Translate

suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2024 Cumartesi

Sığınma mı, Demografik bozulma mı?

 



Körfez Savaşı; "450BİN Türkiye'ye sığındı..Daha önce de...binlerce Iraklı Türkiye'ye sığınmıştı...çoğunluğu Kürt asıllıydı." 

Sonra "vatandaşlık verildi".

Onur Öymen



33 yıl sonra "sığınıp vatandaşlık alan Iraklılar" ne yapıyor, ne söylüyor, ne istiyor??? Türk kültür ve geleneğine, Türkçeye uyum sağladılar mı, yoksa başka planları mı var?


Peki ya diğerleri, 2011 sonrası "gelenler", 22 yıl sonra nerede olacaklar ??? !.. 




!!!


4 Kasım 2020 Çarşamba

ABD Seçim Turnuvası

 

‘Demokrasinin şartı seçimdir’ diye bir aforizma var ya… Son Amerikan seçimleri yine gösterdi ki seçimlerin ne demokrasiyle ne eşit vatandaşlık hakkıyla ne özgür iradeyle ilgisi var. Seçim  oyununu oynayan elitler.. Kendi aralarında düzenledikleri turnuva iki takımlı bir turnuva.  Diğer partilerin adı bile yok. Son günlerde de Türkiye’de ‘Trump mı Biden mı’ tartışması yapanlar ve birinden birini cansiperane savunanlar içler acısı. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler birbirinin karşıtı görünse de aslında halka karşı  birbirine yaslanarak ayakta kalan  ve halkın haklarına tecavüz ederek  siyasi mekanizmayı çıkarları için kullanan elitler. Biz yoksul Amerikan halkına bakalım. Nüfusun yarısını oluşturan onlar. Bu yoksul emekçi kesimin  kendi çıkarlarını savunan bir parti olmadığı gibi,  seçmek istediği bir parti olsa da oy kullanma hakkını elde etmek için önlerinde epey engel var.


Örnek:   Florida eyaletinde çıkarılan yasaya göre kişi yanlışlıkla bile olsa  herhangi bir suçtan ceza almışsa, bir hüküm giymişse sonrasında beraat etmiş bile olsa mahkemeye başvurup bu durumu onaylatmamış ise oy kullanamıyor.    Kişilerin mahkeme masrafı veya benzer en ufak bir kamu   borcu varsa   oy hakları gaspediliyor.. Florida’da  774 bin kişi bu durumda.  (OPPOSE VOTER ID LEGISLATION - FACT SHEET/link)


Ayrıca 21 eyaletde geçerli bir  yasaya göre   ‘Seçmen kimliği’ olmayan seçmen oy kullanamıyor. Yoksulluk sınırı altında yaşayan Amerikan halkının sayısının yüzde 40’lara ulaştığını düşünürsek, bedeli  50 ile 150 dolar arasında  değişen kimlik bedelini (Voters ID) büyük çoğunluğun veremeyeceği açık.. Ayrıca  Amerika’da Seçmen kimliği çıkarmak için bir hüviyet kartına ihtiyaç var ki fotoğraflı hüviyet kartı sahibi olmayanların  sayısı bir hayli fazla.. 


Amerikan Sivil Haklar Birliği uzmanlarına göre  hiç nüfus kağıdı, pasaport, ehliyet vs sahip olmamış insan sayısı 20 milyonu aşıyor.   Yani bu insanların oy kullanma lüksü yok!


Diyelim canlarını dişlerine taktılar  paralarını ceplerine koydular bu sefer de Covid 19 tedbirlerine takılıp uzun bir süre beklemek zorunda kalabilirler…


Sözün özü seçim oyununda halk sadece dekor ... Bu oyun uzun zamandır elitler arasında iktidar değişimi için oynanıyor. Oyunda kuralsızlık kurallaşmış gibi görünüyor.  En iyi örneğini 2000 yılında Bush – Gore arasında yaşanmıştı. . Hatırlayın Al Gore Florida’da 537 oy farkıyla kazandığı koltuğu Bush’a geri vermek zorunda kalmıştı. Çünkü  sistem hak hukuk adalet üzerine değil içiçe geçmiş oyunlar üzerine inşa edilmiştir.


Amerikan sisteminde başkanı seçen halk değil, 538 adet  delegeden oluşan Seçmenler Kuruludur. Her eyalette çoğunluğu alan parti tüm delegeleri kazanmış olur.. Yani en fazla oyu kimin aldığının hiçbir önemi yoktur.. 2000 seçimlerinde Al Gore yüzde 48.4 Bush ise yüzde 47.9 oy almış ama delege sayısı Gore’dan fazla olan Bush  başkan olmuştur. Sonuç Yüksek Mahkemeye taşınmış, al takke ver külah  mahkeme azaları arası pazarlıklar felan fişmekan derken George W. Bush,   Demokratların 8 yıllık iktidarına son vermiştir.


Seçim oyunu  demokrasi adı altında,  halkın özgür iradesini kullanarak yönetimi belirleme gibi bir  söz salatası ardında, elitler arasında  oynanır ve   4 yılda bir halka karşı, halka rağmen ve halk kullanılarak  sahneye konur.   Amerikan seçimleri ile pek bir ilgili, geleceğini bu seçimlere bağlayan, Biden ile Trump’ı kıyaslamaktan bir hal olan zevat şunu bilmelidir ki öndeki kuklaların ardında karmaşık derin yapılar karar verici olanlardır ve kim Beyaz Saraya gelirse gelsin yön verici onlardır.  


Banu AVAR

4.11.2020




***

"Trump büyük ihtimalle dört seneyi daha göğüsler, ama seçimler sonrasında Soros beslemesi BLM ve Lübnan'daki SSNP'nin ABD ayağı ANTIFA sokağa salınacak gibisinden duyumlar alıyorum. 

Hele de oy çalma olayları hiç bir seçimde bu kadar tavan yapmamıştı. Demokratlar hemen hemen her eyalette oy çalma işlemlerine ağırlık verdiler. Liberaller işi resmen yüzsüzlüğe vurdu.

Kukla Biden ve arkasındaki Londra bankerleri, Britanya İmparatorluğu ile birlikte kırmızı alarmdalar. Hele FED'nin Hazine Bakanlığına devredilmesi işlemlerinin başlatılmasından sonra, yalnız ABD'deki değil, bütün dünyadaki siyonist tefeciler Trump'i düşman ilan ettiler. 

Adamın suçu, Çin'deki Illuminati'nin Li Ailesi'nin çıkarlarını değil de kendi ülkesinin milletinin çıkarlarını savunuyor olması. Küreselci emparyalistlere, Yeni Dünya Düzenci neoconlara ve neoliberallere çok kötü bir darbe indiriyor." 

Güşan Yediç / 30 Ekim 2020, Amerika


"Trump hiç bir zaman Korona'ya yakalanmadı. O olayın nedeni, suikast girişiminde bulunulacağı haberi alındığı için Trump Beyaz Saray'dan uzaklaştırıldı.

Anketlerde Trump'ın Biden'in gerisinde kaldığını iddia eden, siyonist masonlardır. Türkiye'de mason köpeği medya da bunu tekrarlıyor devamlı. Gerçek ise, başından beri tek bir gün bile Biden'in Trump'ın önüne geçmediğidir. Medya kartelinin satın aldığı o anketçi sıfatlı satılmış soytarıların lafını ciddiye almayın. Trump bu seçimi iki ay önce kazandı, ama demokratlar hala bütün eyaletlerde oy çalıyorlar... Seçimden sonra ortalık karışacak!

İŞİN GERÇEĞİ ŞU

Avrupa'da da kilise ile siyonist masonlar çok kötü kapıştılar. Tabii ki siyonistler açık açık biz kilise ile savaşıyoruz diyemeyecekleri, okların kendi üzerlerine yönelmesini istemeyecekleri için, her zamanki gibi bakın Müslümanlar terör estiriyor çığırtkanlığı yapıyorlar.

Kilise'nin Trump'a yönelik desteğinden sonra, çıldırdılar ve Trump'a yönelecek desteği engellemek için aptal Hristiyan kesimi yanlarına çekmeye çalışıyorlar. Türkiye'deki ürkekler ve siyonist medya da bu gerçeği halkımıza duyurmaya cesaret edemiyor. Olayın aslı bu...

Kilise ile siyonistler arasındaki savaşta kiliseyi destekliyoruz.

Allahsız küreselci siyonistler ile işimiz olmaz."


Güşan Yediç / 03.11.2020

Not: Fransa konusunda tapınakçılar bile Macron'u kınadılar.



Başpiskopos Vigano'dan Trump'a Açık Mektup

"Great Reset"çileri durdurun ! / link

Archbishop Viganò: Open Letter to Donald Trump, Warns About

‘Great Reset’ Plot to ‘Subdue Humanity,’ Destroy Freedom


As I said when I wrote my letter to you in June, this historical moment sees the forces of Evil aligned in a battle without quarter against the forces of Good; forces of Evil that appear powerful and organized as they oppose the children of Light, who are disoriented and disorganized, abandoned by their temporal and spiritual leaders.

