey, tüm bu zorluklarda yanında olan “Mehmet”in gerçek kimliğini de şöyle açıklar.”Bakın o zaman yanımda bir makinist vardı: Vahran.. Ermeni’ydi bu çocuk. Usta bir montördü hani. Vahran’ın adını Mehmet yapmıştık.”

Sunay Akın, 2015










EK:


1915 yılında çekilmiş bu filmde çok nadir görüntüler var .Filmde Çanakkale Seddülbahir de İngiliz ve Fransız askerleri görüntülenmiş .görüntüler canlandırma değil tamamen gerçek çekimdir . Uzun bir açıklama yazdım lütfen okuyunuz .

Filmi Fransızlar çekmiş filmin başında Seddülbahir'e döşenmiş katı yakıtlı dekovil hattını görüyoruz . Dekovil hattı 70 cm lik ray üzerinde hareket eden tren sistemidir . Daha çok yuk taşımak için yapılmıştır özellikle maden ocaklarında bazı fabrikalarda kullanılır . Gemilerden gelen top mermileri ağır yükler bu hatla karanın iç kısımlarına taşınmıştır . Şuan Türkiye de çalışan katı yakıtlı dekovil hattı var mı bilmiyorum 1990 lı yıllarda Erzurum fuarında çoçukları gezdirmek amacıyla bir tane vardı . Binmiştim çok beğenmiştim hala var mı çalışıyor mu bilmiyorum ...Bildiğimiz kara trenin maketi gibi bir şey ...

Filmin başında Çanakkale nin iki efsane gemisi River Clayt ve Messana gemileri karaya çok yakın duruyor . River Clayt aslında sivil bir yuk gemisiydi . Bizim askerleri Truva atı gibi kandırmaya çalıştılar ama bizim topçular yemedi gemiyi kevgire çevirdiler . Bu gemi savaşta çıkarma gemisi olarak kullanılmış ve karaya oturmuştu . Bu gemi uzun süre burada kaldı . River Clayt gemisinin burun kısmında 2 adet buyuk top deliği var . Bizim toplar yaklaşırken delmiş . Üst güvertede top delikleri var . Massena gemisi burada güvenli bir koy yapılmak için bilerek karaya oturtuldu . Üzerindeki bacalar ve direkler tırpanlandı . Normalde çift bacalı Bouvet sınıfı yani yassı gövdeli yani dışardan bakıldığı zaman denizaltıya benzeyen bir sıradışı gemiydi . Ayrıca River Clayt gemisinin güvertesinden bir iskele sarkıtılmış ve güverte beyaz renge boyanıyor . Filmin ilk saniyelerinde buda çok net görünüyor. 

Kıyıda askerlerin kalacağı çadırlar kurulmuş . Ayrıca ahşaptan kulübeler yapılmış . Yagmurdan etkilenecek mazemeler için sanırım . 27. saniyede bizim Alman yapısı Kruup marka toplarımız görünüyor artık düşman eline geçmiş . Adamlar zafer pozu veriyorlar topun üzerinden . 1. dakikadan itibaren kamp yeri görünüyor buradaki sarıklı insanlar Hintli lejyonerler . 

İlerleyen dakikalarda bolca görünecekler . burada baya yığılmış bir malzeme ve çadırlar görünüyor . 1.18 de tekrar River Clayt yakın çekim gövdedeki deliklere dikkat.1. 43 te yıkık harap olmuş Osmanlı kalesi görünüyor . 1.50 den itibaren karşıdan açılan yoğun ateşle imha edilmiş top bataryalarımız görünüyor . Namluları gövdelerinden ayrılmış parçalanmış Kruup topları . 2.00 da top gövdesi üzerinde beyaz tebeşirle ALLAH BİZİMLEDİR yazısı yazıyor . Bu kısım çok önemli çünkü bu iki kelime Çanakkale'nin sloganı haline gelmiştir .

2. 27 de sahilden çekim yapılmış 3 adet Kızılhaç görevlisi yuruyus yapıyorlar . Bunlar sıhhıye görevlileri yan taraftada askerlerin taşlarla örüp yaptıkları basit odalar göze çarpıyor . 2.45 de deniz kenarında istihbarat eden Fransız askerleri görünüyor . Denizin temizliği ve güzelliği dalgalar özellikle çekilmiş romantik bir hava verilmiş .

3.03 te askeri birliğin yemek ihtiyacını karşılamak üzere getirilen canlı hayvan deposunu görüyoruz . Hayvanların yiyecekleri de unutulmamış . Balya balya saman var .hayvanların başındaki askerler Hintli lejyonerler .

3.17 de çıkartmada kullanılan tahrip olmuş çıkartma sandalları görünüyor hepsi parçalanmış . 3 28 den başlayan görüntüler askerlerin mutluluk tablosunu gösteren yapay bir sahne . Tamamen propaganda amaçlı . Biz buraya geldik . Burayı ele geçirdik . Rahatız huzurluyuz . Kimisi dans ediyor, kimisi köpekle oynuyor kimiside grup halinde deve güreşi oynuyor .

4. dakikada siper içinde yürüyen askerler görünüyor . arka planda River Clayt gemisi ve Massena gemisi görünüyor en sağdaki gemiyi bilmiyorum ne olduğunu . Muhtemelen askere mazeme taşıyan sağlam bir gemi olmalı . 

4. 37 de Massena gemisi çok yakından görünüyor . Geminin ilk hali vikipedi de var . Çift bacalı güzel bir gemiymiş ama bura amaç uğruna harcanmış . 5.04 te sanırım taş oda oda bir telgraf istasyonu . 5.34 te askeri malzemelerin yığıldığı bir meydan görünüyor . 

