Translate

yobaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yobaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2016 Cuma

20.Yüzyılda Arap Milliyetçiliğini Besleyen Türk Aleyhtarlığı






Arabın Türke karşı tutum ve davranışları, 20.yüzyılda değişmiş değil, aksine pekişmiştir. Arap yazarları, bu konuda gerçek olmayan şeyleri, gerek kendi halklarına ve gerek Batı'ya "bilimsel görüş" kılığı altında günümüze değin sunmaya 
devam etmişlerdir.





20.Yüzyıl Başlarında Arapları Birleştiren Türk Düşmanlığı Unsuru


Geçmiş tarihleri boyunca Araplar kendi kendileriyle daima husumet halinde bulunan bir ulus olmuşlardır. Yaratılış itibariyle bencil ve bireyci oldukları için sürekli çekişmeler, boğuşmalar ve düşmanlıklar içerisinde yaşamışlardır. Fakat bütün bu düşmanlıklar içerisinde birleşir oldukları bazı hususlar vardır ki, bunlar arasında "İslam dininin Araplar için indirilmiş olduğu" inancı, "Arapçanın Tanrı dili oluşu" gibi ögeler yanında, Türk aleyhtarlığ öğesi yer almıştır. 20.yüzyılın başlarında bu düşmanlık oldukça güçlenmiş ve geliştirilmiştir. 1905 yılında Güneydoğu Anadolu ve Halep-Bağdat bölgelerinde yaşamış olan bir yabancı yazar, Arapları birleştiren Şeyin Türke karşı nefret olduğunu ve sırf bu nefret nedeniyle İslam birliği düşüncesinden uzak kalmak istediklerini ve sırf Türklerle aynı birlik içerisinde olmamak isteği nedeniyle "Panislamism" eğilimlerine karşı olduklarını ve hele başlarında Türkten bir halife görmekten tiksindiklerini anlatır. (1)



Kral Abdullah Araplar İçin, Türkün Felaket Getirici Irk Olduğu Tezine Sarılır


Arap milliyetçiliği davasının 20.yüzyılda belli başlı temsilcilerinden olan ve 1916 yılında Türke karşı Arap ayaklanmasında elebaşılık yapan Kral Abdullah, blindiği gibi, Mekke Şerifi Hüseyin'in oğludur. 1882 yılında Mekke'de doğmuş ve eğitiminin önemli kısmını İstanbul'da yapmıştır. Babası Hüseyin, Arap milliyetçiliğinin en ateşli taraftarlarındandı ve oğlunu da daha küçük yaşlardan itibaren kendisi gibi yetiştirmişti. Ne kadar ilginçtir ki, Arap milliyetçiliği duygularını Türk düşmanlığı duyguları içerisinde sürdürürken bile Abdülhamid'in sevgi ve iltifatlarına erişmişti ve bundan dolayıdır ki, Abdülhamid'e karşı çok büyük bir yakınlık ve hayranlık beslerdi.


Abdülhamid'in despot ve kötü ruhlu bir hükümdar olduğu biçimindeki görüşleri yadsır ve onu İslam dünyasının en değerli ve Müslüman yöneticilerin "...üstün yetenekte ve haysiyet duygusuna sahip son kalıntısı" sayardı. Ve işte tüm bu sahtelikler içerisinde Türke karşı düşmanlıklar sürdürürdü. Araptaki Türk nefreti duygularını kurcalarken Muhammed'in 1400 yıl önceleri yaptığı tanımlamalara ve kışkırtmalara yer verirdi. Babası Hüseyin'in yaptığı gibi, o da Türkü dinsiz ya da İslama yabancı ve az bağlı, benzeri nitelikler içerisinde gösterir ve böylece Arap indinde küçültmeye ve düşürmeye çalışırdı. 


Fakat daha başka yollarla da ve örneğin Türk hakkında Muhammed'in yerleştirdiği olumsuz hadislere itibare ederek, bunları daima canlı tutarak daha da etkili bir Türk düşmanlığı siyaseti sürdürürdü. Nitekim, Arapça ve İngilizce olarak yayımladığı anılarında Arap tarihinin geçmişini özetlerken ve bu arada, "...Arapların diğer düşmanları milliyetçi heveslere sahip ve Arap ırkından olmayan Müslümanlardır" derken, 1400 yıl önce Muhammed'in söylemiş olduğu; "Basık burunlu ve yüzleri yayvan, kalkanlara benzer Türklere karşı savaşmadan Araplar için kıyamet günü gelmiş olmayacaktır!" sözleri hatırlatır ve bu sözlerin Selçuk ve Osmanlı Türkleri bakımından bu şekilde değerlendirilmesi gereğinden söz ederdi.


Görülüyor ki, yüzyıllar öncesi Arap ordularının Orta Asya'ya yürümelerini ve Türklere karşı zaferler kazanmalarını diler nitelikteki idami emirler vaktiyle Arabi Türke karşı saldırıya yöneltmede nasıl iş gördüyse, bu aynı sözler 20.yüzyılda da aynı şekilde Arap liderlerinin ve şeyhlerinin ağzında Arabi Türke karşı ayaklandırmak, hem de yabancılarla birlik olup Türkü arkadan vurdurtmak bakımından aynı etkili işi görmüştür.


"Osmanlılık" Kavramını "Arapcılık" Şeklinde Anlayanlar


Osmanlılık davasına sarılan herkes, ister Arap olsun ister Türk, bilerek ya da bilmeyerek Araplılık duygularını güçlendirme ve Arap milliyetçiliği eğilimlerini geliştirme yolundaydı. Çünkü, hepsi için ortak olan hususlar vardır ki, Araplılık davasına yararlı olmaya yeterliydi. Bu hususları şöyle özetlemek mümkündür:


"Osmanlı devleti, bir şeriat devletidir, bir İslam devletidir. İslam, esas özü itibariyle her şeye üstündür, her şeyin en mükemmeli demektir. Hıristiyanlığa üstündür ve Batı İslamdan yararlanmak suretiyle gelişebilmiştir. Her bilim, her fen, he teknik İslamda vardır. Böyle olduğu içindir ki, İslamın özüne bağlı kaldığı ve onu bu şekilde uyguladığı sürece bir devlet, ister Arap devleti ister Türk devleti olsun, büyür, gelişir ve başarılara erişir. Fakat, İslamı ihmal ettiği, inkar ettiği, şeriattan uzaklaştığı an İslam devleti olmaktan çıkar ve çöker. O halde yapılacak şey, İslamın özüne sarılmaktır, ona dönmektir ve Batanın İslamdan kopya ederek başarıya ulaştığı kuruluşları aynen almaktır. Gerçek İslam uygarlığı engel değil, yatkındır, İslamın özünde bu uygarlık vardır."


İslamın en üstün bir kuruluş olduğu ve İslama dayalı şeriat devletinin ileri, uygar ve güçlü bir devlet olacağı düşüncesine saplanmayan yoktu. 19.yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı devletinde bu düşünceye inanmışlar çoktu. 1867 yılında Müslüm Rahmetullah al-Hindi adındaki bir Hintli Müslüman yazarın İzhâr el-Hak adıyla Arapça olarak yayımladığı kitap Türkçeye çevrilerek yayımlandığında, Osmanlı aydınları tarafından kapışılmıştı; işlediği tema buydu. Ahmed Faris al-Şıdyak adında birinin İstanbul'da 1860 yılında yayımladığı gazete, daha önceleri bu görüşleri savunurdu; aydın diye geçinen kim varsa bu tür görüşlere değer verirdi; İslamın özüne dönmek ve İslama aykırı davranmamak, büyük zaferlere, başarılara kavuşmak. 


Arapların ortaya attıkları ve geliştirdikleri bu düşünceler, ki kendi çıkarları bakımından kuşkusuz geçerli düşüncelerdi, Osmanlı toplumunun okumuşlarının da canı gönülden benimsedikleri düşünceler olmuştu. Zaten Osmanlı devletinin okumuşlar sınıfı, her şeyi Araplardan öğrenme hastalığındaydı. 19.yüzyılın başlarında Rifa'a Rafi al-Tahtavi'nin 1834'te yayımladığı bir kitapta bu yukarıda belirttiğimiz tez ele alınmıştı; bu kitap 1840 yılında Türkçeye çevrilmişti.