Daily we sense the attacks multiplying of those who want to destroy the very basis of society: the natural family, respect for human life, love of country, freedom of education and business. We see heads of nations and religious leaders pandering to this suicide of Western culture and its Christian soul, while the fundamental rights of citizens and believers are denied in the name of a health emergency that is revealing itself more and more fully as instrumental to the establishment of an inhuman faceless tyranny.

A global plan called the Great Reset is underway. Its architect is a global élite that wants to subdue all of humanity, imposing coercive measures with which to drastically limit individual freedoms and those of entire populations. In several nations this plan has already been approved and financed; in others it is still in an early stage. Behind the world leaders who are the accomplices and executors of this infernal project, there are unscrupulous characters who finance the World Economic Forum and Event 201, promoting their agenda.

The purpose of the Great Reset is the imposition of a health dictatorship aiming at the imposition of liberticidal measures, hidden behind tempting promises of ensuring a universal income and cancelling individual debt. The price of these concessions from the International Monetary Fund will be the renunciation of private property and adherence to a program of vaccination against Covid-19 and Covid-21 promoted by Bill Gates with the collaboration of the main pharmaceutical groups. Beyond the enormous economic interests that motivate the promoters of the Great Reset, the imposition of the vaccination will be accompanied by the requirement of a health passport and a digital ID, with the consequent contact tracing of the population of the entire world. Those who do not accept these measures will be confined in detention camps or placed under house arrest, and all their assets will be confiscated.

Mr. President, I imagine that you are already aware that in some countries the Great Reset will be activated between the end of this year and the first trimester of 2021. For this purpose, further lockdowns are planned, which will be officially justified by a supposed second and third wave of the pandemic. You are well aware of the means that have been deployed to sow panic and legitimize draconian limitations on individual liberties, artfully provoking a world-wide economic crisis. In the intentions of its architects, this crisis will serve to make the recourse of nations to the Great Reset irreversible, thereby giving the final blow to a world whose existence and very memory they want to completely cancel. But this world, Mr. President, includes people, affections, institutions, faith, culture, traditions, and ideals: people and values that do not act like automatons, who do not obey like machines, because they are endowed with a soul and a heart, because they are tied together by a spiritual bond that draws its strength from above, from that God that our adversaries want to challenge, just as Lucifer did at the beginning of time with his “non serviam.”.... 


more to read : By His Excellency Carlo Maria Viganò, Global Research, November 01, 2020, LifeSite 30 October 2020


***


Trump seçimleri büyük ezici çoğunlukla kazanacak.

Amerika'nın her yerinde kalabalık km'lerce konvoylar var.

Geçtiğimiz haftalarda Florida'da yer yerinden oynadı.

California ve Beverely Hills demokratların kalesiydi.

Halk şehirlerini, memleketini geri alıyor.

Elbet seçim sonuçlarını kabul etmiyecekler, elbet ağlaşıp yakıp yıkacaklar. Bu biliniyor.

İkinci Trump 4 senelik dönemine hazır olun.

Kendinizi yalancı medyanın sahte sondajlarına ve haberlerine kurban etmeyin.

Serap Balaman / 1 Kasım 2020


Biden: "We have put together the most extensive voter fraud organization?" link

"açık açık oy sahtekarlığı yapacaklarını söylüyor" Serap Balaman



2016 - 2020 dönemi Trump yönetiminin içindeki çoğu aktor neocon idi. Trump onları kovdu. Yeni yönetimde ise ipler Michael Flynn'in elinde olacak ve onun oluşturacağı kadro, Türkiye için tarihte görülmemiş kadar olumlu.

Güşan Yediç / link



**********************************************************************

Bunları paylaştığım için beni Trumpcı sanmayın, değilim....

Ancak Biden Türkiye için çok çok daha tehlikeli !!!

Çünkü Biden, Suriye'deki savaşın devam etmesini, Kafkaslara sıçramasını istiyor. Zaten hali hazırda Azerbaycan'ın Ermenistan tarafından işgal edilen topraklarını geri alma çabasıyla, öğrendik ki bir çok PKK gibi ayrılıkçılar Ermenistan'a gitti. Ayrıca Biden bir Yunan taraftarı olarak Mavi Vatan'a da karşı !!!

Ben kendi ülkem için endişe ederim, yoksa ABD'deki seçim umurumda bile değil.

Biden ve çevresindekilerinin kim olduklarını öğrenmek istiyorsanız Roger R. Richards - AUYRN Yapımı (link) "A THOUSAND PIECES - A TRUE CONSPIRACY DOCUMENTARY (link)" izlemelisiniz !... Yozlaşmayı, İnsan Ticareti ile Sübyancılığı, MK-Ultrayı ve Suikastleri anlatan bir belgesel... Gerçekler acıtır, ama özgür kılar...


SB







27 Eylül 2018 Perşembe

Suriye'yi Kaybettiğimiz Bozgunun Yüzüncü Yılı



Suriye'yi Kaybettiğimiz Bozgunun Yüzüncü Yılı
Deniz Berktay


Türk aleyhtarı filmler arasında en meşhurlarından biri olan ve 1.Dünya Savaşı'nda Araplar'ın Türkler'e karşı kışkırtılmasında önemli rol oynayan İngiliz subayı Thomas Edward Lawrence'ın maceralarını bire bin katarak anlatan Arabistanlı Lawrence filmini seyredenler hatırlayacaktır: Peter o'Tool'un canladırdığı Lawrence karakteri, Omar Sharif'in canlandırdığı Şerif Ali ile çölde ilerlerken, uzaktan, geceyi gündüze çeviren patlamalar görürler. İngiliz topları Türk hatlarını dövmektedir. Şerif Ali "O ateşin altında olanın Allah yardımcı olsun" der. Başından geçen çeşitli olaylar sonucunda Türkler'e kini iyice artan Lawrence, nefret dolu bir ifadeyle "O ateşin altında Türkler var" der. Bunun üzerine Şerif Ali ona "Öyleyse Allah Türkler'in yardımcısı olsun" der.

İşte o sahnelerde tasvir edilen ve Osmanlı'nın Suriye'yi büyük bozgunlarla, ağır kayıplarla terketmesine neden olan Nablus Muharebeleri'nin bugün 100.yıldönümü. İngilizler'in Suriye'nin güneyindeki Osmanlı hatlarını yarmasıyla başlayan muharebe sonucunda Osmanlı orduları darmadağın olmuş ve Suriye Arapları'nın isyan etmesi sonucunda, koskoca Suriye bir ay içinde elden çıkmıştı. 30 Ekim 1918'de Mondros'ta mütareke imzalanırken, Osmanlı kuvvetleri aşağı yukarı bugünkü Türkiye sınırlarına çekilmiş bulunuyordu.

Süveyş'te Türk Askerini Harcayan Almanlar

1.Dünya Savaşı'nda Arap Yarımadası'nın doğusunda Türkler'le İngilizler arasındaki savaşlar, Irak Cephesi'nde İngilizler'in Basra'yı işgaliyle başlarken (21 Kasım 1914); "Batı Arabistan" olarak adlandırılan bölgedeki çatışmalar, 1915 başlarında, Cemal Paşa'nın Almanlar'ın teşvikiyle Süveyş Kanalı'na harekat düzenlemesiyle başlamıştı (Birinci Kanal Harekatı). Avrupa cephelerinde İngilizlerin özellikle Hindistan ve Avustralya'dan sömürge askerlerini naklederek cephede üstünlük elde ettiğini gören Almanlar, o zamanki İttihat ve Terakki yönetimini, Süveyş Kanalı'na akın edip "Mısır'ı fethetme" konusunda ikna etmeyi başardılar. Suriye'de 4.Ordu Komutanlığına getirilen Cemal Paşa'nın emrine verilen Baron Kress von Kressenstein (bizdeki adıyla Von Kress Paşa), kanala taarruz hazırlıklarına, Osmanlı Devleti'nin henüz resmen savaşa katılmadığı 1914 Eylül ayında başlayacaktı.

Sonunda, 1915 başlarında Kanal'a hücum eden Osmanlı kuvvetleri, İngiliz tahkimatlarının karşısında ağır hezimete uğradı. Savaştan sonra 1938 yılında hatıralarını kaleme alan Von Kress, kendisinin uzun süren keşif ve incelemelerinin ardından, bu taarruzun başarı şansının olmadığını baştan anladığını, fakat kendileri açısından asıl meselenin, Osmanlı'nın İngiltere'yle savaşa girmesine rağmen henüz kan dökülmemiş olması ve bu durumda, Almanya'ya yakın olan Talat ve Enver Paşalar'ın devrilmesi halinde Osmanlı'nın savaştan çekilme riski bulunması olduğunu, böyle bir riski önlemenin yolunun da Türkler'le İngilizler arasında bir an önce kan dökülmesini sağlamak olduğunu söylemiştir (Von Kress, Kuma Gömülen İmparatorluk, Yeditepe Yayınları 2007). Sonuçta kanal İngilizler'den alınamasa, hatta kanalı uzun süre ulaşıma kapatmak bile mümkün olamasa da, Türkler'le İngilizler arasında kan dökülmüş ve İngilizler'in tedirginliği nedeniyle, Avrupa cephelerine gönderilebilecek askerlerin bir bölümü, Mısır'a bağlanmış olur.