5.52 de gemilerden sandallarla gelen malzeme at arabalarıyla içerilere taşınıyor . 6 .21 de siper içinde tam tesisat bir asker grubu ilerliyor subaylar hariç 20 den fazla asker geçiyor. Belki de bir keşif grubu iç kısımlara gidiyorlar öncü birlik gidiyorlar bilemiyoruz .

6.59 River Clayt gemisinin güvertesi geminin bacası isabet almış top mermisi delip geçmiş . 7.21 de gövde üzerinde bir delik daha görünüyor bu daha buyuk . 7.38 de bir bayrak töreni var subaylar ve askerler selam durarak gönderdeki Fransız bayrağını indiriyorlar . Arkadaki taş yapı buyuk ihtimalle karargah binası . 

8.03 te kampın genel görünümü var . Burda atların depolandığı alan görüntülenmiş atların başlarında gene Hintli lejyonerler bekliyor . Çok sayıda at var sayısını sayamadım ayrıca bunların yiyeceği saman balyaları da stoklanmış . 8.34 te taş kütlesini kıran askerler görünüyor sanırım kırılan taş parçaları ile duvar yada bir yapı yapılacak siper takviyesinde de kullanılabilir bilemiyoruz amaçlarını.. .

8.50 filmin en önemli görüntüsü burada Fransızların kendi imkanları ile getirdikleri bir topu görüyoruz . Çalışma prensibi bizim Kruup toplarıyla aynı . Bunun namlusu daha kısa .mermi ağır makaralı vinçle insan gücüyle kaldırılıyor . Yukarı veriliyor burada bir asker mermiyi yağlayıp namluya sürüyor . Top ateş edince namlu yukarıda kaldığı için bir halat yardımı ile namlu aşağı çekiliyor . En az 4 kişi asılıyor . Mermiyi kaldırırken de 4 kişi zor çekiyor ve bu top Seyyit onbaşının kaldırdığı topun yarısı bile yoktur . Burada mermi daha ufak . bizim mermi 215 kg dı . Bizim topun gövde yüksekliği çok yüksek 5 basamakla çıkılıyor burda ise bele kadar bir yükseklik var . Yani bu tip topları kullanabilmek için en az 8 kişi lazım buradaki görüntüde herşey çok net görünüyor bu işi bir yada iki kişinin yapması bir mucize .

Daha sonraki görüntü kampa limana yüksek bir yerden bakış hemde panoramik geniş açıdan bakış . Arkada Seddülbahir kalesi görünüyor . limanın en sonunda da River Clayt gemisi görünüyor . 10.02 de Fransızların mermi sandıkları görünüyor aralarında boş açılmış sandıklarda var . Burada yüzbinlerce mermi fişeği stoklanmış sonu görünmüyor . 

Film burada bitiyor . Dediğim gibi tamamen Fransızların gücünü gösteren propaganda filmi bu kayıt… Film restarasyonu çok iyi Çanakkale savaşını daha net gösteren kayıt yoktur ...

Film kaynağı Guamont Pathe filmi hd izlemek için pencere altındaki hd tuşuna basınız. Facebook ta kaliteli bilimsel akademik yayına devam tarihe ilgi duyan herkes beni takip edebilir . 

Özgür Sanal - FB sayfasında video
















1 Mart 2016 Salı

BORDO








Ihlara vadisinin kenarında, başı dumanlı Hasan dağının kıyısında, Aksaray’da dünyaya geldi, 1988 yılında, Güzelyurt kasabasında.


1924’teki mübadele sırasında bugünkü Makedonya topraklarından göçen Türkler yerleştirilmişti oralara... O nedenle sarışındır hep Güzelyurt’un insanı, tıpkı Mustafa Kemal gibi... Enes de öyleydi.


Kendini bildi bileli subay olmak istiyordu. Sınava girdi, kazandı, Işıklar Askeri Lisesi’nin yolunu tuttu. Ailesine çok düşkündü. Çocuk yaşta hasret zordu ama, hayalini gerçekleştirdiği için çok mutluydu. 2007’de diplomasını alırken, mezuniyet yıllığına şunları yazdı:


“Beni yetiştiren ve bu kutsal yuvaya yollayan biricik anneme ve babama, mülakat sınavından önceki gece yüzüm yara olmasın diye gece boyunca başımda sinek avlayan dedeme, her türlü desteğini benden esirgemeyen anneanneme, yengelerime, dayılarıma, kardeşime ve yeğenlerime sonsuz şükran ve minnet duygularımı belirtmek istiyorum. Sizler çölde bulduğum çiçeklersiniz, bu çiçeklerin yaşaması için gerekirse kanımla sularım.”


19 yaşındaki delikanlının yüreği buydu. Sevdikleri için canını ortaya koymaktan çekinmeyen bir karakterdi.


Harp Okulu’na devam etti, üst seviyede başarıyla mezun oldu.


Hayata gülümseyerek bakardı. Herhangi bir zaman, herhangi bir konuda dargın, kırgın, üzgün veya umutsuz olduğunu hatırlayan yok. Sadece gözleri değil, sesi bile gülümserdi, daima neşeliydi.


Rock müzik severdi. Metallica’nın Duman’ın hayranıydı. Ama, Neşet Ertaş’ın Zeki Müren’in ve Zülfü Livaneli’nin yeri ayrıydı, rakının dibine vururlarken, kadeh kaldırırlarken illa onları dinlerdi.


Triatloncuydu. Üç branşın birarada yapıldığı, 1.5 kilometre yüzülen, 40 kilometre bisiklete binilen, 10 kilometre koşulan, mukavemet sporu... Yorulmak bilmezdi. Komando kurslarının dayanılmaz eğitimlerinde soluk alma güçlüğü yaşanırken, karda-yağmurda herkesin burnundan kan gelirken, bizimki şarkı söylerdi.


