Translate

kıbrıs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kıbrıs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2025 Pazartesi

Türk İmparatorluğunun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje


 "Doğasının güzelliği yanında, Türk halkının hoşgörülü ve kahraman karakteri insanları kendine bağlar.

İnsan, savaştıktan sonra bile, dürüst bir düellodan sonra yapıldığı gibi Osmanlılara elini uzatır."

Trandafir G. Djuvara,

Romanya'nın İstanbul Büyükelçisi 1896-1900



Türk İmparatorluğunun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje (1281-1913)

Trandafir G. Djuvara


Önsöz

(...) Osmanlı Devleti'nin paylaşılmasıyla ilgili projelerin okunması kanımca hem çok tuhaf hem de epey öğretici. Ben bu araştırmadan çıkan dersleri belirtmeye çalışacağım.

Önce "Kutsal Topraklar"ın yeniden ele geçirilmesiyle ilgili, Haçlıların devamı sayılabilecek projeler var. Daha sonra, Türklerin Avrupa'ya yerleşmesini izleyen dönemle ilgili, daha özel nitelikleri bulunan planlar geliyor. Bunların bir bölümü, Papa X. Leon ve Papa V. Pius örneklerinde olduğu gibi, papaların hazırladıkları ve Hıristiyanlığın genel çıkarlarını göz önüne alan projeler. Diğerleri ise, I. François, XIV. Louis, Büyük Petro, Büyük Katerina, II. Josef, Napolyon ve Aleksandr gibi hükümdarların daha ziyade kendi çıkarlarını göz önünde tutan projeleri. Erasmus, Leibniz, Volney gibi filozof ya da bilim insanları da paylaşma tasarıları hazırlamaktan kaçınmamışlar.

Erasmus, pek de felsefi sayılamayacak bir üslupla Türklere karşı bir çeşit iddianame yazmış. Ona göre, "Türkler geçmişleri karanlık yabani insanlar" dır ( Gens barbara obscurae originis). "Hıristiyanların varlıklarını sürdürmeleri için Türkleri yok etmek gerek" -tir (Sic julare turcum ut exisstat chrtistianus, si dejicere impium, ut exoriatuır pius). Bu sözlerin son bölümü insanı şaşırtıyor.

Leibniz'in görüşleri siyasal niteliklidir. Asıl amacı Fransa Kralı XIV. Louis'yi, Hollanda seferine çıkmaktan vazgeçirmektir. Onu Mısır'ı fethetmeye yöneltmek için bir plan hazırlamıştır: "Sadece Mısır değil, tüm Doğu, ayaklanmak için, korkmadan güvenebileceği bir kurtarıcının gelmesini bekliyor. Mısır fethedilince Türk imparatorluğunun geleceği de belli olur ve her yanı çöker, " diyen Leibniz, Fransa kralının Osmanlılara karşı gireceği bir savaşta, diğer Hıristiyan krallarla anlaşabileceğini düşünüyordu; herhalde Fransızları bu yola çekebilmek için karşılaşılacak güçlükleri biraz fazla küçümsemişti. (...)

Louis Renault, Paris 1914


(...)


İstanbul'un (1*) Taksimi Projesi (1912)

Osmanlı İmparatorluğu'nun taksimi hakkında yaklaşık yüz kadar projeyi gözden geçirdik; bu paylaşmaya sadece komşu ülkeler değil, uzaktaki ülkeler de katılıyordu. Bu da yetmiyordu. İstanbul, uzlaşmaya varılmasını önleyen en önemli konu olduğu için, bu kentin taksimi de ayrıca ele alınmıştır.

Fikir L'Independance Belge gazetesi tarafından 7 Ocak 1912 tarihinde, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı Dörtlü Balkan İttifakı'nın savaşı başlamadan birkaç ay önce yayımlanmıştır. Bu görüş Selanik'teki bir muhabir tarafından gönderilen 29 Aralık 1911 tarihli bir yazıda bulunuyordu. Yazar, Doğu sorununun aslında İstanbul'un kime ait olacağında ve daha sonra Çanakkale Boğazı'nın anahtarını kimin eline geçireceğinde düğümlendiğini belirtir. Yazara göre Türklerin İstanbul için artık bir şey yapamayacakları ya da kentin emsalsiz konumundan yararlanamayacakları anlaşılmıştır, burası için 15 yılda en az on milyar frank harcamak gerekmektedir. Osmanlı İmparatorluğu bu parayı sağlayamaz, sağlayabilse de bu para kendisine çok ağır koşullarla borç verilir.

Şu halde tek çözüm kente uluslararası hüviyet kazandırılmasıdır; yani bu kentin güzel ve gelişen Hong Kong gibi imtiyazlı bölge haline getirilmesidir: Almanya Haydarpaşa'yı ve Asya'da bir kısım araziyi; Fransa Pera [bugünkü Beyoğlu-ç.n.] ve sırtlarını; Rusya Boğaziçi tepelerini; Avusturya Galata'yı ve deniz kıyısındaki mahalleleri; İngiltere İstanbul yakasını ve buraya bağlı mahalleleri alacak; İtalya'ya ise Trablusgarp verilecektir. Böylelikle İtalya Türk başkentinin taksiminden pay alma hakkını kaybedecektir.

Bu makalenin yazarı, eyaletlerin taksimi konusunda yüzyıllar boyu birbirine rakip olan devletlerin, bu kez mahallelerin paylaşımı hususunda birbirlerine rakip olup olmayacaklarını sormuyor. Boğaz tepelerine yerleşecek olan Rusya'nın, Boğaz'ın ve Karadeniz girişinin anahtarını elinde tutacağı derhal fark ediliyor, değil mi? Öte yandan, taksimin dışında bırakılan İtalya'nın, diğer devletlerin de Osmanlı İmparatorluğu'ndan bazı başka topraklar kopardıklarını ve buna rağmen İstanbul'un paylaşımından yararlandıklarını söyleyerek itiraz etmesi olası.

Yazar Osmanlı İmparatorluğu'nun duyarlılığını önlemek için, her mahalledeki imtiyazlı bölgeyi yönetecek delegeler konseyine bir Osmanlı yüksek komiseri atanmasını önerir. Kent açık liman ilan edilecektir.

"Sultan ve ailesi tabiatıyla ikametgahlarını muhafaza edecekler, buraları tarafsız bölge olacak ve efendileri istedikleri zaman ve diledikleri biçimde yaşamak için buralarda oturabilecektir. Osmanlı İmparatorluğu'nun gerçek başkenti Bursa olacaktır ve Osmanlı yönetimi evini barkını oraya taşıyacaktır."

Yazar önerisinin gerçekleşmesinin güç olduğunun farkında ki, şu sonuca varmaktadır: "Ne kadar tuhaf gözükse de bu hayal ürünü rüya gerçekleştiği takdirde dünya barışını sağlayabilecek güzel bir düştür." Çok olasıdır ki, bu rüya gerçekleşseydi bile, barış içinde yaşamaya hiç de istekli bulunmadığı izlenimini veren dünya, kolaylıkla başka uyuşmazlık konuları bulurdu.

Son zamanlarda yayımlanan bir broşürde (2*) Mösyö Ralf de Neriet, İstanbul'un papaya verilmesini ve papa hazretlerinin kesin olarak oraya yerleşmesini öneriyor: "Yazar, bu kitapta sunulan fikir, milattan sonra 4. yüzyılda Büyük Konstantin'in beyninde yeşermişti, diyor. "


Sonuç

Fransa'nın İstanbul'daki eski elçisi, daha sonra büyükelçisi olan müteveffa Mösyö Constans adında bir siyaset adamı vardı ve bundan 14 yıl önce bana şöyle demişti: "İnanın bana, Doğu'nun istikbali küçük ulusların olacaktır. " Doğu Avrupa'daki küçük devletlerin büyük devletler tarafından yutulacağını öngören genel kanının tamamen karşıtı olan derin bir görüştü bu. Şimdi, Mösyö Constans'ın kehaneti gerçekleşme yolunda, ama sonsuza dek bağımsız kalabilmek de o küçük devletlerin gayretine kalıyor.

Osmanlı devi birdenbire çökmemekle birlikte, yüzyıllar boyunca, yavaş yavaş, parça parça bölünerek harabe haline dönüştü. Bu yıkıntının temel sebepleri nedir? Önce, dünyanın bütün büyük imparatorluklarının sonunu getiren nedenler var; toprakların çok genişlemesi, kendilerine tabi ulusların çeşitliliği, bunları bir bütün haline getirebilmenin olanaksızlığı ve onlara tek bir milli şuur kazandırılamaması, nihayet toplumsal bir temele dayanmayan askeri güçlerin hareket olanağı bulunmayan bir yığın haline dönüşmesini kaçınılmaz biçimde izleyen disiplin ve otorite kaybı.

