Translate

french etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
french etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2020 Pazar

Laiklik ve Tuğrul Bey



Dede Mirasımız Laiklik - Mete Akyol


Seksen yıldır ayrıntılarını hiçbir kitapta okumadığım, hiçbir kişiden duymadığım tarihsel bir gerçeği, seksen yaşımın ortasında geçen ay, Başkent Üniversitesi’nde dinlediğim bir derste öğrendim. Zil sesiyle başlatılan ve zil sesiyle bitirilen bir ders süresinin bu iki sınırlı zamanı ve dört yanını dört duvarın kuşattığı bir derslik mekanı içine sığdırılmış bir ders değildi, bu. Aramızdan ayrıldığı 76 yıl önceki 10 Kasım gününün bu yıldönümünde, Atatürk’ü bir kez daha anmak için bir araya geldiğimiz Başkent Üniversitesi’nin Konferans Salonu’nda, süre sınırlarının yok sayıldığı bir anma toplantısında, sizin de yakından tanıdığınız yazarımız Cengiz Özakıncı’nın adı konferans, özü ders olan bir anlatısından öğrendim bu tarihsel gerçeği. O gün orada ondan öğrendiklerimi, bugün burada sizle paylaşıyorum:

"Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda Atatürk’ün temel taşı yaptığı Laiklik, çoğumuzun yanlış bildiği gibi, bir ‘Fransız Devrimi ürünü’ değildir; tam tersi, tarihteki uygulanmasını görüp, önce Fransız Devrimi’nin, sonra Atatürk Devrimi’nin örnek olarak aldıkları ve yüzyıllar sonra bile başarıyla uyguladıkları, Türklere özgü bir ‘çağdaş yönetim’ biçimidir."


Tuğrul Bey
11.yy Panelden detay


Laikliğin ilk adımı olan din ve devlet işlerinin ayırımı, 1050’li yılların sonlarında, tarihteki Türk Devletleri’nden Selçuklu Devleti’nin başı Tuğrul Bey’in bulduğu ve uyguladığı çağdaş ve akılcı bir yönetim biçimdir. Bu yönetim biçimi, 250 yıllık yaşamı süresince Selçuklu Devleti’nin yönetiminde başarıyla uygulanmıştır. 

Cengiz Özakıncı bu bilgileri yalnızca iletmekle yetinmedi, belgelerle tümünün kaynaklarını da açıkladı. Örneğin, Tuğrul Bey'in 3 Şubat 1057 günü, Hilafet ile Saltanatı ayırarak, Saltanatı (dünyevi yönetimi) kendisi üstlenip, Halife'yi maaşını devletten alan bir cami imamı düzeyine indirdiğini ayrıntısıyla anlatırken, bu bilginin yer aldığı ve Fransız Devrimi’nden 41 yıl önce, 1748 yılında basılmış olan "Hunların, Türklerin tarihsel kökenleri..." (Mémoire historique sur l'origine des Huns et des Turcs...) adlı akademik kitabın yazarı Fransız Doğubilimci Joseph De Guignes’nun, Fransız Devrimi'nin düşünsel temellerini atan aydınlardan biri olduğu bilgisini de verdi. 




Kitabının, akademik özelliği nedeniyle yalnızca aydın çevreleri etkilediğini, yayımlandığında dönemin en çok okunan ve Fransızları en çok etkileyen yazarı Voltaire’ in 54 yaşında olduğunu ve Guignes'in akademik kitabından Tuğrul Bey'in "Laik Devrimi"ni anlatan bölümü alıntılayıp kendi yazılarına aktararak topluma yaydığını ve bu fikirleri doğrudan halkın bilincine işlediğini de anlattı. 




