Translate

gürbüz evren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gürbüz evren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2025 Salı

Fransa ve Ermeniler 2

 



Fransa’nın Anadolu’da Yaptığı Katliamları Gizleme Politikası -2

Gürbüz Evren


Fransızların, İskenderun’a asker çıkarmalarının ardından 11 Aralık 1918 tarihinde Dörtyol’u işgal etmeleriyle birlikte, Urfa, Antep, Maraş, Adana, Mersin’i kapsayan, Niğde sınırındaki Pozantı’ya dayanan bir bölgeye uzanan egemenlik girişimleri Ermenileri cesaretlendirmiş ve harekete geçirmişti. Nisan 1921’de imzalanan Ankara Anlaşması’na kadar bölgede kalan Fransız ordusu içindeki Ermenilerin ve yerel Ermenilerin yüzlerce camiyi yakması, binlerce Türk’ü öldürmesi, topraklarından evlerinden sürmesi, mallarına el koyması kayıtlara geçmiştir. Ermenilere ilk tepkiyi, Türklerin kâfir olduğuna inandırılan ve İslam düşmanlarıyla savaşacakları yalanı anlatılan Fransız ordusundaki Cezayirli ve Senegalli Müslüman askerler vermiştir. Yoğun bir Ermeni nüfusunun bulunduğu Kozan (Sis) çevresindeki Türk köylerinin ateşe verildiğini, camilerin yakıldığını gören Cezayirli ve Senegalliler, isyan etmiş, başlarındaki Fransız komutanların emirlerini dinlemeyerek, Ermenilere ateş açmıştır.

Bu konu, Adana’daki Fransız karargâhında görevli Binbaşı Vincent Beaumont tarafından Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na rapor edilmiştir. Binbaşı Beaumont, 24 Mart 1919 tarihli ve 27/231 sayılı raporunda, 

“3 Mart’ta Kozan yakınındaki 4 Türk köyüne yerel Ermeni güçlerin yaptığı baskında, çoğunluğu kadın ve çocuk 197 Türk öldürülmüştür. Katliamdan kaçan Türklerin bölgedeki Fransız müfrezelerinden yardım istemeleri üzerine Teğmen Louis Durant komutasındaki bir birlik baskına uğrayan köylere gitmiştir. Çamlıca köyüne girildiğinde Ermenilerin camiyi ateşe verdiğini gören Cezayir ve Senegalli Müslüman askerler çok sinirlenerek duruma müdahale etmiştir. Ermenilerin karşılık vermesi üzerine ise Müslüman askerler ateş açarak 8’ini öldürmüştür. Aynı Fransız birliğinde görevli 6 Ermeni asker ise Teğmen Durant’ın tüm çabalarına rağmen Müslüman askerlere ateş açmıştır. Kısa süreli bir çatışma yaşanmış ve Müslüman askerlerin sayıca üstün olması nedeniyle Ermeniler geri çekilmiştir. Birlik komutanı Ermenilerin bölge halkına yaptığı baskı ve zulümden sürekli şikâyetçidir” demektedir. 

Bu olaydan sonra, Adana’nın, Mersin’in ve Hatay’ın değişik bölgelerinden benzeri haberler gelince Adana’da bulunan 1. Fransız Tümeni karargâhından bir müfettiş görevlendirilir. Daha önce Beyrut’ta görev yapmış Yüzbaşı Denis Leroy, Fransız işgal bölgesindeki olayları mercek altına alır. Ermenilerin saldırılar düzenlediği, katliamlar yaptığı yerleşim birimlerini ziyaret eder. Aynı yılın Aralık ayında raporunu yazmaya başlayan Yüzbaşı gördükleri karşısında dehşete düşmüştür. Ocak 1920’de yazmaya başladığı raporunu 4 Şubat’ta tamamlayarak, Kara Kuvvetleri, Sömürgecilik Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’na gönderir. Yüzbaşı Leroy, 7 Şubat 1920 tarihli 33/489 sayılı raporunda öncelikle 5 madde sıralamıştır;


“1) Cezayir ve Senegalli Müslüman askerler, bölge halkının dinsiz kâfirler değil de Müslüman Türkler olduğunu anladıktan sonra işimiz çok zorlaştı.

2) Ermenileri gereğinden fazla şımarttık. Türkleri gördükleri yerde öldürmekten çekinmiyorlar. Öldürülen Türk sayısı 7 bin civarındadır. Bize intikal etmeyen olayları da dikkate alırsak sayı çok daha fazla olabilir.

3) Avrupa kamuoyunda katliamcıların Türkler, öldürülenlerin de Ermeniler olduğu yönündeki düşüncenin yanlışlığını gösterecek çok sayıda kanıtla karşı karşıyız.

4) Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da başlattığı direniş hareketi başarılı olma yolunda hızla ilerliyor. Bölgemizdeki direnişçi gruplar çoğalıyor ve çoğu yerden çekilmek zorunda kalıyoruz.

5) Mustafa Kemal Paşa başarılı olursa, gelecekte, gerçekler ortaya çıkar ve Ermenilerin bizden aldıkları güç ve destek sayesinde yaptıkları katliamların ortağı durumuna düşeriz. Bölgedeki durumumuzu ve sonraki yıllarda insanlık önünde sıkıntıya düşmemizi önlemeye yönelik politikalarımızı Fransa’yı yönetenler yeniden belirlemelidir.”


Bu rapora Fransız Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen 30 Mart 1920 tarihli 7 sayfalık yanıttaki ifadeler, Fransa Devleti ve Cumhurbaşkanlarının tutumunu çok iyi anlatmaktadır. Adana’daki Fransız 1. Tümeni karargâhına ulaşan belgede özetle, “Ermenilerin sadece bölgenizde değil Anadolu’nun farklı alanlarında da Müslümanlara karşı savunulamayacak işler (toplu katliamlar, halkı sürgüne zorlamalar) yaptığı bilgilerine sahibiz. Fransız birliklerinin, böylesi olayların çoğalmaması için tedbirler alması, ama Ermenilerin de desteklenmesinin sürdürülmesi öncelikli beklentimizdir. Ancak unutmayınız ki, Türklerin sesi Avrupa’ya ulaşacak durumda değildir. Türklere yönelik bir acıma duygusunun Avrupa’da yayılması aleyhimize olacaktır. Bu nedenle ölenlerin Türkler değil Ermeniler olduğunu yaymak zorundayız. Dikkatleri üzerimizden çekmenin ve olaylardaki sorumluluklarımızdan kurtulabilmenin yolu şimdilik budur. Belki gelecekte de böyle olacaktır.” denilmektedir.

Emmanuel Macron ve önceki Fransız cumhurbaşkanları da bu politikaya uygun davranıyorlar. Yani Ermenilerin Fransa yüzünden düştüğü durumu, yaşanan ölüm ve katliamların bıraktığı lekeyi gizlemek için dikkatleri sürekli Türkiye’ye yöneltme çabası içindeler. Fransız askeri birliklerinin 11 Şubat 1920 tarihinde, Maraş’tan çekilirken başvurdukları yöntem ise sömürgecilerin kullandıkları işbirlikçileri nasıl yüzüstü bıraktıklarının somut örneklerinden biridir. Kuvayi Milliye güçlerine karşı artık direnmeyeceklerini anlayan Fransız askerleri, Adana’daki General Dufieux’den gelen talimat üzerine 10 Şubat’ı 11 Şubat’a bağlayan gece, sabah saatlerinde Ermeniler uyurken, ses çıkarıp onları uyandırmasın diye atların ayaklarına keçe bağlayarak, çekip gittiler. Ertesi sabah uyanan Ermeni milisler, tek başlarına kaldıklarını gördüklerinde yapacak hiçbir şey kalmamıştı.

İşte bu olayı, Fransız arşivlerinde bulunan belgeler üzerinde bir başka yazıda anlatacağım. Maraş’taki Ermeni din adamı Ohennes ve Kozan’daki (Sis) Ermeni toplumunun liderlerinin bu duruma isyanına, Fransız yetkililerin verdiği yanıtları okudukça, taraflar arasındaki çıkar ilişkisinin nasıl bozulduğunu göreceksiniz.


Gürbüz Evren

Bütün Dünya Dergisi, Mayıs 2018



Fransa ve Ermeniler




Fransa’nın Anadolu’da Yaptığı Katliamları Gizleme Politikası -1

Gürbüz Evren


Öncelikle Adana’da bulunan 1.Fransız Tümeni karargâhında görevli Yüzbaşı Denis Leroy’un, 7 Şubat 1920 tarihli 33/489 sayılı raporundan “Mustafa Kemal Paşa başarılı olursa, gelecekte, gerçekler ortaya çıkar ve Ermenilerin bizden aldıkları güç ve destek sayesinde yaptıkları katliamların ortağı durumuna düşeriz. Bölgedeki durumumuzu ve sonraki yıllarda insanlık önünde sıkıntıya düşmemizi önlemeye yönelik politikalarımızı Fransa’yı yönetenler yeniden belirlemelidir” şeklindeki cümlelerini vererek başlayalım. 

Bu rapora Fransız Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen 30 Mart 1920 tarihli 7 sayfalık yanıttaki, “Ermenilerin sadece bölgenizde değil Anadolu’nun farklı alanlarında da Müslümanlara karşı savunulamayacak işler (toplu katliamlar, halkı sürgüne zorlamalar) yaptığı bilgilerine sahibiz…. Ancak unutmayınız ki, Türklerin sesi Avrupa’ya ulaşacak durumda değildir.” sözlerini de hatırlatalım. Bütün Dünya’nın Mayıs sayısında söz konusu raporu ve başka belgeleri de sunacağımı belirterek, konumuza geçelim.

Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, son aylarda Ermeni sorununu yeniden gündeme getirmeye başladı. Macron’dan önceki cumhurbaşkanları da, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarının savunucusu olmuş, bu konuda Türkiye ile ters düşmekten, ağır ithamlarda bulunmaktan da çekinmemişlerdi.

Fransız devlet adamlarını diğer Avrupalı meslektaşlarından daha fazla Ermeni iddialarının destekçisi yapan nedir? Bu sorunun yanıtını, konuya ilişkin yayımladığım kitaplarda, Bütün Dünya’daki yazılarımda arşiv belgeleri üzerinden vermeye çalıştım. Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki bağımsızlığını alamamış tek Hristiyan halk olan Ermenileri sömürgeci çıkarları için kullanan ülkelerin başında Fransa gelmektedir. Fransızlar, 1. Dünya Savaşı öncesinde Amerikan, İngiliz ve Rus politikalarının önüne geçmek için Ermenilere, Adana merkezli Kilikya Ermeni Krallığı’nı (Prenslik) ya da diğer bir tanımlama ile “Küçük Ermenistan’ı” yeniden kurma sözünü verecek kadar ileri gitmişti.

Biraz geriye dönecek olursak, Anadolu’da, 1890-96 yılları arasındaki Ermeni isyanları (en büyükleri Erzurum, Zeytun, Van) İngiliz, Fransız, Alman, Avusturyalı, Amerikan diplomatlar tarafından duyurulunca, Avrupa’da dayanışma komiteleri kuruldu. Bunlardan biri de Paris’te, 1896’da kurulan “Ermeni Dayanışma Komitesi”dir. Bu komitenin üyeleri arasında George Clemenceau, Anatole France, Jean Jaurés ve Francis de Pressensé gibi dünyaca tanınmış isimler vardı. Komite, Pro-Arménien (Ermeni Taraftarı) adlı bir gazete de çıkardı.

Komitedeki kamuoyu oluşturma gücü yüksek isimlerin çalışmaları sayesinde, birkaç yıl içinde Fransa’da büyük bir Ermeni lobisi meydana geldi. Böylece Paris, Ermeni davasının önde gelen isimlerinin buluşma noktası oldu. 

