Translate

vahdettin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vahdettin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2017 Perşembe

MUSTAFA KEMAL PAŞA'DAN İKİ HATIRA






Gerilla Hakkında İki Hatıra 
(Belleten, no:l, s.10-14, 1937.)

İlk Hatıra;


II. Abdülhamit devri ... İstanbul'da Harp Akademisi'nde bir zabit (subay) . . . Henüz yirmi yaşında ... O'nun özelliklerinden biri şudur: O, kendisinde birtakım anlam ve niteliklerini henüz anlayamadığı duyguların çarpıştığını hissediyor, fakat bunlara ne olumlu ve ne de olumsuz bir türlü anlam veremiyor ...

O, küskündür, kederlidir ve ruhundan gelen anlaşılmaz bir anlam ile asidir. Fakat kime karşı? Ve ne için? Bunu, O da bilmez. Bir gün O'na yakın arkadaşlarından biri;

"Sen " diyor, "kalk borusunda bir türlü uyanamıyorsun, dahiliye zabiti karyolanı sarsmadıkça kalkmıyorsun?"

O cevap veriyor: "Hakkın var"

"Anlayamadım ... Ben sana bu anlaşılmaz hayatının sebebini soruyorum, sen bana 'Hakkın var' diyorsun. Ben sana karşı haklı olup olmadığım yolunda bir iddiaya girişmedim ki . . . Sendeki derin uykunun sebebi nedir, bunu söyler misin?"

Genç subaya böyle diyen ve azarlayan yalnız bu arkadaşı değildi; O'nun bu hali gitgide birçok arkadaşlarının da dikkatini çekmiş, bütün arkadaşları ondan bunu sormuşlardı. Bu hücum o dereceyi bulmuştu ki O, bunlara cevap vermek mecburiyetinde kalmıştı. Cevap şu idi:

"Arkadaşlar... Siz yatağa gittikten sonra ben sizler gibi sakin uyuyamıyorum; sabahlara kadar gözüm açık ... Nihayet tam dalacağım zaman, "Kalk borusu " çalınıyor, onu da bittabi işitemiyorum, sağ elinde bir sopa tutan bir adamı karyolamı sarsması ile uyanır gibi oluyorum, uyandırılıyorum. O zaman keyfim yerinde değildir, kafam ve vücudum yorgundur. Dershanede buluştuğumuz arkadaşlar benden daha çok zinde, benden daha çok şendirler. "

Asker üniformalı bir öğretmen sınıfa giriyor, ders başlıyor ve öğretmen şöyle diyor:

"Efendiler, harp, muharebe, artık bunlar sizce malum şeylerdir. Fakat "gerilla " nedir biliyor musunuz? İşte en müşkülü budur. Gerilla kolay bir askeri hareket değildir. Gerillayı bastırmak da onu yapmak kadar güç bir harekettir."

Bu öğretmen strateji öğretmeni Trabzonlu Nuri Bey ... Türk ordusuna kurmay yetiştiren akademide yıllardan beri ders veren Nuri Bey centilmen, cesur bir taktisyen, bir stratejist olarak tanınmıştı. Herkes gibi, o genç subay da, bu öğretmene saygıda kusur etmiyordu. Taktik öğretmeninin "gerilla" hakkındaki sözleri onun kafasında yerleşmişti, bunu öğrenmek istiyordu. Bir müddet sonra hocasından rica ediyor: "Bu verdiğiniz dersi Türkiye'nin muayyen bir noktasında olmuş gibi izah eder ve bu dediğiniz tedbirlerin orada nasıl tatbik olacağını lütfen anlatır mısınız?"

Bu rica o kadar nezaketle ve öğretmenin doğasına o kadar uygun bir duygusallıkla yapılmıştı ki, Nuri Bey ertesi derste sınıfa gelince elli küsur talebeden oluşan mevcuda şu meseleyi veriyor:

"Efendiler, Osmanlı İmparatorluğu'nun devlet merkezi İstanbul'dur. Hükümet İstanbul'dadır. Meçhul sebeplerden dolayı Boğaziçi'nin doğu kıyısından İzmit ve onun kuzeyinde Karadeniz' e çekilen takribi bir hat dahilinde bulunan mıntıkadaki Türkler Payitahta isyan etmişler ve 'gerilla'ya başlamışlardır.

1 . Bu küçük mıntıka halkı bu isyanı niçin yapabilir?
2. Osmanlı Devleti, bütün hükümeti ve ordusu ile bu isyanı nasıl bastırabilir?

Vazife: 1 ve 2 numaralarda gösterilen vaziyetin hallidir. "


Öğretmenin yüzü gülüyordu; çünkü öğrencisine ekstra bir taktik problemi vermişti. Halbuki öğrencilerin kaşları çatıktı; bu çetin ve nazik ödevi nasıl çözeceklerini düşünüyorlardı.

Onların içinde yalnız bir kişi sabahları kalk borusu ile bir türlü uyanamayan subay, aradığına kavuşmuş bir aşık gibi, çok memnun görünüyordu; çünkü o zaten kendisinin harekete geçirmesi üzerine strateji öğretmenini tarafından ortaya atılan problemi çözmek için uğraşmış bulunuyordu.

Öğretmen gittikten sonra sınıfta bir tartışma başlıyordu: "Sanki buna ne lüzum vardı? Durup dururken bu işi niçin kurcalamıştı?" Bu sitemler hep o genç subaya karşı yapılıyordu . . .





İkinci Hatıra;


Bu tarihten on yedi yıl sonra, 1919 yılı Mayıs ayının 14'ünün akşamı, İstanbul'da Vahdettin'in Sadrazamı Damat Ferit'in Nişantaşı'ndaki konağında, bir akşam yemeği ... Buraya iki kişi davetlidir; bunlardan biri, Mustafa Kemal'dir. Ondan dinliyoruz:

"Muayyen saatte Sadrazam'ın yanında bulunuyordum. Benden başka henüz kimse yoktu. Birkaç cümlelik bir konuşmadan sonra, uzunca bir sessizlik başladı. Bu sırada ben Vahdettin'in Sadrazamını inceliyordum. Bir aralık saatine baktı, 'Acaba nerede kaldı?' dedi.

- Birine mi intizar buyruluyor ["Biri mi bekleniyor?"], dedim.
- Evet ... Cevat (Çobanlı) Paşa hazretleri geleceklerdi."  [İkinci davetli Cevat Paşa (Çobanlı) idi. Birinci Dünya Savaşı'nın Çanakkale Kahramanı Cevat Paşa, o sırada Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi idi.]

Yine sessizlik başlıyor. Birkaç dakika sonra Cevat Paşa geliyor. Sadrazam, iki davetlisiyle birlikte yemek salonuna geçiyor. Sofrada bu üç kişinin üçü de önlerine bakıyorlar. Acaba ne düşünüyorlardı? Yeni tarihin geliştirdiği olaylara göre, Sadrazam Damat Ferit Paşa, dünyayı, Türkiye'yi, Türk ulusunu asla tanımamış . . .

Fakat efendisi Sultan tarafından, yüksek Türk topluluğunu yönetmek için kendisine verilen görevin ağırlığı altında duygusuz. Hatırladığıma göre birbirimizin dikkatle yüzlerimize bile bakmıyorduk. Kendi kendime, benimle konuşacağı konuları hizmet edenlere dahi duyurmamak için susmakta olduğuna karar veriyordum.

Bu odada işitilen ses, yalnız tabak, çatal ve bıçaklar değiştikçe, hizmet edenlerin beceriksizliği yüzünden meydana gelen gürültü . . . Yemek bitiyor.

Ortasında genişçe bir masa bulunan dar bir odaya geçiyorlar. Henüz ayakta dururken, Sadrazam şöyle konuşuyor:

- Bir harita getirtsek de Müfettiş Paşa onun üzerinde bana izahat verse.

Masanın üstüne bir harita açılıyor. Anlaşılan odur ki Sadrazam, haritayı daha evvel hazırlatmıştır. Kiepert'in atlası içinden Anadolu paftası bulunuyor. Damat Ferit, Mustafa Kemal, haritanın başında karşı karşıya, Cevat Paşa da Mustafa Kemal'in yanında. Mustafa Kemal, Damat Ferit'e soruyor:

- Ne nokta-i nazardan izahat talep ediliyor?
- Mesela, diyor; Samsun havalisinde ne yapacaksınız?

