Translate

İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2025 Pazartesi

Türk İmparatorluğunun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje


 "Doğasının güzelliği yanında, Türk halkının hoşgörülü ve kahraman karakteri insanları kendine bağlar.

İnsan, savaştıktan sonra bile, dürüst bir düellodan sonra yapıldığı gibi Osmanlılara elini uzatır."

Trandafir G. Djuvara,

Romanya'nın İstanbul Büyükelçisi 1896-1900



Türk İmparatorluğunun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje (1281-1913)

Trandafir G. Djuvara


Önsöz

(...) Osmanlı Devleti'nin paylaşılmasıyla ilgili projelerin okunması kanımca hem çok tuhaf hem de epey öğretici. Ben bu araştırmadan çıkan dersleri belirtmeye çalışacağım.

Önce "Kutsal Topraklar"ın yeniden ele geçirilmesiyle ilgili, Haçlıların devamı sayılabilecek projeler var. Daha sonra, Türklerin Avrupa'ya yerleşmesini izleyen dönemle ilgili, daha özel nitelikleri bulunan planlar geliyor. Bunların bir bölümü, Papa X. Leon ve Papa V. Pius örneklerinde olduğu gibi, papaların hazırladıkları ve Hıristiyanlığın genel çıkarlarını göz önüne alan projeler. Diğerleri ise, I. François, XIV. Louis, Büyük Petro, Büyük Katerina, II. Josef, Napolyon ve Aleksandr gibi hükümdarların daha ziyade kendi çıkarlarını göz önünde tutan projeleri. Erasmus, Leibniz, Volney gibi filozof ya da bilim insanları da paylaşma tasarıları hazırlamaktan kaçınmamışlar.

Erasmus, pek de felsefi sayılamayacak bir üslupla Türklere karşı bir çeşit iddianame yazmış. Ona göre, "Türkler geçmişleri karanlık yabani insanlar" dır ( Gens barbara obscurae originis). "Hıristiyanların varlıklarını sürdürmeleri için Türkleri yok etmek gerek" -tir (Sic julare turcum ut exisstat chrtistianus, si dejicere impium, ut exoriatuır pius). Bu sözlerin son bölümü insanı şaşırtıyor.

Leibniz'in görüşleri siyasal niteliklidir. Asıl amacı Fransa Kralı XIV. Louis'yi, Hollanda seferine çıkmaktan vazgeçirmektir. Onu Mısır'ı fethetmeye yöneltmek için bir plan hazırlamıştır: "Sadece Mısır değil, tüm Doğu, ayaklanmak için, korkmadan güvenebileceği bir kurtarıcının gelmesini bekliyor. Mısır fethedilince Türk imparatorluğunun geleceği de belli olur ve her yanı çöker, " diyen Leibniz, Fransa kralının Osmanlılara karşı gireceği bir savaşta, diğer Hıristiyan krallarla anlaşabileceğini düşünüyordu; herhalde Fransızları bu yola çekebilmek için karşılaşılacak güçlükleri biraz fazla küçümsemişti. (...)

Louis Renault, Paris 1914


(...)


İstanbul'un (1*) Taksimi Projesi (1912)

Osmanlı İmparatorluğu'nun taksimi hakkında yaklaşık yüz kadar projeyi gözden geçirdik; bu paylaşmaya sadece komşu ülkeler değil, uzaktaki ülkeler de katılıyordu. Bu da yetmiyordu. İstanbul, uzlaşmaya varılmasını önleyen en önemli konu olduğu için, bu kentin taksimi de ayrıca ele alınmıştır.

Fikir L'Independance Belge gazetesi tarafından 7 Ocak 1912 tarihinde, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı Dörtlü Balkan İttifakı'nın savaşı başlamadan birkaç ay önce yayımlanmıştır. Bu görüş Selanik'teki bir muhabir tarafından gönderilen 29 Aralık 1911 tarihli bir yazıda bulunuyordu. Yazar, Doğu sorununun aslında İstanbul'un kime ait olacağında ve daha sonra Çanakkale Boğazı'nın anahtarını kimin eline geçireceğinde düğümlendiğini belirtir. Yazara göre Türklerin İstanbul için artık bir şey yapamayacakları ya da kentin emsalsiz konumundan yararlanamayacakları anlaşılmıştır, burası için 15 yılda en az on milyar frank harcamak gerekmektedir. Osmanlı İmparatorluğu bu parayı sağlayamaz, sağlayabilse de bu para kendisine çok ağır koşullarla borç verilir.

Şu halde tek çözüm kente uluslararası hüviyet kazandırılmasıdır; yani bu kentin güzel ve gelişen Hong Kong gibi imtiyazlı bölge haline getirilmesidir: Almanya Haydarpaşa'yı ve Asya'da bir kısım araziyi; Fransa Pera [bugünkü Beyoğlu-ç.n.] ve sırtlarını; Rusya Boğaziçi tepelerini; Avusturya Galata'yı ve deniz kıyısındaki mahalleleri; İngiltere İstanbul yakasını ve buraya bağlı mahalleleri alacak; İtalya'ya ise Trablusgarp verilecektir. Böylelikle İtalya Türk başkentinin taksiminden pay alma hakkını kaybedecektir.

Bu makalenin yazarı, eyaletlerin taksimi konusunda yüzyıllar boyu birbirine rakip olan devletlerin, bu kez mahallelerin paylaşımı hususunda birbirlerine rakip olup olmayacaklarını sormuyor. Boğaz tepelerine yerleşecek olan Rusya'nın, Boğaz'ın ve Karadeniz girişinin anahtarını elinde tutacağı derhal fark ediliyor, değil mi? Öte yandan, taksimin dışında bırakılan İtalya'nın, diğer devletlerin de Osmanlı İmparatorluğu'ndan bazı başka topraklar kopardıklarını ve buna rağmen İstanbul'un paylaşımından yararlandıklarını söyleyerek itiraz etmesi olası.

Yazar Osmanlı İmparatorluğu'nun duyarlılığını önlemek için, her mahalledeki imtiyazlı bölgeyi yönetecek delegeler konseyine bir Osmanlı yüksek komiseri atanmasını önerir. Kent açık liman ilan edilecektir.

"Sultan ve ailesi tabiatıyla ikametgahlarını muhafaza edecekler, buraları tarafsız bölge olacak ve efendileri istedikleri zaman ve diledikleri biçimde yaşamak için buralarda oturabilecektir. Osmanlı İmparatorluğu'nun gerçek başkenti Bursa olacaktır ve Osmanlı yönetimi evini barkını oraya taşıyacaktır."

Yazar önerisinin gerçekleşmesinin güç olduğunun farkında ki, şu sonuca varmaktadır: "Ne kadar tuhaf gözükse de bu hayal ürünü rüya gerçekleştiği takdirde dünya barışını sağlayabilecek güzel bir düştür." Çok olasıdır ki, bu rüya gerçekleşseydi bile, barış içinde yaşamaya hiç de istekli bulunmadığı izlenimini veren dünya, kolaylıkla başka uyuşmazlık konuları bulurdu.

Son zamanlarda yayımlanan bir broşürde (2*) Mösyö Ralf de Neriet, İstanbul'un papaya verilmesini ve papa hazretlerinin kesin olarak oraya yerleşmesini öneriyor: "Yazar, bu kitapta sunulan fikir, milattan sonra 4. yüzyılda Büyük Konstantin'in beyninde yeşermişti, diyor. "


Sonuç

Fransa'nın İstanbul'daki eski elçisi, daha sonra büyükelçisi olan müteveffa Mösyö Constans adında bir siyaset adamı vardı ve bundan 14 yıl önce bana şöyle demişti: "İnanın bana, Doğu'nun istikbali küçük ulusların olacaktır. " Doğu Avrupa'daki küçük devletlerin büyük devletler tarafından yutulacağını öngören genel kanının tamamen karşıtı olan derin bir görüştü bu. Şimdi, Mösyö Constans'ın kehaneti gerçekleşme yolunda, ama sonsuza dek bağımsız kalabilmek de o küçük devletlerin gayretine kalıyor.

Osmanlı devi birdenbire çökmemekle birlikte, yüzyıllar boyunca, yavaş yavaş, parça parça bölünerek harabe haline dönüştü. Bu yıkıntının temel sebepleri nedir? Önce, dünyanın bütün büyük imparatorluklarının sonunu getiren nedenler var; toprakların çok genişlemesi, kendilerine tabi ulusların çeşitliliği, bunları bir bütün haline getirebilmenin olanaksızlığı ve onlara tek bir milli şuur kazandırılamaması, nihayet toplumsal bir temele dayanmayan askeri güçlerin hareket olanağı bulunmayan bir yığın haline dönüşmesini kaçınılmaz biçimde izleyen disiplin ve otorite kaybı.

Genel nitelikli bu sebeplere Osmanlı İmparatorluğu bakımından bir başka önemli neden ekleniyor: Bu da, halk topluluklarını ayağa kaldırmada güçlü bir etken olan dindir. İslam sadece maneviyatı yönetmek ve ruhu teselli etmek için değil, adalet dağıtmak ve devletin idaresine karışmak iddiasında2 olduğu için de İslamiyet ve Hıristiyanlık arasındaki düşmanlık daha da güçlü olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu, teokratik niteliği de bulunan bir askeri devletti. Bununla birlikte, Kuran bilimin, edebiyatın ve sanatların gelişmesine karşı değildir. Karşı olsaydı, parlak Arap uygarlığını izah etmek mümkün olamazdı. Büyük dinsel hoşgörü sahibi olan Türkler, egemenlikleri altındaki halklara dinsel özgürlük ve eğitim alanında özerklik vermemiş olsalardı, Müslümanlar ile Hıristiyanların birlikte yaşamaları mümkün olamazdı. 1 Kabul etmek gerekir ki bunun sonucu olarak Babıali'ye bağlı Hıristiyan milletler normal bir şekilde gelişme olanağını bulmuş ve tam bağımsızlığa doğru emin biçimde yönelmişlerdir.

Balkan ulusları arasındaki Hıristiyanlık inancı çözülemeyecek kadar sağlamdır. Memnuniyetsizlikler sistematik olarak örgütleniyordu. Avusturya ya da İsviçre gibi çeşitli milletlerden oluşan Hıristiyan ülkelerde kolayca affedilebilen hususlar, başka dinden olanlar tarafından yönetilen devletlerde affedilemez olabiliyordu. Bununla birlikte, Hıristiyanların kendi dinlerinden olanlara Türklerden daha katı davrandıkları örnekler çoktur. Mesela:

"1687 yılında Atina'nın efendileri değişti, ama kaderi değişmedi. İstanbul'un el sürmediğini Venedikliler yağmaladılar. Venedik aslanı, Atina için İslam'ın hilalinden daha zararlı oldu. Türklerin zamanın yıprandırmasına terk etmiş bulundukları Partenon mabedini Morosini'nin topları havaya uçurdu."

Ama doğrudur; aile içindeki kavgalar çabuk unutulduğu gibi, Hıristiyan devletler arasındaki geçici kırgınlıklar da Doğu'nun güneşi altında mum gibi erimekteydi. Buna karşı Müslüman düşmanlığı soyaçekimin de etkisiyle yıldan yıla artıyordu; Hıristiyan kardeşlerin hataları itiraf edilmeden, bilinçsizce ya da sessiz bir mutabakatla, çabucak unutuluyor, buna mukabil, Türklerin en ufak tersliği gerçekten abartılıyor, hemen intikam çığlıkları atılıyordu. (...)

Türk milleti bugün yenilmiş olsa bile şerefini korumuştur. (...)


Trandafir G. Djuvara**

Türk İmparatorluğunun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje (1281-1913)

Çeviren Pulat Tacar, 2017

** Romanya Kralı I.Karol tarafından 1896 yılında "dünyanın en güzel yeri" olarak nitelediği İstanbul'a elçi olarak tayin edilmiş, dört yıl süreyle, 1900 yılına kadar bu görevi yapmıştır. Eserini 1914 yılında Paris'te yayımlamış.


Dipnotlar*:

1- Bu kent eskiler tarafından Byzantium, Türkler tarafından İstanbul veya Stambul olarak adlandırılmaktadır. 15 Mayıs 1599 tarihini taşıyan, Viyana'da İmparatorluk Arşivi Kitaplığı'nda (s. 698) bulunan ve Nicolae Jorga tarafından yayımlanan (Documente Hurmuzaki, c. XII, 1903, s. 433) bir belge bize İstanbul'a Papa VIII. Clementius onuruna Clementiusine denilmesinin düşünüldüğünü açıklıyor: "Et spero, non Constantinopoli, ma Clementina questa citta doversi chiamare).

2- L'Europe de demain, seule solution possible de la question d'Orient [Yarının Avrupa'sı, Doğu sorununun tek olası çözümü], Paris, 1913, 48 sayfa.



Kutsal Topraklar'ın Ele Geçirilmesi Projeleri:

1- Sicilya Kralı II. Charles'ın Projesi (1270'e Doğru)

2- Padovalı Keşiş Fidence'nin Projesi (1274)

3- Charles de Valois Projesi (1301)

4- Pierre du Bois'nın Projesi (1306)

5- Raymond Lulle'ün Projesi (1306)

6- Marino Sanuto'nun Projesi (1306)

7- Hayton ya da Hetum Projesi (1307)

8- Guillaurne de Nogaret Projesi (1310)

9- Guillaurne d'Adam Projesi (1311)

10- Kıbrıs Kralı II. Henri de Lusignan'ın Projesi (1311)

11- Brocard'ın Projesi (1332)


Osmanlı İmparatorluğu'nun Paylaşılması Projeleri:

12- Bertrandon de la Broquiere Projesi (1432)

13- Bourgogne Dükü Philippe-le-Bon'un Projesi (1457)

14- Fransa Kralı VIII. Charles'ın Projesi (1495)

15- Papa X. Leo'nun Projesi (1513-1517)

16- Fransa Kralı I. François'nın Projesi (1515-1517)

17- I.Maximilian'in Projesi (1518)

18- Erasmus'un Projesi (1530)

19- Nannius'un Projesi (1536)

20- Cuspinianus'un Projesi ( 1541)

21- Georgevits'in Projesi (1542)

22- Guillaume de Grantrye de Grandchamps Projesi (1566-1567)

23- Papa V. Pius'un Projesi ( 1570)

24- İtalyan Projesi ( 1571-1572

25- İtalyan Projesi (1572)

26- Yüzbaşı La Noue'nun Projesi (1587)

27- Rene de Lusigne Projesi ( 1588)

28- Papa VIII. Clement'in Projesi (1594- 1560)

29- Rahip Cumuleo'nun Projesi (1594)

30- Lutio'nun Projesi (1600)

31- Chavigny'nin Projesi (1606)

32- Sully'nin Projesi (1607)

33- İtalyan Projesi (1609)

34- D'Esprinchard'ın Projesi (1609)

35- Minotto'nun Projesi (1609)

36- Bertucci Projesi (1611)

37- Dük Charles de Nevers'in Projesi (1613-1618)

38- Peder Joseph'in Projesi (1615-1618)

39- Valeriano'nun Projesi (1618)

40- François Savary de Breves'in Projesi (1620)

41- Vasil Lupu'nun Projesi (1646)

42- Fransız Projesi (1660)