Genel nitelikli bu sebeplere Osmanlı İmparatorluğu bakımından bir başka önemli neden ekleniyor: Bu da, halk topluluklarını ayağa kaldırmada güçlü bir etken olan dindir. İslam sadece maneviyatı yönetmek ve ruhu teselli etmek için değil, adalet dağıtmak ve devletin idaresine karışmak iddiasında2 olduğu için de İslamiyet ve Hıristiyanlık arasındaki düşmanlık daha da güçlü olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu, teokratik niteliği de bulunan bir askeri devletti. Bununla birlikte, Kuran bilimin, edebiyatın ve sanatların gelişmesine karşı değildir. Karşı olsaydı, parlak Arap uygarlığını izah etmek mümkün olamazdı. Büyük dinsel hoşgörü sahibi olan Türkler, egemenlikleri altındaki halklara dinsel özgürlük ve eğitim alanında özerklik vermemiş olsalardı, Müslümanlar ile Hıristiyanların birlikte yaşamaları mümkün olamazdı. 1 Kabul etmek gerekir ki bunun sonucu olarak Babıali'ye bağlı Hıristiyan milletler normal bir şekilde gelişme olanağını bulmuş ve tam bağımsızlığa doğru emin biçimde yönelmişlerdir.

Balkan ulusları arasındaki Hıristiyanlık inancı çözülemeyecek kadar sağlamdır. Memnuniyetsizlikler sistematik olarak örgütleniyordu. Avusturya ya da İsviçre gibi çeşitli milletlerden oluşan Hıristiyan ülkelerde kolayca affedilebilen hususlar, başka dinden olanlar tarafından yönetilen devletlerde affedilemez olabiliyordu. Bununla birlikte, Hıristiyanların kendi dinlerinden olanlara Türklerden daha katı davrandıkları örnekler çoktur. Mesela:

"1687 yılında Atina'nın efendileri değişti, ama kaderi değişmedi. İstanbul'un el sürmediğini Venedikliler yağmaladılar. Venedik aslanı, Atina için İslam'ın hilalinden daha zararlı oldu. Türklerin zamanın yıprandırmasına terk etmiş bulundukları Partenon mabedini Morosini'nin topları havaya uçurdu."

Ama doğrudur; aile içindeki kavgalar çabuk unutulduğu gibi, Hıristiyan devletler arasındaki geçici kırgınlıklar da Doğu'nun güneşi altında mum gibi erimekteydi. Buna karşı Müslüman düşmanlığı soyaçekimin de etkisiyle yıldan yıla artıyordu; Hıristiyan kardeşlerin hataları itiraf edilmeden, bilinçsizce ya da sessiz bir mutabakatla, çabucak unutuluyor, buna mukabil, Türklerin en ufak tersliği gerçekten abartılıyor, hemen intikam çığlıkları atılıyordu. (...)

Türk milleti bugün yenilmiş olsa bile şerefini korumuştur. (...)


Trandafir G. Djuvara**

Türk İmparatorluğunun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje (1281-1913)

Çeviren Pulat Tacar, 2017

** Romanya Kralı I.Karol tarafından 1896 yılında "dünyanın en güzel yeri" olarak nitelediği İstanbul'a elçi olarak tayin edilmiş, dört yıl süreyle, 1900 yılına kadar bu görevi yapmıştır. Eserini 1914 yılında Paris'te yayımlamış.


Dipnotlar*:

1- Bu kent eskiler tarafından Byzantium, Türkler tarafından İstanbul veya Stambul olarak adlandırılmaktadır. 15 Mayıs 1599 tarihini taşıyan, Viyana'da İmparatorluk Arşivi Kitaplığı'nda (s. 698) bulunan ve Nicolae Jorga tarafından yayımlanan (Documente Hurmuzaki, c. XII, 1903, s. 433) bir belge bize İstanbul'a Papa VIII. Clementius onuruna Clementiusine denilmesinin düşünüldüğünü açıklıyor: "Et spero, non Constantinopoli, ma Clementina questa citta doversi chiamare).

2- L'Europe de demain, seule solution possible de la question d'Orient [Yarının Avrupa'sı, Doğu sorununun tek olası çözümü], Paris, 1913, 48 sayfa.



Kutsal Topraklar'ın Ele Geçirilmesi Projeleri:

1- Sicilya Kralı II. Charles'ın Projesi (1270'e Doğru)

2- Padovalı Keşiş Fidence'nin Projesi (1274)

3- Charles de Valois Projesi (1301)

4- Pierre du Bois'nın Projesi (1306)

5- Raymond Lulle'ün Projesi (1306)

6- Marino Sanuto'nun Projesi (1306)

7- Hayton ya da Hetum Projesi (1307)

8- Guillaurne de Nogaret Projesi (1310)

9- Guillaurne d'Adam Projesi (1311)

10- Kıbrıs Kralı II. Henri de Lusignan'ın Projesi (1311)

11- Brocard'ın Projesi (1332)


Osmanlı İmparatorluğu'nun Paylaşılması Projeleri:

12- Bertrandon de la Broquiere Projesi (1432)

13- Bourgogne Dükü Philippe-le-Bon'un Projesi (1457)

14- Fransa Kralı VIII. Charles'ın Projesi (1495)

15- Papa X. Leo'nun Projesi (1513-1517)

16- Fransa Kralı I. François'nın Projesi (1515-1517)

17- I.Maximilian'in Projesi (1518)

18- Erasmus'un Projesi (1530)

19- Nannius'un Projesi (1536)

20- Cuspinianus'un Projesi ( 1541)

21- Georgevits'in Projesi (1542)

22- Guillaume de Grantrye de Grandchamps Projesi (1566-1567)

23- Papa V. Pius'un Projesi ( 1570)

24- İtalyan Projesi ( 1571-1572

25- İtalyan Projesi (1572)

26- Yüzbaşı La Noue'nun Projesi (1587)

27- Rene de Lusigne Projesi ( 1588)

28- Papa VIII. Clement'in Projesi (1594- 1560)

29- Rahip Cumuleo'nun Projesi (1594)

30- Lutio'nun Projesi (1600)

31- Chavigny'nin Projesi (1606)

32- Sully'nin Projesi (1607)

33- İtalyan Projesi (1609)

34- D'Esprinchard'ın Projesi (1609)

35- Minotto'nun Projesi (1609)

36- Bertucci Projesi (1611)

37- Dük Charles de Nevers'in Projesi (1613-1618)

38- Peder Joseph'in Projesi (1615-1618)

39- Valeriano'nun Projesi (1618)

40- François Savary de Breves'in Projesi (1620)

41- Vasil Lupu'nun Projesi (1646)

42- Fransız Projesi (1660)

43- Turenne'in Projesi (1663)

44- Leibniz'in Projesi (1672)

45- Michel Febvre'in Projesi (1682)

46- XIV. Louis'nin Projesi (1685-1687)

47- Rahip Coppin'in Projesi (1686)

48- Rus Çarı Büyük Petro'nun Projesi (1710)

49- Rahip Saint- Pierre'in Projesi (1713)

50- Avusturya Projesi (1718)

51- Disloway'in Projesi (1732)

52- Kardinal Alberoni'nin Projesi (1736)

53- Avusturya Projesi (1737)

54- D' Argenson Markisinin Projesi (1738)

55/56- Rusya Çariçesi II. Katerina ile Avusturya İmparatoru II. Joseph'in Projeleri (1772)

57- Linguet'nin Projesi (1774-1776)

58- Carra'nın Projesi (1777)

59- Yazarı Belli Olmayan Bir Proje (1788)

60- Volney'in Projesi (1788) ve Peyssonnel'in yanıtı (1788)

61- Brion de la Tour'un Projesi (1788)

62- Hertzberg'in Projesi (1792)

63- Talleyrand'ın Projesi (1805)

64/65- Napolyon ve I. Aleksandr'ın Projeleri (1808)

66- Metternich'in Projesi (1808)

67- D'Hauterive'in Projesi (1808)

68- Pozzo di Borgo'nun Projesi (1809)

69- Dufau'nun Projesi (1822)

70- Kapodistrias'ın Projesi (1828)

71- Dom de Pradt'ın Projesi (1828)

72- Yazarı Belli Olmayan Proje (1828)

73- De Polignac'ın Projesi (1829)

74- General de Richemont Projesi ( 1829)

75- Bronikowski'nin Projesi (1833)