Elit birliğe seçildi, bordo bereli oldu. Yurtdışına kursa gitti. Elbette nerelerde görev yaptığını yazamam ama, Kıbrıs’ta Kuzey Irak’ta bulundu.


Kıbrıs’tayken Eljanna’yla tanıştı. Hollandalıydı. İki kız arkadaş tatile gelmişlerdi. Hani ilk görüşte aşk derler ya... Bizimki öyle oldu, adeta çarpıldı. Arkadaşlarına heyecanla anlatırken “sarı saçları çölden, mavi gözleri denizlerden çalıntı” diye tarif ediyordu. Gel gör ki, Eljanna’nın pek niyeti yoktu. Malum, Türk erkeklerinin tatil çapkınlıkları pek meşhurdu, Enes’in ilgisini de öyle zannetti, yüz vermedi, ülkesine döndü. Bizimki peşini bırakmadı. Allem etti kallem etti, mektup yazdı, internetten yazdı, telefon etti, sevimli sevimli fotoğraflarından gönderdi, çiçek gönderdi, şiir miir, bağladı... Atladı Hollanda’ya gitti. Eljanna Türkiye’ye geldi. Üç yıl böyle sürdü. Aşkları iyice alevlendi, ayrı yaşamaları artık mümkün değildi, evlilik kararı aldılar. Eljanna memleketini bıraktı, Türkiye’ye, Enes’in en sevdiği şehire, İzmir’e yerleşti. Enes bu taşınma sırasında güneydoğuda görevdeydi, gelemedi. Ankara’da yaşayan anne-babası İzmir’e geldi, müstakbel gelinlerinin taşınmasına, evi temizlemesine, eşyalarını yerleştirmesine yardımcı oldular. Düğün için, bu yaza niyet vardı.


Ve... Açılım ihanetinin kaçınılmaz neticesi olarak, şehir savaşı başladı. Enes, Cizre’deydi. Teröristlerin sözde karargahına 20 metre mesafede bir binaya konuşlanmışlardı. Aniden, hedef binadan “bixi” tabir edilen makineli tüfek kusmaya başladı. Enes’in bulunduğu odanın duvarları delik deşik oldu, tesadüfen vurulmadı. Gereken cevap verilip, hedef yokedildikten sonra, çıktı geldi arkadaşlarının yanına, sigara yaktı, her zaman olduğu gibi gülümsüyordu. “Dokuz candan sekizi gitti, tek canla counter strike oynuyorum” dedi.


Counter strike, teröristlerle mücadele edilen bilgisayar oyununun ismiydi. Henüz bir dakika önce ölümden dönmüştü ama, hâlâ espri yapıyor, can pazarını bilgisayar oyununa benzetiyordu. Korku denilen kavram, bu kahramanın yaradılışında yoktu.


Mermi yememişti ama, yüzüne, sol elmacık kemiğinin üzerine cam parçası saplanmıştı, gözü kılpayı kurtulmuştu. Bu çatışma nedeniyle “yara beratı, gazilik listesi” hazırlandı. Listede Enes de vardı. Duyar duymaz koştu komutanlarının yanına, ismini listeden sildirdi. “Asla kabul edemem, bu sıyrık için gazilerimizin suratına nasıl bakarım” dedi. Hakkı olan yaralanma iznini bile reddetti.


Cizre temizlendi.
Sur’a geçti.


Altı katlı bir binada keskin nişancı iki terörist vardı. Binanın konumu çok önemliydi. Dört sokağın kesiştiği köşe başındaydı, o bina alınmadan, o sokaklara girilemiyor, komşu binalara müdahale edilemiyordu. Tank atışı yapıldı. İki terörist öldürüldü. Bina ağır hasar almıştı. Ancak... O dört sokakta pozisyon alan teröristleri hareketsiz bırakabilmek için, o binaya mutlaka girmek, o binayı mutlaka elde tutmak gerekiyordu.


Enes’in başında bulunduğu tim, arka tarafına açılan delikten binaya girdi. 12 kişiydiler. Katlara dağılmaya başladılar.


O sırada... Çaprazdaki binadan roket fırlatıldı. Kolonlardan birine denk geldi. Tank atışıyla ayakta durmaya mecali kalmayan bina, kulakları sağır eden bir çatırtıyla çöktü. Mahalleyi toz bulutu kapladı.


Enes üsteğmen ve 11 bordo bereli astsubayımız, enkaz altında kaldı. Dokuzu kendi imkanlarıyla çıkmayı başardı. İki astsubayımız şehit olmuştu. Maalesef yazarken bile çaresizliği iliklerime kadar hissediyorum... Sol kolu beton blokların arasına sıkışan Enes kendinde değildi, ağır yaralıydı ama, nabzı atıyordu. Yaşıyordu.


Ne sağ kurtulan astsubaylarımız oradan çıkabildi, ne de Enes çıkarılabildi. Çünkü, binayı indiren roketin hemen peşinden, yoğun ateş açılmıştı. Binanın hakim olduğu dört sokaktan, mermi yağıyordu. Kafayı çıkarabilmek mümkün değildi. Zaten binaya yaklaşmak da yeterli değildi. Enes’i oradan alabilmek için, vinç gerekiyordu.


Tıbbi yardım bile mümkün değildi. AFAD ekipleri, canlarını hiçe sayıp öne atıldılar ama, nafile... Hareket eden her şeye saldırılıyordu. Hava karardı, defalarca denendi, olmadı, belli ki teröristlerin gece görüş dürbünleri vardı, zifiri karanlıkta bile ateş kesilmedi.


Üç gün sürdü!


Bana göre, filmi çekilmesi gereken üç gündür.


