Translate

16 Kasım 2018 Cuma

Ulusal Yazılım ve Gazi Güder




ÇAĞDAŞ MEDENİYETLER DÜZEYİNE ULAŞMAK
ULUSAL YAZILIM VE TEKNOLOJİ GELİŞTİRMEKLE GERÇEKLEŞİR.
SÖMÜRGE OLMAMAK İÇİN ULUSAL YAZILIMLAR GELİŞTİRMEKTEN BAŞKA ÇÖZÜM YOLUMUZ YOKTUR.
GAZİ GÜDER /Bil. Yük. Müh. 




"Bunların hiçbirine hazırlıklı değiliz"
04 Şubat 2016 - odatv


Ülkemizin önemli bilişim uzmanlarından Bilgisayar Yüksek Mühendisi Gazi Güder, Bütün Dünya dergisinin Şubat sayısı için Sabriye Aşır’a konuştu. Güder, günümüz dünyasında yaşamlarımızın odağında olan “yazılım”ın, üretilmesi ve geliştirilmesi noktasında ulusça bir seferberlik başlatmamız gerektiğini savunuyor ve ekliyor: “Bu ülkenin kurtulmak ve sömürgeleşmemek için yazılım teknolojileri ve projeleri geliştirmekten başka yolu ya da reçetesi yoktur. Kalkınmaya ve çağdaş medeniyetler düzeyine giden yol, ulusal yazılımlar kullanmaktan geçiyor. ”


Bilgisayar Yüksek Mühendisi Gazi Güder, Deniz Harp Okulu’nu bitirdikten sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde yüksek lisans eğitimi aldı. Burada kendisine kalması yönünde yapılan teklifleri ve sunulan olanakları, ülkesine hizmet etmek için reddeden ve yurda dönen Güder, uzun yıllar Deniz Kuvvetleri bünyesinde görev yaptı. Bu sırada ilk bilgisayar kontrollü savaş gemimizin TCG Tayfun’un yapımında görev aldı. İngiltere’den gelen uzmanların çözmeyi başaramadığı Elektronik Savaş Sistemleri’nin arızasını çözdü ve bu başarısı özel bir takdirname ile ödüllendirildi. Deniz Kuvvetlerimiz için seyir, hidrografi ve oşinografi bilgi işlem sistemlerini kuran Güder, telefon santraliyle bilgisayarı birbirine bağlayan da ilk kişi oldu.


Deniz Kuvvetleri’nden yüzbaşı rütbesiyle ayrılmasının ardından yazılım alanındaki çalışmalarını sürdüren Gazi Güder, kurduğu bilişim şirketiyle banka, üniversite ve şirketler için hazırlanan pek çok yazılım ve yönetim sistemi projesini geliştirdi. Alanında kaynak niteliğinde olan Bilgi İşlem Terimleri Sözlüğü kitabını da yazan Güder, bugün ülkemizde hızla bir “yazılım seferberliği” başlatılması gerektiğini ifade ediyor. Ulusal bağımsızlığımızı ve kalkınmamızı sağlayabilmenin, “ulusal yazılımlara sahip olmak”tan başka yolu olmadığını dile getiren Güder ile siber saldırıları, ülkemizin teknoloji ithalatını ve bilişim alanında nasıl “üretir” hale gelebileceğimizi konuştuk…


-Uzun yıllar Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda görev yapmanız ve ayrılmanızın ardından, neden özellikle yazılım geliştirme alanına yoğunlaştınız?


1976 – 1977 yıllarında ABD’de yüksek lisans eğitimimi yaparken aldığım bir ödevle ilgili çalışma yaptığımda, belirli bir müddet sonra yazılımın diğerlerinden çok daha ön sıralara geçeceği, daha fazla değerleneceği görüşü belirginleşmişti. Yurduma döndükten sonra da çalışmalarımı hep bu doğrultuda, bu rotada gerçekleştirdim.


NE YAZIK Kİ HİÇ HAZIRLIKLI DEĞİLİZ

-Geçtiğimiz Aralık ayında ülkemize yönelik ciddi bir siber saldırı yaşandı ve “bugüne dek yaşanan en büyük ve en kapsamlı saldırı” olarak nitelendirildi. Genel görüş, Rusya uçağının düşürülmesinin ardından gerilen ilişkiler nedeniyle, saldırıların Rusya kaynaklı olduğu idi. Devletler arasındaki politik savaşların, askeri savaşlardan daha çok, siber savaşlara dönüşeceği bir geleceğe doğru mu gidiyoruz?


Bugün sorudaki ülke olur, yarın başka ülke olur. Hangi ülkenin bize saldırdığı değil, siber konular ya da yazılım açısından bizim önce savunma anlamında neler yapabildiklerimiz, yaptıklarımız, devamında ise nasıl karşı atak yaptığımızdır. Yalnızca savunma yaparsak, ulu önder Atatürk’ün dediği gibi “En büyük başarı yerinde saymak olur. ” Şimdiye kadar siber savaş ve diğer konularda (yazılım vb. ) onca kocaman kurumlarımız (devlet kurumları, üniversiteler, büyük şirketler) neler yaptılar? Özeleştiri yapmakta büyük yarar var. Yıllardır ne yazık ki bu ülkede yaşandığı biçimde “birilerinin cebi dolsun, dışalım yapılsın, bir şey üretilmesin” stratejileri ya da taktikleri, ne yapıp ne edip artık sonlandırılmalıdır.  


Son bir iki yılda hasarlanan devlet kurumlarımızı da dikkate alırsak ne kadar riskli bir durumda olduğumuzu anlayabiliriz. Bir başka anlatımla, ne acıdır ki; bunların hiçbirine hazırlıklı değiliz. En az 10 yıldır (Ergenekon zindanındaki 18 ay hariç) kendi çapımda bu konuları anlatmaya, yazmaya çalışıyorum. Bugünler için ne yaptık? Kocaman bir hiç. Şimdi ağlasak, bahane bulsak ne olur?


Saldırılar, virüsler nereden geliyor? Yabancılardan. Saldırıları engelleyici, hasarları onarıcı yazılım ve donanım nereden geliyor? Yabancılardan. Konuyla ilgili danışmanlık ve teknoloji kimden alınıyor? Yabancılardan. Türkiye’de virüs üreten yazılımcılar var mı? Evet var! Yabancılardan aldıkları para karşılığında bu işi yaparlar. Virüsleri geliştirir para karşılığı yabancılara satarlar. Virüsleri geliştirir para karşılığı yabancılara satarlar. Yabancılar da bunları önce yayarlar, yaydırırlar, etrafı korkuturlar. Sonra da engelleyici yazılımları bize satarlar. . .  


Soruya dönersek; siber savaşlar çoktan başladı bile. İki yönlü bir savaş bu. Biri güncel yaşadıklarımız. İkincisi, ekonomik olarak bizden söke söke aldıkları.


Peki ne yapmalıydık?Yapılacak tek şey var. O da “ulusal yazilim geliştirmek. ” Eğer ulusal yazılımlarınız yoksa “bağımsızlığınız” da kesin olarak yok demektir. Avrupalılar bu konuda ne yapıyorlar? Ne yaptılar? Kısaca, ABD’li yazılım firmalarının kuyruğuna takılmadan bir çok şeyi kendi kontrolleri altında olacak biçimde kullanır hale geldiler. Diğer yandan bunları dünyaya da satıyorlar. Bizim bu anlamda hiçbir yazılımımız ne yazık ki yok. Yapabilir miydik? Evet yapabilirdik. Hem de fazlasıyla. Ama birleştirici, koordine edici, yönlendirici, görevlendirici bir makam olmayınca sonuç alınamadı. Acil harekete geçmezsek yarın daha da fazla dizlerimizi döveceğimiz kesindir. Saldırılardan etkilenen her yer kaybedilmiş bir kaledir.


-Daha önce, bazı politik kararlara ve Gezi Hareketi gibi toplumsal olaylara yönelik olarak, bazı hacker grupların da siber saldırıları yaşandı. Devlet siber güvenlik alanında yeterince önlem alıyor mu?


Söylenenlerin bir kısmı doğru, bir kısmı da şehir efsanesi. Türkiye’de de çok sayıda hekır (hacker) var. Elbette bir şeyler yapabilirler. Hatta bunlara antrenman vericiler de denebilir. Birçok kurumda “beyaz hekır” dediğimiz türden çalışanlar vardır. Sorunun tam yanıtı: “Alınacak her tedbir, ciddi büyük paralara malolacaktır. ”


Sistemlerin bu tür saldırılara karşı durumlarını sınamak ve gerekli önlemlerin neler olduğunu ya da neler yapılması gerektiğini belirlemekte çalıştırılırlar, kullanılırlar. Diğer yandan, yıllardır bu konu üzerinde çalışan çok sayıda yabancı yazılım ve donanım şirketleri vardır. Bunların ürünlerini satabilmesi için bir yerlere saldırılarak yaparak ya da yaptırarak güvenlik gereksinimi yaratmaları gerektiği de gözardı edilmemelidir.


Nato kanalıyla ülkemizde de siber savaşlar konusunda bir takım çalışmalar yapıldığı biliniyor. Talimatlar, yönetmelikler, süreç tanımları vb. şeylerin hazırlandığı da medyadan biliniyor. Peki, gerisi? Her zaman ki gibi tozlu raflarda duran bir yığın şey... Kişisel düşüncem; bir takım çalışmaların göstermelik de olsa yapıldığı ancak planlı, programlı ve sistematik bir uygulamanın olmadığı yönündedir.