76- Rus Çarı I. Nikola'nın Projesi (1853)

77- Dr. A.C. Dandolo'nun Projesi (1853)

78- Alexandre Bonneau'nun Projesi (1860)

79- Pitzipios'un Projesi (1860)

80- Rattos'un Projesi (1860)

81- D. Stepanoviç'in Projesi

82- Kommandatore C. Nigra'nın Projesi (1866)

83- Garibaldi'nin Projesi (1873)

84- Kont Greppi'nin Projesi (1873)

85- Yazarı Belli Olmayan Proje (1875)

86- Yazarı Belli Olmayan Proje

87- C.J. Rollin'in Projesi (1876)

88- Baron A. de Testa ile Baron L. de Testa'nın Projesi (1876)

89- Mathias de Ban'ın Projesi (1885)

90- Yazarı Belli Olmayan Proje (1896)

91- Bresnitz von Sydakoff'un Projesi (1898)

92- Rumen Projesi (1904)

93- İstanbul'un Taksimi Projesi (1912)


____________NOT 1:

Sayfa 9'da 2.dipnota düzeltme:

"Türkler Avrupa'ya Orhan'ın oğlu Süleyman'ın yönetiminde ilk kez 1356 yılında geçmişlerdi. İlk ele geçirdikleri Gelibolu yakınlarında Çimpe kalesiydi." (2)

(2) Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, c. 111, s. 35'te Çimpe kalesinin Bizans imparatoru tarafından askerlerini barındırması için Süleyman Paşa'ya verildiğini yazar (ç.n.).


Düzeltme : Çimpe kalesinin "Karye-i Umurbeylü Cinbi" olarak anılması Osmanlı öncesinde Umur Bey'in geldiğine dair kanıttır.

Osmanlılardan önce diğer Türk Beyliklerinden Balkanlara Türk göçü oldu mu?

Bizans İmparatoru Kantakuzenos'un anlatımına göre

Umur Bey'in 1345 Yılı Trakya Seferi

* Bölgeye hakim bulunan Saruhan memnuniyetle elçiyi kabul etti. Umur'un arkadaşı idi ve kralın ordusunda birlikte sefere katılacak olan oğlu da yanında olmak üzere zorluk çıkarmadan geçidi tahsis etti. Çanakkale Boğazı'na (Elispontos) gelince 20.000 kişi Trakya'ya geçti ve krala hediyeler de getirerek hemen Dimetoka'ya ulaştılar. Umur kraldan düşünmemesini ve Momitzilo'ya karşı harekete geçmesini rica ediyordu.

Umur Bey'in Balkanlar'da Sırp ve Bulgarlarla Mücadelesi

* Mayıs 1344'ten önce İzmir'e dönmek için hareket etmiş olan Umur Bey'in Pallini'de bıraktığı yaklaşık 3100 kişilik birlikleri ise kara yoluyla Trakya yönünde ilerlemeye başladılar. Umur Bey'in vatanına döndüğünü duyan Stefan Duşan ise Zihne'ye ilerledi ve en çok güvendiği komutanı Gregory Preljub komutasındaki askerlerini Selanik bölgesinde kalan Türkler üzerine gönderdi. Beşik Gölü olarak da adlandırılan Volvi Gölü'nün kuzeyinde yer alan Stefanina'da Sırp ve Türk orduları karşılaşır. Mayıs 1344 tarihinde gerçekleşen Stefaniana Savaşı'nda Umur Bey'in askerleri Sırpları ağır bir yenilgiye uğrattılar.

* İzmir'deki Ceneviz ve Haçlı tehlikesini uzaklaştıran Umur Bey, verdiği sözü tutarak 1345 baharında önemli sayıda askeriyle birlikte Trakya'ya döndü. Yanında Saruhanoğlu Süleyman Bey de bulunuyordu. Umur Bey'in yanındaki asker sayısını Bizans kaynağı 20.000 olarak vermektedir. Bu sırada daha önce Kantakuzinos taraftarı, şimdi ise karşıtı olan Bulgar Momçilo, Rodop ve civarındaki Merope Bölgesi'ni hakimiyeti altına almıştı. Umur Bey 15 gemisiyle günümüzde İskeçe ile sınırları içerisinde kalan Ege sahil limanı Avdira'ya gelmişti. Momçilo, Avdira Limanı'na saldırarak Umur Bey'e ait üç gemiyi yaktı. Ancak Umur Bey Kuvvetleri ile birleşen Kantakuzinos'un birlikleri Momçilo'ya karşı harekete geçtiler. İki ordu Temmuz 1345'te karşılaştı ve Umur Bey, Bulgar kuvvetlerini ağır bir yenilgiye uğrattı. Momçilo bu savaşta hayatını kaybetti. Umur Bey yanında yer alan Saruhanoğlu Süleyman'ın ölmesi üzerine tekrar İzmir'e döndü. Umur Bey'in Balkan ve Akdeniz politikalarında dengeyi değiştirmesi üzerine Haçlılar, İzmir'e Haçlı Severi düzenlediler ve İzmir'in savunması sırasında Umur Bey 1348 yılında hayatını kaybetti. Umur Bey'in bıraktığı yerden de Osmanlı Türkleri Balkanların fethine devam etti.

* Umur Bey'in Balkanlara yaptığı seferler, yani inanılacak gibi değil, askeri seferleri deniz harekatı, 6 mil uzunluğundaki Korinthos Boğazı'ndan karadan gemileri yürüterek aşıyor ve Arnavutluk'a seferler düzenliyor.

* Türklerin Balkanlara yaptıkları seferleri bazı tarihçiler yağma, ganimet vs. gibi sefer yaptığını söylüyorlar. Fakat, yine bir Bizans kaynağı bize bunun böyle olmadığını söylüyor;

Halkokondilis'in Anlatımına Göre Türklerin Süleyman Paşa ile Anadolu'dan Gelibolu Yarımadası'na Yerleşmek Üzere Göç Etmeleri: "Bu gelişmelerden haberdar olan Asya'daki (Anadolu) Türkler Süleyman'a katılmak için Avrupa'ya geçtiler ve birçoğu da Gelibolu Yarımadası'nda toplandı. Yurtları olan Asya'daki topraklarını boşaltarak burada tarıma başladılar." Eğer siz tarım yapıyorsanız, bir kere yağmacı olamazsınız. İkincisi buraya yurt edinmek için gelmişsinizdir. Burada yurt tutulmuş. (Kaynak : Prof.Dr. Levent Kayapınar, TTK, Mayıs 2025 YT)


____________NOT 2:

Sayfa 44'te; "Papa XII. Gregorius 9 Kasım 1407 tarihinde yeniden bir Haçlı seferi çağrısında bulunmuş, ancak Kıbrıs 1425'te (4) ve İstanbul 1453'te Türklerin egemenliği altına girmiştir." Cümlesindeki çevirenin 4.dipnottaki "Özgün metinde bir maddi bilgi hatası söz konusudur. Kıbrıs 1571'e dek Osmanlı hakimiyetine girmemiştir (ç.n.)," açıklaması aslında yanlıştır.

Çünkü; 1424-1426'da Sultan Barsbay liderliğinde ada ele geçirildi ve 1517'ye kadar da Memlüklerin egemenliği altındaydı. Memlükler Türk'tü! Ve kitapta "Türk egemenliği" olarak geçiyor, "Osmanlı" değil. (Kaynak: Dr. Mehmet Ali Bozkuş, Kıbrıs’ta Türk-Memlük Yönetimi (1426-1517). (Kıbrıs'ta Osmanlı Öncesi Türkler Sempozyumu, 13/15 Mayıs 2019)


SB



27 Nisan 2025 Pazar

KKTC

 


Türk birliği ve KKTC 

Doğu Akdeniz’de Yunan-İsrail-Güney Kıbrıs Rum ittifakının anatomisi ve Türkiye

***

Nemrut Dağı'nda kazılar yapan arkeolog Theresa B. Goell'ün biyografisini yazan Sanders & Gill, Kıbrıs'ın Türkler tarafından işgali(!) yüzünden Theresa'nın gezisi aksadı, demekte! Biyografide (2004) bile "işgal" sözünü kullanan akademisyenler siyasi kimliklerinden kurtulamamış!

#KKTC

Ed.R Getzel M. Cohen ile Martha Sharp Joukowsky "Breaking Ground: Pioneering Women Archaeologists, 2004" içinde "Donald H. Sanders with David W. J. Gill" makalesi


SB

***

Harry Scott Gibbons - Soykırım Dosyaları, 1997
“...Kıbrıs Türklerinin imhası başlamıştı...”