O daracık köşebaşında üç gün çatışıldı. Enes’i kurtarabilmek için, dört şehit daha verdik orada, iki özel harekat polisi, bir uzman çavuş, bir uzman onbaşı... Nihayet mahalle temizlendi.


Maalesef...
Enes için çok geçti.


Dedim ya, kolu sıkışmıştı. Her taraftan ateş edilen o labirent gibi sokaklardan vinç getirilmesi, hiç kolay olmadı. Mahallenin temizlenmesine rağmen, şehitlerimiz bir gece daha orada kaldı.


Bir bina, dört gün, yedi şehit... Yılışık televizyonlarımızın ruhsuz ana haber bültenlerinde, lütfedilip, 30 saniye filan yerverildi.


Enes’in naaşını Diyarbakır’da üç kişi yıkadı. İmam, dayısı ve bordo bereli devre arkadaşı üsteğmen.


Devre arkadaşı, Enes’in kulağına eğildi, “seninle beraber okuduk, beraber eğitim aldık, omuz omuza görev yaptık, ömrümün sonuna kadar hep yanımda olacaksın kardeşim” dedi, sonra da sırasıyla, alnından, ellerinden, ayaklarından öptü. Yıkadılar... Abdestini aldırdılar. Enes her zamanki gibi gülümsüyordu. Her zamanki gibi huzurlu, her zamanki gibi muzip muzip bakıyordu sanki... Kuruladılar bedenini... Yüzünü sildiler. Gözünden yaş geldi. Bir daha kuruladılar, gene yaş geldi, bir daha kuruladılar, gene... Devre arkadaşı darmadağın oldu, kendini daha fazla tutamadı, onun da gözyaşları boşaldı. İmam, hıçkırarak ağlayan üsteğmenin omzuna elini koydu, merak etme dedi, gözü arkada kaldı sanma sakın, cennetlik alametidir bu, için rahat olsun, bırak gözündeki yaş kalsın, arkadaşınız size cennetin kapısını araladı... Bitirdiler yıkamayı... Devre arkadaşı tekrar eğildi Enes’in kulağına, bekle bizi kardeşim dedi, tekrar sırasıyla alnından, ellerinden, ayaklarından öptü. Kucakladı. Tabuta yerleştirdi.


Enes’i son görev için Ankara’ya getirdiler.
Kocatepe Camisi’ne.




Her şehit cenazesinde yaşanan protokol kepazeliği, Enes’in cenazesinde de yaşandı.


Ahmet Kiziroğlu geldi, 500 tane korumayla... Çünkü malum, Enes gibilerini Cizre’ye Silopi’ye Sur’a gönderen Ahmet Kiziroğlu gibiler, 500 tane koruma olmadan camiye bile gidemiyordu. Asrın liderimiz zahmet edip gelmedi, gelseydi, 500 kesmez, 1500 korumayla gelirdi. Bakanlar, parti genel başkanları, milletvekilleri geldi, 500’er korumalarıyla, şoförleriyle, yalaka danışmanlarıyla... Hepsinin çocuğu ya asker kaçağı, ya bedelli... Kameralara poz verdiler, üzülüyormuş gibi yaptılar.


Enes’in halası avluya giremedi iyi mi... Hem yer kalmamıştı, hem de caminin etrafı binlerce polis tarafından sarılmıştı, kadıncağızı ittirip kaktırdılar, avluya sokmadılar. Neyse ki, Enes’in devre arkadaşlarının haberi oldu, boğuşa boğuşa halayı avluya getirebildiler.


Daha hazini... Kocatepe camisinde Enes’ten başka iki cenaze daha vardı. Biri, çöken binada şehit olan astsubaylarımızdan Doğukan Tazegül’dü. Diğeri ise, Ankaralı bir vatandaşımızdı. Ne oldu biliyor musunuz? O rahmetli vatandaşımızın ailesi, avluya giremedi! Babalarının tabutu başında cenaze namazını kılamadılar! Ağlaya ağlaya, dışarda, sokakta cenaze namazı kıldılar. Siyasiler gittikten sonra, avlu boşaldıktan sonra girip, babalarının tabutunu omuzlayabildiler. Gazeteciler de siyasilerle birlikte gittiği için, bu ailenin dramına sadece Enes’in devre arkadaşları şahit olabildi.


27 yıllık kısacık ömrüne, destansı kahramanlıklar ve ölümsüz bir aşk sığdırmayı başaran Enes... Cebeci mezarlığına getirildi.


Babacığı dik durmaya gayret ediyordu ama, yüreğinin yangını sesine yansıyordu, “sarı saçlı yiğidim, sarı sakallı yiğidim” diye haykırıyordu.


O yiğide toprak atılırken... Duyguları tıpkı o çöken binanın enkazı gibi yerlebir olmuş bir genç kız, Eljanna... Uğruna memleketini terkettiği adamın ardından gözyaşlarıyla mırıldanıyordu.


“Bu bir veda değil sevgilim, bu bir teşekkür... Hayatıma girdiğin için, beni mutlu ettiğin için, teşekkür... Beni sevdiğin için ve sevgimi kabul ettiğin için, teşekkür... Sonsuza dek saklayacağım hatıralarımız için, teşekkür... Şu an, çok iyi bir yerde olduğundan eminim. Tanrı seninle, biliyorum. Meleğim ol, daima yanımda kal ve beni koru... Ölüm kazanamayacak. Aşkımız kazanacak. Seni çok sevdim, seni çok seviyorum Enes... Bekle beni.”