Lakin Samsun havalisinde yapılması istenen iş, o havali Türklerinin başladığı gerillayı bastırmaktır. Mustafa Kemal anlattıklarına göre konuşmalar şöyle devam etmişti:

"Bu soruya doğru cevap vermek benim için güçtü, bunu itiraf ederim, fakat hiç tereddüt etmeden ağzımdan kelimeler döküldü: 'Efendim, İngiliz raporlarında meselenin biraz mübalağalı olduğuna hükmediyorum. Fakat ne de olsa, yerinde yapılacak tetkiklerden sonra, icap eden en iyi tedbirler bulunabilir. Merak buyurmayınız' dedim. "

Bu sözlerden sonra Mustafa Kemal Cevat Paşa'nın gözlerine bakıyor; aynı zamanda Sadrazam da, gözlerini General'e çevirmiş bulunuyor ve ona:

- Ne dersiniz? diye soruyor.

Cevat Paşa, çok tabii bir tavır ve lisanla:

- Öyledir efendim, diyor. Böyle işler mahallinde [yöresinde] hallolunur. Şimdiden kati ne söylenebilir?

Hiç memnuniyet göstermeyen Sadrazam'ın kafasında daha büyük bir endişeyi ifade edecek olan soru, sanki ifade olunabilmek için şekil arıyordu. Birden oldukça heyecanlı bir ses ile soruyor:

- Pekala siz bana harita üzerinde kumandanızın şamil olduğu [kapsadığı] mıntıkayı gösterir misiniz? Mustafa Kemal, Sadrazam'ın kuşkulandığı noktayı derhal keşfetmişti. Cevap veriyor:

- Efendim henüz ben de pek iyi bilmiyorum. Belki takriben (harita üzerine elini koyarak) ihtimal şu kadar bir parça . . . diyerek bazı vilayetleri eliyle sınırlıyor. Bu defa daha anlamlı bir şekilde Cevat Paşa'ya bakıyor, O da, Sadrazam'ın kuşkusunu anlamıştır. Mustafa Kemal elini haritadan kaldırırken, Cevat Paşa ilave ediyor:

- Efendim mıntıkanın ehemmiyeti yoktur. Paşa, bittabi o mıntıkadaki kuvvete kumanda edecektir. Zaten nerede kuvvet kaldı ki?

Cevat Paşa cümlesini tamamlarken durumun hiç de önemli olmadığını ima etmek ister bir tavırla, haritanın bulunduğu masadan uzaklaşır gibi oluyor. Mustafa Kemal içinden Cevat Paşa'ya teşekkür ediyor. Generalin bu sözleri Sadrazamı tatmin etmiş görünmektedir. Her biri birer koltuğa çekiliyor. Sadrazam, Mustafa Kemal'e soruyor:

- Ne vakit hareket edeceksiniz?
- Ne vakit emir buyruluyorsa, ben harekete hazırım.
- Zat-ı Şahane'yi [padişahı] ziyaret ettiniz mi?
- Hayır irade buyrulmadı f emir çıkmadı].
- İrade buyruldu. Ben tebliğ ediyorum. Yarın kendilerini ziyaret ediniz.

Ayrılmak zamanı geliyor. .. Aralarından birini arkalarında bırakarak sokağa çıkan iki davetli, Mustafa Kemal ve Cevat Paşa kol kola yürüyorlar, gecenin karanlıkları içinde . . . Nişantaşı Caddesi'nin yaya kaldırımı üzerinden Teşvikiye'ye doğru sıkı adımlarla ilerleyen bu iki arkadaştan biri ötekine, pek samimi bir lisanla soruyor:

- Bir şey mi yapacaksın Kemal?
- Evet Paşam, bir şey yapacağım . . .
- Allah muvaffak etsini
- Mutlak muvaffak olacağız!





Atatürk'ün bu hatıra için yazdırdığı ilk metin


Zannederim 1919 Mayısının on dördüncü günü akşamı, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın Nişantaşı'ndaki ikametgahına akşam yemeğine davet edilmiştim. Muayyen saatte Sadrazam'ın yanında bulunuyordum. Benden başka henüz kimse yoktu. Birkaç cümlelik bir konuşmadan sonra, uzunca bir sükut [sessizlik] devam etti. Kendisini bir-iki gün evvel Harbiye Nazırı ile birlikte ziyaret ettiğimiz zaman gösterdiği sevinçten ve bilhassa samimiyetten eser yoktu. Sükunetle Vahdettin'in Sadrazamını tetkik ediyordum. Bir aralık saatine baktı.

- Acaba nerede kaldı? dedi.
- Birine mi intizar buyruluyor? dedim.
- Evet, Cevat Paşa Hazretleri geleceklerdi, dedi.

Yine sükut başladı. Filhakika birkaç dakika sonra Cevat Paşa da geldi. Birlikte yemek salonuna geçtik. Üçümüzden mürekkep [oluşan] sofrada yalnız çatallar ve bıçaklar değiştikçe, hizmet edenlerin acemiliği yüzünden hasıl olan gürültüden başka -ses çıkmıyordu. Hatırladığıma göre dikkatle birbirimizin yüzlerimize bile bakamıyorduk. Kendi kendime, benimle görüşeceği meseleleri hizmet edenlere dahi duyurmamak için, susmakta olduğuma hükmediyordum.

Ortasında genişçe bir masa bulunan çok dar, fakat şirin bir salona geçtik. Henüz ayakta dururken, Sadrazam dedi ki:

- Bir harita getirtsek de, Müfettiş Paşa onun üzerinde bize izahat verse . . .

Haritayı masanın üstüne açtılar. Anlaşılıyordu ki, Sadrazam, haritayı daha evvel hazırlatmıştır. Kiepert'in atlası idi. İçinden Anadolu paftasını bulduk. Masanın arzani cihetlerinde Sadrazam'la karşı karşıyayız. Cevat Paşa benim soluma tesadüf etti. Dedim ki:

- Ne nokta-i nazardan izahat talep ediliyor?
- Mesela dedi; Samsun havalisinde ne yapacaksınız? 

Tereddüt etmeden şu kelimeler ağzımdan döküldü:

- Efendim, İngiliz raporlarında meselenin biraz mübalağalı olduğuna hükmediyorum. Fakat ne de olsa, yerinde yapılacak tetkiklerden sonra, icap eden en iyi tedbirler bulunabilir. Merak buyurmayınız.

Bu sözlerden sonra Cevat Paşa'nın gözlerine baktım. Aynı zamanda Sadrazam da gözlerini General'e çevirmişti:

- Ne dersiniz?

Demek istediği belli idi. Cevat Paşa çok tabii bir tavır ve lisanla:

- Öyledir efendim dedi. Böyle işler mahallinde hallolunur. Şimdiden kati ne söylenebilir?

Hiç memnuniyet göstermeyen Sadrazam'ın kafasında daha büyük bir endişeyi halletmek suali, sanki ifade olunabilmek için, şekil arıyordu. Birden, oldukça heyecanlı bir seda ile sordu:

- Pekala, siz bana harita üzerinde kumandanızın şamil olduğu mıntıkayı gösterir misiniz?

Sadrazam'ın vesveseye düştüğü noktayı derhal keşfetmiştim. Cevap verdim:

- Efendim henüz ben de pek iyi bilmiyorum. Belki takriben, Kiepert haritası üzerine elimi koyarak, ihtimal şu kadar bir parça, diyerek bazı vilayetleri elimle tahdit ettim. Bu defa daha manalı bir tarzda Cevat Paşa'ya baktım. O da Sadrazam'ın vehmini anlamıştı. Ben elimi haritadan kaldırırken Cevat Paşa ilave etti:

- Efendim mıntıkanın ehemmiyeti yoktur. Paşa bittabi o mıntıkadaki kuvvete kumanda edecektir. Zaten nerede kuvvet kaldı ki?