Bu kitap Kıbrıs'ın yakın geçmişine dair gerçekleri aktarmak için yazıldı. Ben bunu yaptım ve bana sadece Nihai Çözüm için fikirlerimi vermek kaldı.

Türkiye adanın kuzeyindeki fiziksel varlığını pekiştirdikten sonra nüfus mübadelesi yapıldı ve kuzey Kıbrıs, Kıbrıs Türk Federal Devleti oldu. Elbette, iki farklı dine mensup iki farklı ırkın barış içinde nasıl bir arada yaşayabileceğini görmek için görüşmeler yapıldı. Ne kadar konuşulursa konuşulsun bu henüz keşfedilemedi. Sonunda 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti resmen ilan edildi. Ancak Kıbrıs'ın güneyi uluslararası alanda meşru cumhuriyet olarak tanınırken, Türkiye ve bağımsızlığını yeni kazanan bazı Türk devletleri dışında Türklerin oluşturduğu üçte birlik kısım hiç tanınmıyor. Ancak Kuzey için asıl sorun bu değildir. Kuzey 20 yılı aşkın bir süredir ayrı bir varlık olarak varlığını sürdürüyor, halkı yurtdışına seyahat edebiliyor - Güney hariç - büyüyen bir turizm ticareti var. Burası mutlu ve rahat insanların yaşadığı mutlu bir ülke. Kadınlar güzel görünümleriyle dikkat çekiyor. Ben 1960'larda Kıbrıs'ta yaşarken, evli olmayan kadınlar yabancılar tarafından nadiren görülürdü. Şimdi, belki de güvende oldukları kendi ülkelerine sahip oldukları için, gerçek güzelliklere dönüştüler. Ve neredeyse hiç suç işlenmiyor.

Asıl sorun, Kıbrıs Rum Kesimi'nin bunu istemesi ve dünyanın geri kalanını bunu kendileri için almaya ikna etmek umuduyla aralıksız bir propaganda savaşı yürütmesidir. Bu propaganda, her zaman zorbaca, hatta tehditkâr, ama her zaman sabit, beni Kuzey'den neden yanıt gelmediğini öğrenmek için geri getirdi. Yeni Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti'nin propaganda ya da bu durumda karşı propaganda kavramına sahip olmadığını keşfettim. Safça, dünyanın sözde Kıbrıs “sorunu” hakkındaki tüm gerçekleri bildiğine inanıyor. Elbette dünya bilmiyor ve şu ana kadar Rum dezenformasyonu - kasıtlı yanlış bilgilendirme - bu bilgi boşluğunu doldurmak için yeterli oldu.

Bu kitap, sorunu bir Türk bakış açısıyla göstermek için yazılmıştır. Ben de araştırmalarım sonucunda Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklerle yan yana mutlu, hatta barış içinde yaşayamayacağı sonucuna vardım. Aksi takdirde, bu kitabın da gösterdiği gibi, Yunanlıların Türklerden kurtulma saplantısı neden toplu katliamlara kadar varsın? Bana göre ortada çözülmesi gereken bir “sorun” yoktur. Sorun 1974 yılında, Rumların birbirlerini katlettiği bir dönemde Türk müdahalesi ile çözüldü. O zamandan beri Kuzey Kıbrıs'ta ne toplumlar arası çatışma, ne silahlı çatışma, ne de toplu cinayetler yaşandı. Bu bana iyi bir çözüm gibi görünüyor. Eğer Kıbrıslı Rumlar Türkler için bağımsız bir Kıbrıs parçasını kabul edemiyorsa, o zaman sorunu olan sadece onlardır.

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınmış lideri Glafkos Clerides anılarını dört cilt halinde kaleme aldı. İçeriği iyi bir okuma için fazla çocukça, ancak Kıbrıslı Rumların Türkler hakkındaki düşüncelerini gösteriyor. Clerides'e göre adanın yaşadığı her sorun Türklerden kaynaklanmaktadır. Herhangi bir Rum cinayeti ya da katliamından bahsedilmemektedir. Bunlar her zaman her iki taraftaki sorumsuz insanlar tarafından işlenmektedir. Bu, “her iki tarafın zulmü” tanımlamasına yol açan tipik bir dezenformasyon manevrasıdır ve suçlu tarafın günahlarını ortadan kaldıran bir manevradır.

Kıbrıs Türkleri dünyanın çoğu tarafından kara listeye alınmıştır. Avrupa Birliği ihracatına ambargo koymuştur. Peki Kıbrıs Türklerinin suçu ne? Saddam Hüseyin'in aksine kimsenin üzerine zehirli gaz atmadılar, petrol zengini hiçbir ülkeyi işgal etmediler, İrlanda Cumhuriyet Ordusu gibi insanları ve binaları havaya uçurmadılar. Güney Kıbrıs tarafından kendilerine yağdırılan hakaretlere cevap verme zahmetine bile katlanmıyorlar. Tek istedikleri barış içinde bırakılmak. Ancak Kıbrıs Rum Kesimi, AB'nin köpeğini sallayan kuyruktur ve yabancı “arabulucular” Kıbrıslı Türklere teslim olmaları, kuzeyi güneye devretmeleri, resmi olarak azınlık durumuna düşürülmeleri ve elbette çoğunluktaki Rumlar tarafından “korunmaları” için baskı yapmaya çalışmaktadır. Ve bu kitap, bu tür bir korumanın ne kadar değerli olduğunu gösteriyor.

Hayat her zaman adil değildir. Örneğin Andreas Papandreu'yu ele alalım. Ülkesi için savaşmayan bir Yunanlıydı ama yine de askeri yönetimin sona ermesinden sonra ülkeyi sosyalist bir başbakan olarak yıllarca yönetmeyi başardı ve kamuoyuna yansıyan yolsuzluk ve diğer skandallarla ülkeyi yoksulluğa sürükledi. Batı dünyasının Kıbrıslı Türklere sunmak istediği tek gelecek ise kendi ülkelerinde ikinci sınıf vatandaş olarak yaşamaktır. Clerides anılarında Kıbrıs'ta çözüm için şartlarını sıralıyor. Bu şartlar Papandreu'nun yıllar önce öne sürdüğü şartlarla aynı: Türk askerleri Kuzey'i terk etmeli, Rumlar Kuzey'de serbestçe dolaşabilmeli, Kuzey'deki tüm toprakları ve mülkleri geri verilmeli ve Kuzey, Güney'in yetki alanına girmeli. Bunun karşılığında Türklere ne öneriyor? Gerçekte, hiçbir şey.

İşte bu kadar. Clerides ve adamları Kıbrıs'ta Türk hakları konusunda son derece esnek değiller. Hiçbir hakları yok. Kıbrıslı Türklere verdikleri mesaj şu gibi görünüyor: “Sizin olan bizimdir, bizim olan da bizimdir!” 

Benim daha iyi bir çözüm önerim var. Kuzey Kıbrıs bağımsızlığını korusun, Türkiye, Yunanistan ya da Avrupa Birliği ile birleşmesin. Türkiye Kuzey'in dışişleri ve savunma işleriyle ilgilenmeyi kabul etsin. Bu şekilde tek bir büyükelçilik masrafı olmadan tüm dünyada söz sahibi olacaktır. Bu, İngiltere ile Kuveyt arasında uzun yıllar boyunca başarılı bir şekilde uygulanan bir anlaşmaydı, dolayısıyla mükemmel ve iyi denenmiş bir emsal var. Ve Güney Kıbrıs, Kıbrıs Rum Kesimi, kendi hayallerini gerçekleştirebilir. Avrupa Birliği'ne giriş ve her Kıbrıslı Rum'un gönlünde yatan Yunanistan'la birleşme. Bu çözümün alay konusu olacağının farkındayım. Ancak ben gerçekçi davranıyorum. Bu kitabı yazarken sık sık Türkiye'de bulundum. Politikacıların ve askerlerin nasıl düşündüğünü biliyorum. Ve bunu onlardan gelecek bir çelişkiden korkmadan söyleyebilirim.

Ne Yunanistan ne de Kıbrıs Rum Kesimi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kontrolünü asla ele geçiremeyecektir.
Türkiye ile savaşa girmeden olmaz.
Ve kazanmadan!



Harry Scott Gibbons - The Genocide Files, 1997
"..the extermination of the Turks of Cyprus had begun..."


This book was written to give the facts of the recent past of Cyprus. I have done that, and it only remains for me to give my ideas for the Final Solution.