Özakıncı’nın bize aktardığı önemli bir bilgiyi daha aktaralım: Fransız Devrimi’nin bu öncü kuramcısı Guignes'nu 1700’lü yıllarda etkileyen Tuğrul Bey’in "yönetim biçimi", yüzelli yıl kadar sonra, 1800’lü yılların sonlarında da Askeri Lise öğrencisi genç Mustafa Kemal’i de etkilemiş. Şıpka Kahramanı Süleyman Hüsnü Paşa, Guignes’nun bu kitabının Türklerle ilgili bölümünü 1876 yılında Osmanlıca’ya çevirmiş ve… "Tarih-i Alem" (Dünya Tarihi) adıyla yayımlanan bu kitap, yayımlandığı 1876’dan itibaren, Askeri Lise’de ders kitabı olarak okutulmaya başlanmış. Cengiz Özakıncı, bu bilgileri de verdikten sonra ekledi:

"Şimdi göğsümüzü kabartarak söyleyebiliriz" dedi. "Mustafa Kemal, laikliğin ilk adımı olan din ve devlet ayırımını Voltaire’den öğrenmiş, Fransız’lardan almış değildir, tam tersi, laikliğe ilk adımı Voltaire de, Mustafa Kemal de aynı kaynaktan, büyük Fransız doğubilimci Guignes’dan öğrenmişlerdir ve her ikisinden farklı olarak da Mustafa Kemal laikliğe ilk adımı ayrıca, Selçuklu Devleti Hükümdarı Tuğrul Bey’in bu çağdaş uygulamasını örnek olarak alıp, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yapısında temel taşı olarak kullanmıştır."

Ve acı bir tebessümle, aslında hiç de şaka olmayan bir de şaka yaptı: "Fransız Büyükelçiliği’ nin internetteki resmi sitesinde baş tacı gibi korunan ‘Laiklik, bir Fransız icadıdır’ tümcesi de, umarım bu bilgi ve belgelerden sonra değiştirilir…"

"Öğrenmenin yaşı yoktur" derler. Ben, yaşamım boyunca bilmediğim bir gerçeği geçen ay, yaşamımın 80’nci yılında öğrendim ve… şimdi hem, dünyanın en çağdaş ve insan onuruna en uygun bir devlet yönetimini "icat eden" dedelerimin insanlığa bu armağanlarıyla gurur duyuyorum… 80 yaşımda da olsa, hem de bu tarihsel gerçeğimizi öğrendiğimi gururla söyleyebilmekten de gurur duyuyorum. Dünyamızı çağdaş bir yönetim biçimine kavuşturan dedelerimizin tüm torunlarının da, bu gururumuza sahip çıkmalarını ve ortak mirasımız bu gururdan hakları olan paylarını almalarını görmek de, ayrı bir gurur nedenim olacaktır.






Cengiz Özakıncı - Atatürk Devrimlerinin Kökenleri
Başkent Üniversitesi 




"Devletin müessisi Tuğrul Bey, 1055’te buraya gelerek meşruiyetini Abbasi halifesi Kaim-Biemrillah’a tasdik ettirmiş, halife de Şii Büveyhi nüfuzundan kurtularak eski itibarına kavuşmuştur. Halife Kaim-Biemrillah, Tuğrul Bey daha Bağdat’a gelmeden önce dönemin uleması ve baş kadısı olan Ebul Hasan el-Maverdi’yi 1044’te kendisine göndermişti. Bu tarihten itibaren Tuğrul Bey ile halife arasında başlayan karşılıklı güven ortamı, elçinin dönüşünde halifeye verdiği müspet rapor, ilişkileri iyice pekiştirmiştir. Sultan, kendisini siyasi işlerin sorumlusu, halifeyi de dinî işlerin sorumlusu olarak görmüştür. Kaim-Biemrillâh, Tuğrul Bey’e hükümdarlık alametlerini vererek saltanatını meşru kabul etmiştir."


Siyasi Güç ve Dini Meşruiyet Açısından Büyük Selçuklu-Abbasi Halifeliği İlişkileri
Doç. Dr. Yılmaz Karadeniz






Cengiz Özakıncı did not only convey this information, but also explained the sources, all of them with documents... 

On the 3rd of February 1057, Tuğrul Bey (Tughrul) took over the Sultanate (worldly rule) and reduced the Caliph to the level of a mosque, that took his salary from the state. 

41 years before the French Revolution, a French Orientalist Joseph De Guignes, which was one of the intellectuals and the author of the academic book "The historical origins of Huns, Turks ..." (Mémoire historique sur l'origine des Huns et des Turcs ...), published in 1748, laid the intellectual foundations of the French Revolution. 