Cümlesini tamamlarken vaziyetin hiç de ehemmiyeti haiz [önemli] olmadığını bililtizam [kasten] ima etmek ister bir tavırla, Cevat Paşa, haritanın bulunduğu masadan uzaklaşır gibi oldu. İçimden Cevat Paşa'ya teşekkür ettim. General'in bu sözleri Sadrazam'ı tatmin etmiş görünüyordu. Her birimiz birer koltuğa çekildik. Sadrazam sordu:

- Ne vakit hareket edeceksiniz?
- Ne vakit emir buyruluyorsa . . . Ben esasen harekete hazırım.
- Zat-ı şahane'yi ziyaret ettiniz mi?
- Hayır efendim. İrade buyrulmadı.
- İrade buyruldu. Ben tebliğ ediyorum. Yarın kendilerini ziyaret ediniz.

Sadrazamın konağından çıktıktan sonra Cevat Paşa ile kol kola, karanlıkta, Nişantaşı Caddesi'nin piyade kaldırımı üzerinden Teşvikiye'ye doğru sıkı adımlarla ilerliyorduk. Cevat Paşa pek samimi bir lisanla bana sordu:

- Bir şey mi yapacaksın, Kemal?
- Evet Paşam, bir şey yapacağım dedim.
- Allah muvaffak etsin! dedi.
- Mutlaka muvaffak olacağız, dedim, birbirimizden ayrıldık.





ATATÜRK HAKKINDA HATIRALAR VE BELGELER
AFET İNAN
Gözden geçirilmiş 5.baskıdan itibaren yayına hazırlayan ARI İNAN
TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI, 2007



15 Mayıs 1919
(Türk Harfleriyle tekrar basılmış basından...)


















12 Şubat 2016 Cuma

Millet, bir koyun sürüsüdür!







1920 başlarında İstanbul'un işgal edildiği gün, ikisi hoca olan üç milletvekili Vahdettin'le görüşmeye gitmişti. Padişah, düşman güçlerinin isteklerine boyun eğilmesi gerektiğini söylüyordu. Oysa karşısındakiler farklı görüşteydiler.


Rauf Bey şöyle diyordu:

- Millet, haysiyet ve istiklale aykırı bir kaydı kabul etmemeye kesin kararlıdır. Milletin sizden istirhamı, haysiyet ve istiklale aykırı bir anlaşmaya imza koymamanızdır. Aksi taktirde istikbali çok karanlık görüyoruz.


Vahdettin sesini yükseltti:

- Rauf bey, millet bir koyun sürüsüdür! Bu sürüye bir çoban lazım! İşte o çoban benim!...




"Millet" koyun sürüsü olmadığını Kurtuluş Savaşı'nda kanıtlamıştır. Ama şimdi, yeni Vahdettinler türemiştir... Tarihi, yalanlarla tersyüz etmek isteyen ve gençlerin çobanlığına soyunan yeni Vahdettinler!...


Sürü olmadığını kanıtlama sırası şimdi "gençlik"tedir!
Ve kanıtlayacaktır!



Ahmet Taner Kışlalı
Cumhuriyet, 19 Mayıs 1995
Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği








1 Şubat 1931 tarihindeki İzmir Kız Lisesi ziyareti




























1 Ocak 2015 Perşembe

HARİNGTON / VAHDETTİN / ERMENİ MEZARLIĞI







ERMENİ MEZARLIĞI'NIN ADI LİG FİKSTÜRÜNDE KALDI


*Surp Agop Ermeni Merkez Mezarlığı’nın tarihe karışmasında Türkler suçlanıp durur. Oysa bu mezarlığı tarumar eden İşgal Kuvvetleri Başkumandanı General Harington’dır. Harington mezarlık bozma işini bir ordu papazının insafına terk etti. Papaz, mezarlığın üzerinden buldozer gibi geçti. Ordu Papazı Hughes yönetiminde mezar taşları temizlendi.*




İşgalin 90. yılında General Harington’ın Türkiye anıları ve Vahdettin'in sattığı eserler

“Sömürge Valisi’nin Himayesi’nde Vahdettin’in İhanetleri ve İşgal İstanbul’u 1918-1923; Charles Harington” adlı kitap, Fenerbahçe’nin işgalci İngilizlerle, işgalin sona ermesine 48 saat kala yaptığı ve 5-1 kazandığı maçtan, yeniden inşası gündeme gelen Taksim Topçu Kışlası ve içindeki Taksim camisinin Fransızlara satışına, Müslüman ve Ermeni mezarlıklarının nasıl satılıp futbol sahasına dönüştürüldüğüne, Vahdettin’le ilgili karartmalara dek işgal yıllarının pek çok bilinmeyenine belgeleriyle ışık tutuluyor. 

Oral, “Kitapta Fenerbahçe ile ilgili 30 sayfalık bir bölüm var. Fenerbahçe tarihine geçmeyen ve işgalcilerle kıran kırana yapılmış birçok maçı derledim. Bu karşılaşmalar hiç bilinmiyor ve ilk kez bu kitapta yayınlanıyor.” diyor.

“Ülkemiz 5 yıl işgal altında kaldı. İşgalde yaşanan olaylayrın karanlıkta kalmış bir tarihi vardır. İlk defa yayımlanan anı, belge ve fotoğraflara araştırmamda yer verdim. İşgalde yok edilen Türk varlığı, etten kemikten on binlerce vatan evladının vücutlarından ibaret değildi. Atalarımızdan yadigar kalan kültür mirası ve maddi-manevi emanetler de katledildi. Kitabımızda Fenerbahçe ile ilgili yaklaşık 30 sayfalık bölüm var. FB tarihine geçmeyen ve işgalcilerle kıran kırana yapılmış birçok futbol maçını derledim. Bu maçlar hiç bilinmiyor, ilk kez bu kitapta yayınlanıyor. Özellikle Fenerbahçe’nin işgalcileri eze eze yendiği, 5 yıl süren işgalin her senesi için 1 gol atarak 5-1 skorla sonuçlanan son karşılaşma hiç bilinmiyor. Bu karşılaşmada büyük bir Kuva-yı Milliye ruhu yaşandı.”

İNGİLİZLERLE YAPILAN SON FUTBOL MAÇI

İşgal yıllarında Harington’ın bizzat organize ettiği çok sayıda futbol maçı yapıldı. FB bu karşılaşmalara isyankar bir ruhla çıkıyor, rakibine deli gibi saldırıyordu. Kadıköy’de bir avuç Türk genci koskoca İngiliz işgal ordusuna meydan okuyor, büyük bir imanla yenmeye çalışıyordu. Bu olay Kuva-yı Milliye isyanının spora yansımasıdır. 30 Eylül Pazar günü Taksim Stadyumu hınca hınç doluydu. Müttefik İşgal Kuvvetleri Kumandanı General Harington ve İtilaf Subayları şeref tribünündeki yerlerindeydi. İşgalcilerin İstanbul’daki son maçıydı. Bu maç Türkler için sıradan bir spor karşılaşması değil, milli duygu ve heyecanın ayyuka çıktığı olağanüstü bir gündü. Nihayet maçın oynanacağı saat geldi.

İŞGALDE GEÇEN HER YIL İÇİN 1 GOL

İleri gazetesinin haberine göre Fenerbahçe futbol takımı: “Şekip, Hasan Kamil, Cafer, İsmet, Fahir, Kadri, Zeki, Alaattin, Sabih, Ömer Bedri Beylerden” oluşuyordu. Fenerbahçe ile İngilizler aynı anda sahaya çıktı. Fenerbahçe o gün her Türkün gönlünden geçeni yaptı. 5 yıl süren işgalin her yılına karşılık olmak üzere 1 gol attı. Fenerbahçe oyuncuları İngilizlerin filelerini tam beş kez havalandırdı. Ancak İngiliz futbolcularının bir şeref golü atmasına engel olmadı. İleri gazetesinde, “Fenerbahçe dün en ahenkli, en şevkli, en seri oyunlarından birini oynadı ve bire karşı beş sayı ile galip geldi.” deniliyordu.

İNGİLİZLERİN ACI HEZİMETİ

Fenerbahçe’nin galibiyeti Tevhid-i Efkâr’da şöyle anlatıldı: “Fenerbahçe takımımız İngiliz askerlerinin futbol takımını son defa acı bir hezimete uğratarak memleketlerine mağlup olarak göndermiştir. Fenerbahçe dün Taksim Stadyumu’nda, şehrimizdeki İngiliz askerlerinin son bir gayretle, Türkleri giderayak mağlup etmek için kurdukları karma takımı son bir hezimete uğrattı. Dünkü müsabaka, şehrimizden gitmek mecburiyetinde kalan yabancıların gençlerimiz ile son bir çarpışmasıydı. Birinci devrede taze bir kuvvetle çalışan rakip takımın 1 sayısına karşılık 2 sayı yapıldı. İkinci devrede gençlerimiz rakibine karşı olan üstünlüğünü büsbütün gösterdiler ve bu devrede 3 sayı daha yaptılar.”

TAKSİM CAMİSİ, 30 AĞUSTOS ZAFERİNDEN 1 HAFTA ÖNCE SATILDI

“Taksim Kışlası’ndan yükselen ezan sesini kesen İnönü değil, Vahdettin’di” diyen Oral olayı kitabında şöyle anlatıyor: “30 Ağustos 1922 tarihi; kahraman Mehmetçiğin büyük zafer kazandığı tarihtir. Taksim Camisi 23 Ağustos 1922 tarihinde satıldı. Satılan cami Taksim Kışlası içindeki Mehmetçiğin camisiydi. Cami satış rezaleti devlet sırrı gibi gizlendi. Fransızlar Mehmetçiğin paha biçilmez camisine 7 bin lira layık gördüler. İsmet İnönü’ye yıllardır iftira ediliyordu. Kuru iftira nihayet bütün çirkin yüzüyle ortada.

PADİŞAH FERMANIYLA 7 BİN LİRAYA SATTILAR TAKSİM CAMİSİ'Nİ

Balkan Savaşı’nın umutsuz ve karanlık günleriydi. Maliye Nazırı Mehmet Rıfat Bey çaresizlik içindeydi, Askeri doyurabilmek için Taksim Kışlası’nı sattı. Kışlada Mehmetçiğe ait bir cami vardı. Satış sözleşmesine özel şart koyuldu: ‘Taksim Camisi korunacak, her zaman açık olacak.’ Cami satışı şöyle halledilmiş: Cami ile ilgili yetkili kişilerce yerinde inceleme yapılmış. Caminin, kışlanın ikinci katında bulunduğu belirlenmiş. Camiye dışarıdan cemaat girmesi olanaksızmış. Caminin dört bir yanı ecnebi ticarethaneleriyle çevrili mekanda gayrimüslim halk ikamet ediyormuş. Sonuçta Taksim Camisi Padişahın emriyle hükümet tarafından İstanbul Emlâk Şirket-i Osmaniyesi’ne devredilmiş; 7.000 lira bedelle. Cami yok ediyorlar denmesin diye dini yönden işi kitabına da uydurmuşlar. Bu satışa karşılık şehir dışında, ahalisinin tamamı İslam olan Safra Köy’de bir cami inşasına karar verilmiş. Böylece ‘mahalli ahire nakil edilmiş’ kılıfıyla cami satılmış.”

ERMENİ MEZARLIĞI'NIN ADI LİG FİKSTÜRÜNDE KALDI

Surp Agop Ermeni Merkez Mezarlığı’nın tarihe karışmasında Türkler suçlanıp durur. Oysa bu mezarlığı tarumar eden İşgal Kuvvetleri Başkumandanı General Harington’dır. Harington mezarlık bozma işini bir ordu papazının insafına terk etti. Papaz, mezarlığın üzerinden buldozer gibi geçti. Ordu Papazı Hughes yönetiminde mezar taşları temizlendi. Üzerine kriket sahası, tenis kortları, futbol sahaları yapıldı. Harbiye’deki yeni yapılan bu spor sahası ‘Ermeni Mezarlığı’ adıyla kaydedildi. Ermeni Mezarlığı gitti, adı lig fikstüründe kaldı. Harington spor sahasına dönüştürülen mezarlıktan anılarında şöyle söz ediyor:

GÖZÜ TIRMALAYAN MEZAR TAŞLARI!

“İstanbul’daki ilk günlerimde Hughes adında, bir grup tutsak Türkle birlikte oyun sahaları hazırlamakta her zaman çok hevesli, iri yarı, enerjik bir ordu papazı vardı. Harbiye’deki karargâhlarımızın yanındaki, artık kullanılmayan eski bir Ermeni Mezarlığı’nda, içinde iyi bir kriket sahası ile bir de tenis kortları oluşturmuştu. 

Bu alan çevresinde, düzenli bir biçimde yerleştirilmiş, kullanım dışı, gözü tırmalamayan mezar taşları bulunuyordu. Amatör takımlarımızın maç sonuçlarını İngiltere’ye gönderdiğimizde, amatör lig sekreteri Francis Lacey’den amatör takımların geçmişlerinde çok ilginç şeyler yaptıklarını ama mezarlıkta kriket oynamak gibi bir etkinliğini kayıtlara geçmediğini yazdığı bir mektup almıştım! Kriket puan cetvelinde, ‘Oyunun oynandığı yer’ maddesine ‘Ermeni Mezarlığı’ yazmak bizim için çok olağan olmuştu.”

Ali Dağlar-8 Haziran 2013,basın


Sömürge Valisi’nin Himayesi’nde Vahdettin’in İhanetleri ve İşgal İstanbul’u 1918-1923; Charles Harington - Atilla Oral



Ermeni Mezarlığı ile ilgili video:
Harrington'un orayı futbol sahası yapması ve Papaz'ın orayı dümdüz etmesi neden anlatılmıyor?


yine eksik bilgi ve itham :"1915’te götürülen ve öldürülen Ermenilerin biyografilerini"





TARİH EKSİKSİZ VE YANSIZ ANLATILMALIDIR!



***


Vahdettin’in İslam Dinine İhanetleri -1-
Vahdettin’in sattığı kiraya verdiği camiler ve mezarlıklar

Tarihimizin en “acımasız” cami satışı son padişah Vahdettin tarafından gerçekleştirilmiştir. İşgal yıllarında saray ve hükümet, para ihtiyacı için İstanbul’daki ecdad mirasını; tarihi camileri, tarihi hamamları, medreseleri, hatta mezarlıkları bile işgalcilere satmıştır.

Bu konudaki belgeleri ortaya çıkaran Atilla Oral’ın ifadeleriyle; “Vahdettin, atalarının emanetine sahip çıkmak isteyen bir padişah değildi. Eğer böyle biri olsaydı, ilk önce kültür miraslarına, ata yadigârlarına sahip çıkması gerekirdi. Oysa, bunlara sahip çıkmak amacıyla hiçbir çaba göstermedi. Aksine hayırsız mirasyediler gibi ne var ne yoksa satıp savurdu. Camileri, türbeleri, mezarları dahi sattırdı.

Mimar Sinan eserlerini yıktırdı. İşgal yıllarında Vahdettin’in hissizliği ve acımasızlığı sonucu kültür ve sanat varlıklarımız büyük zarar gördü.”

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı yıllarında para bulabilmek için ülke içindeki kaynaklara yönelmiş, askeri doyurabilmek için İstanbul’daki bazı gayrimenkulleri satışa çıkarmıştır. Taksim Kışlası ve Talimhane Meydanı da satışa çıkarılanlar arasındadır. Talimhane ve Kışla, 500.000 liraya Fransız sermayeli “İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi”ne satılmıştır (7/20 Şubat 1913). 

Ancak o Taksim Kışlası içinde Mehmetçiğin ibadeti için bir de camii şerif vardır. 1913 yılındaki satış sözleşmesine kışlanın içindeki “bu caminin korunması” hükmü koydurulmuştu. Ancak Fransız şirket 1920’lerde kışla içindeki Taksim Mehmetçik Camii’ni de satın almak istemiştir. Daha önceki hükümetlerin ve Padişah Mehmet Reşat’ın özellikle satmadığı Taksim Camii’ni Padişah Vahdettin, İstanbul Hükümeti’nin Maliye Nazareti Vekili Tevfik Bey imzasıyla Fransız şirkete satmıştır. (23 Ağustos 1922). Dönemin Maliye Nazırı Vekili Tevfik Bey anılarında Taksim Camisi satış sözleşmesine de yer vermiştir.