Yıllar önce biz gerekli çalışmaları yapmaya başlayıp, ulusal yazılımlarımızı geliştirmeye başlasaydık, bunu da ülkemiz çapında sistematik biçimde, planlı, programlı bir şekilde uygulamış ya da yapmış olsaydık, bugünleri yaşamak olasılığının çok düşük olacağını düşünüyorum. Çoğu zaman olduğu gibi “İstim arkadan gelsin!” mantalitesinde devam edersek, daha çok şeyler kaybedeceğimizden endişe duyarım.


Siber saldırılara karşı ülke çapında almaya çalışacağımız önlemler için gerekli olan, donanım, yazılım, kurulum, eğitim, danışmanlık vb. hizmetlerin alımı için ödenecek bedeller çok ama çok ağır olacaktır. Sözün özü biz ulusal yazılımları geliştirmediğimiz için yabancılara büyük bedeller ödemek zorundayız. Alınacak ya da alınması önerilen mal ve hizmetler için birileri çoktan ellerini ovuşturmaya başlamışlardır nasılsa...


-Devletin bir “bilişim ve teknoloji” politikası var mı ve bunu “teknoloji üretmek” bakımından yeterli buluyor musunuz?


Kısaca yanıt verirsem, hiçbir dönemde herhangi bir makamın yazılımı destekleyelim, geliştirmeyi arttıralım ve benzeri ne bir master planı, ne bir kararlılığı, ne de elle tutulur yatırımı olmadı. Bazı kurumlarımız tarafından “mış gibi” oyunu oynandı. “Yazılım Geliştirme” acilen “stratejik sektör” olarak belirlenmeli ve diğer önlemlerle birlikte organize olmuş olarak, kaybedilen zaman kapatılmaya çalışılmalıdır (ne kadar kapatılabilirse). Ciddi bir teknoloji (ki ben yalnızca kendi alanımda kalarak yazılım diyorum) politikası olabilseydi, şimdi çok farklı noktalarda olabilirdik.


-Teknolojik alanda, gerek donanımsal gerekse de yazılım bakımından ülkemizin üretiminin yeterli bir noktada olmaması neden kaynaklanıyor?


Donanım da önemli ancak yazılım daha da önemli. Donanım bir yazılımla çalıştırılabilirken, o yazılım çok sayıda farklı donanımlarda çalışıyor olabilir. Bir kere yazılımın “ülkemizde en az yatırımla en çok istihdam yaratabileceğimiz” bir sektör olduğunu artık görmeliyiz. Konuyla ilgili kurumların birçoğu birbiriyle koordineli değil. Dolayısıyla da hızlı ve büyük çaplı üretim söz konusu bile değil.


-Teknoloji ithal etmek, bir ülke için nasıl sakıncalara ve tehlikelere neden olur?


En tehlikeli işlerin başında geliyor. Özellikle yazılım aracılığıyla -ki artık her yerde o var- bir yerde esir alınıyoruz. Doğrudan yabancılara bağımlı kalıyoruz. Daha da ileri gidersek bağımsızlık diye bir şeyden bahsedemeyiz. Bugün yaşananlar da budur. Ne isterlerse vermek zorundayız. O ya da bu nedenle her yıl değişik yöntem ve uygulamalarla, değişik miktarlarda paraları alırlar. Çünkü hemen her tarafı ele geçirmiş durumdalar. Biz vaktinde gerekenleri yapmayınca, yapamayınca nal toplar olduk. Bir “bulut” dediler; kendi isteğimizle, üstüne para ödeyerek üstüne her sene ek ödemeler yaparak firmalarımızın, kurumlarımızın bilgilerini yabancılara verdik, veriyoruz. Özetle; istedikleri anda şalteri indirip dükkanı kapatırlar ve çaresiz kalır, yerimize otururuz.


-Ülkemizin bilişim, yazılım, sistem ve donanım geliştirme alanlarında önde gelen ülkelerle yarışır durumda olabilmesi için neler yapılması gerekiyor?


Yapılması gerekli çok ama çok fazla şey var. Ancak şunları söyleyebilirim ki, yazılım geliştirme konusunda seferberlik ilan etmişcesine çalışma yapmamız lazım. Acilen “stratejik sektör” ilan edilmelidir. Bu konuyla ilgili devletin ve halkın işbirliği içinde, uyumlu, huzurlu, hızlı yürüyen yeni bir yapılanmayı gerçekleştirmesi gerekir. Tüm yazılım geliştirme faaliyetlerini planlayacak,koordine edecek vb. işlemleri yürütecek yeni bir kurum oluşturmalıdır. Örneğin, “Yazılım Geliştirme Üst Kurulu. ” Kurumun yönetimi devlette değil, bu konuya ömrünü harcamış insanlarına verilmelidir. Devletin ilgili kişi ya da makamları finansmanın sağlanması, devlet kurumlarıyla koordinasyon ve faaliyetlerin denetimi vb. işlevleri yerine getirilmelidir. Gerisine karışmamalıdır.


Yabancıların yaptıkları (daha biz böyle bir şey yapmadık) araştırmalarda yazılım geliştirme konusunda en uygun ve en verimli olabilecek kişilerin Türk gençleri olduğunu yıllar önce belirlemişlerdir. O nedenle, İngilizce eğitim (ne acı verici bir durum) görmüş, pırıl pırıl çocuklarımız, gençlerimiz ülkelerinde kalmazlar. Çünkü yabancı ülkeler dünden kapılarını açmış bekliyorlardır. Yazılım geliştirme konusunda “emperyal düşünmek” bir başka anlatımla dünyaya satılabilecek yazılımlar geliştirmemiz gereklidir. Bu yapılabilir mi? Evet yapılabilir. Tek şeye ihtiyacımız var; çalışmak.


Hemen herkes gugıl, suratkitabı, cıvıltıcı vb. düzenlere gıptayla bakıyor. Şunu da düşünmemiz gerekmiyor mu? Peki, diğer devletler Almanya, İsrail, Romanya, İspanya özellikle Finlandiya vb. ne yapıyorlar? Sonra da dönüp “Biz ne yaptık?” vb. soruları sormamız gerekir. Ben Almanya örneğini alacağım. Ürettikleri bir yazılımı yaklaşık 1.000.000 USD karşılığı ortalama fiyatla satıyorlar. Lüten internet sitelerine (www. sap. com) bir bakın, ne kadarlık yazılım satmışlar. Dudaklarınızın uçuklayacağını garanti ederim. Sonra da bu başarının onda birini gerçekleştirdiğimizi hayal edin lütfen. Canım yurdumda kimbilir ne güzel şeyler olurdu. Finlandiya örneği ise başlıbaşına bir ders niteliğindedir. Bin deneme yapıp birinde başarsak; yeter de artar bile.


Üniversitelerin özellikle de plansız, koordinesiz, yalnızca kendilerine biraz girdi sağlamak amacıyla ilgilendikleri teknoparklar dışında ülkenin geleceğine katkıda bulunacak çalışmalar yaptıklarını da düşünmüyorum. Ya da kısaca; koordinasyon olmaması nedeniyle son derece verimsizler de denebilir. Tüm dünyada üniversiteler teknoloji geliştirme merkezleri durumundadırlar. Devlet bir projeyi 4-5 üniversiteyi verir. Birisinden birisi başarır nasıl olsa diye. Yüzlerce proje olduğunu, olabileceğini düşünürsek üniversiteler cesaretle bunlar üzerinde yoğunlaşmalıdırlar.


-Türkiye’de bilişim sektöründeki şirketler hangi sorunlarla, sıkıntılarla mücadele ediyorlar? Ve neden ülkemizden global bilişim şirketleri çıkmıyor?


Bilişim sektörü geniş kapsamlı bir kavram. Yazılım denilince de özellikle ve öncelikle “yazılım geliştirme” esas alınmalıdır. Bu konuda çalışan firmaların çok fazla sorunları var ve ayrıca bir röportaj konusudur. Ancak kısaca özetlersek; yerli firmaların orta ve daha büyük olanlarının en az yüzde 90’lık bir bölümü yabancı yazılım kullanmaktalar. Bir başka anlatımla küresel ekonomi derken kendi insanlarımızın kurduğu ve uğraş verdiği firmaları güçlü bir konuma getiremedik. Neden ya da niçin olduğu, kimin ne yapıp yapmadığı hiç önemli değil. İşin özeti biz elbirliğiyle treni kaçırdık. Yerli firmalardan önde olanları da yabancılar satın aldı. Yerli firmaların büyük çoğunluğu da yabancı firmalara destek vererek bir başka anlatımla fasonculuk yaparak yaşamlarını sürdürüyorlar. Bu durum bizim genlerimize de ters, bize uymaz. Bizim ulusumuzda başkasına kölelik etmek yoktur.



Bağımsız çalışan ve geleceğe yönelik çabalayan firma sayısı azalmış hatta yok düzeyine gelmiş durumdadır. Güçlü yazılım firmalarının olabilmesi içinuzunca bir süre desteklenmeleri ve finansal açıdan ayakta tutulmaları gereklidir. Bunlar sağlanamayınca güçlü diyebileceğimiz firmaların ortaya çıkması çok zor olmaktadır. Diğer yandan büyük yazılım firması olabilmenin temel ve olmazsa olmaz kuralı “emperyal düşünmek”tir. Bundan emperyalist olalım anlamı çıkarılmamalıdır. Yazılım geliştirirken “dünyaya satacağım” düşüncesiyle çalışmazsanız, yalnızca üç beş kuruş kazanan bir program yapar yerinize oturursunuz. Medya organlarına çıkıp boy boy resim verip ahkam kesenlerin de yalnızca ülkemize kötülük yaptıklarını düşünüyorum. Bu konularla ilgili elle tutulur, somut bir fikir ileri sürdüklerini ya da proje ortaya koyduklarını görmedim. Eğer “yazılım geliştirme” konusunda bir şeyler yapmak istiyorsak; mutlaka bu işe özel, stratejik sektör olarak ele alıp seferberlik kavramı altında çok ama çok çaba harcamalıyız. Çünkü çok geç kaldık.