Yılmaz Özdil 
Sözcü / 01.03.2016





:(




10 Ekim 2015 Cumartesi

İSYANLARDAYIM





* Hakkari'nin Dağlıca bölgesinde 6 Eylül 2015'de PKK'lı teröristlerce düzenlenen bombalı saldırıda 16 asker şehit olmuştu .... ULUSAL YAS İLAN EDİLMEDİ


* Hatay Reyhanlı'da 11 Mayıs 2013'te düzenlenen iki ayrı bombalı saldırıda 52 kişi ölmüş, 146 kişi yaralanmıştı...ki ölenlerin sayısı en az 3 kat fazla ... ULUSAL YAS İLAN EDİLMEDİ


* Şanlıurfa'nın Suruç ilçesinde 20 Temmuz 2015'te bombalı saldırıda 31 kişi ölmüş 104 kişi yaralanmıştı .... ULUSAL YAS İLAN EDİLMEDİ


* Iğdır'daki PKK teröristlerinin saldırısında 13 polisimiz şehit olmuştu ... ULUSAL YAS İLAN EDİLMEDİ


Son yıllarda ulusal yas ilan edilen olaylar: basın 7 Eylül 2015'a göre:


Ocak 2012, KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın vefatının ardından dört günlük ulusal yas,


Mayıs 2014, 301 işçinin hayatını kaybettiği Soma faciasının ardından üç günlük ulusal yas , ama akabinde 19 Mayıs kutlamaları da iptal. 5 ay sonra Ermenek’teki bir madende yaşanan su baskınında ölen 18 işçi için kamuoyu baskısına rağmen yas ilan edilmedi.


Temmuz 2014, İsrail tarafından Gazze'ye düzenlenen ve 1800'ü aşkın ölen Filistinliler için üç günlük ulusal yas,


Aralık 2014, Pakistan'da Taliban'ın Peşaver kentinde düzenlediği saldırıda çoğu öğrenci, 145 kişinin öldürülmesinin ardından bir günlük ulusal yas,


Ocak 2015, Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz el Suud'un vefatının ardından bir günlük ulusal yas,


(Hükümetin 'yas tutma' daki tuhaf çarpıklıkları!)


Haziran 2015, Demirel'in vefatının ardından üç günlük ulusal yas,


Bunların yanında:


2005'te ölen Papa II. Jean Paul için ilan edilen ulusal yas...


Ama,


17 Ağustos 1999 Marmara Depremi sonrasında "resmi" raporlara göre, 17.480 ölüm, 23.781 yaralı oldu. 505 kişi sakat kaldı. 285.211 ev, 42.902 iş yeri hasar gördü. Ancak ULUSAL YAS İLAN EDİLMEDİ...Tıpkı, 2011 yılında Van'daki depremde ölen 601 insanımız için ULUSAL YAS EDİLMEDİĞİ GİBİ....


11 Eylül saldırısı için 13 Eylül'de Türkiye'de ulusal yas ilan edilmişti...


Dağlıca ve Iğdır saldırılarından sonra Ulusal Yas İlan eden AZERBAYCAN DIŞINDA,
Senin için Ulusal Yas İlan eden Yabancı Bir Ülke Gördün mü Hiç?
Depremde ölenlerle, İkiz Kulelerde ölenler arasındaki fark nedir anlayamadım?
O hükümet bu hükümet hiç fark etmez.


Sen Charlie olabiliyorsan, onlar da Mehmet olabilir di....


Ama onlar Seni desteklerken, Beni öteliyordu...
Diğer yandan,
Onlar Seni Maşaları ile öldürürken, Beni suçluyorsun...
Ve Sen onları savunurken, sana kucak açanı elinin tersiyle itiyorsun.
Olmuyor kardeş, olmuyor.


ANKARA 100'e yakın ölü ve 400'e yakın yaralı 
(resmi olmayan, zaten hep saklarlar)


Şimdi sen kalk 3 gün yas ilan et....
Sanki yaşadığımız diğer olaylarda ölenler başka bir ülkenin vatandaşıydı...
6 Eylül'e kadar son birbuçuk ayda 81 şehit verdik be....
O zaman nerdeydiniz?
Şimdi bir de bana insan ayrımı yapıyorsun derler,
Hayır kardeşim
Ben ikiyüzlülüklerine, insan ayrımı yapmalarına kızıyorum...
Osmanlı İmparatorluğu'nda askere giden ben,zenginleşen sen
Üst makamlara gelen sen, alt tabakalara düşen ben
Zenginleşen sen, fakirleşen ben
Kurtuluş Savaşı'nda da askere giden ben, evde kalan sen
Ben askerdeyken, zenginleşen sen, fakirleşen ben...


İSYANLARDAYIM


Hak Hukuk dahilinde Eşit olduğu halde, eşit davranılmadığını iddia edenleri koru, mazlumu oynasın, acındırsın.... 
Sonra da, bana çifte muamale yap...
Hem içte , hem dışta.....
Bu tip davranışlar ikiye böler....
İstemesek de Sen Ben oluruz.


Bir de;


Demirtaş: "Taziye sahibi devlet değil halkımızdır. Bu saldırı devletimizin ve milletimizin bütünlüğüne değil, devlet tarafından halka karşı gerçekleştirilmiştir" demiş...


De get! Devlet eşittir Halktır, önce Devlet ve Hükümet ayrımını öğrenelim. Halk, tüm T.C. Vatandaşlarını kapsar sadece "Benim" dediğini değil, ayrıca siz bile halkımız dediğiniz "halkınızı" temsil etmiyor, katlediyorsunuz.


- ABD Ankara Büyükelçiliği; “Ankara’daki son saldırıyı kuvvetle kınıyoruz. Hepimiz birlik içinde teröre karşı durmalıyız” ....! demiş,


Kuvvetle kınayın tabii, desteklediğiniz kara Kuvvetinizi...!