Sonuçta Taksim Camii, Padişah Vahdettin’in emriyle ve 7000 lira bedelle Fransız sermayeli “İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi”ne satılmıştır. Cami satışına halkın tepki duyacağı düşüncesiyle ahalisinin tamamı Müslüman olan Safraköy’de bir cami inşasına karar verilmiştir. Ancak o dönemde böyle bir cami yapılmamıştır. Bakırköy’deki Safraköy Camii bölge halkının topladığı paralarla ancak 1957 yılında yapılmıştır. Ayrıca Vahdettin’in bu onur kırıcı satış sözleşmesi dönemin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi’de de yayımlanmayarak adeta halktan gizlenmiştir.

İşgal yıllarında İstanbul hükümeti ve Padişah Vahdettin, Beyoğlu’nun göbeğindeki tarihi Ağa Camii’ni de satmaya kalkmıştır.

Bu apaçık gerçeğe rağmen saltanat sevicisi Cumhuriyet düşmanları “Taksim Camisi’ni İsmet İnönü yıktı!” yalanını söylemişlerdir.

Örneğin, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Taksim Camisi’ni, 1940 yılında İsmet İnönü’nün yıktırdığını iddia etmiştir.

İşgal yıllarında İstanbul hükümeti ve Padişah Vahdettin, Beyoğlu’nun göbeğindeki tarihi Ağa Camii’ni de satmaya kalkmıştır. Taksim Camii’nin satışında olduğu gibi, “Camii şerifi başka bir yere nakledeceğiz!” taktiğiyle tarihi Ağa Camii de satılmak istenmiş, fakat cami mütevellisinin muhalefeti yüzünden satış gerçekleşmemiştir. İleri gazetesi, Ağa Camii’nin satışı için yapılan girişimleri öğrenip “Cami Satılır mı? Ağa Camii Etrafında Dönen Dolaplar” başlıklı bir haber yapmıştır.

İstiklal Caddesi üzerindeki tek cami olan Ağa Camii’ni satılmaktan, yıkılmaktan kurtaran da Atatürk Cumhuriyeti’dir.

Bunun üzerine hükümet, cami arsasının bazı bölümlerini gayrimüslim bir şirkete kiraya vermiştir. Dönemin gazetelerinden öğrendiğimize göre, cami arsasına apartman inşa edilmesine çalışılmış, bu iş için yapılan ihaleyi Lefter adlı bir Rum almış. Bu sırada Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı kazanması, İstanbul’un, işbirlikçi İstanbul hükümetinden ve işgalcilerden temizlenmesi sayesinde Ağa Camii de satılıp yok edilmekten kurtulmuştur. Ağa Camii, satılmaktan ve yıkılmaktan son anda kurtulmuştur ama işgal yıllarının ihanetlerini, kirini, pasını taşımaktadır. Bir hayli yıpranmış, kırık dökük haldedir.

Şair Nazım Hikmet, 1921’de yazdığı “Ağa Camii” adlı şiirinin sonunda “Ey bu caminin ruhu bize mucize göster” diye yazmıştır. Ve çok değil bir yıl kadar sonra o mucize gerçekleşmiş, Kurtuluş Savaşı kazanılmış ve işgalciler geldikleri gibi çekilip gitmişlerdir.

İstiklal Caddesi üzerindeki tek cami olan Ağa Camii’ni satılmaktan yıkılmaktan kurtaran da Atatürk Cumhuriyeti’dir. Cami, 1937 yılında Vakıflar idaresi tarafından restore edilmiştir. Vakıflar idaresi bu yenileme için tam 22.432,30 lira para harcamıştır.

1937’de Ağa Camii tamir edildikten sonra caminin önüne, “Yurttaş dününü unutma bugünü iyi anlarsın” diye yazılmıştır.

Görüldüğü gibi Vahdettin, sadece işgalcilerle işbirliği yaparak vatana ihanet etmemiş, ayrıca tarihi camileri yabancılara satarak, satmak isteyerek veya satılmasını engellemeyerek de kendi tarihine, kültürüne ihanet etmiştir. Vahdettin’in “satış” girişimleri sadece İstanbul Taksim Camii ve Beyoğlu Ağa Camii ile sınırlı değildir.


İşte Vahdettin’in sattığı eserlerin kısa bir bilançosu:

1. Taksim Müslüman Mezarlığı’nın 17.000 liraya gayrimüslim sermayeli bir elektrik şirketine satılması.

2. Ayasofya Camii Şerifi’ndeki mahzenin satılması.

3. Laleli’de Sultan Mustafa Han Medresesi’nin önce satılması, sonra yıkılması ve yerine Laleli apartmanlarının yapılması.

4. Mustafa Ağa Camii Şerifi'nin 1300 liraya Harunaçi Efendi’ye satılması.

5. Sultan Mahmut Türbesi karşısındaki iki caminin satılması.

6. Üsküdar’da Acıbadem Dergâhı’nın yıkılıp yerine Tramvay Fabrikası’nın yapılması.

7. Bahçekapı’da Hamidiye Medresesi ile Eyüpsultan’da Mihrişah İmareti’nin ardiye olmak üzere kiraya verilmesi.

8. Bereketzade Camii Şerifi’nin satılmasına çalışılması (cami son anda kurtuldu).

9. Kasımpaşa-Beyoğlu Müslüman mezarlığının Vahdettin’in kararnamesiyle satılması.

10. Mimar Sinan’ın Haseki Sultan Hamamı’nın yıkılması.

11. Üsküdar Tahir Efendi Camisi’nin depo olarak kullanılmak üzere Amerikalılara kiraya verilmesi.

12. Vakıf çeşmeleri, sebillerin parayı bastırana kiraya verilmesi.

13. Yol yapıyoruz diye tarihi Yedikule Surlarının yıkılmaya başlanması.

14. Alemdağ ormanlarının satılığa çıkarılması.

15. General Harrington’un Taksim Ermeni Mezarlığı’nı futbol sahasına çevirmesi.

16. Bakımsız ve sahipsiz bırakılan camilerin soyulup soğana çevrilmesi. 



*


Vahdettin’in İslam Dinine İhanetleri -2-
Vahdettin’in Kuran ve Hadis Meallerini Yasaklaması


Padişah Vahdettin, işgal yıllarında sadece İstanbul’daki bazı tarihi camileri ve mezarlıkları işgalcilere satmakla kalmamış, Kuran ve hadis meallerini de yasaklamıştır.

Mustafa Kemal’in komutasındaki Türk ordularının 13 Eylül 1921’de Sakarya Meydan Savaşı’nı kazanmasından yaklaşık bir buçuk ay sonra işbirlikçi Padişah Vahdettin bir kararname yayınlayarak ayet ve hadislerin meallerinin gazetelerde yayımlanmasını yasaklamıştır. 23 Ekim 1921 tarihli kararnameyle yasak bildirilmiştir. Kararname 19 Ekim 1921’de imzalanmıştır.

Kuran ve hadis meallerinin yayımlanmasını yasaklayan kararname 23 Ekim 1921 tarihli Takvim-i Vekayi gazetesinde yayınlanmıştır. Kararnamede bu yasağa uymayanların cezalandırılacağı belirtilmiştir. Vahdettin’in ve İstanbul Hükümeti’nin nazırlarının (bakanlarının) imzasıyla yayımlanan, gazetelerde Kuran ve hadis meallerinin yayınlamasını yasaklayan kararname şudur:

“11 Recep 1327 tarihli Matbuat Kanunu’na Müzey-yel Kararname:

Madde 1: Resail-i mevkuteden maada (Belli aralıklarla çıkan küçük kitaplardan başka) ceraidde (gazetelerde) Ayet-i Kuraniye ve Ehadis-i Şerife’nin meallerinden bahis olunabilirse de aynen ve tamamen derci memnudur, (yasaklanmıştır.) İşbu memnuiyete (yasağa) muhalif hareket eden gazetenin müdür-i mesulü ile makaleyi yazan, onar liradan yirmişer liraya kadar cezay-i nakdi ya, yirmi dört saatten bir haftaya kadar hapis ile yahud her iki ceza ile birden mücazat olunurlar.