Sabriye Aşır
Odatv. com


***

Gazi Güder
21 Aralık 2016

MICROSOFT ve CIA

Geçen hafta içindeki bir haber bunca sıkıntıların arasında dikkat çekmeden geçti gitti.

Bilgisayarlarınızı, cep telefonlarınızı kullanırken genellikle siz farkında olmadan arka planda çok fazla işler olur, uygulamalar gerçekleşir. 

Bunların çoğunu da bize genelde zevkle kullanılan bir araç ya da kolaylık şeklinde sunarlar. Böylelikle de çok fazla kullanmamızı sağlamış olurlar. Bu arada arka planda, biz farkında olmadan, çok fazla uygulamalar olur, çalışır ve istedikleri bilgileri toplarlar.
Doğal olarak bu yazdıklarım da isteklilere ya da ilgili yerlere çoktan gitmiş durumdadır. Sürekli olarak çok iyi pazarlama taktikleriyle satışlar yapıp para da kazanırlar. "Parmağınızı gösterin bilgisayarınız sizi tanısın ve açılsın. Başkası açamasın", "Avuç içinizi gösterin ATM sizi tanısın. Yanlışlık olmasın", "Göz retinasından tanıma yapılsın işe gelen gelmeyen personel kesin belli olsun", "Göz retinasından tanıma yapılsın hapisten kaçamasınlar", "Parmak izinden tanıma yapsın...." vb yüzlerce pazarlama taktiğiyle bunları bize satarlar. Yararlı yanları mutlaka vardır. Bu araçları kullandığınızda bilgileri sizin dışınızda kullananlar da vardır. Örneğin; bilgisayarınızdaki Windows işletim sistemi bunu daha o anda yapar, ele geçirir ve merkezlerindeki bilgisayarlarına kaydederler. Böylece yüz binlerce, milyonlarca kişinin parmak izi, avuçiçi ve göz retina bilgilerine sahip olurlar. 
Buraya kadar ne var bunda diyebilirsiniz...

Geçen hafta MICROSOFT ve CIA, yukarıda anlatılan bilgilerin kendi aralarında paylaşılması ile ilgili anlaşma imzaladılar.....
Buna benzer daha pek çok anlaşma vardır ve yürürlüktedir.

Sanırım ulusal, milli, yerli yazılım neden çok önemlidir sorusunun yanıtı açıktır.

Bu paylaşımlar bilgi paylaşımı gibi görülse de son derece tehlikeli tezgahların kurulmasını da sağlar.
Ergenekon davası için kurulan tezgahları hatırlayalım.

Facebook kullanımında ne kadar dikkatli olursanız olun, istendikten sonra sizi her türlü kötü işle ilişkilendirecek, bağlantı kuracak, suçlayacak vb yolları ve gerekçeleri son derece kolay biçimde bulabilirler. Facebook kullanmaya başladığınız andan itibaren her türlü bilginizin başkalarıyla paylaşılmasını da kabul etmiş oluyorsunuz. Bu bilgileri serbestçe büyük şirketlere, pazarlama firmalarına, istihbarat kuruluşlarına satabilirler ya da verebilirler. Facebook daki her tuşa dokunuşunuzda arkadaki gizli el bunları alır ve bir merkezde toplar.

Sonrasında da sizin kişisel bilgilerinizi değerlendirerek çok değişik amaçlarla kullanırlar. Pazarlama ve satış faaliyetleri için nelerin üretileceğinden, nelerin hangi sokakta, hangi saatlerde satılabileceğine kadar çok değerli bilgileri kolayca üretirler. 
Cep telefonu firmalarında saniye saniye nerede olduğunuza, kimle konuştuğunuza vb kadar bilgilerin toplandığını ve bu bilgilerin diğer bilgilerinizle çok kolay biçimde ilişkilendirileceğini düşünürseniz, özel yaşamınızın kimlerin yönetiminde ve denetiminde olduğunu anlayabilirsiniz. Özetle, bilgisayar, cep telefonu vb aygıtları kullanımımızda dikkatli olmamız gerektiği çok açıktır. Kredi kartları harcamalarının da bu bilgilerle birleştirildiğini ya da birleştirilebildiğini düşünürseniz, özel yaşam diye bir şeyin kalmadığını anlamak zor olmayacaktır. Bütün bu bilgiler teknolojiyi kim üretiyorsa onda toplanacak ve kullanılacaktır. Bu satırları okurken bile bilgileriniz (hangi konuda, kimin yazdığı yazıyı, yorumu hangi IP adresiniz (internetteki yeriniz) üzerinden okuduğunuz) çoktan bir yerlere gitti bile. Her internet sitesinin ya da sayfasının arkasında bambaşka dünyalar vardır ve bunlar üzerinden çok etkili şeyler yapabilirler.

Bunların tümü Yazılım Esaslıdır.

Bunları teknolojide halen kayda değer ve önemli bir şeyler yapıyor olmamanın, olamamanın sonuçlarının ne kadar ağır olabileceğini bir nebze de olsa anlatabilmek için yazdım.

Teknolojiye hakim olan dünyaya hakim olur...

Gazi GÜDER
Bil. Yük. Müh.



Gazi Güder'i 15 Kasım 2018'de kaybettik...
Yerin Uçmağa Olsun Kahraman...


GAZİ GÜDER KİMDİR?
Bilgisayar Yüksek Mühendisi Gazi Güder, Deniz Harp Okulu'nu bitirdikten sonra Amerika Birleflik Devletleri'nde yüksek lisans eğitimi aldı. Burada kendisine kalması yönünde yapılan teklifleri ve sunulan olanakları, ülkesine hizmet etmek için reddeden ve yurda dönen Güder, uzun yıllar Deniz Kuvvetleri bünyesinde görev yaptı. Bu sırada ilk bilgisayar kontrollü savaş gemimizin TCG Tayfun'un yapımında görev aldı. İngiltere'den gelen uzmanların çözmeyi başaramadığı Elektronik Savaş Sistemleri'nin arızasını çözdü ve bu başarısı özel bir takdirname ile ödüllendirildi. Deniz Kuvvetlerimiz için seyir, hidrografi ve oşinografi bilgi işlem sistemlerini kuran Güder, telefon santraliyle bilgisayarı birbirine bağlayan da ilk kişi oldu. Deniz Kuvvetleri'nden yüzbaşı rütbesiyle ayrılmasının ardından yazılım alanındaki çalışmalarını sürdüren Gazi Güder, kurduğu bilişim şirketiyle banka, üniversite ve şirketler için hazırlanan pek çok yazılım ve yönetim sistemi projesini geliştirdi. Alanında kaynak niteliğinde olan Bilgi İşlem Terimleri Sözlüğü kitabını da yazan Güder, bugün ülkemizde hızla bir “yazılım seferberliği” başlatılması gerektiğini ifade ediyor.




2 Kasım 2018 Cuma

Türk Budunu Kendine Dön!




Sözümü tüketinceye kadar işit!
Benden sonra gelen küçük kardeşlerim,
Yeğenlerim, oğullarım, bütün soyum, budunum...
Dört taraf hep düşmandı.
Türklerin kendileri de 'birbirlerine düşman olup, fesada kandılar.
Tatlı söze, yumuşak hediyeye aldandılar!
Türk budunu...esir oldu!
Beylik oğlu kul oldu, temiz kız cariye oldu!
İstilacı 'iyi bilge kişiyi, iyi alp kişiyi' ilerletmezdi
Ölüm gibi aç ve çıplak Türk budunu yaya geldi.
Kara Budun sordu: 
İlli budundum, İlim şimdi nerede?
Töreli budundum, törem nerede şimdi?
İyi alp kişiler, iyi bilge kişiler sözleştiler.
Birbirlerine karıştılar.
Türk budunu yok olmasın diye,
Budun olsun diye
Ölesiye kadar çalıştık.
Bir yılda beş yol vuruştuk.
Türk töresi incinmişti...
Onu töresince canlandırdılar.
Türk budunu,
Kendine dön!..


Kültegin ile Tonyukuk Yazıtından
Dr.Emel Esin
Alp Şahsiyetinin Türk Sanatında Görünüşü




Biz Kaybettik ! Nedim Çakmak





BİZ KAYBETTİK!


50 yıl önceki lise mezunları bilim adamı formatındaydı,
şimdiki profesörler bile neden eski lise mezunları
kadar bilim adamı değildir? Film adamıdır !..
Biz Kaybettik !
Karanlıklar kazandı...
Vatanımızda sadece üç üniversite varken,
Aydınlar vardı..
Şimdilerde 150 üniversite ile,
neden ve nasıl karanlıklar geldi?
Kendi hayatımın kısa romanını okuyunca anlarsınız...

*
Türkiye'nin Geri Kalmışlığın Tarihi...

Kendi başıma gelenler:
Köy öğretmeni olarak hayata başladım.
Babamın çiftliğinde daha yedi yaşında iken,
traktörlerle çift sürüyordum, 
traktör parkındaki makine ve ekipmanlar kendimi erkenden
yetiştirmemi teşvik etmişti...
İzmir Sanayi Bölgesinde,
ilk gençlik yıllarımda,
ne tür faaliyetler varsa hepsine katıldım.
Çınarlı Meslek Lisesinin Radyo-Elektronik
bölümünün gece eğitimini de Öğretmen Okulu ile birlikte bitirdim.
Elektroniğin piri Celal Dutar benim hocamdı...
Öğretmen Okulu'nda her türlü eğitim kolları,
faaliyetleri vardı, ama teknoloji kolu yoktu...
Sonradan senatör olan,
Öğretmen Okulumuzun müdürü Tevfik Elmas Bey'in
teşvikleri ile,
tarihte ilk defa Radyo-Elektronik olunu kurdum...