BAŞIN SAĞOLSUN TÜRKİYE DEMEKLE DE OLMUYOR,
ELİNİ AYAĞINI KES ÖNCE SEN.


- Bir gün önce sosyal medyada yapılan bir paylaşımda: "En korkunç ihtimal de, Suruç 2 olabilir. Olası bi bombalı eylem en büyük katliamlardan birine yol açabilir, bu gayet ihtimal dahilinde. Mitingin yasal olması katliamın siyasi çılara dönüşmesine vesile olur, bu durum bile böyle bi saldırının ihtimalini arttırıyor” Hesaptan ayrıca, “Yarın orada ölürsem, asla ve asla ülkesini sevmedi demesinler. Ben bu ülkeyi, Edirneden Ardahan’a kadar çok sevdim”


Apollo Tapınağı'ndan gelen bir mesaj değildi bu elbet,
"Gitmeyin, Öleceksiniz" mesajı idi...!


GERÇEKTE;
Batılıların, bölücülerin, hedepe'nin ve işbirlikçilerin 9/11 eylimidir.....


Gladyatörlerin Sahnesindeyiz, 
Haçlı Seferleri 1. Çarpışma
1.Dünya Savaşı 2. Çarpışma
Kurtuluş Savaşı 3. Çarpışma
Kore (Nato ve ABD) 4. Çarpışma 
Gladyatörler 5 çarpışmada sağ kalırsa özgürlüğüne kavuşurdu...
Ama hiç bir zaman 5 çarpışmaya ömrü yetmez, çok azı özgürlüğü tadardı...
80'den bu yana 5. Çarpışma içindeyiz.
Özgürlüğümüze o zaman....


TERÖRÜN HER ÇEŞİDİNİ KINIYORUM
AMA YİNE DE İSYANLARDAYIM
SB
















NATO'dan  gelen "Türkiye'yi savunmaya, asker göndermeye hazırız "açıklaması...Hiç hayra alamet değil!


İşin özeti; bölücü terör örgütü PKK bitirici hamle için 1 Kasım sonrasına  yoğun hazırlık yapıyor. "Terörün belini kırdık" algı operasyonları ile millet yine narkozlanıyor.


NATO, dün demedi mi, "48 saat içinde konuşlanma kapasitemiz var" diye. Doğrudur!.. Tüm hazırlıkların tamam olduğuna inanıyorum...


Topraklarımıza "Rusya tehditi" bahanesi ile yerleşecek NATO, sizce kimi korur? Sudan bir sebeple çıkartılan ayaklanmanın ardından şöyle gözünüzün önüne tekrar getirin sıkılacak "insan hakları", "öz yönetim hakkı" mavralarını!


İngiltere, ABD, AB, Rusya anlaşır, paylarını alırlar. Sözde Kürdistan ile Büyük İsrail güvence altına alınır. Bizlere de dağa çıkmaktan başka çare kalmaz!


Ahmet Takan , devamı Yeniçağ















Başka açıdan da bakalım.....





Bir Fransız kaç Türkistanlı eder?
Yurdagül Atun

Günler önce yazdığım bu yazıyı yayınlamaktan vazgeçmiştim ama basın özgürlüğü altında dini duyguların tahrik edilmesi karşısında susamıyor insan…

Hakaret edilen Müslüman olunca atış serbest. Oysa Charlie Hebdo’nun Peygamberimize hakaret içeren karikatürleri ifade özgürlüğü kapsamında değerlendiren Fransız Mahkemesi, 2005 yılında Hazreti İsa ile ilgili bir reklam afişini yasaklatmıştı.

Ve en mühimi de Norveç’te Anders Breivik, okulda 77 kişiyi öldürdüğünde hiç kimse “Hristiyan Terörü” demedi.

E ölen Hristiyan olunca başka, Müslüman olunca başka oluyor nedense…
Milyonlar Paris’te acılı sözlerle terörü lanetledi.
Herkes özgürlük havarisi ama kendilerine özgürlük.
Uygar dünyanın dijital versiyonları; keşke daha önce bürünebileydiniz ete kemiğe…
Daha önce sızlasaydı yürekleriniz…
O çocuk ölülerinde dirileydi taş ruhunuz…

Demokrasi havarisi tiplemesi üzerinden siyaset yürütürken, demokrasinin ne demek olduğunu bileydiniz…
Tariflerini bozduğunuz kavramların efendisi olduğunuza tam da inandırmıştınız ki terörle karşılaştınız. Her toplumun, her ülkenin kendine özgü özellikleri olduğu da inkar edilemez bir gerçek de, kimse çıkıp, “ABD niye idamı kaldırmıyor, Batı ‘ötekileştirdiği’ insanlar için hangi adımı attı?” diye sormuyor. Dünya sözde Ermeni soykırımı iddiaları ile yatıp kalkarken, Fransa’nın Cezayir’de yaptıklarını kimse hatırlamıyor.

Ama;
Keşke ölmeseydi 20 kişi diyoruz… Bundan ötürü canlanmasaydı ölü vicdanınız…
Terörü lanetlemek için illaki canınızın mı yanması gerekiyordu?
Fransız ölünce mi anlamalıydınız ölüm acısını?
Türkistan’da, Irakta, Bosna’da, Filistin’de ölen 100’lerce Müslüman insan değil miydi?
Neden anlamadınız onların can pazarında neler çektiklerini?
Medyada kendilerine yer bulmayacak kadar mı değersizdiler?
Bozbulanık yüreklerinizdeki gönül gözü nasıl açılıverdi birdenbire?
Bırakın milyonları 10’larcanız üzgün olduğunu söyleseydi bari…
Hadi üzülmediniz, üzülür gibi yapaydınız, ne bileyim kınayaydınız teröristleri…