19.yüzyılın ikinci yarısında İslamın özüne dönme özlemi fevkalade güçlü bir akım olarak gelişti. Osmanlılık perdesi ve kisvesi altında geliştirildi. Afgan asıllı Cemaleddin afgani, bu düşüncenin en etkili yayıcılarından oldu. Muhammed Abdul'lar, Raşid Rıza'lar... vb. hep yukarıdaki düşünceyi geliştiren kişilerdir ve bizim zavallı okumuşlar sınıfımız işte onların bu zavallı düşünceleriyle beslenirdi. Ne hazindir ki, tüm bu saydığımız kişiler, İslamcılık perdesi altında ya Araplılık ya da Mısırlılık akımlarını alevlendiren kimselerdi. Osmanlılık davasına sarılmış ve Osmanlı devletini savunur görünerek Araplılık (ya da Mısırlılık) duygularını güçlendirmekle meşgul idiler.


Çünkü bunlar, yukarıdaki tezi Osmanlı devletine uygulamak suretiyle amaçlarına çıkış yolu bulmuşlardı. Osmanlı devleti, onların deyişine göre, İslama bağlı kaldığı sürece büyümüş, gelişmiş ve muazzam bir devlet olmuştu; İslamdan uzaklaştıkça da zayıflamış ve çökmüştür. O halde Osmanlı devletinin İslama dönüş yapması ve İslamı özüne en yakın biçimiyle uygulaması gerekirdi. Bunu söylerken bu yazarlar çok iyi bilmekteydiler ki, Osmanlı devletinin İslamı en koyu, en katıksız şekilde uygulaması halinde, bundan Araplık ve Araplılık davası kazançlı çıkacaktır. Çünkü İslam demek, onlara göre, Arabın kendi yaşamları, kendi gelenekleri, kendi bilinçliliği, kendi dilinin gelişmesi ve itibarı.. vb. demektir.


İşte Osmanlı devletine bağlılık gösteren Arap ve Mısırlı yazarların yarıaçık ve yarıkapalı biçimde yöneldikleri amaç bu olmuştur. Araplılığı yaşatmak, canlandırmak ve güçlendirmek için onların bu şekilde ortaya attıkları düşünceleri Türk yazar ve düşünürleri de paylaşır olmuşlardı. Osmanlılık pohpohlaması içerisinde Araplılık davasının savunucuları kesilmişlerdi, hem de Türkü hakir ve küçük görürcesine, Türkün çıkarlarını feda edercesine, Türkçe yerine Arapçayı, Türk tarihi yerine Arap tarihini, Türk gelenekleri yerine Arap geleneklerini yüceltircesine ve Türk toplumuna kabul ettirircesine. Aynı davranışın bugün dahi aynı kurnazlıklar ya da budalalıklarla sürdürmekte olduğunu görmekteyiz. Gerici gazetecilerin hemen hepsinde okunan şeyler hep Araplarla, Arap tarihi, Arap kahramanları ve gelenekleriyle ilgili şeylerdir.



Arap Milliyetçiliği ve Türkler - İlhan ARSEL
sayfa 181 ve 296
(1) Albert Kudsi-Zadch "A Diary on Mesopotamia in 1906"










17 Temmuz 2016 Pazar

Mehmetçik














Mehmetçiği itibarsızlaştırmak kimsenin haddi değildir.
Çünkü Mehmetçik Biziz. 
Diğerlerinin ne olduğunu Tanrı bile bilmiyor!..












"Satır satır oku ve o sela neden okunuyor anla."
Levent Üzümcü.

Alman faşizminin başlaması için Alman Parlamentosu’nun yakılması gerekiyordu!
Reichstag yangını bugünlerde ne anlatır?  
Selami İnce'nin makalesi 28.02.2016 Birgün






Vatana, millete, devlete bu ihaneti kim tezgahladıysa... Kimlerin veya hangi yapılanmaların bu alçaklıkta en küçük bir payı varsa Rabbim onları kahretsin.

30 yılı aşkın meslek hayatımda çok kriz günleri, çok can sıkıcı gündemler yaşadım. Fakat hiçbiri önceki gece yaşadıklarımızın kenarından bile geçemez. O, Irak'ı, Libya'yı, Suriye'yi andıran dehşet gecesinin Ankara versiyonunu andıran görüntülerini tekrarlamayacağım. Olup bitenlerin bir bölümüne, televizyon ekranlarından gazete sayfalarından şahit oldunuz. Şimdilik, gördüklerinizin ve bildiklerinizin, göremedik ve bilmediklerinizin çok azı olduğuna inanın yeter!..

Biliyorum; sabırlı olmalıyım.Biliyorum; 3-5 gün daha dişlerimi sıkıp olayların sıcaklığının geçmesini beklemeliyim. O yüzden genel bir değerlendirme ile kendimi tutmaya çalışıyorum.

15 Temmuz Cuma gecesi olup bitenin adı; yine senaryosu ABD'de yazılmış, buralarda birilerinin, piyonların eline tutuşturulmuş çakma darbedir. Bu sözlerimden darbe yanlısı falan olduğumu çıkarmayın!.. Rahmetli Alparslan Türkeş'in de dediği gibi; en kötü demokrasi en iyi ihtilalden daha iyidir. Onun için çok uyanık kalmalıyız.

Televizyonlardan seyrettiğim, o Mehmetçiklerimizin yere yatırılışları, eller yukarıda teslim alınışları, vatandaşlar ve polislerimiz tarafından yerlerde tekmelenişleri, çıplak halde polis otolarına kafalarına vurularak bindirilmeleri ciğerimi dağladı. Hele bugüne kadar, her ne şartta olursa olsun onu gözünden bile sakınan Türk insanının Mehmetçiği linç edercesine dövmesi yok mu... Sözün bittiği yere bir kez daha geldik. Bu millet ilk kez Mehmetçiğini dövdü... İlk kez ona tokat attı... Ne için?.. Ne acı, ne kadar büyük bir acı!.. Ne hale getirildiğimizin farkında mısınız?..

Bu alçak darbe girişimine kalkışan, şerefsiz, haysiyetsiz dangalaklar da acaba nasıl bir oyunun piyonu olduklarının farkında mıdırlar?.. Neye ve nereye hizmet ettiklerini, uşaklık ettiklerini hiç mi düşünmediler?..Şehit düşmesin diye tankın üzerinde yaralı polis arkadaşının üstüne yatıp kendini siper eden Mehmetçik'ten nerelere geldik...

O gün bu görüntü ile ne kadar da haklı olarak övünüp gurur duymuş, hainlere karşı daha da kenetlenmiştik. Kardeş kardeşi vurdu ve öldürdü. Bölücü hainlere karşı omuz omuza çarpışırken şehadet şerbeti içen kahraman polis ve askerlerimizin birbirine silah çektirilip, düşman edildiği ve çok tehlikeli bir kamplaşmanın tezgahına oturtulduk.

Hani, Türkiye'nin itibarıydı?..

Televizyonlardan ve gazetelerden bu sefer ambargolanmayan, mahkeme kararı ile yayın yasağı getirilmeyen görüntülerin kimleri sevindirdiğini düşünebiliyor musunuz? PKK/PYD'yi, IŞİD'i, ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya'yı... Barzani'yi, Öcalan'ı, Cemil Bayık'ı, Karayılan'ı...Türk milleti 20 yaşındaki Mehmet'ini tokatlarken!..

Öncekilerinden farklı bu seferki çakma ABD darbesi başarısız değil başarılı oldu!.. Akıl ve zekamızla alay edercesine kurgulanan bir senaryo ile Türk milletine Muhammed'in askerini dövdürdüler. Ergenekon, Balyoz, Casusluk, kadın pazarlamacılığı gibi davalarla TSK'yı itibarsızlaştırmayı hedefleyenlerce Türk milletine bitirici darbe vuruldu. Türk milletinin bel kemiği olan ordu-millet anlayışına suikast yapıldı. Siyasetçilerin akıl almaz gazına kapılanlar ise önüne ardına bakmadan gitti Mehmetçiğini dövdü, hakaret etti. Suçlu ile suçsuzun ayıklanması beklenemedi.

Esasında olması gereken, bugünün darbecilerini o makamlara, rütbelere getirip terfi ettiren siyasi iradenin, o isimleri tutup kulaklarından yargının önüne getirmesinin beklenmesi değil miydi?.. Aynı zaman da siyasi iktidara, "darbecileri bu makamlara niye getirdiniz" sorusunun sorulması lazım değil miydi?.. Kumpas itiraflarının ardından onca zaman geçti, niye gereken tedbirler alınmamış ve gerekenler yapılmamıştı?..

Evet!.. Çakma darbe başarılı oldu…

Bu hain, piyon dangalaklar yüzünden yarım yamalak, kör topal giden demokrasimiz esas şimdi askıya alındı. Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetinin rejiminin değiştirilmesi için çalışanlara ve bir türlü yeterli desteği bulamayanlara büyük bir mağduriyet alanı açıldı. Yeni kahramanlık (!) meydanlarına servis yapıldı. Ülkenin kötü gidişatının önüne geçmek için -az bir şey- demokrasi ile çıkış yolumuz vardı onu da kapattılar.

AKP saltanatının emellerinde başarılı olması için ellerine verilen yeni mağduriyet alanı ile eskisinden daha ceberut olacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek var mı?..

Olup bitenleri çok iyi okuyup ders almazsak, 27 Nisan e-muhtırası ile 15 Temmuz çakma ABD darbesinin benzerliklerinin sonuçlarını yine çok acı bedeller ödeyerek yaşarız.Baş rol oyuncularına, figüranlara ve yardımcılarına bakın. Onlar hep aynı…

Sadece senaryolar güncelleniyor!..

Ahmet Takan
17 Temmuz 2016 - Yeniçağ









Binlerce Mehmetçiğimizin duygularını dile getiren bir  Mehmetçiğimizden sitem: 

"İyi ki doğuya düşmüşüm. En azından düşmanın kim olduğunu, merminin nereden geleceğini biliyoruz." 
"Benim gibi vatani görevini yapan o askerleri linç edenlerin burada bize mermi sıkan pkk dan hiç bir farkı yok. 
Unutanın a... k..."
Batuhan Gutok



Üzülmeyin Mehmetçikler, biz o "ne idüğü belli olmayan halk"tan değiliz. 
İçimiz kan ağlıyor.....





NE DARBECİYİM NE F'Cİ NE DE PARTİCİ!

F'nin Askeri!
F'nin Polisi!
F'nin Hukukçusu!
F'nin Öğretmeni!
F'nin Gazetecisi!
Ama
F'nin Politikacısı! na gelince,
O yok işte!
Kiminle dalga geçiyorsunuz!..
Yemezler!

Herkes ağız birliği etmişcesine her şeyi de F ye bağlıyor. Ben buna inanmıyorum. 
Bu işten kim çıkar sağladıysa o yaptırdı, dolaylı dolaysız müdahaleleri var.






"Bu bir askeri darbe bile değil, "askerde darbe"! Daha ilk açıklamalarında Türkiye'ye "yeni bir anayasa" yapacaklarını söylüyorlar... Memleketin önündeki en büyük tehdit, "yeni bir anayasa"...  İyi bir yaşam için kolay yol yok. Çıkışımız bir grubun-darbesinin ucunda değil; bizim kendi ellerimizde.  Türkiye'ye dokundurtmayacağız." - Birgül Ayman Güler






ve
MEHMETÇİKLERİMİZE İŞKENCE EDENLER VE SEBEP OLANLAR YARGILANMALIDIR.









NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE




SB.






3 Nisan 2016 Pazar

Laik Türkiye ve Karşıtları









Ensar Vakfı’nın adına ilk Uğur Mumcu’nun Rabıta kitabında rastlamıştık. Yani bundan yaklaşık 30 yıl önce yazılmış kitabında.

Mumcu, Suudi Arabistan kökenli ve “Müslüman ülkelerinin şeriatla yönetilmesi”ni amaçlayan Rabıta ile bağlantılı örgütlerden söz ettiği kitabında, Ensar Vakfı’na da yer veriyordu.

Ensar Vakfı’nı, AKP iktidara geldiğinden bu yana adım adım izledim. Çünkü bu vakıf, AKP kadrolarının odaklandığı vakıflardan en önde gelenlerindendi.

Diğer bir çok dinci vakıf ile birlikte Ensar Vakfı ile ilgili belirlediğim bir çok bağlantıya Rabıta’nın Zabıtası adlı kitabımda yer ayırdım. 

Kitabın bu bölümü giderek genişliyor. Çünkü, AKP iktidarında Ensar Vakfı ülke gündeminden hiç çıkmıyor. En son Karaman’da Ensar Vakfı’na bağlı bir evde “öğretmen” kılığına girmiş bir sapkının, 45 küçük çocuğa tecavüz ve sarkıntılıktan tutuklanması gibi.





ENSAR’DAKİ AKP’LİLER

Gelelim, Ensar Vakfı-AKP ilişkilerine:

AKP’nin ilk Maliye Bakanı olacak Kemal Unakıtan ve Al Barakacılarla birlikte Bereket Vakfı’nın kurucusu olan Abdullah Sert, 1979’da bir grup isimle birlikte “Ensar Vakfı”nı kurmuştu. Bu isimlerin arasında AKP’den İstanbul Anakent Belediye Başkanı olan Kadir Topbaş da vardı. 

Ensar Vakfı kurucularından bir başka isim de, Ahmet Şişman’dı. 2011 Temmuz ayında ölen Ahmet Şişman’ın cenaze törenine dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve dönremin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da katılmışlar ve bizzat tabutunu taşımışlardı. 

Bir dönem, AKP’li siyasi kadroları içinde barındıran çatı örgütü olan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nın başkanlığını da üstlenen Ahmet Şişman, aynı zamanda 1990’lı yılların ortasında yayımlanan “Bilgi ve Hikmet” dergisinin sahipliğini de yapmıştı.


CUMHURİYETLE HESAPLAŞMA NİYETİ

Bilgi ve Hikmet dergisinin o dönemde Genel Yayın Yönetmeni ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü İslamcı yazar Ali Bulaç’tı. Ankara sorumluluğunu ise, daha sonra Recep Tayyip Erdoğan’a uzun süre danışmanlığını üstlenecek, daha sonra da AKP’den milletvekili ve kültür bakanı olacak olan, şu anda da AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü olan  Ömer Çelik’ti. Bilgi ve Hikmet dergisi, AKP iktidara gelince Başbakanlık Müsteşarlığı, daha sonra Çalışma Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı makamlarında oturan Ömer Dinçer’in, 19-21 Mayıs 1995’te Sıvas’ta düzenlenen bir sempozyumda yaptığı konuşma metnini, 12. sayısında makale olarak yayımlamıştı.

“21. Yüzyıla girerken dünya ve Türkiye gündeminde İslam” başlığını taşıyan o makalede Ömer Dinçer, “Cumhuriyet kavramının aslında artık bizim için çok fazla bir mânâ ifade etmediğini söylememiz de mümkündür” sözlerinin yanı sıra, şu görüşlerini de kamuoyu ile paylaşmıştı:

“Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin, laiklik, cumhuriyet, milliyetçilik gibi bir çok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum.” 

Ömer Dinçer, 1997 yılı Aralık ayında İstanbul’da AKP kadrolarının odaklandığı bir başka yapı olan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı tarafından gerçekleştirilen “Demokrasi Sempozyumu”nda yaptığı bir konuşmada da, ulus devlete, demokrasiye, bürokrasiye ve modern topluma ilişkin eleştirilerini dile getirmiş, “… tarihi gelenek içinde yer alan vakıfların, cemaatlerin, özel sektörün yönetimde söz sahibi, daha da önemlisi karar verme ve politika belirlemede güç sahibi olmaları gerektiğini” vurgulamıştı.


REJİMİN YENİDEN TANZİMİ 

O sempozyumun kapanış bildirisinde, “Bütün meselenin; her zaman her toplumda farklı toplum kesimlerinin, değişik inanç gruplarının, etnik, dini, kültürel ve diğer toplulukların aynı zamanda yaşayacaklarının kabul edilmesi ve rejimin bunu mümkün kılacak şekilde tanzim edilmesi” gereği vurgulanmıştı. 

Ömer Dinçer’in, Yardımcı Doçent olduğu dönemde Türkçe’ye çevirdiği ve Pakitsanlı Muhammed Ekrem Han’ın “İslam Ekonomisinin Temel Meseleleri” adlı bu kitabında da, “tüm bilginin İslamlaştırılması” amacının altı özenle çizilmişti.

Kendisi de Ensar Vakfı kurucusu olan Ömer Dinçer’in geçmişteki rejimin yeniden tanzim edilmesi ve tüm bilginin İslamlaştırılmasına yönelik çabalarının, büyük bir bölümünü AKP iktidarı döneminde Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra yaşama geçirdiğini bilmek gerekiyor. 

Ömer Dinçer’in kurucular kurulu üyesi olduğu Ensar Vakfı’nın en önemli çalışmalarından biri, “interaktif Kur’an-ı Kerim Öğrenme CD”sinin bütün imam hatip lisesi öğretmen ve öğrencilerinin hizmetine sunulmuş olmasıdır.

Ayrıca vakfın “www.dinkulturuogretmeni.com” adresindeki sitesi de ilk ve ortaöğretim din kültürü ve ahlak bilgi öğretmenleri için hazırlanmıştır. Ensar Vakfı’nın bir başka hizmeti de, “ilmihal, tefsir vb. dini ilimlerle ilgili seminerler, konferans ve yardım faaliyetleri”ni yürütmektir.

Ensar Vakfı’nın amacına gelince… Vakıf, amacını şöyle açıklıyor:

“Herkesin kendi dini ve felsefi inançlarına göre eğitim ve öğretim yapma hakkını kullanmasına destek ve yardım sağlamak temel misyonumuzdur. Bu konuda, kamusal alanı etkilemek ve yönlendirmek; özel alanda hizmet üstlenen kurumları desteklemek ve yardım etmek genel amacımızdır.” 

Bu amaçlarını etkilemek ve yönlendirmek için Ensar Vakfı’nın  AKP iktidarında eline çok büyük bir olanak geçti. O da, vakfın kurucularından Ömer Dinçer’in Milli Eğitim Bakanı olmasıydı.


ATATÜRK İLKELERİ MİLLİ EĞİTİM’DEN AYIKLANIYOR

Ömer Dinçer, Milli Eğitim Bakanlığı’na atanır atanmaz, bakanlığın görev tanımındaki “Atatürk inkılap ve ilkelerine bağlı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen vatandaş yetiştirme” hedefini “kanun hükmünde kararname” ile kaldırdı…

O hedef yerine Ömer Dinçer, bakanlığın görevleri arasına “öğrencileri, bedeni, zihni, ahlaki, manevi, sosyal ve kültürel nitelikler yönünden geliştirme, insan haklarına dayalı toplum yapısının ve küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve beceriyle donatmak” amacını yerleştirir.

Bu hedefte Dinçer’in 1995’te Sivas’ta yaptığı konuşmada yer alan “katılımcı ve adem-i merkezi” yapı “insan haklarına dayalı toplum yapısı” ifadesinde yerini buldu. “Daha Müslüman” yapı ise “ahlaki, manevi yönden geliştirme” vurgusundadır. Kısacası, “milli ve laik eğitim” yerini, “etnik ve dinsel” yelpazeye bırakacaktı. 

Yani, bir başka anlatımla 90 yıllık enkaz kaldırılacaktı. Yani, Atatürk Cumhuriyeti bir enkazdı, AKP o enkazı kaldırıyordu.
Bundan bir süre önce Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan da yaptığı konuşmada da  bunu söylüyordu zaten.

Nerede söylüyordu bunu? Ensar Vakfı’nın toplantısında…


DİNAMİK VAKIF

“Ülke insanının manevi dinamiklerini zenginleştirmek” için kurulan Ensar Vakfı, AKP döneminde epey proje aldı. Biliyorsunuz, bizde “proje” demek, dinamik zenginlik demektir…

Ensar Vakfı da, vakıf kurucularından Ömer Dinçer’in Milli Eğitim Bakanlığı sırasında bakanlık ile “ortak projeler” yürüttü. 8 bin 500 din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni, vakfın yan kuruluşu olan Değerler Eğitimi Merkezi’nin yayınları ile desteklendi.
Gençlik ve Spor Bakanlığı da, “Fikrini Sen Yönet”, “Merhaba İstanbul”, “Osmanlı Sanatlarıyla Tarih Yolculuğu”, “Eğitim ve Kültür Evi” projeleri ile vakfa yardımcı oldu.


ENSAR VAKFI İKTİDARDA

Ensar Vakfı, AKP kadroları açısından da epey zengin bir vakıf:

Vakıftan Mustafa Açıkalın, Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’yken genel sekreteriydi. Sonradan AKP’den milletvekili oldu.

12 Eylül darbesinden sonra Suudi Arabistan kökenli şeriatçı Rabıta örgütünün parasıyla yurtdışına gönderilen vakıf kurucularından ve Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisine “ağabey” diye hitap ettiği Alaaddin Şahin, Türkiye’ye döndükten sonra Nuruosmaniye Camii imamıyken AKP döneminde İETT Müşteriler Daire Başkanlığı’na atandı.

Ensar Vakfı’nın şu andaki Başkanı İsmail Cenk Dilberoğlu, İstanbul İl Genel Meclisi’nin AKP’li üyelerinden. Dilberoğlu, AKP döneminde THY İcra Komitesi’ne de atandı.

Vakfın Başkan Yardımcılarından Mehmet Sarımermer ise, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün damadı. Vakfın önceki sekreter üyelerinden İbrahim Bacacı, Gül’ün damadı Mehmet Sarımermer’in Fenn Bilgi Teknolojileri Sanayi ve Ticaret şirketinden ortağı.

Vakfın Mütevelli Heyeti arasında bugün AKP’li Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ve Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen de yer alıyor.

Daha önce AKP’li Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın, AKP’li Ümraniye Belediye Başkanı Hasan Can vakfın yönetimindeydiler. Yalnız belediye başkanları değil, belediye başkanlarının oğulları da Ensar Vakfı’nda görev yaptılar. Örneğin, AKP’li Bahçelievler Belediye Başkanı Osman Develioğlu’nun oğlu Ziya Develioğlu… Recep Tayyip Erdoğan, Başbakanken, Ziya Develioğlu’nun düğününe katılmış, evlenen çiftten üç çocuk yapmalarını istemişti!

Ömer Dinçer’in oğlu ve aynı zamanda bir önceki Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın damadı olan Asım Dinçer de vakfın yönetiminde yer almıştı.

Anlayacağınız, Ensar Vakfı, adeta AKP’nin bir aile kuruluşuydu… Amacı dinamikleri zenginleştirmekti…


ÇOCUK İSTİSMARININ ODAĞI

Ensar Vakfı’nın çocuk istismarının odağı olduğunu da biliyoruz artık.

Karaman’da Ensar Vakfı’nın ve Karaman İmam Hatip Mezunları ve Mensupları Derneği’nin evlerinde kalan çocuklara “öğretmen” kılığına girmiş bir sapkın 45 çocuğa tecavüz ediyor, onları istismar ediyor. Hatta onlara hayvan pornosu izletiyor!

İnancımın gereği diyerek başını bağlamış bir bakan, sözde aileden sorumlu kadın bakan da çıkıp “bir ilktir” deyip olayı örtbas etmeye çalışıyor.

Oysa hiç de öyle değil. 

Gazetelere yansıdı:

Ensar Vakfı’nın Çorum Şube Başkanı olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Zekai İşler, 2008’de iki kız öğrenciye tecavüz suçlamasıyla hapis cezasına mahkum edilmişti. 

Ayrıca, Rize İl Özel İdare Genel Sekreter Yardımcısı, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Rize İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü ve Ensar Vakfı Rize Şube Başkanlığı’nı yürüten Kızılay Rize Şube Başkanlığı görevlerini yürüten 56 yaşındaki Mehmet Nuri Gezmiş, küçük yaştaki 2 erkek çocuğa cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla tutuklanmıştı.

AKP’nin neden Ensar Vakfı’nda gerçekleşen sapkınlıkları kamuoyunun gözünden kaçırmak, Meclis’te araştırma komisyonu kurulmasını engellemek istediği şimdi daha iyi anlaşılmıyor mu?

Ensar Vakfı, AKP’nin bizzat kendisi çünkü…


Işık Kansu
Basın link / link










!







“Ben diğer öğretmenlerden farklı olarak daha sevecen olabilirim” diyen sapığın akrabaları, çocuklarınızın sevgiye ihtiyacı olsaydı, onunla yalnız bırakır mıydınız? - SB


"12 kız öğrenciye cinsel istismarla suçlanan imam hatip öğretmeni: Biraz sevecen olmuş olabilirim!"
Haber linki













GÜNÜN İSYANI!

İsyanım, sapık bir öğretmenin, Ensar Vakfı’nın Karaman’da açtığı evde en az 45 erkek çocuğa tecavüz ettiğinin ortaya çıkmasından sonra bile evlatlarını bu yasadışı evlere göndermeye devam eden ailelere:

Allah size o beyni, başkalarına “salata” yaptırasınız diye mi verdi?


Mustafa Mutlu
Aydınlık






*






Ülkemizin gündeminden düşmeyen terör olaylarının yanı sıra, günlerdir çocuklara yönelik taciz olayları da gündemin ilk sıralarında yer almaktadır. Her gün gelen şehit haberleri, toplumun içini kanatırken, her türlü iğrençliklerin bir bir ortaya çıktığı çocuklara yönelik taciz ve tecavüz olayları da, toplumu derinden sarsmaktadır. 

Ülkemizde her ay Adli Tıp Kurumu’na 650 çocuk istismarı olayı gönderilmektedir. Çocuklara yönelik cinsel istismar suçlamasıyla açılan dava sayısı 2006 yılında 2.415 iken, 2011 yılında 16.830 olmuş ve 2014 yılında 24.825 sayısına ulaşmıştır. Ülkemizde cinsel tacize maruz kalan çocukların oranı en az %25 seviyelerindedir. Türkiye’nin dünyada çocuk tacizi, özellikle cinsel taciz sıralamasında üçüncü sırada yer alması, geleceğimiz adına ürkütücüdür. Hergün yeni bir olayın ortaya çıktığı ülkemizde, Ensar Vakfı gibi kuruluşlar korunmaktadır. Birbirilerine düşman gibi görünen cemaatler, tarikatlar, gruplar, iş tacize, tecavüze gelince kenetlenmekte ve destek mesajları vermektedir.

“Her Bir Uzuv İçin Okunması Münasip Olan Şifa Ayetleri” kitabının yazarı Cübbeli Ahmet Hoca denen şarlatan din tacirini tek başına kaçak sarayda ağırlayan Tayyip Erdoğan ile, bu şarlatanı evinde ziyaret eden başbakanın tutumları, olayı gözler önüne sermektedir. Bilim insanları yerine, din tacirleriyle görüşmenin sonuçları, taciz ve tecavüzde gelinen durumun tesadüf olmadığının kanıtıdır.

Bilal Erdoğan’ın “eşimden sonra en çok görüştüğüm kişi Ensar Vakfı başkanı” söylemi, Tayyip Erdoğan’ın Ensar Vakfı genel kurullarına sık sık katılması, meşhur “enkaz” açıklamasının yapıldığı Ensar toplantıları anılarda yerini korumaktadır. Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde Karaman’a ziyareti sırasında, çok sayıda çocuğun tecavüze uğradığı evlerin sahibi olan Ensar Vakfı’nca, “Ümmetin medar-ı iftiharı hoş geldiniz” pankartıyla karşılanması, nasıl bir olayla karşı karşıya olduğumuzun ve ülkeyi yönetenlerin konumunun resmidir.

Adana’da dini eğitim veren Furkan Vakfı’nda Eylül 2015 tarihinde yaşanan işkence olayının ardından, şimdi de taciz skandalı yaşandı. Vakıfta gönüllü olarak din dersleri veren bir üniversite öğrencisi, 12-13 yaş arasındaki üç erkek öğrenciye güreş yapma bahanesiyle cinsel tacizde bulunduğu iddiasıyla geçtiğimiz günlerde tutuklandı. Niğde’nin Çiftlik İlçesi Azatlı Beldesi’ndeki Azatlı Küllüce Ortaokulu’nda görev yapan Türkçe öğretmeni, 12 kız öğrenciyi taciz ettiği suçlamasıyla tutuklandı. Ayrıca Milli Eğitim Müdürlüğü’nce, öğretmen hakkında idari soruşturma başlatıldı.

Çorum’da 7 yaşındaki bir çocuğa babası, amcası ve ağabeyi tarafından beş yıl süreyle tecavüz yapılmıştır. İfadesinde insanlıktan utandıran, iğrenç şeyler söyleyen çocuk, amcasının, babasının ve ağabeyinin beş yıl içinde ayrı ayrı 60’dan fazla kez olmak üzere kendisine tecavüz ettiklerini anlatmaktadır.

Bu şahıslar önce tutuklanmış ve sonra “esneklik nedeniyle kızlık zarı bozulmamıştır” raporu gelince ve çocuğun psikolojisi iyi değildir raporu alınınca tutuksuz yargılanmalarına karar verilerek, topluma salınmışlardır. Bu durumdaki bir çocuğun psikolojisinin iyi olmayacağı çok açıktır ama toplumun bu tip olaylara bakışı son derece yanlıştır. Kızın, babasından hamile kaldığı ortaya çıkınca, tekrar tutuklama gerçekleşmiştir. “Babanın öz kızına şehvet duyması haram değildir” diye fetva veren Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu olay hakkında ne düşünmektedir? Din ile uyutulan toplumlarda, böyle saçma söylemlerde bulunulması, her türlü tacize ve tecavüze yol açmaktadır.

Ülkemizde çocuklara yönelik cinsel istismarda, özellikle ensest ilişki çok yaygındır ama gizlenmektedir. Ensest ilişki, tüm toplum ve kurumlar tarafından şiddetle kınanmalıdır ve ceza yasası değiştirilerek, özellikle çocuklara taciz ve tecavüz suçlarına verilen ceza arttırılmalı, af kapsamı dışında tutulmalıdır. Aynı şekilde kadınlara karşı yapılan taciz ve tecavüz suçları da, bu kapsamda değerlendirilmelidir. Doğal olarak bu konuda eğitim de çok önemlidir.

“Dindar nesil yetiştireceğiz” söyleminin ardında ve dinin emrinde devlet yaratmanın sonucunda, laiklik ilkesinden sapılarak, dinci bir merkeze oturtulan günümüzdeki eğitim sistemi ile bu tacizlerin önlenemeyeceği çok açıktır. Anlamadığımız bir dille yapılan din eğitimi ve dini gereklerin yerine getirilmesi sonucunda, bir takım sapkın kişiliklerin daha kolay ortaya çıkması kaçınılmazdır. Öncelikle her türlü dini ibadetin kendi dilimizde, Türkçe yapılması gerekir. Çünkü anlayarak yapılan dini ibadet, toplumun motivasyonunu arttıracağı gibi, neyin, ne için ve ne adına yapılacağını da bilmemize yarayacaktır. Bu suretle dini, hedefinden saptıran yobazlar ile din tacirlerinde en az yarı yarıya azalma olacaktır.

Arapça kutsal bir dildir, o yüzden Kuran Arapça okunur diyenlerin, Ensar Vakfı’nın 2014 yılında Kürtçe Kuran bastığından haberleri bile yoktur, belki de unutmuşlardır. Açılım bahanesiyle Kürtçe ezan okunması da belleklerdedir. İran, Malezya gibi Müslüman ülkelerde ezanın Arapça değil, kendi dillerinde okunduğu da bilinmelidir.

Ensar Vakfı’nın toplantılarında cumhuriyete enkaz diyenlere, haremi savunanlara, din adına ve Tanrı adına yaptıkları tüm kirli işleri, tacizleri, tecavüzleri, yolsuzlukları örtmek isteyenlere karşı bilimin ışığında örgütlü mücadele yapılması kaçınılmazdır.

Suay Karaman
İlk Kurşun Gazetesi, 4 Nisan 2016.



















Din Çevreleri Niçin Kendi İlkokullarını Açar?



“İnsanlık tarihi, salınımı yüzyıllar süren sarkacı andırır. Uzun bir uyku döneminin ardından uyanma çağı başlar. Düşünce kendisini, dikkatli bir biçimde zincirlere vurmuş olan yöneticilerden, düzenin avukatlarından ve din adamlarından kurtarır.


Düşünce, kendisine vurulan zincirleri parçalar. Kendisine öğretilmiş olan her şeyi ciddi bir eleştiri süzgecinden geçirmeye başlar ve ortasında bir ot gibi yetiştiği dinsel, politik, yasal ve sosyal önyargıların kofluğunu açığa çıkarır. Yeni çıkış yolları aramaya başlar, yeni bulgularıyla bilgilerimizi zenginleştirir, yeni bilimsel alanlar üretir.


Ancak düşüncenin kökleşmiş düşmanları  - hükümet, yasa koyucu ve din adamları -  kısa bir süre sonra yenilginin üstesinden gelip başlarını yine yeniden kaldırmaya başlar. Dağılmış olan güçlerini yavaş yavaş toparlarlar ve inançlarını, yasal kurallarını yeni koşullara ve gereksinimlere uygun olarak yeniden düzenlerler. Sonra, düşüncenin ve kişilerin köleliğe olan yatkınlığından –ki bu yatkınlığı kendileri çok iyi bir biçimde ekerler- toplumun anlık örgütsüzlüğünden, bazı bireylerin tembelliğinden, diğerlerinin aç gözlülüğünden yararlanarak,sürüngenler gibi yavaş yavaş görevlerinin başına dönerler ve ilk olarak eğitim aracıyla çocukları esir alırlar.


Çocuk zayıf bir ruh halindedir. Onu korkuyla sindirmek kolaydır. Onlar da bunu yapar. Çocuğu önce zayıflatırlar sonra ona cehennem işkencelerinden söz ederler. Çocuğun usunda, lanetlenmiş olan kişilerin ızdırabı ve Tanrı’nın intikamı gibi düşünceleri uyandırırlar. Hemen ardından devrimin korkunç yanlarına, bazı devrimcilerin aşırı uygulamalarına değinerek çocuğu ‘düzenin bir dostu’ yaparlar. Din adamları çocuğun yasa düşüncesine alışmasını sağlarlar, ‘ilahi yasa’ denen şeye uymasını isterler ve bu ilahi yasa gevezeliğiyle çocuğun sivil yasalara uyması sağlanır.


Ve, çok iyi bildiğimiz bu boyun eğme alışkanlığından yararlanarak bir sornaki neslin aşılanan bu dinsel sapıncı sürdürmesi sağlanır. Bu dinsel sapınç hem köleleştirici hem de otoriterdir, çünkü otoriteyle kölelik kol kola girer.” (11)


Robert L.Park, Türkçeye Batıl İnanç olarak çevrilen Superstition: Belief in the Age of Science (12)  adlı kitabında bu konuda şu saptamayı yapıyor:


“Yeni doğmuş olan bebeğin beyni, doğum anından başlamak üzere duyu organlarıyla alınan bilgileri işleme sokarak, bu tuhaf dünyada neyin ne olduğuna neyin ne olmadığına ilişkin inançlar üretir. Yalnızca birkaç inancı olan genç, bu inançları yeni bir bilgiyle çeliştiği zaman yeni inançları kabul etmeye hazırdır. Gençler başlangıçta her şeyi kabul etme eğilimindedir, çünkü inançları bunlarla ilişkili diğer inançlarla bir matriste buluşmamıştır. Çocuklar inançları ne denli çabuk kabul ediyorsa o denli de çabuk atabilirler.


İnsanlar Yer denen bu gezegendeki yaşamları boyunca kendilerini yönlendiren kişisel-rehberlik kitabına yeni şeyler ekleyip düzeltmeler yapar ve duyu organlarıyla alınan yeni girdilerle var olan inançlar arasında kaçınılmaz olarak çatışmalar başlar ki bu çatışmaların şöyle ya da böyle uzlaşması gerekir. Yıllar geçtikçe çatışmaların sayısı artar ve yeni inaçların eklenmesi zorlaşır. Özellikle, iyi tanımlanmış dünya görüşüyle ilgili ve güçlendirilmiş belli inançların aşılanması (indoctrination) yaşamın erken dönemlerinde daha başarılı oluyor. 


Cizvitler (Jesuits) ‘Çocukları bana yedi yaşından önce verin, ben de size adam nasıl olur göstereyim’ der.




Takiyüddin Rasathanesi



Osmanlının Uzaya Bakan Gözü Takiyüddin ve İstanbul Rasathanesi
  

Rasathane kapanmış ve bu rasathanenin ‘meleklerin bacaklarını dikizliyorlar’ gerekçesiyle topa tutularak yıkıldığına ilişkin ‘söylenceler’ var! Bunlardan ikisini aşağıda aktarıyorum.



1 -Tübitak Bilim ve Teknik dergisinde, Urungu Akgül tarafından kaleme alınmış, olan yazının başlığı ve ilgili bölümü:

Osmanlının Uzaya Bakan Gözü Takiyüddin ve İstanbul Rasathanesi

“Rasathanenin Hazin Sonu

İstanbul Rasathanesi ilginç bir yıkım yaşamasına rağmen, yıkımın nedenine ilişkin fazlaca veri elde edilememiş. Ancak, rasathanenin yıkılışında 1577 yılında gözlenen kuyrukluyıldızın ve 1578’de baş gösteren veba salgının nedeni olarak gösterilmesinin, daha da ileri giden çevrelerce Takiyüddin ve Rasathane personelinin meleklerin bacaklarını gözlediği yolundaki söylentilerin, şüpheleri artırdığı söyleniyor. Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi’nin de bu görüşleri desteklemesi üzerine, padişahın verdiği emirle, Rasathane Kılıç Ali Paşa’ya yıktırılıyor.


Rasathanenin padişah emriyle yıktırıldığı kesin olmakla birlikte, konuyla ilgili aydınlanmamış birçok nokta vardır. Yaygın bir görüş Rasathanenin, verilen hattıhümayuna dayanarak Kılıç Ali Paşa emrindeki donanma tarafından denizden topa tutularak yıkıldığı biçimindedir.(…)


(…) Bunca söylentinin arkasında , Rasathanenin yıkılmasının gerçek nedeninin, rasathanenin kurulmasına önayak olan Hoca Sadettin Efendi ile şeyhülislamın yer aldıkları farklı grupların siyasi çekişmesi olduğu sanılıyor. (19)



2 - Benzer bir yıkılış öyküsü de Matematik Dünyası dergisinin 2005 Güz sayısında yayımlanan Piref.H.Ökkeş’in ‘Takiyüddin ve Tycho Brahe Hocalarım’ başlıklı yazısında geçiyor.


“Derken…Yıl 1577…Bir kuyruklu yıldız belirir semalarda. Ertesi yıl hem Avrupa’da hem İstanbul’da veba salgını başlar. Salgınla gözlemevi arasında bağlantı kuranlar işi azıtıp Takiyüddin hocamız ve gözlemevi çalışanlarının geceleri yıldızları değil de ‘meleklerin baldırlarını dikizlediklerine’ ilişkin söylentiler çıkarırlar. Karşı cinse düşkünlüğüyle bilinen III.Murat, bunu duyar duymaz, ‘Vay, sahibinden önce ahıra girersin ha!’ desturuyla yerinden doğrulup, kuruluşundan sadece bir-iki yıl sonra, 22 Ocak 1580’de gözlemevini bir inanışa göre topa tutturur. (…)” (20)





Prof.Dr.Rennan Pekünlü
DİN-BİLİM ÇATIŞMASI,
Kaynak Yayınları,2015

dipnotlar:
(11) Peter Kropotkin, Anarchist Morality
(12) Türkçe basımı için Robert L.Park, Batıl İnanç, İstanbul Kültür Üniversitesi Yayını,2010
(19) Urungu Akgül “Osmanlının Uzaya Bakan Gözü Takiyüddin ve İstanbul Rasathanesi, Bilim ve Teknik c.3, sayı 351, Şubat 1997, s.34-42
(20) Piref.H.Ökkeş “Takiyüddin ve Tycho Brahe Hocalarım”, Matematik Dünyası, 2005 Güz























“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” 
“Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder.”













27 Aralık 2014 Cumartesi

Yazın bi kenara...






Çocuk cehennemi

Bakan çocuklarının yatak odalarından kasaların fışkırdığı, paraların sıfırladığı gün… Konya’da henüz nüfusa kaydedilmemiş bir bebek, camları kırık, naylon örtülü, tek odalı kerpiç evde, donarak can verdi. Ayaz bebek 40 günlüktü.



Asrın lideriyiz, stratejik derinliğiz filan diye ortalıkta gezinen arkadaşlar, o kadar hazırlıksız, o kadar dünyadan bi haberdi ki… Musul konsolosluğundan kelle kesenler tarafından kaçırıldığında, Ela bebek 1 yaşındaydı.



Ankara’nın hataları yüzünden Reyhanlı havaya uçtu. 52 canımız gitti. Fatmanur’un sadece kolu bulunabildi. Elleri kınalıydı. Bileğinde bileziği vardı. Anca öyle teşhis edilebildi. Anneler Günü’ydü. Fatmanur 2 yaşındaydı.



Duble yollarla övünüyorlar, sağlık reformu yaptık falan diye atıp tutuyorlar. Van’ın Çeli mezrası beyaz örtüyle kaplanmıştı, Muharrem’in ateşi çıkmıştı, sayıklıyordu, hastaneye götürmek istediler, yollar kapalı, telefonla yardım çağırdılar, gelen olmadı, Muharrem öldü. Κarayolları, sağlık ekipleri, karakol hakkında suç duyurusunda bulunmak istediler. Kolay mı? “Otоpsi yapmamız lazım, cenazeyi getir” dediler. Babası, evladının cansız bedenini çuvala koydu, sırtladı, köye kadar 16 kilоmetre yürüdü. Muharrem 3 yaşındaydı.



Kuş gribi salgına dönüşmüştü, hala üstünü örtmeye çalışıyоrlardı, hayatını kaybeden çocuklara “kuş gribi değil, zatürree” raporu verilmişti. Kim vermişti bu skandal raporu? Ankara Refik Saydam Hıfzısıhha Entsitüsü Başkanı vermişti. Basın рeşine düştü. Aradılar taradılar, bu skandal raporu verdiği gün, hacca gittiği tespit edildi. Mekke’de beş yıldızlı Ümmül Kurra otelinde kalıyordu. Gazeteсiler ısrarla telefon ediyor, başkan bey telefona çıkmıyor, eşi açıyor, “bizi rahat bırakın, buraya ibadetimizi yaрmaya geldik” deyip, kapatıyordu. Zatürree diye toprağa verilenlerden biri, Şahide’ydi, 4 yaşındaydı.



Güneşli, pırıl pırıl bir İstanbul günüydü, kız çocuğu o sabah pek neşeliydi, annesiyle el ele tutuşmuş, hоplaya zıplaya yürüyordu, adımını attı, yok oldu… Evet, aniden yok oldu. Çünkü, karton bisküvi kutusunu ezmişler, düzleştirmişler, rögar kaрağı olmayan kanalizasyon çukurunun üstüne örtmüşlerdi. Basan, içine düşüyordu. Mahmutbey’den düştü, kanalizasyonda sürüklendi, cesedini dört kilometre ötede, teee Ataköy’de yüzeye çıkan derede buldular. Yandaş-taşerоn müteahhit faciasıydı. Senelik 15 milyar dоlar bütçesi olan, rögar kapağı olmayan, bir de vicdanı olmayan şehrin kurbanı olmuştu. Dilara 5 yaşındaydı.



İstanbul’da anaokulu öğrencisiydi, tuvalete gitti, elini yıkamaya çalışırken, lavabo yerinden söküldü, üstüne düşerken kırıldı, boğazını kesti. Oracıkta can verdi. Tuvaletler taşerona yaptırılmıştı, lavabo iki vidayla tutturulmuştu, taşıyıcı destek yoktu, nasıl olsa devlet okulu diye kakalanmıştı. Denetimsizliğe, ihmalkarlığa, sorumsuzluğa şah damarından yakalanan Efe, henüz 6 yaşındaydı.



Mardin’in Bilge köyünde “törerizm” yaşandı. Herifin biri, namus adı altında kalaşnikofla taradı, 6’sı çoсuk, 16’sı kadın, 44 kişiyi katletti. Bu ilkel ülkede doğmaktan başka suçu olmayan çocuklardan biri Yasemin’di, 7 yaşındaydı.



Van’da deprem olmuştu, üç ay geçmişti, hala çadırda kalıyorlardı. Annesi dışardayken, ablası sobaya odun atmak istedi, kıvılcım sıçradı, çadır bi anda alev topuna döndü. Bahar uyuyordu, Mikail uyumuyordu ama kaçamadı. İki küçük kardeşini kurtarmaya çalışırken, onlarla birlikte can veren İsmail, 8 yaşındaydı.



2013 senesinde 59 çocuk işçi, çeşitli iş kazalarında hayatını kaybetti. Kimisi pres makinesine sıkıştı, kimisi elektriğe kapıldı, kimisi kaynak yaparken tutuştu. Νazar’ın babası işsizdi, mecburen eline bir bez parçası alıyor, kırmızı ışıklarda otomobil camı silerek, evine üç beş kuruş götürmeye çalışıyordu. Kontrolden çıkan tır’ın tekerlekleri altında ezilerek son nefesini verdi. Nazar 9 yaşındaydı.



Soma’da…
432 çocuk yetim kaldı.
Yaş ortalamaları 10’du.



Konya’nın Balcılar beldesinde kaçak Kuran kursu yurdunda gaz sızıntısından patlama oldu. 17’si kız çocuğu, biri kadın hoca, 18 insanımız can verdi. Ne milli eğitimin izni vardı, ne diyanetin izni vardı, ne deprem raporu vardı, ne itfaiye raporu vardı, ne denetleyen vardı, ne hesap soran vardı… Takdiri ilahi deyip geçtiler. Beyza, Rukiye, Teslime, Hatice, Zehra, Huriye, Ümmünur 11 yaşındaydı.



Siirt Pervari’de 13 yaşında anne оlan çocuk gelin, 14 yaşında av tüfeğiyle canına kıydı. İsmi Kader’di. Evlendirildiğinde 12 yaşındaydı.



Kız çocuğunu, babası yaşındaki, dedesi yaşındaki heriflere satıyоrlardı. Para karşılığında 26 erkeğin koynuna sokmuşlardı. Aralarında subay vardı, astsubay vardı, öğretmen vardı, muhtar vardı, kaymakamlık memuru vardı, zabıta vardı, banka veznedarı vardı, esnaf vardı, korucu vardı. Yargılandılar. Çоcuk suçlu bulundu… Mahkemeden resmen “kızın rızası vardı, isteseydi karşı kоyabilirdi” kararı çıktı. Devlet tarafından ırzına geçilen kız, 13 yaşındaydı.



Sigarayı yasakladığını zanneden Türkiye’de uyuşturucu kullanımı, ilkokul seviyesine indi. En son geçen ay, İstanbul Ağaçlı Rehabilitasyon Merkezi’nde bir çocuk bonzai’den öldü, 14 yaşındaydı.



Babalar Günü’ydü. Εkmek almak için evinden çıktı, polis tarafından bibergazı kapsülüyle kafasından vuruldu. Komaya girdi. 269 gün direndi. 16 kilоya düştü. Vebali en ağır 16 kiloydu. Ömrünün son beş gününde, epilepsi krizi geçirdi, kalbi durdu, makineye bağlandı, akciğerinde delik oluştu, beyin fonksiyonları çalışamaz hale geldi, kaybettik. Κaşı kara, gözü kara, o yiğit çocuk 15 yaşındaydı.



Devrim şehidi Kubilay’ı anma töreninde konuştu, vay efendim padişahımız efendimize laf söyledi dediler, оkulunu bastılar, mahkemeye götürüp, tutukladılar. Hapse tıkılan lise öğrencisi Mehmet Emin, 16 yaşında.



Çocuklarımıza “bayram” armağan eden Mustafa Kemal vizyonunu… Çocuklarımız için “kabus”a çevirdiler.



O nedenle, çocuklar direniyor.
Bakın, AKP iktidara geldiğinde, Ali İsmail Korkmaz 8 yaşındaydı, Mehmet Ayvalıtaş 10 yaşındaydı, Abdullah Cömert 11 yaşındaydı, Ahmet Αtakan 11 yaşındaydı, Ethem Sarısülük tıpkı Μehmet Εmin gibi 16 yaşındaydı.

Özgürlük bayrağı elden ele taşınıyor.



Yazın bi kenara.
Büyükler kıçından kоrkuyоr ama…
Çocuklar götürecek bunları.



Yılmaz Özdil
Sözcü 26 Aralık 2014























"- Bir şey mi yapacaksın Kemal?

- Evet Paşam, bir şey yapacağım.

- Allah muvaffak etsin.

- Mutlaka muvaffak olacağız."



MAYIS 1919
























20 Temmuz 2014 Pazar

Manyak gençlik yetiştirmek istiyorum…








Aslında embesil nesil yetiştirmek istiyordum. Kafiyeliydi de üstelik. Embesil nesil. Ama kaptırdık o işi artık, değilmiş nasip.

Küçüklüğümden beri var bu bende. Nesil yetiştirme arzusu yani. “Mania” halinde. Manyak nesil yetiştirmek istiyorum işte. Manyakça demem lazım aslında. Ama bozuldu Türkçe. Olsun, bozulsun, iki anlamlıymış gibi oluyor böyle. Hem yetiştireceğim nesillerin manyak olmasını istediğim, hem de bunu manyakça, manyak gibi istediğim anlaşılabilir. 

Hem de fodul. Neydi tam olarak o laf? Hem kel, hem fodul, hem de…

Neydi yahu, videosu vardı bunun, şimdi hatırladım. Gugıllayalım bakalım. Duruyormuş işte hâlâ, hemen paylaşalım: http://www.youtube.com/watch?v=8lxQPlybJMA

İzlediniz değil mi? İşte böyle yetiştirmek istiyorum ben de. Böyle derken, bunun dediği gibi de oluyor, aynı bunun gibi de oluyor. Esnek, elastik, lastikli bir dil bu Türkçe. Şahane. Hem öyle hem böyle, hem de ebleh.

Evet, bu işler böyle. Yetiştirince bir dalda üç kuruş olacak hem de. Üç taşla beş kuş muydu yoksa? Aman, her neyse, dünya globelleşti, anlayana sivrisinek davul çalar. Burada asıl mesele, elemanları iyi yetiştirmeye bakar. Bunun için de kültür şart. İmdada din kültürü ve ahlak bilgisi yetişebilir. 

Yetiştirebilir. Yetiştirilebilir. Hepsi olabilir.

Baktığınızda, zaten “kültür”ün tanımında, kökeninde, fıtratında var bu “yetiştirme” işi. “Ekin” demeye çalışmıştı bir zamanlar öztürkçeci birileri. (Kaldı mı hâlâ öyle garip dil erleri, kaldıysa temizlemeli!?) 

Ekip ekip yetiştiriyorsunuz işte, tarımsal mahsul gibi. Ekip ekip derken, ekipler, gruplar, kitleler halinde de olabilir, ekerek, ekim, dikim vb. şeyler yaparak da olabilir. Çok elastik. Ve global. Baktınız ekerek olmadı, esinti formunda bile olabilir. Form var, formatlamak yok ama. Rüzgâr ekiyorsunuz fırtına biçiyorsunuz mesela.

Yok, o olmadı, hurafe ekiyorsunuz ebleh biçiyorsunuz. Olabilir. 
Sağcılık ekiyorsunuz yine ebleh. Gayet iyi. 
Muhafazakârlık ekin, garantili ebleh. 
Neydi şarkı, tektaşımı kendim aldım, üç kuşumu kendim vurdum. 
Bir kuşu esirgemezseniz üç kaz mı gelecekti yoksa?

Her neyse, yetiştirirken, tohum kalitesiydi, yetiştirici değneğiydi, sürülmüş topraktı, saha ve zeminin elverişliliği falan fıstık hepsi bir güzel ayarlanmalı. Ama kâfi değil. Bunun gübresini de iyi vermek gerekli.

Sadaka kültürü olabilir mesela. Ekonomik gübre. 
Korku, nefret, ayrımcılık, önyargı... 
Sosyal ve kültürel gübreler bunlar. Çok var. 
Ayrımcılık erkeğin kadına fevkalade üstünlüğü şeklinde de olabilir (farklı bir cinsel eğilim olursa, o zaten kafadan yerin dibine batırılabilir) sünni / hanefi / türk üçlüsüyle diğerlerinin alayı arasında da. Bu hassas noktalarda, gübresini bol koyarsanız gürbüz nesiller yetişir.

Üstüne bir de toprak bereketliyse yan mahsuller de verir. Hatta bu iş, GDO’ya, Genetiği Değiştirilmiş Organizma’ya kadar gider. Sağın büyük üstatlarından Sayın Mengele bu işin piridir. Nitekim organizmada gerekli kafatası ölçülerini, uygun göz renklerini vb. temin ettiği yetiştirme pratikleri, bu sahada tüm dünyaya emsal teşkil etmiştir.

Neyse, devir o devir değildir.

Hijyen ırk yetiştirme işleri geride kalırken; şimdi yetiştirme süreçlerinde yeni formüller, yeni tarifler, tarifeler belirmiştir.

Misal, gelecek nesilleri garanti altına almak için muayyen miktarda cinci hoca, üfürük ve muska; geceleri yatmadan önce dunganga dunganga, sabah kalkınca günlük fal ilavesi ile birlikte uzun süre verilebilir.

Tabii daha ilmî olması açısından, yetiştirilecek beher genç dimağa, her allahın günü üç ölçek korku, beş ölçek itaat, sekiz ölçek tevekkül ve sınırsız sayıda dogma yerleştirdikten sonra, gayet elastik görünümlü skolastik felsefenizle eser miktarda mistisizm ve postmodernizm ilave edebilirsiniz. Garantilidir.

İyi yetiştirilirse eleman, “din elden gidiyor” provokasyonu her zaman iyi iş yapar. İcabında, içindekilerle birlikte otel yakmaya kadar götürür.

Baktınız daha mülayim bir arkadaş, öyle ateşle barutla işi yok; bu durumda televizyon ve özellikle diziler, iyi yetiştiricilerdir. Tabii belli dönemlerde, belli şekillerde haya duyguları, güncel ve tarihi olguları, global vurguları vb. açılardan içeriklerine müdahale etmek gerekebilir.

TV’nin yanında bir hayli marjinal kalsa da edebiyat, musiki falan da bilhassa buluğ çağı tabir edilen o meş’um safhada önemlidir, ihmal edilmemelidir. Mesela şiir dediniz mi, mehmet akif, necip fazıl, sezai bey yahut hocaefendi… hemen bilinmelidir. Evet, sonuncusu da şair, ne belledinizdi? 

Yetiştirmeden sorumlu kurumların üst düzey sorumlularından, örneğin Gençlik ve Spor Bakanı’ndan daha mı iyi bileceksiniz ki: Bakan Fethullah Gülen'in şiirini bilmeyen öğrencileri azarladı!

Tabii daha bu veletler buluğa muluğa ermeden önce, milli ve benzeri eğitimlerini tümüyle diyanete bağlayıp evrim türünden tüm zındık teorilerini de yukarıya havale ederseniz, kuşkusuz hızlı ve pratik birçok netice elde edebilir, ağacı yaşken eğip şiir ihtiyacını da hepten ortadan kaldırabilirsiniz. Siz bilirsiniz.

Sen yetiştirmek istiyorsun ama bunun hazır yetişmişi de var zaten, oradan da kullanabilirsin mi diyorsunuz?

O başka, bu başka. Onlar getiriyor zaten tüm bu torna tezgâh kültürünü aşka. Amma da vizyonsuzmuşsunuz ha!

Eleştirel akıl mı, yaratıcı hayal gücü mü, özgürlük ve eşitlik idealleri mi, hayallerin hayattaki karşılıkları, bir olanaklar toplamı olan insan yavrusunun potansiyellerinin gelişmesi, hayata geçirilebilmesi mi?

Ne diyorsunuz, el insaf yahu!

İsyankâr mı olsun yani, ver afyonu! 
Başını mı kaldırdı, ver değneği! 
Yoksulluktan sokağa mı düştü, ver tineri… oldu bitti.

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesil mi?

Yetişir gari…

ALİ MERT - SOL HABER 9 Şubat.2012




....









'Başarılı öğrencileri imam hatiplere yönlendirin'

AKP, yoksul çocukların okullarını sıfırladı

Saygı Öztürk- sözcü


______________________