19 Yaşında bir dağ köyüne Öğretmen oldum.
Bilgilerimi hayata geçirmek için can atıyordum.
O yıllarda Grunding marka transistörlü
Radyolar 900 TL idi..
Öğretmen maaşı 450 TL...
Yani, iki Öğretmen maaşına bir transistörlü radyo..
Bugünkü değeri 6.000 TL'sına bir Transistörlü Radyo satılıyordu !
Bu millet öyle soyuluyordu...
Bu duruma çok içerlemiştim..
İzmir-Çankaya Caddesinde elektronik hurdacıları vardı,
atılmış radyo kondansötörleri aslında radyonun kalbidir,
gerisi kolay...
Hurdacıdan aldığım parçalarla bir transistörlü
radyo 30 TL'sına mal oluyordu...

Öğretmenlik yaptığım dağ köyünün muhtarı İrfan,
Muhtarlık binasını verdi, Burası senin, dedi..
Muhtar marangozdu, çok özel bir çalışma masası yaptı,
çalışmaya başladık...
Radyo elemanlarını monte ettim,
en son hoparlörü kalmıştı..
Muhtara, "Hazır ol", dedim,
"Tut şu kablonun ucunu, hoparlörün gibine değdir"...
Değdirdiği gibi oyun havaları patladı,
Ankara Radyosu çalıyordu..
Muhtar sevinçle dışarı fırladı,
"Öğretmenimiz radyo icat ettiiii !" diye
Köy meydanındaki kahveye koştu.
Köylü merakla muhtarlığa doluştu,
"Uleen 900 gaymelik iş bu muymuş" diyorlardı...
Onlar "Öğretmenimiz radyo icat etti" dedikçe,
"Öyle değil, başkaları icat etti, ben imal ettim" diye
uyarıyordum.
Ama onlar sen icat ettin diye ısrar ediyorlardı...
İlk önce muhtara, azalara ve kendime,
sonra köylülerime 900 TL'lik radyoları,
30 Türk Lirasına mal ediyordum...
Marangoz muhtar özel radyo kutularını yapıyor,
hoparlör çıkışının deliklerini açıyordu...
Kutunun yan tarafındaki kondansatör düğmesinden,
İstasyon araması yapılıyordu...
Iskala yoktu, ama olsun ses kulağa gelince
İstasyon tamamdı...
Para da almıyordum ama onlar da beni özel bakıma alarak,
Maneviyatlarını tamamlıyorlardı,
HERKES ÇOK MUTLUYDU...

Günlerden bir gün,
Jandarma Başçavuşu devriyede iken,
Bizim Uzun Memet radyosunu armut ağacına asmış,
keyifle tarlasında çalışırken,
Başçavuş yakaladı:
- Nedir ülen bu?
- Radyo Baş Efendi..
- Böyle radyo mu olur ülen?
- Olur Baş Efendi, Öğretmenimiz icat etti.
- Neee, kaçak radyo yapmış, tut Onbaşı, zabıt Tut!..

Zaptı tutmuşlar...
O yıllarda Öğretmenlerin milletvekili gibi
dokunulmazlığı vardı, Jandarma veya Polis Karakoluna
çağıramazlardı.
Maarif müdürmüz ifade alır,
Savcılık soruşturmasına maarif müdürümüz
tavassut ederdi...
Maarif müdürümüz Ahmet Bey,
Öğretmenimiz bana bir uğrasın diyecek kadar kibardı...
Uğradım..
Maarif müdürümüz beni aldı Kaymakam Beyin
Makamına götürdü.
"O muhteşem mucit bu", dedi..
Dedi ama...
Kaymakam suçumu tebliğ etti, Savcılığa vermemek için bir yol,
yordam arıyorlardı...
Mevzuat hazretleri çok kesindi...
Radyoların yıllık vergisi vardı,
Vergi kaçakçılığı her radyo başına ayrı para cezası,
İzinsiz radyo imal etmek,
Casusluk gibi bir şeydi !
Yıllarca hapis cezası...
Bir yol buldular,
Önce takdir ettiler,
Sonra bir Sürgün cezası ile işi kapatarak,
Savcılığa kaptırmamak için,
Ödemiş Bozdağları'ndaki Kızılkeçili Köyü'ne Sürgün ettiler,
İş kapanmıştı...
ama Vatanımın geri kalmışlığının yaraları
Kapanmamıştı...

Bahar aylarında Bozdağlara geldim,
İsviçre gibi bir yer,
Burada ne yaparım, yaparım...
Artık sürülecek bir yer yok,
Bozdağlarının tepesinde Allah var,
son köy Kızılkeçili,
Oradan sürülecek yer yok...
Alabalıkların oynaştığı bir serin dere,
Dereboyunda keşfe çıktım,
Terkedilmiş üç su değirmeni vardı...
Kasabada elektrikli değirmenler çıktığı için,
Papucu dama atılmış su değirmenleri...
Birinin suyu aktif,
Kapağı kapatınca dikine tribün borusundan adamı
Bulsa parçalayacak Zaplı Su,
böyle boşu boşuna akar mı?
Olmaz öyle şey !
O yıllarda hiç bir köyde elektrik yoktu...
Hafta sonunu dar ettim, İzmir Sanayi Bölgesinde
Ahmet Beyi buldum, Manisa Sanayicisi büyük adam,
Ahmet Tütüncüoğlu abimizden yardım aldım...
Bir alternatör ve voltaj karalığı sağlayan
Kollektör ve konjüktör...
Jeneratörün miline kayışla monte edilecek,
Tirübün kanatlarını kendi ellerimle kaynak yaptığım,
Bir Değirmen Çarkı..
Parçaları sanayici Ahmet Bey Köyüme kadar 
kendi cipi ile getirdi..
Bir kaç günde montajı yaptım...
Köy kahvesine, okuluma, camiye ve köy meydanına,
Kılavuz aydınlatma için kablolar çektim...
İlk açılış için akşam karanlığını seçtim...
Köylü merakla toplanmış bakıyor,
Birden su kapağını açıverdim,
Ortalık gündüz gibi oldu...
Suyun gücü ONBEŞ KÖYÜ aydınlatacak elektrik
Üretebilirdi...
KÖYLÜ SEVİNÇTEN ÇIĞLIK ATIYORDU,
"Öğretmenimiz elektrik icat etti!" diye konuşmayın
Kardeşim, başıma iş açarsınız...
O gece devreyi kapatmadım,
Elektrik parası yok,
Sabaha kadar Efeler Diyarının Efeleri Zeybek Oynadılar,
Kimi dua ederek, kimileri rakı içerek kutladılar...

İKİ GÜN SONRA BASILDIK,
Tüm İlçe Jandarması Terör Örgütünü basar gibi
KÖYÜ BASMIŞTI..

EMİR ALDIK :
-- SÖKÜN BUNLARI YOKSA FENA OLUR !

Söktük...
Kasabaya indim, istifa ederek...

SİZİN MEVZUATINIZI DA,
PALAVRA EĞİTİMİNİZİ DE,
EŞEKLER DİKSİN DEDİM,
HALA EŞEKLER DİKİYOR !..
BEN DENİZLERE KOŞTUM,
DENİZLERE AÇILDIM...
ÖNCE TELSİZ VE GV. VARDİYA ZABİTİ,
SONRA SÜPER TANKER SÜVARİLİĞİ...
YILLAR SONRA DÖNDÜĞÜMDE GÖRDÜM Kİ,
SIĞIRLAR AYNI YERDE OTLUYORLARDI !.. 


Nedim Çakmak





* Beyin göçü neden oluyor sanıyorsunuz? 
Eğitim düzeyinizi düşürün ve iş alanı yaratmayın siz çünkü...

Zeki ve de Akıllı olanlarınızı bize gönderin, zaten onlar sizin değil bizim hakkımız, eğitimini biz verelim ki icat ettikleri bizim üniversite adımızla dünyaya duyurulsun, patenti bizde kalsın, biz gelişelim size satalım, ve her iki durumda da biz kazanalım, 
siz istediğimiz düzeyde kalın ki sizi sömürebilelim, sizlere hükmedebilelim... 
Zaten sizin topraklarda casuslarımız vasıtasıyla kışkırtarak desteklediğimiz ve çıkardığımız savaşlarla uğraşmaktan eğitime ve bilime vakit ayıramayacaksınız. Sizler medeniyet düzeyine çıkamıyacak, geri kalacak ve hatta daha da gerilere düşeceksiniz. 
Her konuda bana muhtaç olacaksınız. Böylece tüm arzularımız gerçekleşecek... 
Efendilerinizin önünde diz çökün!

SB



28 Ekim 2018 Pazar

Bir Türk Damgası: K.Atatürk






İnsanlığa, Akla, Bilime, Uyarlığa Atılan İmza: Bir Türk Damgası:


1990'da yayımlanan "Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma" kitabında şöyle diyordu Abdurrahman Dilipak:

"Hani bir çok kimse Atatürk'ün imzasının bir Ermeni tarafından dizayn edildiğini bilmez... Osmanlı tuğraları, nasıl devrin ünlü hattatlarınca kompoze edilirse, Atatürk efendimizin de imzası bir ressam tarafından dizayn edilmişti." (a.g.e., Risale y.,3.Baskı, Ağustos 1990., sf.31.)