After Turkey had consolidated its physical presence in the north of the island, there was an exchange of populations, and north Cyprus became the Turkish Federal State of Cyprus. There were talks, of course, to see how the two peoples — two different races with two different religions - could live together in peace. No amount of talking has yet discovered this. So eventually, inl983, the Turkish Republic of North Cyprus was formally declared. But the south part of Cyprus is recognised internationally as the legitimate republic, and the Turkish third is not recognised at all, except by Turkey and some of the newly independent Turkic states. But that is not the real problem for the North. It has survived as a separate entity for over 20 years, its people can travel abroad — except to the South — there is a growing tourist trade. It is a happy land, with a happy, easygoing people. The women are noticeable for their good looks. When I lived in Cyprus in the 1960s, unmarried women were seldom seen by outsiders. Now, perhaps because of having their own country where they are safe, they have blossomed into real beauties. And there is almost no crime.

The real problem is that Greek Cyprus wants it, and it wages an unremitting war of propaganda in the hope of persuading the rest of the world to get it for them. It was this propaganda, invariably bullying, even threatening, but ever constant, that brought me back to find out why there is no response from the North. I discovered that the new Republic of North Cyprus has no conception of propaganda, or in this case, counter propaganda. Naively, it believes that the world knows all the facts about the so-called Cyprus "problem". The world doesn't, of course, and so far Greek disinformation - deliberate misinformation -- has sufficed to fill that knowledge gap.

This book has been written to show the problem from a Turkish viewpoint. I have also come to the conclusion, due to my research, that Cyprus Greeks cannot live happily, even peacefully, side by side with Turkish Cypriots. Otherwise, why the Greek obsession with getting rid of the Turks, even to the point of mass murder, as this book has shown. In my opinion, there is no "problem" to be solved. It was solved in 1974 by the Turkish intervention at a time when Greeks were massacring each other. Since then, in North Cyprus, there has been no intercommunal strife, no shootings, no mass murders. That seems a good solution to me. If the Greek Cypriots cannot accept an independent part of Cyprus for the Turks, then they are the only ones who have a problem.

Glafkos Clerides, the recognised head of the Cyprus republic, has written his memoirs in four volumes. The contents are too puerile for good reading, but they do show the Greek Cypriot thinking about the Turks. According to Clerides, every problem the island has is due to the Turks. There is no mention of any Greek murders or massacres. These are always committed by irresponsible people on both sides. This is a typical disinformation ploy leading to the description "atrocities by both sides", a manoeuvre by which the guilty party's sins are expunged. The Turks of Cyprus are blacklisted by most of the world. The European Union has placed an embargo on its exports. But what are the Turks of Cyprus guilty of? Unlike Saddam Hussein they have not dropped poison gas on anyone, they have not invaded any oilrich country, they do not blow up people and buildings, like the Irish Republican Army. They don't even bother to reply to the insults showered on them by South Cyprus. All they want is to be left in peace. But Greek Cyprus is the tail that wags the EU dog, and foreign "mediators" shuttle in and out, trying to pressurise the Turks of Cyprus to surrender, to hand over the north to the south, to be officially downgraded to a minority — to be "protected", of course, by the majority Greeks. And this book shows just what that sort of protection is worth.

Life is not always fair. Take Andreas Papandreou, for instance. He was the Greek who wouldn't fight for his country but who nevertheless managed, after the end of military rule, to run the country as a socialist prime minister for many years, grinding it into poverty through well publicised corruption and other scandals. And the only future the Western world wants to offer the Cyprus Turks is life as second class citizens in their own country. In his memoirs, Clerides lays down his terms for a Cyprus solution. They are the same that Papandreou made years ago — Turkish troops must leave the North, Greeks must have freedom of movement in the North and be given back all their lands and property in the North, and the North must come under the jurisdiction of the South. What does he offer the Turks in return. In truth, nothing.

So there it is. Clerides and his people are utterly inflexible on the subject of Turkish rights in Cyprus. They have none. Their message to Turkish Cypriots seems to be, "What's yours is ours, and what's ours is our own!" I have a better solution. Let North Cyprus retain its independence, with no union with Turkey, Greece or the European Union. Let Turkey contract to look after the North's foreign and defence affairs. In that way it will have a voice throughout the world without the expense of a single embassy, This was the arrangement between Britain and Kuwait for many successful years, so there is an excellent and well-tried precedent. And South Cyprus, Greek Cyprus, can have its own dreams come true. Entry into the European Union, and union with Greece, which appears to be the heart's desire of every Greek Cypriot. I am aware this solution will be sneered at. But I am being realistic. I have been to Turkey often in the course of writing this book. I know how the politicians and military think. And I can say this without fear of contradiction from them.

Neither Greece nor Greek Cyprus will ever get control of Turkish North Cyprus.
Not without going to war with Turkey.
And winning it!


s.490/1-492/4
Gazeteci, Kraliyet Hava Kuvvetleri ve Soğuk Savaş döneminde İngiliz Hükümeti için çalışmış ajan.





27 Eylül 2018 Perşembe

Patrikhane “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” Kurdu


Patrikhane “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” Kurdu
Bojidar Cipof / Temmuz 2018


Son zamanlarda Patrikhane’ye Ekümenik statüsü verilmesi ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması için Rum Patrikhanesi’nin çabalarının arttığını gözlemliyoruz. Özellikle şu an içinde bulunduğumuz yoğun gündemde fark ettirmeden edinimler sağlamaya çalışıyorlar. Okulun açılması için ABD’den ve AB’den çok sayıda politikacı devreye girmekte, ABD’de çok etkin olan bir grup olan Archonlar da özel kampanyalar yürütmektedir. Geçen makalelerimizde dikkat çektiğimiz gibi gelenek olarak Patrikhane’de yapılan birçok toplantı ve kabuller, son aylarda Heybeliada Ruhban Okulu’nda yapılmaya başlandı, sıradan ayinlerin ardından çok sayıda yabancı diplomatın da iştirak ettiği toplantılar gerçekleşti.

Rum Patrikhanesi her sene düzenli olarak Sen Sinod (Patrikhane Dinî Meclisi) toplantıları yapar. Gündemlerinin yoğunluğuna göre bazen 2 bazen de 3 gün süren Sen Sinod toplantıları, gelenek olarak Patrikhane içindeki sinod toplantı odasında yapılır. Bu seneki 10-12 Temmuz tarihlerinde yapılan sinod toplantısı Heybeliada Ruhban Okulu’nda toplantı salonunda yapıldı.

Elimize geçen fotoğraflarda, salonun ciddi bir masraf ile çok iyi bir şekilde restore edildiği görülüyor. Bu salona 10 Temmuz’da Patrik Bartholomeos’un kestiği kurdelenin ardından girilmiş! 1. Derece Eski Eser statüsünde olan Heybeliada Ruhban Okulu’nda böyle bir onarınım yapılması için resmi makamlardan izin alınıp alınmadığını ise bilinmiyor!

Yunan/Grek yanlısı haber sitelerinde bu gelişmenin ardından 2014 Haziran’da Selanik Aristoteles Üniversitesi'nin büyük bir akademik kadro ile Ruhban Okulu için hazırladığı, AVM tarzında bir değişim içeren bir proje yeniden servis edilmeye başladı.

2014’de yapılan bu proje ile ilgili Aristoteles Üniversitesi'nde yapılan basın açıklamasında şu sözler söylenmişti:“Bu Aristoteles Üniversitesi'nin evrensel güçlerini de gösteren bir projedir Mevcut ekonomik koşullar ve tüm zorluklarla rağmen bu konudaki ilhamımız, özellikle şimdi daha da güçlüdür.” Bahsi geçen toplantıda; 1971 yılında Türk yetkililer tarafından kapatılana kadar Ekümenik Patrikhane ve Ortodoksluğun bir sembolü olan Halki Ruhban Okulu’nun yeniden açılması için ne gerekiyorsa yapılması gerektiğine de vurgu yapılmıştı.

1971’de okulu Türkiye’nin Ruhban Okulu’nu kapatmış olduğu külliyen yalandır. Zira aynı yıl yürürlüğe giren YÖK Kanunu çerçevesinde tüm yüksekokullar YÖK’e bağlanmıştı. Patrikhane ise (Bugün de olduğu gibi) gerek müfredat ve gerekse öğrenci ile öğretmenler açısından tam bağımsızlık ya da denetimsizlik istiyordu.

Böyle bir rüya gerçekleşebilir mi? Eski eser bir taşınmazda böyle bir mimari değişim yapılabilir mi? Elbette ki hayır! Ancak içinde bulunduğumuz 2018 Temmuz ayında, 2014’deki bir rüyanın fotoğraflarının neden yeniden servis edilmeye başlandığı ise üzerinde durulması gereken bir husus!