Arap İsyanı'nın Patlak Verişi

Kanal Cephesi'nde 1916'da Türkler'in bazı küçük çaplı başarıları olur fakat bu yıl düzenlenen İkinci Kanal Seferi de, - bu sefer Kanal'ın doğu yakasında tahkimatlar yapmış ve sağlamca yerleşmiş olan - İngilizler tarafından bozguna uğratılır.

İngilizler uzun zamandan beri gözlerine kestirmiş oldukları Arap Yarımadası'na Mısır'dan sefer düzenlemek istemekte fakat Hicaz'da ve Akabe'de bulunan Osmanlı kuvvetleri, buna engel teşkil etmektedir. Fakat, 1916'nın Haziran ayında Mekke Emiri Şerif Hüseyin'in isyan ederek Mekke'yi zaptetmesi, Medine'yi kuşatmaya alması ve 1917'nin Temmuz ayında, Yüzbaşı T.E.Lawrence'ın örgütlediği Bedeviler'in İngiliz Ordusu'nun işini epey kolaylaştırır. Zira, Akabe'nin ele geçirilmesiyle İngilizler, sonraki hamlelerinde çok önemli bir üsse sahip olmuşlardır. Bundan da ötede, Akabe'nin ele geçirilmesiyle, kuzeye doğru ilerleyecek İngiliz kuvvetlerinin, güneydeki bir Türk varlığından çekinmesini gerektirecek bir neden kalmamıştır.

1917 yılında İngilizler, Gazze'ye üç defa taarruz ederler. Osmanlı kuvvetleri, bu kuvvetleri, bu taarruzların ilk ikisini püskürtse de, üçüncü Gazze Muharebesi, bir taraftan İngilizler'in sayıda Osmanlı kuvvetlerinden çok daha üstün hale gelmesi, diğer taraftan da İngiliz Generali Edmund Allenby'in şaşırtma taktikleri sonucunda, Osmanlı'nın ağır bozgunuyla sonuçlanır ve Kudüs de dahil olmak üzere, Filistin'in büyük bölümü, İngilizler'in eline geçer. Cemal Paşa, hatıralarında bu bozgunun nedeninin, Suriye'deki Osmanlı ordularının (Yıldırım Orduları Grubu) komutasını üstlenen Alman eski Genelkurmay Başkanı Von Falkenhein olduğunu söylemektedir. Gerçekten de, Verdun Muharebeleri'nde Alman Ordusu'nun bozguna uğraması üzerine, bu başarısızlığın sorumlusu olan Von Falkenhein, sürgün görevi olarak Osmanlı'ya gönderilmiş ve burada, emrindeki Türk askerlerini su gibi harcamaktan çekinmemişti. Meselenin bir diğer boyutu da, Kudüs'ün İngilizlerin (yani yeniden Hıristiyan bir devletin) eline geçmesini sadece İtilaf Devletleri'ne mensup milletlerin değil, Osmanlı'nın müttefiki olan Almanya ve Avusturya'da da geniş kesimlerin kutlamış olmasıydı !

Suriye'nin Elden Çıkması

1918 ortalarında İngilizler, Suriye'ye yönelik genel taarruz için hazırlıklarını yoğunlaştırır. O dönemde Osmanlı Ordusu'nda Tümen Komutanı olan Hans Guhr da, Eylül ayı başlarında, İngiliz Ordusu'nun hiçbir ateşe karşılık vermediğini, bu durumun, taarruz öncesi son hazırlıkları gizleme amacını taşıdığını yazmaktadır (Hans Guhr, Anadolu'da ve Filistin'de Türkler'le Omuz Omuza, İşbankası Kültür Yayınları 2016). Yıldırım Orduları Grubu (4.cü,7.ci ve 8.ci Ordulardan oluşmaktadır) bünyesindeki 7.Ordu'nun kumandanı olan Mustafa Kemal Paşa, Kudüs'ün düşmesinden sonra Falkenhein'in yerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olan Liman von Sanders'i, İngilizler'in 19 Eylül'de taarruza girişeceklerine ilişkin istihbarat aldığı konusunda uyarır, fakat Von Sanders gerekli önlemleri almaz.

Mustafa Kemal Paşa 19 Eylül gecesi telefonda diğer komutanlarla görüşüp kaygılarını ilettiği sırada, İngiliz topları ateşe başlar. 8.Ordu tamamen, Mersinli Cemal Paşa (Küçük Cemal Paşa) komutasındaki 4.Ordu ise büyük ölçüde imha olmuştur. İngilizler'in getirdikleri yeni savaş uçakları, tepsi gibi dümdüz çöllerde, Türk askerlerini tarar. Hicaz Demiryolu Hattı'nın köprüleri, İngiliz güdümündeki isyancı Araplarca havaya uçurulup kullanılmaz hale getirildiğinden, demiryolunu kullanarak düzenli geri çekilme imkanı da hemen hemen kalmamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun en büyük şehirlerinden olan Şam, panik halinde terkedilir ki bu en çarpıcı şekilde o dönemde Suriye'de görev yapmış olan Selahattin Günay "Bizi Kimlere Bırakıp Gidiyorsun Türk" adlı hatıralarında nakletmektedir.

Günay, Suriye'deki çatışmalar sırasında, 4.Ordu Komutanı Mersinli Cemal Paşa'nın emrine girmiştir. Şam'a geldiklerinde, Suriyeli olan eşini bir eve yerleştirebilmek için paşadan birkaç saat müsaade ister. Mersinli Cemal ona, "Tamam, işlerini bitirip akşam 5'te karagahta ol" der. Günay, işlerini daha erken tamamlayıp saat 3'te karargah binasına geldiğinde bir de bakar ki karargahın yerinde yeller esmektedir. Tesadüfen karşılaştığı bazı askerlerden paşanın "cephede aniden değişen durum karşısında" otomobiline binip Halep'e doğru hareket ettiğini öğrenir. Yani, ordu komutanı Osmanlı'nın en büyük şehirlerinden birini, yanındakilerden kimseye bildirimde bile bulunmadan terkedip gitmiştir. Hükümet Konağı'nın orada, tesadüfen emir erini bulur. Emir eri, ona olan biteni şöyle aktarır: "Bir kalabalık geldi. bir kısmı, hükümet konağının önünde durdu. Bir kısmı içeri girdi. Balkona çıktılar. sonra birisi bir şeyler söyledi. Sonra bizim bayrağı aşağı indirdiler. Acayip bir bayrak çektiler. Bir sarıklı dua etti. Diğerleri de amin dediler. Sonra birkaç askerimizi hükümet önünde vurdular. Bu sırada ben bir sağa, bir sola hayvanı gezdiriyordum. Kimse bana bir şey sormadı. Sonra siz gelip beni buldunuz". (Selahattin Günay, Bizi Kimlere Bırakıp Gidiyorsun Türk? Suriye ve Filistin Anıları, İşbankası Kültür Yayınları 2011)

Bu şartlar altında Mustafa Kemal Paşa, askerlerini sayıca çok üstün İngilizler'in eline esir düşmekten kurtarmak için, süratle Halep'e doğru çekilir. 23 Ekim'de Halep önlerinde muharebeler başlar. Fakat, Mustafa Kemal Paşa'nın çok daha sonradan hatıralarında belirttiği üzere, Halep'te evlerin damlarından ateş açılması ve bombaların atıldığını görmesi üzerine, böyle bir şehrin düşmana karşı savunulmayacağını anlar (hatta bir ara isyancıların ortasında kalıverir ve tek başına olmasına rağmen, üstün zekası ve soğukkanlığı sayesinde, hala Osmanlı karşısında psikolojik ezikliğini yenememiş olan isyancılara kırbacını şaklatarak talimatlar verir ve ellerinden kurtulur.) Böylelikle Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı 30 Ekim 1918'e doğru Arap bölgeleri hemen hemen tamamen terkedilerek bugünkü milli sınırlarına çekilmiş olur. Prof.Dr.Ergun Aybars "Türkiye Cumhuriyeti Tarihi" adlı kitabında, sadece bu 40 gün kadar süren muharebe döneminde (19 Eylül - 30 Ekim) Yıldırım Orduları'nın insan, silah, uçak, lokomotif, vagon kayıplarının Kurtuluş Savaşı'nda zorlukla elde edilen miktara eşdeğer olduğunu belirtmektedir.

İmparatorluktan Ulus Devlete

İlber Ortaylı "Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfuzu" adlı kitabında, Rusya'nın toprak vererek 1.Dünya Savaşı'ndan çekildiği 3 Mart 1918 tarihli Brest Litovsk Antlaşması hakkında şunları yazmaktadır: " O akşam Brest Litovsk'ta Rus İmparatorluğu'nun dağılışını kutlayan Alman, Avusturya ve Osmanlı devlet adamları, kısa bir süre sonra kendi imparatorluklarının da aynı akıbete uğrayacağını göreceklerdi. Brest Litovsk'ta akşam, imparatorlukların üzerine çökmüştü."