His book was influenced only by intellectual circles due to his academic characteristics. Voltaire (when he was 54 years old), who was the most read and most influential writer of the era when the book of Guignes was published, Voltaire published it in his own articles by citing the section describing the "Secular Revolution" of Guignes' academic book and these ideas were directly imposed on the public.

So, secularism is not a French invention (1789), it is a Turkish invention, by Tuğrul Bey, of the Seljuk Turkish Empire, in 1057.... Just like the invention of the Gendarmerie, which was established in 1791. Even the etymology of the word Gendarmerie is Turkish :


Gendarmerie < Candar Emiri > Emir-i Candar

Orhun monuments (6th c AD) : Yargan / Yarkan; police forces
Seljuk and Memluk Turks : Candar; meaning of Can (don't read with -k- or -s-) is Life, and Candar was the title of highest civil servant. The head of these servants was called as "Emir-i Candar", which can be translated as  "Commander of Candar". He was also Sultan's gun carrier and protecter.
And French "Mare'chausse" waschanged  after 1791 into "Gendarmerie";
"gens d'armes" < Gens/Gen = Can ; (d')armes/merie = Emiri

So, Gendarmerie is also Turkish invention!...
From Turks-12th century, to the French-18th century...


SB



26 Temmuz 2016 Salı

Laiklik ve Jandarma Türk'tür...



Laiklik Fransız değil Türk icadı!
Yazar Cengiz Özakıncı, “Laikliği Fransızların icat ettiği bir uydurmadır.


Vahye dayalı dinsel toplumlarda laiklik devrimi dünyada ilk kez 1050-1060 yıllarında Türkler tarafından, Tuğrul Bey tarafından gerçekleştirilmiştir. Tuğrul Bey’in devrimi yalnızca Atatürk’ün laiklik devrimine değil, Fransız Devrimi’ne de örnek olmuştur. Yani Fransız Devrimi’nde Türk etkisi, Tuğrul Bey’in damgası var.”dedi.

Başkent Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “Batı’dan Alındığı Savlanan Atatürk Devrimlerinin Türk Tarihi’ne Dayanan Kökenleri” konulu konferansta konuşan Yazar Cengiz Özakıncı, “Atatürk’ün Devrimleri’ni anlayabilmemiz için, o devrimlerin toplumda hangi dönüşümlere yol açtığını bilmemiz gerektiği gibi, kökenlerini de bilmemiz gerekiyor.Bu nedenle, Atatürk Devrimleri’nin Batı’da zannedilen kökenlerinin aslında pek çoğunun Türk Tarihi’nde kökleri olduğunu anlatmak istedim. Atatürk’ün, devrimlerinin kökenlerini neden Türk Tarihi’ne dayandırdığını anlayabilmek için de, O’ndaki Türk tutkusunu bilmemiz gerekir.”dedi.1854’te Kırım Savaşı yıllarında, o güne dek Batı tarafından ‘barbar’ olarak adlandırılan Türklerin, faizle borç alarak Batı sistemine entegre olmasıyla bir anda ‘uygar’ olarak nitelendirildiğini anlatan Özakıncı, “Uygar görülen Türkler, bundan kısa süre sonra 1868’lerde, İngiltere Başbakanı William Ewart Gladstone isimli bağnaz bir isim tarafından ‘barbarlık’ statüsüne evrilmeye başladı.Padişah Abdülaziz döneminde, alınan dış borçlar ödenemeyince Türkler yeniden ‘barbar’ oldu.”görüşlerine yer verdi.1914’te ise yine İngiltere Başbakanı Lloyd George’un, Türklerin insanlığa hiçbir katkıda bulunmadığı iddia ettiğini dile getiren Özakıncı, George’un, ‘Türkler insanlığın kanseridir’ biçimindeki sözlerini anımsattı.

DEVRİMLER TÜRK KÖKENLİ...