Bu iddia A.Dilipak'tan iki yıl sonra 27 Eylül 1992 Pazar günlü Hürriyet gazetesinde "Atatürk'ün imzasını başkasından kopya etmesine çok bozuluyorum" başlığıyla Aziz Nesin tarafından yinelenerek yayılacaktı.

Nuriye Akman soruyordu: "Siz Atatürk adına çok bozuluyormuşsunuz, öyle mi?"

Aziz Nesin yanıtlıyordu: "Evet, Atatürk çapında büyük bir adam bu adı (Atatürk soyadını C.Ö.) almamalıydı. İnsan olduğu için tabi kusurları var. O kusurlar hep meziyet gibi gösterilmiş. (...) Atatürk soyadını almak yani Türk'ün atası olduğunu söylemek hoşuma gitmiyor. Atatürk soyadını alması ilginçtir. Etrafına insanlar topluyor, onlara Atatürk'te karar kıldırıyor. Bu güzel değil. Onun için ben ona 'Mustafa Kemal' demeyi tercih ederim. İkincisi, Atatürk imzasını başkasına attırır, ondan kopya eder. Bir Ermeninin imzasıdır, beş on tane imza örnekleri getirttirir, onlardan bir tanesini beğenir. Ermeninin imzasını beğenmesi önemli değil. Ermeni olur, Türk olur. Ama kötü yaz senin yazın olsun."

Pazar günü evimde bu söyleyişi okurken çalışma masamın üzerinde bir süredir üzerinde çalışmakta olduğum Prof.Dr.A.Afetinan'ın "Medeni Bilgiler ve M.Kemal Atatürk'ün El Yazıları" kitabı açık duruyordu. Bir Atatürk'ün imzasına baktım, bir de Atatürk'ün bu kitapta tıpkıbasımı verilen el yazılarına. Söz konusu imzanın Atatürk'ün kendi tasarımı olduğunu apaçık ortaya koyan bu karşılaştırma, imzanın başka birince tasarlandığı iddiasını çürütüyordu. Bu bulgularımı yazıp Pazartesi akşamı gazetenin okuyucu mektupları ilgilisine faksladım. Salı günü benden bir vesikalık fotoğrafımı istediler; gönderdim. 1 Ekim 1992 Perşembe günü gazetenin birinci sayfasında "Flaş. Cengiz Özakıncı. Araştırmacı-Yazar. Aziz Nesin'e cevar... Aziz Nesin'in, Atatürk'ün imzasını bir Ermeni'ye attırdığı iddiası tamamen yanlıştır. 27.sayfa" duyurusuyla yayımlanan yazım şöyleydi:

"Aziz Nesin'le yapıla 'Haftanın Sohbeti' başlıklı söyleşiyi ilgiyle okudum. Aziz Nesin, söyleşinin sonunda şöyle diyordu: "Atatürk imzasını başkasına attırır, ondan kopya eder. Bir Ermeni'nin imzasıdır. Beş, on tane imza örnekleri getirtir, onlardan bir tanesini beğenir. Ermeni'nin imzasını beğenmesi önemli değil. Ermeni olur, Türk olur. Ama kötü yaz, senin yazın olsun." Aziz Nesin'in bu savının doğru olup olmadığını yoklamak üzere, Prof.Dr.Afet İnan'ın 'Medeni Bilgiler ve M.Kemal Atatürk'ün Elyazıları' kitabına baktım. Afet İnan, Atatürk'ün manevi evladıdır. Manevi babasının el yazısını çok iyi tanımaktadır. Söz konusu kitabın sonunda, 200 sayfa tutan el yazmalarının basımları yer almaktadır. Atatürk'ün el yazılarını tek tek inceledim. Sonuç olarak:

I - K.Atatürk imzasında geçen ATA sözcüğü, Atatürk'ün gündelik olağan el yazılarında, imzasındakinin tıpkısı olarak geçmektedir. Atatürk, kendi el yazısıyla; '...iptidai insan kümelerinde ATA korkusu ve nihayet, büyük kabile ve kavumlarda ATA korkusu...' sözlerini yazarken, burada gördüğümüz ATA sözcüğü, Atatürk'ün K.Atatürk imzasında görüğümüz ATA sözcüğünün tıpkısıdır, eşidir.

II - K.Atatürk imzasında geçen TÜRK sözcüğü de yazılarında, imzasındakinin tıpkısı olarak bulunmaktadır. Atatürk kendi el yazısıyla; '...bugünkü TÜRK milleti, varlığı için, bugünkü yurdundan memnundur. Çünkü TÜRK...' sözlerini yazarken, burada gördüğümüz TÜRK sözcükleri, Atatürk'ün K.Atatürk imzasında görülen TÜRK sözcüğünün tıpkısıdır, eşidir. 

Anladım ki, Aziz Nesin'in Ermeni ürünü dediği 'K.Atatürk' imzası, halkın ve çoğumuzun anladığı anlamda bir imza bile olmayıp, tersine 'K.Atatürk' sözlerinin, Atatürk tarafından mektup yazar gibi düz el yazısıyla yazılmasından ibarettir. Bu, o denli böyledir ki, Atatürk'ün el yazılarında geçen ATA ve TÜRK sözcüklerini kesip birleştiren herkes, Atatürk'ün K.Atatürk imzasının bir eşini elde etmiş olur.

Gerçek bu iken, Aziz Nesin'in savı, son kertede dayanaksız bir çamur atma olarak karşımızda durmaktadır. Halkımızın 'ancak domuz eti yerse akıllı olacağını' da söyleyen Aziz Nesin, yayımlanan bu söyleşide, baştan sona saçmalamaktadır. Yer darlığı nedeniyle, tüm saçmalıklarını tek tek göstermek yerine, şimdilik yalnızca K.Atatürk imzası Ermeni ürünüdür savının saçmalığını, gerçeğe aykırılığını belgeliyorum.

Atatürk'ün el yazılarında 'ata' ve 'Türk' sözcüklerinin geçtiği satırların fotokopisiyle birlikte yayımlanan bu yazım bir süre tartışıldı, sonra unutuldu ve bir çok ünlü yazar Atatürk'ün imzasını başkasına tasarlattığı iddiasını bir gerçekmiş gibi yaymayı sürdürdü. Ben de K.Atatürk imzasının başkalarınca tasarlanmış olmadığını gösteren, bu imzanın Atatürk'ün kendi tasarımı olduğunu kanıtlayan daha pek çok bulguya ulaştım.

Atatürk'ün 1928 yazı devriminden sonra 1934'e dek 'Gazi M.Kemal' ve Kasım 1934'ten sonra 'K.Atatürk' imzaları; onun 1913-1917 yılları arasında Madam Corinne'e Latin abecesiyle Fransızca olarak yazdığı mektuplarla ve Temmuz 1918'de Karlsbad'ta Latin elyazısıyla Fransızca olarak tuttuğu günlükleriyle harf-harf karşılaştırdığımda, imzalarının Atatürk'ün kendi tasarımı ve kendi el yazısıyla adını yazmasından ibaret olduğunu saptadım ve bu bulguları da A.Nesin'in ölümünden önce yayımladım.

Atatürk imzasını tasarladığını ileri süren yurttaşımız Vahram Dikran Çerçiyan (d.1887-ö.1975) çeşitli zamanlarda kendisiyle yapılan söyleşilerde imza konusunda birbiriyle çelişen sözler etmiştir. Ölümünden dört yıl önce 25 Kasım 1971 günlü Hürriyet gazetesinde Necmi Onur'un yayımladığı son söyleşisinde: "Şişli Müzesinde Aslı Bulunan Atatürk'ün En Doğru İmzası Pullardadır" diyen yurttaşımız:

"Atatürk'ün imzası konusunda konuşmasına 'Önce bir yanlışlığı düzeltelim' diye başladı. 'Yazı Devrimi sırasında milletvekillerinden bazıları Atatürk'e kartvizit bastırmayı düşünmüşlerdir. Beni tanıyanlar telefon ederek benden güzel yazılmış bir Kemal Atatürk yazısı istediler. Yazıp yolladım.... Atatürk'ü birkaç kere görmüştüm. Çok nadir eder ve beğenirdim. Ama, karşılaşmadık hiç. Yazdığım Kemal Atatürk yazısını çok beğenmişler, Kemal'in sadece K harfini alıp Atatürk'ü aynen kullanmışlar. Onun asıl imzası, pulların üzerindekidir. Sonradan bunun kuyruğunu filan uzattılar. Yanlıştır. Atatürk'ün beğenerek aldığı imzası, benim yazdığım ve pulların üzerindeki Şişli Müzesi'nde de aslı bulunan imzadır." diyordu.

Bu anlatıya göre; Çerçiyan'ın öğrencisi imza değil kartvizit; 'güzel yazılmış bir Kemal Atatürk yazısı' istemiş; kendisi de 'Kemal Atatürk' yazmış; Atatürk bu kartviziti beğenmiş, fakat kartvizitteki 'Kemal'i kısaltığı K yaparak elde ettiği 'K.Atatürk'ü kendi imzası olarak kullanmış; Çerçiyan'ın elinden çıkan 'Kemal Atatürk' kartviziti, Şişli'deki Atatürk Müzesi'ndeymiş; pulların üzerine basılan 'K.Atatürk' imzası, Çerçiyan'ın yazdığı 'Kemal Atatürk' kartvizitinden elde edilmiş 'K.Atatürk' imzasından ibaretmiş. Çerçiyan özetle: Atatürk'ün pullardaki imzası benim tasarımımdır, aslı Şişli Atatürk Müzesi'ndedir, diyor

Gerçek ise şöyledir: Çerçiyan'ın oğlu 18.09.2010 günlü Zaman gazetesinde yayımlanan söyleşisinde, olay tarihi olarak Mart ayını göstermektedir. Atatürk soyadı Kasım 1934'te verildiğine göre, sözünü ettiği Mart, en erken 1935 yılına aittir. Oysa Atatürk'ün pullardaki imzası, 1935 yılı Şubat ayında, Atatürk Ankara'da Karpiç lokantasında yemek yerken, diğer masada bulunan ressam Saip Tuna'nın hemen orada yapıp Atatürk'e sunduğu karakalem portre üzerine, Atatürk'ün aynı karakalemle attığı 'K.Atatürk' imzasıdır. Bunun Çerçiyan'ın Şişli Atatürk Müzesi'nde bulunan kartvizit yazıyla benzerliği bulunmamaktadır.