Mustafa Kemal'in daha 1907 yılında Selanik'te arkadaşlarına söylediği şekilde, Osmanlı İmparatorluğu'nun olduğu gibi korumaya çalışmak yerine, milli sınırlara çekilerek güçlenmek ve ulus devlete dönüşmek konusunda öne sürdüğü ve o zaman kimsenin kabule yanaşmadığı fikirlerin gerçekçiliği, tarih tarafından sınanıp doğrulanmış oluyordu.

Deniz Berktay
21.Yüyıl Türkiye Enstitüsü, 21 Eylül 2018



***

Kerem Çalışkan


Tarih uzmanı değerli gazeteci Murat Bardakçı 30 Temmuz 2017 tarihli Pazar günü Habertürk’teki köşesinde Kudüs’ü ne zaman ve nasıl İngilizlere terk ettiğimizi yazdı. İsrail’in Mescidi Aksa’da İslam dünyasına karşı son provokatif yasaklamaları nedeniyle Kudüs konusu yeniden güncellik kazandı. Bardakçı’nın yazısı da Yenikapı’da Kudüs mitinginin yapıldığı gün yayınlandı. Bardakçı köşesinde belgesini de ilk kez yayınlayarak, Kudüs’ün son Osmanlı yöneticisi Mutasarrıf İzzet Bey tarafından ‘kutsal mekanların bombalanmaması için’ 9 Kasım 1917’de İngilizlere teslim edildiğini yazdı. Bu bilgi hem eksik hem yanlış.

Kudüs o sırada Suriye-Filistin-Gazze cephesinde Alman/Osmanlı orduları ile İngiliz ordusunun savaştığı bölgenin ortasında bir kentti. 401 yıldır Osmanlı hakimiyetinde olan bu kadar tarihi ve kutsal bir kentin savaşın ortasında, bir ‘Mutasarrıf’ın (kaymakam) kararı ile düşmana, yani İngilizlere bırakılamayacağını herhalde Murat Bardakçı da çok iyi bilir.

Çünkü savaşın ortasında böyle bir kararı sivil idareciler değil, ancak savaşı yöneten komutanlar verebilir. Kudüs’ün boşaltılması kararını da Mutasarrıf İzzet Bey vermemiştir… O sırada Kudüs cephesinde Osmanlı’nın Yıldırım Orduları Grubu’nu yöneten Alman Mareşali Erichvon Falkenhayn vermiştir… Falkenhayn bu kararı, Hıristiyanlık adına, Hıristiyanlarca kutsal sayılan mekanların bombalanarak tahrip olmaması için vermiş ve Kudüs’ü ciddi bir direniş göstermeden İngilizlere teslim etmiştir… Mutasarrıf İzzet Bey, kent düşerken Alman Mareşal’in kararını tebliğ etmiştir… 1915 Şubatındaki ‘Kanal Harekatı’ndan beri bölgede en yetkili askeri-mülki komutan olan ve Alman Mareşali Falkenhayn’ın bölgeye gelmesine şiddetle karşı çıkan Cemal Paşa anılarında, Falkenhayn’ın Kudüs’ü terketme kararını uzun uzun dile getirmiş ve acı acı yermiştir.

Şöyle anlatıyor Cemal Paşa: "O sırada Kudüs henüz sükut etmemişti (düşmemişti). Kudüs’ü müdafaaya memur olan kolordunun kumandanı Mirliva (Tuğgeneral) Ali Fuad Paşa’dan (Cebesoy) aldığım hususi malumata göre General Falkenhayn Kudüs’ün müdafaası taraftarı değildi. Fikrimce bundan büyük hata ve Osmanlı saltanat hukukuna bundan açık ihanet tasavvur olunamazdı. Falkenhayn, mukaddes beldenin müdafaası, mübarek makamların top mermileriyle harap olması ile neticeleneceğinden, buna katiyen razı olamayacağını bir konuşma sırasında Ali Fuad Paşa’ya söylemişti. Bundan daha gülünç bir fikir olamaz. Kudüs şehri Haçlı seferleri sırasında evvela İslamlar tarafından Haçlılara karşı ve sonra Haçlılar tarafından Selahaddin Eyyubi’ye karşı müdafaa edilmemiş mi idi? 11. Ve 12. asırda hoşgörülebilen bir şey nasıl oluyor da 20. asırda muvafık görülemiyordu? Şayet Kudüs’teki mübarek makamların harap olmaması lazım geliyorsa, Hıristiyan olan İngiliz ordusunun bu şehre tecavüzden ve şehir üzerine top endahtından (atışından) tevakki etmesi (kaçınması) icap ederdi. Her halde biz şehrin ilerisinde müdafaayı ihtiyar edeceğimiz için, şehre isabet eden mermiler bize değil İngilizlere ait olacaktı." (Cemal Paşa-Hatırat/Arma Yayınları-1996/ Sayfa 206)

Cemal Paşa bu durumda Kudüs’e destek için bir süvari alayı yolladığını, ancak Falkenhayn’ın mevcud kuvveti şehrin müdafaası için yeterli gördüğünü yazar. Cemal Paşa bundan sonra o sırada Kudüs’ü savunan komutan Ali Fuad Paşa’nın (Cebesoy) acı telgrafına yer verir. Bütün taleplerine rağmen Falkenhayn’ın başında bulunduğu Yıldırım Orduları Grubu’ndan destek alamayan Ali Fuad Paşa, İngilizlerin, askerin yorgunluğundan istifade bir sabah baskını ile Kudüs’ü ele geçirdiklerini belirtir ve telgrafını ‘Herhalde bu sükutun mesuliyeti kamilen (tümüyle) Falkenhayn Paşa’ya aittir!’ diye bitirir. Tarihi gerçekler budur!...

Alman Mareşal Falkenhayn, Hıristiyanlarca kutsal mekanların tahrip olmaması için Kudüs’ü Hıristiyan İngiliz ordusuna teslim etmiştir… Bir Hıristiyan dayanışması söz konusudur… Sözde müttefikimiz Hıristiyan Alman mareşal, Hıristiyan İngiliz ordusuna destek vererek Kudüs’ü Osmanlı’dan, İslam dünyasından, Türklerin elinden alarak Hıristiyan dünyaya teslim etmiştir…

Murat Bardakçı yazısının sonunda ‘bir tuhaflık daha’ diyerek, İngiliz General Allenby Kudüs’e girerken, Almanya dahil tüm Avrupa’da kiliselerin zafer çanları çaldığını ve Kudüs’ün yeniden Hıristiyanların eline geçmesini kutladığını aktarır… Burada tuhaflık, müttefikimiz Almanya’da kiliselerin çanlarının çalması değil, Alman Mareşal Falkenhayn’ın Kudüs’ü, Hıristiyan dayanışması ile İngilizlere savaşsız teslim ettiği gerçeğini Murat Bardakçı’nın yazmamasıdır… Tuhaf olan Bardakçı’nın Falkenhayn’dan tek kelime bile söz etmemesidir… Murat Bardakçı gibi tarih uzmanı, birçok değerli eser vermiş bir gazetecinin yukarda sıraladığımız gerçekleri ve Cemal Paşa’nın Kudüs’ün teslimi konusunda Falkenhayn’ı suçlayan anılarını dikkate almaması düşünülemez…

ALLENBY’NİN TÜRBE ŞOVU

İngilizler Kudüs’ün zaptından bir yıl kadar sonra kuzeye ilerleyip Şam’ı da ele geçirirler. İngiliz General Allenby, Emevi Camii’nde Selahaddin Eyyubi’nin türbesine gider. Çizmesiyle sandukaya dokunup ‘Kalk Selahaddin, bak biz yine geldik!’ der… Allenby’nin bu küstah sözleri, Hıristiyan alemin İslam dünyasına Kudüs yüzünden savurduğu 730 yıllık intikam çığlığıdır!..

Bölgemizde Mescidi Aksa üzerinden Kudüs kavgası yeniden alevlenirken, bu tarihi ve kutsal 400 yıllık Osmanlı kentini, ne zaman, kimin kime, niçin teslim ettiğini doğru anlatmak her gazetecinin ve her tarihçinin kaçınılmaz görevidir… Hele bu gazeteci Osmanlı mirası üzerine uzmansa…



***

Okunası Kitap:




27 Eylül 2017 Çarşamba

Irak - İngiltere - Türkiye





"Kendi ulusal kimlik duygularına sahip olmayan Kürtlerin...."
"İngilizlerin 1918 yılından beri ulusal kimlik duygusu aşılamaya çalıştıkları..."



* Irak Meclisi yeni yasayı 18 Ocak 1926 tarihinde onayladı.

- Yeni yasa, Yasin Paşa'nın başında bulunduğu Halk Partisi'nin bütün engelleme çabalarına karşın, 58 kabul oyuyla Irak Meclisi'nden geçti. Bu sayı, önceki antlaşmanın onaylandığı 10 Haziran 1924 tarihli kritik oylamada ulaşılan 37 kabul oyunun hayli üzerindeydi.