Ermeni Dayanışma Komitesi’nde yer alan isimlere bakıldığında çoğunun siyasetçi ve devlet adamı olduğu görülecektir. Bu da, Fransızların, sömürgeci çıkarları için Ermenileri kullanma anlayışının bir devlet politikası olarak belirlendiğinin göstergesidir. O döneme kadar Kraliyet arşivleri, Dışişleri, Sömürgecilik Bakanlıklarının resmi belgelerinde Ermeniler için “Pis Ermeni” ifadesini kullanan Fransa, neden böyle bir politikaya yöneldi sorusunun yanıtı ise İngiltere ile giriştiği sömürgecilik alanlarını büyütme ve buna bağlı olarak ekonomik çıkarlarında gizlidir.

1890’lı yıllardan itibaren Avrupa’da tekstil endüstrisi büyük bir gelişme içine girmiş, ama bu sektörün hammaddesi olan pamuğa erişim konusunda sorunlar başlamıştır. Pamuk deposu olarak bilinen Çukurova ile Suriye’yi kapsayan ve büyük bir Ermeni topluluğunun yaşadığı Kilikya adlı bölge Osmanlı topraklarındaydı. Kendi pamuğuna sahip olmak ve İngiltere ile rekabet etmek isteyen Fransa için bölgeye ulaşmanın yolu, buradaki Ermeni nüfusu kullanmaktan geçiyordu. Ama Ermenilerin de Fransızlar ile işbirliği yaparak, hedeflerine ulaşma politikası izlediklerini de unutmamak gerekiyor. 

Fransız belgeleri arasında bulunan 21 Kasım 1914 tarihli gizli mektup, Fransa’nın Mısır’daki elçisi Defrance’dan Fransa Dışişleri Bakanı Delcassé’ye başlığını taşıyor ve Ermenilerin Fransızlara hizmet etmek istediklerini şu cümlelerle ortaya koyuyordu:

“Ermeni liderlerden Bogos Nubar Paşa beni görmeye geldi. Adana ve Mersin’de nüfusun yüzde 40’nı Ermenilerin oluşturduğunu, İskenderiye bölgesinden yapılacak bir saldırıda, Ermenilerin İtilaf devletlerine yardımcı olabileceklerini söyledi….”

Bulgaristan’ın başkenti Sofya’daki Fransız Büyükelçisi’nin, Fransa Dışişleri Bakanı Delcassé’ye gönderdiği 3 Mart 1915 tarihli rapor da, benzer içeriktedir.

“Rus meslektaşımın isteği üzerine, Ermeni komitelerinin temsilcisi Vartanyan ile görüştüm. Kendisi, müttefiklerin Anadolu’ya çıkartma yapması durumunda Ermenilerin işbirliğini önermek için beni görmeye gelmiş…. İngiliz ve Fransız hükümetleri Adana ya da İskenderun Körfezi’ne çıkartma yapmaya karar verirlerse, bölgenin kurtarılmasına Ermeni kardeşlerimin de katılmasına izin verilmesinden mutluluk duyarım dedi. Vartanyan’a göre, 20.000 Ermeni savaşmaya hazırdır. Kıbrıs’ta toplanarak, gerekli askeri eğitim alabilirler. Silahları İngiltere ve Fransa temin etmelidir.. Vartanyan, benzeri bir girişim de İngiliz Büyükelçisi nezdinde yaptı. Böylesine ısrarcı bir işbirliği önerisini değerlendirmek Fransız çıkarları için hayati önemdedir….”

Paris’teki Ermeni komitesi yöneticisi Arşag Çobanyan’ın, Fransız Dışişleri Bakanı Delcassé’ye gönderdiği 13 Haziran 1915 tarihli mektup ise, sömürgecilerin çıkarlarına hizmet etme anlayışının ve Türk düşmanlığının hangi seviyeye ulaştığını kanıtlamaktadır.

“Fransa’nın, Kilikya’da çıkarları vardır ve onları korumak ister. Bu çıkarlara saygı göstermeyecek kadar akılsız bir Ermeni olabilir mi? Kilikya’da barbar ve cahil Müslümanlara karşılık, entelektüel, tüccar ve sanayici unsurlardan oluşan 400 binden fazla Ermeni vardır. Fransız ve Amerikan okullarına öncelikle Ermeniler giderler.... Sayın Bakan, size bu çağrıyı yaparken, dikkatinizi Adana Ovası’nın zenginliklerine çekmek istediğimi sanmayın.”

Çukurova’daki pamuğa ulaşmak isteyen Fransa, bölgenin işgali için bir lejyon birliği kurmaktadır. Söz konusu birlik daha sonra Fransızlar tarafından gizlenen büyük katliamlara imza atacaktır. Ermeniler de, Fransız üniforması altında bu lejyonda görev almak istemektedirler. Mısır-İskenderiye’deki Ermenilerden, Fransız diplomatlarıyla ilişkileri yürüten Ermeni Milli Delegasyonu Başkanı Bogos Nubar Paşa’ya gönderilen 18 Ekim 1917 tarihli gizli dosya, lejyon konusunu açıkça ortaya koymaktadır.

“Doğu lejyonunun oluşturulmasının nedeni küçük bir Ermeni ordusu kurmak ve Kilikya topraklarında çarpışmaktır. Kafkasya’da oluşturulan gönüllü Ermeni alayları Büyük Ermenistan’ı kurmak için çarpışırken, hedefimiz Küçük ve Büyük Ermenistan’ın kurulmasıdır.”

Söz konusu lejyon kurulmuş, Kıbrıs’ta Fransız ordusu tarafından eğitildikten sonra Çukurova bölgesine gönderilmiştir. Fransız üniforması altında görev yapan Ermenilerin bölgedeki katliamları, emirlere uymamaları, karıştıkları yağma olaylarının yankıları Paris’e kadar gitmiştir. Fransız subaylarının yazdığı raporlar, Ermenilerle yapılan işbirliğine yönelik itiraflar ve uyarılarla doludur. Bunları da Mayıs sayısında paylaşacağız.


Gürbüz Evren

Bütün Dünya Dergisi, Nisan 2018


İlgili

Haçlı Frankların Ermenilere Yaptığı İşkenceler / Prof.Dr. Işın Demirkent



17 Ağustos 2020 Pazartesi

Salgın ve Almanya-Amerika Raporları

 


Gürbüz Evren - Bütün Dünya Dergisi, Ağustos 2020

CV-19 Salgını Hakkında Bilinmeyenler


2004 yılında dünya gündemine giren Kuş Gribi hastalığının virüsü, H5N1 olarak adlandırılmıştı. Bu virüs, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu birçok ülkede yüzlerce can aldı, beyaz et sektörüne büyük darbe vurdu. On milyonlarca kümes hayvanı itlaf edildi. Dünya genelinde üretici ve satış zincirinde toplam zarar 600 milyar doları buldu.


Nisan 2009'da, bu kez de Domuz Gribi başladı. Domuz Gribi virüsü de H1N1 olarak adlandırıldı.


2002'deki SARS, 2012'deki MERS ve Orta Afrika'dan çıkıp kıtanın farklı bölgelerinde yıllardır etkili olmaya devam eden on binlerce can alan EBOLA virüslerini de ayrıca hatırlatmakta yarar var...


Çin'in 11 milyonluk Wuhan kentinde, 2019'un son çeyreğinde ortaya çıkışından bu yana coronavirüsün yol açtığı kayıplar ise en çok ölümün kaydedildiği Domuz Gribini aşarak, dünya genelinde 600 bine doğru gidiyor.


Çünkü yeni tip coronavirüs, Kuş Gribi ve Domuz Gribi virüslerine göre çok hızlı ve daha çok kişiye bulaşma özelliğine sahip.


Dünyanın en önemli ilaç devlerinin bulunduğu ve kimya sektörü ekonomisinde devasa yer tutan Almanya, yeni tip coronavirüsün ortaya çıkacağını 2011 yılında biliyordu. Çünkü coronavirüsün sonraki yıllarda ortaya çıkacağını ve dünyayı kasıp kavuracağını haber veren rapor Alman Meclisi ve Hükümetine 2011'de sunulmuştu.


Almanya'da bulaşıcı hastalıklar alanında çalışmalar yürüten Robert Koch Enstitüsü tarafından hazırlanan söz konusu raporda, hastalığın belirtileri, kimleri vuracağı, nasıl bulaşacağı, ne kadar yaşlı insanın öleceği ve dikkat edin nasıl değişime (mutasyona) uğrayarak, dalgalar halinde devam edeceğine kadar her ayrıntı anlatılmıştır.


Hatta hastalığın başından beri duyduğumuz, "Virüs, Çin'in Wuhan bölgesindeki bir hayvan pazarında satılan yarasadan yayıldı" söylentisi de, 9 yıl önceki raporda, "Yeni tip coronavirüs Çin'deki bir hayvan pazarında yayılacak" ifadeleriyle yer almıştı.


Peki, olacakları 2011'de bilen Almanya, diğer ülkeleri haberdar etmiş miydi?


Şimdi gelelim Amerikan Askeri İstihbarat servisi DIA ile Ulusal Güvenlik İstihbarat Servisi NSA'nın ortaklaşa hazırladığı "Örtülü Savaş ve Yeni Virüs Salgını" başlıklı rapora.


Söz konusu rapor, söylendiği gibi Beyaz Saray'a 21 Kasım 2019'da değil, 2 ay önce, 20 Eylül 2019'da sunulmuştur. Ama işin en dikkat çeken yanı ise raporun, 10 Eylül 2019'da istifa eden Trump'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton'a daha önce verilmiş olmasıdır.


Başkan Trump'ın Çin, Kuzey Kore, Rusya, İran ve Venezuela'ya karşı en sert politikalar izlemesini öneren bunu da yaptıran Bolton, özellikle Çin, Rusya ve İran'a yönelik her türlü gizli savaş yöntemine başvurulmasını savunan çok tehlikeli bir isim olarak bilinir. Bolton'un geçmişte, Amerika ilaç devleri ve onların uluslararası ortaklarıyla çok yakın ilişkileri bulunduğu, FBI raporlarında, "gizli savaşlar meraklısı" olarak tanımladığı, ülke medyasında birçok kez gündeme gelmiştir.


Tekrar rapora dönecek olursak, Bolton, Ulusal Güvenlik İstihbarat Servisi NSA tarafından 30 Ağustos 2019'da kendisine iletilen rapordan, Başkan Trump'ın hemen haberdar etmemiştir.


Trump'ın John Bolton'u görevden almasının ardından Beyaz Saray'dan yapılan ikinci açıklamada, Bolton'un "bazı bilgi ve belgeleri aktarma konusunda yeterli hassasiyeti göstermediği" ifadeleri yer almıştır. Burada işaret edilen belgelerden biri de sözünü ettiğimiz rapordur.


ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşlarının kızışmaya başladığı dönemde, Bolton'un Aralık 2018'de yaptığı açıklamadaki, "Çin'in Rusya'dan aldığı siyasi destekle de, dünyanın birinci ekonomisi olmasına asla izin vermeyiz. Bunu niçin her yolu deneriz. Çinliler, gözle göremeyecekleri silahlarla da vurmaktan çekinmeyiz" sözleri nasıl tercüme edilmelidir?


John Bolton'a yanıt veren Çin Dışişleri Bakanlığı'nın, "gözle görülemeyen silah emin olun döner, sizi bizden daha fazla vurur" ifadeleri de, bugün virüsten en çok vaka ölümün olduğu ABD'nin içinde bulunduğu durumu anlatmıyor mu?


Bu karşılıklı açıklamalardan kısa bir süre sonra, 2 Ocak 2019'da, Çin, ülkenin Sağlık İşleri Konseyi Başkanı Jang Jintano'nun başkanlığındaki bir heyet Dünya Sağlık Örgütü DSÖ'ye göndermiştir.


Heyet, DSÖ Başkanıyla yapılan toplantıda, Trump'ın ulusal güvenlik danışmanı Bolton'un Çin'i tehdit ettiği, "gözle görülemeyen silah" tanımlamasına dikkat çekerek, bunun yeni tip bir virüs olabileceği ve Çinlilere bulaştırılmasının aslında dünya için kıyamet senaryosuna dönüşeceğini hatırlatmıştır.


Bir kez daha ABD istihbarat örgütlerinin raporuna dönelim.


Raporda, "Dehşet verici bir virüs salgının, Çin'den başlayarak tüm dünyaya yayılmak üzere olduğu, Asya ve Avrupa'nın ardından ABD'nin de bu hastalıktan çok büyük boyutlarda etkileneceği" uyarısı yapılmaktadır.