43- Turenne'in Projesi (1663)

44- Leibniz'in Projesi (1672)

45- Michel Febvre'in Projesi (1682)

46- XIV. Louis'nin Projesi (1685-1687)

47- Rahip Coppin'in Projesi (1686)

48- Rus Çarı Büyük Petro'nun Projesi (1710)

49- Rahip Saint- Pierre'in Projesi (1713)

50- Avusturya Projesi (1718)

51- Disloway'in Projesi (1732)

52- Kardinal Alberoni'nin Projesi (1736)

53- Avusturya Projesi (1737)

54- D' Argenson Markisinin Projesi (1738)

55/56- Rusya Çariçesi II. Katerina ile Avusturya İmparatoru II. Joseph'in Projeleri (1772)

57- Linguet'nin Projesi (1774-1776)

58- Carra'nın Projesi (1777)

59- Yazarı Belli Olmayan Bir Proje (1788)

60- Volney'in Projesi (1788) ve Peyssonnel'in yanıtı (1788)

61- Brion de la Tour'un Projesi (1788)

62- Hertzberg'in Projesi (1792)

63- Talleyrand'ın Projesi (1805)

64/65- Napolyon ve I. Aleksandr'ın Projeleri (1808)

66- Metternich'in Projesi (1808)

67- D'Hauterive'in Projesi (1808)

68- Pozzo di Borgo'nun Projesi (1809)

69- Dufau'nun Projesi (1822)

70- Kapodistrias'ın Projesi (1828)

71- Dom de Pradt'ın Projesi (1828)

72- Yazarı Belli Olmayan Proje (1828)

73- De Polignac'ın Projesi (1829)

74- General de Richemont Projesi ( 1829)

75- Bronikowski'nin Projesi (1833)

76- Rus Çarı I. Nikola'nın Projesi (1853)

77- Dr. A.C. Dandolo'nun Projesi (1853)

78- Alexandre Bonneau'nun Projesi (1860)

79- Pitzipios'un Projesi (1860)

80- Rattos'un Projesi (1860)

81- D. Stepanoviç'in Projesi

82- Kommandatore C. Nigra'nın Projesi (1866)

83- Garibaldi'nin Projesi (1873)

84- Kont Greppi'nin Projesi (1873)

85- Yazarı Belli Olmayan Proje (1875)

86- Yazarı Belli Olmayan Proje

87- C.J. Rollin'in Projesi (1876)

88- Baron A. de Testa ile Baron L. de Testa'nın Projesi (1876)

89- Mathias de Ban'ın Projesi (1885)

90- Yazarı Belli Olmayan Proje (1896)

91- Bresnitz von Sydakoff'un Projesi (1898)

92- Rumen Projesi (1904)

93- İstanbul'un Taksimi Projesi (1912)


____________NOT 1:

Sayfa 9'da 2.dipnota düzeltme:

"Türkler Avrupa'ya Orhan'ın oğlu Süleyman'ın yönetiminde ilk kez 1356 yılında geçmişlerdi. İlk ele geçirdikleri Gelibolu yakınlarında Çimpe kalesiydi." (2)

(2) Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, c. 111, s. 35'te Çimpe kalesinin Bizans imparatoru tarafından askerlerini barındırması için Süleyman Paşa'ya verildiğini yazar (ç.n.).


Düzeltme : Çimpe kalesinin "Karye-i Umurbeylü Cinbi" olarak anılması Osmanlı öncesinde Umur Bey'in geldiğine dair kanıttır.

Osmanlılardan önce diğer Türk Beyliklerinden Balkanlara Türk göçü oldu mu?

Bizans İmparatoru Kantakuzenos'un anlatımına göre

Umur Bey'in 1345 Yılı Trakya Seferi

* Bölgeye hakim bulunan Saruhan memnuniyetle elçiyi kabul etti. Umur'un arkadaşı idi ve kralın ordusunda birlikte sefere katılacak olan oğlu da yanında olmak üzere zorluk çıkarmadan geçidi tahsis etti. Çanakkale Boğazı'na (Elispontos) gelince 20.000 kişi Trakya'ya geçti ve krala hediyeler de getirerek hemen Dimetoka'ya ulaştılar. Umur kraldan düşünmemesini ve Momitzilo'ya karşı harekete geçmesini rica ediyordu.

Umur Bey'in Balkanlar'da Sırp ve Bulgarlarla Mücadelesi

* Mayıs 1344'ten önce İzmir'e dönmek için hareket etmiş olan Umur Bey'in Pallini'de bıraktığı yaklaşık 3100 kişilik birlikleri ise kara yoluyla Trakya yönünde ilerlemeye başladılar. Umur Bey'in vatanına döndüğünü duyan Stefan Duşan ise Zihne'ye ilerledi ve en çok güvendiği komutanı Gregory Preljub komutasındaki askerlerini Selanik bölgesinde kalan Türkler üzerine gönderdi. Beşik Gölü olarak da adlandırılan Volvi Gölü'nün kuzeyinde yer alan Stefanina'da Sırp ve Türk orduları karşılaşır. Mayıs 1344 tarihinde gerçekleşen Stefaniana Savaşı'nda Umur Bey'in askerleri Sırpları ağır bir yenilgiye uğrattılar.

* İzmir'deki Ceneviz ve Haçlı tehlikesini uzaklaştıran Umur Bey, verdiği sözü tutarak 1345 baharında önemli sayıda askeriyle birlikte Trakya'ya döndü. Yanında Saruhanoğlu Süleyman Bey de bulunuyordu. Umur Bey'in yanındaki asker sayısını Bizans kaynağı 20.000 olarak vermektedir. Bu sırada daha önce Kantakuzinos taraftarı, şimdi ise karşıtı olan Bulgar Momçilo, Rodop ve civarındaki Merope Bölgesi'ni hakimiyeti altına almıştı. Umur Bey 15 gemisiyle günümüzde İskeçe ile sınırları içerisinde kalan Ege sahil limanı Avdira'ya gelmişti. Momçilo, Avdira Limanı'na saldırarak Umur Bey'e ait üç gemiyi yaktı. Ancak Umur Bey Kuvvetleri ile birleşen Kantakuzinos'un birlikleri Momçilo'ya karşı harekete geçtiler. İki ordu Temmuz 1345'te karşılaştı ve Umur Bey, Bulgar kuvvetlerini ağır bir yenilgiye uğrattı. Momçilo bu savaşta hayatını kaybetti. Umur Bey yanında yer alan Saruhanoğlu Süleyman'ın ölmesi üzerine tekrar İzmir'e döndü. Umur Bey'in Balkan ve Akdeniz politikalarında dengeyi değiştirmesi üzerine Haçlılar, İzmir'e Haçlı Severi düzenlediler ve İzmir'in savunması sırasında Umur Bey 1348 yılında hayatını kaybetti. Umur Bey'in bıraktığı yerden de Osmanlı Türkleri Balkanların fethine devam etti.

* Umur Bey'in Balkanlara yaptığı seferler, yani inanılacak gibi değil, askeri seferleri deniz harekatı, 6 mil uzunluğundaki Korinthos Boğazı'ndan karadan gemileri yürüterek aşıyor ve Arnavutluk'a seferler düzenliyor.

* Türklerin Balkanlara yaptıkları seferleri bazı tarihçiler yağma, ganimet vs. gibi sefer yaptığını söylüyorlar. Fakat, yine bir Bizans kaynağı bize bunun böyle olmadığını söylüyor;

Halkokondilis'in Anlatımına Göre Türklerin Süleyman Paşa ile Anadolu'dan Gelibolu Yarımadası'na Yerleşmek Üzere Göç Etmeleri: "Bu gelişmelerden haberdar olan Asya'daki (Anadolu) Türkler Süleyman'a katılmak için Avrupa'ya geçtiler ve birçoğu da Gelibolu Yarımadası'nda toplandı. Yurtları olan Asya'daki topraklarını boşaltarak burada tarıma başladılar." Eğer siz tarım yapıyorsanız, bir kere yağmacı olamazsınız. İkincisi buraya yurt edinmek için gelmişsinizdir. Burada yurt tutulmuş. (Kaynak : Prof.Dr. Levent Kayapınar, TTK, Mayıs 2025 YT)


____________NOT 2:

Sayfa 44'te; "Papa XII. Gregorius 9 Kasım 1407 tarihinde yeniden bir Haçlı seferi çağrısında bulunmuş, ancak Kıbrıs 1425'te (4) ve İstanbul 1453'te Türklerin egemenliği altına girmiştir." Cümlesindeki çevirenin 4.dipnottaki "Özgün metinde bir maddi bilgi hatası söz konusudur. Kıbrıs 1571'e dek Osmanlı hakimiyetine girmemiştir (ç.n.)," açıklaması aslında yanlıştır.

Çünkü; 1424-1426'da Sultan Barsbay liderliğinde ada ele geçirildi ve 1517'ye kadar da Memlüklerin egemenliği altındaydı. Memlükler Türk'tü! Ve kitapta "Türk egemenliği" olarak geçiyor, "Osmanlı" değil. (Kaynak: Dr. Mehmet Ali Bozkuş, Kıbrıs’ta Türk-Memlük Yönetimi (1426-1517). (Kıbrıs'ta Osmanlı Öncesi Türkler Sempozyumu, 13/15 Mayıs 2019)


SB



4 Haziran 2016 Cumartesi

Türkler, artık geçmişinizle yüzleşin diyenlere cevap



Prof.Ataöv, Ermeni lobisinin iddialarını ve Alman Meclisi'nin aldığı kararı 18 maddede çürüttü. İşte Ataöv'ün o yazısı.


Birtakım yabancı ülkelerin meclisleri kabul ettikleri yasalar ya da kararlar ve açıkladıkları bildirilerle bize "Ey Türkler, artık geçmişinizle yüzleşin!" iletilerinin altını çiziyorlar. Bunlar sözde "yüzleşme yürekliliğini" gösterebilmemiz için bize bir anlamda yardımcı olacaklarını da ekliyorlar. Yanıtımız: Peki, yüzleşelim! Ancak, önce bunun ne demek olduğunu biz de bilelim, onlar da öğrensin. Şöyle ki:

l. 
Önce, geçmişle yüzleşmek bir tarih sorunudur. Geride kalmış olayları aydınlatacak belgelerin kapsamlı, eksiksiz, doğru, yansız ve dengeli biçimde ortaya konması gerekir. Bu uğraş bilimin görevidir. Geçmişte ne olduğunu belirlemenin ilk koşulu siyasilerin kararlarını bir yana itmektir. Bilimsel gerçek yalnız bir görüşü yayma amacıyla yürütülen bir kampanyanın malzemesi yapılamaz. Bilimin görevi ortaya geçmişte ne olduysa onu yan tutmadan yansıtan, kanıt değerinde belgelere dayalı ve doğruluktan ayrılmayan bir kütük çıkarmaktır. Yöntemi genel olarak bilimsel araştırmalarda, özel olarak da tarihte kullanılan belgeci yaklaşımdır.

2. 
İncelenen konu, anlaşmazlığa taraf olanlardan biri ya da birkaçı için bir kin ve öç kaynağı olamaz. Hele egemen olmaya özenen görüşün doğruluğunu sorgulayan ikinci görüşlerin eşit olarak dinlenmediği, savunulamadığı, dikkate alınmadığı, hatta yasak olduğu, üstelik sözü edildiğinde para, tutukluluk ve hapis cezalarının geçerli sayıldığı kurullarda, ortamlarda ve ülkelerde siyasal amaçlar için kullanılamaz. Yabancı meclislerin özgür araştırma kapılarını sımsıkı kapayıp yalnız tek bir yorumu geçerli sayması, skandal ölçüsünde bir saptırmadır. Bir tarih yorumu iç siyaset yapısının kendine özgü koşullarında iyi örgütlenmiş varlıklı baskı kümelerinin desteğine kavuşmak, bu yoldan oy toplamak ve maaşa ek olarak birçok yönden yüksek gelirli temsil mesleğini sürdürme tasarısına tutsak edilemez. Böylelerinin bildiri, karar ya da yasaklarının "son söz" olacağı asla kabul edilemez.

3. 
Dünyanın uzak bir köşesinde, yüz yıl önce yer almış olaylar başka bir ülkedeki günümüz iç iktidar savaşımında yerel baskı örgütlerinin buyruğunda yorumlanamayacağı gibi, ulusal düzeyde siyasetin ya da uluslararası güç dengesinde bir çıkar arayışının da aracı olamaz. Her ülkenin dışa karşı ulusal ve başka ulus-devletler topluluğu içinde kendine bir yer arayışı olacaktır. Ancak, başka ulusların tarihi herhangi bir ulusun dış dünya önünde topluca konumunun bir malzemesi durumuna sokulamaz. Tarihi incelemede, başka bir deyişle geçmişle yüzleşmede "sebep-sonuç" ilişkisinden, yani bilimsellikten, iyi niyetten ve onun parçası olan yansızlıktan vazgeçilemez.

4. 
Bir tarih olayını ele almaya çalışanlar, kimi ulusları ya da halkları önyargılı bir biçimde "iyi" ya da "kötü" diye ikiye ayıramazlar. Tarih dersi vermeye kalkanlar, aynı düzeye yerleştirdikleri, hem Tanrıya hem şeytana inanan Zerdüştlükten doğma mezhepler örneği ayrı ayrı toplumları bıçakla keser gibi ikiye bölüp birine iyi, ötekine kötü işlem uygulayamaz. Değişen yorumlara göre iyi ya da kötü kişiler ve yöneticiler vardır, ama iyi ya da kötü ulus ve halk ayrımı yapılamaz. Yoksa o tavrın kaynağı ancak ırkçılık olur. Tarihçilik özelliklerini taşımayan kimi Batı meclislerinin savcı edasıyla ortaya atılmaları ancak ırkçılıkla tanımlanabilir. Siyaset pazarından gelen bu kişilerin davranışı kökeni Haçlı Seferlerinde olan "Müthiş Türk" simgesini canlandırıp günümüze oturtma ve bunun armağanını cebe indirme çabasıdır. Ne var ki, böylesine çıkarcı oyun insanlığın uzun birikimine de ters düşer.

5. 
Bilimin kendinde tüm belgeleri inceleme, öne sürme ve gerçek olanları sahtelerinden ayırma gereği vardır. Özellikle "Ermeni sorunu" nda Osmanlı belgelerini yok saymak değil, tam karşıtı, onlara özel önem vermek gerekir. Eğer konu Osmanlı devletinin 1915 yılı ve dolaylarında ya da herhangi bir zamanda Ermenilere ilişkin siyasetinin ne olduğunu saptamaksa, bunun yanıtı önce ilk elden kanıtlar olan Osmanlı belgeliklerindedir. Başka devlet belgelerine de karşılaştırma amacıyla kuşkusuz bakılabilir. Ancak, gerçekte Osmanlı resmi tavrını belirleyecek olan ilk elden belgeler orada bulunur. Diyelim, Britanya'nın Waterloo Savaşı'ndan önce Napolyon' a ilişkin siyasetinin ne olduğunu belgelere dayalı olarak anlamak için ilk önce (Alman ya da Japon değil) Britanya arşivine bakmanın kaçınılmaz olması gibi, Ermenilere ilişkin Osmanlı siyasetinin anahtarları da Osmanlı tarih hazinesindedir. Üstelik, birbiriyle bağlantılı bu belgeler ülkemizde taranmış, birçoğu yayımlanmış, filme alınmış ve dünyanın önemli kütüphaneleriyle araştırma merkezlerine yıllar önce armağan edilmiştir.

