Translate

mehmet perinçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehmet perinçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2016 Pazartesi

Taşnaklar, kanlı elleriyle binlerce Türk'ü yok ettiler.








 "Türklere karşı en etkili yol, çarpışmadan sonra sağ kalanlar kuyuların içine tıkmak ve ağır kayalarla ezmek."


Basar-Geçar'daki Türk nüfusu ayırt etmeden imha ettim. Bazen kurşunlara yazık olmasın dersin ya. Bu köpeklere karşı en etkili yol, çarpışmadan sonra sağ kalanları toplayıp kuyuların içine tıkmak ve bir daha dünyada bulunmamaları için yukarıdan ağır kayalarla ezmek. Ben de öyle yaptım. Bütün erkekleri, kadınları ve çocukları topladım, 
benim tarafımdan atıldıkları kuyuların içinde kayalarla ezerek hepsinin hayatına son verdim.*


*A.A.Lalayan, "Kontrrevolyutsionnaya Rol Partii Daşnaktsutyun", İstoriçeskie Zapiski, No.2,s.101,1928; 
A.A.Lalayan, "Kontrrevolyutsionnıy "Daşnaktsutyun" İ.İmperialistiçeskaya Voyna 1914-1918 gg.", Revolyutsionnıy Vostok,No.2-3,s.92 vd,1936








"Taşnaklar, kanlı elleriyle binlerce Türk'ü yok ettiler."


Şerefsiz Taşnak "cumhuriyetinin" kısa döneminde Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye'yle yapılan savaşlar, Taşnakların kanlı elleriyle binlerce Türk'ü yok ettikleri ve köylerini yakıp küle çevirdikleri Zangezur, Şarure, Daralgöz, Megrı, Arbaba, Zangibazar, Büyük Bedi'deki Türk köylerinde yaşanan vahşilikler, katliamlar, yağmalar hâlâ akıllarda.

Askerlde yaltaklık, dalkavukluk, keyfiyet, yağma psikolojisi, başkasının hesabından yaşama, suçsuz ve çaresiz 
kişileri öldürme psikolojisi kökleşmişti.*


*T.Haçikoglyan'ın Sovyet Ermenistanı Kızıl Ordusu Avcı Tümeni'nin kuruluşunun10.yıldönümü dolayısıyla Kızıl Ordu tarafından basılan kitapçığından (10 Let Armyanskoy Strelkovoy Divizii, s.4-6, İzdatelstvo Polit. Uprav. KKA,Tiflis,1930)

Rus Devlet Arşivlerinden 100 Belgede Ermeni Meselesi
Mehmet Perinçek,2007




*



Iğdır'ın Tuzluca ilçesine bağlı Gedikli köyü
Ermeni çetelerince 1915-1919 döneminde neredeyse köyde yaşayanların tamamının katledildiği Gedikli, Ermenilerin Doğu Anadolu'da Müslüman Türk nüfusuna uyguladığı katliamların en büyük kanıtı durumunda.

Türk Tarih Kurumunca 2003 yılında yapılan kazı çalışmalarında öldürülerek toplu gömüldükleri tespit edilen 96 kişinin torunları, Ermeni çetelerinin katliamlarını anlattı.

Gedikli Muhtarı İsmet Kovan, asılsız soykırım iddialarına karşı asıl katliamı yapanların Ermeniler olduğunu ifade ederek, "Onların da bizim gibi bu anıt gibi ellerinde delilleri varsa desinler 'Türkler bizi katlettiler. Burada kazı yaptılar, öldürülenlerin hepsi Müslüman çıktı. Kucağında çocuk olduğu anlaşılan kadın kemikleri bile çıktı. " dedi.





ve başka bir toplu mezar
Atatürk Üniversitesi Türk-Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi Müdürlüğü ile Erzurum Müze Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen Tepe Köy toplu mezar kazısında Müslüman Türklere ait 50’den fazla şehidin iskeletine ulaşıldı. 

İlk toplu mezar kazısını Iğdır’ın Oba köyünde yapıldığını anlatan Başaran, şöyle devam etti: “Iğdır’ın Oba köyündeki kazı gerek yerli gerekse uluslar arası kamuoyunda ve basında geniş bir yankı uyandırdı. Bunun üzerine yapılan çalışmalarla Anadolu’nun birçok yerinde toplu mezar yerleri tespit edildi. Toplu mezar kazılarının bölgede devam ettirilmesinin amacı yıllarca Ermeniler tarafından değişik zamanlarda ve zeminlerde dile getirilen ve getirilmeye devam eden soykırım iddialarının gerçek yüzünü ortaya koymak, görmek istemeyen gözlere, gerçekleri, somut veriler ortaya koyarak göstermektir. Yaptığımız kazı ile tarihi elim bir olayı arkeolojik ve tarihi materyalle destekliyoruz. Bu çalışmaya başlamadan önce arşiv belgeleri tekrar tarandı. Daha sonra arazi çalışması yapıldı. Yaşayan canlı tanıkların bilgilerine başvuruldu. Sonra da kazıyı gerçekleştirdik. Şimdiye kadar tarafımdan 11 toplu mezar kazısı gerçekleştirildi. Bu kazılarda, tanıkları ve tarihi bilgileri destekleyen bulgular elde edildi. Çok sayıda Kuran’ı Kerim parçaları, Enam denilen küçük dua kitapları, ay yıldızlı tabakalar, tespihler ve buna benzer 
Türklerin kullandığı eşyalar ortaya çıkarıldı.”

On bir toplu mezar kazısının hiçbirinde tek bir silahın ortaya çıkarılmadığını anlatan Başaran, konuşmasını şöyle tamamladı: “Kazı yaptığımız toplu mezardaki bazı kafatasların ve kemiklerin üzerinde darp izleri görüldü. Bu veriler ölen kişilerin tamamen silahsız insanlar olduklarını bize gösteriyor. Dolayısıyla, Ermenilerin iddia ettiği gibi, bir soykırım uygulanmışsa, bu doğrudan Müslüman Türk ahaliye uygulanmıştır. Biz, işin arkeolojik, bilimsel kısmını ele alıyoruz burada. Siyasetçiler ayrı bir şey söyleyebilir, o bizi bağlamaz. Biz, bilimsel kazılarla tarihin gerçeklerin ne yönde oluştuğuna ışık tutmaktayız. 
Tepe Köyde de tarihsel olarak bilineni somut verilerle kanıtlamış olduk.”

KÜRKÇÜOĞLU: 519 BİN MÜSLÜMAN TÜRK ÖLDÜRÜLDÜ

Kazı ekibinin önemli ismi Türk-Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi Müdürü Doç. Dr. Erol Kürkçüoğlu da yaptığı değerlendirmede, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaptıkları araştırmalarda 185 toplu mezar yeri tespit ettiklerini, 
Ermenilerin bu dönemde 519 bin Müslüman Türk’ü öldürdüklerini söyledi.

Kürkçüoğlu, “Toplu mezarlardan on birinde bilimsel kazı yaptık ve sonuçlarını bilim dünyasına Atatürk Üniversitesi’nin bir çalışması olarak sunduk. Şüphesiz tarih bir belge bilimidir. Belgeye dayanmayan tarih anlayışı bugün geçersizdir. Yalanlarla, yalancı tanıklarla kimse tarih yapamaz ve yazamaz. Bu tür çabalar güneşi gören karın yok olması gibi, 
yok olmaya mahkûmdur.” dedi.

“Biz, bilim adamları olarak diyoruz ki, Ermeni çeteleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 1915-1918 yılları arasında 519 bin Müslüman Türk vatandaşını katlettiler. Bunun belgelerini, bilgilerini bir bir ortaya koymaya devam ediyoruz. Tepe Köy’de de 150 civarındaki şehitten, erkeklere ait, 60 kişinin toplu mezarını bugün gün yüzüne çıkardık. Müslüman Türklerin nasıl hunharca katledildikleri gerçeğini bir kere daha dünya kamuoyuna gösterdik” diyen Kürkçüoğlu, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Türk-Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi konuyla ilgili bugüne kadar çok sayıda bilimsel yayın yaptı. Şehit edilen yüz binlerce Müslüman Türk’ün isim listeleri, köylerine, mahallelerine varıncaya kadar, nerede ve nasıl katledildiklerine dair bilgilerin büyük bölümünü yayınladık. Osmanlı Devleti’nin, o yıllarda, askerleri yedi cephede savaştığından Anadolu halkı korumasız ve savunmasız kaldı. Ruslarla birlikte hareket eden Ermeni çeteleri, Özellikle Ermeni komutan Antranik’e bağlı Taşnaklar, bu katliamları gerçekleştirdi. Ana yola yakın köyler bu felaketi çok derinden yaşadılar. Bazı köylerin ahalisi son ferdine kadar yok edildi. Bazı köylerde bir iki kişi kurtulabildi. Bugün tüm bunların bilgisine sahibiz. Tepe Köy’de biri kadınlara diğeri erkeklere ait iki toplu mezarımız var. Şu anda erkekler ait olan toplu mezarı kazdık ve faciayı ortaya çıkardık. Yol güzergâhında olan Tepe Köyün halkı Anadolu’nun diğer köylerindeki ahali gibi tamamen savunmasız bir durumdaydı. 150 kişilik bir Ermeni Taşnak çetesi köye gelerek kadınları bir tarafa erkekleri bir tarafa toplayıp bu faciayı gerçekleştirdi. O günlerde Erzurum’daki Rus Topçu Birliği’ne komutanlık eden Yarbay Tverdohlebof, Tepe Köy katliamını Nisan 1918’de yayınladığı hatıratına almış ve ayrıca rapor olarak da hükümetine bildirmiştir. Hadiseden kısa süre sonra Erzurum’a gelen Emniyet Genel Müdürlüğü Tetkik Heyeti Başkanı Abdullah Bey ve üç kişilik heyeti de Tepe Köy’ü ziyaret etmiş, toplu mezarların tespitini onlar da yapmıştır. 11 Mart 1918’de Halit Paşa Komutası’ndaki köye ulaşan Türk birlikleri de gene buradaki felakete tanıklık etmiş ve gerekli tespitleri yapmışlardır.”

REKTÖR KOÇAK: GERÇEĞİN BİR KESİTİ DAHA ORTAYA ÇIKTI

Tepe Köy’e gelen ve kazı bölgesini ziyaret eden Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hikmet Koçak’da, yaptığı değerlendirmede, dünyanın hiçbir ülkesinin parlamentosunun tarih yazmak gibi bir yetkisinin olmadığına dikkat çekerek, “Bu nedenle, tarihi hadiseler, siyasilerin değil, bilim adamlarının ve tarihçilerin meselesi olmalıdır” dedi.

Koçak, bugüne kadar bazı ülkelerin parlamentolarının Ermeni çetelerince masum Türklere yapılan soykırımı görmeyerek, hatta gerçekleri ters yüz ederek, Türk milletini soykırımla suçlamalarının tarihsel değil, 
siyasi bir tutum ve davranış olduğuna vurgu yaptı.

Atatürk Üniversitesi’nin ilgili kuruluşlarının gerçeğin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkması için çaba sarf ettiğini anlatan Koçak, şunları kaydetti:

“Atatürk Üniversitesi’nin öğretim üyeleri 1986 yılından bu yana başta Erzurum olmak üzere doğu Anadolu da bugüne kadar Erzurum Alaca, Yeşil Yayla ve Tımar köylerinde, Kars; Subatan’da, Iğdır; Oba, Hakmehmet’te ve Van Zeve’de toplu mezar kazıları yaptı. Gerçekler kanıtlarıyla ortaya konuldu. Bugün de tepe Köy’de Atatürk Üniversitesi Türk-Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi Müdürlüğü, Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü ve Erzurum müze Müdürlüğü’nün ortak çalışmasıyla gerçeğin bir kesiti daha ortaya çıktı. Şüphesiz bu kazı bilimsel bir kazıdır. Sonucu bir kitap olarak da neşredilecektir.”

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü, Türk Ermeni İlişkilerini Araştırma Merkezi Müdürlüğü ve Erzurum Müze Müdürlüğü’nden 8 kişilik uzman bir ekip ve bilim adamının gözetiminde Büyükşehir ve Özeli İdare işçilerinin ve iş makinelerinin de desteğiyle 60 metre karelik bir alanda kazı yapıldı. Kazının bilimsel verileri, “Tepe Köyü Toplu Mezar Kazı Kitabı” olarak Atatürk Üniversitesi tarafından yayınlanacak. Elde edelin bulgular ise daha sonra 
Erzurum Müzesi’nde ki Ermeni Soykırımı Bölümü’nde sergilenecek.







There are no mass graves of Armenians,
only mass graves that belongs to Turks.
So, which Genocide are you talking about?




12 Şubat 2016 Cuma

Rus Devlet Arşivlerinden 100 Belgede Ermeni Meselesi










Bir Taşnak subayının 1920 yılında Beyazıt-Varam Bölgesi'nden yazdığı rapordan


"Türklere karşı en etkili yol, çarpışmadan sonra sağ kalanları kuyuların içine tıkmak ve ağır kayalarla ezmek."


Basar-Geçar'daki Türk nüfusu ayırt etmeden imha ettim. Bazen kurşunlara yazık olmasın dersin ya. Bu köpeklere karşı en etkili yol, çarpışmadan sonra sağ kalanları toplayıp kuyuların içine tıkmak ve bir daha dünyada bulunmamaları için yukarıdan ağır kayalarla ezmek. Ben de öyle yaptım. Bütün erkekleri, kadınları ve çocukları topladım, benim tarafımdan atıldıkları kuyuların içinde kayalarla ezerek hepsinin hayatına son verdim.



Rus Devlet Arşivlerinden
100 Belgede Ermeni Meselesi
Mehmet Perinçek


































16 Ocak 2016 Cumartesi

Emperyalizm, Evanjelizm ve Osmanlı Ermenileri




Ermeni Sorunu konusunda yazılmış çok fazla kitap bulunuyor ve çoğunun gerçeği yansıtmadığı görülüyor. Jeremy Salt kitabının önsözünde, aydın diye görünen kişilerin rol aldığı şu üzüntü verici konuyu gündeme getiriyor.

“2008 yılında bir grup Türk aydını internet üzerinden ‘özür diliyorum’ başlığı ile bir imza kampanyası başlattı: ‘Osmanlı Ermenilerinin 1915 yılında maruz kaldıkları Büyük Felakete duyarsız kalınmasını, bunun inkar edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor ve -kendi payıma- kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.”

Yazar buna itiraz ediyor ve Türklerin de çok büyük kayıplar verdiğini, yarım milyon Müslüman Osmanlının hunharca öldürüldüğünü, dilekçeyi imzalayan aydınların bundan hiç söz etmediklerini belirtiyor.

Bir yüzyıl sonra bile eğitimli Türkler sivil Müslümanların çektikleri acının boyutunu bilmiyorlarsa ya da kabul etmeye içleri elvermiyorsa bu boyutta savaş acılarının Batı’daki yaygın anlatılarda hiç yer almamasına şaşırmamak gerektiğini ifade ediyor.





Jeremy Salt, bu eseri 1980’lerde ABD’de doktora tezi seçimi sırasında Hicaz Demiryolları konusunu seçmeyi düşünürken belgeleri incelediğinde, Ermeni Sorununun önemini ve sorunun ortaya çıkmasında yabancı devletlerin, misyonerlerin ve hümaniterlerin rolünü fark ediyor. Bunun üzerine tez olarak bu konuyu seçtiğini ifade ediyor. Çalışmaları sırasında on yılları kapsayan ABD ve İngiliz arşivlerini incelemiş, ayrıca on dokuzuncu yüzyılda yaşamış gezgin, diplomat ve misyonerlerin anılarından istifade etmiştir.

Jeremy Salt, Ermeni sorununun on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğindeki durumunu araştırmış, Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşananlarla ilgili çok şey yazılmış olmasına rağmen 1890’lar ve öncesi döneme ait pek inceleme olmadığını vurgulamıştır. Yazarın bu döneme ait belgeleri derinliğine araştırdığını görüyoruz. Ermeni sorununun 1915’ten önce nasıl ortaya çıktığını ortaya koyuyor. Salt,araştırdığı dönemde Müslümanların çektiği sıkıntıların göz ardı edildiğini ifade ediyor. O dönemde Hristiyan Osmanlıların durumunun, Müslüman Osmanlılardan daha kötü olmadığını gösteren pek çok kanıt olduğunu belirtiyor. 

Batılılar, Berlin Antlaşmasına İngilizlerin de etkisiyle kapıyı aralama mahiyetinde Ermenilerin yaşadığı bölgelere reform yapılması ibaresini koyuyorlar ve bunun peşine düşüyorlar. Ermeniler, başta İngiltere olmak üzere Avrupa gücünün, arkalarında olduğunu hissedince sorunlar çıkarmaya, örgütler kurmaya isyan hazırlıklarına başlıyorlar.

Bu arada yaşanan olaylarda Osmanlı topraklarında yaşayan misyonerlerin etkilerini görüyoruz. Misyonerlerin faaliyeti, Osmanlı Devleti’ndeki Hristiyanların durumunu başka bir boyuta taşımaya yardımcı olmuştur. 1830’larda Ermeni misyonerleri Anadolu’ya yayılmaya başlıyorlar. 1880’lerde misyonerlerin işgal ettiği kentler ve kasabaların sayısı 394’e ulaşıyor. Misyonerler Osmanlı topraklarında bir ömür geçirmiş olmalarına rağmen olayları sadece Hristiyan bakış açısıyla değerlendiriyorlar. Toplumu bütünüyle kavrayarak, sorunları gerçekçi bir şekilde görmekten çok uzak ve doğru bilgiyi saklayıp çarpıtan bir anlayışa sahip olduklarını görüyoruz. Onları ilgilendiren sadece Hristiyan halkın meseleleri idi. Her şeyden önemlisi, 1870’lerde İstanbul’daki elçiliklerin ve Avrupa basınının tek ve en önemli bilgi kaynağı idiler. Yazar, Misyonerlerin Amerikan kamuoyundaki etkileri nedeniyle bugün bile Osmanlı ve Türk tarihine önyargısız bakılamadığını ifade ediyor.

Yazar özellikle 1870-1895 yıllarında yaşanan problemlere odaklanmıştır. Bu dönemde olayları başlatanların Ermeni ihtilalciler olduğunu görüyoruz. Ermeni ihtilalcilerin hedefinin, Türkleri kışkırtarak Ermenilere saldırtmak ve böylece Avrupa’nın desteğini almak olduğu görülüyor. 19’uncu yüzyılın son çeyreğinde Hristiyanların İslamiyet aleyhinde tartışmaları, Avrupalı güçlerin Osmanlı topraklarındaki maddi çıkarları, Yabancıların Hristiyan Osmanlıların durumuna gösterdikleri ilgi ve bu halkların istekleri bir noktada birleşiyor. 

Bu süreç Kırım Savaşını bitiren Paris Antlaşması ile başlıyor, 1878 Berlin Kongresi’yle hız kazanıyor. Böylece Batı, Osmanlı yönetiminin işlerine daha fazla müdahale etmeye başlıyor. 1875-76’da başta Bulgar ayaklanması olmak üzere Balkanlarda yaşanan sıkıntılar ve bu isyanların bastırılması sırasında aşırı ve zalimce uygulamalar Avrupa’da büyük propaganda yapılmasına zemin oluşturmuştur. Başta İngiltere olmak üzere Batı Emperyalizmi; çıkarları ile Ermeni sorununu birleştirerek Abdülhamit’e yoğun baskı uygulamıştır.

Türk düşmanı İngiliz Başbakanı Gladstone bunu kullanarak “Bu basit bir Müslümanlık meselesi değildir, belirli bir ırkın özelliklerinin karıştığı Müslümanlık meselesidir. Bunlar Avrupa’ya girdikleri o ilk kara günden itibaren bütünüyle büyük bir kan izi bıraktılar; egemenlikleri altına aldıkları yerlerde uygarlık yok oldu.” ifadelerini kullanarak Avrupa’da kamuoyu oluşturmuştur. Bu çalkantılı dönümde Ermeni meselesi uluslararası gündeme girmiştir. Berlin Kongresi öncesi Ermeniler; Londra, Paris, Roma ve Berlin’de yoğun kulis yapmışlar ve Ermeni bölgelerinde reform uygulamaları gündeme getirilmiştir.

1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra Ermeni eylemcilerin faaliyeti yoğunlaştı. Van’da Kara Haç Cemiyeti Armenaklar, İstanbul’da Ermeni Vatanperverler İttihadı ve Erzurum’da Anavatan Savunucuları Hareketi. Bunlar ihtilalci eylemlerde çok etkili olmadılar. Buna karşın en etkili hareketler Avrupa’da Hınçaklar ve Rusya’da Taşnaklar tarafından gerçekleştirildi. “Bağımsızlıklarını kazanmak için Ermenilere her yol serbesttir. Türkleri ve Kürtleri nerede ve nasıl olursa olsun bulduğun yerde öldür.” diyorlardı.

Bütün tahriklerden sonra Ermeni isyanları gelmeye başladı. 1881’de Zeytun, 1894’te Sason ayaklanmaları, 1895’te Van isyanı, 1896 Maraş, Antep, Arapkir ve Harput olayları yaşandı. Jeremy Salt, olayların Ermeniler tarafından başlatıldığını, belgelerin geniş kapsamlı çalışmalarla ortaya konması gerekliliğini ifade etmektedir. Ermeniler ayaklanmayı müteakip Avrupa’nın hemen yardıma geleceğini zannediyorlardı.

Bu olaylarda Amerika ve İngilizlerin tek bilgi kaynağı misyonerlerdi. Çok yanlı bilgiler veriyorlardı. Örneğin; Sason olaylarında 269 kişi ölmüş olmasına rağmen binlerce masumun katledildiği bildiriliyordu. Yazar, altı vilayette pek çok Müslüman öldürüldüğünü vurguluyor ancak misyonerlerin buna hiç değinmediğini ifade ediyor.

1894-1896 yılları arasında 5.000 ile 10.000 arasında Müslüman öldürülmüştü. Ermeni sorununu açıklamaya çalışan Avrupa basınında, bu Müslüman kurbanlardan hemen hemen hiç bahsedilmemişti. Aslında Osmanlı yönetiminde Hristiyanlara kıyasla Türkler hep daha çok ezilmişlerdi. 40 yıl Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşamış olan konsolos Blunt ve konsolos Palgrave (İngiliz Diplomatlar) 1860-70 yıllarında yazmış oldukları raporlarda, Osmanlı toplumunda zarar görenlerin köylerde ve kasabalarda yaşayan Müslümanlar olduğunu, sorumsuz merkezi yönetimde hiçbir şekilde temsil edilmediklerini, şikayetlerini iletebilecekleri hiçbir yer olmadığını bildirmişlerdi. Hristiyanların ise ellerinin altında konsoloslukları, temsilcilikleri ve bazen büyükelçilikleri, ayrıca istinaf mahkemeleri ve haklarını arayan temsilcileri olduğu bildiriliyordu.

Sason’dan gelen haberlerden sonra Ermeni davasının güçlü lobicileri -İngilizler ve diğerleri-Sultanı, Berlin Kongresi’nde verdiği sözleri yerine getirmeye zorluyorlardı. 1895-96 yılları ihtilalci komitelerin Osmanlı silahlı kuvvetleri ile yarıştığı şiddetli çatışmalara sahne oluyor ve binlerce kişi yaşamını yitiriyordu. Jeremy Salt, olayların tablosunu çıkarmaya çalışırken pek çok mektubun/raporun onları yazanın gördüklerine değil, kendilerine anlatılanlara dayandığını unutmamak gerektiğini ifade ediyor. Bilgiler olayın yaşandığı yerin birkaç yüz kilometre uzağında yaşayan misyoner ya da konsolosun anlattıklarına dayanıyordu. Misyoner, tüm Ermenilerin katledildiğini bildirdiği bölgeye gittiğinde, yine hala orada bulunan bir Ermeni’nin ağzından duyduklarını aktarıyordu.

Kayıp sayılarında Ermenileri artırıcı, Türkleri azaltıcı bir eğilim vardı. Bütün Avrupa gazetelerinde Ermenilere yapılan zulüm yürek parçalayıcı bir şekilde anlatılırken, yakılıp yıkılan Müslüman köylerin ve ölen Müslümanların çok azına değinilmektedir. Kuşkusuz her iki grupta da durum iyi değildi. Ermenilerin ve destekçilerinin, Türkleri ve Kürtleri suçladıkları acımasızlıkları kendilerinin de yaptıklarını ve mümkün olduğunda altta kalmadıklarını gösteren bolca kanıt vardır.

Yazar, misyonerleri işgüzarlık ve sağduyu sahibi olmayan kişiler olarak belirtiyor. “Amerikalı seçkin eğitimci Robert Kolejinin müdürü Washburn İngiliz Kraliçesinin resmi kuryesi yerine geçti. Öğretmenler (Misyonerler) burada İngiliz Büyükelçisi ile Evangelik ittifakı kurdular. Zaman zaman New York, Londra ve Boston basınına halkın duygularını derinden etkileyecek vahşet makaleleri verdiler. Haziran 1895’te misyoner Cole, Bitlis’ten Amerikan Sefaretine ve İngiliz Büyükelçiliğine telgraf göndererek Sason’da 65 kişinin açlıktan öldüğünü ileri sürdü ve Sultanın yardım fonunun (Atiyye-i Seniyye) yönetimini eleştirdi. Fakat sonradan anlaşıldı ki Sason’da kimse açlıktan ölmemişti.”

Jeremy Salt, Ermeni sorununu dini ya da etnik bağlamda açıklamanın ve diğer toplumsal olayları göz ardı etmenin meseleyi karıştırmaktan başka işe yaramayacağını ifade etmektedir. 1890’larda yaşanan olaylarda, İngiltere’nin ve misyonerlerin takındığı tavır ve icraatın Ermeni sorununun doğmasına katkıda bulunduğunu belirtiyor. Abdülhamit’i şiddetle suçlayanlara karşı elde somut bir kanıt olmadığını vurguluyor.

Bölgede yaşananların başlangıç noktasının; toplumsal ortam, idarenin ciddi eksikleri, Ermenilere yapılanlar anlamında Kürtleri kontrol etmenin zorluğu, yol ve iletişimin eksikliği, yaşam standardının ve eğitim seviyesinin düşüklüğü, en önemli kültürel dayanak noktasının din olması ve muhafazakar Müslümanların bunu korumaya kararlı olması, dengeyi bozacak gibi görünen her şeye kuşkuyla bakılmış olması gibi nedenler olduğunu söylüyor.

19’uncu yüzyılda Avrupa-Osmanlı ilişkilerinde en önemli ve büyük olayların Abdülhamit döneminde yaşandığını, Abdülhamit’e ilişkin değerlendirmelerin kulaktan dolma olduğunu ve hala İngilizce bilimsel bir biyografisinin olmamasının şaşırtıcı olduğunu belirtiyor. Abdülhamit’in, Ermenileri cezalandırmak için resmi yaptırım uyguladığının bir kanıtı olmadığını vurguluyor. Ermeni sorununun gelişimi sırasında Abdülhamit’in rolünün pek çok etkenden yalnızca bir tanesi olduğunu ifade ediyor.

Eser, Batılı bir akademisyenin birinci el kaynaklardan ve arşivlerden yararlanarak hazırladığı doktora tezidir. Ermeni problemi gibi çok önemli tarihi olaylarda Batılı veya herhangi bir aydını/yazarı değerli kılan olaya adil ve doğru bakabilmesidir. Jeremy Salt’da bu nedenle önemsenmelidir. Yaşanan olaylarda aktarılanlar, söylentiye ve olay sırasında bölgeden yüzlerce kilometre uzaklıkta bulunan misyonerlerin kulaktan dolma elde ettiği bilgilere dayanıyor. Günümüzde belge diye anlatılanlar bunlardır. Ermeni soykırımı yoktur diye ifade etmenin dahi suç sayıldığı medeni (!) Batıda, olayları objektif bakış açısıyla anlatan tarihçilerin varlığı çok önemlidir. 2008’de yayımlanan ‘Bildiri’de imzası bulunan Türk Aydınlarının düştüğü durum üzüntü vericidir.

Tabii bu arada Ermeni katliamı ifadeleri ve beyanları ile ödüller alarak ortalıkta dolaşanların da bulunduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bu durum konunun nasılda ticari bir boyut kazandığını, Batı emperyalizmi ahlaksızlığının, Nobel dahil her şeyi ve her türlü değeri nasıl kullanabildiğini açıkça göstermektedir. Ülkemizde aydınım diyerek ticaret yapan sahtekarların bilinmesi gerektiği gibi, tüm yabancı dürüst tarihçilerin de yakından tanınması, tercüme edilmesi, kıymetlerinin bilinmesi önem arz etmektedir.

Hristiyan misyonerlerin, Avrupalıların fikirlerini büyük ölçüde etkilediğini düşünürsek, Avrupalının bize ilişkin düşüncelerini algılayabilmek için misyonerlerle ilgili anılar, raporlar, ciddi hazırlanmış tüm dokümanlar mutlaka Türkçeye çevrilmeli, misyonerlerin gerçeklerden kopma/yanıltma noktaları belirlenmelidir.

Emperyalizmin 150 yıl önceki klasik oyunları kitapta açıkça görülmektedir. İngiliz diplomasisi çok titiz, ayrıntılı çalışıyor, küçük kazanımlarla işe başlıyor. Osmanlı topraklarındaki Hristiyanların yaşam şartlarının düzeltilmesi, iyileştirme ve reform yapılması, yarı özerklik, özerklik, hamilik elde edilmesi vb. bunun peşine düşerek sıkıştırma, olaylar çıkarma, isyanı teşvik etme ve ortam uygun olduğunda da tavizler koparıp hedeflerin gerçekleştirilmesi. Bu karışık ortamda Osmanlı Devleti azar azar parçalanırken, İngilizler 1878’de Kıbrıs üzerinde haklar elde etmiş ve müteakiben 1882’de de Mısır’ı işgal etmiştir. Bu gün dahi bu uygulamaların benzer örnekleri görülmektedir.

Sorunların çözümü için 150 yıl önce yaşananları bilimsel olarak çok iyi tahlil edip ona göre adımlar atılmasının önemi ortaya çıkmaktadır. Akla geldiği anda strateji değiştirmekle sorunlar çözülemez. 150 yıldır Balkanlarda, Müslüman Arnavutların kopuşunda, Ermeni olaylarında yaşananları, Batının izlediği yolu, kendi yaptığımız hataları irdelemeden günümüz sorularına çare üretmenin imkanı olmadığı görülmektedir.

Eserde altı çizilmesi gereken bir ifade de şudur. “...On dokuzuncu yüzyılda Evangelist coşku doruk noktasına ulaştı. Diğer Hristiyanlar, Müslümanlar, hatta kafirler mutlak bir doğruya ihtiyaç duyuyorlardı ve eğer mesajının üstünlüğüne dair bir kanıt gerekli ise, Avrupa uygarlığının “somut başarıları” bir kanıt idi. Mutlak doğru ihtiyacı ve başarı birlikte ilerledi. Bu başarılar, ister Arap ister Türk, Orta Asyalı ya da Afgan olsun, ‘Doğu’ ve Müslümanlar hakkındaki indirgemeci görüşü pekiştirdi. Müslümanlar zayıflıklarının farkında idiler, fakat Batı uygarlığının gücünün ahlaki üstünlükte yatmadığını kavrayamadılar.” Bu doğrudur. Bugün dahi geçerlidir.

Batı Emperyalizminin yanında, kendimize yönelik eleştirilere bakıldığında, 135 yıl önce bir Amerikan konsolosunun yazdıkları bugün yaşanmayan şeyler değildir. “Yalnızca Türkiye’yi bilenler ve Türklerle birlikte yaşamış olanlar entrika sözcüğünün kapsamını ve uygulanabilirliğini kavrayabilirler. Despot bir yönetim altında, halkı korumak için değil, yetkilileri gizlemek için hazırlanmış yasalar. Güçlü olanın haklı olduğu, adaletin, daha doğrusu yargının alınıp satılabildiği, halkın çok azı dışında, kuşkucu, kıskanç, alçak, kinci ve eğitimsiz olduğu, ticaretle uğraşmadığı ve çalışmadığı, bir ülkede yaşayan halk, kötülük ve entrika ile zevki, yaşam tarzı haline getirmektedir.” Bu ifadeler tabii ki çok insafsızca, ancak üzerinde düşünmeye analiz etmeye yetecek kadar da gerçeği içermektedir.

Eserde geniş ölçüde Amerikan ve İngiliz kaynaklar kullanılmış, konunun başat unsurlarından olan Rus kaynaklara yer verilmemiştir. Son yıllarda Rus arşivlerini yoğun bir incelemeden geçiren Dr. Mehmet Perinçek, Batılı misyonerlerin Ermeni Sorunu üzerindeki etkisini, birçok kaynak, arşiv, gezgin anlatılarıyla açıkça ortaya koymaktadır. Perinçek’in araştırmalarıyla (1) Jeremy Salt’ın ortaya koyduğu konuların örtüştüğü görülmektedir.

Eserdeki en önemli eksiklik, yazarın da ifade ettiği gibi, Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşananlara değinilmemiş 1895-96’dan sonra yaşananların ilave edilmemiş olmasıdır. Savaş sırasında Doğu Anadolu’da Rus-Ermeni işgali sırasında büyük acılar yaşayan ve büyük bir katliama uğrayan Müslüman Osmanlının dramının vurgulanmamasıdır.


Sait Karaduman
Kara Harp Okulu misafir öğretim elemanı / Tarih Kritik - Sayı 2, Ocak 2016
- Jeremy Salt, Emperyalizm, Evanjelizm ve Osmanlı Ermenileriİstanbul, Tarih/Kuram Yayınları, 2015, 215 sayfa, 
- (1) Mehmet Perinçek, Ermeni Milliyetçiliğinin Serüveni, Kaynak Yayınları, 2015




Dr.Mehmet Perinçek
Ermeni Milliyetçiliğinin Serüveni

Ermeni milleyetçi hareketinin serüveni, özellikle de Taşnaksutyun Partisi'nin tarihi yazılmadan geçmişten bugüne Ermeni meselesini anlamak mümkün değil. Emperyalist devletler, Doğu'yu paylaşma projelerinde mutlaka bir araca ihtiyaç duyuyor. Sadece kendi orduları ve sermayeleri sömürgeci planlarını gerçekleştirmek için yeterli olmuyor. Doğu Sorununun emperyalist çıkarlar adına "çözümü"nde mutlaka "içerden" bir harekete de gerek duyuluyor.

Emperyalizm çağında Batı'nın her dönemde bu anlamdaki değişmez "ortakları", bölücülük ve ırkçı/dinci gericilik olmuştur. Emperyalist Batı, milli devletlerin oluşumunu ve onun temeli olan milletleşme sürecini engellemek için hep bu iki araca başvurmuştur. Bu iki araç, milli kurtuluş savaşlarından ya da sosyalist devrimlerden sonra bağımsızlığını elde eden devletlerin parçalanması/diz çöktürülmesi hedefi açısından da elverişlidir. Doğu'nun milli devletlerini ve onların bağımsızlığını silahla ortadan kaldırmak isteyenler, "böl, parçala, yönet" politikası çerçevesinde bölgede kendi planlarına üs olarak hizmet edecek olan bölücü ve gerici akımların iktidarlarında kukla "bağımsız" devletlerin kurulmasını himaye etmekten, bunların haritalarını çizmekten geri durmamışlardır.

Dolayısıyla tarihin akışına meydan okuduğu için arkalarına büyük devletlerin gücünü almadan başarı şansı bulunmayan bölücülüğün ve ırkçı/dinci gericiliğin tek umudu emperyalizm olmuştur. Bu hareketler, doğal olarak siyasal planda işbirlikçi bir karaktere sahiptir. Nasıl ve hangi amaçlarla yola çıkmış olurlarsa olsunlar, varacakları başka bir nokta yoktur. Bu işbirlikçi hareketlerin emperyalist planlar adına kitleleri seferber etmek ve milli devletle milletin temelini dinamitlemek açısından ideolojik planda ırkçı/dinci bağnazlığı körüklemesi de kaçınılmazdır. Batı'da çizilen haritaların hayata geçirilmesi için uygun zemin yaratmak üzere eylem planında da terör (saldırganlık) benimsenen esas yöntemdir.

Kısaca ifade edecek olursak emperyalizm çağında emperyalizmle bölücülük ve gericilik arasında doğal bir "ittifak" vardır. Bu "ittifak" ezilen dünyada kendisini terörle, içsavaşlarla göstermektedir. Tabii bu "ittifak"ta da sözü geçen emperyalist devletlerdir. "Ortaklar"dan diğerinin iradesi söz konusu değildir. Emperyalist planların arabasına koşulmak dışında başka bir yolu yoktur; ta ki rolünü tamamlayıp bir kenara atılana dek. Dolayısıyla onları hep hayal kırıklığıyla biten bir son beklemektedir.

İşte Taşnaksutyun Partisi ve bağnaz Ermeni milliyetçi hareketleri bunun tipik birer örneğidir, yukarıda ortaya konan kalıba birebir oturmaktadır. Taşnaklar, dönemine göre İngiltere'den Rusya'ya, Japonya'dan Nazi Almanyası'na ve Amerika'ya kadar büyük devletlerin güdümünde faaliyet yürütmüşler, devamlı surette onlardan medet ummuşlardır. Ermeni meselesini elinde tutan kuvvete göre vuracakları hedefi belirlemişlerdir. Bir bakıma bağnaz Ermeni milliyetçiliği tarihi, emperyalizmle işbirliği tarihidir. Taşnak ideolojisi, ne kadar "devrimcilik" maskesi taşısa da şoven ve gerici fikirlere saplanmıştır. Bağnaz Ermeni milliyetçiliğinin ideolojisi, etnik temelli Ermeni-Türk/Kürt, özellikle kilise eliyle din temelli Ermeni-Müslüman karşıtlığının yaratılmasında önemli rol oynamıştır. Taşnak terörü ise karşılıklı boğazlaşmanın fitilini ateşlemiş, emperyalist devletlerin Ermeni meselesi üzerinden bölgeye müdahalesinin zeminini yaratmıştır. Taşnakların işbirlikçi, şoven ve saldırgan karakteri, bölge halklarına verdiği zarar kadar Ermenilere de pahalıya mal olmuştur. Büyük devletlerin planlarında rol alıp bir köşeye atılmak ardından sırtını dayayacağı yeni bir güç aramak olağan hale gelmiştir.

Bağnaz Ermeni milliyetçiliğinin ve onun en önemli temsilcisi Taşnakların tarihi, sadece Ermeni meselesinin anlaşılması açısından değil, bugüne dersler çıkarmak bakımından da incelenmelidir. Hrant Dink'in 25 Nisan 2006'da Malatya İşadamları Derneği'nde yaptığı konuşmadaki sözleri bunun en doğrudan ifadesidir:

"Geçmişte İngilizlerin, Fransızların, Rusların, Almanların şu topraklar üzerinde oynamış oldukları rol neyse, bugün aynen tekrarlanıyor. Geçmişte Ermeni halkı onlara güvendi, kendilerini Osmanlı'nın zulmünden kurtaracak sandı. Ama yanıldılar. Çünkü onlar geldiler, kendi işlerini, kendi hesaplarını yaptılar. Çekilip gittiler ve burada kardeşi kardeşle kan içerisinde bıraktılar. Ve bugün Kürtlerin yaşadığı aynı şey. Amerika geldi Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti oluşturmak üzere. Kürt kardeşlerimiz için orası bir çekim alanı mı oldu, ne oldu başka bir şey mi oldu? Ümit mi oldu? Bu çok tehlikeli bir gidiş. Amerika bu. Gelir, o kendi hesabını yapar işine bakar, işi bittiğinde de çeker gider. Ondan sonra da burada tekrar insanları burada kendi didişmesi içinde bırakır." (1)

İşte elinizdeki çalışmamız geçmişten bugüne derslerle dolu Ermeni milliyetçiliğinin serüvenini ele alıyor. Bu serüvenin yazılması, diğer taraftan 100. yılında "Ermeni soykırımı" iddialarına bir yanıt niteliği de taşıyor. 1915 olaylarını anlamak, sadece o yılı, sadece Birinci Dünya Savaşı dönemini incelemekle mümkün olmuyor. Daha 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak 1915'e giden süreç ve sonrasında seyrettiği yol taşların yerli yerine oturtulmasını sağlıyor.

Bu bağlamda ele aldığımız kitabımız, esasen yeni belge ve kaynaklar değerlendirilerek hazırlandı. Ermeni meselesi üzerine şimdiye kadar yaptığımız çalışmalar, mutlaka bu kitabımızı tamamlar nitelikte. (2) Ancak önceki çalışmalarımızı çok gerekli olmadıkça tekrar etmediğimizi, şimdiye kadar gün yüzüne çıkartılmamış kaynaklara ve onlardan çıkan sonuçlara ağırlık verdiğimizi ifade edelim. Ayrıca yayıma hazırladığımız doktora tezimizde özellikle Taşnak Ermenistanı dönemiyle ilgili ele alınan konulara bu kitabımızda yer vermedik. (3)

Kitabımızda yoğunluklu olarak çoğunluğu dünyada ilk kez yayımlanan Rus devlet arşiv belgelerinin yer aldığını da ekleyelim. Bunların dışında konunun daha iyi canlandırılabilmesi açısından bilinmeyen birçok görsel malzeme ve belgelerin asıllarından örnekler de kullanılmıştır. 15 seneyi aşkın araştırmalar sonucunda kitabımızda belgelerinden istifade ettiğimiz başlıca arşivler ise şunlardır:

- Rusya Askeri Devlet Arşivi (RGVA) (4)
- Rusya Askeri Tarih Devlet Arşivi (RGVİA)(5)
- Rusya Federasyonu Devlet Arşivi (GARF) (6)
- Rusya Federasyonu Dış Politika Arşivi (AVPRF) (7)
- Rusya Film Fotoğraf Belgeleri Devlet Arşivi (RGAKFD) (8)
- Rusya Toplumsal Siyasal Tarih Devlet Arşivi (RGASPİ) (9)

Tarihe not düşmek açısından Ermeni meselesi üzerine yaptığım bu çalışmaların iki sene tutuklu kaldığım Ergenekon davası iddianamesinde, esas hakkındaki mütalaada ve hakkımda verilen 6 sene 3 aylık cezanın gerekçeli kararında suç olarak görüldüğünü de belirtmek isterim. Bu metinlerde Ermeni meselesiyle ilgili çalışmalarım bu konudaki milli hassasiyetleri kullanmak suretiyle "Ergenekon Terör Örgütü" adına faaliyet yürütmek ve propagandasını yapmak şeklinde değerlendirilmiştir. Çarpıcıdır. Ermeni meselesiyle ilgili bilimsel çalışmalar üzerine Dışişleri Bakanlığı ile yaptığım telefon görüşmeleri iddianamenin ek klasörlerine suç delili olarak konmuştur. Ayrıca çeşitli sempozyumlarda sunduğum tebliğler de ek klasörlerde suç delilleri arasında yer almıştır. Bu kitabımın da o metinleri kaleme alanları ve onlara bunları yazdırtanları aynı şekilde rahatsız etmesini diliyorum. 

Kitaba dair her türlü katkılarından dolayı Prof. Dr. Işıl Çakan Hacıibrahimoğlu'na, Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu'na, Olga Bykova'ya, emekli Albay Necdet Doluel'e, Okan İlci'ye, Maxim Gauin'e, Dr. Erdal Küçükyalçın'a, Can Perinçek'e, Zizek Pamuggio'ya, araştırma yapılan arşiv ve kütüphane çalışanlarına teşekkürü borç bilirim.

Dipnotlar:
(1) "Hrant Dink Neden Hedef Seçildi",Aydınlık, 20 Ocak 2014.
(2) Ermeni meselesini konu eden bu çalışmalarımız için bkz. Mehmet Perinçek, Ermeni  Devlet Adamı B. A. Boryan'ın Gözüyle Türk-Ermeni Çatışması, 3. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2007; Mehmet Perinçek, "Rus Belgelerinde Tehcirin Haklı Gerekçeleri", Yapay Sorun "Ermeni Meselesi", haz. Prof. Dr. Mahir Aydın, İstanbul Üniversitesi Avrasya Enstitüsü, İstanbul, 2008; Mehmet Perinçek, Rus Devlet Arşivlerinden 150 Belgede Ermeni Meselesi, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, Şubat 2013; Mehmet Perinçek, Sovyet Devlet Kaynaklarında Kürt İsyanları, Kaynak Yayınları, İstanbul, Kasım 2011; Mehmet Perinçek, Türk-Rus Diplomasisinden Gizli Sayfalar, Kaynak Yayınları, İstanbul, Haziran 2011; L. M. Bolhovitinov, 11 Aralık 1915 Tarihli Resmi Ermeni Raporu, haz. Mehmet Perinçek, 4. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Aralık 2011; Ovanes Kaçaznuni, Taşnak Partisi'nin Yapacağı Bir Şey Yok, Kaynak Yayınları, İstanbul, Kasım 2005; A. A. Lalayan, Taşnak Partisi'nin Karşıdevrimci Rolü (1914-1923),3. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mart 2006; Kızıl Kitap: Güneybatı  Kafkas'ta Taşnak Mezalimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mart 2006; A. B. Karinyan, Ermeni Milliyetçi Akımları, 3. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Temmuz 2007; Karibi, Gürcü Devleti'nin Kırmızı Kitap'ı, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2007; S. G. Pirumyan, Diasporadaki Taşnaklar, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mayıs 2007; Çarlık  Polis Raporlarında Taşnaklar, Kaynak Yayınları, İstanbul, Haziran 2007. Bu kitaplarımızdan bazıları ve burada anmadığımız başka makalelerimiz, İngilizce, Rusça, Almanca, Fransızca, Farsça, İsveççe ve İspanyolca da basılmıştır.
(3) Yakında yayımlanacak olan doktora tezimiz için bkz. Mehmet Perinçek, Sovyet  Arşiv Belgelerinin Işığında Türk-Sovyet Askeri İlişkileri: Doğu Cephesi (1919-1922), (Yayımlanmamış Doktora Tezi), İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü, İstanbul, 2014.
(4) Rusya Askeri Devlet Arşivi (RGVA), 1920 yılında Genelkurmay'a bağlı olan Askeri Tarih Komisyonu bünyesinde Kızıl Ordu Arşivi olarak kurulmuştur. 1925 yılında bağımsız bir devlet arşivi statüsü kazanmıştır. 1931 yılında Kızıl Ordu Merkez Arşivi, 1941 yılında ise Kızıl Ordu Merkez Devlet Arşivi (TsGAKA), 1958'de Sovyet Ordusu Merkez Devlet Arşivi (TsGASA), 1992'de ise bugünkü ismini almıştır. Arşivde 67282 koleksiyon (fond), 10 milyonun üzerinde dosya bulunmaktadır. Bkz.Putevoditel: Tsentralnıy Gosudarstvennıy Arhiv Sovyetskoy Armii, c.1-2, East View Publications, Minnesota, 1991, 1993.
(5) Rusya'nın en eski arşivlerinden biri olan RGVİA'nın kuruluşu, I.Pavel'in 8 Ağustos 1797 tarihli emrine dayanıyor. Çarlık döneminin en büyük ve temel askeri arşivinde 13 binin üzerinde koleksiyon (fond), yaklşaık 3,5 milyon dosya ve 14 milyonun üzerinde mikrofilm bulunuyor. Bkz. Fondı Rossiyskogo Gosudarstvennogo Voyenno-İstoriçeskogo Arhiva: Kratkiy Spravoçnik, Moskva, ROSSPEN, 2001.
(6) Arşivin kuruluşunun kökleri 1920 yılına dayanıyor. Sovyet dönemindeki son adı SSCB Ekim Devrimi Merkez Devlet Arşivi (TsGAOR SSSR). Hem Çarlık hem Sovyet hem de Rusya Federasyonu dönemini kapsayan arşivde 3182 koleksiyon (fond), 5779280 adet de dosya bulunyor, 79047 dosya da fotoğraf saklanıyor. Arşiv, esas olarak yasama-yürütme-yargı organlarının, yüksek devlet kurumlarının (Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları, FSB gibi kendi bünyesinde arşiv oluşturmuş organlar hariç), siyasi parti ve kitle örgütlerinin, ayrıca da önemli devlet ve toplum adamlarının kişisel koleksiyonlarını bulunduruyor. Bkz.İstorya Gosudarstvennogo Arhiva Rossiyskoy Federatsii: Dokumentı, Stati, Vospominaniya, ROSSPEN, Moskva, 2010.
(7) Eski adı SSCB Dış Politika Arşivi'dir (AVP SSSR). Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı'na bağlı bulunan arşivde yaklaşık 1,5 milyon dosya bulunmaktadır.
(8) 1926 yılında temelleri atılan arşivde 245217 film, 1140785 fotoğraf, 12075 video dosyası bulunmaktadır. Bkz.Putevoditel Po Kinofotodokumentam Rossiyskogo Gosudarstvennogo Arhiva Kinofotodokumentov (RGAKFD), ROSSPEN, Moskva, 2010.
(9) Rusya Toplumsal Siyasal Tarih Devlet Arşivi (RGASPİ), Rusya Federasyonu hükümetinin 1999 Mart'ında aldığı karar gereği Rusya Yakın Tarih Belgeleri Koruma ve Araştırma Merkezi (RTsHİDNİ) ve Gençlik Örgütleri Belgeleri Koruma Merkezi'nin (TsHDMO) birleştirilmesi sonucunda oluşturuldu. Birleştirilen bu iki arşiv ise 1991 ve 1992 yıllarında faaliyetleri durdurulan Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi (SBKP MK) bünyesindeki Marksizm-Leninizm Enstitüsü Merkez Parti Arşivi (TsPA) ve Bütün Birlik Lenin Komünist Gençlik Birliği (Komsomol) Arşivi'nin (TsA VLKSM) isimlerinin değiştirmesiyle kurulmuşlardı. Arşivin esas koleksiyonlarını oluşturan Merkez Parti Arşivi'nin kökleri, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında Rus sosyal-demokratlarının yurtdışındaki faaliyetlerine dayanır. Ancak Arşiv, esas olarak Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi'nin (RSDİP) Ağustos 1903'teki II. Kongresi'nin ardından düzenli olarak oluşturulmaya başlanır. 1917 Ekim Devrimi'nin ardından yeni Sovyet devletinin belgelerinin toplandığı bazı devlet arşivlerinin yanında kendi arşivlerine sahip belirli tarih araştırma merkezleri de kurulur. Bunlar arasında Ekim Devrimi ve Rusya Komünist Partisi tarihine dair belgeleri toplama ve araştırma komisyonu (İstpart) oluşturulur. Bu komisyon 1920 Eylül'ünden itibaren Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti (RSFSC) Eğitim Halk Komiserliği bünyesinde çalışmalarına başlar. Komisyon, Aralık 1921'den 1928'e kadar da Bütün Birlik Komünist Partisi (bolşevik) (BKP (b)) Merkez Komitesi altında faaliyetlerini yürütür. Oluşturulan diğer iki merkez ise SSCB Merkez Yürütme Kurulu bünyesindeki K. Marx ve F. Engels Enstitüsü (1921-1931) ve BKP (b) MK bünyesindeki V. İ. Lenin Enstitüsü'dür (1923-1931). 1928 yılında parti tarihini araştırma komisyonu, V. İ. Lenin Enstitüsü'ne dâhil edilir ve yapılandırılan yeni kurum, bilimsel çalışmalarının alanını daha da genişletir ve 1929 yılında Merkez Parti Arşivi'nin oluşturulmasına başlanır.1931 yılında da Marx-Engels Enstitüsü ile Lenin Enstitüsü'nün birleştirilmesine karar verilir ve böylece bazı isim değişikliklerinin ardından SBKP (b) MK bünyesindeki Marksizm-Leninizm Enstitüsü Merkez Parti Arşivi (İML TsPA) kurulur. 
1920'li ve 30'lu yıllarda yapılan çalışmalar sonunda yurtdışından Marx, Engels ve Lenin'e ait birçok orijinal belgenin yanında Fransız Devrimi'ne, Paris Komünü'ne, 1830, 1848-49 yıllarında Almanya, Fransa, Avusturya-Macaristan'da cereyan eden devrim hareketlerine ilişkin birçok koleksiyon arşive katılır. Ayrıca Babeuf, Bakunin, Bauer, Bebel, Blanqui, Bernstein, Lassalle, Liebknecht, Prudon, Saint-Simon, Feurbach gibi dönemin önemli düşünür ve devrimcilerinin de kişisel arşivleri getirtilir. Eylül 1943'te ise Merkez Parti Arşivi koleksiyonları arasına faaliyeti durdurulan Komünist Enternasyonal'in arşivi de katılır. SBKP'nin bütün organlarının belgeleri arşivlenirken, diğer taraftan da ölen üst düzey parti yöneticilerinin kişisel arşivleri de koleksiyonlara eklenir; örneğin Jdanov, Cerjinski, Kalinin, Çiçerin, Kirov, Orconikidze, Stalin vb.

1950-80'ler arasında da farklı kaynaklardan Arşiv'in geliştirilmesine devam edilir. Sovyetler'deki ve yurtdışındaki arşivlerden, kütüphanelerden, müzelerden, şahıslardan Marx, Engels, Lenin'e veya diğer önemli liderlere ait, uluslararası işçi hareketine, Marksizm tarihine, SBKP'ye ve Sovyet toplumuna dair birçok değerli belge elde edilir. 1 Ocak 2002'de yapılan sayım sonucunda RGASPİ'de 685 koleksiyonun (fond) dâhilinde 2 milyon 100 binin üzerinde arşiv dosyası ve 160 bin müze materyali olduğu tespit edilmiştir. Bütün bu belgeler, Arşiv'de fond-liste-dosya-yaprak numaralarıyla saklanmaktadır. Devlet sırlarını içeren, kanun gereği üzerinden yeterli zaman geçmemiş ve kişilik haklarının korunmasını gerektirecek belgeler dışında bütün koleksiyonlar araştırmacılara açıktır. Koleksiyonlar ise 7 başlık altında toplanmaktadır.




Ermeni Ayaklanmaları Sempozyumu | 3. Oturum: Doç. Dr. Erol KÜRKÇÜOĞLU

Türk Ermeni İlişkileri Tarihi, Doç. Dr. Erol KÜRKÇÜOĞLU

Fransa ve Sözde Ermeni soykırımı - Sinan Meydan, Barış Doster






30 Mayıs 2015 Cumartesi

Ermeniler masum insanları öldürdü





ABD'li tarihçi Justin McCarthy, "Masum köylüler ve kasaba halkı yüksek sayıda öldürüldü" dedi.


Türkiye Çalışmaları Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi ve ABD'deki Louisville Üniversitesinden tarih profesörü Justin McCarthy, Kars Kafkas Üniversitesi (KAÜ) tarafından "100 Yılında Ermeni Meselesi" etkinlikleri kapsamında Necdet Leloğlu Salonu'nda düzenlenen "Ermeni İsyancıların Suçu" konulu konferansa katıldı.


Osmanlı'nın Ermenileri tehcir etmesinin gerçek bir tehdide karşı makul bir yanıt vermesi anlamına geldiğini anlatan McCarthy, "Çünkü Ermeniler bir tehditti. İsyancılar Osmanlı imparatorluğuna karşı savaş açmak niyetindeydi. Burada nüfusunun 4'te 3’ü Müslüman olan toprakları Ermenistan istiyordu. Burada Müslümanlar da azınlık tarafından yönetilecek bir devlete karşı çıkacaklardı. Bu bağlamda Ermeniler için tek çözüm Müslümanları o topraklardan çıkarmak oldu" dedi.


Savaş başlamadan hemen önce isyancıların liderlerinin Rusya’ya gittiğini ve yaklaşan savaş için finansman bulduklarını ifade eden McCarthy, şöyle devam etti:


"Broşürler, kitapçıklar, el ilanları üzerinde isyanın detaylı planları yazıyordu. Ermeni köylerine dağıtıldı. Bunun dışında isyanlar için detaylı planlar hazırlandı. Van şehrinde isyancılar bir araya geldi ve savaş başlamadan 6 ay önce saldırı planları yaptılar. Savaş başlamadan hemen önce askere zorunlu çağrı yapılmıştı. Ancak Doğu Anadolu'daki genç Ermeniler evlerini terk ettiler.


Diğer Osmanlı tebaası ve halkı gibi Ermeniler'in de gelip orduya katılıp hizmet sunmaları bekleniyordu. Bu zorunlu çağrı askere çağrı memurlarının raporlarına baktığımızda haritada işaretlenen yerde neredeyse hiç Ermeni kalmamıştı. Bunların çok büyük bir kısmı askere katılmak istemedikleri için kaçmıştı ama büyük bir kısmı Rusya'ya kaçmış casus askerler ve savaşçılar olarak onlara katılmıştı. Burada diğer kalanlarda ormanlara ve tepelere kaçmış partizan çetelere katılmış ve Osmanlı'ya aslında savaş çabaları kapsamında büyük bir hasar vermişlerdi."


McCarthy, Ermenilerin sakladıkları silahlara bakıldığında isyancıların, büyük bir isyana hazırlandıklarının görülebildiğine dikkat çekerek, o tarihte hükümetin isyancıları soruşturmaya almasının Avrupalı güçler tarafından engellendiğini aktardı.


Özellikle de Birinci Dünya Savaşı'nın gidişatına bakıldığında belirli kısıtlamalar bulunduğunu, yetkililerin bu saklanan silahları ve depoları aramasının yasak olduğunu anlatan McCarthy, şöyle konuştu:


"Ancak aramalar yapıldığında inanılmaz derecede silahlar bulundu. Mesela Harput'ta 5 bin ordu tüfeği ve tabanca bulundu, Gürün kazasında bin 221 tüfek ve tabanca, Kayseri'de 400 adet ordu tüfeği ve bin 200 tabanca, Develi'de 220 adet ordu tüfeği ve 45 adet tabanca, Urfa'da 720 adet ordu tüfeği ve çok fazla sayıda Anadolu şehrinde benzer silahlar keşfedilmişti ve bulunmuştu. Bombaların ve dinamitlerin zulaları İzmit ve İzmir gibi şehirlerde bulunmuştu. İzmit, Doğu Anadolu’dan ne kadar uzak bir yer. Yani Ermeni milliyetçilerinin talep ettiği topraklardan çok uzak yerler buralar. Bunlar ordu binalarına ve hükümet binalarına saldırmak için kullanılıyordu. Evlere, kiliselere, manastırlara saklanıyordu silahlar, tarlalara gömülüyordu. Önceden yetkililer için kutsal sayılan bu mekanlar silah ve dinamitlerle doldurulmuştu.''