Osmanlı adına Paris Konferansı’na katılan Damat Ferit’in galip devletlerin taleplerine karşılık, Onlar Konseyi’nin bu taleplere yanıtını tüm gazetelerde yayımlattığını dile getiren Özakıncı, şöyle dedi: “Lloyd George’un 1914’teki Türklere hakaretlerinin bir benzerini, altına on devlet imza atmış olarak bildiri biçiminde yayımlarlar.Damat Ferit bu bildiriyle Paris’ten kovuluyor. Atatürk’ten bu bildiriye bir yanıt vermesi isteniyor. Atatürk de bu bildiriye bir yanıt veriyor. Atatürk’ün bu olayın yaşandığı 1919’dan sonraki etkinliklerinde, ileri atılımlarında, devrimlerinde; her birini Türk kökenine bağladığını görüyoruz.Yaptıklarının her bir açıklamasında, ‘Bizim tarihimizde şurada şu olmuştur, biz bunu tekrar dirilttik’ diyor. Asla Batı’ya bağlamıyor. İşte Atatürk’te yaptığı devrimleri tamamen Türk kökenlere bağlama tutkusu, o galip devletlerin bildirisinin Atatürk’ün içine işlediğini ve ona yanıt vermeyi yaşamı boyunca yaptığı devrimleri ‘Bunlar da Doğu kökenli’ diye kafalarına vurarak kanıtladığını gösteriyor.”

LAİKLİK SELÇUKLU'DA BAŞLADI!

Atatürk’ün en önemli kabul edilen devriminin laiklik olduğunu vurgulayan Yazar Özakıncı, Büyük Selçuklu Devleti Hükümdarı Tuğrul Bey’in, halifenin yetki ve görev alanını sınırlandırdığı, halifenin devlet işleriyle bağını tamamen kopardığını anlatırken, şu görüşlere yer verdi: “O andan itibaren İslam’da dünya-devlet işleri ile din işleri tak diye ayrılmıştır. Bugün ders kitaplarında laikliğin öncüsü diye belletilen, ‘laikliği biz icat ettik’ diye böbürlenen Fransızlar, o tarihte yazı bile yazmıyorlardı. Türkiye’de Fransız Büyükelçiliği’nin internet sitesinde ‘Dünya ölçüsünde laikliğin bir Fransız icadı olduğunu yazabiliriz’ deniliyor. Laikliği Fransızların icat ettiği bir uydurmadır. Semavi dinlerde laiklik tamamen Türk icadıdır. Fransız Devrimi’nde bile Tuğrul’un etkisi vardır. Tuğrul hem din işleriyle, devlet işlerini ayırmış; hem de halifenin muhatabı olarak vezirini göstermiştir.Atatürk 1922’de saltanatla hilafeti ayırırken, Tuğrul’un 1050’li yıllardaki bu yaptığını Nutuk’ta belirtmiş, ‘İşte biz aynen böyle yapıyoruz’ diyerek, bu yaptığında Selçuklu Sultanı Tuğrul’u izlediği örneğini tüm dünyaya ilan etmiştir.

Bir yandan da, ‘Siz yapmayı değil, yıkmayı bilirsiniz’ diyen o bildiriye yanıt vermiş oldu. Fransız Devrimi’nin ünlü kuramcılarından Voltaire de, Tuğrul Bey’in yaptığı devrimi çok iyi kavramış ve Fransız Devrimi’nin öncesindeki eserlerinde yer vermiştir.Vahye dayalı dinsel toplumlarda laiklik devrimi dünyada ilk kez 1050-1060 yıllarında Türkler tarafından, Tuğrul Bey tarafından gerçekleştirilmiştir.Tuğrul Bey’in devrimi yalnızca Atatürk’ün laiklik devrimine değil, Fransız Devrimi’ne de örnek olmuştur. Fransız Devrimi’nin düşünsel temellerini kuran isimlerden Fransız doğubilimci Joseph de Guignes’in de eserlerinde övgüyle Tuğrul Bey’in yaptıklarından söz ettiğini görüyoruz. Yani Fransız Devrimi’nde Türk etkisi, Tuğrul Bey’in damgası var.”