Atatürk, imzasının başkalarınca taklit edilme olasılığını gözeterek, taklidini olanaksız kılabilmek için önlemler düşünmüş, bu doğrultuda imzasını bir kaşe ile damgaya dönüştürdükten sonra resmi evrakları bu damgayı basarak imzalamıştır. Bu önlemi ilkin Osmanlı döneminde M.Kemal imzasını damgaya dönüştürerek uygulayan Atatürk, yazı devrimi sonrasında resmi evrakları Kasım 1934'e dek 'Gazi M.Kemal' ve son olarak 'K.Atatürk' kaşesi basarak imzalamıştır. Eski yazısıyla M.Kemal imzasının kaşesi İstanbul Harbiye Askeri Müzesinde; 'K.Atatürk' kaşesi Anıtkabir Müzesi'nde korunmaktadır.

İmzasının taklit edilmemesi için damgaya dönüştürmek gibi önlemler alan bir devlet adamının, kendi imzasını bir başkasına tasarlatıp, onun tasarladığı bir imzayı taklit ederek kullanması, yani devlet kararlarının altına atılan K.Atatürk imzasının aslının bir başkasına ait, yani başkasının eliyle tasarlanmış olması, o kişinin de o imzayı her zaman atabilir (yani K.Atatürk imzalı bir sahte devlet belgesi üretebilir) olması, düşünülebilir mi?

K.Atatürk imzası, Atatürk'ün kendi öz tasarımıdır, kendi el yazısıdır; insanlığa, uygarlığa, akla, bilime, atılan bir imzadır, bir 'Türk Damgası'dır.

Gelgelelim, neredeyse 80 yıldır 'K.Atatürk' imzası Vahram Dikran Çerçiyan tarafından tasarlanmıştır' propagandası sürüyor. Atatürk böyle saçmalıklara inananlara şöyle dermiş: "Şaşarım akl-u perişanına, çocuk!"

Ölümünden bu yana Atatürk hakkında akla, mantığa, yaşamın olağan akışına ve gerçeğe aykırı öyle çok uydurmalar yayıldı ki, hangisine şaşıracağımızı şaşırıyoruz.


Cengiz Özakıncı
Bütün Dünya Dergisi Kasım 2018







YENİ
Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş" ve 
A   T   A   T   Ü   R   K      D   E  R  S  İ
Cumhuriyetimizin 95. Yılına Armağan

"Kapağın bende yarattığı duygu: 
Atam, resmin derinlerinde sisler içinde görünen üniversitenin sahibi İNGİLİZLERE,
dersini yeniden vermiş, arkasına bile bakmadan geri dönüyor. Elinize sağlık"
Levent Yıldız / Tarihin Bilinmeyen Yüzü, Kanal B   



Cengiz Özakıncı "Türkiye'nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı" kitabından "Atatürk soyadını Naim Onat önermiştir."





Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz... M.Kemal ATATÜRK



"Cumhuriyetimiz, öyle sanıldığı gibi zayıf değildir. Cumhuriyet emeksiz de kazanılmış değildir.
Bunu elde etmek için çok kan döktük.
Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık.
Gerektiğinde kurumlarımızı savunmak için gerekeni yapmaya hazırız."
Mustafa Kemal, 1923
(Atatürk’ün S.D. III, S. 71)




28 Ekim günü geç saatlerde, toplantı halinde bulunan Parti Yönetim Kurulu tarafından davet edildim. Parti Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’di. Fethi Bey, parti adına Yönetim Kurulu’nca bir aday listesi hazırlandığını ve bu konuda Parti Genel Başkanı olarak benim de görüşümün alınması uygun görüldüğü için toplantılarına davet ettiklerini bildirdi.Hazırlanan listeye göz gezdirdim. Bence uygun olduğunu, ancak, bu listede adları bulunan kimselerin de görüşlerinin alınması, kabul edip etmeyeceklerinin sorulması gerektiğini söyledim. Bu teklifim uygun görüldü. Söz gelişi, Dışişleri Bakanlığı için söz konusu edilen Yusuf Kemal Bey’i davet ettik. Yusuf Kemal Bey, bu listeye giremeyeceğini bildirdi. Bundan ve buna benzer bazı durumlardan anladım ki, Parti Yönetim Kurulu da kabul edilebilir kesin bir aday listesi hazırlayamamaktadır. 

Yönetim Kurulu üyelerine, gereken kimselerle daha sıkı temas kurarak kesin bir liste tespit etmelerini tavsiye ettikten sonra yanlarından ayrıldım. Gece olmuştu Çankaya’ya gitmek üzere Meclis binasından ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Kemâlettin Sami ve Hâlit Paşa’lara rastladım. Ali Fuat Paşa Ankara’dan hareket ederken bunların Ankara’ya geldiklerini o günkü gazetede «Bir uğurlama ve bir karşılama» başlığı altında okumuştum. Daha kendileriyle görüşmemiştim. Benimle konuşmak üzere geç vakte kadar orada beklediklerini anlayınca, akşam yemeğine gelmelerini, Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa vasıtasıyla kendilerine bildirdim. İsmet Paşa ile Kâzım Paşa’ya ve Fethi Bey’e de Çankaya’ya benimle birlikte gelmelerini söyledim.Çankaya’ya gittiğim zaman, orada, beni görmek üzere gelmiş bulunan Rize Milletvekili Fuat, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Bey’lerle karşılaştım. Onları da yemeğe alıkoydum. 

Yemek sırasında: «Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz» dedim. 

Orada bulunan arkadaşlar, derhal düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği konusunda kısa bir program yaparak arkadaşları görevlendirdim.Yaptığım programın ve verdiğim talimatın uygulanışını göreceksiniz!

Efendiler, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ederek onlarla görüşüp tartışmaya asla lüzum ve ihtiyaç görmedim.Çünkü, onların da aslında ve tabiî olarak benim gibi düşündüklerinden şüphe etmiyordum. Halbuki, o sırada Ankara’da bulunmayan bazı kişiler, yetkileri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden, düşünce ve rızaları alınmadan Cumhuriyetin ilân edilmiş olmasını bize gücenme ve bizden ayrılma sebebi saydılar.

O gece birlikte olduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da misafirdi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir kanun tasarısı müsveddesi hazırladık.Bu müsveddede 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (Anayasa)’nun devlet şeklini tespit eden maddelerini şu şekilde değiştirmiştim: 

Birinci maddenin sonuna «Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli Cumhuriyettir» cümlesini ekledim. 

Üçüncü maddeyi şu yolda değiştirdim: «Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükûmetin ayrıldığı idare kollarını Bakanlar vasıtasıyla yönetir.»

Bundan başka Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun temel maddelerinden olan sekizinci ve dokuzuncu maddelerle de değiştirilerek ve açıklığa kavuşturularak şu maddeler yazıldı:

«Madde — Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi biten Cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir.»

«Madde — Türkiye Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sıfatla lüzum gördükçe Meclis’e ve Bakanlar Kurulu’na başkanlık eder.»

«Madde — Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından ve Meclis üyeleri arasından seçilir. Diğer bakanlar, Başbakan tarafından ve yineMeclis üyeleri arasından seçildikten sonra Cumhurbaşkanı tarafından hepsi birden Meclis’in onayına sunulur. Meclis, toplantı halinde değilse, onaylama, Meclis’in toplantısına bırakılır.»

Bu maddelere, komisyonda ve Meclis’te din ve dil ile ilgili bildiğiniz bir madde de eklenmiştir.

Saygıdeğer Efendiler, şimdi isterseniz yüksek hey’etinize 29 Ekim 1923 Pazartesi günü Ankara’da geçen olayı kısaca anlatmaya çalışayım.

Pazartesi günü saat 10.00'da Halk Partisi grubu, Grup Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. Bakanlar Kurulu üyelerinin seçimi görüşmelerine başlandı.

Başkan — Yönetim Kurulu, hazırlık niteliğinde olmak üzere, Genel Kurul’a sunulmak üzere bir Bakanlar Kurulu listesi hazırladı. Yönetim Kurulu, kesin bir şey tespit etmiş değildir. Karar saygıdeğer kurulumuzundur. Kabul ederseniz okunsun, sözleriyle, Genel Kurul’a, Başkanlığında Fuat Paşa’nın bulunduğu bir hükûmet listesi sunar.Okunan bu listede İktisat Bakanlığına aday gösterilen Celâl Bey (İzmir) söz alarak Bakanlar Kurulu’nun önemini belirtmiş ve kendisinin seçilmesini teklif etmiş. Özellikle «bu listede adları görülen kimseler çekilenlerden daha kuvvetli değildir.Bizden refah ve ıslahat isteyen bir millet vardır. Herhalde yeniler eskilerden daha kuvvetli olmalıdır. Seçimde acele etmeyelim. Hele Hükûmet Başkanı’nı seçerken iyi düşünelim» görüşünü ileri sürmüş.