Ermeniler masum insanları öldürdü


Ermeni isyancılarının jandarmaya ve Doğu Anadolu’daki diğer yetkililere de saldırdıklarını anımsatan McCarthy, "Masum köylüler ve kasaba halkı yüksek sayıda öldürüldü. Burada isyancılar kısa sürede olsa Urfa gibi, Şebinkarahisar gibi, Başkale gibi yerleri zapt etti ve el koydu. Daha da önemlisi Ermeni isyancıları Van şehrini almışlardı. Güney Doğu Anadolu bölgesindeki en önemli şehirlerden bir tanesiydi. Şehrin çok büyük bir kısmını zapt ettiler. Osmanlı silahlı kuvvetlerini hisar ve kalenin içine sürdüler, hükümet binalarını yok ettiler, Müslüman evlerini yaktılar. Burada aslında Rus istilacılarının yardımı gelene kadar Osmanlı ordusunu geri tuttular. Ruslar oraya vardıklarında Ermeniler aslında Ruslara şehrin anahtarını vermiş, sunmuş oldu" diye konuştu.


Justin McCarthy, o dönemde Müslümanlar için Van'ın kaybedilmesinin sadece bir toprak kaybı olmadığını vurgulayarak, şunları söyledi:


"Ermeniler sıklıkla yardım alıyordu ve Müslümanlar da Van şehrinde evlerinden atılıp öldürülüyordu. Bu bağlamda isyancıların başarısının Kürtler ve Türkler açısından ölüm anlamına geldiği oldukça açık ve aşikar bir gerçek haline geldi. Ermeniler aslında Ruslar için Osmanlı'nın kaybı açısından etkili ve tesirli görevleri yerine getirdiler. Partizan olarak, savaşçı olarak, cephe gerisinde savaştılar ve Rus istilacılara yardımcı oldular. Ermeni gerilla çetecileri Doğu boyunca çalıştı ikmal hatlarını kestiler, Kuzeydoğu'da bin kadar asker aslında sürekli devriye gezmek zorundaydı, sırf telgraf hatlarının korunabilmesi ve ordunun iletişiminin korunabilmesi için.


Ancak askerler bu iletişimi koruma konusunda başarılı olmadılar bir hattı koruduklarında Ermeniler diğer hattı kesiyorlardı. Osmanlı garnizonları Güney Doğu'da yalnızca İstanbul’daki merkezi komutayla iletişim kurabiliyordu. Bunu da at sırtında mesaj gönderip daha sonra başkente Bağdat ve Şam'dan telgraf çekerek iletişim kurabiliyorlardı. Aslında Osmanlı'nın savaş çabalarının zarar görmesinde Ermeniler başarılı oldu. Burada isyancılar çok daha fazlasını yapmaya çalıştılar. Eğer İngilizlerin biraz daha algıları açık olabilseydi, kavrayabilseydi Ermeniler çok daha büyük bir zafer sunabilirdi onlara, savaşın süresi çok daha kısalabilirdi."


Tehcir iddiası


Osmanlı'nın bu isyanlar başlamadan önce herhangi bir Ermeni’yi tehcir etmediğini ve Osmanlı ordusuna Ermenilerin zarar verdiğini bilmenin çok önemli olduğunu dile getiren McCarthy, şunları söyledi:


"Çünkü buradaki tehcir hem isyan hem de isyan tehdidiyle yapılmıştır. Ermenileri öldürme isteğiyle yapılmamıştır. Burada tabii ki Osmanlı Ermenilerin transferini sağladı. Aslında gerçek anlamda tehcirin istatistiklerine baktığımızda açık ve net bir şekilde şunu görebiliyoruz transfer edilenler yada savaş ortamında potansiyel anlamda tehdit teşkil edenler, Müslümanlar için tehdit olanlar tehcir edildi. Tehdit olarak algılanmayanlar yerlerinde bırakıldı. İstanbul, İzmir, Edirne ve birçok batı Anadolu ve Trakya'daki Ermenilerin taşınmadığını, transfer edilmediğini görüyoruz. Buradaki propagandalara baktığımızda sanki bütün Ermeniler Osmanlı tarafından gönderilmiş, çok da kötü yerlere gönderilmiş gibi Fırat nehrinin oradaki yerler söyleniyor ama bu doğru değil."


 "Tehciri araştırırken duygu yüklü sözcüklerden kaçınmak lazım"


Ermenilerin çok büyük bir kısmının tehcir edilmediğini anımsatan McCarth, sözlerini şöyle tamamladı:


"Aslında tehcir edilenlerin çok az bir kısmı zor yerlere gönderildi. Çok büyük bir kısmı bugün İsrail ve Filistin olan yerlere gönderilmişti. Ermenilerin çok büyük bir kısmı Anadolu'nun başka bölgelerine gönderildi. Artık tehdit olmayacakları yerlere evlerinden çıkıp gönderildi. Evinde kalan Ermeniler belirli bölgelerde yaşıyordu çünkü o bölgelerdeki hükümetin kontrolü oldukça iyiydi ve tehlike arz etmiyorlardı. Ermenilerin tehcirini araştırırken duygu yüklü sözcüklerden kaçınmak lazım. Çünkü bu gerçeğe gölge düşürür. Nüfus bilimcilerde zorunlu göç adı verilen teknik bir terim kullanılıyor. Zannediyorum en iyi terim de bu. Zorunlu göç çok daha kapsayıcı bir terim. Çok da önemlidir bu. Yani hükümet tarafından gönderilen taşınan, gönderilen insanları da kapsar, hükümetin emri olmadan kendisi korkudan kaçanları da kapsar bu göç terimi. Bu bağlamda tarihi nüfus bilimcilerinin hesaplamalarına baktığımızda kaç kişinin kaçtığı ve kaç kişinin öldüğünün anlaşılması çok büyük önem arz etmektedir." 

(AA)
28 Mayıs 2015















"Savaş bittikten sonra geri dönenlerin mal varlıklarıyla ilgili Osmanlı hükümetinin verdiği kararlar var. Mülkleri geri veriliyor. Daha sonra Lozan'da Ermeniler diye açık olarak belirtilmemekle birlikte, Lozan Antlaşması'nda da dönmüş olanlara mallarının geri verilmesi kabul ediliyor. Yine bazı geri dönenler oluyor, mallarını, gerek taşınmazlarını geri alıyorlar. Daha sonra tabii, geri dönmeyenler açısından da bir zaman aşımı söz konusu, yani mülkiyet hakkı zaman aşımı ile ortadan kalkabilecek. O hakkı değerlendirmediğiniz, kullanmadığınız zaman zaman aşımı ile ortadan kalkar.

İşin ilginç tarafı, bu Amerika'daki Ermeniler açısından da önemli, 1923 yılında Amerikan hükümeti Türkiye'ye diyor ki : Benim Amerikan vatandaşı olan Türkiye'den göç ettirilmiş, veya işte Amerika'ya yerleşmiş olan , benim Ermeni kökenli vatandaşlarımın mallarıyla ilgili bize tazminat verin diyor. Türk hükmetiyle Amerikan hükümeti arasına uzun süreli müzakereler devam ediyor ve 1937 yılında Türkiye bu konuda , şimdi tam rakamı hatırlamıyorum ama 800 bin küsürat , yaklaşık 900 bin dolar Amerika'yaya veriyor , oradaki Ermeniler için.

Ve bu mesele orada bitiyor zaten. Yani Türkiye bu konudaki, Ermenilerin Türkiye'deki taşınmazları konusunda tazminatını vermiş. Bu hak tanınmış, kullananlar kullanmış, kullanmıyanlar açısından bir zaman aşımı oluşmuş, ve özellikle Türkiye ile Amerika arasında imzalanan 37 yılındaki anlaşma ile tazminat verilmiş.

Dolayısıyla artık uluslararası hukuk açısından, gelip oradaki malları, gayri menkulleri, taşınmazları tekrar alma şansları bulunmuyor."

Mehmet Perinçek
video


"The Republic of Turkey, which settled the issue of Ottoman debts in accordance with the Treaty of Lausanne, also paid US$899,840 (dollars of the 1930s) to the US government for distribution to its citizens on the basis of the Agreement of 24 December 1923 and Supplemental Agreements, concluded and implemented between the US and Turkey. The Supplemental Agreement of 25 October 1934 concluded by the two governments provided for the settlement of the outstanding claims of the nationals of each country against the other; Article II of the agreement is as follows:

The two Governments agree that, by the payment of the aforesaid sum [$1,300,000], the Government of the Republic of Turkey will be released from liability with respect to all of the above-mentioned claims formulated against it and further agree that every claim embraced by the Agreement of December 24, 1923, shall be considered and treated as finally settled.

The last US report in 1937 finally estimated that the principal and interest amounted to US$899,840.56 It is remarkable that not a single claimant with an Armenian name was considered by the American civil servants to have made a credible case of seizure and/or destruction of property." - link