Patrikhane’nin en büyük destekçisi konumunda olan ABD’li Archonların geçmişte zengin içeriğe sahip olan resmi web sitesinde kısa bir süre önce büyük bir değişim yapıldı. https://www.archons.org

Ana sayfada flash ile dönüşümle açılan sadece 2 sayfa bulunuyor. Bu sayfalardan birincisinde bir fotoğraf üzerinde; “Heybeliada Okulu 47 yıl! Heybeliada Ruhban Okulu 1971'den beri zorla kapalıdır.”

(Halki Seminary... Year 47! The Theological School of Halki remains forcibly closed since 1971)

Bu sayfalardan ikincisinde ise bir fotoğraf üzerinde; “Türk Hükümeti, Ekümeniğin binlerce mülküne el koydu” şeklinde ifadeler yer almaktadır.

(Desecration of Property The Turkish Government has confiscated thousands of properties from the Ecumenical)

Rutinin dışında, Heybeliada Ruhban Okulu’nun yenilenen toplantı salonunda yapılan Sen Sinod toplantısı ile ABD’de çok etkin ve zengin kişilerden oluşan Archonların web sitelerindeki bu değişim ve 2014’de Selanik Aristoteles Üniversitesi'nin hazırladığı projenin yeniden servis edilmesinin zamanlama olarak çakışması ilginçtir.

Patrikhane geçtiğimiz yıllarda, üzerinde Rumluğun esamesi olmayan Silivri, Sivas, Bergama, Efes, Antalya, İznik, Perge, Çanakkale, Edirne, İzmir gibi yerlere metropolitler atadı. Rum Patrikhanesi esas olarak, Türkiye’de bulunan ve Türk vatandaşları olan Rum Cemaati’nin dini ihtiyaçlarını karşılamak için faaliyettedir.

Bu sene Heybeliada Ruhban Okulu’nda yapılan sinod toplantısında bazı yeni metropolitlikler ihdas edildi.

Bu tayinler arasında çok dikkat çeken bir husus var.

Yapılan açıklamalarında 1922’den beri boş olan duran “Ankara Metropolitliği”nden bahis edilerek “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” ihdas ve tayin yapıldı.

Ankara’da; Sivas, Silivri, Çanakkale’de olduğu gibi Rum yok! Neden Ankara’da 1922’den beri olmayan bir metropolitlik kurma gereği duyuldu?

Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği

Ankara Metropolitliği sadece Ankara değil aynı zamanda “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” olarak ihdas edildi.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin Türkiye aleyhinde çalışmaları ve düşünceleri malumdur ve bu aleyhteki çalışmalar arasında artık Rum Patrikhanesi ve Ruhban Okulu lehine de destek verildiği görülmektedir.

Rum Patriği Bartholomeos, 1 Mayıs’ta Heybeliada Ruhban Okulu’nda bazı diplomatlarla bir toplantı yaptı ve Eylül’de Ruhban Okulu’nun açılacağını duyurdu. Ardından bunun yalan olduğu ve yabancı misyon temsilcileri arasında algı yaratmaya yönelik olduğu ortaya çıktı.

Onlara göre; bu kadar önemli bir konu, onlarca kendi siteleri dururken Birleşik Arap Emirlikleri finansmanındaki ve “FETÖ” destekli/destekçisi “AHVAL” adlı bir haber sitesi üzerinden 10 Mayıs’ta haber edildi.

Aradan geçen 2 aydan sonra Patrikhane sinodunda alınan bir kararla “Birleşik Arap Emirlikleri ve Ankara Metropolitliği” ihdas edilmesinin düşündürücü olduğu aşikâr!


Bojidar Cipof
13 Temmuz 2018
Basın :Söyledik ve 21.yy Türkiye Enstitüsü




ilgili:
Yunanistan'da Pontus Törenleri - Mayıs 2011/Basın


7 Şubat 2017 Salı

Two Books: "Love and Death in Cyprus" and "Korean Rose"






FOR THOSE WHO LOVE TO READ, TWO BOOKS:
HARRY BLACKLEY "Love and Death in Cyprus" and "Korean Rose"






'Love and Death in Cyprus' is a novel by Harry Blackley, about a Turkish Cypriot girl, Leyla Özkara and a Scottish pharmacist, Alexander Forbes, who meet and fall in love on Cyprus in 1957. Based on the real events...




* I was delighted when I learned that author Harry Blackley (Love & Death in Cyprus), told me that he was planning another novel, this time set in Australia and the Korean War, especially the contribution of the Turkish Brigade in that “forgotten war”. Like any good storyteller he has blended fiction with some little known facts.

Korean Rose is a great story that I found hard to put down. Call me sentimental but I found the story of Rose McDonald, the Australian nurse, and Kemal Hasol, the Turkish Lieutenant, really moving. The battle scenes and the conditions endured by medical people are brilliantly portrayed. I think this novel will make people sit up and realize how the Turks fought so bravely along side the Australia and New Zealand contingent in a war as bloody as any in history. In recognition of their courage under fire, I was instrumental in the formation of the Victorian Returned Services League Turkish Sub-Branch. It is with pleasure that I recommend people read Korean Rose. You won’t be disappointed.

Bruce Ruxton AM OBE
President of the Victorian Branch of the RSL 1978-2001



* Rose McDonald, a theatre nurse, joins the Royal Australian Army Nursing Corps and volunteers to serve in Korea in October 1950. At the same time, Lieutenant Kemal Hasol arrives in Korea with the 1st Turkish Brigade to fight under the flag of the United Nations. Two people from far away countries and vastly different cultures, but there is an immediate attraction. Their love deepens. Will it survive the separation of war and distance?

A Peace Treaty has never been signed following the armistice in July 1953. Korean Rose will make you laugh and cry and wonder at man’s inhumanity to man. The Korean War was a bloody war with over one million South Korean civilians killed. Over two million UN, South Korean and Communist troops were killed, wounded or reported missing.

All wars end. The dead, wounded and mentally scarred are forgotten. The Generals write their memories. Korean Rose is for those story is never heard.../link



The Autor Harry Blackley PhC BA, born in 1934, Scotland, Blackley graduated as a Pharmacist in 1957. He worked in the National Service Royal Army Medical Corps in Cyprus between 1957-59. He then migrated to Australia in 1965.




* NOTE: 


I've read the "Kıbrıs'ta Aşk ve Ölüm (Love and Death in Cyprus)", haven't read the "Korean Rose", but I looked at the contents:

In the "Korean Rose" book, there is a General Yazici... a real person Tahsin Yazıcı (1892-1970), a soldier and politician. Thanks to the Turkish troops, the 8th USA army and other forces of the United Nations, are rescued in the Battle of Kunuri - Korea . Our losses was 734 ... It was not our fight... After the Korean War we became a member of the NATO! - SB


Turks in the Korean War: (in Turkish with photos)





* EXTRA:


EOKA Atrocities to British Citizens: 1955-1959, besides Turkish Cypriots

HERMES SABOTAGE

The destruction of Skyways' Hermes G-ALDW at Nicosia Airport on March 4th was later found to have been caused by a time-bomb placed in the luggage compartment. The explosion occurred 20 minutes before the aircraft was due to depart for the United Kingdom with 68 passengers, mostly Service personnel. The flight was one of twelve per month operated by Skyways between the United Kingdom and Cyprus under a Government trooping contract. The company also operates through Nicosia to the Far East, together with Airwork. These services are being re-routed via Beirut to avoid night stops in Cyprus, although services terminating there are continuing as usual. .../link  / link



A memorial to the 371 British servicemen killed in Cyprus in the 1950s /2009 press link

The memorial, at the British Cemetery in Kyrenia, northern Cyprus, bears the names of every soldier, sailor and airman who died during the Cyprus Emergency, as it was known, which lasted from 1955 to 1959, and involved a series of terrorist attacks by EOKA (the Greek acronym for National Organisation of Cypriot Fighters). 

Can Cyprus overcome its bloody history? / 2009 press link
Several civilians were also killed, including Catherine Cutliffe and her daughter Margaret who were shot while buying a wedding dress in Famagusta, although Eoka denied responsibility for that attack. (*) 


(*) But, it was done by EOKA terrorists. - SB



"EOKA gets his supply from GREECE.... There were several explosions at Police installations in Nicosia and Kyrenia. On 21 June the front of the Divisional Police Headquarters in Ataturk Square was blown in, injuring five persons and killing one; this brought EOKA violence into the Turkish quarter of the city for the first time... 