Oysa Türkistanlı, Bosnalı, Iraklı anneler de 9 ay taşımıştı yavrularını karınlarında…
Tıpkı sizlerin annesi gibi sevinmişlerdi doğunca…
Evlatları ölünce aynen sizin annelerinizin yüreği gibi yandı yürekleri…
Hatta korunaksız, tekinsiz bu dünyaya çocuk getirdikleri için sizlerinkinden biraz daha fazla üzülürlerdi…
“Ben öleydim, yavrumun yerine” derdi hepsi…
Anne her dilde anne, acı her dilde acıydı ama bilmediniz…
Milyonlar toplanmış Paris’te… Terörü lanetlemişler…
Sevindim; yüreğimde zerre haset varsa Allah bildiği gibi yapsın…
Terör bu, kimi, nerede vuracağı belli olmaz, tümüne lanet olsun;

Da;
İnsan merak ediyor işte…
Niye sustunuz şimdiye kadar?
Ya da lal olan dilleriniz nasıl açılıverdi birdenbire?
Soruyorum; sahi bir Fransız kaç Türkistanlı eder?

Yalquzaq, 21 Yan 2015



























26 Ağustos 2015 Çarşamba

SUBAY, TOPLUMUN YARARINI DÜŞÜNEN EN BÜYÜK VARLIK OLMALIDIR.








MUSTAFA KEMAL
ZABİT VE KUMANDAN İLE HASBİHAL




...Subay komuta ettiği insanların kendi bilgi ve yetkinliğinden yararlanması için, emrindekilerin dayanıklılık ve yiğitliklerinin bileşkesinden fazla dayanıklılık ve yiğitliğe sahip olmalıdır. Ve ancak bu suretle Piyade Talimnamesi'nin sözü geçen 266.maddesi* gereğince emrindeki erlere örnek olabilir...


...Subaylık demek kendini ve canını feda etmeyi kesinlikle göze almış olmak demektir...Subaylık zafer kazanmışcasına ve fedakarca savaşabilmektir. Bizim görevimizde ölüm vardır...


...Şu halde saygı duyulan subaylık unvanıyla bilinen insanların tamamı, görevlerinin ve yükümlü tutuldukları işlerin önemine ve büyüklüğüne uygun bir kişiliğe sahip olmalıdır. Bu önemli görevin en ayırt edici, başta gelen koşulu fedakar ve cesur olmak, kendini ve hayatı hiçe saymaktır. Bir subay, sanatı adına, hayatına ve varlığına hiç önem vermeyecektir. Gerek kendinin ve gerek yanındakilerin hayat ve hatta rahatını en iyi biçimde korumaya çalışacak, ancak sanatının ve işinin gerektirdiği anlarda bunları gözden çıkarmaya ve feda etmeye hazır bekleyecektir. Ve bu gibi anlarda bunları hiç düşünmeyecektir. Hayat ve rahatın hiç düşünülmemesi gerektiğinde, körü körüne atılacaktır. Namusun gereği budur. Görev bunu istiyor. Din ve millet bunu emrediyor. Vatan ve millete olan borcumuzu ancak böyle ödeyebiliriz...


...Ve yine, Subay o derece metin ve mert ve cesur olmalıdır...





*Piyade Talimnamesi - İkinci Muharebe Bölümü - Madde 266:
Subay, emrindeki erler için örnektir. İleri atılarak göstereceği örnek davranışla askeri de kendisiyle birlikte ileriye sürer. Subay, kıtasını sıkı bir disiplin altında tutarak büyük güçlüklerden ve çok fazla kayıptan sonra bile başarıya ulaştırır. Subay, askerlerinin neşe, keder ve bütün yoksunluklarına katılan sadık bir yol gösterici olmalıdır. Askerin tam güveni böyle kazanılır. Bu kutsal savaş görevleri için subay, daha barış zamanında nefsini eğitme yoluyla kendini yetiştirerek güçlendirmeli ve hazırlamalıdır.






Savaşta bulunan veya bulunmayan herkesin övgüsünü kazanan büyük asker ve 
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal hakkında 
Çanakkale savaşıyla ilgili olarak herkesin ittifakla
söylediği bir cümle vardır: 
“25 Nisan 1915’te (kara savaşlarının başladığı çıkartma günü) 
her iki taraftan hata yapan birçok kişi vardı. 
Tek hata yapmayan ise Mustafa Kemal’di”. 










"Buradaki vatan evladı daha 32 yaşında. Vatanına, sevdiklerine doyamadı. Bunun katili kim? Bunun sebebi kim? 
Düne kadar çözüm diyenler ne oldu da sonradan savaş diyor. Saraylarda 30 tane korumayla gezip, zırhlı arabalara binip 
'Şehit olmak istiyorum' diye bir şey yok. Git o zaman oraya git" 

Yarbay Mehmet Alkan








Yarbay Alkan’la ilgili disiplin soruşturması açılabileceğinin sinyalini İçişleri Bakanı Sebahattin Öztürk: 
“Kendisine şehit gözüyle bakmak lazım. O gözle bakınca da anlıyorum. 
Ancak üniformalı birisinin siyasetle ilgili bu tür açıklamalar yapması da doğru değil” . 
Jandarma Genel Komutanlığı Yarbay Mehmet Alkan hakkında disiplin soruşturması açtı!!!





Yarbay için soruşturma açılmasına neden olan sözlerinin yanından cenaze töreninde Erdoğan da protesto edilmişti. Cenaze töreninde Erdoğan’ı protesto eden gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan 3 kişiden 2′si tutuklanarak cezaevine gönderildi....