Raporda ayrıca Alman istihbarat servislerinin uyardığı sağlık kuruluşlarının Almanya Hükümetine, biri 2011 yılında diğeri ise 2015 yılında (bundan haberim yoktu) olmak üzere 2 rapor vererek, yeni tip virüs konusunu gündeme getirdiği belirtilmiştir. Alman istihbaratının söz konusu virüsten uluslararası ilaç devleriyle yürütülen çalışmalar nedeniyle haberdar olduğu kaydedilmiştir. Amerikan istihbaratın bu konuyu, o dönemden itibaren ciddiye alıp, sürekli izlediği vurgulanmıştır.


Buradaki soru şu: Amerikan Ulusal Güvenlik İstihbarat Servisi NSA, nasıl oluyor da Trump'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton görevdeyken ve bu servisten sorumluyken söz konusu raporu Beyaz Saray'a ulaştırmaya çalıştı? NSA'daki bazı kişiler, Bolton'u bitirmek mi istediler?


Rapordaki çarpıcı ifadelerden biri de "Hastalık, Avrupa ve ABD'de, Çin'den daha fazla can alabilecek yönde gelişebilir. Bu gerçeği, devlet yönetimindeki bazı önemli isimler uzun yıllardır bilmektedir" şeklindedir.


Rapordaki daha da çarpıcı ifadeler ise "Virüsün ABD'ye vereceği olası zararların en düşük seviyede kalmasının sağlanması, Amerikan ilaç sanayisinin uzun süre önce öngördüğü bu tehlikeye karşı geliştirdiği ilaçları hızla devreye sokmasına bağlıdır" şeklindedir.


Bu raporu dikkate alması gereken yöneticilerden biri de ABD Sağlık Bakanı Alex Azar'dır. Lübnan asıllı Azer, Eylül 2017'de istifa eden Sağlık Bakanı Tom Price'ın yerine Ocak 2018'de göreve gelmeden önce Amerika Birleşik Devletleri'nin dünya devi bir ilaç firması Lilly Us'un tepe yöneticisi olarak çalışmaktadır.


Bakan Alex Azar'ı Trump'a öneren kişi ise John Bolton'dur. Ayrıca Bolton, Trump'ın ulusal güvenlik danışmanı olmadan önce Azar'ın Genel Müdürlük yaptığı ilaç firması Lilly Us'un büyük maaş alan danışman kadrosundadır.


Trump, överek göreve getirdiği Bolton'un işine verirken, onun için "Çok tehlikeli fikirleri olan adam" ifadesini kullanmıştı.


Koronavirüsün bazı çevreler tarafından üretilip bir çeşit biyolojik savaş silahı olarak kullanıldığına ilişkin birçok teori ortaya atıldı. Aslında bu teoriyi doğrulayacak raporlar da ortaya çıktıkça dünyanın nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu görüyoruz.


Bütün Dünya Dergisi , Ağustos 2020


***

Hemen akla şu soru gelmekte:

2011 de Almanya ve Amerika'nın bildiği bu rapordan sonra mı, hem de 3 ay içinde

2 Kasım 2011'de Türkiye'nin Hıfzıssıhha Enstitüsü kapattırıldı?

SB



"O dönemde planladığımız aşı fabrikasının maliyetini 200 milyon dolar olarak hesaplamıştır. Bu rakamın günümüz şehir hastanelerinin milyar dolarlık maliyeti karşısında çok düşük kaldığını dikkatinize sunarım!...

Eğer merkezi tasarladığımız gibi inşa edebilmiş olsaydık, şu anda dünyada pandemi (küresel salgın) yaratan Koronavirüs aşısını burada üretebilirdik! Ağustos ayında Faz-3 aşısını hazır hale getirebilirdik!...

Aşı üretim tesisleri biyolojik savaş ve korunma açısından çok önemli merkezlerdir. Dünyada birçok ülkenin böylesine stratejik bir kurumun kapatılmasından çok mutlu olduklarını hem sizin, hem de milletimizin bilmesini istiyorum.

Bu çok önemli konunun siyasi otoriteye ve halkımıza doğru anlatılması halinde, aşı üretim merkezinin tekrar açılmasını, aşı başta olmak üzere tüm bioteknolojik çeşitlerin ülkemizde üretilmesini sağlayabiliriz." Dr. Erol Afşin

Uğur Dündar / Sözcü 19 Mart 2020


"2009 yılında Devlet Planlama Teşkilatı '9.Kalkınma Planını' planladı. Bu 2009 yılındaki kalkınma planında, o tarihlerde Devlet Planlama Teşkilatı'nın özellikle planlama raporunun 282.maddesinde aynen 'aşı araştırma ve üretim merkezi' planlanmıştır. Bakın, Devlet Planlama Teşkilatı 'Aşı Araştırma ve Üretim Merkezi'nin 2009 yılında planlanmasını yapıyor, ama maalesef Devlet Planlama Teşkilatı kapatıldığı gibi, 2011 yılında Türkiye'nin en önemli aşı araştırma ve üretim planlama merkezi olan Hıfzıssıhha Merkezi de kapatılmış! Ne kadar büyük öngörüsüzlük! Bu öngörüsüzlüğü Askeri Hastaneler'de de görüyoruz!" Haluk Pekşen / 20 Mart 2020



"Cumhuriyet döneminin sağlık alanındaki en önemli eserlerinden olan Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü, teknolojik yönden geri bırakıldı ve 2011 yılında kapatıldı."




Refik Saydam Hıfzıssıhha da, tarım gibi, hayvancılık gibi, madencilik gibi ABD ile stratejik müttefikliğe, asla gerçekleşmeyecek olan AB hayaline kurban edildi. Refik Saydam Hıfzıssıhha'nın eski başkanı Dr.Erol Afşin :  "Aşı üretim merkezleri biyolojik savaş ve korunma açısından çok önemli merkezlerdir. Dünyada birçok ülkenin böylesine stratejik kurumun kapatılmasından çok mutlu olduklarınızı bilmenizi isterim!" 

Böyle stratejik kurumların kapatılmasını isteyen küresel iradeler, elbette ki, Büyük Ortadoğu Projesi karşısında, Büyük İsrail Devleti projesi karşısında, Batı'nın Şark Projesi karşısında Türk milletinin savunma mekanizmalarını ortadan kaldırmak isteyenlerdir.



14 Şubat 2016 Pazar

İngiltere ve Fransa'yı Türkler kurtardı











İspanya, 1500’lü yılların özellikle ikinci yarısında Avrupa’nın en güçlü Hıristiyan krallığı olarak öne çıkmıştır. Avrupa’nın yarısına yakın bir bölümünde etkili olan İspanya Krallığı, Katolik dünyasının da lideri durumundaydı. Aynı dönemlerde bir cihan İmparatorluğu olan Osmanlı Devleti ise İspanya’nın en önemli rakibiydi. Osmanlılar, Katoliklere karşı Protestanları destekleyen bir politika izliyordu. Böylelikle Katolik İspanyolların düşmanı olan Protestanları da kullanarak, bu önemli rakiplerini zayıflatacaklarını biliyorlardı.


Aynı yıllarda Protestan İngiltere de, İspanya’nın düşmanları arasındaydı. İspanyol donanmasının bir bölümü Amerika kıtası kıyılarında İngiliz gemilerinin önündeki en büyük engel olarak dururken, diğer bir bölümü de, İngiltere kıyılarının karşısındaki Hollanda’da bulunuyordu. Bu durum nedeniyle İngilizler, İspanyolların İngiltere’yi işgal etmesinden korkuyordu. İngilizler, 1580-1590 döneminde, İspanyollardan kurtulmanın yolunun Osmanlılar ile işbirliği yapmaktan geçtiğinin bilincindeydi. Çünkü önlerinde Fransa örneği vardı. 


Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Fransa Kralı 1. François’nın daveti ile Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı savaş gemileri, Toulon başta olmak üzere Akdeniz’deki Fransız limanlarına demir atmıştı. Buradan İspanya kıyılarına saldırılar düzenleyen Osmanlı kadırgaları, İspanyolları fazlasıyla meşgul etmiş, çok da zarar vermişti. Bu örneği bilen İngilizler, Osmanlı padişahından yardım istemeye karar verdi.


Söz konusu kararı, 1587 yılındaki mektup trafiğinden öğreniyoruz. Bu mektupların varlığı da, John Ezard imzasıyla, 1 Haziran 2004 tarihinde, The Guardian gazetesinde yayınlanan, “Türklere hangi nedenden ötürü teşekkür etmeliyiz” başlıklı bir haber ile ortaya çıktı.


Haberde, Kraliyet Koleji öğretim üyesi Jerry Broton’un, “1588 yılında, Hollanda’ya getirdiği gemilerle İngiltere’yi işgale hazırlanan İspanya, Osmanlı donanmasının Akdeniz’e yayılması ve manevralar yapmaya başlaması üzerine, elindeki deniz gücünü ikiye ayırmak zorunda kaldı. Bu durumdan faydalanan İngilizler de İspanyolları yendi” şeklindeki değerlendirmesine yer vermektedir.


Jerry Broton, bu bilgilerini, İngiliz Kraliyet arşivlerinde bulduğu bazı belgelere dayandırmaktadır. Söz konusu belgelerden biri, Kraliçe’nin askeri danışmanı Sir Francis Walsingham’ın, İstanbul’daki İngiliz elçisi William Harborne’a gönderdiği, 9 Mart 1587 tarihli bilgilendirme mektubuna yanıt verdiği 24 Haziran 1587 tarihli mektuptur. Bu mektupta, Sir Francis Walsingham, “İspanyolların güçlü hatta yenilmez armadası diyebileceğimiz donanmasını, ancak Osmanlı İmparatorluğu durdurabilir” demektir.


Ayrıca verilen görevleri layıkıyla yerine getirdiğini belirttiği İngiliz elçiye, İstanbul’daki başarılı çalışmalarından ötürü teşekkür ederek, Padişah 3. Murat’ın İspanya Kralı Philip ile anlaşma yapmamasına Kraliçe’nin çok memnun olduğunu, bunu da Türk Sultanına özellikle söylemesini istemektedir. 


Bunun dışında Osmanlıları, Akdeniz’de, İspanya, İtalya ve Kuzey Afrika kıyılarında saldırılar düzenleyerek, İspanyolları zayıf düşürmeye ikna etmesi için Padişah ve vezirlerle görüşmeler yapmasını, İngilizlerin çok iyi insanlar olduğunu anlatmasını da istemektedir.


İngiltere elçisi William Harborne, hemen harekete geçerek, Padişah 3.Murat’a bir mektup sunacaktır. Mektupta en çok dikkat çeken unsur, elçinin konuyu dini inançlar üzerinden anlatarak Padişahı etkilemeye çalışma düşüncesidir. Elçi Harborne, İspanya Kralı için, “Papa ve sadık müttefiki putperest-kâfir Katolik kral” ifadesini kullanmaktadır. Elçi, devamında, “Yüce Tanrı’nın size verdiği kuvvet ile ortak düşmanımız tüm putperest kâfirleri yok edeceğinizi umuyorum. Zavallı bir kulunuz olarak size yalvarıyorum, putperest kâfir İspanya üzerine büyük bir donanma sevk etmezseniz bile hiç olmazsa 60 ya da 80 kadırga gönderin” demektedir.


Mektubun devamı ise daha da ilginç bir hale gelmektedir. Elçi Harborne, Padişah 3. Murat’a, “Kraliçe Elizabeth, bir kadın olduğu halde Tanrı’nın, putperest kâfirlerle savaşma emrini yerine getirmek için çabalıyor. Size her zaman sadık kalan Kraliçe’yi bu en zayıf zamanında yalnız bırakırsanız, size inanan, güvenen tüm dünya şaşıracaktır, ve taraftarlarına hak ettikleri cezayı vermiş olacaksınız. Tanrı sizin aracılığınız ile putperest kâfirleri cezalandıracaktır” sözleriyle adeta yalvarmaktadır.