* Yasa, İngiliz Avam Kamarası'nda 18 Şubat 1926 tarihinde görüşülerek kabul edildi. İngiliz hükümeti, 23 Şubat'ta yeni antlaşmayı Millet Cemiyeti'ne iletti; 2 Mart 1926 tarihinde de, kendisinden istenen koşulları yerine getirdiğini belirten bir yazıyla ve gereğinin yapılması istemiyle örgüte başvurdu. Başvuru yazısının ekinde, Bağdat'taki İngiliz Yüksek Komiser Vekili B.H.Bourdilon ile Irak Başbakanı Abdulmuhsin es-Sadun'un imzalarını taşıyan ve Kürtlere tanınmış olan hakların kapsamını gösteren bir andırı yer alıyordu.

- Bourdillon ile Sa'dun'un ortak andırısında, İngiltere Sömürgeler Bakanı Leo Amery'nin 13 Eylül 1925 tarihli Konsey toplantısında yaptığı ve Kürtlerle ilgili koşulun, mevcut yönetim sistemi içinde zaten büyük ölçüde karşılandığını vurgulayan konuşmasına dikkat çekiliyordu. 

Bu bağlamda, Kürt bölgelerinde Maliye ve İçişleri Bakanlıkları adına görev yapan toplam 57 yönetim memurundan 43'ünün Adalet Bakanlığı adına görev yapan 13 yargıç ve başkatipten 10'unun Kürt olduğu; mahkemelerde davaların Kürtçe görüldüğü; ayrıca Süleymaniye ve Köysancak'ta kayıtların da Kürtçe tutulduğu belirtilmekteydi. Öte yandan, Kürt bölgelerindeki vakıflar, posta ve telgraf, kamu, adalet, sulama hizmetleri ile gümrüklerde ve Tarım Bakanlığı'na bağlı birimlerde çalışan 55 görevliden 38'i Kürt'tü. 20 senatörden 2'si, 88 milletvekilinden 14'ü Kürt'tü. Ayrıca, Maliye Bakanı ile İletişim-Hizmetler Bakanı da Kürt'tü. Kürtler Irak nüfusunun yüzde 17'sini oluşturmaktaydılar (ekte) ; polis gücünün yüzde 24'ü, ordunun yüzde 14'ü, demiryolu çalışanlarının yüzde 23'ü Kürt'tü. Her üç alanda görev yapan toplam 20 bin kişiden 4 bini Kürt'tü.

Kürt bölgelerinde toplam 25 okul vardı. Bunların 5'i Hıristiyan okuluydu; eğitim dili Keldanice ve Arapçaydı. Diğer 20 okulun 16'sında Kürtçe eğitim yapılmaktaydı; 4 okulda ise Hıristiyan ve Kürtler birlikte eğitim göremekteydiler ve bu okullarda eğitim dili olarak Arapça ve Kürtçe birlikte kullanılmaktaydı. Söz konusu okullarda görev yapan 52 okul müdüründen 44'ü Kürt, diğer 8'i ise Arap'tı ama Arap müdürler de Kürtçe biliyordu.

Savaştan önce Kürt dili ne resmi ne de özel yazışmalarda kullanılmazken, İngiliz görevlilerinin çabalarıyla Kürtçe yazının oluşması ve bunun bir iletşim aracına dönüşmesi sağlanmıştı. Daha önce yazı dili olarak Farsça, Türkçe ve Arapça kullanılıyordu. Vilayet genelinde Arapça ve Türkçe hala yaygın biçimde kullanılıyordu. Ancak, yoğun çabalar sayesinde Kürtçe'nin yazı dili olarak Erbil'e değin yaygınlaşması sağlanmıştı. Süleymaniye'de Kürtçe gazeteler bile çıkarılıyordu. Yönetim, Kürtçenin yaygın biçimde kullanılmasına izin vermekle kalmamakta; bunu teşvik de etmekteydi.

Andırıda Türklerden ve Türkçenin eğitim ve yazışmalarda kullanılmasından hiç söz edilmemekte, hatta mevcut kullanımın sınırlandırılmasına ve giderek tasfiyesine çalışıldığı da gizlenmemektedir. Kısacası, Musul Vilayeti'nde Türklere ve Türkçeye yönelik olarak kapsamlı bir yok etme politikası uygulanmaktadır.

* Milletler Cemiyeti Konseyi, 11 Mart 1926'da yeni antlaşmayı onayladı. Böylece Konsey'in 16 Aralık 1925 tarihli kararı resmen geçerlik kazanmış oldu. Öte yandan, İngiliz hükümeti, 19 Ocak 1926'da Irak'taki iki İngiliz piyade taburunun ülkeden ayrılma hazırlıklarına başlamasını kararlaştırdı. 3 Şubat'ta ise hazırlıkların sürmesini ama ayrılma işlemin geciktirilmesini karara bağladı. Bu arada, İmparatorluk Savunma Komitesi'ne konuyu değerlendirmesi ve Türk tarafının eylemlerini daha yakından izlemesi talimatını verdi.


İhsan Şerif Kaymaz
MUSUL SORUNU; Emperyalizm ve Kürtler
(dipnotlarla beraber syf.532-533)- Kaynak Yayınları






EK: 


Bilimsel ölçütle ve uluslararası kabulle, bir ülkenin etnik yapısının 'mozaik' olarak tanımlanabilmesi için 2 şartın birlikte var olması gerekir. Bu şartlardan biri, 'etnik çeşitlilik', diğeri, ülkeleri etnik grupların toplam nüfusunun, ülke nüfusunun %35'ini oluşturmasıdır. Etnik çeşitlilik, ülkede, genel etnik yapıyı etkileyen büyüklükte 'anlamlı' bir nüfusa sahip 'çok sayıda' grubun var olmasıdır. Bu gruplar 'asli' gruplar olarak tanımlanır. Ülkenin etnik yapısını değerlendirmede, nüfus olarak belirleyici bir etkisi olmayan 'küçük' nüfuslu gruplar, 'tali' gruplar kabul edilir ve topluca diğerleri olarak değerlendirilir.

Bu ölçütle, tüm resmi tespitler ve bilimsel veriler ortalamasıyla, bugün, Türkiye'de, 'yüzde' oranıyla 'anlamlı' büyüklükte nüfusa sahip kabul edilebilecek gruplar, yaklaşık %7 nüfus oranıyla Kürtler, bir ölçüde, %1 nüfus oranıyla Araplar ve yine %1 nüfus oranıyla Zazalardır.

Bunlar dışındaki gruplardan Çerkeslerin nüfusu yaklaşık %0.4 ve Lazların nüfusu yaklaşık %0.27'dir. Diğer grupların toplam nüfusu yaklaşık %0.4'tür (bindedört).

Bu oranlarla değerlendirildiğinde, bugün nüfusu yaklaşık 74 milyon kabul edilen Türkiye'de, etnik grupların nüfusları ve bu nüfusların oransal dağılımı yaklaşık olarak aşağıdaki gibi tespit edilmektedir;

Gruplar Nüfus Oranı (%) 
Türkler 66.650.000 yüzde 90.00. 
Kürtler 5.000.000 yüzde 6.76. 
Zazalar; 800.000 yüzde 1.08. 
Araplar 800.000 yüzde 1.08. 
Çerkesler 300.000 yüzde 0.40. 
Lazlar 200.000 yüzde 0.27. 
Diğer; 300.000 yüzde 0.41. Diğerleri içindeki Ermenilerin nüfusu 60.000, Yahudilerin nüfusu 25.000, Rumların nüfusu 1.800'dür.

Başta da belirttiğimiz gibi bir ülkenin etnik yapısının mozaik olarak tanımlanabilmesi için, toplam etnik nüfusun ülke nüfusunun en az %35'ini oluşturması gerekir.

Yani... Türkiye bir mozaik değildir! Adeta açık arttırmaya çıkartılan etnik guruplar 47 olarak açıklanmış, daha sonraki dönemlerde 27, 36 ve 54 gibi gerçekten uzak rakamlarla abartılmış, bugün ise bu sayı 27’e düşürülmüştür. Ayrıca bahsedilen azınlıkların 16'sı Türk'tür. Soyları bir olan bir millet nasıl 16 parçaya bölünerek azınlık denilebilir ki?


Ali Tayyar Önder 
'Türkiye'nin Etnik Yapısı' - 2005




*SB:  Bugün için Suriyeli "sığınmacı" ve "mülteci"ler ile nüfus yapımız ne durumdadır? Bir 30 yıl sonra nasıl olacaktır? Körfez Savaşı sonrası Türkiye'ye "sığınıp" vatandaşlık hakkı alan 450 bin Kürt "mülteci" bugün kaç milyon olmuştur? Bu "mülteciler" bu son 30 yılda ne yapmış, hangi taleplerde bulunmuştur?

Mülteci ; Ülkesinde ırk, din, sosyal konum, siyasal düşünce ya da ulusal kimliği nedeniyle kendisini baskı altında hissederek kendi devletine olan güvenini kaybeden, kendi devletinin ona tarafsız davranmayacağını düşüncesi ile ülkesini terkedip, başka bir ülkeye sığınma talebinde bulunan ve bu talebi o ülke tarafından 'kabul' edilen kişidir.

Sığınmacı ; Yukarıdaki nedenlerden dolayı ülkesini terkeden ve henüz sığınma talebi, kaçtığı ülkenin yetkilileri tarafından 'soruşturma' safhasında olan kişidir. İskan Kanunu Madde3/3'e göre "Türkiye'de yerleşmek maksadıyla olmayıp bir zaruret ilcasıyla muvakkat oturmak üzere sığınanlara sığınmacı denir".



***


"Türk tarihinin her döneminde çok büyük kahramanlıklar yaşanmış olmakla birlikte, ne yazık ki “ihanet” sözcüğünün anlamını zorlayan yüz kızartıcı davranışlara da tanık olunmuştur. Kale komutanının savunmakla görevli olduğu kaleyi para karşılığı düşmana satması, donanma komutanının başında bulunduğu donanmayı kaçırıp düşmana teslim etmesi, bir kısım halkın ülke topraklarını işgal eden düşman güçleriyle birlikte hareket etmesi ya da barış zamanında bir kısım insanımızın kendi ülkeleri aleyhine yabancılarla işbirliği yapması gibi olaylara bizim tarihimizde dönem dönem rastlanmıştır. Bunlar, “ihanet” kapsamına giren davranışlar olarak nitelense de, en azından münferit olaylardır. Daha acısı ve sindirilmesi zor olanı, “ihanet” kapsamında değerlendirilebilecek davranışların bizzat resmi hükümet eliyle örgütlenmesi, devlet kurumlarının bu tür davranışlara alet edilmesi ve ülke ’aydın “larının bu tür eylemlerin içinde fiilen yer ve rol almalarıdır."


Doç. Dr. İhsan Şerif Kaymaz
Arslan Tekin ,11.04.2013,"Tarihimizdeki İşbirlikçiler" yazı dizisi 5.


***


İngilizlerin alfabesini icat ettiği; İkinci Dünya Savaşı'nda Almanların kendilerine bayrak hediye ettiği; Fransızların sırtlarını okşadığı; Fransanın Rusyanın tarih yazmanlığını yaptığı; 'müttefik görünümündeki düşmanlarımızın' bir yandan etrafa dinamitçi-barış Nobelleri verip, diğer yandan 'müttefiğimin düşmanı dostumdur' diyerek silah ve para yardımı yapıp eğittiği; İsveçin kucaklaştığı; İsrailin seviştiği; birbirlerini sırtlarından bıçakladıkları halde Ermenilerle canciğer olan ; içimizdeki hainlerin destekleyip, nayır nolamaz diyerek yan cebime koy tiriplerine girdiği; 250 yıllık olup, dünyanın dört bir yanından gelen değişik etnik ve milletten olan ve Yerlilerin ülkesini işgal edip soykırım yapan, 1861-1865 te eyaletlerin ayrılmak istemesi sebebiyle iç-savaş yaşayan ve kendilerine ne münasebet ayrılamazsınız diyerek başkalarını böldüren, ticaretini yapmasa da köleliği ancak 1964'te zenci-beyaz ayrımına son veren ki hala klu-kluxçuları var, uydurulmuş 'Amerikalı' etniği gibi; "karışık" uydurma bir etnik olarak ortaya çıkanlar, özgürleştiklerini sanıyorlar... Halbuki, herkes birbirine girecek... SB




ilgili:
Sadun KÖPRÜLÜ
Türkmen Aile, Aşiret, Oymakları, Boyları, Kolları Araştırması! 
(1) ve (2)




16 Ocak 2017 Pazartesi

Satın Alınan Gazeteciler!..





Alman gazeteci Udo Ulfkotte 56 yaşında dün (14 Ocak 2017) bir kalp krizi sonucu yaşama veda etti. Dünya çapında büyük ses getiren bir açıklaması olmuştu. Gizli servislerin kendi adı ile imzalayarak yazmasını istedikleri konuları önüne koyduklarını ve bütün dünyada ana akım gazeteciliğin böyle olduğunu açıklamıştı. Gazetecilerin satın alındıklarını ve asla özgür olmadıklarını söylemişti. Irak'ta kaldığı sürece kansere yakalandığı söylenen gazetecinin bu üçüncü ve son kalp krizi olduğu söyleniliyor! Arkasında büyük bir gerçeği haykırmış olan bir kariyer bırakarak.

Aktaran Serap Balaman.



"I’ve been a journalist for about 25 years, and I was educated to lie, to betray, and not to tell the truth to the public. But seeing right now within the last months how the German and American media tries to bring war to the people in Europe, to bring war to Russia — this is a point of no return and I’m going to stand up and say it is not right what I have done in the past, to manipulate people, to make propaganda against Russia, and it is not right what my colleagues do and have done in the past because they are bribed to betray the people, not only in Germany, all over Europe."



Basından- 2014:


Dr. Udo ULFKOTTE:  Dış ülkeler ile Almanya arasında büyük farklar var. Dış ülkelerden muazzam reaksiyonlar alıyoruz. Ama Almanya’daki reaksiyonlar tam tersi. Benim için deli diyorlar. Yahut bütün bunların yalan olduğu, uydurulmuş hikaye olduğu söyleniyor. Daha bugün bir İsviçreli Haber Magazinine uzun bir röportaj verdim. Aynı tepkiyi alınca… İşte bütün bunların yalan olduğu vs. Kendisine ”bakın ne yapalım şimdi biliyor musunuz? Kitabımda “Gizli” olarak belirtilen, dünya kamuoyunun görmediği bir fotoğraf ve bir kaç fotoğraf ve belge göstereyim size!” Bunu da yaptım. Ardından beni geri aradı ve: “Böyle birşey olamaz. Siz “gizli belgeler” olarak belirtilen fotoğraf ve dokümanlar üzerine bir kitap yazıyorsunuz ve bunun üzerine yalan, uydurulma hikâye deniyor!” dedi.

Bilmiyorum haberiniz var mı? Uzun bir süre önce, 1988 Temmuz’unda Türkiye’nin komşusu İran’daydım. Amerikalıların kontrolü altında ve Alman gazıyla İranlıların nasıl zehirlendiğini görüntüledim. Bunu da görüntülemem istendi; ama Almanya’da bunun hakkında yazmama izin verilmedi. Görüntüleri başka dergi ve gazetelere vermem de yasaklanmıştı.

Biliyorsunuz 1980’den Temmuz 1988’e kadar sürmüştü. Iraklıların Kürtlere Halepçe’de Mart 1988’de uyguladığı gazlı saldırı herkes tarafından bilinirken, Temmuz 1988 de Alman gazıyla İranlılara uygulanan gazlı saldırıdan kimsenin haberi olmamıştı.

Ve bakın Alman gazeteciler bile bu olaya yalan ve uydurma diyorsa benim bir Alman olarak bu sorumluluğu yüklenmem gerekiyordu. Nasıl oluyor da, bu Alman gazeteciler böyle davranabiliyor? Almanlar Yahudileri gazlarken kendilerini suçlu görmeleri gerekiyor, çünkü Yahudileri gazlamışlardı. Nasıl oluyor da, onlarca yıl sonra İranlılar gazlanıyor. Hiçbir Alman devlet başkanı Tahran’a gidip diz çökerek özür dilemez tabiî. Bu önemsiz bizim için, hem Amerikalıların kontrolü altında olmuş, sorun yok o zaman.

Ben bunu resimlerle belgeleyen ilk gazeteciyim. Hatta CIA bir internet sitesi üzerinden Irak’ın zehirli gazları hakkında belgeler yayınlıyor, bu linki dilerseniz size gönderebilirim. Orada başka meseleler ile birlikte 1988 Temmuz’unda Zübeyde Cephesinde, yani benim bulunduğum bölgede, zehirli gaz kullanıldı. Tabii Amerikalıların kontrolü altında ve Alman gazı olduğu yazılmıyor. Öyle ortaya koyuyorlar ki sanki Kötü Saddam bu olayı gerçekleştirdi.

Sonradan canavar ilan edildi. 1990 Ağustos ayından sonra… O zamanlar Saddam iyiydi ve biz Almanlar finans ve politik nedenlerle Saddam ne istiyorsa gönderiyorduk. Silahlar, örnek olarak silah yapımı için teknik donanımlar…

Dr. Udo ULFKOTTE:  Ve aniden Saddam Hüseyin kötüdür denildi. Aptalca olan Ağustos 1990’a kadar Alman halkı için iyi olan Saddam Hüseyin’in bir gecede televizyon izleyicilerine neden Kötü olduğunu anlatmak zorunda kalmaktı. Bu sebeple uydurma bir hikaye bile yazdılar. Bilmiyorum o dönemi yaş olarak hatırlıyor musunuz? O dönemler kuvöz kutularıyla ilgili bir hikaye uyduruldu. Amerikalı bir reklam ajansı -Ellen Norten- tarafından uydurulan bu hikayede, Saddam Hüseyin’in 02 Ağustos 1990’da Kuveyt’te girdiği zaman hastanelerdeki kuvözleri alabilmek için, bu kuvözlerin içinde bulunan bebekleri yerlere attırdığı ve öldürdüğü anlatılıyordu. Bu görüntülere ait fotoğraflar yayınlanmıştı. Ama bu fotoğraflarda aslında oyuncak bebekler bulunuyordu ve ketçapla süslenmişti.


UDO ULFKOTTE: ABD ÇIKARLARI İÇİN YAZAN, 
SATILMIŞ “TÜRK” GAZETECİLER VAR


Dr. Udo ULFKOTTE:  Mesela Türk gazetecilerin isimlerini Almanya’da bulunan Amerikan yanlısı Vakıf ve Organizasyonların senelik raporlarını takip ederek çıkarabilirsiniz. Mesela Atlantik Brücke, Esmunt Institut, German Marshall Fund… Bunların hepsini kitabımda da belirtiyorum zaten. Bunların senelik raporları yayınlanıyor. Bu senelik raporların içinde hangi gazetecilerin Amerika’ya davet edildiği ve finansal olarak desteklendiği görülebilir. Ve geçmişe yönelik olarak bu raporlar incelendiğinde, orada ne kadar Türk gazetecinin bu davetlere iştirak ettiği tespit edilebilir. Birde hangi bu vakıf ve organizasyonlar CIA’ye yakın, bakmamız lazım.

Mesela Atlantik Brücke CIA’ye cok yakın. Bu Vakıf “Vernon A. Walters Award” adli bir Ödülü veriyor. Yani “Vernon Walters Ödülü”. Bu Varnen Walters tanınmış bir CIA üst yöneticisiydi. CIA’ye yakın olanlar fazla da gizli yapmıyor bu işi. Eğer Türk gazetecilerinin isimlerine meselâ Atlantik Brücke Vakfının raporlarında rastlarsanız, Amerikalıların bu gazeteciler üzerinde baskı veya kazanma çalışmaları uyguladığını anlayabilirsiniz. Tabii hangilerinin satılmış olduğunu söyleyemem, bilmiyorum, ama sonuçta sadece Amerikan yanlısı yazmaya başlıyorlarsa, Türkiye’nin çıkarlarına değil de, Amerikalıların istediği gibi Amerikan Askerlerinin Türkiye’deki NATO Üs’lerinde bulunmasına yönelik haberler yayınlıyorlarsa satılmış olduklarını söyleyebilirim. Elbette Amerikalıların etkilediği birçok satılmış Türk gazetecisi vardır denilebilir. Bunlar Türkler için ve Türkiye için değil, sadece Amerikan çıkarları için, NATO bakış açısıyla, Amerikan silahlarının satın alınmasına yönelik sırf Amerikalıların istediği doğrultuda yazarlar.


ABD askerlerine yapılan protestolar ile ilgili:


Dr. Udo ULFKOTTE:  Evet, bu tip aksiyonlar sadece Türkiye’de olmuyor. Örneğin Almanya’nın Eifel bölgesinde ister dinci olsun, ister sağcı ya da solcu halkın çoğu Amerikan askerlerini ülkemizde istemiyor. Çünkü Eifel bölgesinde önceden beri, Alman Halkının rızası olmadığı halde, Amerikan Atom Silahları konuşlandırılmış durumda. Ama buna karşı bir protesto yürüyüşü veya politik bir faaliyet burada yasak. Hemen radikal olarak damgalanıyor insanlar. Aynen Türkiye’de olduğu gibi burada da düşünce özgürlüğü yok.

Önceleri tam bir Emperyalizm yanlisiydim ama bugün Anti-Emperyalist’im.... Emperyalist biri olarak, bu sekil büyütüldüm, eğitildim ve beyin yıkamasını yaşadım. Ve bu sistemin içine entegre edildim. Bu şekilde düşünmem için... artık tamamen NATO’ya ve emperyalizme karşıyım.

Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki sürtüşme, Amerika’nın AB’yi sürekli kışkırtması… Ulfkotte cevabı çok net ve kestirmeden söyledi:

-Savaş istiyorlar… Resmen Savaş…



ek:
World Class Journalist Spills the Beans, Admits Mainstream Media is Completely Fake:(link) videolu
CIA hat seit 1975 Herzinfarkt-Pistole:(link)
CIA'nın Kalp Krizine yol açan Silahı: video ingilizce:




Satılmış Gazeteciler
Politikacılar, Gizli Servisler, Büyük Sermaye, Almanya'nın Kitle İletişim Araçlarını Nasıl Kullanıyor?




ilgili:

Alman medya grubu DW tepkiler üzerine özür diledi Almanya'nın önde gelen medya gruplarından Deutsche Welle Kayseri'deki hain saldırı üzerinden alçakça bir algı operasyonuna kalkışarak iç savaş çığırtkanlığı yapmıştı. DW, gelen tepkiler üzerine geri adım atarak özür diledi.  - 18.12.2016 /Haberiyakala


PKK terör örgütünün en büyük destekçilerinden Almanya'nın önde gelen medya gruplarından Deutsche Welle (DW) aşağılık bir algı operasyonuna kalkıştı. "Almanya'nın Sesi" olarak kabul edilen DW sebebi ve destekçilerinden biri oldukları Suriye'deki iç savaşın Türkiye'ye sıçradığını ileri sürecek kadar küstahlaştı.

İstanbul ve Kayseri'deki son terör saldırılarını bahane ederek internet sitesinde "Suriye savaşının yeni cephesi: Türkiye" ve "Suriye iç savaşı Türkiye'ye sıçradı" başlıklarıyla haberler yapan ve teröre hizmet etmekten başka hiçbir amacı olmayan bu haberleri sosyal medya üzerinden yayan DW'ye Türkiye'den çok sert tepkiler geldi.

YALANA SIĞINDILAR, Türkiye'den gelen haklı tepkiler üzerine Twitter hesabından açıklama DW, "Türkiye'yi karalamak için uydurma haber yaptıklarını" itiraf edercesine "haberlerinde uzmanların görüşlerine yer verdiklerini" yalanına sarılmaya çalıştı.



Yukarıdaki örnek ile "Medyanın nasıl "yalanla" halkı yönlendirdiğini, proveke ettiğini görüyoruz!..



* * *


Serap Balaman çevirisi…
10 Trilyon Dolar’a mal olan savaş
"Haber Tarihi 16 Mayıs 2016"


“15 Mart 2016 tarihinde neredeyse dünya savasına dönüşecek önemli bir bölgesel savaş olan Suriyedeki savaş altıncı yılına giriyor. Bu Riyad ve Ankara (ve onların müttefikleri) tarafından Suriye ve İrana karşı yeni bir saldırı başlatmak için seçilen tarih.

Birkaç gün içinde, hiç yoktan onlarca Arap uydu kanalları tarafindan İran’a karşı “ultra şahin” tarzı yayınlar ortaya çıkdı. Aynı zamanda, Suudi ve Batı Typhoon ve F-15 ler Türkiye’nin güneyindeki üsse konuşlandırıldı. (Sekiz NATO ve iki Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerini hatırlatıyor)

Bu arada NATO sürekli biçimde Rusya’ya karşı tavrını sertleştirirken, Doğu Avrupa’da dolaylı provokasyonlarını artırıyor.

Moskova’da, Kremlin ilk kez bir dünya savaşından söz etti ve ve Suriye’ye karadan herhangi bir müdahalenin çatışmayı uzatmakla eşdeğer olduğunu vurguladı. Dikkat ederseniz, ne zaman gerçek bir tehlike olsa, Putin medya dünyasından çekilir ve yerini Başbakan Dimitri Medvedev’e bırakır.

Yemen’de bir çok güçlü ABD, İngiliz, İsrail askeri ve lojistik desteğine rağmen saplanıp kalan Riyad (Saudi Arabistan) Rus ruleti oynamaya kalkışdı. Petrol savaşı Rusyayı dizlerinin üstune çökertmedi ve İran’in Suriye’ye askeri ve ekonomik desteğini askıya aldıramadı.

Suriye’de hükümet güçleri Rus uçakları tarafından desteklenerek Riyad ve Ankara tarafından silahlandırılip, finanse edilen isyancıların yerleşim bölgelerine yaklaşıyorlar. Bu, imparatorluğun propaganda makinesinin paniğini açıklıyor.. Suudiler, imparatorluğun savaşlarının büyük karşılıyıcıları. Şimdi Rusya, İran ve Suriye’ye karşı bir savaşta 10 trilyon dolardan daha fazla harcamaya hazırlar. “Özgür” bir dünyada, mali ve ekonomik kriz sırasında, bu milenyumun fırsatıdır.

Birlesik Arap Emirligi Yemen’in bir adası olan Socotra’yı nakit para karşılığı Centcom’a (ABD’nin Birleşik Savaş Birimleri’ne) sunmak için satın aldı. Riyad daha çok ilerliyecek…. Önümüzdeki günlerde garip gelişmeler göreceğiz ”

Çeviren: Serap Balaman
Cumhuriyet Postası / Haberin kaynağı



* * *


Serap Balaman Yazdı…
Suriye Türkmenleri…
"Haber Tarihi 17 Aralık 2015" - Cumhuriyetpostası


Hassas Oyunlar, Hassas Dengeler arasında gerçek durumu okuyabilmeliyiz.

2011 Mart ayında Egemen Batı güçlerinin Muhalif kuvvetler adı altında önceden hazırlayıp kışkırttıkları Özgür Suriye Ordusu , 80 ayrı milleten oluşan paralı asker kadrosu ile Suriye de ayaklanmalar başlatıp, sivil halkı öldürdüler…

Özgür Suriye Ordusu kendisine bayrak olarak Suriye’nin Fransız sömürge tarihlerinden kalan sömürge bayrağını sembol olarak kullandı. Siyah Beyaz Yeşil renklerde olup içinde üç tane kırmızı yıldız olan bu bayrak « Muhaliflerin » sembolü oldu.

Özgur Suriye Ordusu daha sonra El–Kaide ve El–Nusra gibi ülkeye akan diğer cihatcı savaşçı özel ordular ile işbirliği ile büyüdü.

İlk zamanlar PYD ve tüm Kürt güçler Özgur Suriye Ordusu ile birlikte çatışıyorlardı. Suriye Halkını öldürüp, Suriye Halk Ordusuna karşı Siyonist- Evangelist patronlarnın isteği doğrultusunda,. NATO/ Londra/ Vatikan /Washington ve Israil aksında savaşıyorlardı .

PYD ve diğer Kürt güçler ve de Özgur Suriye Ordusu daha sonra 2013 yılında taraf değiştirerek Suriye Halk Ordusu ile anlaşdılar ve bu defa eski dost olduklarına karşı savaştılar.

Suriye Türkmenleri de bu cihatcı savaşçılara dahil edilindi ve hatta Türk Hükümetinin desteği ile, Ana Yurt dışında, Ana Ülkeye bağlı masum kardeşlerimiz kandırılarak EL Kaide ve El Nusra nın kucağına atıldilar ve onlarla birlikte içinde yaşadıkları ülkenin yasal ordusuna karşı savaştılar. İhanet ettiler.

2011 yılından beri bu konuyu her tartışma ortamında dile getirmeme rağmen şimdiye dek ciddiye alınmadım.

Suriye Türkmenleri kardeşlerimiz El kaide ile çok iç içe geçtiler. Su son haftalarda Suriye Devletinin davetlisi olarak Rus Askeri güçleri Suriyede IŞİD a ve tüm Terörist güçlere karşı savaşdalar. Koalisyon ülkelerinin varlıkları ve hava saldırıları yasa dışı. İşgal güçleri durumundalar ve kendi besleyip büyüttükleri terör gruplarını koruyorlar. Operasyon yaparmış gibi yapıyorlar.

Ne Suriye Ne de Rus Askeri güçleri Özel olarak Türkmen kardeşlerimizi öldürmüyorlar. Terörist unsurlar ile iç içe geçmiş ve birlikte yaşayan elemanlar hava saldırısına uğruyorlar ve bu ne yazık ki Türkmen kardeşlerimiz. Acılari bizim acımız. Fakat bu güne kadar kimse bu olup bitene ses çıkartmamış ve seyirci kalırken şimdi mi herkesin aklına geldi Suriyede Türkmenler olduğu?

Bir anda herkes anında tepki veriyor. Yeni mi uyandık??? Nato/ Vatikan/ Israil/ABD/ Londra aksı Kürt enerji koridorunu kurmak için BOP planı çerçevesinde hareket ederken , Bizden istenen Suriyeye karşı savaşa girmemiz. Bundan iyi bahane olmaz.

Oysa ki Suriyeye karşı bu kanat ile birlikte hareket edersek, onların savaşını meşrulastırmış olup, kendi ellerimizle Kürt Koridoru, Barzanistan ve ileride olacak Büyük Israil’in kuruluşuna yardım etmiş olacağız ve karşımıza Suriye, Rusya Çin'i alarak.

Gerçekten istediğimiz bu mu ? Türkmenler konusunda ortalık yangın yerine dönüşürken soralım bakalım.. 2011 yılından beri Suriyeli Türkmen kardeşlerimizi çiğ insan ciğeri yiyen katil sürüsü ile işbirliği yapmalarından neden kurtarmadık? Neden şikayet etmedik?



SERAP BALAMAN
(başharflerimizin benzerliği yanıltmasın, yukarıdaki yazı ona aittir bana değil, Serap olayları net olarak değerlendirebilen çok değerli bir arkadaştır.)






ilgili:










24 Ağustos 2016 Çarşamba

Provoking nuclear war by media - John Pilger





The exoneration of a man accused of the worst of crimes, genocide, made no headlines. Neither the BBC nor CNN covered it. The Guardian allowed a brief commentary. Such a rare official admission was buried or suppressed, understandably. It would explain too much about how the rulers of the world rule.


The International Court of Justice (ICJ) in The Hague has quietly cleared the late Serbian president, Slobodan Milosevic, of war crimes committed during the 1992-95 Bosnian war, including the massacre at Srebrenica.


Far from conspiring with the convicted Bosnian-Serb leader Radovan Karadzic, Milosevic actually "condemned ethnic cleansing", opposed Karadzic and tried to stop the war that dismembered Yugoslavia. Buried near the end of a 2,590 page judgement on Karadzic last February, this truth further demolishes the propaganda that justified Nato's illegal onslaught on Serbia in 1999...


This was the justification for Nato's bombing, led by Bill Clinton and Blair....


The nuclear risk is obvious, though suppressed by the media across "the free world". The editorial writers of the Washington Post, having promoted the fiction of WMD in Iraq, demand that Obama attack Syria. Hillary Clinton, who publicly rejoiced at her executioner's role during the destruction of Libya, has repeatedly indicated that, as president, she will "go further" than Obama.


What is most remarkable about the war propaganda now in floodtide is its patent absurdity and familiarity. I have been looking through archive film from Washington in the 1950s when diplomats, civil servants and journalists were witch-hunted and ruined by Senator Joe McCarthy for challenging the lies and paranoia about the Soviet Union and China. Like a resurgent tumour, the anti-Russia cult has returned.


If war with Russia breaks out, by design or by accident, journalists will bear much of the responsibility.


"Trump would have loved Stalin!" bellowed Vice-President Joe Biden at a rally for Hillary Clinton. With Clinton nodding, he shouted, "We never bow. We never bend. We never kneel. We never yield. We own the finish line. That's who we are. We are America!"


Provoking nuclear war by media - John Pilger/to read more
23 August 2016








"We don't submit to terror. We make the terror."
House of Cards
are they wrong?! NO!















***



"Her şey kötüye doğru tırmanıyor. Abd , Pentagon Suriye ve Rus uçaklarını tehdit ediyor. Vururuz diyerek. Hem de işgalci oldukları ülkede. Ülkenin resmi ordusu ve resmi olarak davetlisi onlara yardım eden ülkeye karşı çok ciddi bir adım bu. Önemli.. " Serap Balaman M.

haber linki "US ready to target Russian, Syrian jets in Syria: Pentagon" 

On what ground? İnvasion of USA - have no borders here!



"Israil Suriye'yi topa tuttu. Serseri bir havan topu kendi sınırından içeri girdiği için. Üstelik buralar kendi sınırı değil. İşgal ettiği, Suriyen'in Golan tepeleri. ne hakla ?? kendi sınırımış!!!"...Serap Balaman M.

haber linki : "israel strikes Syrian"
On what ground? İnvasion of Israel. Golan is OCCUPiED by Israel




"Üst derecede Amerikalı komutan Suriye ve Rusya'yı uyardı: " Daha da yaklaşırsanız şiddetli karşılık veririz"... Suriye Halk Ordusunun PYD güçlerini/teröristlerini ABD birliklerinin yakınında vurmasından sonra Washington sert çıkıştı...


İşgalcı güc olan ABD, İŞGAL ETTİĞİ ÜLKENİN YASAL ORDUSUNA VE DEVLETİNE VE DE ONLARIN DAVETLİSİ OLARAK ORADA BULUNAN RUSYA'YA KAFA TUTUYOR. SANKİ KENDİSİNE (ABD'YE) SALDIRAN VAR!!!"  Serap Balaman M.

haber link: Top US commander warns Damascus & Moscow against operations near American positions


The invader warns the legal government and its legally invited ally?... invasion of America in Syria lands. The country's legitimate government and army. Syrian state invitation to Rusia, and America threatened Russia and Syria??


Çin de Rusya'ya Suriye yanında katılınca, Suriye III Dünya Savaşı için barut fıçısı noktasına dönüştü ... Başlık bu.

Sizi gidi hoyrat abd-nato "vatanseverleri" Sizlerin, III Dünya savaşına doğru giden sonsuz tırmanmanızı böyle mi haklı göstermeye çalışıyorsunuz? İnsanlığı ve Biosferi neredeyse yok edeceksiniz....   Serap Balaman M.


haber linki: "Syria Becomes World War Powderkeg As China Joins Russian Alliance With Assad"



Hillary Clinton: "I want the Iranians to know, that if I'm the president, we will attack Iran" - video




bu arada


Assange’s Lawyer and Human Rights Activist Killed in London Underground…/link

'ABD'nin İncirlik'teki nükleer silahları Romanya'ya taşınıyor' iddiası / link














SB