HER İFTİRAYI ATTILAR

Nitekim iftiralar anında başladı. Yarbayın “PKK-HDP ağzıyla konuştuğunu”, “PKK sözcülüğü yaptığını”, “Fethullah Terör Örgütü mensubu olduğunu” da öne sürdüler. Bu yalan, dolan, iftiralar bitmez. Daha buna yenileri eklenir. Bakarsınız komutanı sol örgütün mensubu gibi de gösterirler. Alevi olduğunu dile getirip saygısızca ifadeler kullanırlar.

Yaptığı açıklamalardan dolayı Jandarma Genel Komutanlığı, Yarbay Mehmet Alkan hakkında disiplin soruşturması başlattı. Tabii bunun sonucunda nasıl karar verilir bilemiyorum ama AKP’lilerin bu gelişmeyi yakından takip edeceğinden hiç kuşkunuz olmasın. Çünkü, AKP’nin aleyhine kim yazıyor, kim konuşuyorsa onların cezalandırılması için ellerinden geleni yapıyor, devlet imkanlarını da sonuna kadar kullanıyorlar.


CENAZE NAMAZI KILDIRILMADAN

Bakın şu hale, şehidimizin cenaze namazı bile kılınamadı. Son dönemde 6 şehit veren Osmaniye’de cenaze namazlarının kılınmasında düzen-intizam diye bir şey olmadığı görüldü. İl müftüsünün arkasında AKP milletvekilleri, il başkanı şehit ailesinin önündeki sıraya geçirilmeye çalışılıyor. Oysa şehit ailesinin arkasındaki sırada MHP milletvekilleri Mevlüt Karakaya, Seyfettin Yılmaz, Ruhi Ersoy ile Fahrettin Oğuz Tor bulunuyordu. Nedir yani AKP’li milletvekillerinin özelliği?

Nedense son dönemde cenaze namazı kıldıranlar, terör örgütü PKK’nın adını bile anmıyor, onları besleyen, eylemlere teşvik edenler için bir çift söz söyleyemiyor. Osmaniye’de, müftünün tutumu, yaşanan karışıklık, müftü ve AKP milletvekillerine olan tepkiler nedeniyle şehit yüzbaşının cenaze namazı bile kıldırılamadı. Bu durum, halkı daha da öfkelendirdi. Müftü, cenaze namazının mezarlıkta kıldırılacağını söyledi. MHP Kadirli İlçe Başkanı Çağlar Bağcılar’a sordum, “Mezarlıkta cenaze namazının kıldırılacağı söylenmesine rağmen orada da namaz kıldırmadılar. Bunu herkes bilsin” dedi.

Sonuçta, şehidimizin cenaze namazını kıldıramayan, terör örgütüne, onları koruyup, kollayan, besleyenlere tepki gösterilemeyen bir ülke haline getirildik. Eserinizle övünün!


ALLAH’A HAVALE ETTİ

Yarbay Mehmet Alkan’a disiplin soruşturması açanlar, ona ceza vermek isteyenler kendilerini Yarbay Mehmet Alkan’ın yerine koysunlar. Şehit edilen kardeşine cenaze namazı bile kıldırılamıyor. 

Komutan bir anda PKK’lı, Fethullahçı, Ergenekoncu yapılıyor. 

Telefonda Yarbay Alkan’a yazılanları, söylenenleri hatırlattım, cevabı “Hepsini Allah’a havale ediyorum. Başka ne diyeyim?” oldu. Disiplin soruşturması için de “Neye karar verirler bilemiyorum” dedi.

İşte biz telefonda konuşurken, “son dakika” haberi olarak Şemdinli’de iki askerimizin şehit edildiği belirtiliyordu. Şehit ağabey bu acı haberi bizden önce almıştı. Hatırlattığımda şunları söyledi:

“Kardeşimin şehit olmasından sonra onun son şehit olması, başkalarının da ocağında bu acıların yaşanmaması için dua ettim. Bunu yürekten diledim. Şemdinli’den iki şehit haberini aldığımda o ailelerinin nasıl acılar içinde olduğunu yaşayan birisi olarak biliyorum.”


Saygı Öztürk /kendi sayfası








Atilla Kıyat (Emekli Koramiral): 
Kardeşini kaybeden bir subay ve bu subayın bu çıkışı sadece kardeş acısından kaynaklanan bir durum değil, bugün ülkenin getirildiği duruma karşı da bir isyan. Malesef yıllardır ‘analar ağlamasın’ diyenler, bugün ‘ne mutlu şehit annelerine’ demeye başladılar. Yarbayımız da bu duruma isyan ediyor. TSK’nin yarbayımıza sahip çıkması lazım. Çünkü yarbayımız daha çok yeni olan acısı dikkate alınmadan malesef bir taraftan, belirli bir kesim tarafından linç edilmeye kalkışıldı. Yarbayımızın isyanı vatan için ölünmez isyanı değil. Vatan için ölünür. Ama vatanı bu hale getirenler biz vatan için öldüğümüz zaman onlar da bence siyaseten ölmelidirler.


Ahmet Keser (Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği Genel Başkanı): 
Acılı bir abinin sesi, TSK’nin kapalı kapılar ardında konuştuğunu cesaretle söyledi. Komutanlar da cesaretli olmalı. TSK pısırık tavır sergilememeli. Şehit Yüzbaşı Ali ve abisine herkes sahip çıkmalı, TEMAD olarak söylemlerin arkasındayız.Yarbay Alkan’ın üniformayla cenazeye gelip bu konuşmayı yapması bir birikimin sonucu. Bunlar sadece kendi duyguları değil, tüm silah arkadaşlarının duyguları. Şu güne kadar çözüm diyenler neden şimdi sonuna kadar savaş diyorlar? Siyasilerin oraya gelip gövde gösterisi yapmasından herkes rahatsız. Onlarla aynı safta durmak istemiyorlar.
basın