6. 
Ancak, bunlardan yararlanmak için Türkçe ve Osmanlıca bilmek gerekir. Ayrıca, kimileri bugünkü dile, hatta yaygın yabancı dillerden İngilizceye bile çevrilmiştir. Bunlara "ne olacak, Türk belgeleri!" deyip bakmayanlar, bu tarih konusunu incelemeye yetkili değillerdir. Tarihçilerin son birkaç kuşaktır yaptıkları Osmanlıca, Arapça ve Farsça öğrenip eski Batılı yazarların yanlışlarını düzeltmek, önyargılarını açıklamak ve boşlukları doldurmaktı. Günümüz yabancı siyasetçileri şimdi eskinin dengesiz sunumlarına yeniden özeniyorlar. Özellikle, Osmanlı belgeleri soykırımın varlığını kanıtlamıyor, ama başka gerçekleri ortaya çıkarıyor ve yabancıların beğenisini bu nedenden ötürü kazanamıyorlarsa, önyargılı bu tavrın bilimsel değerlendirmede yeri yoktur. Türkçe ve Osmanlıca öğrenip uzun yıllar Doğu araştırmalarında deneyim kazandıktan sonra, buyursunlar, 200.000 dosyalık Babıâli Evrak Odası'na girsinler, 224 ciltlik Meclis-i Vükelâ Mazbataları'na, 117 ciltlik Tezakir-i Seniye ve 46 ciltlik İradat-ı Seniye dosyalarına, ardından Harbiye, Dahiliye ve Maliye sicillerine baksınlar, Mesail-i Mühimme yazanaklarını ve Gayrimüslim cemaatlere ait defterleri ve daha birçok şeyi incelesinler, il salnamelerine de insinler, ancak ondan sonra ahkâm kesmeye aday olsunlar. Amerikalı hiç İngilizce bilmeyen ve hiçbir Amerikan belgesine elini sürmeden ABD'yi anlatmaya koyulan birinin değerlendirmesini baş tacı ediyor mu? Gerçek şu ki, Osmanlı yönetiminin soykırım tasarladığını ve uyguladığını gösteren tek bir güvenilir belge yoktur.

7. 
İleri sürülen sorun "soykırım"ın varlığı ya da yokluğu ise -ki odur- kimi Ermeni ya da kimi Türk ve Müslüman ailelerinin başlarına gelenler (acılı olmakla birlikte) bu çerçevenin dışında kalır. Ancak, sorun kişisel boyutta da ele alınabilir. Ama konu o zaman soykırım incelemesinin dışına çıkar. Kişisel boyutta kalsa bile, Türklere yapılanların da eksiksiz incelenip gereği gibi değerlendirilmesi gerekir. Doğu Anadolu yalnız kurşunlanarak ve süngülenerek değil, görülmemiş yöntemlerle boğazlanmış çeşitli Müslüman kümelerini örten çok sayıda toplu gömütlüklerle doludur. Bu gömütlükler tanıklar huzurunda birer birer açılıyor. Kaldı ki, yabancı tarihçilerin, giderek kimi Ermeni yayınlarında da bu gerçeklere göndermeler vardır. Birtakım yabancı siyasetçiler bunlardan habersizseler derslerini iyi çalışmadıkları anlaşılır. Ama biliyor ve susuyorlarsa, aktörelerinden kuşku duyulur.

8. 
Tarih olaylarının sunumunda zaman zaman sahte "belgeler" in öne sürüldüğüne rastlanıyor. Bu konuda Ermeni tarafı bu yanıltmacı olanağa çok ve sürekli olarak başvurmuştur. Seçtikleri örnekler sıradan kişiyi hemen kazanacak nitelikte, yani duygusallığı ağır basan düzmecelik türündendir.

Örneğin, Vasili Vereşçagin adlı bir Rus ressamının 1871′de yaptığı yağlıboya (üstelik oldukça iyi bilinen) ve kurukafalardan oluşmuş tepeyi gösteren bir tablo "barbar Türklerin 1915′te öldürdükleri Ermenilerin kafataslarından oluşup Anadolu'yu kaplayan tepeler" diye sunulmuş, bu düzmece Almanca, Fransızça, Farsça, İspanyolca ya da Bulgarca yazılmış çeşitli kitapların kapağında, yazı içlerinde ve kartpostallarda yer almıştır. Gene örneğin, Mustafa Kemal Atatürk' ün göreceli olarak az bilinen bir fotoğrafının altına ve ayaklarının dibine (aslındaki dört köpek yavrusu silinerek) basit bir foto-kurguyla bir (sözde Ermeni) çocuk cesedi yerleştirilmiştir.

Araştırma yapma ya da kitap okuma alışkanlıkları ve vakitleri olmayan yabancılar bu çarpıcı örneklerle hemen etkilenmekte ve "Ermeni sorunu" nun özünü kavradıklarını sanarak Türkleri bir sözcükle "barbarlık" la suçlamaktadırlar. Türk tarafı bu konuda dünya kamuoyunun önüne bir tek düzmece bile sürmemiştir.
Gene Ermeni tarafının "Ararat" ya da "Musa Dağı'nda Kırk Gün" benzeri çok sayıda filmin ardında aynı yanıltma amacı vardır ve uzun araştırmalar yapmak yerine göze hitap ettiği için kısa süre içinde yandaş kazanmaktadır.

9. 
Bir suç söz konusuysa ve suçu işleyen(ler) saptanmış ve yaşıyorsa, kınama ve cezalandırma söz konusu olabilir. Ancak, suçlama ve ceza yalnız bir taraf için uygulanamaz.
Sanıklar ve suçlular tarih ve yargı önünde eşittirler, kişilerden kimileri belirli topluluk, halk, ulus ya da devletten diye ayrıcalıklı durumda olamazlar. Yalnız Osmanlı belgelerinde değil, üçüncü taraf yayınlarında, hatta Ermeni ordularının eski komutanlarının anı kitaplarında ve savaş tarihini inceleyen Ermeni yazarlarının kitaplarında Ermenilerin neden olduğu kıyımların kanıtları bulunmaktadır.

Yurtdışındaki günümüz Ermenilerinin çerçeve dışına çıkardıkları şu önemli gerçekler var: Silahlı ayaklanmalar, Müslüman kıyımları, Osmanlının savaş düşmanı Çarlık Rusyası, İngiliz, Fransız ve Yunanlılarla işbirliği, Türklere karşı savaşlar, 1914-18 arasında bir düzine savaşa katılmaları, salgın hastalıkların neden olduğu ölümler ve yerleri değiştirilenlerden büyük çoğunluğunun yeni yerlerine varmaları, tehcirin kalkmasıyla birçoğunun eski yerlerine dönmeleri ve bunlardan kimilerinin geniş kıyım yaptıkları gerçeği. Amerikalı Protestan ve Fransız Katolik din yayıcılarına göre, İsa'nın sevgili kulları olan bu kişiler yakıp yıkma, öldürme ve tecavüz gibi bol acımasızlık örnekleri verdiler mi? Evet! Ermeni yayınları (örneğin bugün"Agos" gazetesi) bunlara gereği gibi yer veriyor mu? Hayır! Ermenilerin suçlu olanları hiçbir yargı yerinde bu yaptıklarının hesabını verdiler mi? Hiçbir yerde!

10. 
Bununla bağlantılı olarak, suç kanıtlanmışsa, onun sorumlusu ortaklaşa olarak tüm halk ya da ulus değildir. Bir suç belirli bir ırktan, etnik kökenden, dinden ya da dilden olanların tümünü kapsamaz. Suç ve ceza yalnız suçu işleyen kişi için geçerlidir. Yakın tarihlerde (2003′te) yayımlanan ( "Birinci Dünya Savaşı Sözlüğü" başlıklı) önemli İngiliz kitabında bile (Britanya belgelerine dayalı olarak) "Türkler daha seferberlik hazırlıkları içindeyken Ermeniler doğuda Ermeni olmayan 120.000 kişiyi boğazladılar, Van'ı ele geçirip devletten ayırdılar, Rus ordularının koruması altında orada bağımsızlıklarını açıkladılar ve 50.000 kişi daha öldürdüler" diye yazmasına (s. 34-35) karşın, savaş sonunda hiçbir Ermeni yargılanmamış, yalnız Türkler ceza yemiştir. Bu uygulama "yenginlerin adaletini" simgeler ve yenilenin hakkını işgalci durumundaki güçlü devletin buyurganlığına bırakır. 1918′den sonra Türklere yapılan buydu. Oysa, bu durumda, hak güçlünün olur; sözde hukuk yenginden yana çıkar.

11. 
Suç ve ceza, olayla ilgili olmayan yeni kuşakları da içine alamaz. Öyle olursa, kimi ulusların yurttaşlarının, başkalarından farklı olarak, toptan ve istisnasız biçimde, sanki bir günahla doğmakta oldukları onaylanmış olur. Böyle bir yaklaşım metafizik, doğaötesi ve akıldışı bir yorumu geri getirmek anlamına gelir. Ne Türklerin, ne Ermenilerin ve ne de başka bir ulusun bir suç yüküyle dünyaya geldikleri saçma düşüncesi kabul edilemez.

12. 
Bununla bağlantılı olarak, suçlama ve cezalandırma geriye, diyelim, yüz yıla ya da yüzlerce yıl geriye götürülemez. Tarih incelenir, olaylar saptanır ve değerlendirmeler yapılır. Yalnız tek bir olayda, üstelik tek bir yan suçlanarak hesap sormak gibi bir yaklaşım seçicilikten de öte bir önyargı örneğidir. Geçmiş olayların tümü içinde birini, aradan geçen uzun süreyi de dikkate almayarak başkalarından ayıklayıp öne çıkarmak, tarih yönteminin onaylamayacağı bir yanlıştır. En başlara gidersek, hele sırasıyla İspanya, Hollanda, Britanya, Fransa, Rusya, Almanya, Amerika ve Japonya'nın büyüme dönemleri yanlış aktarılan efsanelerle doludur. Gerçek olan ise, acımasızlık, kan dökümü, kıyım, eşkıyalık, hırsızlık, gaddarlık, yabanıllık ve sömürü tarihidir.

13. 
Bu yanlışlar art arda yapılarak konunun siyasal atışmaya dönüştürülmesi beklenen açıklık yerine karmaşa getirir. Eğer tarihte olanları kimi yabancı devletlerin meclisler gibi iktidar kurumları karara bağlayacaksa, o zaman Amerika, Fransa, İsviçre ve Almanya gibi ülkeler açıkça "gerçek bakanlığı" adıyla bakanlıklar da kursunlar. Bugün yaptıkları da adını koymadan aşağı yukarı budur. Bizler de tüm gerçekleri o merkezden öğrenelim(!). Batı dünyası hızla böylesine yalın bir buyurganlığa doğru yol alıyor. Ekonomiyi ondan soruyor, onların kültür kasırgasına hedef oluyoruz. Şimdi de sıra geri kalanını da onlardan öğrenmekte mi? Tarihsel gerçek araştırması bu yoldan kurban edilemez.

14. 
Ayrıca, biliyoruz ki, Türkiye'yi sınamak, onu sanık sandalyesine oturtup gene bir daha yargılamak isteyen yabancıların kendi geçmişleri yoğun, görülmemiş ve uzun sömürü tarihi, hatta ondan da öte, insan haklarını yüzyıllarca çiğneme tarihidir. Asya'da, Afrika'da ve bugün Amerika denen Yeni Dünya'da hem uzak hem de yakın geçmişte uluslararası hukuku ve insancıllığı görülmemiş biçimde ayaklar altına alıp koca anakaraların çeşitli ve milyonlarca halklarına kıymış ve türlü acılar çektirmiş olanlar Türkiye'nin karşısına yargıç ya da savcı gibi çıkamazlar. Amerika, Asya, Afrika ve Avustralya tarihleri Kızılderililere, siyahlara, Çinlilere, Filipinlilere, Magriplilere, Çingenelere, İnuitlere, Güney Afrikalılara, Orta ve Güney Amerikalılara, Avustralya yerlilerine ve Balkanlar'dan Kafkasya'ya Türklere ve öteki Müslümanlara yapılanlar eksiksiz anlatılmadıkça yazılamaz. Yüzyılları kapsayan bu gaddarlıkların yeni halkaları çevremizde bile bugün de sürüyor.

15. 
Kaldı ki, kimi Batılı ülkeler kazandıkları savaşlardan sonra mahkemeler de kurmuş, başkalarının tartışmalı ilişkilerinde kendi çıkarlarına uyan yanı desteklemişlerdir. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra oluşturulan Nürnberg ve Tokyo mahkemelerinde savcılar ve yargıçlar kazananlardan, suçlananlar da yeniklerdendi. Oysa, örneğin, Nazi Alman savaş uçaklarının Londra'yı bombalaması gibi Müttefik hava kuvvetleri de Alman sivil yerleşim bölgelerinde taş üstünde taş bırakmamışlardı ve ilk iki atom bombası da Hiroşima ve Nagazaki'de sivillerin başlarında patlamıştı. Tokyo Mahkemesi'nin kuruluş belgesine göre, mahkemenin kararını yenik Japonya'daki Amerikan işgal güçleri komutanı tek başına değiştirebilirdi. Daha sonra, Yugoslavya'da, Sierra Leone'de, Kamboçya'da ve benzeri yerlerde farklı ölçüler kullanıldı. Ayrı ayrı örneklerdeki uygulamalar da değişik olamaz. Değerlendirmelerde çifte ölçülere bağlı kalınamaz. Doğruyu bulmak için yapılan bilimsel araştırmada ve son değerlendirmede hangi yöntemlere başvurulması gerekiyorsa, anlaşmazlıkların aydınlığa kavuşmasında da aynı yöntem kullanılır. Tarih araştırmasında da, bilimin her dalında olması gerektiği gibi, siyaset dışında bağımsız değerlendirme vazgeçilmez koşuldur.

16. 
Hele yabancı bir siyasal iktidar ya da onun parçası, birtakım dış merkezler, onların bilgi yoksulluğu önyargılarıyla yarışan kurulları ve geleceklerini güçlü baskı örgütlerinin acımasına bağlamış görünen siyaset kişileri ulusların tümünü ilgilendiren anlaşmazlık konularını bir pazarlık konusu yapamazlar. Tarih anlaşmazlığa taraf olanlardan birinin günümüzdeki çıkarlarına hizmet edecek biçimde değiştirilemez. Hele "Ermeni sorunu" gibi bir konu Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılması için önde gelen önkoşullardan biri gibi açıkça ya da gizli olarak ileri sürülemez.