Madde 2: İşbu kararname tarihi neşrinden muteberdir, (geçerlidir).

Madde 3: İşbu karar namenin icrasına Harbiye, Dâhiliye ve Adliye Nazırları memurdur.

Meclis-i Umumi’nin içtimaında kanun iye ti teklif edilmek üzere işbu kararnamenin mevki mer’iyyete vaz’ını irade eylerim.

17 Sefer 1340-19 Teşrinievvel 1337

İmza: Mehmed Vahideddin. Dâhiliye Nazırı ve Nafia Nazır Vekili: Ali Rıza, Hariciye Nazırı: Ahmet İzzet, Şeyhülislam: Nuri, Sadrazam: Tevfik, Şura’yı Devler Reisi: Tevfik, Harbiye Nazırı ve Bahriye Nazır Vekili: Ziyaeddin, Ticaret ve Ziraat Nazırı: Safa, Adliye Nazırı: Kazım, Maliye Nazırı: Faik Nuzhet, Maarif Nazırı ve Efkafı Hümayun Nazır Vekili: Said”

Vahdettin, Kuran ve hadis meallerinin sadece gazetelerde değil kitaplarda da yayınlanmasını yasaklamıştır. 19 Nisan 1920’de kitaplarda da Kuran ve hadis meallerinin yayınlanması yasaklanmıştır.

Peki ama Padişah Vahdettin, Kuran ve hadis meallerini neden yasaklamıştır?

Bu soruya doğru cevap verebilmek için yasakların zamanlamasına bakmak gerekir. Vahdettin’in kitaplarda Kuran ve hadis meallerinin yasak tarihi 19 Nisan 1920’dir. Yani kurnaz işbirlikçi Vahdettin, TBMM’nin açılmasından dört gün önce böyle bir yasak getirerek Atatürk’ün ve Kuvayi Milliye hareketinin “dine aykırı hareket ettikleri” propagandasının zarar görmesini engellemek istemiştir.

Vahdettin, Kuran ve hadis meallerinin sadece gazetelerde değil kitaplarda da yayınlanmasını yasaklamıştır. 19 Nisan 1920’de kitaplarda da Kuran ve hadis meallerinin yayınlanması yasaklanmıştır.

Çünkü bilindiği gibi 11 Nisan 1920 tarihli bir fetvayla (Şeyhülislam Mustafa Sabri ve İstanbul Müftüsü Dürrizade’nin hazırladığı) Kuvayi Milliye’nin “din dışı” olduğu ve “Kuvayi Milliyecilerin faaliyetlerinin Allah’ın buyruklarına ve şeriata aykırı olduğu” ilan edilmişti. İşte Vahdettin, bu propagandanın etkili olması için, halkın Allah’ın buyruklarını okuyup anlamasına engel olmak istemiş, bu amaçla 19 Nisan 1920’de Kuran ve hadis meallerinin kitaplarda yayımlanmasını yasaklamıştır. Atatürk ise bu propagandaya karşı bir karşı fetva yayınlatmış ve TBMM’yi tekbir ve dualarla açtırmıştır.

Vahdettin Hristiyan işgalcilere karşı kazanılan bu zaferinin aynı zamanda Kuran'a ve hadislere uygun bir mücadelenin sonucu olduğu gerçeğini halktan saklamak istemiştir.

Ayrıca Vahdettin, bu yasak kararından bir gün önce, 18 Nisan 1920’de Kuvayı Milliye’ye karşı “paralı ordu” Kuvayı İnzibatiye’yi kurmuştur. İşte Vahdettin bu süreçte halkın Kuran’daki gerçekleri öğrenmemesi için Kuran ve hadis meallerine yasak getirmiştir. Vahdettin’in gazete ve dergilerdeki Kuran ve hadis meallerinin yasak tarihi ise 23 Ekim 1921’dir. 

İşbirlikçi Vahdettin, Türk’ün ölüm kalım savaşı olan Sakarya Zaferi’nden bir buçuk ay sonra Kuran ve hadis meallerini yasaklayarak halkın milli coşkusunun Kuran’la dini bir coşkuya dönüşmesini önlemek; Hristiyan işgalcilere karşı kazanılan bu zaferin aynı zamanda Kuran’a ve hadislere uygun bir mücadelenin sonucu olduğu gerçeğini halktan saklamak istemiştir, işgal yıllarında İstanbul’da işgalcilere cami ve mezarlık satması ve Kuran, hadis meallerinin gazetelerde, dergilerde ve kitaplarda yayımlanmasını yasaklaması, onun sadece vatana değil aynı zamanda İslam dinine ve Müslüman Türk milletine ihanet ettiğinin de kanıtlarıdır.

“Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” diye adlandırılan Halife Vahdettin, Kuran’ın ve Hadislerin anlaşılmasını engellemek için mealleri yasaklarken; kimilerince “dinsiz. İslam düşmanı” diye adlandırılan Mustafa Kemal Atatürk, Kuran ve Hadislerin anlaşılması için mücadele etmiştir. Kim gerçek Müslüman, kim gerçekten İslama hizmet etmiş, elinizi vicdanınıza koyup siz karar verin!.



Sinan Meydan
Bütündünya Mayıs 2014
Ayrıntılar için bkz: 
Atilla Oral, Charles Harrington, 
“Sömürge Valisi’nin Himayesinde Vahdettin’in İhanetleri ve İşgal İstanbul’u”, İstanbul, 2013.

Vahdettin'in İslam Dinine İhanetleri
Sinan Meydan ; 1 Mayıs 2014 - pdf


Vahdettin'in İslam Dinine İhanetleri 
Sinan Meydan ; 2 Haziran 2014 - pdf











“Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, 
bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar 
çıkaracağı adamların kanındaki, 
vicdanındaki aslî cevheri çok iyi tahlil etmek 
dikkatinden bir an feragat etmesin”

Mustafa Kemal Atatürk



________________________________
________________________________














12 Kasım 2013 Salı

KİM DEMİŞ ATATÜRK’Ü ANADOLU’YA VAHDETTİN GÖNDERDİ DİYE





Türkiye’de birileri şu iddiayı tekrarlayıp duruyor: 
“Atatürk’ü Anadolu’ya Millî Mücadele’yi başlatsın diye 
Padişah Vahdettin gönderdi.”




Turgut Özakman “Vahdettin, M. Kemal ve Milli Mücadele” (Bilgi yayınevi, 2007) adlı kitabında bu iddiayı sağlam kanıtlara dayanarak çürütmüştür. Bununla birlikte, biz bir an için doğru olduğunu kabul edelim. O zaman söz konusu iddianın; Vahdettin’in hal ve hareketleri ile, konuşmaları ile uyumlu olması, bunlarla çatışmaması gerekmez mi? Elbette gerekir, eğer çatışmıyorsa iddia doğrudur, çatışıyorsa doğru değildir.

Öyleyse, gelin bir de bu açıdan ele alalım konuyu. Aşağıdaki satırlarda Vahdettin’in kimi söz ve hareketlerini, kronolojik sırasıyla, gerekli gördüğüm bazı açıklamalarımı da ekleyerek sunuyorum. “Atatürk’ü Anadolu’ya Millî Mücadele’yi başlatsın diye Padişah Vahdettin gönderdi” iddiası doğru mu, değil mi görelim.

EKİM-KASIM 1918

- 30 Ekim 1918, Mondros Mütarekesi…

Vahdettin, Mütareke’nin koşullarını öğrenince, İzzet Paşa’ya şunları söyler: “Bu şartları, çok ağır olmalarına rağmen, kabul edelim. Tahminim odur ki, İngilizlerin doğuda asırlarca devam eden dostluğu ve lütufkâr siyaseti değişmeyecektir. Biz onların hoş görüsünü daha sonra elde ederiz.”

 (Görüldüğü gibi Vahdettin, İngiliz “dostluğuna” ve “lütufkârlığına” güvenerek ve daha sonra da İngilizlerin “hoş görüsüne” sığınmayı düşünerek, Anadolu’nun işgaline yol açan Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasını kabul etmiştir.)

- Padişah Vahdettin, “İngilizleri memnun etme” politikası gereği, Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra, 5 Kasım 1918’de ordunun onda dokuzunun terhis edilerek, erlerin memleketlerine gönderilmesine yönelik kararnameyi hiç tereddüt etmeden imzalamıştır. Ayrıca İngilizlerin, Ali İhsan Paşa ve Yakup Şevki Paşa gibi başarılı komutanları tutuklayarak Malta’ya sürgün etmelerine ses çıkarmamıştır.

- Vahdettin’in, Daily Mail gazetesi muhabiri G. Ward Price (Prays)’a 24 Kasım 1918’de söyledikleri: “İngiltere’de, öteden beri Türklere karşı mevcut dostluk duyguları, I. Dünya Savaşı başladığı zaman hemen yok olmuş değildir. Fakat Ermenilerin öldürülmeleri, İngilizlerin Türkiye’ye karşı duygularında derin bir değişiklik meydana getirmiştir. Bu kötülükler kalbimi yaralamıştır… Adalet, çok geçmeden yerini bulacaktır. İngiliz milletine olan kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularımı, Kırım Savaşı’nda İngilizlerin müttefiki olan babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Şimdi, bu sebepten, memleketim ile Büyük Britanya arasında öteden beri var olan dostane ilişkileri yenileyip, kuvvetlendirmek için elimden geleni yapacağım.” 

[Bu sözleriyle İngilizlerin dikkatini çeken Vahdettin, kısa bir süre sonra da çok daha ileri giderek İngilizlere açıkça “Türkiye’nin yönetimini elinize alın” teklifinde bulunmuştur (Sinan Meydan).]


MART 1919

- 9 Mart… Damat Ferit’in General Webb’e söylediği: “Ben ve Sultan, Allah’dan sonra umudumuzu İngilizlere bağladık.” 

(Bizim dincilerin “Vahdettin Han”ı bütün umudunu milletine değil, Anadolu’ya değil, düşmana, İngiliz’e bağlamış!)

- 11 Mart... Amiral Webb’in raporu: “Hükümet yeni tutuklamalara başladı. İtaatli bir ata fazla antrenman yaptırıyoruz. Daha fazla adam tutuklarsak, bu hükümet istifa eder. Daha iyisini bulamayız. Sadrazam her valiye bir İngiliz danışman atamak istiyor. Bizi mahcup ediyorlar… Damat Ferit Hükümeti düşünülmesi mümkün olan en İngiliz yanlısı hükümettir.” 

(Vahdettin öyle birini sadrazam olarak atamış ki bu şahsın kurduğu hükümeti, işgalci düşman “düşünülmesi mümkün olan en İngiliz yanlısı hükümet” olarak niteliyor.)

- 30 Mart... Damat Ferit “Vahdettin’in takip ettiği gaye, Osmanlı Hükümeti’ni İngiliz Devleti’ne mutlak bir teslimiyetle bağlamaktır” diyerek Vahdettin’le birlikte hazırladıkları, İngiliz mandası isteyen projeyi İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe (Kaltorp)’a sunuyor.



HAZİRAN 1919

- 6 Haziran… Yüksek Komiser Calthorpe (Kaltorp)’un raporu: “Damat Ferit İngiliz mandası istiyor. … Padişah yalnız kendi kişisel güvenliğini düşünüyor.”

- 20 Haziran… Posta Genel Müdürü Refik Halit Karay’ın Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti telgraflarının çekilmemesi emri dolayısıyla Atatürk’ün ülke çapında bütün ilgililere genelgesi: “Milletin sesini boğarak yasal hakkını istemekten men etmeye ve vatanın mahvına sebep olmaya yönelmiş bu emri hiçbir namuslu telgraf memurunun yerine getireceğini ummam. Fakat böyle bir namussuzluğa cüret edenler olursa, derhal divan-ı harbe gönderilmesini emrederim.” 

(Vahdettin ve onun atadığı hükümet, Atatürk’ün çalışmalarını engellemek için elinden ne geliyorsa yapıyor. İşte Posta Genel Müdürü Refik Halit Karay’ın marifeti... Eğer Vahdettin’in onayı olmasa posta müdürü böyle işlere girişebilir miydi? R. H. Karay, yazılarıyla da Milli Mücadele’ye karşı çıkmış biriydi. Eğer Vahdettin iyi niyetli olsaydı, böyle birinin, haberleşmenin başına getirilmesine izin verir miydi?)

- 21 Haziran… Ali Kemal’in İngiliz yetkililere söylediği: “Mustafa Kemal’in telkinlerine itaat eden her memur ve subay Divan-ı Harp tarafından ceza görecek.” 

(Ali Kemal Millî Mücadele’nin ve milliyetçilerin en amansız düşmanlarından ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyelerindendir. Kalemiyle ve Dahiliye Nazırı olarak Milli Mücadele’ye şiddetle karşı çıkmış, aleyhinde elinden gelen her şeyi yapmıştır. Böyle birini, “Atatürk’ü millî mücadeleyi başlatsın diye Anadolu’ya gönderen” şahıs, yani Vahdettin nasıl İçişleri Bakanı yapar?)


TEMMUZ-EYLÜL 1919

- 22 Temmuz… İngiliz ve Fransız yüksek komiserleri ortak bir karar alıyorlar: “Padişah’ı destekleyeceğiz ve her türlü ihtilale karşı koyacağız.” (Akla hemen şu soru geliyor: Acaba işgalci devletler Vahdettin’i neden ve kime karşı destekliyor, neden buna ihtiyaç duyuyorlardı? Vahdettin’e neden güveniyorlar, ona yönelebilecek hangi ayaklanmaya karşı koyacaklardı?)

- 30 Temmuz… Vahdettin’in Harbiye Nazırı Nazım Paşa, Atatürk’ün tutuklanması için Kâzım Karabekir’den yardımcı olmasını istiyor. Damat Ferit’in, İngiliz Yüksek Komiserliği Müsteşarı Tom Hohler’e sorusu: “Lüzumu halinde Padişah ve benim güvenliğim İngilizler tarafından korunacak mıdır?” (Dikkat! “Mustafa Kemal Paşa’yı ülkeyi kurtarsın diye Anadolu’ya yollayan” devlet başkanı, can güvenliğini, ülkeyi işgal eden yabancı devletten bekliyor.)

- 9 Ağustos… Vahdettin, Atatürk’ün ordudan çıkarılması, nişanlarının geri alınması ve “fahri yaverlik” unvanının kaldırılması hakkındaki hükümet kararını onaylıyor.

- 20 Eylül… Vahdettin Damat Ferit Hükümeti’ne yardımcı olunmasını isteyen bir beyanname yayımlıyor.

- 29 Eylül… Damat Ferit’in İngiliz Yüksek Komiseri J. De Robeck’ten talebi: “Vahdettin’in hayatı için güvence istiyoruz.”


MAYIS-EKİM 1920

- 13 Mayıs… Vahdettin 16 Kuva-yı İnzibatiye “gazi”sini ve isyan elebaşısını Mecidiye nişanı ile ödüllendiriyor. (Kuva-yı İnzibatiye, Padişah Vahdettin’in, Anadolu’da “kelle koltukta” emperyalistlere karşı mücadele eden Atatürk’ün “düzenli ordusu”na karşı kurdurduğu dört ayrı ordudan biridir.)

- 24 Mayıs… Padişah Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında idam fermanı yayınlıyor; işte o ferman: “Kuvayı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak… iddiasıyla haklarında dava açılan, 3. Ordu Müfettişliği'nden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, Eski Yirmiyedinci Fırka Kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, Eski Yirminci Kolordu Kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile eski Vaşington elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Rüstem ve Sıhhiye eski Müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanım'ın, … sahip oldukları askerî ve mülkî rütbe ve nişanlarla, her türlü resmî unvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına … dair İstanbul Bir Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar tasdik edilmiştir. Bu Padişah Buyruğu'nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir.”

- 10 Haziran… Yüksek Komiser J. de Robeck’den Lord Curzon’a rapor: “Sadrazam Damat Ferit gelecekteki Türk Devleti için İngiliz himayesi istedi ve yeni yetişecek şehzadenin tamamen İngiliz dostu olarak yetiştirileceğini söyledi.” 

(Sadrazam Damat Ferit “gelecekteki Türk Devleti için açıkça İngiliz mandası istiyor ve yetişecek şehzadenin de tamamen İngiliz dostu olarak eğitileceğini” söylüyor. Şehzade dediği Vahdettin’in oğludur. Damat Ferit, Sultan’ın onayı ve haberi olmadan böyle konuşabilir mi? İngiliz mandası isteyebilir mi, oğlu için taahhütte bulunabilir mi? O zaman nerede kaldı “Millî Mücadele’yi başlatmak üzere M. Kemal Paşa’yı Anadolu’ya Vahdettin’in gönderdiği” iddiası?)

- 12 Temmuz… Halife ve Padişah Vahdettin’in hükümetinde Adliye Nazırı olan Ali Rüştü’nün İstanbul basınında yer alan demecinin bir bölümü şöyledir: “General Paraskevopulos’un ordusu şimdi sürat ve şiddetle harekâta devam edecek olursa, birkaç haftada Ankara surları önünde bulunacaktır. Yunan ordusunun başarısı için dua ediniz! Bu ordu (yani Yunan ordusu) bizim ordumuzdur!” 

(Vahdettin, Yunan ordusunun başarısı için dua edilmesini isteyecek kadar çürümüş bir adamı nasıl bakan yapmış, bunu söyleyebilen adamı nasıl oluyor da kabinede tutuyor?)

- 10 Ağustos: Sevr Antlaşması... Antlaşma fiilen uygulanmadı. Buna rağmen Vahdettin hükümeti, bu antlaşmaya dayanarak, kendi memurlarının aylıklarını kesiyor. Düşündürücü değil mi?

- Fransız uçakları Antep’te halkın teslim olması için, Dürrizade Abdullah’ın fetvasını dağıtıyor! Bir İslam âlimi halkın işgalcilere teslim olması için fetva veriyor ve bu ihanet belgesi düşman uçaklarıyla halka dağıtılıyor. Dikkat! Bu adam Şeyhülislam…, kimin? Halife Vahdettin’in şeyhülislamı! Mustafa Kemal Paşa ve diğer Kuva-yı Milliye komutanlarının vatan hainliği gerekçesiyle idamlarına hükmedilen ve İngiliz uçaklarıyla bütün yurda dağıtılan yüz karası fetva, büyük bir fitneye sebep olmuştur. Fetvayı Mustafa Sabri Efendi yazmış, Dürrizade Abdullah Efendi Şeyhülislam olarak onamış, Sadrazam Damat Ferit Paşa imzalamış, Sultan Vahdettin yürürlüğe koymuştur. Evet, fetvayı “Atatürk’ü Millî Kurtuluş Savaşını başlatsın diye Anadolu’ya yolladığı” iddia edilen şahıs yürürlüğe koydurmuştur. İddia sahipleri acaba bu çelişkiye ne diyecektir?

- 2 Eylül: Damat Ferit’in J. De Robeck’e, Vahidettin’in, “oğluna bir İngiliz vasi aradığı, Anayasa’nın onun veliaht sayılmasına göre değiştirilmesi” hakkındaki açıklaması…

- 4 Ekim… Sadrazam Damat Ferit’ten İngiliz Yüksek Komiseri J. de Robeck’e: “Padişah milliyetçi eğilimli bir hükümetle çalışmaya rıza göstermektense, belki de tahtını bırakacaktır.”

1922

- 30 Temmuz, 6-7 Ağustos… Yunan Yüksek Komiseri Stergiadis Ege’de İyonya Özerk Bölgesi Devleti’ni ilan etti. Llyod George’un demeci: “İzmir’de artık Türk egemenliği kurulamaz.” Peki, Vahdettin ne yaptı düşmanın bu son darbesi karşısında? İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold ile görüşerek, İstanbul Hükümeti’nin desteklenmesini istedi! Ne için? İzmir için değil, Ankara yönetiminin ve millî ordunun yok edilmesi için!...

- 17 Kasım, sabah saatleri… Vahdettin İngilizlere sığınarak Malaya adlı zırhlı ile yurt dışına kaçtı. (Haklı olan, karakter sahibi olan kaçar mı, çıkar haklılığını savunur, görevini yaptığını kanıtlar. Hem de düşmana sığınıyor, düşmanın yardımı ve gemisiyle kaçıyor.)

Toparlayalım kanıtlarımızı:

- Vahdettin İngiliz milletine karşı kuvvetli sevgi ve hayranlık duyguları içindedir. İngiliz “dostluğuna” ve “lütufkârlığına” güvenir. Onların “hoş görüsüne” sığınmayı düşünür. Bu duygularla Anadolu’nun işgaline yol açan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasını kabul etmiştir.

- Ordunun onda dokuzunun terhis edilerek, erlerin memleketlerine gönderilmesine yönelik kararnameyi hiç tereddüt etmeden imzalamıştır.

- İngilizlere açıkça “Türkiye’nin yönetimini üstlenmeleri teklifinde bulunmuştur.

- Allah’dan sonra, umudunu İngilizlere bağlamıştır.

- Oğluna İngiliz vasi arar.

- Yalnız kendi kişisel güvenliğini düşünür. Hayatı için İngilizlerden güvence ister.

- İşgalciler tarafından desteklenir, koruma altına alınır.

- Vahdettin ülkenin ölüm kalım mücadelesine hazırlandığı bir dönemde devletin yönetimini en İngiliz yanlısı hükümete, Damat Ferit gibi bir adama bırakır.

- Damat Ferit… Bu adamın gözünde, şahsî çıkarları her değerden önce gelir. Millî duygulardan yoksundur. Yabancılara karşı tam bir aşağılık duygusu içindedir. Millî iradeye ve egemenliğe inanmaz. Millî Mücadele’ye karşıdır. Yurtseverlere, milliyetçilere, millî kuvvetlere düşmandır, onların vatan uğrundaki faaliyetlerini engellemeye çalışır. Bütün umudunu yabancı güçlere bağlamıştır. Ülkesini yabancı yönetimi altına sokmaya hazırdır. Düşmanların tam güvenini kazanmıştır. Yabancılar onun hizmetlerinden, son derecede memnundur. Kendisini destekler, iktidarda kalmasını isterler. Zamanı gelince İstanbul’dan gizlice kaçar.

- Vahdettin ve hükümeti Atatürk’ün çalışmalarını engellemek için, ellerinden ne geliyorsa yapar. Şeyhülislamı halkın işgalcilere teslim olması için fetva verir, bu ihanet belgesi düşman uçaklarıyla halka dağıtılır. Atatürk’ün ordudan çıkarılması, nişanlarının geri alınması ve “fahrî yaverlik” unvanının kaldırılması hakkındaki hükümet kararını onaylar. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında idam fermanı yayınlar. Anadolu’da “kelle koltukta” emperyalistlere karşı mücadele eden Atatürk’ün “düzenli ordusu”na karşı Kuva-yı İnzibatiye gibi ordular kurdurur.

- Sonunda, âdeta taptığı İngilizlere sığınır. Düşman zırhlısı ile yurt dışına kaçar.


***

Bütün bunları yapan biri, Vahdettin, Millî Mücadele’yi başlatsın, devleti kurtarsın diye Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderecek ha…

Bu palavraya kargalar bile güler.

“Atatürk’ü Anadolu’ya Padişah Vahdettin gönderdi” iddiası çürüktür, tarihî olaylarla, gerçeklerle tamamen çelişmektedir.

Öyleyse o bir yalandan ibarettir. Türkiye Cumhuriyeti’nin iç ve dış düşmanları tarafından, Atatürk’ü gölgelemek, Türkiye’yi karıştırmak amacıyla uydurulmuş yüzlerce yalandan sadece biridir.

Böyle bir yalana ancak art niyetliler inanır, kuş beyinliler, cahiller inanır.

Prof. Dr. Cihan DURA


Sinan MEYDAN'ın


_________________