...Terror, ofcourse, never strikes quite when or where it is expected. Surprise is its biggest attribute. Grivas issued instructions for a staggered build-up of incidents towards 1 October, and only progressive acceleration thereafter. It was in line with EOKA's history as an organization essentially aimed at the British that Turks were explicitly ruled out as targets. Two soldiers were gravely wounded by one of the mines which EOKA was now adept at manufacturing. Then on 3 October there occured an inciednt which imprinted itself on expatriate minds more than any other in the whole course of the Emergency. That morning an english woman, Mrs Margaret Cutliffe and her daughter Catherine, went shopping in Famagusta for Catherine's wedding dress. Miss Cutliffe recalled at the inquest that as they entered Hermes Street from Edward VII Avenue (the names themselves convey the different worlds the island straddled), her mother had commented on the "peculiar atmosphere" in the town, and the number of people waiting on street corners. They had met a female friend (a German lady married to an English resident) before disappearing into a shop. After browsing Catherine led the way out, heard a commotion, and looked round to see the wto older women fall to the ground. Mrs Cutliffe died instantly from gunfire; the friend was scriously wounded. A man was nearby with a pistol on the recoil. After firing a single shot at the daughter, he ran off. Vatherine also had the recollection of a Greek passer-by observing, with a grin, the dreadful scene.


Amongst the victims of terror, truth is not the least significant. Was it a grin or a grimace that this unidentified witness wore on their face? Who could tell one from the other? Yet the remembrance fixed in most British eyes a general comlicity in the crime on the part of the Greeks of Famagusta. Similarly, the reference to a "peculiar atmosphere" in the town underpinned an assumption that on that Friday morning, in the words of the Times of Cyprus (10 Oct.1958), 'everyone knew something momentous was going to happen'. But as that newspaper also pointed out, the peculiar atmosphere really stemmed from the Macmillan Plan itself. Nor would ordinary citizens be milling about if they had known such a crime was imminent. The Mayor of Nicosia issued a statement taht 'nobody but a lunatic' might suppose EOKA would hand the British such a propaganda coup as the murder of a defenceless woman. Indeed, there is the further twist that Catherine Cutliffe remembered the killer as having blonde hair. Blonde Greek-Cypriots are a rare breed. This led to the supposition on the Greek side that Mrs Cutliffe had been killed bu some other nationality, as an agent provovateur, or as a crime of passion. Some months later Foreign Minister Averoff was to assure Selwyn Lloyd that his Government had solid evidence that the culprit had not, indeed, been Greek.This is hardly convincing on its own, though his persistence on the point is interesting. Grivas was a 'lunatic' for violence, and he had killed enough people not to draw the line at a middle-aged English lady. Yet the Cutliffe killing both symbolized and intensified the wedge driven between Greek and British feelings in Cyprus... " (page 286)


book: Robert Holland - Britain and the Revolt in Cyprus,1954-1959 



EOKA killed his own "Greek Cypriot" citizens to! The terrorist organisation EOKA was headed by Georgios Grivas, but the orders were given by archbishop Makarios III.



Greek Cypriot researcher and filmmaker Antonis Angastiniotis (docu of Missing Bus-Cyprus) reported to the Greek Cypriot English-language daily Cyprus Mail on Nov. 4, 2004 that: “All Turkish Cypriots know what happened in the villages of Aloa (Atlılar),Maratha (Muratağa) and Sandalari (Sandallar). It is the Greek Cypriots who do not. ... The Greek Cypriots of the neighboring villages, along with army personnel, attacked these villages. They shot the children, the mothers and any old people left in the villages.… For me this became a nightmare because all these years I had been convinced that everything we had done was right.” / link






We must read to know the past...






Kore Cephesinde bulunmuş askerlerimiz, Dr. Fazıl Küçük ile Rauf Denktaş'tan 
isimsiz kahramanlara....













1 Kasım 2016 Salı

Kıbrıs'da neler oluyor?



Almanya’nın garantörü AB dışında bir ülke

Kıbrıslı Rumlar 21 Aralık 1963 tarihinde adanın tümünü ele geçirmek ve Kıbrıslı Türkleri aynen Girit’te yaptıkları gibi adadan sürmek ve yok etmek için saldırılara başladıkları vakit kendilerini aslan, Kıbrıslı Türkleri de bir lokmada yutulacak tavuk gibi görüyorlardı dört misli nüfusa ve devlet olanaklarına sahip oldukları için.


Makarios kendini muzaffer bir komutan ve bölgenin en güçlü lideri, Türkiye’yi ve Batı dünyasını da dikkate alınmayacak kuruluşlar olarak addediyordu. Türkiye’nin adada soykırım altında kırılan Kıbrıslı Türkleri bu mezalimden kurtarmak için harekete geçemeyeceğinden, BM’de politik üç beş protesto yaptıktan sonra yerine oturacağından adı gibi emindi. Bu nedenle de 1960 Anayasasında var olan EK 1, Garantiler ve İttifak Anlaşması onun için çok önemli değildi. Nasıl olsa güçlü olan kendisi, zayıf olan da Kıbrıslı Türkler ve Türkiye’ydi. Her zaman güçlü olanın kuralları geçerliydi ve güçlü olan neyi isterse onu yapmakta serbestti.


Makarios’un, Rum siyasilerin, RMMO komutanı ve subayları ile Kıbrıs Rum halkının görüşleri aynen bu şekildeydi 15 Temmuz 1974 tarihinde Yunanistan’ın adayı ilhak etmek için Kıbrıs’ta yaptığı darbeye kadar. Darbe ve darbe sonrası 20 Temmuz 1974 tarihinde gerçekleşen “Mutlu Barış Harekatı” Kıbrıslı Rum siyasilerin ve Kıbrıs Rum halkının bu inanışını kökünden yıktı ve değiştirdi.


Bizden dört misli fazla nüfusa sahip oldukları için kendilerinin yenilmez ve karşı konulamaz bir ordu olduklarını zannederek BM Barış Gücü’nün ada bulunmasına rağmen, her istedikleri vakit Kıbrıslı Türklerin gözünü korkutmak, sindirmek ve öldürmek amaçlı zayıf ve korumasız Kıbrıslı Türklere saldırmayı bir marifet sayan ve ele geçirdikleri köylerde ellerinde Türk Bayrakları ile gösteriler yapan Rum Milli Muhafız Ordusunun, Türk Ordusu karşısında nasıl ayakları kıçlarına vura vura kaçtıklarının gözleri ile gören canlı bir göz şahidiyim ben.


1974 Mutlu Barış Harekatı ile kendilerinden daha güçlü orduların olduğunu ve Türkiye’nin de gerek gördüğü anda uluslararası haklarını kullanarak adaya müdahale edebileceğini gören ve yaşayan Kıbrıslı Rumlar, o gün bu gündür Türkiye’nin Garantörlüğünü ve garanti Anlaşmasını dillerine dolamaya başladılar. Biliyorlar ki Rum Milli Muhafız Ordusu asla Türk Ordusunun karşısında duramaz ve tutunamaz. Bu nedenle de Türk ordusu adadan gitmediği müddetçe de adanın tümüne hakim olmaları sadece pembe bir düştür ve pembe bir düş olarak kalmaya da mahkumdur.


Makarios’un 1977’de ölümünden sonra başa geçen Kyprianu’dan başlamak üzere başa geçen her Rum Başkanın Kıbrıs Rum halkına verdiği ilk söz, Türkiye’nin garantörlüğünün ve garanti sisteminin kaldırılması, Türk askerinin adadan tümüyle gitmesi ve Türkiye’den gelen kardeşlerimizin tümü ile geri gönderileceği yönünde çalışmak oldu.


Anastasiadis’in, hepimizi enayi yerine koyarak öne sürdüğü gerekçe “Bir AB devletinin garantörünün AB dışından olamayacağı, bu nedenle de Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılması, Türk askerinin de geri gitmesi” şekline dönüştü. Bu söylemini de her platforma dile getiriyor artık, özellikle de müzakerelerin devam ettiği bu süreçte.


Anastasiadis bu işe şimdi AB’yi de bulaştırdı ve Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini de Kıbrıs’a yaptığı ziyarette “Kıbrıs için en iyi garantinin AB olduğunu” dile getirdi. Anastasiadis niye acaba bize AB’nin kurucusu ve lokomotifi olan Almanya’nın garantörünün AB dışındaki bir devlet olan ABD olduğundan hiç bahsetmiyor, gerçekten de çok merak ediyorum.