Bu mektupların ayrıntılarının kamuoyu tarafından bilinmesi, İngiltere’de tartışmaları artırdı. Bazı İngiliz tarihçiler, konuya ilişkin Türkiye’ye müracaat edilmesini, Osmanlı arşivlerinde, adı geçen döneme ve Padişah 3. Murat’a ait belgelerin de incelenmesini önerdiler. Söz konusu önerinin Türkiye’deki resmi makamlar tarafından kabul edilmesinin ardından Osmanlı arşivlerinde yapılan araştırmalarda, 3. Murat’ın, Kraliçe Elizabeth’e gönderdiği bir mektup bulunacaktır.


Padişah mektubunda özetle, “Sizden önce Osmanlı Sultanları ile dostluk kuranlar nasıl saygı görüp, tarafımızca korunma altına alındılarsa İngiltere Kraliçesi Elizabeth de aynı muameleyi görecektir. Elçiniz aracılığı ile bizden istediğiniz donanma yardımını dikkate alacağız. Önümüzdeki ilkbahar aylarında büyük bir donanmayı göndereceğiz. Ülkenizin dostluğu aynı şekilde devam ederse, Osmanlı Devleti de sizi sürekli koruyacaktır” demektedir.


Padişah 3. Murat’ın Kraliçe Elizabeth’e gönderdiği mektup ortaya çıkınca, konu başka bir boyut kazandı. İngiltere Eşitlik ve İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Trevor Philips’in, söz konusu mektuplardan hareketle, “İngiltere Kraliçesi Elizabeth, Türklerin yardımı sayesinde İngilizlerin elinden kurtulmuştur. Bu bilgi ülkenin resmi tarihine eklenmelidir” yönündeki açıklaması, ülke kamuoyunu ikiye böldü. 


Tarih biliminin gereği söz konusu bilginin eğitim-öğretim programında yer almasını isteyenlere karşı çıkanlar, İngilizlerin, 400 yıl önce bir ara Türklere muhtaç duruma düşmesini yeni kuşakların bilmesinin iyi bir etki yaratmayacağını savunmaktadır. 


Tüm tartışmalara rağmen, bu bilgi resmi tarihe eklenmemiştir. 


Söz konusu durum bize Fransa’ nın tutumunu hatırlatmaktadır. Bilindiği üzere Fransa Kralı 1.François, 1525 yılındaki Pavie Savaşı’nda, ordusu yenilince, İspanya Kralı, Habsburg Hollandası Lordu ve Burgonya Kontu sıfatlarını da taşıyan Roma Germen (Alman) İmparatoru Şarlken’e (5. Karl ya da Charlesquint) esir düşmüştü. 


Çok kötü esaret koşulları içinde olan Fransız Kralı, annesi Louise de Savoie aracılığı ile Kanuni Sultan Süleyman’a bir mektup göndererek, yardım istemiştir. Mektubu İstanbul’a getiren Fransız elçi Kont Jean Frangipani, Kuzey İtalya’daki savaşta esir düşen 1. François’ın İspanya'ya götürülüp, orada hapsedildiğini bildirerek, Kral’ın annesinin oğlunun kurtarılması için yalvardığını dile getirmiştir.


Fransız Kralı’nın annesi ilk temasın ardından başka mektuplar da göndermiştir. Kanuni Sultan Süleyman ise mektuplara verdiği yanıtta, Kral François’yı kurtaracağını bildirmiş, Şarlken’i de hemen uyarmıştır. Nitekim bu gelişmelerin ardından Osmanlı ile Şarlken’in ordusu arasındaki Mohaç Meydan Savaşı (1526) Türklerin zaferi ile bitince, Fransa Kralı 1. François da serbest bırakılmıştır.


İşte bu olay da, Fransa resmi tarihine eklenmemiştir.


Gerek İngiltere gerekse Fransa, büyük sömürgeci devletler olarak, resmi tarihlerinde zor durumlara düştükleri olayların bilinmesini istemezler. Bir çeşit büyüklük kompleksi olan bu anlayış, tarihteki gerçekleri yok sayma üzerine kurulmuştur. 


Gürbüz Evren
Bütün Dünya, Şubat 2016





* * * * * 




Why we must thank the Turks, not Drake, for defeating the Armada

For four centuries, Sir Francis Drake has symbolised English nonchalance and cunning in the face of danger. First, according to the legend drummed into every pupil, he insisted on finishing his game of bowls on Plymouth Hoe as the Spanish Armada approached in July 1588. Then he despatched the enemy ships with little more than a few burning rowing boats and a favourable breeze.

But yesterday, it was claimed that Elizabeth's protestant throne was saved by a less celebrated ally: the Turkish navy.

Jerry Brotton, a lecturer at Royal Holloway College, London, told the Guardian Hay literary festival that a hitherto unnoticed letter from Elizabeth's security chief and spymaster, Sir Francis Walsingham, to her ambassador in Istanbul showed that it was Turkish naval manoeuvres rather than Drake's swashbuckling which delivered the fatal blow to the Spanish invasion plans.

The letter, which ordered the ambassador, William Harborne, to incite the Turks to harry the Spanish navy, was written in the mid-1580s and has been buried in archives ever since because it did not apparently relate to any major historical event.

But Mr Brotton told the fes tival: "Walsingham's plan was ultimately successful. Ottoman fleet movements in the eastern Mediterranean fatally split Philip II's armada _ So alongside all the stories we're told at school about why the Spanish Armada failed to conquer Britain and destroy Protestantism, we should add another reason: the Anglo-Ottoman alliance brokered by Elizabeth, Walsingham [and others]."

In his letter to Harborne, Walsingham wrote: "Her Majesty being, upon the success of the said King of Spain's affairs in the Low Countries, now fully resolved to oppose herself against his proceedings in defence of that distressed nation, whereof it is not otherwise likely but hot wars between him and us, wills me again to require you effectually to use all your endeavour and industry in that behalf."

Walsingham hoped that Islamic forces might keep the Spanish forces "thoroughly occupied" by "some incursions from the coast of Africa", or by attacking his Italian territories from the sea.

The Spanish fleet was eventually defeated on July 30 1588 as it awaited the rest of the invasion force off Calais. At the battle of Gravelines, the English navy used fireships before closing in on the confused Spanish.

the Guardian, June 2004






* * * *



NOTES:


- Charles V (Karl V, Charles Quint, Şarlken) of Holly Roman. The biggest enemies of Charles V are Ottoman Turks, French Kingdom, England Kingdom and Martin Luther of Protestant Reformation. Charles fought continually with the Ottoman Empire, Suleiman the Magnificent (Kanuni Sultan Süleyman). After Hungarian 1526 "Battle of Mohács", Hungary was not accepted as a part of Ottoman land, instead, it was brought under protection. Charles V made overtures to the Safavid Empire to open a second front against the Ottomans, in an attempt at creating a Habsburg-Safavid alliance. (!Safavids were also Turkish Empire)


- Philip II of Spain, the enemy of Elizabeth I of England, is the son of Charles V (Karl V). 


- Wife of Philip II is, Mary I of England (Bloody Mary), daughter of Henry VIII - Tudor Dynasty, is also the sister of Elizabeth I , the daugther of Anne Boleyn, second queen of Henry VIII.


- The mother of Mary I is Catherine of Aragon (first queen of Henry VIII), daugther of Isabella I of Castile, which ordered conversion or exile of their Muslim and Jewish subjects in the Spanish Inquisition, and for supporting and financing Christopher Columbus's 1492 voyage that led to the opening of the New World and to the establishment of Spain as the first global power who dominated Europe and much of the world for more than a century. 


- The most fortunate of the expelled Jews succeeded in escaping to Turkey (exile number c.200.000 - were known as Sephardim, was accepted by the Ottoman Turks as a citizen of these lands) and Sultan Bayezid II, welcomed them warmly. "How can you call Ferdinand of Aragon a wise king," he was fond of asking, "the same Ferdinand who impoverished his own land and enriched ours?". Ferdinand was the husband of Catherine of Aragon. Sultan Bayezid II is, the son of Mehmed the Conqueror (Fatih Sultan Mehmet), and the grandfather of Suleiman the Magnificent (Kanuni Sultan Süleyman).




SB















20 Şubat 2014 Perşembe

EMPERYALİZM VE ERMENİ SORUNU



"Savaş, ön işgal, yalan nasıl pazarlanır ve Medyanın etkisi"
Ümit ÖZDAĞ



BU kayıt sözde Ermeni soykırımının ve diğer psikolojik operasyonların milletimize nasıl dayatılmaya çalışıldığını anlatmaktadır.




Türk - Ermeni İlişkilerinde Tarihi Gerçekler, 
Psikolojik Operasyon

Ayda petrol bulunduğuna dair bir haber okursanız, bunun derhal yalan olduğunu düşünebilirsiniz ki doğru düşünüyorsunuz demektir. Çünkü petrolün oluşması için bitkilerin fosilleşmesi gerekir. Ayda ise bitki yoktur ve olmamıştır. Öyle ise ayda petrol olmaz.

Bu çok açık bir gerçekten siz eğer insanların "ayda petrol olduğuna" inanmalarını sağlamak isterseniz, yine de bunu yapabilirsiniz. Bunun için gereken doğru teklifleri kullanmanız yeter. Önce bazı uzmanları ay hakkında bildiklerimizin yeterli olmadığını, aydaki doğal kaynakların dünyadaki doğal kaynakları sıkıntı için bir çare olabileceği konusunda bir makaleler yazarlar.

Bu makaleler gazetelerde haber yapılır. Sonra aydaki doğal kaynaklarla ilgili sempozyumlar düzenlenir ve böylece kamuoyunun kafasında ay doğal kaynaklar ikilisi konusunda bir zihinsel hazırlık bir aşamaya taşınmış olur. Bu döneme "ön propaganda dönemi" diyebiliriz.

Bu dönem gerçekleştirdikten sonra ikinci aşamaya geçilir ve ikinci aşamada sanayideki gelişmenin dünyanın her yerine yayılması sonucunda petrol kaynaklarının küresel talebi karşılamadığı doğrultusunda yayınlar ve televizyon konuşmaları yapılırken, makaleler yapılır, yazılır, röportajlar yapılırken ayda petrol bulunması ihtimali olduğu tartışmaları kamuoyuna yoğun bir şekilde taşınmaya başlanır.

Bu süreçte özellikle "ayda petrol olamaz" diyen bilim adamları ve politikacıların görüşlerinin yetersiz, bilimsel değil ve ilerlemenin karşısında olduğu şeklinde kamuoyuna bir intiba verilmesi gerekir.

Aynı süreçte değişik basın, yayın organlarında ay yüzeyinde petrol benzeri bir maddenin bulunduğuna dair düzenli olarak da haberler yayınlanmasında fayda vardır. Kamuoyu bu süre içerisinde ayda petrol görüşüne daha fazla alışacaktır. Bu süreçte yine bazı bilim adamlarına aydaki petrolü araştırmaları için geniş mali kaynaklar oluşturulur.

Bu bilim adamlarının yaptıkları ayda petrol olduğuna dair ihtiyatlı ve ihtiyatsız açıklamalar başında abartılı şekilde yer almalıdır. Hatta "Ayda Petrolü Sevenler Derneği" diye bir dernek kurulabilir, tişörtler yapılabilir, sevilen bazı markalar ile "ayda petrol var" görüşü bir araya getirilebilir. "Ayda petrol olduğu" görüşünün ders kitaplarına konulması içinde artık baskıların yapılmasına başlanılabilir.

Bu arada "ayda petrol olduğu" görüşünü savunanlar başında birbirlerine atıfta bulunarak tezlerinin doğruluğunu kanıtlamaya başlarlar. Yani "ayda petrol var" görüşünü savunan Mehmet aynı görüşü savunan Ahmet'i tezinin doğruluk kaynağı olarak gösterebilir ve ayda bulunan petrolün dünya ekonomisinin yapacağı katkıların hayatı nasıl ucuzlatacağı, üretimin ucuzlamasıyla gelirlerin nasıl artacağı, küresel bir refah döneminin nasıl başlayacağına dair ekonomik araştırmalar artık yayınlanır ve televizyon programlarında tartışmaya açılır.

Kuracağımız psikolojik baskı ile "ayda petrol olduğu" na inanmayanları dahi bu görüşleri açıklamaktan korkar hale getirmeliyiz. Hatta bir kısmı "Tamam ayda petrol var, ancak arayacak isek de bunu onurumuzla arayalım" demeli, bu noktaya gelmelidirler.

Artık zafer bizimdir, çünkü doğru dürüst karşımızda kimse kalmamıştır. Enerji sektöründen emekli olan ve ayda petrol olduğunu savunanların desteğinin alınması önemlidir.

Ancak inanmayanların görüşlerinin kamuoyu ile inanmayanların ayda petrol olduğuna görüşlerini kamuoyu ile paylaşmaları rahatsızlık vericidir. Onların mümkün olduğu kadar az bu görüşlerini dile getirmeleri sağlanmalı.
"Yazık işte böyleleri de var. Ne yapalım? Onlarda sonunda gerçeği görecekler" şekilde onlara acıyarak bakılmalı ve bunların ayda petrol bulunmamasından çıkarı olan çevrelere mensup olduğu sürekli ve sürekli tekrarlanmalıdır. Halkın ayda petrol olup olmadığı konusunda ne düşündüğünü de ilgili olarak kamuoyu araştırmaları yapılmalı, bu araştırmalarda derneklerde "ayda petrol bulunursa iyi olur mu?" sorusu sorulmalı, "evet, olurdu" diyenlerin "ayda petrol bulunduğuna" inandıkları tekrar ve tekrar başında açıklanmalıdır.

Üniversitelere verilecek fonlarla üniversite öğrencilerinin bu konuda yazacakları makalelerle ilgili yarışmaları düzenlenmelidir. "Ayda petrol olduğunu" ileri sürenler mali olarak ödüllendirilmelidir. Onlar, bu görüşlerinde samimi olmasalar dahi, bir süre sonra bu görüşe inanmak ve hatta ayda petrol olduğunun kesin savunucuları olmak zorunda kalacaklardır. Aksi halde vicdanları kendilerini rahatsız eder. Böylece tezimizin en güçlü savunucularının da zaman içerisinde ortaya çıktığını göreceğiz.

Aslında halkın çoğunluğu bütün çabamıza rağmen bize inanmayacaktır. Ama kimse bize karşı örgütlü bir direnci temsil edemeyecektir. Aydınların büyük bir kısmı ayda petrol olduğuna inanmayacaktır ama toplum içinde yaptıkları açıklamalarda "ayda petrol bulunursa çok iyi olur" diyeceklerdir. Artık sonuca vardığımızı söyleyebiliriz". "Ayda petrol var" oyunu gerçekçi olmaktan uzak mı?

Şimdi Ermeni meselesinde, AB meselesinde olduğu gibi, "ayda petrol var" oyunu oynanıyor.
"Ayda petrol var" oyununu ben yazmadım. CIA nın bir ders kitabından aldım, internetten. Nasıl?

Bu konuda bu oyun kapsamlı, uzun vadeli, ısrarcı ve bilimsel yöntemler kullanılarak uygulamaya konulan bir psikolojik operasyondur. Karşınızda olanlar bilim ve hakikat aşığı bir kaç bilim adamı değil, yabancı istihbarat servislerine değişik nedenlerle çalışan emperyalizmin kiralık ajanlarıdır. Meselenin bir demokrasi ve fikir özgürlüğü meselesi olarak sunulması büyük bir soytarılıktır.

Düşman karargahlarının hazırladığı ve finansmanı sağladığı yıkıcı faaliyetler fikir özgürlüğü ve demokrasi kapsamında formel (biçimsel) olarak alınsa dahi gerçek niteliği asla gözden kaçırılmamalıdır. Türkiye'ye karşı başlatılan ermeni soykırımı psikolojik operasyonu AB süresince Türkiye'nin federalleşmesi projesinin bir parçası olan kültürel savaşın alt kompetanıdır. Bu kültürel savaşın diğer parçasını ise Fener Rum Patriğinin Ekümenik konuma oturtulması çalışmaları oluşturuyor ki, bugün bunun üzerinde durmuyoruz.

Operasyonun psikolojik hedefi Türk milletini tarihinden koparmak ve özgüvenini sarsmaktır. Orta ve uzun vadede ise Ermenistan ve dünya Ermenilerinin tazminat ve toprak taleplerine zemin hazırlamaktır.

Bu çerçevede sözde Ermeni soykırımı tezini Türk toplumuna kabul ettirmek için çalışmalar başlamıştır. Türklerin Ermenileri soykırım ile yok etmek için planlı bir süreci 1915'te yürürlüğe koyduklarının propagandası Türk toplumuna bir psikolojik harekât kapsamında kabul ettirilmeye çalışılmaktadır.

Önümüzdeki aylarda ve yıllarda Türkiye'nin gündeminde Ermeni meselesi değişik boyutlarda yer alacaktır. Türk devlet ve toplumu sözde soykırımı kabul edecek şekilde olgunlaştırılmaya çalıştırılacaktır. Annelerimizin ve eşlerimizin çok kullandığı bir kelime vardır, mutfakta, "kulak memesi kıvamına getirmek". Beyinlerimiz "kulak memesi kıvamına" getirilmeye çalışılıyor efendim şimdi.

Birinci adım:
Her şey kitabına uygun olarak yapılıyor. Psikolojik operasyonları yönetmeliklerinin mutlak anlamda uygulandığını görüyoruz. Önce Ermeni tezini savunan kitapevleri kuruldu Türkiye"de. Bir kaç yıl içince birinci hamlede 70'in üzerinde ermeni tezini dolaylı ve dolaysız destekleyen kitap çıkarıldı. Son bir sene içinde bu kitap sayısının adedi 100'ü aştı. Sonra AB "Ermeni soykırımını kabul etmeniz tam üye olmak için şart değil ama kabul ederseniz iyi olur" açıklamasını yaptı.

Fransa ise "benim için ermeni sorununun kabul edilmesi ön şarttır" dedi. Şimdi AB üyesi ülkeleri tek tek Fransa"nın Ermeni meselesine benimsediği tutumunu kabul ettirme sürecine girdiler. Böylece sorun AB dışında AB ülkelerinde Türkiye'nin aleyhine çözülecek bir zemin oluşturuyor.

Bu arada Almanya iyi polis görevini üslendi, oysa Almanya AB içinde ermeni tezinin gizli motoru olmak durumunda. AB süresince Türkiye'ye gelen batılı operasyoncular ermeni meselesiyle ilgili tespitlerini Türk toplumuyla paylaşmaya başladılar.



Cüneyt Ülsever bunlardan bir tanesini 19 Mart tarihli yazısında özetledi ve tezler şunlardı:

1. Ne yapmış olurlarsa olsun, mağdur taraf Ermenilerdir.

2. Ermenilerin Ruslarla iş birliği yapmış olduklarını kabul etsek dahi masum Ermenilerin öldürüldüğü şüphe götürülmez.

3. Mesele Türkiye'nin iddia ettiği gibi tarihçilerin değil, siyasetçilerin işidir. 17 Aralık sonrasında AB - Türkiye ilişiklerinde yeni bir şart haline gelmiştir.

4. Ermeni diasporası ve Türkiye'deki istemeyizciler suçlular bir rant ekonomisi oluşturmuşlardır. Çözüm istemiyorlar. Oysa Türkiye'de bir rant ekonomisi yok Ermeni meselesinde. Olsaydı, ben bilirdim. Türkiye'deki ilk ermeni enstitüsünü kuran benim. Ve Türkiye'de ermeni konusunu çalışan insan sayısı çok az devlet bu işin arkasında değil, özel sektör ise ermeni meselesiyle ilgili en ufak bir çalışmayı dahi desteklemiyor. Bu konuda kapısını çaldığım işadamları "bizi ermeni teröristleriyle karşı karşıya getirmeyin Ümit Bey" diye nazik bir cevap verdiler bana....

5. Ermenistan'ın ekonomisinin kurtuluşu Türkiye'nin kapılarını açmasına bağlıdır.

6. Türkiye büyük devlet olarak bu jesti yapmalıdır.

Hep bize söylenen şey

7. Kars ve Iğdır halkı ermeni sınır kapısının açılmasını istemektedir.

Bunlar AB temsilcilerinin Türkiye'nin önüne koyduğu argümanlar.
Bu argümanlar birlikte üçüncü adımın atıldığını görüyoruz. İçerden ve dışarıdan müdahalelerle psikolojik operasyonun alt yapısının oluşturulmasından sonra aniden AB ermeni meselesini tartışın dedi ve sanki bütün televizyonlarımızda ermeni meselesi tartışılmaya başlandı.

Sanki ermeni televizyonunda Türk tezi anlatılıyormuş gibi objektiflik adına ermeni soykırımını, sözde soykırımı, savunan bilim, yani operasyon adamları ortada dolaşmaya başladı. Boğaziçi Üniversitesinde alternatif ermeni konferansı düzenleme kararı alındı ve toplantı, bildiğimiz gibi, bir süre sonra Bilgi üniversitesinde gerçekleştirildi. "Evet, biz yaptık. Biz Türkler çok kötüyüz. Ermenileri kestik" hezeyanlarıyla bilimsel toplantı görünümünde bir toplu ayinin sergilendiği bütün Türk toplumu gördü.

Konferansın davet metninde şu satırları okumakta hiç şaşırtıcı değildir. Konferans düzenleyicileri bu yeni oluşumun ortak faydasını vicdanı bir sorumluluğun idraki olarak ifade ediyorlar. Bu yalnız bilimsel gerçeklikte açısından veya dünya vatandaşlığı nezdinde bir sorumluluk değil, ülkemize, toplumumuza ve demokrasimize karşıda bir sorumluluktur deniliyordu.

Ancak toplantı toplumdan gelen tepki üzerine iptal edilince toplantıyı düzenleyen profesörlerden bir tanesi şu açıklamayı yaptı: "Biz amacımıza ulaştık". Demek ki, amaç konferans değilmiş. Çünkü şu ana kadar ben dünya tarihinde, hiç düzenlenmeden amaca ulaşan profesör, bilimsel konferans hatırlamıyorum.
Bu ancak psikolojik operasyon sonucu.

Bu arada konferansın amacına karşı olanların büyük bir kısmı yanlış bir demokrasi algılaması ve kompleksi içindeler. Kusura bakmayın. "Her şeye rağmen yapılsaydı iyi olurdu" görüşünü savundular. Evet, bir düğün salonunda yapılsaydı, kabul edilebilirdi. Ancak bir üniversitede asla.

Demokrasi başkalarının görüşlerine ve eylemlerine saygı duymamızı gerektirir muhakkak. Ancak tecavüze uğrayan bir insan saldırgana saygı duymaz ve ona gereken cevabı vermek durumundadır. 

Ben kişisel olarak kendimi Türkiye'nin ve Türk milletinin milli varlık ve menfaatlerine karşı saldırgan ve işbirlikçi bir tavır alan hiç kimsenin ve bu arada bizim Ermenicilerin görüşlerine en ufak bir şekilde saygı duymak zorunda hissetmiyorum.

Kıbrıs’ta yapılan, şimdi Ermeni meselesinde karşımıza konulmaya çalışılmaktadır. Sonunda Ermeni sözde soykırımının kabulü Türkiye için ön şart haline gelecektir. Dışarıda bu çalışmalar devam ederken, içeride de süreç devam edecektir.

Türk siyasetçileri, asker ve sivil bürokratlar buna hazırlanmak, halkı ise tepkisiz hale getirmek için bir süre daha yanlış çalışılması gerektiriyor. Bu amaçta önümüzdeki dönemde Türk tarihine yönelik kapsamlı bir karalama kampanyasının başlayacağına emin olabilirsiniz.

Bu kampanyanın en azından iki ayağı olacaktır. 
Birincisi tarihsel planda içimizde şüphe uyandırmak ve "galiba biz bu işi yapmışız" dedirtmek. 
İkinci ayağı ise AB tam üyeliği olmaz isek kaybedecek çok şey var. Üye olmak için kabul etmek gerekiyorsa kabul edelim gitsin düşüncesi.

Türk devleti ne yazık ki, bir bilim olan psikolojik savaş ve propaganda konusunda olağanüstü geri kalmıştır. Daha açık bir ifadeyle nasıl yapacağını bilmez, önemini de anlamamıştır. Türk devleti içinde bu konunun uzmanlarının ise kendilerini siyasal seçkinleri anlatamadıkları veya anlaşılmadıkları PKK ve Kıbrıs meselesinde çok açık ortaya çıkmıştır.

Düşman psikolojik ve propaganda savaş ve propaganda merkezlerinin kapsamlı operasyonları ve gelişmiş teknik uygulamaları karşısında ülkemiz ne yazık ki savunmasızdır. Ermeni meselesinde savunmayı devlet değil, artık örgütlenmiş Türk aydını omuzlarına almak zorundadır.

Bu noktada bize yol gösterecek olan aziz Atatürk'ün , "bu iddialar kesinlikle doğru değildir, iftiradır. Bunu yalnızca Batı'ya değil kendi yurttaşlarımıza da önemle ihtar etmek gereğini duyuruyoruz. Zira seyrek olmakla birlikte üzüntüyle işitiyoruz ki, milletimizin tarihini okumamış ya da milli hissiyattan mahrum kalmış olması gereken kimi kişiler yabancıların bize karşı ortaya attıkları suçlamaları ret etmekten başka bir de vatanlarını milletlerini özürlü göstermekten çekinmiyorlar. Hala salonlarını bize karşı konferans verdirtmek için yabancılara açık tutanlar var ve bu gibilere lanet" diyor Mustafa Kemal.

Ermenicilerin gerçek niteliği ortaya konulmalı ve onlara öyle davranılmalıdır. Bu davranış aşağılama, küçük görme, görmemezlikten gelme, küçümseme, tiksinti ve gerekirse en ağır şekilde milli zeminde hakaret etme olmalıdır. Esasen Türk hukuk sistemi bu davranışın bütününü emretmektedir.

Yargıtay 4’uncu Hukuk Dairesi 92 - 1200 361 ve 150015375 no’lu kararıyla bu konuda ortaya bir hukuk şaheseri koyuyor.

Hüküm şöyle: Anayasanın 176.ncı maddesi uyarınca onun başlangıç kısmı da metne dâhildir. Başlangıç bölümünün 7.nci fıkrası gereği olarak Türklüğün manevi değerlerine, ulusal çıkarlarına aykırı hiç bir düşünce koruma göremez".

Son fıkrayla değer ve çıkarlar Türk milleti tarafından Türk evladının vatan ve millet sevgisine emanet olmuştur. Milletime küfredene gereken en hakareti yaparım ve bu ülkede, bu anayasa çerçevesinde kimse bizi sorumlu tutamaz.

Türk milletinin çıkarlarının savunmanın yolu Ermeni meselesinde Türk halkını aydınlatacak televizyon programları, kitaplar, makaleler yayınlamak, sempozyumlar düzenlemektir. Tartışmalı, tartışmayı fikri zeminlerde deliller ve esasında gerçekleştirmeliyiz.

Ancak bu tartışmalar yapılırken Batı'nın soykırım suçlarını ortaya koyarak 1821 - 1920 arasında Kafkaslar ve Balkanlarda nasıl 5 milyon Türk'ün katledildiğini, 5.4 milyon Türk"ün sürüldüğünü artık tartışmalıyız. Kirli projelerin parçası olanlarına bedel ödetmeliyiz. Milli demokratik tepkiyle tarihimize hakaret edenlerle uğraşmak gerekiyor.
Ve son söz olarak:

50 Türk anası tecavüz edilmek üzere Akdamar adasına götürülürken Ermeni çeteciler tarafından, kendilerini Van gölüne atmışlar ve boğularak ölmüşlerdir. Benim teklifim, bu anaların isimleri elimizde var, Akdamar adasına bir anıt dikelim ve bu 50 asıl Türk kadınının adlarını oraya yazalım. Van şehri Ermeni çeteciler tarafından yok edilmiştir. Bu anlamda TBMM, Gaziantep ve Kahramanmaraş gibi, Van şehrine de bir isim vermeli ve bu isim "Şehit Van" olmalıdır ki, tarihsel bilincimizde Van'a ne yapıldığını tekrar ve tekrar hatırlayalım.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. 
Prof. Dr. Ümit Özdağ. şubat 2014






Tarihi 15 aralık 2005, yer İTÜ konferans salonu.
1.BÖLÜM





2.BÖLÜM




3.BÖLÜM



.........................



“TURİSTLERE TEZLERİMİZ ANLATILMALI”

-4-) Turizm, ülkemiz ekonomisine yaptığı katkılar, bu sektörün gelişmesinin büyümesinin Türkiye’ye sağlayacağı yararları hepimiz bilmekteyiz. Her yıl ülkemize on milyon civarında turist gelmektedir. Bu sayının önümüzdeki yıllarda daha da artacağı uzmanlar tarafından da belirtilmiştir. Geçtiğimiz yıl Türkiye’ye 370.000 Fransız gelmiştir. Ayağımıza kadar gelen bu insanlara ve diğer ülkelerden gelen turistlere, başta Ermeni soykırım iddialarına karşı tezlerimiz olmak üzere, Kıbrıs, Ege gibi ulusal davalarımızı uygun bir dille anlatacak kitapçıklar, birkaç sayfalık özet broşürler, değişik dillerde hazırlanarak sunulmalıdır. 

Bu çalışma için, Türkiye Rehberler Derneği başta olmak üzere bazı turizm örgütleriyle ortak hareket edilmelidir. Burada, rehberlerin önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Yabancı dillere hakim olan rehberler, ülkemizin tarihine, ekonomisine, sosyal yaşantısına dair bilgiler verirken, özellikle soykırım iddialarına karşı pratik bilgiler sunabilmelidirler. Ülkemizin çağdaş yüzünün gösterilmesinde rehberlerin katkısı yadsınamaz. Tatil psikolojisi içindeki insanlarla çok rahat ve samimi ilişkiler kurabilen rehberlerin, gerek bire bir ilişkiler sırasında, gerekse grup ortamlarında, ülkemizin acımasızca suçlandığını ve iftiralara maruz kaldığını anlatabilmeleri, kendilerini dinleyen turistleri etkileyebilmeleri ve tezlerimizi kabul ettirmeleri mümkündür. 


Unutulmamalıdır ki, Yunanistan, turizmin bu yönünü iyi tahlil ederek, rehberleri, ulusal davaların anlatılması konusunda görevlendirmiş, özellikle Türkiye ile olan sorunlarını her fırsatta anlatılmasını sağlamıştır. 


Önemli olan, dünya kamuoyuna bizim tezlerimizi götürebilmektir. Bunun için kullanılacak yöntemlerden biri de mutlaka bu olmalıdır. Bu konuda rehberleri kısa süreli de olsa bir eğitimden geçirmek büyük yarar sağlayabilir.






ve diğer önerileri



“FRANSA’DAKİ TÜRKLER 
FRANSIZ VATANDAŞLIĞINA GEÇMELİ”

-1- ) Başta Fransa olmak üzere, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın, bulundukları ülkelerin vatandaşlıklarına geçmeleri yönünde bir kampanya hemen başlatılmalıdır. 

Tüm dış temsilciliklerimiz, bu kampanyaya öncülük etmeli, bunun için Türk dernekleriyle sıkı ilişkiler sağlayarak, birlikte hareket etmelidirler. 330.000 göçmen işçi statüsünde, 90.000 ekonomik ilticacı ve 30.000 Fransız vatandaşlığına geçmiş Türk insanın, toplam 450.000 kişilik bir Türk topluluğunun bulunduğu Fransa’da, hızlı bir vatandaşlığa geçiş kampanyası gerçekleştirildiğinde, 400.000 Ermeniden oluşan diasporanın oy potansiyelini hedefleyen Fransız politikacıları, bundan böyle, Srasboğurg, Colmar, Montbeliard, Metz, Nancy, Orleans, Montargis, Chateauroux, Dreux gibi kentler ve Paris ile yakın banliyölerinde (Goussanville, Sarcelles, Garges, Clichy Sous-bois, St. Deniz, Aulnay, Enghien, Paris 2, 9, 10, 19, 20, Bölgeler) yoğun olarak yaşayan vatandaşlarımızı da dikkate almak zorunda kalacaklar, Türkiye aleyhine bu kadar kolay vermeyeceklerdir. 


Yine Türk vatandaşlarının doğum, Türkiye’den yapılan evlilikler ve aile birleştirmeleri gibi nedenlerle hızla artan nüfusu, en geç 10 yıl sonra Ermeni nüfusunun çok ama çok ilerisinde olacaktır. Fransa’da vatandaşlığa geçiş sürecinin bir yıl olduğu dikkate alındığında, beş yıl sonra bile, Türk asıllı Fransız vatandaşlarının sayısı, gücü, önemi, bu ülkedeki siyasal partiler tarafından büyük bir oy potansiyeli olarak değerlendirilmeye alınacaktır.



“ÜNİVERSİTELER BİLİMSEL 
ARAŞTIRMALARA YÖNELMELİ”

-2- ) Bazı üniversitelerimiz, Fransız üniversiteleriyle ilişkilerini kesmek, Fransızca öğrenimi yasaklamak gibi popülist tepki ve tavırlar yerine, asıl görevleri olan bilimsel araştırmalara dönerek, ülkemizin tezlerini anlatan, kitap, broşür vb. yayınlara önem vermeli, her üniversitemiz bir Fransız üniversitesiyle ilişki kurarak, Fransızca olarak çıkardığı yayınları iletmeli, bilgi akışını devamlı kılmalı, tezlerimizi içeren yayınların üniversite kütüphaneleri ve dokümantasyon merkezlerinde yer alması sağlamalıdır.


“SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNE DE GÖREV DÜŞÜYOR”

-3- ) Günümüzde, her şeyin devletten beklenmemesi gerektiği artık herkes tarafından bilinmektedir. Çağımızın en önemli yeniliklerinden biri de, sivil toplum örgütleridir. Bu tür örgütlenmeler, yalnız kendi ülkelerinde değil, ortak projeler yürüttükleri yabancı sivil toplum örgütleriyle, değişik ülkelerde de önemli çalışmalar yapmaktadırlar. 

Devletten devlete diyalog kuruluşunda zorluklar yaşanırken, sivil toplumlar arası diyaloglar çok kolay ve sorunsuz bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Başka bir deyişle, sivil toplum örgütleri, yurt dışında devletin birçok kuruluşundan daha etkin çalışmalar yapabilmekte, ülkeler arası, toplumlar arası ilişkileri rahatlıkla kurabilmektedir. Bu nedenle, ülkemiz sivil toplum örgütleri, Fransız sivil toplum örgütlerine yönelik bir kampanya başlatarak, ortak toplantılar, konferanslar, tarihi araştırmalar türünden çalışmaların ilk adımlarını atabilirler. 


Ermeni soykırım iddialarını araştıracak, arşivlerimizi kullanabilecek, tarafsız tarihçi ve araştırmacılardan oluşan komisyonların kurulmasına öncülük edebilir, onların çalışmalarını projelendirerek, dünya kamuoyuna yeni ve gerçek bilgilerin ulaşmasını sağlayabilirler. Bu süreci bir an önce başlatmak üzere tüm sivil toplum örgütleri çağrı yapılmalıdır.



“MİLLETVEKİLLERİ DEVREYE GİRMELİ”

-5- ) TBMM’de bulunan 550 milletvekilinden her biri, 550 Fransız milletvekili arasından, yazışmak, konuşmak ve görüşmek üzere bir milletvekili belirlemeli, direkt ilişkiler kurarak dostluklarını kazanmaya çalışmalıdırlar. Bu girişim, Fransız milletvekillerinin büyük bir bölümünde var olan ön yarıları kırabilmek ve kendi tezlerimizi kabul ettirmek bakımından yararlı olacaktır. oldukça zor gözüken bu çalışma, karşıdaki insanların kafalarında soru işaretleri oluşturabildiğinde bile başarıya ulaşmış sayılacaktır. Bu çalışma, daha sonra farklı ülkelerin parlamenterlerine yönelik olarak da yapılabilir. Başta Yunanlı parlamenterler olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinden parlamenterler, bu yöntemi kullanarak başarılı olmuşlardır.


SANAL PROPAGANDA ÖNERİSİ

-6- ) İnternet siteleri kurulması, var olanların güncelleştirilmesi ve zenginleştirilmesi, yurt dışındaki elektronik posta adreslerine, kısa, net çarpıcı ve etkileyici bilgileri sürekli yollamak, yabancı gazete ve dergilere küçük ilanlar vererek tezlerimizi anlatmak vb. yöntemler en çabuk akla gelen öneriler olsalar da, kullanılmalarında yarar vardır.


“EKONOMİK TABLO ORTAYA KONMALI”

-7- ) Fransa ya da başka bir ülkenin ürünlerini protesto etmek yerine, söz konusu ülkelerin, ülkemizde yatırımları, iş yapan şirketleri, satılan ürünleri, tüm bunların, o ülkelerin ekonomilerindeki yeri ve önemi, kazandırdığı para ve istihdam gücünü anlatan bilgiler, istatistikler ortaya koyularak, Ermeni Soykırım yasası gibi konuları gündeme getiren ülkelerin vatandaşlarına sürekli iletilmelidir. Bunun için de yine e-mail adresleri, faks numaraları, yazışma adresleri, basın ilanları yollarına başvurulmalıdır.


“ARŞİV KOLAY ULAŞILABİLİR HALE GETİRİLMELİ”

-8- ) Osmanlı arşivinin araştırmacıların kullanımına açıldığı sık sık tekrar edilmektedir. Bugüne kadar bu arşivde araştırma yapanların sayısına bakıldığında, böylesine önemli bir sahanın gerektiği gibi kullanılmadığı ortaya çıkacaktır. Osmanlı arşivini belli birkaç insanın kullandığı kaynak olmaktan kurtarıp, Başbakanlığa bağlı bu kuruluşu, süratle internet ortamına sokmak gerekmektedir. Çuvallar içerisinde bekletilen belgeler, başta İngilizce ve Fransızca olmak üzere değişik dillere çevirelerek, kurulacak internet sitesi aracılığıyla tüm dünyanın kolayca ulaşabileceği hale getirilmelidir. Osmanlı arşiv belgelerini içerecek bu sitenin tanıtımı da çok yoğun bir şekilde yapılmalıdır.


ERMENİ ENSTİTÜSÜ ÖNERİSİ

-9- ) Dışişleri Bakanlığı bünyesinde, üniversitelerin ve Ermeni meselesi konusunda uzman olan kişilerin katılımıyla bir “Ermeni Araştırma Merkezi” ivedilikle kurulmalıdır. Bu kuruluş, Ermeni meselesi hakkında yayınlar çıkarmalı, bu alanda Türkiye’nin politikalarını belirleyecek çalışmalar yapmalıdır.


FEDERASYON TEZİ

-10- ) Ülkemiz, yeni bölgeler stratejiler yönelerek, Fransa’dan başlayıp, diğer Avrupa Birliği üyesi ülkelere sıçrayacak olan yeni soykırım yasalarına karşı, Avrupa Birliği’ne uyarı üyesi ülkelere sıçrayacak olan yeni soykırım yasalarına karşı, Avrupa Birliği’ne uyarı olması için, Türkiye, KKTC ve Azerbaycan’dan oluşan bir federasyon tezini ortaya atarak, bu öneriyi tartıştırmalıdır. Bu seçeneğin, hem Ermenistan’ın çevrilmesi hem de egemenlik alanını Akdeniz’in tümüne yaymaya çalışan, bunun içinde Kıbrıs Rum kesimini tam üyeliğe kabul etmenin yollarını arayan AB’ye ihtar olması gibi yararları vardır.


“TÜRKİYE DE DİĞER SOYKIRIMLARI TANISIN”

-11- ) TBMM başa Fransa tarihinde yapılan soykırım olmak üzere, soykırım yasasını tanımaya niyetlenen, sömürgeci tarihe sahip ülkelerin yaptığı soykırımları da tanıyarak bu ülkelere yanıt verebilir.


KARDEŞ LOBİLERLE İŞBİRLİĞİ

-12- ) Avrupa’da yapılacak lobi çalışmalarında, bulundukları ülkelerin vatandaşı olan Azeri, Cezayir, Tunus, Fas, Arnavut, Boşnak asıllıların oluşturduğu kardeş lobiler harekete geçirilmeli, ortak hareket edilmelidir. Avrupa’da, çoğu İran vatandaşı olan, eğitim seviyesi yüksek, sosyal ilişkileri güçlü bir Azeri lobisi bulunmaktadır. Ermenilerin, Azerilere yaptıkları göz önüne getirildiğinde, bu lobiyle ortak hareket etmenin mümkün olduğu görülecektir. Aynı şekilde, Fransa, Belçika ve Hollanda’da bulunan Fas, Tunus ve Cezayir lobileri, geçmişte Fransız sömürgesi olarak yaşadıkları dönemde olanlardan dolayı, birçok Avrupa ülkesinde bulunan Arnavut ve Boşnak lobileri, Avrupa’nın gözleri önünde maruz kaldıkları Sırp saldırıları, baskıları ve uğradıkları katliamlar yüzünden Türkiye ile hareket edecek güçleri olarak değerlendirilmelidir. Bu lobilerin ortak oy ile hareket edecek güçler olarak değerlendirilmelidir. Bu lobilerin ortak oy potansiyeli, başta Fransızlar olmak üzere tüm Avrupa ülkeleri politikacılarının dikkatini çekecek ve önemli bir uyarı olacaktır. 


“EKONOMİK PROTESTO YANLIŞ”

Ekonomik yaptırımlar, ihalelere Fransız şirketlerini kabul etmeme, verilmiş ihaleleri geri alma, çok ilerlememiş ortak projeleri durdurmak gibi kararlarda, ülke olarak görebileceğimiz zararlar iyi etüt edilmeli, ekonomimizi yapacağı olumsuz etkiler dikkate alınmalıdır. Fransız halkını incitecek, karşımıza alacak, bu konuda tarafsız olan insanları karşı saflara itecek davranış ve protestobiçimlerine kesinlikle itibar edilmemesini de ayrıca sağlamak gerekmektedir.



GÜRBÜZ EVREN - 01.ŞUBAT.2012

.......................


Batı’nın hakkından Doğu Perinçek geldi

AİHM’nin, ‘Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır’ diyen Doğu Perinçek’i haklı bulması Türkiye’ye tarihi bir kazanım sağladı. Batı’nın soykırım iddiası artık geçersiz


AKP’nin 2013 yılı boyunca içte ve dışta Türk milletine kaybettirdiklerine karşın, 17 Aralık tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği karar Türkiye’ye bir zafer kazandırdı. AİHM  İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in Lozan’da “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” dediği için verdiği mahkûmiyeti bozdu. Karar Türkiye için  tarihsel bir kazanım oldu. AİHM ilk kez sözde “Ermeni soykırımı”nın tartışılmasını özgür bırakan bir karar verdi.


Türkiye’nin “Ermeni sorunu” çözmek üzere İşçi Partisi’nin başlattığı girişimlerle 200’ün üzerinde Türk aydını 2005 yılında İsviçre’nin Lozan kentine gitmiş ve Lozan Antlaşması’nın imzalandığı kentte “Ermeni soykırımı”nın tarihsel bir yalan olduğunu söylemişti. KKTC 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın da bizzat katıldığı eylemlere yurtdışında yaşayan binlerce Türk katılmış, Türkiye’nin tarihinin yargılamaya kalkanlara meydan okunmuştu. 


Perinçek’e hapis cezası

Bu eylemler ve konuşmalar üzerine Lozan Bidayet Mahkemesi 9 Mart 2007 tarihinde verdiği kararla Doğu Perinçek’in İsviçre Ceza Yasası’nın mükerrer 261. maddesinin 4. fıkrasına dayanarak, 90 gün hapis cezası karşılığı 9000 İsviçre frangı para cezasına çarptırmıştı. Doğu Perinçek, İsviçre’de yaptığı temyiz başvurusunun reddedilmesi üzerine AİHS’nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) AİHM’ye başvurdu. Yapılan başvuruda, “Doğu Perinçek’in düşüncesini ifade etme özgürlüğünün ırk ayrımcılığı gerekçesiyle çiğnenmesi ve mahkûm edilmesi AİHS’nin 10. maddesinin ihlalini oluşturmaktadır” denilerek İsviçre hakkında dava açıldı.

AİHM 17 Aralık 2013 günkü duruşmasında Doğu Perinçek’in talebini değerlendirdi. Perinçek’in 2008 yılında yaptığı başvuruyu haklı bulan mahkeme, İsviçre’nin AİHS’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10’uncu maddesini ihlal ettiğine karar verdi, İsviçre’yi mahkûm etti. 


Türkiye’ye kazandırdıkları

Perinçek kararı Türkiye’ye büyük bir zafer kazandırmış oldu. Avrupalı devletlerin Türkiye karşıtı soykırım tezleri uluslararası alanda ellerinden alındı. 

Çünkü söz konusu karar, Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler açısından da bağlayıcı oldu. Mahkeme parlamentolarından “Ermeni soykırımı” kararları  çıkaran Avrupa devletlerine “tarihsel konularda hüküm veremezsin” demiş oldu. 



Başta İsviçre ve Fransa olmak üzere, sözde soykırımın inkârını suç sayan yasal düzenlemeleri bulunan ülkeler, AİHM’nin bu kararı sonrasında yeni yasal düzenlemeler yapmak durumuyla karşı karşıya kaldılar. 

BASIN




Ankara'da Perinçek kararını Hollande'e anlatan olmadı mı?

Emekli Büyükelçi Onur Öymen, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande'ın Çankaya Köşkü'ndeki basın toplantısı sırasında sözde soykırımı inkar yasası ile AB Çerçeve yasasının uygulanmasına ilişkin ısrarına işaret ederek, "Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) Doğu Perinçek davasında aldığı karar bu 'Çerçeve Kararı'nı anlamsız hale getirdi. Ankara'da Hollande'a bu durum anlatılamadı mı? Yoksa kabul etmek mi istemedi?" dedi. Öymen, şöyle devam etti: "Hollande'ı sözde Ermeni soykırımını inkarı suç sayan yasa değişikliğini desteklediği biliniyordu. Anayasa Konseyi Meclisin bu amaçla çıkarttığı kararı engelledi. Gene de Hollande'ın bu konudaki tutumundan vazgeçmediği görülüyor. Ziyaret sırasında AB'nin Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığıyla ilgili 2008 tarihli Çerçeve Kararının uygulanabileceğinin işaretini verdi. Bu çok tehlikeli bir durum yaratabilir.


Zira o kararda, BM'in 1948 tarihli sözleşmesine aykırı olarak AB üyesi ülkelerin hükümetlerinin, kendi milli mahkemelerine, bir olayın soykırım olup olmadığını kararlaştırma yetkisi verebileceğini öngörüyor. Yani Fransız Hükümeti isterse, bir Fransız mahkemesi 1915 olaylarını soykırım olarak nitelendirebilecek. Oysa AİHM'nin Perinçek davasında aldığı karar bu Çerçeve Kararını anlamsız hale getirdi. Bu kararın ilgili hükümlerinin iptal edilmesi gerekiyor. Ankara'da Hollande'a bu durum anlatılamadı mı?"


Öymen, "Türkiye güzel sözlerle avutulacak bir ülke değildir" değerlendirmesini yaptı.




ve Talatpaşa Komitesi'nin açıklaması : link


..............




AIHM KARARINA, EMPERYALİSTLER VE 
TÜRK KARŞITLARI HEMEN İTİRAZ ETTİLER 

TARİHİMİZE HAKARET EDENLERE 
GEREKLİ CEVAPLAR NE ZAMAN VERİLECEK?


Scholars Call for Reexamination of ECHR Judgment on Genocide Denial Case


February 16, 2014


Highlight ‘Historical and Conceptual Inaccuracies’ in Court Decision


BOSTON, Mass. (A.W.)–Concerned genocide scholars issued an open letter highlighting ”historical and conceptual inaccuracies” in the European Court’s decision on Dogu Perinçek v. Switzerland, and called on the government of Switzerland to request a reexamination of the Court’s judgment.



full text of the letter, released on Feb. 14/2014




ŞÜKRÜ SERVER AYA'NIN BU MEKTUBA CEVABI

An Open Letter to:
Madame la Conseillère fédérale
Simonetta Sommaruga
Cheffe du Département fédéral de justice et police (DFJP)
Palais fédéral ouest
CH-3003 Berne

After having read the European Court’s decision on Dogu Perinçek v. Switzerland (ECHR. 370, 230, 17 December, 2013) we, as concerned genocide scholars, believe it imperative to respond to historical and conceptual inaccuracies that are articulated in the decision, and we believe those inaccuracies have serious ethical and social significance. 


History and LAW cannot be based on what “so called – self appointed <genocide scholars> think or believe, in particular when some of the signatories have stained biographies: 

LİNK
LİNK

Historical facts have to be asserted on “irrefutable authentic documentation” and not on hearsay or opinions.

We do not take issue with the notion of freedom of expression; something that scholars agree is most often an essential part of open, democratic society. 

This sentence proves the absurdity and logical impairment of scholars who favor “not what the law”, but “scholars say or agree”!  
We are, however, concerned about elements of the Court’s reasoning that are at odds with the facts about the historical record on the Armenian genocide of 1915 and at odds with an ethical understanding of denialism. 

The word “denialism” (fabricated like the genocide allegation) does not appear in dictionaries, but we have plenty definitions such as “lie – distortion – treason etc.” which are acts punishable by laws and in particular by States during wars. Scholars must first explain if they respect the following written evidences or refute with contradictory documentation.

1- League of Nations General Secretary Sir Eric Drummond “note verbale” dated March 1, 1920 confirming that “Further, in Turkey, minorities were often oppressed and massacres carried out by irregular bands who were entirely outside the control of the central Turkish Government”. 

2- League of Nations General Secretary F. Nansen’s declaration on 21.9.1929 in the Official Gazette:
“The Armenians fought for the Allied Powers. Two hundred thousand sacrificed their lives for the cause of Entente.”

3- Russian Magazine  “Revolutionist East” No’s 2-3, 1936  Editorial by Russian Armenian historian A.A. Lalaian, p.96-97: It indicates that during the Dashnakist Republic, 1918 to 1920; in Armenia, populations died of starvation and epidemics as follows:  Armenians, from 885.000 down to 690.500 =
(Loss 22% = 195.000, Turks 77%, Kurds 98 %.)

The decision asserts that: 1) “genocide as a precisely defined legal concept was not easy to prove”; 2) “the Court doubted that there could be a general consensus as to the events such as those at issue, given that the historical research was by definition open to discussion and a matter of debate, without necessarily giving rise to a final conclusion or to the assertion of objective and absolute truths”; the court uses the phrase “heated debate” in referring to the current political context surrounding the Armenian genocide. 

First, it is the overwhelming conclusion of scholars who study genocide (hundreds of independent scholars, who have no affiliations with governments, and whose work spans many countries and nationalities and the course of decades) that the Ottoman mass killings of Armenians conforms to all the aspects of Article 2 of the U.N. CPPC definition of genocide.


[Laws are not interpreted or applied by vague statements such as <overwhelming conclusion of scholars>. “Mass killings of Armenians” are not supported by any acceptable documentary evidence.  The very opposite is asserted by the U.S. Nat. Archive Ref. 184.021/175 report of 16.08.1919 and the US Senate Res. No.266, April 13, 1920 “Report of the American Military Mission to Armenia”. Also, the “Memorandum” dated 12.02.1919 given by the Armenian Delegation to Paris Peace Conference  on 26.02.1919, quotes on P.6: 

< The Armenians have shed floods of blood to achieve this independence … the blood of volunteers and soldiers …who fought to the sides of the Allies… Armenian volunteers fought on all fronts, in France, in the Foreign Legion, by their bravery, etc.  For more details see book by their hero, the “brave Armen” (Dr. G. Pastermadjian),  “Why Armenia Should be Free” Boston, 1919. 

In 1997, the International Association of Genocide Scholars (IAGS), the major body of scholars who study genocide, passed a resolution unanimously recognizing the Ottoman massacres of Armenians as genocide. The International Center for Transitional Justice (ICTJ) prepared an analysis for the Turkish Armenian Reconciliation Commission (TARC) in 2003, stating that “the Events [of 1915] include all of the elements of the crime of genocide as defined in the Convention (UNCPPCG).

The (IAGS) should have made reference better to the 60th Anniversary of the Genocide Convention in 2008, remembering that a special “rapporteur assistant” to the U.N. General Secretary was appointed in 2004 and all demands should be directed there first. The following understanding was resolved in this convention:

 <The prosecution must prove that the defendant had “specific intent” or dolus specialis to destroy one of the mentioned groups as such… As a result if specific intent is not found, then the act will not be genocide.>  

The IAGS scholars seem to be unaware of this convention or the League of Nations statements; they further feel self-authorized to condemn a nation in absentia, without an international court or not even asking for an opposing view! Justice by law in absentia, is praised by scholars(?)

In 2000, 100 leading Holocaust scholars signed a petition in The New York Times affirming the events of 1915 were genocide and urging worldwide recognition. An Open Letter from the IAGS to Turkish Prime Minister Erdogan, in June, 2005, enjoined the Turkish government to own up to “the unambiguous historical record on the Armenian genocide.

  IAGS Scholars are so much carried away by their “knowledge and authority” that they are not even aware of P.M. Erdogan’s speech in the 2005 European Security Conference in Munich addressing to all members countries including the Armenian Minister Mr.Oskanian. This open speech is still not answered officially by any party. See: LİNK


” The only three histories of genocide in the 20th century that genocide-studies theorists (such as William Schabas) agree on are the cases of the Armenians in Turkey, in 1915; the Jews in Europe, in 1940–45; and the Tutsis in Rwanda, in 1994. The destruction of the Armenians was central to Raphael Lemkin’s creation of the concept of genocide as a crime in international law, and it was Lemkin who coined and first used the term Armenian Genocide in 1944.  
 

Raphael Lemkin’s words is not over the U.N. rules. He was whispered “Armenians” only in 1948 at the time of Nuremberg Trials. He was even unaware of the 22.000 men Armenian Legion in the Nazi Army (serving to round up his kinsmen)! 
See : LİNK


The idea put forth by the Court that crimes of genocide may only apply to the events in Rwanda and at Srebrenica because they were tried at the ICC is incomplete. Crimes of genocide have been assessed as historical events by scholars for decades now, and both the crimes committed against the Armenians by the Ottoman Turks in 1915 and those committed against the Jews of Europe by the Nazis in the 1940s were deemed genocide by Lemkin. As legal scholars have noted, crimes of genocide can be tried retroactively, and William Schabas has pointed out that in the Eichmann trial in Jerusalem, in 1961, the word genocide was used retroactively to designate crimes committed against the Jews.
 

 Why do scholars hide behind words without evidence and the claimants avoid applying to an international tribunal as guided by the new U.N. interpretations? On May 19, 1985 a group of 69 American Historians and Scholars had signed an open letter to the U.S. Congress, renouncing the genocide claims. (Later many were blackmailed, lost their jobs, and had to draw back their signatures). So, names and number of scholars have no significance, when we are debating over documents and not about opinions. 

Further, under Article 10, “the Court clearly distinguished the present case from those concerning the negation of the crimes of the Holocaust. . . . because the acts that they had called into question had been found by an international court to be clearly established.” We would note that the perpetrators of the Holocaust were prosecuted at the Nuremberg Trials (1945–46), not for the crime of genocide, but for “crimes against humanity,” even though Raphael Lemkin had previously created the term “genocide.” The Armenian case, contrary to the Court’s assertion, does have a clear legal basis for its authenticity. First, “crimes against humanity” was the very phrase coined by France, the United Kingdom, and Russia in their 1915 joint declaration in response to the massacres of the Armenians by the Ottoman Turkish government. After WWI, the Ottoman government convened military tribunals (1919–20) to try 200 high-level members of the military and government for premeditated mass murder of the Armenian population. 

The Ottomans had court-martial over 1600 cases of wrong doings during the relocation in the first half of 1916. Some 400 were found innocent, the rest were sentenced to heavy penalties including 67 executions by hanging.  The 1919-1920 “Kangaroo Court Tribunals”, sentenced all who had started the National Resistance. The Scholars also do not mention that some 144 Ottoman Dignitaries were interned in Malta for over two years to be put on trials, but all of them had to be returned because no documentary evidence could be found for even an indictment. Surprising, how “honest or neutral” these scholars prove to be, by overlooking clear facts!

 The ICTJ decision of 2006 also affirms such a legal basis.

The Court also decided, on the basis of Article 17 (prohibition of abuse of rights), that “The rejection of the legal characterization as ‘genocide’ of the 1915 events was not such as to incite hatred against the Armenian people.” Yet the ECtHR states (para 19) that “the negation of the Holocaust is today the principal motor of anti-Semitism.” We would note similarly that the denialism of the Armenian genocide in Turkey resulted in the assassination of Armenian Turkish journalist Hrant Dink, and has resulted in violence to others in Turkey.  


The murder of Hirant Dink, by a young fanatic (and which act was protested by over 100.000 Turks marching on street) has no relation whatsoever with genocide. Yet, over 250 acts of international terrorism with 42 Turks (mostly diplomats) were killed is directly related to fanatical grudge: SEE  LİNK   / ALSO SEE  LİNK


In referring to the Armenian genocide as “an international lie,” Mr. Perençik reveals a level of extremism that belies all sense of judgment. We believe that the Court makes a misstep when it privileges Turkey’s denialism (a country with one of the worst records on intellectual freedom and human rights over the past decades) as a “heated debate.” 

Racial discrimination over a historical research! What has the country’s present intellectual freedom has to do with historical events a century ago? Do the scholars mean that crime can become hereditary and contagious! 

As the IAGS has written in an Open Letter on denialism and the Armenian genocide (October, 2006), “scholars who deny the facts of genocide in the face of the overwhelming scholarly evidence are not engaging in historical debate, but have another agenda. In the case of the Armenian Genocide, the agenda is to absolve Turkey of responsibility for the planned extermination of the Armenians—an agenda consistent with every Turkish ruling party since the time of the Genocide in 1915. Scholars who dispute that what happened to the Armenians in the Ottoman Empire in 1915 constitutes genocide blatantly ignore the overwhelming historical and scholarly evidence.”  

 These slanders stand unsupported by even one authentic document. The Armenian archives are kept closed and so called scholars, never would sit at a table to debate history based on “judicially valued documents”, proves the on going insincerity.

As noted genocide scholar Deborah Lipstadt has written: “Denial of genocide whether that of the Turks against the Armenians, or the Nazis against the Jews is not an act of historical reinterpretation . . . . The deniers aim at convincing innocent third parties that there is another side of the story . . . when there is no other side.”

 Mrs. Lipstadt, speaking of Armenians and Nazis, should have made reference to the General (butcher) Dro’s dedication to Hitler, referring to an Armenian writer,  see: LİNK


 We believe that the Court’s decision and reasoning contributes to denialism and this has a corrosive impact on efforts for truth and reconciliation, and ethics.  

Sounds like arrogance or inversion of facts?

We believe it important that the government of Switzerland request a reexamination of the Court’s judgment in this case. 

 Conclusion: <IAGS Scholars> have given their names and titles to impress th readers, instead of clear cut irrefutable documents of judicial merit.


Truthfully,
Sukru Server Aya (Truth defender)   
Ulku Bassoy (Ret. Ambassador)







Ermeni Meselesi ve Görüşler


diğer makaleler; 
Ay'da Petrol Var ; Pontus ayağı


Yunanistan'da Pontus Törenleri




....



"Düşmanım, düşmanlığından vazgeçinceye kadar, ben de onun amansız düşmanıyım"


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK








.....