Saip Bey (Kozan) — Meclis Başkanlığı’na Fethi Bey, Başbakanlığa İsmet Paşa seçilmelidir, demiş.

Ekrem Bey (Rize) — Yeni hükûmet eski hükûmetin boşluğunu doldurabilecek mi? Reis Paşa Hazretleri, mümkünse bu konudaki düşüncelerini ifade buyursunlar; aydınlanalım (ben o sırada Meclis’te bulunmuyordum) şeklinde konuşmuş.

Zülfü Bey (Diyarbakır) — Yetki Parti Meclisi’nindir. Bu hak, grup Yönetim Kurulu’nun değildir. Parti Meclisi toplansın!.. isteğinde bulunmuş…

Mehmet Efendi (Bolu) — Seçilecek hükûmet ancak bir ay dayanabilir. Hükûmetin böyle sık sık değişmesi, memleket ve milleti kötü ve güç bir duruma sürükler. Hükûmet istifa sebebini açıkça anlatmazsa herhangi bir hükûmet seçimine katılmam. Önce sebebi anlayalım sonra seçim yapalım.

Faik Bey (Tekirdağ) — Listede gösterilen isimler öncekilerden daha kuvvetli değildir. Parti Meclisi toplanıp bu meseleyi halletsin.

Vasıf Bey (Saruhan) — (İsmet Paşa’nın hizmetlerinden bahsettikten sonra) Memleketi, milleti niçin bırakıyor? Liderlerimiz bizi aydınlatmamıştır. Sayın Başkanımız (beni kastetmiş olacak) bizi niçin aydınlatmıyor, demiş ve uzun bir konuşma yapmış.

Necati Bey (İzmir) — Memleketin güvendiği kimselerin bizi bırakıp ayrılmalarını kabul edemeyiz.Sayın Başkanımız bizi aydınlatsın ve uyarsın. İçeriye ve dışarıya karşı kuvvetli bir hükûmete kesinlikte ihtiyacımız vardır.

Başkan Fethi Bey — Yönetim Kurulu’nun yaptığı bu liste, ne Paşa’nın ve ne de Yönetim Kurulu’nundur, şeklinde bir açıklama yapmayı gerekli bulmuş.

Doktor Fikri Bey (Ertuğrul) — Vasıf ve Necati Bey’lerin düşüncelerine katılırım. Memleket sütliman değildir. Memleket idaresi gelişigüzel yapılacak bir seçime terk edilemez. Kuvvetli şahıslardan kurulu bir hükûmet seçilmelidir.

Recep Bey (Kütahya) — Arkadaşlar sözlerini bitirsinler, sonra Gazi Paşa Hazretleri söylesinler (Henüz toplantıda değildir).

İlyas Sami Bey (Muş) — Sayın Başkanımız Gazi Paşa Hazretleri düşüncelerini ifade buyursunlar. Bunalımın doğduğu gün giderilmesi daha yararlıdır. Erteleme şiddetlenmesine yol açar. Bir Hükûmet Başkanı seçelim. Yirmi dört saatlik bir süre tanıyalım. Arkadaşlarını bulsun. Kuvvetli bir hükûmet kurulsun.

Abdurrahman Şeref Bey (rahmetli İstanbul Milletvekili) — Bazı arkadaşlar telâş ediyorlar. Bu her memlekette görülen bir şeydir. Hepimizin amacı vatanın saadetidir. Bir makine kurup tıkır tıkır işletemiyoruz.Bu da doğru. Kuvvetli bir hükûmeti nasıl bulmalı hastalığı nasıl keşfetmeli? Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzu göz önüne alalım. Hükûmetin görevini belli edelim. Meclis, görüşlerini söylesin.Ondan sonra Reis Paşamız da görüşlerini ifade buyursunlar. Bir sonuca varalım. Herkes bir işe yarar. Herkesi yaradığı işte kullanmalı. Şahıslardan söz etmeyelim. Vatanın yüksek çıkarlarında birlikteyiz. Reis Paşa Hazretleri görüşlerini ifade buyursunlar.

Eyüp Sabri Efendi (Konya) — Ne olursa olsun bir seçim zarureti ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bundan önceki Hükûmet üyelerinin, yeniden seçilmiş olsalar bile kabul etmeyeceklerine karar verdiklerini işitiyoruz. Yüce Meclis bu kararı kaldırmalıdır.

Recep Bey (Kütahya) — Üç esaslı noktaya dokunacağım. Birincisi şekil, ikincisi çalışma eksikliği, üçüncüsü manevî birliğimizde açılan gediktir. Şekillerde eksiklik olursa iyi bir sonuç vermez. Eldeki listede yer alan değerli arkadaşlar hangi zamanda hangi şartlar altında çalışacaklardır;belli değil. Kuvvetli bir şahsın kendi arkadaşlarını bularak bir hükûmet kurması gerekir. Recep Bey, özellikle bu son nokta üzerinde uzun bir konuşma yapmış ve açıklamalarda bulunmuş.

Talât Bey (Ardahan) — Recep ve Abdurrahman Şeref Bey’ler pek güzel açıkladılar. Hükûmet Başkanı’nın görevi nedir? Görev ve yetki Kanununu hâlâ çıkarmadık. Gazi Paşa Hazretleri bizi aydınlatmak lûtfunda bulunsunlar, demiş.

Başkan bundan sonra görüşmenin yeterliğini oya koymuş. Görüşme yeterli görüldükten sonra birtakım önergeler okunmuş. Bunlardan Kemalettin Sami Paşa’nın önerisi kabul edilmiş. Bu önergeyle, ben Genel Başkan sıfatıyla meselenin çözüme bağlanması için Parti Meclisi tarafından görevlendiriliyordum.

Görüşmeler sırasında Çankaya’da evimde bulunuyordum. Kemalettin Sami Paşa’nın önergesinin kabul edilmesi üzerine, toplantıya davet edildim. Toplantı salonuna girer girmez doğruca kürsüye çıktım ve kısaca şu görüş ve teklifi ortaya attım.

«Efendiler! dedim, Hükûmet üyelerinin seçiminde görüş birliği sağlanamadığı anlaşılmıştır. Bana bir saat kadar müsaade buyurun. Bulacağım çözüm yolunu arz ederim.»

Başkan Fethi Bey, teklifi oya koydu. Kabul edildi.

Efendiler, bu bir saat içinde, gereken kimseleri Meclis’teki odama davet ederek onlara 28/29 Ekim gecesi hazırladığım kanun tasarısını gösterdim ve kendileri ile görüştüm.

Saat 13.30'da Parti Genel Kurulu yeniden Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. İlk söz bendeydi. Kürsüye çıktım ve şu konuşmayı yaptım:

«Saygıdeğer arkadaşlar, üzerinde durduğumuz meselenin çözümünde karşılaşılan güçlüklerin sebebi, bütün arkadaşlarca anlaşılmıştır sanırım. Eksiklik ve yanlışlık uygulamakta olduğumuz usul ve şekildedir.Gerçekten de, yürürlükteki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na göre, bir hükûmet kurmaya teşebbüs ettiğimiz zaman, bütün arkadaşların her biri bakanları ve hükûmeti seçmek mecburiyeti ile karşı karşıya kalıyor. Hepinizin birden hükûmet üyelerini seçmek zorunda kalmanızda görülen güçlüğün giderilmesi zamanı gelmiştir. Geçen dönemde de aynı şekilde güçlükle karşılaşılıyordu. Görülüyor ki, bu usul bazan birçok karışıklıklara yol açıyor.Yüksek hey’etiniz bu güçlüğün çözülmesi için beni görevlendirdi. Ben de bilginize sunduğum bu görüşten hareket ederek düşündüğüm şekli tespit ettim. Onu teklif edeceğim.Teklifim kabul edilirse kuvvetli ve kendi içinde uyumlu bir hükûmet kurmak mümkün olacaktır. Devletimizin şekil ve niteliğini tespit eden ve hepimiz için bir gaye olan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzun bazı noktalarına açıklık kazandırmak gerekir. Teklif şudur» dedikten sonra, bilinen tasarıyı okutmak üzere kâtip beylerden birine uzatarak kürsüden ayrıldım.

Teklifimin niteliği anlaşıldıktan sonra tartışmalar başladı.

Sabit Bey (Erzincan) — Hükûmetin bu şekilde kurulması usulünün lehindeyim. Ancak, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklik yapılması teklifi ile bugünkü bunalımı çözmek mümkün değildir. Biz şimdi bir Başbakan seçelim. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun değiştirilmesini sonra düşünürüz, dedi.

Hâzım Bey (Niğde) — Şu görüşü ileri sürdü: Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu biz yapabilir miyiz? Sanırım ki yapamayız. Yetkimiz varsa, bu partide olmaz. Partide görüşüldükten sonra açık oturumda kimse söz söyleyemiyor. Millet varlığını ilgilendiren kanunların burada kesin bir şekilde tespit edilmesine taraftar değilim. Bu gibi kanunlar açık oturumda ve serbestçe görüşülmelidir. Biz, her şeyden önce hükûmet bunalımına bir çare bulalım.

Yunus Nadi Bey, Hâzım Bey’e şu yolda cevap verdi: Hangi memleket ilk defa Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yaparsa, o iş için bir kurucu meclis kurmuştur. Bizde ise bu gibi meselelerde ayrıca bir kurucu meclis kurulacağı açıkça belirtilmemiştir.Bizde her zaman bu gibi değişiklikler olmuştur. Bizden önceki Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu yolda yürümüştür. Buna yetkimiz vardır. Kararsızlık gösterilmesin. Şimdi biz, hükûmet bunalımının çözümünü Reis Paşa Hazretleri’ne bıraktık. O da bize bu teklifi getirdi. Bu teklifte yer alan usulü bütün arkadaşlar ayrı ayrı düşünmüştür. Şimdi buna kesin bir şekil vermek gerekir. Teklif edilen şekil, zaten vardır. Buna bir açıklık verip daha belirli şekilde tespit edeceğiz.

Vehbi Bey (Balıkesir) — Bizim, şimdiye kadar görüşüldüğünü işittiğimiz Teşkilât-ı Esasiye Kanunu hakkında bir bilgimiz yoktur. Gerçi gazetelerde gördük, ama bu yeter mi? Bu bakımdan biz, bu konuyu bir bütün olarak görüşmek üzere daha sonraya bırakıp önce bunalıma bir çare bulalım.

Halil Bey — Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun değiştirilerek yeniden yapılmasına yetkimiz vardır. Fakat yapılacak bu değişiklikler, gerçekten vatan ve milletimizin saadetini sağlayabilecek midir? Bunu söylemek gerekir.Bunu, hukukçu, hukuk bilgini olan arkadaşlarımız gelip açıklasınlar. Açıklama yapılmadıkça bu meselenin derhal halledilmesine taraftar değilim.

Üyelerden biri — Teşkilât-ı Esasiye Kanunu öyle gelişigüzel düzeltilemez.

Hamdullah Suphi (İstanbul) — Dört yıl önce, bakanların ayrı ayrı seçilmelerinin zararlarını söylemiştim. Bugün de aynı durum başgösterdi. Gazi Paşa’nın teklifine gelince, bu yeni değildir. Dört yıl önce yapılan bir kanunun daha açık olarak ifadesinden ibarettir. Durum böyle olunca, değişiklik aleyhinde söz söyleyecekler gelsinler düşüncelerini açıklasınlar. Fakat zamanımızın uzun uzadıya beklemeye tahammülü yoktur.

Ragıp Bey (Kütahya) — Kanunların en iyisi şartlardan ve ihtiyaçtan doğmuş olanıdır. İhtiyaç ise meydandadır. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun tamamlanması ve açıklığa kavuşturulması gerekir. Teklifin derhal görüşülmesine geçelim.

Adalet Bakanı rahmetli Seyit Bey — Teklif edilen şekil yeni bir şey değildir. Yürürlükteki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun, açıklığa kavuşturulması ve buna göre tespitidir. Kanunlar ihtiyaçtan doğar teorik görüşlerden kaynaklanmaz. Zaman ve olaylar her şeye hâkimdir. Gelişme kanunu, değişmez kesin bir kuraldır.Teklif edilen şekilde bir yenilik yoktur. Yürürlükteki şekli daha açık ve belirli bir şekilde ifade edersek, elbette millet ve memleketimizin yararına daha uygun olarak hareket etmiş oluruz.

Rahmetli Seyit Bey’in görüşüne Abidin Bey (Manisa) şu cevabı verdi: — Önce hükûmet bunalımına çözüm getirelim.

Eyüp Sabri Efendi (Konya)’nın görüşü şöyleydi: Biz Gazi Paşa Hazretleri’ni hakem yaptık. Bizim Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu değiştirmeye yetkimiz yok demek, gayrimeşru olduğumuzu kabul etmek demektir. Meclisin Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu değiştirme yetkisi meydandadır. Hükûmetimizin şekli mutlaka Cumhuriyet olacaktır.

Bundan sonra İsmet Paşa söz alarak şu yolda bir konuşma yaptı:

«Parti Başkanı’nın teklifini kabule ihtiyaç kesindir. Bütün dünya, bizim bir hükûmet şekli görüştüğümüzü biliyor. Bu görüşlerimizi bir sonuca bağlayıp açıklamamak, güçsüzlüğü ve karışıklığı sürdürmekten başka bir şey değildir. Bir tecrübemden söz edeyim. Avrupa diplomatları bu konuda beni uyardılar. Devletin başkanı yoktur, dediler.Şimdiki idare şeklinize göre başkan, Meclis Başkanı’dır. Demek ki siz, bir başka başkan bekliyorsunuz. Avrupa’nın düşüncesi işte budur. Oysa, biz böyle düşünmüyoruz. Millet, hâkimiyetini ve mukadderatını fiilî olarak eline almıştır. O halde bunu hukukî olarak dile getirmekten neden çekiniyoruz. Cumhurbaşkanı olmadan Başbakan seçilmesini teklif etmek kanunsuz olur. Bunda şüpheye yer yoktur. Başbakanın seçilebilmesi için, Gazi Paşa Hazretleri’nin teklifinin kanunlaşması gerekir. Genelleşmiş olan bir zaafın sürdürülmesinin anlamı yoktur. Partinin bütün millete karşı yüklendiği sorumluluğun gereklerine uygun olarak hareket etmek zarurîdir.»

İsmet Paşa’dan sonra , rahmetli Abdurrahman Şeref Bey’in konuşmasında şu sözler yer alıyordu:

«Hükûmet şekillerinin teker teker sayılmasına gerek yoktur. Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir, dedikten sonra kime sorarsanız sorunuz, bu Cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad, bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin.»

Bundan sonra Yusuf Kemal Bey, teklifin kabul edilmesi gerektiği hususunda uzun bilgiler verdi ve «bunun derhal kanunlaşması için gerekli işlemin tamamlanmasını teklif ederim» dedi.

Abdullah Azmi Efendi’nin, «meselenin önemi meydandadır. Görüşme devam etsin» diye yükselen itirazına rağmen yeterlik teklifi kabul edildi. Ondan sonra teklifimin bütünü ve arkasından da maddeler birer birer okunarak görüşüldü ve kabul edildi.

Efendiler, Parti Grubu toplantısına son verildi ve hemen Meclis toplantısı açıldı.Saat 18.00 idi. Kanun teklifi, Kanuni Esasî Encümeni tarafından usulen incelenip tutanağı hazırlanırken, Meclis diğer bazı işlerle meşgul oldu. Sonunda, Başkanlık kürsüsünde oturan Başkan Vekili İsmet Bey (Paşa) Meclis’e şu bilgiyi verdi:

«Kanun-ı Esasî Encümeni, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklikler yapılması ile ilgili tasarının öncelikle ve derhal görüşülmesini teklif ediyor. «Kabul!» sesleri üzerine, tutanak okundu.Teklif edildiği gibi öncelikle görüşüldü. Nihayet, kanun, birçok konuşmacının «Yaşasın Cumhuriyet!» sesleriyle alkışlanan konuşmalarıyla kabul edildi.

Ondan sonra Cumhurbaşkanı seçilmesi için Meclis’te oylamaya geçildi. Toplanan oyların sonucunu, Başkanlık kürsüsünde oturan İsmet Bey (Paşa) Genel Kurul’a şu şekilde bildirdi:

«Türkiye Cumhurbaşkanlığı için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi katılmış ve Cumhurbaşkanlığına yüz elli sekiz üye, oybirliği ile Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ni seçmişlerdir.»

Efendiler, seçimin hemen arkasından Meclis’te yaptığım konuşmayı tutanaklarda okumuşsunuzdur. Ancak, tarihî bir hatıranın canlandırılması için, müsaade ederseniz, o konuşmamı burada aynen tekrar edeyim:

«Saygıdeğer arkadaşlar, dünya çapında önemli ve olağanüstü olaylar karşısında, saygıdeğer milletimizin gerçek uyanıklığına ve şuurluluğuna değerli bir belge olan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun bazı maddelerini açıklığa kavuşturmak için kurulmuş olan özel komisyon tarafından yüksek hey’etinize teklif edilen kanun tasarısının kabûlü dolayısıyla, Türkiye Devleti’nin zaten bütün dünyaca bilinen, bilinmesi gereken mahiyeti, milletlerarası adıyla adlandırıldı.Bunun tabii bir gereği olmak üzere bugüne kadar doğrudan doğruya Meclis Başkanlığı’nda bulundurduğunuz arkadaşınıza, yaptırdığınız bu görevi, Cumhurbaşkanı ünvanıyla yine aynı arkadaşınız, bu âciz arkadaşınıza tevcih ediyorsunuz.Bu münasebetle, şimdiye kadar hakkımda gösterdiğiniz sevgi, samimiyet ve güveni bir defa daha göstermekle, yüksek değerbilirliğinizi ispat etmiş oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce hey’etinize gönlümün bütün samimiyeti ile teşekkürlerimi arz ederim.»

«Efendiler, asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu. Son yıllarda milletimizin fiilî olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükûmetin yeni adıyla, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere lâyık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.»

«Arkadaşlar, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım bu güven ve itimada lâyık olmak için, pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce hey’etinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır.Ancak bu sayede ve Tanrı’nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.»

«Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimî ve sıkı bir şekilde yapışarak, kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmeyerek çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz.Türkiye Cumhuriyeti mes’ut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.» 

Efendiler, Meclis’ce Cumhuriyet kararı 29/30 Ekim 1923 gecesi saat 20.30'da verildi. On beş dakika sonra, yani 20.45'te Cumhurbaşkanı seçildi. Durum, aynı gece bütün memlekete bildirildi ve her tarafta gece yarısından sonra yüz bir pâre top atılarak ilân edildi. İlk kabinenin İsmet Paşa tarafından kurulduğunu ve Meclis Başkanlığı’na Fethi Bey’in seçildiğini biliyorsunuz.

Efendiler, Cumhuriyet'in ilanı, bütün milletçe sevinçle karşılandı. Her tarafta parlak sevinç gösterileri yapıldı. 


Mustafa Kemal ATATÜRK
1927 , NUTUK



"Söz konusu vatansa gerisi teferruattır"