Bu konuda ABD Başkanı Barak Obama’nın resmi bir açıklaması var. -  (the WHITE HOUSEPRESIDENT BARACK OBAMA, The White House, Office of the Press Secretary, For Immediate Release June 07, 2011 - Fact Sheet: U.S.-Germany Security Cooperation
https://www.whitehouse.gov/the-press-office/2011/06/07/fact-sheet-us-germany-security-cooperation) - sayfasındaki bu açıklama ABD ile Almanya arasında Güvenlik anlaşması olduğunu ve Almanya’da 51,000 kişilik bir ABD ordusu bulunduğunu ortaya koymakta.


ABD’nin Almanya’nın garantörü olduğu konusu Detlef Junker’in derlediği, “The United States and Germany in the Era of the Cold War, 1945-1990”, A HANDBOOK Volume 1: 1945-1968, University of Heidelberg, GERMAN HISTORICAL INSTITUTE, Washington, D.C. and Cambridge UNIVERSITY PRESS adlı kitabın 7. Sayfasında da yer alıyor.


AB dışındaki bir ülkenin AB’nin temel direği olan Almanya’da USEUCOM, USAFRICOM, USAREUR, USAFE adlı askeri merkezleri (military Headquarters) ve ordusu olacak ama KKTC’de Türk askeri olmayacak diyor Kıbrıslı Rumlar. Üstüne de bu tutarsızlığı, bu saçmalığı utanmadan, sıkılmadan ortaya atıp savunuyorlar… Pes doğrusu.


Prof.Dr.Ata ATUN
31 Ekim 2016





Kıbrıs Milli Kurtuluş Mücadelesi’nin Kuvay-i Milliye’si olan TMT



Kıbrıs Milli Kurtuluş Mücadelesi’nin Kuvay-i Milliye’si olan TMT önceden örgütlenmemiş olarak var olmasaydı; bugün Kuzey Kıbrıs’ta bağımsızlık bayrağı altında 40 yıldır yaşamakta olan bir Türk Devleti var olacak mıydı?

Bilindiği gibi Rumların, ortak devletin Türk kanadına darbesi ve soykırımına girişmesi üzerine; Türkiye Başbakanı İsmet İNÖNÜ Kıbrıs’a askeri müdahele kararı almış ve askerleri gemilere bindirmiştir. Bu durum karşısında ABD Başkanı JOHNSON; İsmet İNÖNÜ’ye gönderdiği sert bir mektupla harekâtın durdurulmasını istemiştir. Aksi takdirde Akdeniz’deki Amerikan savaş gemileriyle önleneceği tehdidinde bulunmuştur. Bu yüzden İsmet Paşa çok kızmış ve harekâtı durdurmuk zorunda kalmıştır. Böyle bir durumda; Türk askerinin günü geldiğinde Kıbrıs’a çıkacağının bilincinde olan TMT MÜCAHİTLERİ yılgınlık göstermemişlerdir.

İşte o tarihi, efsanevi ve muzcize güç TMT’nin kahraman mücahitleri öyle bir RUH’a sahiptiler ki; halkını kurtarmanın yanı sıra bir Türk Yavruvatan’ının doğmasını sağladılar.

Neydi Milli TMT Ruhu? Türkiye’den Kıbrıs’a gönderilen uzman Türk subayları, Kıbrıs Türk toplumu liderleri ve bazı aydın kişilerin tavsiyeleriyle teşkilata yemin ettirilerek alınan Kıbrıslı Türk mücahitleri; komutanları olan o subaylar tarafından öyle bir sıkı disiplin ve gizlilik içinde eğitilmiş ve yetiştirilmişlerdi ki;kendilerinde mevcut olan Milli duygu, vatanseverlik, cesaret, azim ve kararlılıkla birleşince onları zafere götüren MİLLİ bir TMT RUHU oluşmuştur.

Şimdi Kıbrıs hükümetinin değerli devlet adamlarına bir öneride bulunmak istiyorum. Gerçekleştirilmesini temenni ettiğim önerimin içeriği şudur: Kuzey Kıbrıs’ta Türk toplumunda var olan; sonra da gelecekte katılacak olan genç kuşakların TMT’nin Milli Mücadelelerindeki yeri ve fonksiyonunun her yönüyle iyice anlatılması, TMT Mücahitlerinin sahip oldukları o tarihi “Milli TMT Ruhu” ile beyinlerinin yıkanmasıdır.

Hatırladığıma göre Kıbrıs’ta geçmişte bir gün bir üniversitede gerçekleştirilen sempozyumda Kıbrıs Türk gençliği konusu tartışılırken; bir Kuzey Kıbrıs Devlet büyüğü bu konuda gençlerin ihmal edilmiş olduğunu itiraf ederek acı acı yakınmıştı.

1974 yılında Türkler binbir türlü engelleri aşarak Kıbrıs sorununu, Milli politikaların hedefi istikametinde gerçekleştirerek Kıbrıs sorununu çözümlediler. Düşmanlar bu defa da hazırladıkları hain ve sinsi davranışla kurulmuş bulunan bağımsız Kıbrıs Devleti yapan Milli ve kutsal kavramlardan mahrum etme yolunu seçtiler. Bu arada Türkiye’nin müttefiki olan o ikiyüzlü dostları, bir yandan da yerli işbirlikçileri yeni kuşak gençlerin gönderdikleri ajanlar tarafından beyinlerinin Avrupa Birliği sevdası ile yıkanmasıyla uğraştılar.

Örneğin; Kıbrıs sorunun çözümü için BM Genel Sekreteri Kofi ANNAN’ın hazırladığı planın referandumundan önceki dönemde AB Ajanları yoğun bir çabaya girmişlerdir. Bir yandan yeni kuşak Türk gençlerinin beyinlerini sapık ideolojilerle ve de özellikle de Avrupa Birliği’nin güzellikleriyle yıkamaya çalışırken;öte yandan T.C. ve KKTC Hükümetleri de izledikleri AB’ye katılım politikaları gereği olarak; Türk toplumunun ANNAN Planı’na “EVET” oyu verilmesi yolunda seferber olmuşlardır. Fakat; Türk tarafının %65 “EVET” oyuna karşılık Rum tarafından %75 “HAYIR” oyu kullanılması bütün tarafları hayal kırıklığına uğratmıştır. Ne hazindir ki; o dönemde vatansever Türklerin Milli duygularını ve onurlarını inciten öyle olaylar olmuştur ki, utanç duymamak mümkün değildir.

Örneğin; İŞGALCİ Türk Askeri Kıbrıs’tan çekilsin, Türkiye’den gelen göçmenler ülkelerine iade edilsin, küstahlıklarında bulunulmuştur. Bu arada; TMT’yi aşağılamak için türlü kötüleme de bulunup, suçlamışlardır. Hükümetlerimizin 40 yıldır izledikleri dışa bağımlı politikalara rağmen bütün yavruvatan sahip olduğu bütün Milli Devlet kavramlarını yitirmeden dimdik ayaktadır. Halen onun atmosferini kaplayan kara bulutların dağıtılarak parlak geleceğe kavuşulacağına inancımız tamdır.

Ancak hali hazırdaki durumda gelecekteki kötü ihtimallere karşı hazırlıklı olunabilmesi için bir önerim var: Yediden yetmişe bütün Kıbrıs, Türk halkı; genç bir vücut, bir yumruk gibi birleşmiş olarak o muhtemel tehlikeye karşı hazır bulundurulmalıdır. 


AKILLARI AB SEVDASIYLA BULANDIRILAN KIBRIS TÜRK GENÇLERİNİN BEYİNLERİ, EFSANEVİ MİLLİ TMT RUHU İLE YIKANMALIDIR.

İsmail TANSU / Emekli Albay
Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Merkezi Yayını
Kıbrıs Mektubu-Cilt 26, No:6, Kasım - Aralık 2013



*


“Dünkü anlaşmalara attıkları imzalarını bugün inkar eden kimselerin gelecekteki vaadleri yerine getireceklerine itimat edilmez.” - 1963

“Rum liderliğinin arkasında EOKA’yı yaratan ve hala yaşatmakta olan eli kanlı Rum Ortodoks Kilisesi vardır. Bu kilisenin ezeli ve ebedi siyaseti, Kıbrıs’ı Yunanlılaştırmak, Yunanistan’a ilhak etmektir. Bu siyasette Türk’ün yeri, erimeye mahkum azınlıklara
tahsis edilen yerdir. Tanrı bize Kıbrıs’ta, Eoka’nın ve Eoka’yı yaratan Kilisenin hakim olduğu günleri göstermesin!” - 1980
Dr. Fazıl KÜÇÜK





Tavsiye Kitap:
GİRİT NASIL KAYBEDİLDİ - GİRİT'TEN KIBRIS'A YUNAN YAYILMACILIĞI
Sabahattin İSMAİL




ilgili: