Translate

kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2024 Perşembe

Askeri-Endüstriyel ve Düşünce Kuruluşları

 "Askeri-endüstriyel komplekse dikkat edin!"

D. Eisenhower, 1961

"Watchout for military-industrial complex!"


* Why We Fight? Military Industrial Complex Documentary.

(Neden Kavga Ediyoruz? Askeri-Endüstriyel Kompleks Belgeseli)

Yönetmen: Eugene Jarecki,2005 -YT video

_______________________

"Babam da bu askeri-endüstriyel kompleksin kontrolden çıkmasına izin verilmemesi konusunda uyarıda bulunuyordu."

J. Eisenhower


"Bilirsiniz, insanlar bazen savunma bütçesini birlikleri silahlandırmak, ulusal savunma olarak düşünürler. Ancak bu işin içinde olan çoğu insan için bunun bir iş, çok büyük şirketler arasındaki sözleşme rekabeti olduğunun farkındasınız. Sektörün kara bir sonuca sahip olması gerekiyor, aksi halde hissedarlar bundan hoşlanmaz. Bu nedenle, ürünü satın almaya devam etme konusunda hükümetin ilgisini çekmenin yollarını bulmaları gerekiyor." - Albay Wally Saeger, ABD Hava Kuvvetleri


"11 Eylül'den sonra, tespit edebildiğimiz en az 71 şirketin Afganistan ve Irak'a girmek üzere sözleşmeler almaya başlandığına dair anlık bir fotoğrafımız var. En büyük 10 şirketin hepsinin Pentagon'da veya ABD hükümetinin diğer bölümlerinde, yönetim kurullarında veya üst düzey yönetici olarak çalışmış eski ABD'li yetkililer vardır. Döner kapı olarak biliniyor ve insanlar her zaman para kazanıyor. Kamu görevlileri şirketlerde çalışıyor ve eskiden kamu hizmetinde kazandıkları paranın üç, dört katı, hatta on katı kadar para kazanıyorlar.... Kurumsal çıkarların siyasi güçlerle o kadar iç içe geçtiği ve mali elitlerle siyasi elitlerin aynı insanlar haline geldiği, kusursuzluğu olan bir sürecimiz var." - Charles Lewis, Center for Public Integrity


"Kongre Dick Cheney'nin Halliburton'un bir milyar kazanmasına yardım edip etmediğini sorguluyor." (Basın)

"FBI, Halliburton şirketinin Irak'taki sözleşmeli işleri için vergi mükelleflerine nasıl fatura kestiğine ilişkin soruşturmasını genişlettiğini açıkladı." (Basın)

"Ve şimdi bu sözleşmelerden bazılarının Başkan Yardımcısının bilgisi ve onaylıyla verildiği anlaşılıyor ki bu da onun daha önceki açıklamalarıyla çelişiyor gibi görünüyor." (Basın)


"Başkan Yardımcısı olarak sözleşmelerin hiçbir şekilde, şekil veya biçiminde hiçbir etkim, katılımım veya bilgim yoktur!" - D.Cheney




"İki buçuk yıl süren, 600.000 dolarlık bir raporu, altı kıtadan on araştırmacı muhabirin de aralarında bulunduğu 33 kişiyle, özel askeri şirketleri inceleyerek ve dünyanın her yerindeki savaşları dış kaynaklardan temin ederek hazırladık. Ve 1992'de Kellogg Brown & Root adlı bir şirkete şu fikri incelemek için 9 milyon dolarlık bir sözleşme verildiğini fark ettik: Pentagon, bazı destek tipi işlevleri yerine getirmek için özel sektörü kullanmaya başlamalı mı? Yemek servisi, tuvalet görevi, ama belki bazı askeri şeyler de olabilir?... Ve o zamanki Savunma Bakanı Dick Cheney idi. Bu yüzden Cheney sözleşmeyi veriyor ve Kellogg & Root geri geliyor ve şöyle diyor: Bu harika bir fikir... Önümüzdeki 10 yılda tam da bunu yapmak için 700 veya 800 sözleşme alıyorlar." - Charles Lewis


"Ben Halliburton'u yönettim. Bununla gurur duyuyorum."


"Halliburton mükemmel bir örnek. Bu şirket, eski bir ABD'li Rolodex elemanını işe aldı; Eski kongre üyesi, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı [D.Cheney].. Yalnızca Washington'da değil, dünyanın her yerindeki başkentlerde kapılarının açılmasını sağlamak için. Ve evet, bundan dolayı net serveti beş yıl içinde bir milyon dolardan veya daha azından 60 veya 70 milyon dolara çıktı... Bu yüzden bir hükümet yüklenicisini (devlet yüklenicisini) başkan yardımcısı olarak seçtik! Bu Endonezya olabilir, Rusya ve Nijerya olabilirdi. Hayır, burası Amerika Birleşik Devletleri'ydi. Ve az önce söylediğim her şey tamamen yasal ve bu bizim yasal yolsuzluk sistemimiz! " - Charles Lewis


"Parayı takip ederseniz Halliburton'un savaş istemesinden çok Dick Cheney'e gidip kendileri için bir savaş almasını söylemeleri söz konusu değil. Öyle değildi, ama savaş gitme isteği var." - Lt.Col. Karen Kwiatkowski, US Dept. of Defense (ret.)


"Açıkçası, son 50 yıldır her askeri maceramızda bize yalan söylendi. Ya da 60 yıl boyunca, istisnasız. Muhtemelen Vietnam'dan daha iyi bir örnek yoktur. Burada Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ve Pentagon'daki üst düzey generaller Tonkin Körfezi olayı hakkında açık açık yalan söylerle ve biz savaşa girdik. Kayıplar hakkında, savaşın nasıl gittiği hakkında, Vietnam Savaşı'na yakından bakan herkes halkın ve medyanın büyük ölçüde manipüle edildiğini görebilir. Kendimizi militan bir ulus olarak düşünmeyiz, ama aslında biz inanılmaz derecede militan ve militarist bir ulusuz. Taşımak istediğimiz kendimize dair bir görüş değil, ama gerçek şu ki  öyleyiz. Eğer başkan ve askeri-endüstriyel kompleks ve savunma teşkilatı, eğer hepsi aniden bir yerde bir sorun olduğuna, bir ülkede bir bomba atmamız, hatta kara kuvvetleri göndermemiz gerektiğine karar vermişse, bu onlarca yıldır gördüğümüz bir ritüeldir... 


Guatamala 1953, İran, Lübnan, Haiti, Küba, Laos, Tayland, Vietnam, Kongo, Dominik Cumhuriyeti, Endonezya, Kamboçya, Şili,  Angola, Afganistan, Libya, Nikaragua, El Salvador, Lübnan, Grenada, Çad, Bolivya, Panama, Irak, Somali, Yugoslavya, Makedonya, Irak, Bosna, Sudan, Yemen, Filipinler, Kolombiya, Irak (2002), Liberya, ...


Hükümetleri devirdik, darbe detaylarını yaptık, istihbarat servislerini gizli amaçlarla kullandık ve dünya çapında korkunç şeyler yaptık.  İnsan haklarını en iğrenç şekilde ihlal eden ülkelere kullandık. Onları destekledik. Hatta onlara insan hakları ihlallerinin  nasıl yapılacağını bile öğrettik. Bugünün iblisi, dünün dostuydu. Hepsi ya Soğuk Savaş adına ya da ticari nedenlerle.


Temelde ekonomik sömürgeciliktir. Kimse sömürgecilik kelimesini kullanmıyor. Ama ülkeleri ele geçirmek yerine, daha iyi bir yolumuz var. Sadece içeri giriyoruz ve serbest piyasamız var. İster ürünlerimizi vatandaşlarına satmaya çalışıyoruz, ister kaynaklarını çıkarmaya çalışıyoruz. Bir sebepten dolayı o ülkede olmamız gerekiyor. Bu nedenle serbest piyasalardan, serbest ticaretten bahsedeceğiz. Ama gerçekte olan şu ki, şirketlerimizin sizin ülkenizde zenginleşmesini istiyoruz." - Charles Lewis (Making a Killing. The Business of War) = Kamu Dürüstlüğü Merkezi (Öldürmek. Savaşın İş Dünyası)


"Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en büyük fosil yakıt tüketicisidir. Petrol her ülkenin askeri makinasını çalıştıran şeydir. Yani uçağa, gemiye, tanka, kamyona yakıt sağlıyor. Petrolün kontrolü vazgeçilmezdir. Bittiğinde ordunuz durur. 50 yılı aşkın bir süre önce yaşanan olaylarla bugünkü Irak Savaşı arasında doğrudan bir bağlantı var. 1953'te İran Başbakanı Muhammed Musaddık son derece sinirlendi. İngilizler ülkesinin ulusal kaynaklarını yağmalıyordu. Bundan daha büyük bir pay almak istiyordu. İngilizler yeni başkan Eisenhower'a gelerek bu konuda yardım istedi. Eisenhower çok rahat bir şekilde Musaddık'ın komünist olduğunu ilan etti ve ardından da CIA'yı onu devirmeye ayarladık.



(Basın... Üç gün süren askeri darbeyle sonuçlanan kanlı isyan)

Sonuç olarak Şah'ı iktidara getirdik ve o son derece baskıcı bir rejim yarattı ve 20 yıl içinde kendisine karşı bir devrime yol açtı. Ayetullah Hümeyni şiddetle Amerikan karşıtı bir hükümet kuruyor. CIA'nın 1953'te İran'da yaptıklarına ilişkin Eylem Sonrası Raporu'nda şöyle diyorlardı: 'Bundan biraz ters tepki alacağız'.

Daha sonra Irak'ta dostumuz olan Saddam Hüseyin'i kukla yaptık. CIA'nın kayıtlarında önemli bir varlıktı! İran karşıtı olduğu için bunu yaptık. İran'daki devrimin ülkesine yayılmasından çok korkuyordu. Bu nedenle İran'la savaşa girdi. Savaş son derece kanlıydı ve 1980'ler boyunca devam etti. Ne yazık ki Saddam Hüseyin savaşı kaybetmeye başladı. Tam o sırada ABD devreye giriyor. Başkan Reagan'ın Saddam'a gönderdiği Donald Rumsfeld, "Size istihbarat sağlayacağız. İhtiyaç duyabileceğiniz silahları size gizli yollardan sağlayacağız", mesajını iletiyor. Washington'daki şüphecilerin  "Saddam'ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu biliyoruz, makbuzlarımız elimizde!", söylemesinin nedeni de budur.

"Geri Tepme" derken bunu kastediyoruz. 1990 yazında Kuveyt'i işgal edene kadar dostumuz olarak kaldı. Kuveyt'i işgal ettiğinde, dünyanın en büyük petrol rezervi olan Suudi Arabistan'ı da işgal edebileceğinden endişelendik. Suudi Arabistan'a asker yerleştirdik. Terimin her anlamıyla bir hataydı.

Hatırlayın, Usame Bin Ladin şöyle demişti: "Suudi Arabistan'ı Irak'a karşı savunmak için Amerikalıları kullandığı için Suudi Arabistan hükümetine kızıyorum."

O noktada Suudi Arabistan'daki konumuzu kaybedeceğimizden korkmaya başladık. Kanıtlanmış rezervlerin en büyük ikinci kaynağı Irak'ta. Bu da bizi eski müttefikimizi şeytanlaştırmaya ve Amerikan kamuoyunu onu alt etmemiz gerektiği düşüncesine hazırlamaya yöneltiyor." 


"Eisenhower'ın dediği gibi, askeri-endüstriyel kompleks aslında üç bileşenden oluşuyor; Askeri profesyoneller, savunmaya sanayi ve kongre. Artık dördüncü bir bileşen daha var, o da "Düşünce Kuruluşları". - Gwynne Dyer, Military Historian (Askeri Tarihçi)


"Bilirsiniz, Washington'un az bilinen sırlarından biri, politikanın aslında "siyaset içerisinde" pek fazla üretilmemesidir. Fikirlerin büyük bir kısmı hükümet dışından, Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi gibi çeşitli düşünce kuruluşlarından geliyor olmasıdır... Ve bu insanların hepsi birbirini tanıyor. Bush yönetiminden önce hepsi birlikte çalışmışlardı. - Joseph Cirincione, Carnegie Endowment for Peace


"ABD'yi tehdit eden, kimyasal, biyolojik veya nükleer silah arayan teröristleri ve rejimleri engellemeliyiz." - Bush


"2002 Birliği Durumu mesajında Başkanın düşmanlarımızı kötülük ekseninde isimlendirmesinin, Irak, İran ve Kuzey Kore'yi de kapsaması hiç de tesadüf değil." -


"Yani gerçek anlamda düşünce kuruluşlarının artık askeri-endüstriyel kompleks olarak düşündüğümüz şeyin ayrılmaz bir parçası oluğu yeni bir olguyla karşı karşıyayız." - Joseph Cirincione


"Eisenhower, eğer askeri-endüstriyel komplekse dikkat etmezsek, onun deyimiyle, yanlış yerleştirilmiş gücün feci yükselişini göreceğimizden bahsederken bu insanlardan bahsetmiş olabilir. Seçmenlere karşı sıfır sorumluluk sahibi politika yapan insanlar. ... Bu adamlar kamuoyunu manipüle ediyorlardı, Amerikan halkına korku salmak için, yalanlar ve fanteziler yaratıyorlardı. Böylece kendi savaşlarını gerçekleştirebilirlerdi." -  Lt.Col. Karen Kwiatkowski, US Dept. of Defense (ret.)


"Bir ülkeyi savaşa sokmanın o kadar da zor olmadığı ortaya çıktı. Amerika Birleşik Devletleri gibi bilgi edinme özgürlüğünün ve birden fazla medya kanalının olduğu bir ülkede bile bir yönetimin tartışmayı domine etmesi, tartışmayı domine etmesi çok da zor değil." - Joseph Cirincione


"Elimizde çok fazla bilgi olduğu fikrine sahibiz. Elimizde olmayan çok şey de var ve "gerçeğin" büyük bir kısmı, yaptıklarının dünyanın görmesini istemeyen siyasi aktörler tarafından gizleniyor." - Charles Lewis


"Üzgünüm ama, kamuoyunun bilmesine gerek olmayan bir inanç mı var? Erişimin sınırlandırılması, bilginin sınırlandırılması, savaşın sorumlularının arkalarını kapatacak şekilde sınırlandırılması son derece tehlikelidir ve kabul edilemez, edilmemelidir!" - Dan Rather, CBS News


"Pentagon, Vietnam'dan bu yana uzun yıllardan beri haberleri ve medyanın bu haberleri nasıl aktardığını şekillendirmek için çok çalıştı. İnsanları belirli şeyleri, belirli bir şekilde söylemeleri için eğitiyoruz. "

- Lt.Col. Karen Kwiatkowski, US Dept. of Defense (ret.)


"Vietnam'dan en çok öğrendikleri şey, savaşı Amerikan halkından gizleyemedikleri için kaybettikleriydi. Vietnam Savaşı'ndan sonra Pentagon, Amerikan oturma odalarında artık ceset torbası olmadığından nasıl emin olabileceğimizi araştırmaya başladı. Artık sahadaki muhabirlerin ölümü gerçekten görmelerine izin vermemenin bir yolunu bulmalıyız. "

"Yerleştirme adı verilen yeni tipik Pentagon jargonunu keşfettiklerinde Irak Savaşı'na geliyorsunuz."

"Gömülü haberde bayraklar ve pankartlar vardı, ama aslında hiç kimse içeri girmenin nedenleri ve gerekçeleri hakkındaki gerçeği öğrenemiyordu."

"Sahip olduğunuz şey, totaliter devletlerde sahip olduğunuz şeyin minyatür bir versiyonudur. Büyük liderin ne kadar büyük olduğunu ve her geçen gün nasıl daha da büyüdüğünü anlatan filmler çekiyorlar."


"İki oğlum var ve çocuklarımın hiçbirinin ABD ordusunda görev yapmasına izin vermeyeceğim. Eğer şimdi orduya katılırsan, Amerika Birleşik Devletleri'ni savunmuyorsun. Emperyal bir gündemin peşindesindir... Doğru soruları sormakta, Başkan'a hesap sormakta her bakımdan başarısız olan bir Kongremiz var. Kongremiz bizi fena halde yüzüstü bıraktı.  Bunun nedeni Kongre'deki pek çok kişinin askeri-endüstriyel komplekse bağlı olmasıdır." - Lt.Col. Karen Kwiatkowski




"Saddam Hüseyin'in 11 Eylül'le ilgisi olduğuna dair hiçbir kanıtımız yoktu." - Bush, ABD Başkanı


"Irak'ta olmamızın nedeni Amerikan halkına dürüstçe anlatılmadı. Kesinlikle Irak halkının kurtuluşuyla hiçbir ilgisi yoktu! Hiçbir zaman gündemin bir parçası olmadı, şimdi de gündemin bir parçası değil."


"Irak'ın işgalinden bir çıkış stratejimizin olmadığını biliyoruz, çünkü ayrılmaya niyetimiz yoktu! Şu anda Irak'ta 14.üncü kalıcı üs kurma sürecindeyiz."


"Şu anda yenilmez olduğumuza ve dünya gezegenindeki en üstün güç olduğumuza dair inanılmaz bir kibir var. Amerikan gücü ve Amerikan imparatorluğu aslında dünyanın her yerindeki insanların yüzlerinde gösteriş yapıyor; ayakkabımız yüzlerine sürüyoruz ve onlara en iyi Top-Dog* olduğumuzu söylüyoruz. Ve sen, bizimle çalışacaksın, çünkü kesinlikle bize karşı olmak istemezsin!" Charles Lewis


[*Top-Dog; ifadesi patron ya da lider için kullanılan bir deyim. Bir baskınlık hiyerarşisi için kısaltılmış bir deyim. SB]


"İnce buz üzerinde yürüyoruz. Batı Dünyası'nda yaratılan ilk demokratik rejimin, yani Roma Cumhuriyeti'nin izlediği yolda yürüyoruz. Roma Cumhuriyeti istemeden dünya çapında bir imparatorluk edindi. Daha sonra bu imparatorluğu sürdürmek, genişletmek ve korumak için sürekli ordulara ihtiyaç duyduklarını keşfettiler. Daimi ordular, George Washington'un veda konuşmasında bizi uyardığı şeydi; Emperyal bir başkanlığın yükselişini engellemek için anayasamızda oluşturmaya çalıştığımız hükümet yapısını yok edeceklerdi. Anayasamızın en önemli maddesi, savaş gitme hakkını münhasıran halkın seçilmiş temsilcilerine, yani Kongre'ye veren maddedir. Kongremiz Ekim 2002'de, her iki mecliste de, eğer isterse nükleer silah kullanımı da dahil olmak üzere, bu yetkinin tek bir kişiye verilmesi yönünde oy kullandı! Ve elbette altı aydan kısa bir süre sonra bunu Irak'ta uygulamaya kara verdi!"


"Bence Amerika Birleşik Devletleri'nin tarihi devam eden bir çalışma olarak ve bizim burada demokrasiye yönelik girişimlerimiz, kapitalizm ile demokrasi arasında sürekli bir mücadeledir. Ve demokrasinin kazanıyormuş gibi göründüğü iniş çıkışları oldu. Bu kuvvetli güçleri dizginliyorsunuz, ancak temel gerçek şu ki, bugün hükümetin kararlarının çoğu büyük ölçüde güçlü kurumsal çıkarlar tarafından belirleniyor. Açıkça görülüyor ki kapitalizm kazanıyor!" - Charles Lewis


“Bu davranışları nedeniyle Amerika başarısız olacak. Ülkeler arasında tamamen başarısız olacak. Ve başka bir ülke yükselecek ve Amerika'nın yerini alacak. Ben siyaset adamı değilim, ama sıradan bir insan olarak analizim bu. Amerika kaybedecek çünkü davranışları büyük bir ulusun davranışları değil!” - Bir Iraklı


"Hayatım boyunca, Nazilerin, Japon İmparatorluğu'nun, İngiliz, Fransız, Hollanda ve Rus İmparatorluğu'nun çöküşüne tanık oldum. Oldukça kola bir şekilde aşağı iniyorlar. Bugün Amerikalıların anlamasını istediğim şey özgürlüğün bedelinin sonsuz uyanıklık olduğudur. Ve biz Dwight Eisenhower'ın 1961'de askeri-endüstriyel kompleks biçimindeki izinsiz gücün tehlikeleri konusunda bize yaptığı uyarıdan bu yana uyanık değiliz."


"Hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmemeliyiz. Yalnızca tetikte ve bilgili vatandaşlar, devasa endüstriyel ve askeri savunma makinelerinin, güvenli ve özgürlüğün birlikte gelişebilmesi için barışçıl yöntem ve hedeflerimiz ile uygun şekilde birleştirilmesine zorlayabilir." - Eisenhower


"Şunu anlamalısın ki, orduda geçirdiğim 20 yıl boyunca her zaman otoriteye saygı göstermek ve takım oyuncusu olmak üzere eğitiliyorsun. Irak'ta savaş başladığında bir subay olarak değerlerimin farklılaştığı bir dönüm noktasına ulaştım. Temelde kendimi çıkarmak zorunda kaldım. Peki neden kavga ediyoruz? Sanırım kavga ediyoruz, çünkü birçok insan ayağa kalkıp 'bunu artık yapmıyorum' demiyor!


Why We Fight? Military Industrial Complex Documentary.

(Neden Kavga Ediyoruz? Askeri-Endüstriyel Kompleks Belgeseli)

Yönetmen: Eugene Jarecki,2005, YT videonun hepsi için





Askeri-Endüstriyel-Düşünce Kuruluşlarıyla işbirliği içinde olan Siyasetçiler savaş çıkarır, ama kendi gitmez, ekrandan izler. "Devlete" "güvenen" fakirler vardır gönderebilecekleri, oysa halk savaş istememektedir... Ardından da kazançlarının hesabını yapıp, golf oynamaya giderler!


SB


16 Ocak 2017 Pazartesi

Yeni Dünya'nın Türkiye'ye yönelik tehditleri artıyor




Dünyamızın artan nüfusuna karşı azalan doğal kaynakları ile bunların özellikle zengin ülkeler tarafından paylaşılıyor olması göz önüne alındığında önümüzdeki yıllarda Türkiye olarak ne tür önemli sorunlarla karşılaşabileceğimiz konusu ciddi şekilde gündeme gelmekte. 

Ali Külebi, 2008


İşte bu sorunların boyutlarının üniter yapımızı ve bağımsızlığımızı etkileyecek olması da ülkemizde bugün milliyetçi-ulusalcı kesimin yenidünya düzeninin topraklarımızdaki temsilcilerine, yani küreselcilere karşı mücadele etmesini gerekli kılıyor. Başta ABD olmak üzere küreselcilerin arkasındaki güçlerin ve kullandıkları başat araç olan Batı kapitalizmin kendi çıkarları doğrultusundaki isteklerinin ise sonu yok. Bu sonsuzluk nedeniyle yitirilmiş milli kuruluşlar ve yitirilmekte, yabancılara yok pahasına satılmakta olan öteki varlıklarımız bizi maalesef adı konmamış ama sömürgeci olduğu açık olan bir yörüngeye teslim ediyor. Yenidünya düzeninin özelliği bu uygulamanın bir veya birkaç ülkede gerçekleştirilmesi değil. Bu olgu sömürülmeye uygun ve doğal kaynakları olan bütün ülkeler için geçerli. 

Ülkelerin kontrol altına alınmasındaki önemli bir diğer yöntem de ulusal kurumların ele geçirilmesi. Hatta yenidünya düzeni, yerleşmek istediği ülkelerde kendi çıkarlarına dönük yasalar çıkarmayı da sistematik bir uygulama haline getirmiş durumda. Bu olgu ise devlet sistematiği ve bağımsızlık açısından kabul edilemez bir husus.

Uygulamada bu yeni sömürgeciliğin en önem verdiği yöntem ülkelerin küçültülerek zayıflatılması ve daha kolay kontrol edilebilirliğinin sağlanması. Batı ülkelerinin bu hususta çok deneyimli olduğu ve nerede ne gibi yöntemle ülkeleri kontrol altına alacağını çok iyi bildiği açık. Yerine göre etnik milliyetçilik, yerine göre işbirlikçi kesim ve onların kontrolündeki yazılı ve görsel medya ve son zamanlarda çok daha etkin olduğu ortaya çıkan ümmetçi kesim bu konuda onlar için yararlı enstrümanlar.

Yeni sömürgecilik yöntemiyle zengin ülkelerin çabaları ortadayken aslında dünya bütününde bu zengin ülkelerce Sovyetler Birliği'nin dağılmasının yarattığı boşluktan doğan müstakbel nüfuz alanları için kendi aralarında kapışmanın da hala sona ermemiş olması önemli ve dünya barışını tehdit eden bir diğer unsur. Zira bu topyekün sömürünün yanı sıra ABD ve dünyanın öteki klasik sömürgeci ülkeleri arasında gizli bir paylaşım mücadelesinin yaşandığı da bir gerçek.

Bu durum, dünyanın birçok bölgesinde ya yeni çatışma dinamikleri yaratmakta ya da mevcut sorunları büyüterek sürdürmektedir. Petrol zengini Ortadoğu'daki çatışmaların temelinde de bu ince nüansların yattığını söylemek mümkündür. Yine madalyonun öteki yüzünde ABD açısından ortaya çıkan yeni fırsatlar da söz konusudur. 

Yenidünya düzeninde ortalığı boş bulan ABD, yeni koşullarda kendisini avantajlı duruma getiren askeri ve politik üstünlüğünden yararlanmakta tereddüt etmemektedir. Bunu da öteki devletlere örnek/ibret olsun diye güç gösterisiyle ortaya koymaktan hiçbir şekilde kaçınmamaktadır.

Nitekim ABD'nin 1991'de Irak'a saldırdığı ilk Körfez Savaşı ve bunu izleyen Afganistan işgali ile İkinci Körfez Savaşı birer güç gösterisiydi. Başka bir deyişle bu savaşlar yeni döneme özgü emperyalist müdahaleler serisinin başlangıcını oluşturan önemli bir dönüm noktasıdır. Sırada, bize komşu İran ve Suriye gibi ülkelerin olabileceği ihtimali bizim yaşadığımız coğrafyanın özelliğini ortaya koyarak karşı karşıya kalabileceğimiz problemleri de söz konusu ediyor.


YENİDÜNYA DÜZENİNİN KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ


Küresel sermayenin çıkarları gereği dünya çapında çelişkilerle örtülü, büyük toplumsal ve uluslararası çalkantılar, savaşlar ve iç savaşlarla karakterize edilebilecek yeni bir döneme girmiş olduğumuz açıktır. Bunun bütün işaretleri bugünkü konjonktürde mevcuttur. Üstelik küresel güçler de bunun farkındadır. O nedenle de liderliğini şimdilik kabul ettikleri ABD'nin önderliğinde tüm hazırlıklarını buna göre yapıyor olmaları "normal" karşılanabilir. Dünya artık bir bütün olarak, bir topyekun savaş öncesini andıran sinyaller vermekte ve yenidünya düzeninin bundan sonrasının Irak ve Afganistan gibi acılarla dolu yeni çatışma ve savaş alanları ile sürmesi söz konusu. Bu bağlamda konuyla ilgili olarak şu tespitlerde bulunabiliriz;

- Yenidünya düzeni, sömürgeciliğin günümüze uyarlanmış şeklidir.

- Burada eskiden sömürgeci devletlerin yerini küresel, yani uluslararası sermaye ve şirketler almıştır.

- Bu yeni düzen acımasızdır. Çıkarları uğruna ittifaklara girişebilirken aynı zamanda da bir tek kutupluluk içerir.

- Saldırganlık küresel güçlerin sömürülmesini istedikleri her bölgeye yönelik bir istidat gösterir. Ama jeopolitik konumumuz açısından en büyük tehdit merkezi Türkiye'dir.

- Enerji deposu olan Ortadoğu "BOP" gibi bahanelerle kontrol altına alınmaya çalışılırken bölgenin en güçlü ülkesi Türkiye'nin bundan etkilenmemesi olanaksız olacaktır.

- Küresel tehditler açısından bölgesel ve ulusal açıdan bizi etkileyecek hususlar; terör, küresel terör, olası etnik çatışmalar, radikal akımlar, ekonomik istikrarsızlık ve problemler ile çevremizdeki artma eğilimi gösteren kitle imha silahlarıdır.

- Giderek küresel sermayeye daha çok teslim olma yörüngesine girip ulusal değer ve tesislerini yitiren ülkemizin "yenidünya düzeni"nin vahşiliğine karşı hazırlıklı olması ve önlemler alması gerekir.



YENİDÜNYA DÜZENİNDE ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER


- Dünyada artarak süregelen hegemon baskılar sonucu ulus devlet bilincinin artacağı veya artması gerektiği gerçeği gün geçtikçe ortaya çıkmaktadır.

- Süreç içinde uluslararası ittifakların önem kazanması söz konusu olacaktır.

- Türkiye olarak bağımsız kalmak için yeni, güçlü ve gerçekçi ilişkiler kurmak durumundayız. Bu ilişkilerin bizim doğumuzda Türk Avrasya'sı coğrafyasında olduğu gerçeği de ortadadır. Çünkü küresel güçler, din, kültür, ekonomi ve askeri yönden ülkeleri kontrol altına almak istemektedirler. Buna ancak bizle beraber olan soydaşlarımızla karşı koyabiliriz.

- Kültürde ve dilde ulusal kimliğin korunması üniter bütünlük açısından vazgeçilmezlerimizden olmalıdır.

- Bugün emperyalistlerce yapay etnik gruplar yaratılarak üzerimizde bölünme senaryoları üretilen Anadolu ve özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun bizim açımızdan tarihsel gerçeği de bu nedenlerden dolayı açıktır.

- Ne var ki şimdiden hazırlıklı olmamız gereken bir gerçek vardır ki, o da, ABD'nin özellikle 2015'den sonra bölgede güç kaybedeceği gerçeğidir ve Türkiye'nin bu geleceğe, belirleyici güç olarak hazırlıklı olması gerekmektedir. Bu bağlamda ulusalcı/milliyetçi çizgide, teorik zemine Türkçülüğü oturtarak daha gerçekçi yaklaşımlarla bir politika belirlemek ve bu politikayı hayata geçirmek, uygulamak için daha hızlı hareket etmek kaçınılmazdır. 

Bu söz konusu vahşet ortamında milletimizin çıkar ve bekasını her ne pahasına olursa olsun garantiye almamız gerekir. Bunun yolu da yabancı tesirleri silkip atmaktan geçer.


Ali Külebi
Yeni Dünya'nın Türkiye'ye yönelik tehditleri artıyor
Ekonometri, Sayı:31, Eylül-Ekim 2008




UYGARLIK ŞİZOFRENİLERİ VE TÜRKLER
Dr. Dursun AYAN 

“KENDİLİK ALGISI” VE “BAŞKASININ BİZİ” BİLGİSİ

Son yıllarda piyasalara bir kavram olarak düşen “uygarlıkları çatıştırma” işi için tasarlanan çerçeve çok genel olarak “biz” ve “başkası” ayrımlarına dayanmaktadır. Çerçeveye yerleştirilen  “biz” ve “başkası”, piyasası yükselen cazip bir deyimle “öteki” ayrımında kendini gösteren manzara, “bir başkası”nın “biz”e (“ben”e) kendi iktidarı için dolaylı veya doğrudan bir dayatması olmaktadır. Bununla beraber, bunlar aslında “biz”in kendimizi algılamak ve konumlandırmak konusunda eksikliklerimizle belirlenen, hatta kabullenmeye meyyal olduğumuz şeylerdir. Kendimiz ve başkası üzerinde kurabileceğimiz egemenliğimizin erozyona gelir taraflarıdır. Çünkü “kendilik algımız”daki eksiklikler başkasının bizde dayatmalar yaratacağı en önemli boşlukları oluşturmakta; “biz”de kendimizi  “başkası”nın “biz”i çerçevesinde algılayabilme tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktayız.

“Biz” kim olarak varız?

Doğu-Batı çatışmasında Batının Doğuya mal etmeye can attığı “Barbar Türk” olabileceğimiz gibi Doğu İslâm Dünyası’nın dinî gidişatını pek de beğenmediği, Batıya yaklaştığı ve yakınlığı için, özellikle, bazı Arap ve Pers söylemlerde “İslâm’dan tard edilmek istenen Türk” olabiliriz. Hangi tarafın bilgisiyle olur ise olsun, böyle bir durumda  “alınganlığa düçâr” olan herkes bir  “kendilik algısı” sorunu ile karşı karşıya kalabilir ki bunun sonucu bireysel ve toplumsal boyutlu gönül ve kültür göçgünlüğü (depresyon) ile özümüzde iktidar kaybının başlangıcıdır. Gönülde ve/ya toplumda göçgünlük yaratabilecek bilgi bu bilgiyi ortama bir silah (teknoloji) olarak süren odağın yani, “başkası”nın bir tasarısı olabileceği gibi, bilgiye muhatap olan “biz”in bu bilgiyi olduğu gibi kabullenmeye meyletmesiyle yakından alakalıdır. Ancak böylece amacına ulaşmış olacaktır.

Yıllarca ordu sevk edenlerin, aklı başında büyük stratjistlerin bile temkinli kullandığı ama bugün bürokratından tutun da gazetecesine, politikacısına kadar herkesin ağzını ballandıra ballandıra kullandığı strateji (strategicon) kavramını burada bir ölçüye kadar anımsamak olasıdır.

Son çeyrek yüzyılın Türkiye siyaset mugalâtalarında “bilgi toplumu” kavramı asla ve asla sosyolojik boyutuyla kullanılmadığı gibi “sosyolojik bilginin” bilgi toplumu kavramı içinde algılanması da “iflahsız dertlere düştüm” deyip perhize girmeyen adamın çırpınışı gibi netameli ve özünü ezer (mazoşist) niteliktedir. “Kendini algılamak”, “sana seni şöyle ya da böyle algılatmak” nasıl bir bilgiye denk gelmektedir, bunun toplumsal bağlamı nedir, konu uygarlıklar çatışması piyasasında neden önemlidir?

“Bilgi toplumu” denilince sadece bilgisayar ve diğer mühendislik teknolojileri kullanmayı anlayan “düz ayak transformasyon müptelaları”nın yaygın olduğu, uygulamaya tapınan (tekno-fetişist) toplumsal kesimlerde, diğer uluslara ve onların teknolojisine, bilimine kapısını kapattığı zaman tüm kötülüklerden kurtaracağını sanan “muhafazakar alınganlar”ın oluşturduğu kesimlerde bilgi beşerî ve teknik boyutlarından mahrum edildiği için asla algılanamayacaktır. Çünkü bilgi toplumuna dahil olmak çok yönlü “kabullenişleri” ve “farkındalıkları”  zorunlu kılmaktadır. Bu işe herkes gönül verememekte, belki gönül vermiş taklidi yapmaktadır. Dolayısıyla bilgi ile etki alanı yaratan ileri toplumların iktidarına karşı çıkanlar ve hâşâ, onlara göre kıble ayarlayanlar biri birinden ayırt edilemez hale gelir.

Tekrar konuya dönülürse: “Uygarlıklar Çatışması” görüşünün günümüz Türkiye’sinde farklı mensubiyet çevreleri tarafından farklı okunduğu ve algılandığı bilinmektedir. Azınlık bir öbek eleştirel tavır sergilerken diğer bir öbek tüm dünya tarihini açıklayan şifreyi bulmuş gibi rahatladı. (hazır Tevrat’ın ve Leonardo’nun bile şifresi bulunmuşken) Konuya duyarsız olanlar ve ilgilenmeyenler de var; belki onlar biraz daha şanslı çünkü olumsuz bilgiden etkilenmeyecek kadar güvenlik içindeler. Bir ölçüye kadar bunlar kendi iktidar anlayışları “kendilerinde” kalan insanlar.  Hele ki Onbir Eylül (9/11) Olayı’nın patlak vermesiyle tarihî bilginin laboratuarda test edilmişçesine, bilimsel ve pozitivist bir etki yaratmasından sonra “kendinde” habersizlerin ve duyarsızların şansı daha da yüksektir. Özellikle pozitivizmi eleştiride geri durmayan çevrelerde; hem de beşerî bilimler, hele de, tarih denilince memlekette akan suların durulduğu, durulan suların bulandığı ve tarih bilinci eksikliğinden yakınmaların düşünce bulutlarını kapattığı şu günlerde.

Türklerin tarihini at heybesinde veya terkisinde beyhude bir hayat gibi gören samimi gündelik hayat solcuları ve bunun böyle olduğuna hulus-u kalp ile inanan samimi, hamasete ve dinine düşkün milliyetçiler için denecek bir şey yok. Ancak Türk kültürünü (hatta uygarlık demeyi gerektiren çok neden de var)  dünya tarihinde etkin rol oynamış kültürlerden biri olarak değerlendirenler “uygarlıklar çatışması” olgusu içinde Türkleri nasıl konumlandıracak, bu fikre ne diyecek ve kendi iktidarları için bu atı nasıl gemleyecek? Bu konumlanışı sadece gazete ve televizyon haberlerine, bilemedin evimizi sabahçı kahvelerine çeviren televizyon tartışmalarına dayandırmayıp tarihî bir boyut kazandırmaya çalıştığımızda bu tarihî konumlanış bugüne ve geleceğe yansıyacak ne gibi ipuçları verecek? Yoksa yıllardır ufak tefek, mütevazı ama uzun soluklu Türkmen atıyla göçen bu insanları yarışlarda, bahislerde göz dolduran İngiliz veya Arap atına mı bindirecekler?

Başka sorular da var; uygarlık çatışmalarının olduğu dönemlerde Türklerin farklı konumlanışından söz etmek mümkün müdür? Belirli uygarlık öbekleriyle Türklerin ilişkisi nasıldır? Bazı uygarlık öbekleri çatıştı da Türkler bunun cefasını mı çekti? Yoksa “uygarlıklar çatışması”ndan daha farklı bir başka uygarlıklar ilişkisinden söz edebilmek olanaklı mı? Bunu gözümüze almaya gerek var mı?  Tarihin gerilerine giderek bu konuları Huntington’un görüşüyle karşılaştırmaya çalışalım. Olur ki sürekli çatışmaya giden göçebe (?) atından zaman zaman inip bir uygarlık ortamında soluklanmak veya “iki arada bir derede kalmanın” griliğinden dem vurmak söz konusu olabilir. 

YA ÇATIŞ YA BARIŞ:  SİYAH-BEYAZ MUGÂLATA

Huntington’un “uygarlıklar çatışması” dediği şey  “savaşmak” ise, bu durum farklı kültür ve uygarlıklar için yeni bir olgu olmadığı gibi, aynı uygarlık öbeklerinde olup da bölgesel, dinî ve meshebî iktidarlar için biri birini gözünü oymayan, kanını akıtmayan kavim nerede ise yok gibi. Eğer onun kastı bu günü de görüp geleceği tahmin etmek ise bu iş başka; bu durum kehanet değil “ön deyi” veya “kestirim” (prediction), hatta sibernetik olmalıdır. Bunu söyleyen de, kim olursa olsun, her çağda insan gerçeğinin bir yanını ifade eden herhangi biri olmaktan ileri gidemeyecektir. Yok, hep savaş ön koşuna çıkartılarak, bir bayrak yarışı takımına katılır gibi farklı zamanlarda farklı uygarlıkların insanlığın hizmetine koşulduğu görmezlikten gelinecekse, Huntington’un yaptığı, sanki yokmuş da onun demesiyle canlanacak olan savaş düşkünlüğünün tellallığı olacaktır. Ya da Huntington, bilemedin, Haçlı Seferlerinden birinden veya İstanbul’un Fethi’nden veya bilemedin Japonya’ya atılan atom bombalarından hemen sonra ahirete intikal ederken son sözünü söyleyen ve kendisinden sonra da dünyanın değişmeden kalmayacağını sanan bir fâni olacaktır.

Bu durum aslında bir kaç açıdan önemlidir; birincisi Huntington’un bir Amerikan(sı)/(cı) düşünür olmasından gelebilir. Çünkü Amerika, kendi özgün beşerî bilim (humain science)  kadrolarını yetiştirmekte önceleri Avrupa entelektüeline, sonraları ise Amerika’da tutunmak için Amerikan gerçeğini görmeden Amerika(cı) olan devşirme parlak zekâlara bağımlı kalmaktadır. Aslında, bu Anti-amerikancılar ve Amerika aleyhine konuştukça kendilerini aydın sananlar için de geçerlidir ve onların durumu daha da vahimdir. Özellikle Amerika “Doğu” sorununa bakmada Müslüman-Yahudi ve/ya din-mistisizm gerilimde kalırken şimdi bu gerilim Angloamerikan-Avrupa Birliği gerilimine kaymaktadır. Hal böyle olunca, genellikle Doğu ve özellikle de Türkler yetersiz okunmaktadır. Ama şunu da belirtmek gerekir; Oryantalizme karşı laf söylemekten başka yeteneği olmayan “miskin meşrep” doğulunun yanında Amerikalıların Doğu araştırmalarına katkısı teşekküre değecek kadar önemli ve etkilidir.

BEŞERÎ BİLGİNİN TEKNOLOJİSİ

Böyle okunmak, böyle bilinmek Türkler için bir mukadderat olmuş gibi. Aslında bu eksiklik, Türklere yaklaşımda, tarihin bir maluliyetidir. Gerçi bizim de bilim ve uygarlık tarihini dikkate almayan Batı okumalarımızda pek onlardan eksik kalır yanımız yoktur.  Türkleri yetersiz okumak bugün sadece Amerika için değil Araplar ve İsrailler için de geçerlidir. Hatta bir adım daha ileri gidelim. Kendi dışındakilerin bilgileriyle kendini okuduğunu sanan Türk düşünüm (entelektüel) geleneği de burada bir yerdedir. Biz Türkler yerli okumaların dışına, son zamanlarda hemen hemen sadece İngilizce’ye dayalı okuma daralmasında bakarken belki de Amerikalılar ve Araplardan da daha büyük bir epistemik sıkıntı, zafiyet içindeyizdir. Bu “epistemik zafiyet” dışımızdan bize gösterilen, bilerek veya çaktırmadan dayatılan iktidar çerçevelerini görmemize engel olmaktadır.

Doğu sorunu içinde (sorun mu?) Türklerin ayrı bir yerinin olduğunu belki de günümüz yabancı beşerî bilimcileri Karl Marx’ın yaklaşık 150 yıl önce dikkate aldığı kadar bile dikkate alamamaktadır. Yöntem açısından bile, ideoloji babası olmasına rağmen, Marx’ın, önce “Doğu Sorunu”nu bir kenara ayırma gereksinimi duyması, bu bağlamda Türk tarihi gerçeğine bakışındaki ideolojik engel denebilir ki Pragmatist Amerikan ideolojisinin önündeki engelden daha az tehlikeliydi. Fransız Aydınlanmacılar ve Türkiye’deki parti ve tarikat merkezli yerli milliyetçi ve dinci entelektüeller, sosyalist havalarda sivil toplumcu bilgi meraklıları da batılı pragmatistlerle birlikte ele alınabilir. Huntington’a yansıyan yöntem ve epistemik sorun buralarda bir yerdedir. Eğer Amerikan beşerî bilimler geleneği Türkleri doğulular içinde harcı âlem bir öbek olarak görme engelinden kurtulursa hem kendi gerçeğine daha iyi bakabilecek hem (tarih–sosyoloji de dahil) beşerî bilimlere uluslar arası katkısı daha nitelikli olacaktır. Çünkü bugün için Amerika felsefe arayışlarında, bilim, teknoloji ve spor alanında uygarlık unsurlarını taşıyan iyi bir bayrak yarışçısıdır ve bu noktada Amerikan gerçekliğine hakkını teslim etmek gerekir.

İkinci bir konu; aslında Huntington iyi bir Amerikalı olabilir ve ulusal bilinci yüksektir. Durum böyle ise Huntington Amerika’nın askerî gücünün yüksek olduğu bu dönemde konuyu sürekli çatışmaya çekerek çatışma ve savaş simülasyonları (..miş gibi) ile kendini güçlü göstermenin yolunu bulmuştur. Bu konuda mantıklıdır ve bundan Amerika kârlı çıkacaktır. Savaş simülasyonlarıyla ilgili olarak Bodrillard’ın dediği bu olsa gerek; Amerika savaşır, Vietnam, Afganistan, Irak ve yarın dünyanın her yerinde diye bir etki sürekli kendini yeniden işlevselleştirerek, aslında Amerika kısmi kayıplara uğrasa da, Amerikan kimliğini ve etkisini (image) tarihe taşımaktadır. Bunu normal hatta sevinçle karşılamak gerekir. Çünkü Hegel’in dediği, insanda en son gelişen bilinç ulus ve kültür bilincidir. Böylelikle Amerika’yı taklit eden pek çok ulus da tarih ve kültür bilincinin gelişimi için eli kulağa atmış demektir. Böylelikle, Türkler de ulusal bilinç aşınımına engel olup, daha önceki erozyonda gidenleri de geriye kazanabilir.

Eskiden, sadece Sovyet karşıtlığını milliyetçilik ve muhafazakârlık bildiği için, bugün ise Türkiye’nin tek düşmanı olarak sadece Amerika’yı gördüğü için piyasa yapan muhafazakâr gelenek, olur ki Hegel’in görüşünden, Amerika vesilesiyle, nasiplenir. İktidar kavramı açısından bakılırsa ulusal bilincin Amerika için varlığı inkâr edilmez Kaldı ki Amerikan gerçekliğinin kendi içinde tutarlı iktidar anlayışı bu tür egemenlik simülasyonlarını zorunlu kılmaktadır.

Uygarlıklar çatışması anlayışı eğer ulusların biri birileriyle savaşmaları ise zaten baştan bugünkü ayrım esprisini kaybetmiş olduğu gibi dünkü görünümler de bugünküne benzer hatalar ve kabullenişlerle dolu olacaktır. Türklerin, yani ne zamana kadar hangi kavimlerin Doğusunu, hangi kavimlerin Batısını tuttuğu konusu ciddi bir tarih bilgisi gerektiren bu kavmin bugünkü durumu çatışan dünyada biraz daha tartışmaya değer. Zamanlar Fransız Aydınlanmasını gösteriyordu. Batı bir uygarlık anlayışının kuramsal çatısını (temelini) öyle bir attı ki hem de aydınlanma adına. Kendinden önceki Haçlılara rahmet okutacak kadar önemli bir durumdu bu. Aydınlanma, “insanın düştüğü bir ergin olmayan durumdan insanın, gene kendini kendi gayretiyle kurtarması” durumu olarak Kant tarafından tanımlanmıştı. Avrupa Birliği gibi bir olgunun fikir babasının Kant olduğunu unutmamak gerek.

Kant’daki aydınlamadan çıkan Fransız yorum ne kadar ilginç ise Avrupa Birliği’nin de o kadar ilginç sonuçlar doğurmasına şaşmamak gerek. Ancak yüzyıllarını güneşin batışını yakalamak için koşuşturmakla geçiren Türklerin aslında aradığı batan güneş değil, batıdan doğan uygarlık güneşiydi. Bu gün de bundan vazgeçmenin bir anlamı yoktur, ancak Avrupa Birliği üyesi olma halini bir kimlik sorunu haline getirmeden, ama Avrupa’ya takılmaktan da korkmadan. Çünkü Avrupalılar ile bırakın şakacıktan çatışmayı, onlarla adam gibi savaşan Kurtuluş Savaşı kadrosu bile Avrupa’yla ilişkiyi kesmeyi, diğer ülkelere karşı içe kapanmayı düşünmemiştir.

Bazen büyük Türkler (Osmanlılar) dense de Fransız Aydınlamacıları yazdıkları eserlerde Türklere  (Müslümanlara) ve Yahudilere ilginç aşağılamalarda bulunuyorlardı. Reform Hareketi’nin ağa babası Luther Türkleri, muhayyilelerde bir korku ve gazap unsuru olarak Hıristiyanlar üzerine salarken de pek uygarca bir bakış taşımıyordu. Ama o bunu Protestan egemenlik için yapmak zorundaydı. Kaldı ki Yahudilerin Endülüs’ten Katoliklerce “terk-i diyar”a zorlanmaları bunlardan Aydınlanmadan daha erken, Reformla çağdaş bir örnek.  Aslında Katolik Fransa’yı Avrupa’ya karşı Osmanlı yandaşı olarak tutan, Alman Protestan Cihadı’na muhatap olan, kovalanan Yahudilere ev sahipliği yapan Türklerin batının düşmanlığını bu kadar hak etmesinden daha normal ne olabilirdi ki. Bugün herkes diline pelensek ettiği Amerikan düşmanlığı ile kaim değil mi?

Eh, Türk olmak zor meslek anlaşılan; tarih sahnesinde kimseye yaranamazsınız; İster Selçuklu ol Abbasi Halifesi burun kırın etsin, ister Hazarlı ol Yahudi dünyası adını okumasın, ister Cumhuriyet kur Batılı beğenmesin. Doğuda Çinliler de sevmezmiş zaten. Dişlerini temizleyen Türklere “bunlar dişlerini keskinliyor” diyorlarmış. Oysaki Bilge Kağan ile Tonyukuk ne güzel de anlaşıp gidiyorlardı; dönemin “çatışma” lafının büyüsüne kanmadan; ama savaşarak, barışarak; savaşmanın, barışmanın, savunmanın kadrini bilerek, gereğini yaparak. Çatışmanın kuramından daha önemli ve somut bir çatışma göstergesi varsa, bunun uzaydan bile göründüğü söylenen “Çin Seddi” olduğu ne kadar ortadadır.

Batının tutumuna şaşmamak gerek. Çünkü Doğu sahnesinde de Türk Uygarlığı'nın itibarını hakkıyla dikkate almayanlar vardı. Bağdat'ta Halife'nin askeri olursunuz bir dert, Abbasi-Fatımî savaşlarında Bağdat'ı korursunuz bir dert, Bizans'ın, doğu Hıristiyanlığının aktif askerleri olursunuz bir dert, İslamın ve Museviliğin inancını Kafkasların, Hazar'ın ötesine taşırsınız bir dert, yüzyıllarca pek çok İslâm devleti gavura kılıç sallamazken siz Allah yolunda can telef edersiniz bir başka dert, uygarlığın gelişmesine bilimde, felsefede, sporda katkıda bulunursunuz esameniz okunmaz, İran'da devlet anlayışının ihyasında katkınız vardır bunu kimse bilmez, Ulay-ı kelimatullah için Avrupa içlerine kadar savaş açarsınız, Akdeniz'i kontrol edersiniz, bugün tusunami felaketinde kaybettiği candan daha fazlasını kaybeden Açe'ye Hollandalılar ve Portekizliler karşısında anti-emperyalist, anti-koloniyal destek verirsiniz, hutbe okutursunuz gene de iyi müminler listesinde kadriniz bilinmez.

Bugün bile hâlâ Batıya yakın olmanın seküler anlayışından dolayı İslâm dünyası size yüz vermez. Avrasya Müslümanları ve Türkleri adına Lenin'e Sovyet Devrimi'nde destek verisiniz komünistin yanında kıymetiniz olmaz, o gider Pekin'e, Tiran'a yüz vurur. Kore'de komünist bloka karşı fiilen savaşa girersiniz, Moskof aleyhtarlığı yaparsınız hâlâ muhafazakâr politikacınız yeterince Amerikancı olmadığınız için sizi pazarlık malzemesi yapar.

Anadolu insanın deyişiyle "Başkasının biti Türk'ün başında kırılır" da kimse bir şey demez. Çünkü bu bahsedilen etkileşim ortamlarında farklı iktidar çevreleri vardır ve bunların iyi işlerde ortağa tahammülleri yoktur. Dışlanması gerekenler iktidar paranoyaları için işlevseldir. Türklerin dışlanması kadar tarih sahnesi başka ulusların dışlanmasına sahne olmamıştır.

İşte iki dünya; Batı ve Doğu ve arada kaldığı için Arasat’ta olma onuruna en yakın bir uygarlık Türk Uygarlığı. “Uygarlıklar şizofrenisi”ne düşme lüksü olmayan bir yazgı; kendi geleceğini kendi tarih yaratma gücü ile yazmak zorunda olan çile. Bunlara bakmadan, bu konulara kulak kabartmadan uygarlıklar çatışması görüşünde kendimizi Doğuda kolayca kabullenmek, “Doğudasın” diyenlere ses çıkartmamak Batılıyı yanıltmak olacaktır. Çünkü onların da ne yazık ki eleştiriye gereksinimi var. Ya “sen Batıdasın” diyenlerin durumu? Allah korusun, daha beter bir durum, riya dolu. Doğu uygarlıkları içinde etkin bir yeriniz olacak, Batı Doğuya veryansın ettiğinde Türkleri bulacak ve siz doğunun Arap-Pers Şii ve Sünnî piyasalarında  “irapta mahalli” yoklar seviyesinde tutulacak, on iki yüzyıllık tarih sayfalarından silinmek isteneceksiniz.

Önce Edward Said, “Oryantalizm”, eh bir diyeceğimiz yok güzel bir tespit ama Batıda yaşayan bir Hıristiyan Arap bu kavramı pek seviyor. Batının kafasındaki bir şizofreniye doğulu bir isim ve bunu benimsemeye meyyal milyonlarca doğulu. Hani, doğulu düşmanlarının kim olduğunu öğrendi ya bu adamdan. Edward Said Fransız dilinin konuşulduğu ve kültür çevresine girdiği bir Lübnanlı. Acaba Fransız Aydınlamacıların düşünsel yörüngesinde oluşmuş uygarlık ayrımcısı bir zihnin yeni görünümü olmasın?  Ortadoğu’da bir İsviçre yaratılacağına inanan Batı yörüngesinde bir anlayışın kurbanı Lübnan halkının ve Arap devlet anlayışının aczini mi temsil etmekteydi. Batıda öten kuşlardan bile şüphelenen ve doğululuğuna, (Türklüğüne, Müslümanlığına) bu kadar düşkün doğulu birisi bu adamdan neden romantik duygularla bahseder?  Kendini aşağılayanlara hiç eleştiri getirmeyip pozitivzm, felsefe, bilim, batılılaşma denince tüyleri ürperen doğululuk tavrında buna da şaşmamak gerekir. Kendi yerinde kendini algılayarak bulunmak yerine başkasının demesiyle orada ya da burada olma determinasyonunu benimseyen, olmadık bir yerlerde kendini algılayan tüm kültür ve uygarlık çevreleri bu tür göçgünlükleri yaşamışlardır.

Okumalar dışardan bir iktidarın yörüngesindedir. “Her kötülük dışardan gelir, bizde kabahat yok” diyenler kervanına katılmak ayıp düzeyinde bir tutum olacaktır. Dışarıdakinin seni yenmek istemesinden daha mantıklı ne olabilir ki, haklıdır da. Ama asıl sorun kendimizde eksiklik görmeyip, onları giderme yoluna gitmeyip, ağzını açan aslanın ağzına doğru bir koşu yol almaktır. Doğunun kendi iktidarını engelleyen içyapı kokuşması buradan kaynaklanmıştır.

Uygarlıklar çatışması düşüncesinin entelektüel piyasalara düşmesiyle birlikte bir başka düşmanlık konumunu daha öğrenme şansımız oldu. Bu konum XVIII. Yüzyıl sonrası Fransız ve diğer batılı aydınların Birinci ve İkinci Rönesans’a Doğu uygarlığının (Türk, Araplar, Endülüs, Pers) katkısını görmezlikten gelip, Doğu’yu tamamen düşman addeden nankörce tavra benzer emareler taşımaktadır. Uzun yıllar “Karanlık Çağ” yaşayan batının kör yılanlar, köstebekler gibi kendilerine gelen ışıktan rahatsız olması durumunun Rönesans’ta değil de Fransız Aydınlanması’nda kendini daha çok göstermesi bir alınganlığın gecikmiş tezahürü olduğu kadar, yeni çatışmacı kimliklerin kuramsal olarak güçlenmesinin de işareti olabilirdi.

Doğuya bakıldığında ise, uzun yıllarını pasif tasavvufî anlayışlarla, bilim ve felsefe karşıtlığı ile, siyasal gerçeklikleri toplumsal gerçekliklerin önünde algılamanın yarattığı körleşmelerle geçiren bir Doğu karanlık döneminin (VIII-XVI. Yüzyıllar arası hariç)  alınganlığı ve Batı uygarlığının insanlığa yaptığı katkılara duyulan nankörlüğün tezahürü söz konusu idi. Uygarlıkları, biri biriyle yarışsa da, aynı zamanda biri biriyle dayanışan ve birinin bıraktığı yerde diğerinin insanlık bayrağını taşıyan unsurlar olarak görmeyip biri birini karşısına diken Huntington’un Doğuda bu kadar itibar görmesi hiç de anlamsız değildi. Çünkü eleştirel düşünme tembelliği uzun yıllar büyük bir erozyonuna neden olmuş, kolay yandaşlıklar tercih edilmiştir.  Bir futbol maçı iğretilemesi yaparak şöyle demek gerekir: Artık konu maçın sportif niteliği değil fanatiklerinin azgınlığıdır.

Lucien Goldman Kant’ı konu edinen çalışmasında Fransız Aydınlamacıların üst düzey felsefeden pek anlamadıklarını ancak düzayak düşüncelerle ilgilendiklerini belirtmektedir. Bizim burada bu vurguda bulunmamız Fransız Aydınlanmacıların düşünce tarihindekini yerini tamamen inkâr ettiğimiz anlamına gelmemelidir. Ancak bilim ve düşünce tarihi incelemeleri ışığında Leonardo da Vinci, Michalengello ve dönemin aydınlarının gelişmesinde hakkı teslim edilen doğu uygarlık çevrelerinin, Fransız Aydınlamacılarınca olumlu şekilde dikkate alınmaması düşündürücüdür. Benzer durum Doğuda da kendini göstermektedir. Örneğin ünlü Türk-İslâm filozofu Fârâbî kendisinden önceki Yunan düşünürlerini anarak onların hakkını teslim ederken, daha sonraki dönemlerde pek çok kimsenin “Gavur her şeyi bizden öğrendi” diyerek, öncekilerin hakkını teslim edenleri tekfir edilerek hakkaniyetsiz bir üslup takındığı bilinmektedir.

Artık Doğuda iktidarın iç dinamikleri değişmiş, başkasına kötü diyenlerin piyasası yükselmiştir. Batının Doğuya ilişkin bilgi işlevli iktidar mücadelesi, uzun zamanların doğu araştırmaları birikimiyle, bugün gündeme gelebilmektedir. Bu ayrımcı ve çatışmacı (çatışmacılığı sosyolojik kuramlardan olan çatışmacılık olarak değil Huntington’un kullandığı amiyane ve medyatik anlamda kullanıyorum) bir anlayıştır ve insancıl düşünce geleneğinin zayıf halkasını oluşturduğu için eleştiriye muhtaçtır. Ancak Batının tek taraflı çatışmacı anlayışlarını, emperyalizmini eleştiren Doğu-İslâm dünyasındaki modellemeye meraklı, tarihî gerçeklikleri göremeyen ve kendisi dışındaki uygarlık ve kültürlerin hakkını teslim etmeyen anlayış da bir o kadar zayıf bir düşünce halkası oluşturacak nitelikte görünmektedir. Batı karşıtlığının büyüsü insan gerçekliğini göstermeyen bir buğulanmaya neden olduğu sürece tek tek uygarlıkların insanlığa verdiği katkı ve zarar da anlaşılmayacaktır amiyane bilgi türleri piyasa yapacak, ilginç “epistemik cemaatler” oluşacaktır. Bu çatışmacı, simülatif iktidar arayışlarının aynasında her zaman kendini gösterecektir.

Fransız sosyolog Gurvitch, özetle, “tarihçinin korkması gereken geleceğin kehaneti değil de geçmişin kehanetini söylemektir” diyor. Geçmişin bilinmeyeni en az gelecek kadar gizlidir. Bu bilinmeyeni biliyormuş gibi sunarak güne ve geleceğe ipotek koymak bir bilgi müdahalesidir. Beşerî bilgi ile uygulanan bir teknolojidir. Tanjansiyel anlamda iktidar müdahaleleridir. Huntington da Batı dışı dünyanın eleştirmeden iman edeceği bir bilgiyi piyasaya sürerek insanları etkilemiştir. Uygarlıkları çatıştırmak ve bu çatışmada Amerika’yı başa koymak ilk bakışta Amerika açısından bir ayrıcalık gibi görünse de iş Amerikan düşmanlığına dönebilmekte, Amerika(logi) ile onun işe vuruklaşmış (operationel) hali olan Amarika(izim) birbirine karışmıştır. Günden esinle geçmişi anlatmak aceleye getirilmek istenmiştir. Gurvitch’in korktuğu şey başa geldiği gibi, kendini kendi gerçekliğinde ve kendisini engelleyen şeyleri öteleyerek özgürleşebilecek insan eyleminin sosyo-psişik güdüsü arayış içindeki toplumlarda yok edilmek istenmiş, uygarlık arayışlarının yolu tıkanmak istenmiştir. Bu olumsuz bilginin işlevi baş tacı edilmeden, Türklerin art zamanlı ve eş zamanlı olarak Doğu ve İslâm uygarlık öbeklerindeki yeri bir daha dikkate alınmalı, kendilik algısı bir daha zihinlere çağırılmalıdır. 
XVI. yüzyıldan sonra başlayan zayıf tarihsel gidişatın sıkıntıları, zaman zaman tarihcisi (historist) bir alınganlıkla örtülmeye çalışılsa da XX. yüzyıl Türklerin tarih sahnesinde etkin bir rol oynadığını, farklı uygarlık öbekleriyle çatışma ve barışmaya girdiğini göstermektedir. Bu tarihî gerçekliğin önünü ucuz siyasal amaçlı güdülerle perdeleyen anlayışlar Doğunun Batıya en yakın ve en etkin uygarlığında insanların kendilerini ve uygarlıklarını algılamasında gönül göçgünlüğüne neden olmamalıdır.

Uygarlık şizofrenilerinin bulandığı bir alan yaratmak için tarihten bazı ilginç çağırışımlar yakalamakta fayda var. Bu “biz” ve “başkası” ayrımında bugün için ne kadar kısmî kalındığını göstermek, gazete yazısı ile tarih metni arasındaki farkı belirtmek açısından önemlidir. Ayrıca Alev Alatlı’nın bulanık/saçaklı mantık (fuzzy logic) modeline de bir örnek teşkil etmesi bakımından anlamlı olabilir. 1-0, siyah-beyaz, Doğu-Batı yanında çünkü çok değerlilik denilen konumlar akla gelebilir, bugünkü çıkarım öncüllerinin geçmişin öncülleri ile farklı olduğu kendini gösterebilir. 
Bugün Batı uygarlık çevresinde değerlendirilen Yahudiler (Museviler demek tarihi anlamda daha kapsayıcı ve doğrudur) kaynak olarak doğuludur; Filistin (Judaica) topraklarında kurdukları devletler Hıristiyanlar tarafından yıkılmış, hatta Palestinea adı onların izini silmek için Judaica yerine kullanılmıştır. Bugün en büyük düşmanları kuzen kavim olan Araplardır. Kendileri ırk olarak Yahudi (Sâmî) olmayan, dört yüz yıl resmî devlet dini olarak Musevîliği benimseyen Hazar Türk devleti hem İslâm ordularıyla, hem de Bizans ordularıyla savaşmamak için bu yolu seçmiştir diyenler var. Arthur Köstler başta olmak üzere, Doğu ve Orta Avrupa Yahudiliği’nin ırk olarak Türk kökenli olduğunu, Hitlerin Yahudiler yerine ırk olarak Türk olan Musevileri kırdığı fikrini benimseyenler var. Neresi çatışma neresi buluşma? Alman kime kıydı, Roma kimin devletini yıktı?

Hazarların yıkılmasından sonra o topraklarda önemli hareketler olmuş ama son sözü Slav kavimler söylemiş. Türk uygarlık çevresine mensup olan Bulgarlar Slavlarla, Macarlar kuzey Katoliklerle birleşerek uygarlıklar çatışması kuramını haksız çıkarırken, kavimdaşlarının yenilgiye uğradıkları Karadeniz kuzeyi topraklarda Slavlarla mücadele etmek yerine biri birisiyle çarpışan Timur ve Beyazıt gibi iki Türk hakanı da şaşırtıcı bir durum sergilemiş sayılırlar.

“ÇOK DEĞERLİ MANTIK” VE “DİYALEKTİK”İN İKTİDAR SÖYLEMLERİ İÇİN BİR MODELDE KULLANILMASI MÜMKÜN MÜDÜR?

Tarih üzerine sosyolojik, antropolojik vurgulamalarda bulunarak çalışma yapan Sencer Divitçioğlu, Türk tarihinin verilerinden hareket ile “yönetim ve/ya iktidar antropolojisi”  açısından Türklerle ilgili bir ayırıcı özelliğe dikkat çekmiştir. Bunun ayrıntısına girmeyeceğim, ama özetle, Batı iktidar kurma anlayışının Türk tarihinden farklı bir anlayışta olduğudur. Ancak Batı, eğitim, para ve siyasal güç kullanımıyla, tarih yaratanlara “tarih yaratmanız da benim gibi olsun” diye bir model dayatmaktadır anlaşılan. Beşerî bilimlerde yabancı dilde kaynak kullanılması, İngilizce eğitim yaptırılması ve sancılı Batı hayranlığı ve karşıtlığının oluşturduğu psikolojik hava buna bir nedendir. Diğer yandan ulus kavram yerine ümmet kavramının ön koşuna çıkartılarak, sanki ulus olmak on iki asırlık Türk Müslümanlığı ümmet dışılıkmış gibi benimsetilmek istenmiştir. Pers ve Arap kültür çevrelerine bende kılınmak istenen dindarlık ile aşarı din karşıtlığı Türk kültürünün özgün okunmasını engellemektedir. Dolayısıyla özgün sosyolojik ve antropolojik özellikler gösteren Türklerin iktidar modellemelerindeki yerinin Batıdan farklı olduğu anlaşılamamıştır.

Sâmî (Arap-İsrail) uygulamalardan farklı olduğunu gösterecek yeterli çalışma henüz yoktur. Ancak İran coğrafyasında kalınan süre Pers-Türk ve Sâmî kavimlerin dinini kabul etmekten kaynaklanan Türk-İslâm etkileşimlerinin özgün Asya-Türk özelliklerden ayrıştırılması ele alınmalıdır. Bunun malzemesi tarih kitaplarında ve siyasetnamelerde su yüzüne çıkabilecektir. Bu açıdan bakılırsa Türk iktidar kurma düzeninin ana ırası Batı ve Sami düzenden farklıdır, ama ara bir değer, ara bir seçenek değildir. Siyaset dilinin Fars etkide gelişmesi ve iki önemli siyasetnamenin (Kutadgu Bilig ve Siyasetname) farklı etkilerle ve dillerde olsa da aynı kültür çevresinde yazılması düşündürücüdür. Gerçi Göktürk anıtları da bir siyasetname olarak Çince-Türkçe yazılmıştır ama ulusal niteliğin Çin’den de farklı olduğu ortadadır.

İktidarın, oluşturulma aşamalarının bir yerinde, mutlaka bir çatışmayı zorunlu kılacağı kesindir. Ancak çatışma dışı yapı özelliklerinin de varlığını hesaba katmak gerekir. Bu, ara değerlerden çok, bir diyalektik bakışı gerektirecektir. Pers, Batı ve Sâmî okumalara göre Türk siyaset ve iktidar geleneği dışarıda bir yerde sınıflandırılabilir ancak Türklerin etkileşeme girdikleri kültür yapıları ile oluşturdukları siyaset ve egemenlik anlayışları bir çırpıda içinden çıkılacak bir durum olmadığı gibi “uygarlıklar çatışmasında” Huntington’un kolayca yer bulacağı bir konum da değildir. Huntington mutlaka bu kadar beşerî bilim emeğinin, mesaisinin karşılığını almayı hak etmiştir. Ona yapılacak eleştirilerde de beşerî bilimlere katkı olarak çorba tuzu kadar işlev görebilir.

Pratik felsefe alanında kıssaları hep kullanılmasına rağmen gerçek felsefi kimliğini yeni yeni öğrenebildiğimiz engellenmiş, heba edilmiş Nasrettin Hoca’nın “Sen de haklısın” diye bilinen kıssasından kuramsal bir hisse çıkarmaya yeltenelim. Hoca “herkese haklısın derken” saçmaladı dersek Hoca’nın şanına yakışmaz ve bize de uymaz. Alev Alatlı’nın dediği gibi çok değerli bir mantık yürüttü dersek, kıssanın kurgusunu gözden kaçırmış oluruz. Ama Alev Alatlı Hoca’nın eşi gibi konuyu dışardan düşünerek değerlendirirken bir ara yapı yakalayabilmekte, ama kendi haklılığı gündeme geldiğinde yapı çoklu değil iki değerli bir mantığı zorlamaktadır. Şöyle demek de gerekebilir; diyalektik bir anlayışla Nasrettin Hoca kendi gerçeğini ortaya koymaktan korkan kendisi dışındaki gerçekleri kendi açısından anlatanlara kendi bağlamında hak verebilmekte, başkası öyle ayıttığı (dediği) için bilgi sınırlarının haddini bilerek geçici bir epistemik yapı oluşturmaktadır.

Bu bakımdan diyalektik bir yol açma vardır. Huntington da haklıdır, kendi derdini öyle anlatmıştır. Sencer Divitçioğlu da haklıdır. Bir Türk siyaset antropolojisi yaklaşımı çizmiştir. Asıl konu bu iki insanı, Hocanın davacıları gibi, birlikte dinlemeyip dışardan bir karar verme durumunda oluşudur. Ama bilimsel bilginin her zaman “kendi eksiğinin farkında olan” ve “hata yapabildiğini peşinen kabul eden” onurundaki çıkar gözetmezlik gelecek kuşaklara daha sağlıklı bir düşüncenin yolunu açmaktadır.  

Dr.Dursun AYAN (Sosyolog, phil.)
Uygarlık Şizofrenileri Ve Türkler 








"Tarihin kurbanı değil, öznesi olmak istiyorlar. Tanrı'nın gücüyle özdeşleşiyorlar ve kendilerinin tanrısal olduğuna inanıyorlar. Temel delilikleri bu. Bir arketip tarafından alt edilmişler; egoları psikotik bir şekilde genişlemiş, nerede başlayıp nerede bittiğini anlayamıyorlar. Bu kibir değil, gurur değil; egonun en uç noktasına kadar şişirilmesi - tapanla tapılan arasındaki kafa karışıklığı. İnsan Tanrı'yı ​​yemedi; Tanrı insanı yedi."
The Man in the High Castle
Philip K. Dick






28 Mayıs 2016 Cumartesi

Atatürk’ün Türkiyesini İstiyorum





“Ben bu ülkede doğdum doğalı bir kontrolün içinde olduğumu biliyorum. Bir baskının içindeyim. Bu 10 senelik bir olay da değil. Bu Atatürk’ün ölümünden beri böyle. Atatürk öldükten sonra bu ülke bağımsızlığını yitirmiştir, kaybetmiştir. Mahalle baskısı da olur. Mahalle baskısından çok daha Amerika’nın bize ne kadar çok baskı uyguladığını düşünmeliyiz. Batı devletlerinin bize ne kadar baskı uyguladığını incelememiz lazım.”

“Bizim gerçek sorumuz ortada. Biz yüzyıllardır bu topraklarda yaşıyoruz. Bu topraklarda bir kültür oluşturduk. Öyle ya da böyle bir kültür oluşturduk. Bu kültürün sonunda Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduk. Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız bir cumhuriyet olduğunu düşünüyorduk, ama değilmiş onu gördük. Toplumumuzun her yerinde bağımsızlığımızı kaybettiğimizi görebiliriz. Eğitimden tutun sosyal yaşantımıza kadar her yerde bağımsızlığımızı kaybettiğimizi görüyoruz. Hepimiz günlük yaşantımızda bunların sıkıntılarını yaşıyoruz. Bunu nasıl çözeceğimizi bu saatten sonra bilemiyorum.”

“Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa bir süre içinde var olma savaşına gireceğini düşünüyorum çok vahim bir şekilde. Dünya zaten savaş içinde. Türkiye, bu savaşın sonunda ya bağımsız bir ülke olacaktır ya da televizyondan seyrettiğimiz bir Ortadoğu ülkesi.”


24 Kasım 2012




Bundan yıllar önce demiştim ki “Türkiye şelaleden yuvarlanacak”. Türkiye bana göre uçurumdan yuvarlandı, şelaleden de düştü. Buna rağmen, ben Türk insanının bir potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Biz ne kadar kendi halkımızı çok eleştirsek de, cahil desek de bu toplumun binlerce yıllık bir birikimi var. Önsezilerinin kuvvetli olduğunu ve siyasetin çok üzerinde olduğunu düşünüyorum. Bizi kurtaracak olan da budur.

İstatistiksel olarak Türkler binlerce yıldır sürekli yok olma aşamasına gelmişler ama bu toplumun içerisindeki, bizim algılayamadığımız dinamik kendini bir şekilde gösterir. Bir Cem Karaca şarkısıyla bunu anlatmaya çalışayım : yüzbin kere tövbe eder, yine şarap içeriz biz ! Birazcık bir nefes almamız gerekiyor belki ama mutlaka kendi yolumuzu bulacağız.

Yurtseverleri, aydın insanları, 1960’lı yıllardan itibaren bilinçli olarak böldüklerini düşünüyorum ben. Bir şarkıcıdan bunları duymak biraz iddialı olabilir ama ! Ben bunu daha önce de söyledim “Atatürk’ün öldüğü gün Türkiye bağımsızlığını yitirmiştir.” Ondan sonra da Türkiye’deki sol ve sağ birbiri ile konuşamaz hale geldi. Önce Deniz’lerin idamı, sonra 80’li yıllarda darbe ve uygulamaları ile o aydınlık gençlik ve kadrolar yok edildi.

78 Maraş olaylarını yaşadım, darbede 8 yaşındaydım. Maraş Olayları hatırlanmayacak bir şey değildi zaten ! Sokakta oyun oynuyorduk. Silahların patladığı anı hatırlıyorum ben. Hiç korkmamıştık, bu önemli bir şeydir. Korkuyu bilmiyorduk çünkü ! Onun silah olduğunu düşünmüyorduk, helikopter filan geçiyor sanıyorduk. Bu çok önemlidir benim hayatımda, şu an saniye saniye hatırlıyorum bak. Anneler babalar çocuklarını korkuyla aldılar, onların gözlerindeki korkudan biz anladık durumu.

Anneyi sevmek gibi seviyorum ben Anadolu’yu. Koşulsuz. Başka nedenlerim de var tabi. Ben Atatürk’ün dediği gibi Türklerin en aşağı 7000 yıldır Anadolu’da olduğunu düşünüyorum. Ben Türk insanının, Türklerin, dünyayı aydınlatan  güneş olduğunu biliyorum. Dünyayı aydınlatan güneş, dünyaya medeniyeti getiren ülkedir, Türkler ve Türkiye. Türkler, yalnızca bir ırka indirilemeyecek bir medeniyet ve kültürün adıdır. Bu anlaşılırsa Türkiye’deki bazı etik tartışmalar da ortadan kalkar. Atatürk bunların peşindeydi. Batı’nın bu topraklardan Türkleri atmak için hangi oyunları tezgahladığını o kadar iyi biliyordu ki Atatürk.

Atatürk’ün Türkiyesini istiyorum. Ben CHP içindekilerin bile tartışmaya açtığı 1930’lu yılların aydınlık Türkiye’sini istiyorum.

Dünyada devletler var, bunlar birbiriyle savaşıyor filan ya… Ama birbiriyle pek iyi anlaşan bir yapı da var. Bunlar kim ? Sermaye.


KIRAÇ
22 Mayıs 2016, İlkkurşun







"ABD İŞİD inRakka’yı terk etmesi emrini verdi. İŞİD Rakka’yı terk ediyor fakat MUSUL’a yerleşiyor...
Musul bir Türkmen Şehri…."















“Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikelidir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına, giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir.” 
Mustafa Kemal Atatürk, Eskişehir-İzmit konuşmaları







1 Ocak 2016 Cuma

NON EST!










NON EST!

Emperyalistlere, 
Kapitalistlere,
Bölücülere, 
Bölücü Anayasa'ya, 
Başkanlık sistemine, 

HAYIR!










Ayrılıkçı Kürt Hareketinin Demokratik Özerklik İhaneti!


"Türk Milletinin kadın-erkek, her ferdi Mustafa Kemal’in askeridir ve bu Millet ve Ordusu daima muzaffer olacaktır."


Geçtiğimiz 26-27 Aralık günlerinde Diyarbakır’da Kayapınar Spor Kompleksi’nde Halkların Demokratik Partisi (HDP), Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Emek Partisi (EMEP) ile HDP/HDK bileşeni parti (PKK, YDG-H vb) ve kitle örgütlerinin temsilcilerinin katılımıyla toplanan Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Genişletilmiş Olağanüstü Genel Kurulu sonrasında bir sonuç bildirgesi yayınlandı (1).


Bildiriyi imzalayan siyasi partiler ve diğer tüzel kişilikli kurumların, tam metnini aşağıdaki bağlantıdan bulacağınız bildiri metninde açıklanan talepleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 3. Maddesinin ihlâli suçudur.


Millî Merkez Genel Sekreteri
Halûk DURAL - 30 Aralık 2015 haberin devamı için












"İlk Dört Madde'ye dokunulmayacak" algısı yaratılarak "işleri olur"a getirmek istiyorlar. 
Diğer maddelerde önemli gözden kaçmasın.


T.C. Anayasası 66. Madde

I. Türk Vatandaşlığı
Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.
Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür.
Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.
Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.
Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.


T.C. Anayasası 174. Madde

I. İnkilap Kanunlarının Korunması
Anayasanın hiçbir hükmü,Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkilap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz:

1. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu;
2. 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun;
3. 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun;
4. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikah esası ile aynı kanunun 110 uncu maddesi hükmü;
5. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun;
6. 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun;
7. 26 Teşrinisani 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun;
8. 3 Kanunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.










...Çok şey gördüm geçirdim. Bunlar gibi, bunlardan genç çocukların, kollarının parçalandığını, bacaklarının koptuğunu gördüm. 
Ama dünyadaki en kötü görüntü kesilip atılmış bir ruhtur. 
Onun protezi olmaz. 
Bu askeri, kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış bir halde... 
evine göndereceğinizi söylüyorsunuz. 
Ama bence ruhunu idam ediyorsunuz! 
Peki neden? 
Bir Baird erkeği olmadığı için. Baird erkekleri. ! 
Bu oğlana bir zarar verirseniz Baird serserileri olursunuz, hem de topunuz birden...!
Buraya gelirken iki kelime duydum "Liderliğin Beşiği. "
Ama ağacın dalı kırılınca beşik yere düşer ve burada yere düşmüş. 
Yerde sürünüyor. 
Erkekleri yetiştirenler, liderleri yaratanlar,  burada nasıl liderler yetiştirdiğinize dikkat edin.!
Charlie'nin bugün burada suskun kalması 
doğru mu bilmiyorum. 
Ben ne yargıcım, ne de jüri üyesi. 
Ama size şunu söyleyebilirim...
Geleceğini satın almak için kimseyi satmayacaktır! 
Ve buna dürüstlük denir dostlarım, buna cesaret denir. 
Liderlerin hamuru da bunlarla yoğrulur.
Hayatımda pek çok dönüm noktasında karar vermek zorunda kaldım, doğru yolun hangisi olduğunu her zaman bildim ama hep diğer yolu seçtim. 
Neden, biliyor musunuz? Çünkü çok zorlu bir yoldu.
İşte Charlie, bir dönüm noktasında. 
Bir yol seçti. 
Doğru yolu seçti. 
Prensiplerine göre bir yol seçti...

KADININ KOKUSU ... 
AL PACİNO'NUN SON SAHNE KONUŞMASI.





Nero ve Seneca, Eduardo Barron (1858-1911)





PEKİ SİZ HANGİ YOLU SEÇECEKSİNİZ ?
CHP ve MHP MİLLET "Vekil"leri hangi damgayı yemek istiyor,
VATANHAİNLİĞİ Mİ, VATANSEVERLİĞİ Mİ?




Vazifeyi ihmale sürükleyen merhamet, memlekete ihanettir!