17. 
Yalnız Türkiye ya da herhangi bir devlet tek başına "günah keçisi" gibi seçilemez. Geçmişle ve tarihle yüzleşme gerekiyorsa, bu, tüm ülkeler için uygulanabilir olmalıdır. Sayıları iki yüze yaklaşan tüm dünya devletlerinin eksiksiz her biri kendi tarihiyle yüzleşecek olursa, biz de aynını yapalım. Yabancılara ve onlar gibi düşünen kimi yurttaşlarımıza söylemek isteriz ki, aynı süreçten tümümüz geçelim. O zaman, bizi suçlamaya kalkanlar ilk önce kaçan devletler olacaklar. Daha da öte, böyle bir yüzleşmeye hiçbiri yanaşmayacak. Örneğin, ABD yeni kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne katılmamış, kendi asker ve sivil görevlilerinin başkalarınca hiçbir biçimde yargılanamayacağını duyurmuş, bunun için özel yasalar geçirmiştir. “Savaşı kazananın ya da güçlü olanın kendi tarihiyle yüzleşmesi gerekmez" diye bir şey olamaz.

18. 
Kendi çıkarları için Türkiye'yi suçlama yolunu seçen hiçbir yabancı devlet böyle bir sınamayı göze alamayacaksa da, buna razı olduklarını bir an için düşünsek bile, Amerika, Fransa, Almanya ya da her hangi bir başkası geçmişinin ipoteği altına sonsuza değin konamaz. Böylesine bir sınamaya herkesle birlikte bizim de razı olduğumuzu bir an için düşünelim. O zaman, Türklerin geçmişi, en beyaz çıkan bir kaçının içinde yer alacaktır.

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
03 Haziran 2016 - Yeniçağ





I. Dünya savaşında müttefikimiz olan Almanya Ermenilerin 1915’te Osmanlı Devleti tarafından, yani Türkler tarafından soykırıma tabi tutulduğunu dün parlamentolarında kabul ettiler. Bu konuda söylenecek çok şey var. Ama kısaca şunları söyleyim: 

* Alman konsolosları tarihte Anadolu’daydı. Bir katliam yapılıyorsa neden müdahale etmediler? 
* Katliam yapılmışsa katliama uğrayanlar nereye gömüldü? Şimdi göstersinler açalım. 
* Alman belgelerine baktığımızda bir kısım Kürtlerin Ermenileri öldürdükleri ve bunları Osmanlı ordusunun engellediği ve katliamdan kurtardığı yazmaktadır. Dolayısıyla devletin bunu yapmadığı ve yaptırmadığı ortaya çıkmaktadır.
* Bu durumda nasıl soykırım yapıldı diyeceksiniz? 
* O tarihlerde Alman papaz Lepsius Alman belgelerini tahrif ederek Ermenilerin katliama uğradıklarını ispata çalışmış mıdır? Bu kişinin Mavi Kitap yazarı Toynbee ile bağlantısı var mıdır? 
* Soykırım tabiri bile 1938’den sonra ve Almanların Yahudilere karşı yaptıkları soykırım ile ortaya çıkmasına rağmen geçmişe nasıl bağlanabilmektedir? 
* O zaman Haçlı seferlerinin de bir soykırım olarak nitelendirilmesi gerekmektedir. 
* Cemiyeti Akvam adına Kasım 1922’de Ermeni nüfusunu araştıran İngiltere ve ABD’nin Türk topraklarında ve diğer ülkelerde yaşayan Osmanlı Ermenilerinin nüfusunu 1 milyon 200 bin olarak vermelerine rağmen (Osmanlı nüfus sayımında 1914’te 1 milyon 294 bin) nasıl soykırım yapılmıştır? 
* Fransa için ölenlerle Doğu’da savaşta ölenler ne olacak? 

Bütün bunlara karşılık, herhalde kendine soykırımı daha önce yapan bir yandaş aramaktadır. Göz göre göre gelen bu harekete rağmen Hükümet ne ile meşguldü? Başkanlıkla herhalde.


Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu
04 Haizran 2016 - İlkkurşun




"They" are accusing the Turks and Turkey about the events in 1915...
But Malta Tribunals was ended in 1921... 
There was no evidence of so-called Armenian genocide and the Case was Closed!
On the contrary...many evidence of "Turkish Genocide"...





Presentations made by Professor Justin McCarthy, Professor and Historian at the University of Louisville, Kentucky, and Mr. Bruce Fein, a US lawyer specializing in constitutional and international law, who served as an advisor to the former US President Ronald Reagan... CTC Press Conference - Canadian Parliament 26-Feb-15 video



Prof. Justin McCarthy's speech at the Federal Parliament in Canberra - Part1  /  Part2







What did Germany in his Past, besides WW2


Like many modern historians, Förster from the museum in Cologne considers the Herero Rebellion the first genocide of the 20th century. “It was clearly a command to eliminate people belonging to a specific ethnic group and only because they were part of this ethnic group,” Förster said.

Namibia on Sunday marked the 100th anniversary (2004) of the Herero Rebellion, remembering one of the darkest chapters of Germany’s colonial past in what was once German Southwest Africa.

On January 11, 1904, Herero tribal leader Samuel Maharero called for his people to rise up and fight against their German colonial rulers in the southwestern part of Africa that would one day become modern Namibia.

Angered by encroaching German settlers, the dividing of their land by new railroads and the decimation of their herds of cattle, the Herero violently heeded that call and killed 100 German civilians and 13 soldiers in just a few days. However, those deaths would eventually elicit a response from the Germans that many Herero consider tantamount to genocide.

Completely unprepared for the unrest, Governor General Theodor Leutwein was unable to keep the insurrection from quickly spreading throughout the entire colony and after an unsuccessful six-month bush war the government in Berlin ordered 14,000 German soldiers to the region to put down the rebellion. Heading the force was Lieutenant General Lothar von Trotha, a man who already had a infamous reputation from other conflicts.

“You can say the whole thing became more brutal at that point,” Larissa Förster, a Namibia expert at the Museum for Ethnology in Cologne, told Deutsche Welle.

No quarter from von Trotha

After a decisive battle for the Germans on August 12, 1904 near the Waterberg, the surviving Herero fled into the Omaheke desert. What happened next still continues to haunt many Herero today. Confronted with the very real possibility of dying in the desert, many hoped to surrender to the Germans and head back to their lands. But on October 2, von Trotha ordered all Herero, armed or unarmed and including women and children, to be shot if they attempted to return.

Although the German Kaiser Wilhelm II and Reichskanzler von Bülow supposedly disagreed with this decision, they apparently also did little to stop von Trotha, who was now determined to exterminate the Herero, from carrying it out.

Those Herero that were not killed where eventually put in camps that many Namibians now compare to Nazi concentration camps. Forced labor, disease and malnutrition took their toll. By 1908, when the camps were emptied, an estimated 50 to 80 percent of the entire Herero population had died.

Like many modern historians, Förster from the museum in Cologne considers the Herero Rebellion the first genocide of the 20th century. “It was clearly a command to eliminate people belonging to a specific ethnic group and only because they were part of this ethnic group,” Förster said.

The Herero never completely recovered from the conflict and of the around 100,000 that today live in Namibia many live in poverty or work on the farms of white landowners.

In 2001, tribal leaders tried to sue Germany for compensation in U.S. courts, but the claim for $4 billion (€3.12 billion) never went very far. They also want reparations from Deutsche Bank, which allegedly profited from the forced labor in the camps.

“The war was a gruesome thing. Much blood flowed and there were many victims on both the German side and the side of the Herero. The German soldiers and settlers stole my land and my dignity and they killed my people. Something like that can never be forgotten,” Tjerimo Veseevete, a 75 year-old Herero man who lives not far from the Waterberg near Otumborombonga, told Deutsche Welle.

Germany has expressed its regret over the matter and professes it has a special responsibility is ensuring the future of Namibia, but has so far stopped short of an official apology. And since Berlin is Namibia’s single largest source of foreign aid, it also sees no need for specific financial compensation to the Herero.

The Namibian government, which is dominated by the Ovambo people, has shown little interest in backing the Herero claims. The German ambassador and a few regional officials attended the small ceremony marking the rebellion on Sunday in the Namibian capital Windhuk, but no government representatives took part.

Peter Wozny,
Deutsche Welle, 11.01.2004



Germany has offered its first formal apology for the colonial-era massacre of some 65,000 members of the Herero tribe by German troops in Namibia.

German minister Heidemarie Wieczorek-Zeul told a commemorative ceremony that the brutal crushing of the Herero uprising 100 years ago was genocide.

But the German government has ruled out compensation for victims' descendants.

A group of Herero has filed a case against Germany in the United States demanding $4bn in compensation.

"We Germans accept our historic and moral responsibility," Ms Wieczorek-Zeul, Germany's Development Aid Minister, told a crowd of some 1,000 at the ceremony in Okokarara.

"Germany has learnt the bitter lessons of the past."

But after the minister's speech, the crowd repeated calls for an apology.

"Everything I said in my speech was an apology for crimes committed under German colonial rule," she replied.

The Herero rebelled in 1904 against German soldiers and settlers who were colonising south-west Africa.

In response, the German military commander, General Lothar von Trotha, ordered the Herero people to leave Namibia or be killed.

Herero were massacred with machine guns, their wells poisoned and then driven into the desert to die.

Ms Wieczorek-Zeul repeated that there would be no compensation, but she promised continued economic aid for Namibia which currently amounts to $14m a year.

Germany argues that international laws to protect civilians were not in force at the time of the conflict.

Herero chief Kuaima Riruako said the apology was appreciated but added: "We still have the right to take the German government to court."

However, correspondents say the lawsuit filed in the US three years ago against the German government and two German companies is seen as having a limited chance of success. 

BBC,14.08.2004








28 Ağustos 2015 Cuma

Atatürk ve Ömer Muhtar








Tarihçi Koloğlu, İtalyanlar'la savaşan Ömer Muhtar'ın 1927'de Atatürk'ten yardım istediğini 
ancak mektubun İtalyan komutanda olduğunu açıkladı.



Libya lideri Muammer Kaddafi'nin, bir zamanlar ülkesini işgal eden İtalya'ya yaptığı ziyarette, göğsüne fotoğrafını astığı Libyalı direnişçi Ömer Muhtar'ın Atatürk'ten yardım istediği ortaya çıktı. Ancak Muhtar'ın yardım mektubu, İtalyan komutanın eline geçtiği için Atatürk'e ulaşmamış. 1911'de İtalyanlar Trablusgarp'ı işgal edince, Osmanlı subayları Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla gerilla harbi için buraya gitti.


Bunlardan biri de halı tüccarı kılığında Trablusgarp'a giden Mustafa Kemal'di. Mustafa Kemal burada yerel aşiretleri örgütledi ve İtalyanlar'a karşı savaştı. O dönemde Osmanlı subaylarıyla omuz omuza İtalyanlar'a karşı mücadele edenlerden biri de Sunusi aşiretinden Ömer Muhtar'dı. Libya'da başbakanlık da yapan Sadullah Koloğlu'nun oğlu, tarihçi-yazar Orhan Koloğlu, Ömer Muhtar'ın 1927'de, İtalya'nın Antalya'ya da göz diktiği yıllarda, ülkesini işgal eden İtalyanlara karşı mücadelesini sürdürdüğü dönemde, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin lideri Mustafa Kemal'e mektup yazdığını açıkladı.


"Ömer Muhtar'ın 50'inci şehadet yılı, Atatürk'ün 100. doğum yılı" anısına 1981'de "Mustafa Kemal'in yanında iki Libyalı lider" isimli kitabının kapağında Mustafa Kemal'le Ömer Muhtar'ın resimlerini kullanan Koloğlu, şunları anlattı: "Ömer Muhtar ile Mustafa Kemal, 1911'de belki aynı dönemde savaşmışlardır.


Çünkü o dönemde Ömer Muhtar'ın Sunusi aşireti içinde direnişe katıldığı bilinir. Ancak buna dair bir belge yok. 1964-1965 yıllarında Roma Büyükelçiliği'nde basın ateşesiydim. Tarihe meraklı olduğum için araştırdım. Bir gün orada eski kitaplar satan bir yerde gezerken, Muhtar'la uzun süre mücadele eden faşist İtalyan komutan Mareşal Rodolfo Graziani'nin bir kitabı elime geçti. Komutan bu kitabında, Muhtar'ın Mustafa Kemal'e mektup yazarak, 'Bize yardım edin' dediğini, ancak mektubun kendi eline geçtiğini anlatıyor."

Sabah,2009










24 Mart 2011 tarihinde, TBMM’den çıkan “tezkere” ile Türkiye, NATO kapsamındaki Libya operasyonuna 
“askeri güçle” katılmayı kabul etti.


1911’de İngiltere ve Fransa’nın da onayını alan İtalya, Osmanlı toprağı olan Libya’ya (Trabkusgarp) saldırmıştı. İtalyanların saldırı gerekçesi, “Osmanlı’nın Libya’yı iyi yönetemediği ve Libya’da özgürlüklerin kısıtlandığı” biçimindeydi. İtalya’nın asıl amacı ise Libya’yı sömürmekti: 1911’de Libya’ya yapılan emperyalist bir saldırıydı.


Aradan tam yüzyıl geçti. 2011 yılında ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya yine Libya’ya saldırdı. Bu seferki saldırı gerekçesi, “Libya lideri Kaddafi’nin halkını öldürmesi ve Libya’da özgürlüklerin kısıtlanmasıydı.” Müttefiklerin asıl amacı ise yine Libya’yı sömürmekti: 2011’de Libya’ya yapılan yine emperyalist bir saldırıydı. 


Yüzyıl önceki 1911 Libya saldırısında Batı emperyalizmine direnen Türkiye, tam yüzyıl sonraki 2011 Libya saldırısında, bugün Batı emperyalizminin yanında yer almıştır.


Ne diyelim, “One Minute”ci Başbakanımızın ve “Hoca” lakaplı Dışişleri bakanımızın bir bildiği vardır elbet! Milletimiz onlara güveniyor, biz de güvenelim!...


Benim aslında Türkiye-Libya ilişkisinde altını çizmek istediğim başka bir nokta var. Libya’daki olayların patlak vermesinden beri Türkiye-Libya ilişkileri tartışılırken, nedense hep tarihsel arka plandan yoksun, sadece bugünkü ve yarınki “ekonomik çıkarlara” odaklı olarak tartışılmaktadır. Neymiş efendim! Türkiye’nin Libya’yla iş yapan müteahhit firmaları varmış, Libya’daki Türk yatırımlarının akıbeti ne olacakmış, Türkiye büyük paralar kaybedecekmiş, vs. vs… Kimse de çıkıp, “Libya halkına ne olacak, oradaki insanların canları, malları nasıl korunacak, oradaki çocukların, hastaların, yaşlıların, sakatların ihtiyaçları nasıl karşılanacak, en zor zamanlarımızda, örneğin Kurtuluş Savaşı’nda bize destek olan Libya’ya ve Libyalılara nasıl yardım edebiliriz? diye sormayı aklından geçirmiyor. 


Türkiye-Libya ilişkisine yönelik bu “kapitalist” bakış açılarını gördükçe hep aklıma, Atatürk’ün Birinci Meclis’te söylediği, “Bizi mahvetmeye çalışan emperyalizme ve bizi yutmaya çalışan kapitalizme karşı mücadele ediyoruz” sözleri geliyor. Ve maalesef geldiğimiz noktada bugün, emperyalizmin bizi mahvettiğini ve kapitalizmin de bizi yuttuğunu görüyorum…


Her neyse!...Gelelim asıl meseleye…


Ben, Libya tezkeresine “evet” oyu veren bütün milletvekillerine, bugün adı unutulmuş bir Libyalıdan söz etmek istiyorum. 1920’de Atatürk’ün çağrısıyla Ankara’ya gelip Türk Kurtuluş Savaşı’na destek olan gerçek Türkiye dostu bir Libyalı’dan; Şeyh Ahmet Sünusi’den söz etmek istiyorum…



Şeyh Ahmet Sünusi’nin Kurtuluş Savaşı’ndaki Misyonu

Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı fotoğraflarından birinde, üniformaları içindeki Atatürk’ün biraz arkasında, boydan boya beyaz bir örtüye bürünmüş, beyaz sakallı, güzel yüzlü bir adam vardır. O adam, Anadolu’ya gelip Kurtuluş Savaşı’na katılan Libyalı Şeyh Ahmet Sünusi’dir.


Atatürk, İngiltere’nin, Fransa’nın ve ABD’nin “ayrılıkçı Kürtleri” Milli harekete karşı kışkırtmak için her yolu denedikleri Kurtuluş Savaşı günlerinde, Kürtleri Milli harekete kazanmak için Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları Güneydoğu Anadolu bölgesine ve Kuzey Irak’a, Kürt-Arap-İslam dünyasında çok iyi tanınan Şeyh Ahmet Sünusi’yi göndermiştir. 


Şeyh Ahmet Sünusi, Libya’daki Sünusiye tarikatının şeyhidir. Bu tarikat 1837 yılında Libyalı Muhammed Bin Ali Sünusi tarafından kurulmuştur. Aktivizmi ve Sufizmi savunan Sünusiye tarikatı, Batılı güçlerin istilasına karşı çıkan “antiemperyalist” bir çizgiye sahiptir. Sünusiler, 1911’de İtalya’nın Trablusgarp’ı (Libya’yı) işgal etmesi üzerine, oradaki Osmanlı ordusunda İtalyanlara karşı savaşmışlardır. 


1911’de İtalya Trablusgarp’a (Libya’ya) saldırınca Atatürk, Enver Paşa, Yakup Cemil, Kuşçubaşı Eşref, Ali Fethi (Okyar) gibi bazı gönüllüler, gizli yollarla Libya’ya giderek orada bölge halkını İtalyanlara karşı örgütleyerek “gerilla savaşı” vermişlerdir. 


Atatürk, Libya’da olduğu günlerde, daha sonra milli bir kahraman olacak olan Libyalı Ömer Muhtar’la ve daha sonra Anadolu’ya gelip Kurtuluş Savaşı’na katılacak olan Libyalı Şeyh Ahmet Sünusi’yle tanışıp dost olmuştur.


Şeyh Ahmet Sünusi, ilk olarak I. Dünya Savaşı sırasında Sultan Mehmet Reşat’ın davetini kabul ederek, 1918’de bir Alman denizaltısıyla gizlice İstanbul’a gelmiştir. Enver Paşa, Afrikalı şeyhlerle birlikte İstanbul’a gelen Şeyh Ahmet Sünusi’yi, Halife’nin “cihat fetvasını” İslam dünyasına duyurması ve İslam dünyasını Türklerin yanında olmaya çağırması amacıyla Arap-İslam ülkelerine göndermek istemiştir. Ancak bu sırada Vahdettin’in padişah olmasıyla bu planlar bozulmuştur. Enver Paşa’dan hiç hazzetmeyen Vahdettin, İngiltere’ye ve Fransa’ya karşı İslam dünyasını kışkırtıp onların düşmanlığını kazanmaktansa, bu ülkelerle anlaşıp birlikte hareket etmek gerektiğini belirterek, Enver Paşa’nın “Şeyh Ahmet Sünusi’nin Arap-İslam dünyasına gönderilmesi” görüşüne karşı çıkmıştır. Ahmet Sünusi’nin İngiliz karşıtlığından çok rahatsız olan Vahdettin, ayrıca İttihatçıların, kendisinin yerine Şeyh Ahmet Sünusi’yi Halife yapacaklarından kuşkulanmıştır. 


Kurtuluş Savaşı başladığı sırada Bursa’da bulunan Ahmet Sünusi, Bekir Sami Bey aracılığıyla Atatürk’e haber göndererek Milli harekete katılmak istediğini bildirmiştir. Bunun üzerine Atatürk, Ahmet Sünusi’ye bir mektup yazarak onu Ankara’ya davet etmiştir:

“Şeyh Sünusi Hazretlerinin milli mücahadelere yardım hususunda gösterdikleri hissiyata şükran arz eyleriz. Hilafet makamının fiilen işgali karşısında Şeyh Hazretlerinin duydukları infial hissinin İslam alemine tebliği pek ziyade lazım ve faydalı olacaktır. Bu konuda icab eden görüşünüzü ayrıca arz ederiz. Şeyh Hazretlerinin Ankara’da bulunmalarını arz ederiz…” 


15 Kasım 1920’de Ankara’ya gelen Şeyh Ahmet Sünusi onuruna Atatürk, 23 Kasım’da Meclis’te bir yemek vermiştir.


Ahmet Sünusi, burada yaptığı konuşmada: “İslamiyetin yok olmasının muhakkak görüleceği bir halin meydana çıkması üzerine Müslümanların ümitleri kesildiği bir sırada Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, arkadaşlarıyla beraber din uğruna savaşmaya başladılar. Ve siz de beraber savaştınız, cihat ettiniz. Bu hizmet bütün İslam aleminin devamına, İslam aleminin kurtuluşuna ait mukaddes bir vazifedir” demiştir. 


Atatürk, cevabi konuşmasında Sünusilerden ve Şeyh Ahmet Sünusi’den şu övgü dolu sözlerle söz etmiştir:

“Sünusi teşkilatı diğer teşkilatlar gibi sadece bir tarikat değildir; bu tarikat insanlığı İslamiyetin saadet yolunda yürütmeye yönelik esaslı bir teşkilattır. Bu gece huzurlarıyla müşerref olduğumuz zat, İslam aleminde büyük bir esasa dayanan mukaddes bir teşkilatın başında bulunan yüce bir zattır. (…) Dolayısıyla bundan sonra kendilerinin İslam alemine yapacakları hizmetler, şimdiye kadar olan hizmetlerini taçlandıracaktır. Ve bu sayede Türkiye devletinin, bütün İslam cihanının dayanak merkezi olan Türkiye devletinin de sağlamlaştırılmasına hizmet etmiş olacaklardır. Seyid Ahmet Şerif Sünusi Hazretlerinin gelecekteki hizmetlerine şimdiden gerek şahsım ve gerek TBMM namına teşekkür arz eylerim.” 



Atatürk, Şeyh Ahmet Sünusi’ye, aynı amaca hizmet eden üç farklı görev vermiştir:


1. İslam dünyasındaki antiemperyalist hareketleri Ankara’nın etkisi altına almak.

2. Arap-İslam dünyasında, özellikle de Irak ve Suriye’de Hilafet propagandası yaparak bölgedeki Müslüman Arapları İngiltere ve Fransa’ya karşı harekete geçirmek.

3. Türkiye içinde, özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Doğu ve Güneydoğu’da, Milli harekete katılımı arttırmak ve ayrılıkçı Kürtçü propagandasına, karşı propagandayla yanıt vermek. 


Şeyh Ahmet Sünusi, Atatürk’ün kendisine verdiği bu üç görevi yerine getirmek için hemen harekete geçmiştir.


İstanbul’daki Amerikan temsilcisi, 26 Ocak 1922 tarihli raporunda, Şeyh Ahmet Sünusi’nin, muhtemel bir Kürt ayaklanmasını önlemek için Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgeye gönderildiğini bildirmiştir. 


Atatürk, Şeyh Ahmet Sünusi’nin doğudaki ününden yararlanmak istemiştir. Bu öyle bir ündür ki, o günlerde Antep’te, “Şeyh Sünusi Hazretlerinin geçtiği toprağı düşman istila etmezmiş!” gibi söylentiler dolaşmaya başlamıştır. 


Şeyh Ahmet Sünusi ile Atatürk arasında çok yakın bir ilişki olduğu anlaşılmaktadır. Şeyh’in gördüğü rüyaları sık sık Atatürk’e anlatması, bu yakın ilişkinin kanıtlarından sadece biridir. Örneğin, bir keresinde Ahmet Sünusi rüyasında Hz. Muhammed’i görür. Hz. Muhammed, Ahmet Sünusi’nin elini sol eliyle sıkınca, Ahmet Sünusi, Hz. Muhammed’e, “Ey Allah’ın Resulü, neden sağ elini uzatmadın?” diye sorar. Hz. Muhammed, bu soruya “Sağ elimi Anadolu’da Mustafa Kemal’e uzattım” diye cevap verir… 


Atatürk, Ahmet Sünusi’yi, “genel vaiz” olarak görevlendirmiştir. Ahmet Sünusi’nin görevi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da il il gezerek camilerde vereceği vaazlarla Kürtleri Milli harekete katılmaya çağırmaktır. Ahmet Sünusi görevini eksiksiz yapmıştır. Her gittiği yerde verdiği vaazlar ve hutbeler çok etkili olmuştur. Sivas’ta ve Urfa’da birer kongre düzenleyen Şeyh Ahmet Sünusi, Güneydoğu Anadolu’daki propaganda çalışmalarıyla bir çok Kürt aşiret reisini Milli harekete katılmaya ikna etmiştir. 


Ahmet Sünusi, Diyarbakır’a gittiğinde büyük bir coşkuyla karşılanmıştır. Hakimiyet-i Milliye, Öğüt ve Anadolu’da Yeni Gün gazeteleri bu coşkulu karşılamayı haber yapmışlardır. Diyarbakırlıların ilgisinden çok memnun olan Şeyh Ahmet Sünusi, Atatürk’e telgrafla teşekkür etmiştir.


Bir süre Diyarbakır’da kalan Ahmet Sünusi, Atatürk’ün ramazan bayramını kutlamak için tebrik göndermiştir. Atatürk, bu nazik kutlamaya, 12 Haziran 1921 tarihli bir telgrafla yanıt vermiştir. Atatürk’ün, Ahmet Sünusi’ye gönderdiği bayram tebriği, Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlanmıştır. 


Şeyh Ahmet Sünusi, Ankara, Konya, Sivas, Elazığ üzerinden, Urfa ve Diyarbakır’a, sonra Mardin’e, oradan da Musul’a kadar gitmiştir. 


Şeyh Ahmet Sünusi’nin Anadolu’daki çalışmaları İngiliz istihbaratının dikkatini çekmiştir. İngiliz istihbaratı, Sünusi’nin adım adım Anadolu’yu gezdiğini belirterek, onun etkisinin Irak, Suriye ve Hicaz’a kadar yayılmasından endişelendiğini Londra’ya rapor etmiştir.

Ahmet Sünusi, her gittiği yerden Atatürk’e telgraf çekerek “Halka gerekli dini öğütleri verdiğini” belirtmiştir. Ahmet Sünusi’nin sözünü ettiği “dini öğütler”, Milli hareketin bir “cihat” olduğu ve bu hareketi desteklemenin her Müslümana farz olduğu, şeklindeki öğütlerdir. 


Ahmet Sünusi, Mardin’de bir camide yaptığı konuşmada Sultan Vahdettin’le Atatürk’ün tam bir ittifak içinde olduklarını belirterek,“Atatürk’ün, Halife-Sultanın sözünü dinlemediğini” şeklindeki “zararlı propagandayı” etkisiz hale getirmeye çalışmıştır. 


İngiliz istihbaratı, Atatürk’ün Şeyh Ahmet Sünusi’yi Mardin’e gönderdiğini ve Sünusi’nin görevinin bölgedeki Kürtleri Milli harekete katılmaya çağırmak olduğunu Londra’ya bildirmiştir. 


Şeyh Ahmet Sünusi, Konya İsyanı’nın bastırılmasında da etkili olmuştur. Bu isyanın, “İslam düşmanlarının işi” olduğunu belirten Ahmet Sünusi, isyancıların Alaattin tepesini savunan askerleri bırakmalarını sağlamıştır. 


Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasındaki Kürt politikasının en önemli ayaklarından birini oluşturan “Kürtlere yönelik propagandalar”, Şeyh Ahmet Sünusi tarafından büyük bir başarıyla uygulanmıştır. Atatürk, Kürtleri Milli harekete karşı ayaklandırmaya çalışan Binbaşı Noel gibi İngiliz ajanlarının menfi (olumsuz) propagandalarını, Kürtleri Milli harekete kazanmaya çalışan Şeyh Ahmet Sünusi gibi “bağımsızlıkçı” din adamlarının müspet (olumlu) propagandalarıyla etkisiz hale getirmiştir. “Büyük savaş ustası”, her zaman yaptığı gibi yine düşmanını düşmanın silahıyla vurmuştur…


Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta, Said-i Nursi gibi “büyük din alimlerinin!” Kurtuluş Savaşı günlerinde Çamlıca’daki konaklarında ikamet ettikleri günlerde, elin Libyalısı, Şeyh Ahmet Sünusi’nin Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nın başarısı için canla başla mücadele ettiği gerçeğidir. Ancak ne gariptir ki, Kurtuluş Savaşı’na katılmayan (Ankara’ya 1922’de gelmiştir) Said-i Nursi, kimi Cumhuriyet tarihi yalancılarınca “Kurtuluş Savaşı kahramanı” ilan edilirken, Kurtuluş Savaşı’na katılarak başarıyla mücadele eden Şeyh Ahmet Sünusi nerdeyse unutulmuştur…


Libya’ya sadece “yatırım, iş, para” diye bakan kapitalist aydınlarımıza; BOP’un Eşbaşkanı olduğunu belirten Başbakanımıza, Küdüs’te namaz kılma hayalleri içindeki Dışişleri bakanımıza ve “tezkereci” milletvekillerimize, Atatürk’ün yanında Türk Kurtuluş Savaşı’na “manevi destek” veren Libyalı Şeyh Ahmet Sünusi’yi hatırlatmak istedim, hepsi bu!...


Sinan Meydan 
Odatv , 2011









4 Ağustos 2015 Salı

MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA AYRILlKÇI KÜRT GİRİŞİMLERİNE KARŞI DOĞU VİLAYETLERİNDEN MECLİS MEBUSAN'A VE TBMM'NE GÖNDERİLEN PROTESTO TELGRAFLARI





XIX Yüzyıl boyunca "Şark Meselesi" adı altında Osmanlı Devleti'ni parçalamaya çalışan Avrupa'nın büyük devletleri, bu amaca ulaşmak için Osmanlı Devleti bünyesindeki Rum, Bulgar, Sırp, Ermeni ve diğer küçük Hristiyan grupları ile Arap ve Kürt unsurlarını kullanmışlardır. Avrupa Devletlerinin bu politikaları sonucunda XIX Yüzyılda ve XX. Yüzyılın başında Doğu Trakya hariç Osmanlı Devleti'nin Balkan toprakları tamamen elden çıkmış, Asya kesiminde Arapların bağımlılığı kağıt üzerinde kalmış, Ermeni meselesi Avrupa kamuoyunun önemli bir konusu haline gelmiş ve ayrılıkçı Kürtçüler yaratılması başarılmıştı.

Yalnız Kürtler bu ayrılıkçıların peşine gitmediğinden İtilaf Devletleri, gerek I. Dünya Savaşı ve gerekse milli mücadele yıllarında Türkiye topraklarının da önemli bir kısmını içine alan bir bölgede bir Kürt devleti kurmayı başaramamışlardır. Zira yüzyıllardır Türklerle birlikte hareket eden Kürtler, üzerlerindeki yoğun ayrılıkçı propagandaya rağmen Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki milli hareket içersinde yer almışlar, İtilaf Devletleriyle birlikte hareket eden sözde Kürt aydınlarına sert tepki göstermişlerdir. 

Doğu ve Güneydoğu halkının ortaya koyduğu tepkilerden biri de, ayrılıkçı Kürtçü girişimlere karşı, gerek son Osmanlı Mebusan Meclisi'ne, gerekse Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne gönderdikleri protesto telgraflarıdır.





THE PROTEST TELEGRAPHS SENDING TO OTTOMAN
DEPVTS ASSEMBLY AND TURKISH GREAT NATIONAL
ASSEMBLY FROM EASTERN PROVINCES AGAINST TO
SEPERATIST KURD ATTEMPTS


Great states of Europe trying to break into pieces the Ottoman State under the name of "East Problem" during XIX th century, abused Greeks, Bulgarians, Serbs, Armenians and other small Cristian people and Arabs and Kurds in Ottoman Empire to obtain this aim. At the end of this politics, Ottoman Empire losed the Balcans except for East thrace in XIX th century and at the begining of XX th century. 


In the other side, the dependence of Arabs to Ottoman Empire remained on paper, Armenian problem came to order in European public opinion and appeared seperatist Kurds. But, European states failed to establish the Kurd state on Ottoman lands because the Kurds didn't adopt this seperatist opinions. The Kurds behaving with the Turks joined nationalist struggle under the leadership of Mustafa Kemal in spite of the seperatist propaganda, The Kurds reacted against the so-called Kurd entellectuals acting with Entente Powers.  One of these reactions were protest telegraphs sending to Ottoman Deputs Assembly and Turkish Great National Assembly against of to seperatist Kurdish attempts.



Yrd. Doç. Dr. Mehmet OKUR







19. Yüzyıl boyunca "Şark Meselesi" adı altında Osmanlı Devleti'ni parçalamaya çalışan Avrupa'nın büyük devletleri, bu konuda Osmanlı Devleti bünyesindeki Rum, Bulgar, Sırp, Ermeni ve diğer küçük Hristiyan gruplan ile Arap ve Kürtleri de etkin bir şekilde kullanmışlardır. Avrupa Devletlerinin bu politikaları sonucunda XIX Yüzyılda ve XX. Yüzyılın başında Doğu Trakya hariç Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki topraklan tamamen elden çıkmış, Asya kesiminde Arapların bağımlılığı kağıt üzerinde kalmış, Ermeni meselesi Avrupa kamuoyunun önemli bir konusu haline gelmiş ve ayrılıkçı Kürtçü topluluklar yaratılması başarılmıştı. (1) Yalnız Kürt unsurunu kullanmak diğerleri kadar kolay olmamıştı. 


Hatta milli mücadele yıllarında Türkiye topraklarının da önemli bir kısmını içine alan bir bölgede kendi kontrollerinde bir Kürt devleti kurulması için yoğun çaba harcayan İngilizler, bu çabalarının olumsuz bir şekilde geri tepeceğinden sürekli endişe duymuşlardır. (2)


Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra harekete geçen İngilizler, Güneydoğu vilayetlerini işgal etmeye ve Kürtçülük propagandasına hız vermeye başladılar.. İngilizlerin bu dönemdeki Kürtçülük propagandasındaki amaçları, kendi kontrollerinde bir Kürt devleti kurmak suretiyle, Musul ve Kerkük petrol bölgelerini hakimiyetleri altına almak (3) , Bolşevizmin güneye doğru yayılmasına engel olmak, Hindistan yolunun güvenliğini sağlamak ve işgallere karşı uyanan Türk milli hareketini bastırmaktı. (4)


Bu amaçlarını bir an önce gerçekleştirmek isteyen İngiltere, merkezleri İstanbul'da olmak üzere çok sayıda ayrılıkçı Kürtçü cemiyet kurdurdu (5) ve bölgeye çok sayıda askeri ve siyasi temsilci gönderdi ki, bu temsilcilerden en önemlisi Binbaşı Edward Noel idi.(6)


Bu sıralarda Türkiye'de incelemelerde bulunan Amiral Bristol'un Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı'na çektiği 30 Eylül 1919 tarihli telgrafına göre; İngilizlerin Noel gibi ajanları vasıtasıyla Kürtleri yanlarına almayı ve Anadolu'da oluşmakta olan milliyetçi akımını boğmayı hedefliyorlardı (7). 


Bölge halkını İngilizlerin yanına çekmek için büyük çaba sarfeden Noel'e göre; Mustafa Kemal Paşa'nın yarattığı durum tehlike arzederse, O'na karşı bölgedeki Kürt unsuru kullanılabilirdi. Hatta bu amaçla, bir an önce İstanbul Hükümeti'ne ayrılıkçı Kürt ileri gelenlerinden vali ve mutasarrıf tayin edilmeliydi.(8) 


Nitekim bu amaçla İstanbul Hükümeti tarafından, Elazığ Valisi Ali Galip, Sivas Valiliği'ne atanmış ve ayrılıkçı Kürt kuvvetlerinin yardımıyla Sivas Kongresi'nin engellenmesi kendisinden istenmiştir.(9)


İngilizler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya Binbaşı Noel gibi Kürtçü faaliyetlerde bulunacak ajan ya da temsilciler göndermekten başka Şeyh Abdülkadir gibi ayrılıkçı Kürtçü aydınları da Wilson Prensiplerinden faydalanmaları yönünde kışkırtarak otonom bir Kürt devleti kurulması için çaba harcıyorlardı .(10) 


Nitekim Sevr Anlaşması'na bunu sağlayacak maddeler de koydurtmuşlardı. (11)  Ancak vicdanı para ile satın alınanlar dışında halktan hiç kimse İngilizlerin Binbaşı Noel gibi ajanlan vasıtasıyla Kürtçülük propagandası yapmasına itibar etmediği gibi (12) Kürt ayrılıkçılarının çalışmalarını da sen bir şekilde eleştirmişlerdi. 


Nitekim Silvan kazasının ileri gelenleri tarafından 29 Şubat 1920'de; Sadarete, Müttefik Devletler elçiliklerine, Paris Sulh Konferansı'na, Heyet-i Temsiliye'ye ve Meclis-i Mebusan'a çekilen telgrafta, Kürt Şerif Paşa'nın Paris'teki faaliyetlerinin (13) millette büyük bir infial uyandırdığı dile getiriliyor ve "milyonlarca lira servet toplayarak Kürt devleti kurmak gibi hasis bir emel peşinde koşan bu kişinin çalışmasının tesirini anlamak üzere bir zaman için olsun bu havaliye gelsin, takdir armağanının bir kurşundan başka bir şey olmayacağını bizzat görecektir... "deniliyordu. (14) 


Yine General Allenby tarafından İstanbul Yüksek Komiseri Amiral Robeck'e gönderilen 20 Eylül 1919 tarihli telgrafta; Kürtler üzerindeki yoğun propaganda çalışmalarına rağmen Kürtlerin büyük çoğunluğunun ayrı bir devlet kurulmasına ve iç karışıklık çıkmasına karşı olduğu belirtilmekteydi.(15)


İngiliz Yüksek Komiserliği'nden Londra'ya gönderilen başka bir telgrafta ise, İtilaf Devletleri ile herhangi bir çatışma durumunda 30.000 Kürdün Mustafa Kemal Paşa hareketine katılma ihtimali bulunduğu be1irtiliyordu,(16) Kürtlerin tavrını ortaya koyan en önemli gelişme biri de bu sıralarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki aşiret liderlerinden bazılarının Erzurum'da toplanan Kongre üyeliği'ne, bazılarını da Heyet·i Temsiliye'ye seçilmeleri idi (17).


Güneydoğu Anadolu'daki Kürtçülük propagandasına karşı bölgenin her yerinden tepkiler gelmekteydi . Bu tepkiler bazen İngiliz birliklerine karşı ayaklanmalar bazen de protesto telgrafları şeklinde cereyan etmekteydi (18).


Zira, yüzyıllardır Türklerle birlikte hareket eden Kürtler, kendi içlerindeki işbirlikçilerin peşine gitmemişler, Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki milli hareket içersinde yer almışlardır. Bu durum bölgedeki İngiliz subaylar tarafından İstanbul'daki Yüksek Komiserliğe bildirilen raporlarda da yer almıştı. (19)


İtilaf Devletleriyle birlikte hareket eden sözde Kürt aydınlarına sert tepki gösteren Doğu ve Güneydoğu halkı, gerek son Osmanlı Mebusan Meclisi'ne gerekse Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne gönderdikleri telgraflarla bu kişileri protesto etmişlerdir.



Erzincan'dan gönderilen ve 26 şubat 1920 günü Meclis·i Mebusan'da okunan telgrafta şöyle denilmektedir: (20) 


"Meclis·i Mebusan Riyaset·i Celilesine

Vatan haini, din düşmanı Şerif nam şahsın Bogos Nubar ile teşrif-i mesai ederek Kürtlerin mukadderat-ı atiyyesi hakkında beyan-ı mütalaa ettiğini istihbar ettik. Kürtlük ve Türklük birliktir. Yekdiğerinin öz kardeşi ve din kardeşidir, her iki millet için vatan müşterektir. Tarihi işhad ederek muhterem vekillerimize şurasını arz ederiz ki Kürtler vatanlarının istihlası uğrunda şimdiye kadar Türklerle ilk 'saf-ı harb'de kanlarını akıtmışlar ve atiyen de hükümetimizin beka ve saadeti için aynı surette hareket edeceklerdir. Camia-i Osmaniye ve islamiyeden hiçbir zaman ayrılmak fikir ve hayallerinden geçmez. Dünyanın sonuna kadar bu camia-i İslamiye ve Osmaniye dahilinde yaşamak azmindedirler. Binaenaleyh gerek mahüd Şerif ve gerek bunun amaline hizmet edecek herhangi bir herifin azm-ı maruzumuz hilafındaki müracaat ve teşebbüsatını kemal-i nefretle red ve hükümet-i mukaddesimize tevhid-i mukadderat eylediğimizi bütün alem-i insaniyete ilan eyleriz. İcab eden mahallere de müracaat edilmiştir.


Ulemadan - Şeyh Saffet 

Belediye Reisi - Ali Rıza 
Ulemadan - Şeyh Hacı Fevzi
Tüccardan - Arap Zade Ahmet
Keçel Aşireti Reisi - Yusuf 
Abbasi Aşireti Reisi - Seyyid Ali
Kelani Aşireti Reisi - Hüseyin
Tüccardan - Ruh Zade Halis 
Eşraftan - Hacı Mehmet
Eşraftan - Çapık Zade Münir
Eşraftan - Ahmet Paşa Zade Şemsi 
Tüccardan - Tavşan Zade Recep
Tüccardan - Hacı Eşbeh Zade Şükrü
Tüccardan - Müftü Zade Hakkı
Aşuranlı Aşireti Reisi - Yusuf
Balabanlı Aşireti Reisi - Paşa Bey
Beratlı Aşireti Reisi - Çiçek
Ulemadan - Müftü Osman Fevzi
Ahaliden - Hacı Zade Veli
Eşraftan - Beyzade Sami"



Aynı konuyla ilgili Diyarbakır'dan gönderilen telgrafta da, kendini Kürtlerin vekili gibi gösteren Şerif Paşa'nın teşebbüsatı şiddetle protesto edilmekte ve Hilafet-i İslamiye ve Saltanat-ı Osmaniye'den ayrılmanın asla söz konusu olamayacağı ifade edilmekteydi.(21)



Bu telgraflardan sonra kürsüye gelen Bayazıt Mebusu Şefik Bey de, Kürt ayrılıkçılarına ve Ermenilerle işbirliği edenlere yönelik şu konuşmayı yaptı:

"Efendiler, Paris'te Bogos Nubar Paşa ile Şerif Paşa ittifak ediyorlar ve aralarında bir itilafname tanzim ve teati ediyorlar. Bu itilafnamelerinde Kürtlerin Ermenilerle müşterek ve kardeş bir kavim ve cinsten olduklarından ayrılarak bir hükümet teşkiline karar veriyorlar. Bunların imzası tahtında bulunan mukavele ve taahhütnamelerini gazeteler aynen neşr ve ilan etti. İşte bu kararnameleridir ki Ekrad-ı aşairin istihbar eylemesi üzerine, bugün Erzincan Livası ona bir rüesay-ı aşairden ve aynı surette Diyarbekir Vilayet-i aşairinden iki telgrafnarne manzur-ı alileri oldu. Bu haber memul ederim ki memalikin ve Kürt ile meskun mahallerin herhangi tarafına sirayet etse - ki henüz memalik-i baidenin bir kısmına vasıl olmamış oluyor - meclis-i aliniz binlerce bu misillu telgrafı görecek ve okuyacaktır.

Şerif Paşa'nın ekrad nazarında ne kıymeti, ne de ekrad-ı aşairin bunu tanıyacak ve kendisine itimad edecek bir reyi vardır. (22) Salabet-i diniye ve şecaat-ı fırıyesiyle maruf ve mümtaz olan Kürtler, Devlet-i Osmaniye'nin teşekkülünden itibaren bütün mevcudiyetiyle saltanat-ı Osmaniye'nin bir rükn-ü rekini olarak Türk kardeşleriyle el ele vermiş ve bugüne kadar yekdiğerinden kat'iyyen ayrılmamak suretiyle yapmışlardır. Kendilerini bu rabıta-i diniye tamamıyla yekdiğerine rapt ve bent ettiği gibi karabet, sıhriyyet dahi kendilerini memzuc bir halde bırakmıştır. Her tarafın ve hususiyle vilayet-i şarkiyemizin nüfus-u umumisinden yüzde doksan beşini teşkil eden bu kütle-i muazzama-i İslamiye içinde Türk, Kürt farkı ve tebayünü ve hiç ayrı gayrısı yoktur. İslamiyet, kavmiyet ve milletin pek çok fevkindedir. 



Şerif Paşa kimden vekalet almıştır? Şerif Paşa Ermenilerin, Kürtlerin bir kavim olduğu iddiasında bulunuyor. Evet Ermeni kavmi vardır, fakat hiçbir Kürt, Ermeni olamaz. Hiçbir Ermeni de Kürt olamaz... Şerif Paşa emin olmalıdır ki kendisinin verdiği bu karanın herhangi bir Kürt lanetle, nefretle yüzüne çarpar. Şerif Paşa, sırf kendi nam ve hesabına bir mukavelenameye vaz-ı imza ediyor. Fakat bendeniz Kürtler namına söz söylüyorum, mümessil vekilleri olduğum Bayazıt Sancağı'nda meskun bulunan Celali, Adamanlı, Zilanlı, Sibkanlı, Haydaranlı, Atmanlı, Sarahlı, Cemadanlı aşairi ve bunlara mensup olan binlerce kabail ve yüzbinlerce Kürt mümessil-i sıfatıyla söylüyorum ki, Şerif Paşa'nın bu kararını kabul edecek hiçbir Kürt yoktur....



... Kürtler ki, Rus Çarlığının dünyayı tedhiş ettiği zamanlarda, Rus Hükümeti fiili olarak kendilerine bir çok mevaid, her türlü fedakarlık gösterdiği halde nefretle reddederek cihet-i camia-i İslamiyeden, saltanat ve hilafetten kat'iyyen ayrılmadılar. Harb-i ahirde yine Rusların her türlü iltifat ve iğfalatına kapılmayarak vatanlarını hat ve müdafaa ederek topraklannın üzerine kanlarını akıtarak milyonlarla mevaşi ve milyarlarla servetlerini feda ederek dahil-i memalik-i Osmaniye'ye hicrete mecbur ve bin türlü sefalet ve zarurete duçar oldular... Kürtlerin, Türk kardeşlerinden, medrese, mektep, yol fabrika ister ama bunu Devlet-i Osmaniye'den ve Meclis-i alinizden ister. Bu taleplerin zamanını da bilir... "(23)


Şefik Bey'den sonra kürsüye gelen Erzurum milletvekili Celalettin Arif Bey'de;

"Nice senelerden hatta diyeceğim ki asırlardan beri serhatlerimizde vatanın ikinci bekçiliğini, Rus çarlığına karşı sinesini bir siper ittihaz eyleyen ve birbirlerine karşı habl-i metin-i İslam ile merbut olan Türk ile Kürd'ü bir takım menfeatperestan ve hatta müsaadenizle söyleyeceğim - bir takım vatansızlar bu iki öz kardeşi birbirinden ayırmak. istiyorlar. Vakıa 'Makyavel'in bir prensibi vardır, 'icrayı ahkam etmek için tefrik ediniz' diyor. Bu prensibi tetkik etmeği arzu eyleyenler, demin bahseylediğim bir takım hodkamları, vatansızları kendilerine alet ittihaz etmişler, onları bu vadiye sevk eylemek istiyorlar. Bu saikler meyanında da, bittabi hepimizin bildiğimiz küçük fakat gözü aç büyük emperyalist bir unsur da tabidir ki bunun neticesini bekleyip ondan müstefit olmak istiyor.


Halbuki, onlar bilmiyorlar ki Türklerle Kürtler pek yakın zamanlarda acı bir dersi ibret aldılar. O dersi ibret, gözlerinin önünde bulunduktan sonra hiçbir Türk ile Kürd'ü hiçbir vakit bu suretle tefrik etmek mümkün değildir. Evet gazetelerde bizler de gördük, Şerif Paşa ile Nubar Paşa müşterek bir tebligatta bulunmuşlar ve orada Kürtler de tıpkı Ermeniler gibi 'zalim Türklerin elinden kurtarılmalarını' istiyorlarmış.


Bunu başkası söyleyebilir fakat Şerif Paşa gibi bu devletin sefiri olmuş, bu devletin nan ve nimeti ile perverde olmuş bir adam bu suretle memleketine hıyanet edemez. Kürt olan pederi Sait Paşa bu memleketin en büyük mevkiini işgal etti. Hariciye Nezareti'nde devletin umur ve siyasetini bir hayli zaman idare eyledi Fakat ne talihsiz adammış ki oğlu memleketini Ermenilere ve kardeşi de İzmir'i Yunanlılar'a peşkeş çekmek azminde bulundular.


Şerif Paşa'nın vekaleti nedir? Gelen telgrafnamelerde görüyoruz. Kürt Teali Cemiyeti namı tahtında İstanbul'da bir takım menfaati hususiye arkasında dolaşanların teşkil eyleyip Avrupa'ya Şerif Paşa'ya göndermiş oldukları vekaletname ile bunlann Kürtler ile Ermenilerin ittihadını temin etmesini istiyorlar.


Halbuki aynı zamanda bu vekalet Şerif Paşa'ya verilmemiştir. Şerif Paşa ile beraber Lütfi Fikri Bey'e de aynı vekaleti göndermişlerdi . Fakat Kürt olan Lütfi Fikri Bey böyle bir talebi kabul etmedi. Ve böyle bir talebi kabul eylemek tenezzülünde bile bulunmadı ve böyle bir ihaneti kabul etmeyeceğini de alenen söylemek lütfunda bulundu. Bugün Kürtler şu okunan telgraflarla bize ilan ediyorlar ki, biz Osmanlı kalmak isteriz ve hiçbir zaman da carnia-i Osmaniye ve İslamiyeden ayrılmak istemeyiz..." (24) şeklinde bir konuşma yaptı.



Siverek mebusu Bekir Sıtkı Bey de konuşmasında mebus arkadaşlarının sözlerine ve Doğu ve Güneydoğu'dan gelen telgraflara atıfta bulunduktan sonra Kürtlerin Osmanlı Devleti'nden ayrılmak istemediklerini belirtmiş ve bir Diyarbakır mebusu olarak, çoğunluğunu Kürt ve Türklerin oluşturduğu Diyarbakır ahalisinin Osmanlı Devleti'nden ayrılmayı kat'iyyen hatırlarına getirmediklerini, Şerif Paşa namındaki şahsın Kürtleri temsil edemeyeceğini ifade etmiştir. (25)


Sinop mebusu Rıza Nur Bey de yaptığı konuşmada; İtilaf Devletleriyle ve Ermenilerle işbirliği yapan bazı Kürtlerin, yurt dışında gazete çıkarmakla, cemiyet kurmakla veya muhtıra yazmakla meşgul olduklarını açıkladıktan sonra, memleket dahilindeki Kürtlerden gelen ve Türklerden ayrılmak istemediklerine dair Meclis-i Mebusan'a gönderilen yığın yığın telgraflardan bahsetmiş ve Kürtlerin asıl temsilcilerinin yurt dışında ülkeyi parçalamak peşinde koşanlar değil, bu protesto telgraflarına imza atanlardır demiştir.(26)


1 Mart 1920 günü Meclis-i Mebusan'da Şerif Paşa ile Bogos Nubar Paşa'nın Ermenilerle Kürtlerin müşterek bir devlet teşkiline gayret etmeleri hakkında iki protesto telgrafı daha okundu. Siverek'ten gönderilen bu telgrafnamede de şöyle denilmektedir: (27)


"Meclis-i Mebusan Riyaset-i Celilesine

Paris'te bulunan Şerif Paşa, memleketimizin Ermenilerle müşterek bir idare tesisine Bogos Nubar Paşa ile müttefikan teşebbüs ettikleri istihbar oluyor. Vahdet-i İslamiye ve camia-i Osmaniye haricinde ve makam-ı muallayı hilafetten başka bir idare tahtında yaşamak bizim için gayr-i mümkün bulunmuş ve böyle bir idarenin teessüsü ve bunun idaresi için seller gibi kan akması ve yüz binlerce efradın imhası ve mamurelerin virane haline inkılabı ile de kaabil bulunmadığı gibi, yeni baştan naire-i cidali iş'alden maada bir fayda temin edemeyeceği ve Şerif Paşa'nın biz Kürtler hakkındaki beyanat ve taahhüdatının zerre kadar haiz-i ehemmiyet bulunmadığı enzar-ı efhamilerine arz ve beyanat-ı vakıayı kemal-i şiddetle protesto ve nefretle red ederiz.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi - Cudi

Ulemadan - Asım
Şeyman Aşireti Reisi - Ali
Müftü - Osman
Ulemadan - Şeyh Musa
Türagan Aşireti Reisi - Sa'dun
Eşraftan - Mahmut
İzoli Aşireti Reisi - Zülfikar
Gergeri Aşireti Reisi - Rüştü
Muallimden - Ömer
Belediye Reisi - Rıza
Teba Hatip Aşireti Reisi - Mustafa
Karakeçi Aşireti Reisi - Abdülkadir


Aynı hususta Derik'ten çekilen telgrafname ise şöyleydi: (28)

"Meclis-i Mebusan Riyaset-i Celilesi vasıtası ile Paris'te Sulh Konferansı Heyet-i Celilesi'ne

Şerif Paşa'nın Kürtler adına Ermeni murahhası Nubar Paşa ile müştereken heyet-i celilerine bir muhtıra verdikleri mesmumuz oldu. Biz Kürtlerin Camia-i Osmaniye'den başka hiçbir idareyi kabul etmeyeceğimizi, bu uğurda son ferdimizi fedaya hazır olduğumuzu evvel ve ahir arz ve ilan eylemiş idik. Şerif Paşa'nın Kürtlerden bir ferdimizin bile vekil ve mümessili olmadığı halde had ve had fuzuli olarak verdiği bir muhtıranın Heyet-i celilerince ednayı kıymeti haiz olamayacağına kani isek de, bu teşebbüsün mevzu-i bahs ve müzakere olması asayiş-i alemin yeni baştan ihlaline sebebiyet verilmiş demek olacağından, buna meydan verilmemesini rica eder, Kürtler namına hiçbir sıfat ve salahiyeti olmayan Şerif Paşa'yı kemal-i nefret ve şiddetle protesto ederek tabiiyyeti ile şerefyab olduğumuz Devlet-i Osmaniye'den başka bir şekl-i idareyi kabul edemeyeceğimizi bu kere de tekrarla bu babta Heyet-i celilerinin nazar-ı dikkatini celp ederiz.

Derik Kazası Müftüsü - Kazım

Belediye Reisi - Hasan
Ulemadan - Ahmet
Ulemadan - Ali
Dirik'in Potan Aşireti Reisi - Yahya
Hakran Reisi - Davut
Ayasan Reisi - Ramazan
Sultan Reisi - Abdülkadir
Müşketiyen Aşireti Reisi - Sa'dun
Dolamilah Aşireti Reisi - Derviş
Deşnekür Reisi - Mahmut
Manevdağ Reisi - Salih
Lif Nahiyesi Agavatından - Çeçen
Kıtan Reisi - Pozan "


Ayrılıkçı Kürtçü girişimlere yönelik Doğu vilayetlerinden Meclis-i Mebusan'a gönderilen protesto telgrafları, daha sonra Ankara'da açılan ve hemen bütün Anadolu'nun milli iradesini temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne de gönderilmeye başlanmıştır. Bu protestolar arasında Solhan, Çemişkezek, Hasankeyf, Kangal, Palu, Bitlis, Adıyaman, Kahta, Ahlat, Hizan, Şirvan ve Şırnak havalisi halkının Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne çektiği protesto telgraflarını (29) , Eleşkirt halkının Kürt Şerif Paşa'yı kınayan telgrafını (30) ve Şırnak Aşireti Reisi Abdurrahman Ağa'nın diğer aşiretlere gönderdiği İngiliz karşıtı mesajını (31) sayabiliriz.


Doğu vilayetlerinden gönderilen ve Kürt meselesi diye bir mesele olmadığını ifade eden telgraf şöyledir: (32)

"Ankara'da Büyük Millet Meclisi Riyaset-i Celilesi'ne Kürtler küçük lokmanın pek kolay yutulacağını vaktinden çok evvel anlamışlardır. Türk birliğinden ayrılmak zihniyetinde bulunanlan Kürtler kendi milletlerinden addetmezler. Kürtlerin mukadderatı Türkün mukadderatıyia aynıdır. Biz Kürtler Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nden başka halaskar beklemediğimiz gibi Düvel-i İtilafiyeden merhamet dilenmeye tenezzül etmiyoruz. Misak-ı Milli dahilinde sulh akdedilmesini teminen bütün varlığımızla hükümetimize müzaheret edeceğimizi Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti dahilinde Kürtlüğün ayrı bir unsur olarak telakkisini hiçbir zaman işitmek istemediğimizi arz ile muvaffakiytler temenni ve takdimi tazimat eyleriz.

İzoli Aşireti Reisi - Hacı Sebati
Aluçlu Aşireti Reisi - Mehmet
Bariçkan Aşireti Reisi - Halil
Ulemay-ı Ekrattan - Bekir Sıtkı
Bükler Aşireti Reisi - Hüseyin
Ulemay-ı Ekrattan - Rüştü
Ulemay-ı Ekrattan - Avni
Eşraf-ı Ekrattan - İzdelili Fehim
Ulemay-ı Ekrattan - Halil
Cürdi Aşireti Reisi - Mehmet
Zeyve Aşireti Reisi - Halil
Ulemay-ı Ekrattan - Hafız Mehmet
Eşraf-ı Ekrattan - Hüseyin
Deyükan Aşireti Reisi - Hüseyin
Eşraftan - Bulutlu İbrahim
Eşraftan - Nail
Eşraf-ı Ekrattan - Zebunlu Halil
Eşraftan - Sadık "


Kürt meselesi mevcut olmadığına ve Kürtleri ancak Büyük Millet Meclisi'nin temsil edeceğine dair Van Vilayeti'nden Hariciye Vekaleti'ne, Londra Konferansı murahhaslarına, Düvel-i Muazzama temsilcilerine yazılan ve Dahiliye Nezareti tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti'ne sevkedilen telgrafta ise şöyle denilmektedir: (33)


"Büyük Millet Meclisi Riyaseti Celilesi'ne 

Kürt meselesinin Konferans'ta mevzu-i bahs edilmesi münasebetiyle Van Kürt rüesası tarafından intihab ettikleri vekillerinin Büyük Millet Meclisi'nde kendi namlaruıa idare-i hükümet ettiğinden ve konferanstaki Kürtleri ancak Büyük Millet Meclisi'nin heyet-i murahhasası temsil eylediğinden bahisle Hariciye Vekaleti'ne, Heyet-i Murahhasa'ya ve Londra'daki Düvel-i Muazzama murahhaslarına telgraflar yazılmış olduğu Van Vilayeti'nden bildirilmekle arz-ı malumat olunur efendim.


14 Mart 1921
Dahiliye Vekili Namına
Ahmet Muhtar"



Biz burada ayrılıkçı Kürt girişimlerini kınayan protestolardan sadece birkaç tanesini verdik. Yoksa Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun hemen her il ve ilçesinden olduğu gibi bölgedeki bir çok aşiret reisinden de protesto telgraflan yağmıştır. Bu protesto telgraflarında da görülebileceği gibi Türkiye sınırları içerisinde yer alan Kürtler ile Türklerin ayrılmaz bir bütün olduğu dile getirilerek, din birliği, tarih birliği, ırk birliği, örf ve adet birliğinin oluşturduğu Türk milli birliğini kimsenin bozamayacağı üzerinde durulmuş, Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki Türk milli hareketi etrafında toplanılarak İngilizlerin ve Fransızların bölgeye yönelik propaganda ve Ermeni - Kürt ortak hareketi yaratma girişimlerine büyük çoğunlukla yüz gösterilmemiştir.


Geçmişte olduğu gibi bugünde Türkiye'ye yönelik hiç de dostça olmayan tutumlar sergileyen batılı devletler, demokratikleşme ve insan hakları adı altında Türkiye'deki yapıyı bozmaya, yüzyıllardan beri Türklerle tek vücut olarak hareket eden Kürtleri azınlık statüsüne sokmaya çalışmaktadırlar.




Yrd. Doç. Dr. Mehmet OKUR - 2001
Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi 
Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.




dipnotlar:
1-Avrupa devletlerinin Kürtleri Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtmaları XIX. Yüzyılın başına dayanır. Bu devletlerden Ruslar, İran ve Osmanlı Devleti ile yaptığı savaşlarda bazı Kürt aşiretlerinden yararlanmaya çalışırken, İngilizler de "Doğu Hindistan Şirketi" vasıtasıyla bölgedeki Arapları ve Kürtleri Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklandırmaya çalışmışlardı. Bu şirketin mensuplarından çoğu, sivil elbise giymiş İngiliz subayları idiler. Bunlar hükümetleri adına onların arasına girerek kışkırtıcılık yapıyor, halkın isyan etmesi için gayret gösteriyorlardı. Kolkhan, Mc Donalt, Hiyd, Brotr, Ric isimli ajanlar bunların en tanınmışlarıdır. Silah, cephane, teçhizat bakımından bölgeye gizli gizli isyan malzemeleri yığan İngilizler, bazı Kürt aşiret reisleri ile irtibat sağlamayı başarmışlar ve onlarla gizli işbirliğine girişmişlerdi. İngilizlerle işbirliğine giden bu aşiretler 1815 yılında ayaklanmışlarsa da çabuk kontrol altına alınmışlardır. Yine 1829 yılında İngilizlerin Irak'ın Süleymaniye bölgesine bir subay ekibi göndererek burada Kürtlere askeri talimler yaptırdıklan ve onları eğittikleri tespit edilmişti.....Ayrıntılı bilgi için bakınız: Tekin Erer, Kürtçülük Meselesi, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1994, s. 31 - 46.

2-Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk I, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,1992, s. 107.

3-Taner Baytok, İngiliz Kaynaklarında Türk Kurtuluş Savaşı, Ankara, 1970, s. 32; Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, İstanbul, 1967, s. 217; Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz ilişkileri (1919-1926), Ankara, 1978, s. 68

İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Robeck'in 4 Aralık 19l9'da Londra'ya gönderdiği telgrafta Musul - Kerkük bölgesindeki Kürtlerin kendileri açısından vazgeçilmez unsurlardan olduğu üzerinde durulmakta ve onlarla ilgilenmekten asla vazgeçilmemesi tavsiye edilmekteydi. British Documents On Foreign Affairs, Series B, Part II, Volume I, Doc.99, 163681, No: 2271.

4-Yaşar Akbıyık, Milli Mücadelede Güney Cephesi (Maraş), Kültür Bakanlığı Yayınlan, Ankara, 1990, s. 28; Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk II, TTK Yayınları, Ankara, 1975, s. 328; Ahmet Mesut, İngiliz Belgelerinde Kürdistan, Doz Basım ve Yayıncılık, İstanbul, 1992, s. 115.

5- Erer, Kürtçülük Meselesi, s. 29 - 30.
6- Binbaşı Edward Noel'in faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz M. Kemal Öke, İngiliz Ajanı Binbaşı E.W.C. Noel'in "Kürdistan Misyonu" (1919), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1992.
7-Orhan Duru, Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye'nin Kurtuluş Yılları, İş Bankası Yaymları, İstanbul, 2001, s. 51.

8-Salahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika I, TTK Yayınları, Ankara, 1995, s. 121; Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk I, s. 117. Noel'e göre; Emin Ali Bedirhan'm Diyarbakır Valiliği'ne, General Hamdi Paşa'nın da 10. Kolordu Kumandanlığı'na atanmalıdır. Ayrıca bölgedeki müdafaa-i hukuk etkisini kırmak için Vali Emin Ali Bedirhan'm yanına ayrılıkçı Kürt şeyhlerini de alarak bölgede bir gezinti yapması yerinde olacaktır. Bu gezinti sırasında bu kişilerin yanında herhangi bir İngiliz subayının bulunmaması gerekir. Bu durum işin içinde İngiltere'nin olmadığı imajını verecektir. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk I, s. i 19.

9-M. Müfit Kansu, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber, T.T.K Yayınları, Ankara, 1997, s. 268 - 269.
10-British Documents On Foreign Affairs, Doc. 163, E 1776/11/44, No: 254.
11-Bu maddeleri şöyle sıralamak mümkündür:

Madde 62: Fırat'ın doğusunda, ileride tayin edilecek Ermenistan sınırının güneyinde Türkiye'yi, Suriye ve Irak'tan ayıracak sınırın şimalinde bulunan Kürt unsurunun sayıca fazla olduğu yerlerin mahalli muhtariyeti planı bu muahedenin yürürlüğe konulmasından itibaren altı ay içinde İstanbul'da İngiltere, Fransa ve İtalya devletlerinin birer murahhasından mürekkep olarak toplanacak bir komisyon tarafından hazırlanacaktır

Madde 63: Osmanlı Hükümeti, bu komisyonun kararlarını kendisine tebliğinden itibaren üç ay içinde uygulayacağını şimdiden taahhüt eder.

Madde 64: İşbu muahedenin yürürlüğe konulmasından bir sene sonra 62. maddede zikredilen mıntıkalardaki Kürtler, bu yerlerdeki Kürtlerin ekserisinin Türkiye'den ayrılarak müstakil olmak dilediğini ispat eyleyerek Cemiyet-i Akvam'a müracaat eder ve Meclis'te bu ahaliyi istiklale layık görerek bunlara istiklal vermesini Türkiye'ye tavsiye eyler ise; Türkiye bu tavsiyeye uymayı ve bu yerler üzerindeki bütün haklarından vazgeçmeyi şimdiden taahhüt eder. Bu vazgeçmenin teferruatı, başlıca müttefik devletlerle Türkiye arasında yapılacak özel bir mukavele ile tespit edilecektir. M. Cemil Bilsel, Lozan I, Sosyal Yayınları, İstanbul, 1998, s. 312 - 313.

12-Binbaşı Noel'in Nisan 1919 başında yaptığı Güneydoğu Anadolu seyahatinde çok sayıda aşiret reisine konuk olmasına ve onları İngiltere tarafına çekmeye çalışmasına rağmen, aşiretlerin çoğu kendisine, açıkça Osmanlı Devleti'nin yanında yer alacaklarını ve İngiltere dahil bütün işgalcilere karşı kanlarının son damlasına kadar savaşacaklannı söylemişlerdir. Noel, daha sonraki yazışmalarında kendisine karşı gösterilen bu tavrın ne İstanbul, ne de müdafaa-i hukukçuların gayretleri sonucunda yeşerdiğini, bunun halkın doğal inisiyatifinden kaynaklandığını belirtecektir. Öke, İngiliz Ajanı Binbaşı E.W.C. Noel, s. 29-43; M. Kemal Öke, Belgelerle Türk - İngiliz İlişkilerınde Musul ve Kürdistan Sorunu 19 i 8 - 1926, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1992, s. 24- 30.

13-Bu sırada barış görüşmelerinin devam ettiği Paris'te Kürt iddiaları ile ilgili bir bildiri yayınlayan Şerif Paşa, kurulmasım istediği Kürt devletinin sımrlarını şöyle tanımlıyordu: Kafkas sınırında Ziven'in kuzeyinden batıya, Erzurum, Erzincan, Kemah, Arapkir, Besni ve Divicik'e; güneyde Harran, Erbil, Kerkük, Süleymaniye, Sina hattından İran sınırına kadar. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika I, s. 27-28. Şerif Paşa aynı günlerde Ermeni Bogos Nubar Paşa ile ortak hareket etme kararı da almıştı. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk I, s. 273 - 274.


14-Silvan eşrafı ile Beşiri eşrafı daha önce de Kürtçülük propagandasını tel 'in eden bir protesto telgrafı çekmişti Akbıyık, Milli Mücadelede Güney Cephesi, s. 33 - 34.
15-Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk I, s. 118; Doğu Perinçek, Kurtuluş Savaşı'nda Kürt Politikası, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1999, s. 136.
16-British Documents On Foreign Affairs, Doc 75 (151212).
17-Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk III, Milli Egitim Basımevi, İstanbul, 1970, Belge 27, 47 52.

18-Paul C. Helmreich, Sevr Entrikaları, Büyük Güçler, Maşalar, Gizli Antlaşmalar ve Türkiye'nin Taksimi (Çev: Şerif Erol), Sabah Kitapları, İstanbul, 1996, s. 155. İngiltere'nin İstanbul Yüksek Komiseri Amiral Robeck'ten Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a gönderilen 26 Aralık 1919 tarihli telgrafta, Kerkük, Revandiz, Erbil ve Süleymaniye'deki İngiliz birliklerine karşı Kürtlerin ayaklandıkları ve bölgedeki Kürt aşiretlerinin Türklerden başka hiç kimsenin hükümranlığını kabul etmeyecekleri bildirilmekteydi. British Documents On Foreign Affairs, Doc 116, 170729, No: 2399.

19-Öke, İngiliz Ajam Binbaşı E.W.C. Noe!, s. 116. Ünlü İngiliz casusu Lawrence de kendilerinin yanlış ve haksız bir iddia ile Kürdistan diye bir saha ortaya attıklarını doğuda yaşayan halkın ısrarla birlik şuuruna sahip olduğurnu gördügünü anılarında belirtecektir. (S. Kaya Seferogıu - Kemal Türközü, 101 Soruda Kürtlerin Türk Boyu, Türk Kültürü Araştırmaları Enstitüsü, Ankara, 1982, s. 87)

20-Mec1is-i Mebusan Zabıt Ceridesi, Devre IV, Cilt: 1, Ankara, 1992, s. 208.
21-Meclis-i Mebusan zabıt Ceridesi, Devre LV, Cilt: 1, s. 208.

22 Şerif Paşa'nın Kürtler nazarında hiçbir etkisi olmadığını İngiltere'nin İstanbul Yüksek Komiseri Amiral Robeck de belirtmektedir. (Amiral Robeck tarafından Lord Curzon'a gönderilen 30 Mart 1920 tarihli rapor) Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, s. 257.

23-Meclis-i Mebusan zabıt Ceridesi, Devre IV, Cilt: 1, s. 209.
24-Meclis-i Mebusan zabıt Ceridesi, Devre IV, Ci1t: I, s. 210.
25-Meclis-i Mebusan zabıt Ceridesi, Devre LV, Cilt: 1, s. 211.
26 Meclis-i Mebusan zabıt Ceridesi, Devre IV, Cilt: 1, s. 211 - 212.
27 Mec1is-i Mebusan zabıt Ceridesi, Devre IV, Ci1t: 1, s. 300.
28-Meclis-i Mebusan zabıt Ceridesi, Devre IV, Cilt: 1, s. 301.
29-Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, Devre I, Ci1t: 9, Ankara, 1954, s. 214.
30 Hakiıniyet-i Milliye Gazetesi, 3 Mart 1336 (1920), No: 13.
31 Mesut, İngiliz Belgelerinde Kürdistan, s. 37.
32 Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, Devre I, Cilt: 9, Ankara, 1954, s. 132 133.
33-Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, Devre I, Cilt: 9, s. 140 - 141.






ve 


…Avrupalı emperyalistler amaçlarına varmak için bütün insanları yok etmeğe hazırdırlar 
( Müslüman Asyada Kuvvetlerin Mücadelesi Sayfa 14)


… Prof. Phillip Marshall Brown: Avrupalı Devletler emperyalist amaçlarına varmak için 
Orta- Doğu halklarının gereksinimlerine kulak tıkadılar, hatta bu insanları kuvvet dengesi için kurban gibi fedâ ettiler. 
( Olaylı Yıllar Cilt 2 Sayfa 148)


… Prof. John Dewey: Halkın nefret ettiği yabancı kuvvetler, bu memleketlerden elde ettikleri kukla hükümetleri 
öyle haince kullandılar ki işte emperyalizm. 
( Politik Yeni Cumhuriyet Sayfa : 268- 12 Kasım 1924)



…Binbaşı Noel Kürt şefleri ile görüş birliğine varırsa bundan faydalar sağlayacağını söylüyor. Kürt şeflerinden İstanbul'da (Seyit) Abdülkadir ve Bedir Han ve daha az önemli kimselerdir. Bunlar şüphe uyandırmamak için Noelden ayrı olarak Kürt bölgelerine gidecekler, … Kürtler henüz Mustafa Kemale karşı ayaklanmadı ama Noel bunu sağlayacağından emin.
- Sayfa No: 678- Belge No: 451- 10 Haziran 1919
(Amiral Sir A. Cathorpeden Lord Curzona )


… Benim problemim KÜRTLER. Noel Bağdat'tan buraya geldi… Kürtlerin peygamberi olmak istiyor… Korkarım ki Noel bir Kürt Lawrence'ı olabilir. Mezopotamya şimdi bizim olacağına göre, ona, bir KÜRT DEVLETİ kurdurup kuzey dağlarını böylece koruyabiliriz. (Seyit) Abdülkadir ve onun gibilerle konuştum. Onlara etki edebilmek için biz de Türklere hile yapıyoruz. diye belki beş defa tekrarlamak mecburiyetinde kaldım.. Ancak,Kürtlere fazla güvenilmez. Majestenin Hükümetinin amacı Türkleri azami derecede zayıflatmak olduğuna göre Kürtleri bu şekilde harekete getirmek fena bir plan değil…Kürt partisinde aktif olan tanınmış Kürtler:… Şeyh seyit Abdülkadir (Başkan), Mevlan Zade Rifat (gazeteci), Emin bey (memur). Bunlar, Wilson prensiplerine göre hak iddia ediyorlar….. Sulh şartları Müslümanların çok aleyhine ve Hıristiyanların çok lehine olması üstelik BÜYÜK ERMENİSTAN hakkında söylentiler, Kürtleri Türklerin yanına itiyor.
- Sayfa No: 693-Belge No: 464- 21 Temmuz 1919 
(Mr. Hohlerden Sir E. Tilleye )


… Avrupalıların verdikleri raporlara göre, İZMİR de ilk adımda Yunanlılar 20 bin Türk'ü öldürmüşler….Yunan orduları İZMİR halkını sindirmeye çalışıyor. Bütün bölgeyi harabe haline getirdiler.
-Sayfa No:723-Belge No:478 -9 Ağustos 1919



hepsi






***



BUGÜN, "AYRILIKÇI" OLANLAR 
O GÜNLERDE DE HAİNLİK YAPANLARIN TORUNLARIDIR
BUGÜN "AYRILIKÇI" OLANLAR
KÖRFEZ SAVAŞI SIRASINDA TÜRKİYE'YE GÖÇMÜŞ
VE BU VATANIN BİRER VATANDAŞI OLMUŞ KİŞİLERDİR.
BUGÜN "AYRILIKÇI" OLANLAR
İNGİLTERE VE ERMENİLER DIŞINDA 
AMERİKA VE İSRAİL İLE BERABER ÇALIŞANLARDIR.
VE
"AYRILIKÇI" OLUP, YUKARIDA ATASI BULUNANLARA  HATIRLATMAK İSTERİM Kİ:
"ATALARINIZA YALANCI MI DEMEK İSTİYORSUNUZ?"
HAYIR MI ?
O ZAMAN ATALARINIZIN YAPTIĞI GİBİ DAVRANIN
VE TÜRKİYE'YE BAĞLILIĞINIZI GÖSTERECEK EYLEMLERDE BULUNUN.
EVET Mİ?
O ZAMAN VATANDAŞLIKTAN ÇIKIP, GELDİĞİNİZ YERE DÖNÜN.
ÇÜNKÜ, AYRILIKÇI OLAN
 BU VATANIN EVLADI DEĞİLDİR. 


_______