Atatürk’ün akılcı ve bilimci eğitim devriminde Kutadgu Bilig’i kaynak aldığını ifade eden Özakıncı, Cumhuriyet devrimi konusunda da Atatürk’ün, Selçuklu Devleti’nin dağılmasından sonra kurulan beyliklerden birisi olan Ankara Cumhuriyeti isimli bir bölgeyi tarih okumaları sırasında görmesiyle, bunu kaynak gösterdiğini açıkladı.Atatürk’ün Cumhuriyet’in kaynağını, Batı’ya ya da Fransa’ya değil; 1343-1354 arasında Anadolu’da kurulduğunu okuduğu bir Cumhuriyet’e dayandırdığını dile getiren Özakıncı, giyim ve şapka devrimi konusunda da kaynağın, ‘Batı tarzı giyim’ denilen ceket ve pantolon konusunda içinde Türklerin de bulunduğu İskitler, şapka konusunda ise Orta Asya olduğunu sunumundaki fotoğraf ve belgelerle anlattı.

Yurttaşlık devriminin kaynağının da, İskitlerdeki ‘varsayımsal kandaşlık’ olduğunun altını çizen Özakıncı, harf devriminin de Türk kökenine dayanan bir tarihi olduğunu ifade ederken, Latin Alfabesinin Sümer ve Göktürk Abecesi’nden türediğini söyledi.Özakıncı, Atatürk’ü her yıl artan bir ilgi ve önemle anmak ve anlamak durumunda olduğumuzu belirtirken, “Atatürk yaptığı tüm devrimlerin kökenlerini özellikle Türk Tarihi’ne bağlayarak vurgulamıştır. ‘Batı’dan aldık, Batı’dan edindik’ yok.

İşte bunun nedeni, Türklerin Batı tarafından ‘uygarlık yıkıcılığı’yla damgalanmış olmasına da verdiği yanıttır.”dedi.


Sabriye AŞIR
13 Kasım 2014 Odatv







TIPKI "JANDARMA" KELİMESİNİ FRANSIZLARDAN ALMAYIP VERDİĞİMİZ GİBİ!
"Orta Çağda kurulmuş Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Karahanlılar, Gazneliler, Harizmşahlar, Eyyubiler ve Memluk devletleri gibi Türk-İslam devletlerinde “candar” tabir olunan kuvvetler vardı....  Fransa’da ilk “Maraşose” (Yol Güvenlik) bölükleri, Osmanlılardaki “Derbent” ve “Belderen” teşkilatlarına benzer bir şekilde 1501 yılında kurulmuştur. 
Fransızca “mare’chausse’e”, jandarma anlamına gelmektedir."








"SECULARiSM" AND "GENDARME" İS NOT FRENCH OF ORİGİN!




14 Şubat 2016 Pazar

İngiltere ve Fransa'yı Türkler kurtardı











İspanya, 1500’lü yılların özellikle ikinci yarısında Avrupa’nın en güçlü Hıristiyan krallığı olarak öne çıkmıştır. Avrupa’nın yarısına yakın bir bölümünde etkili olan İspanya Krallığı, Katolik dünyasının da lideri durumundaydı. Aynı dönemlerde bir cihan İmparatorluğu olan Osmanlı Devleti ise İspanya’nın en önemli rakibiydi. Osmanlılar, Katoliklere karşı Protestanları destekleyen bir politika izliyordu. Böylelikle Katolik İspanyolların düşmanı olan Protestanları da kullanarak, bu önemli rakiplerini zayıflatacaklarını biliyorlardı.


Aynı yıllarda Protestan İngiltere de, İspanya’nın düşmanları arasındaydı. İspanyol donanmasının bir bölümü Amerika kıtası kıyılarında İngiliz gemilerinin önündeki en büyük engel olarak dururken, diğer bir bölümü de, İngiltere kıyılarının karşısındaki Hollanda’da bulunuyordu. Bu durum nedeniyle İngilizler, İspanyolların İngiltere’yi işgal etmesinden korkuyordu. İngilizler, 1580-1590 döneminde, İspanyollardan kurtulmanın yolunun Osmanlılar ile işbirliği yapmaktan geçtiğinin bilincindeydi. Çünkü önlerinde Fransa örneği vardı. 


Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Fransa Kralı 1. François’nın daveti ile Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı savaş gemileri, Toulon başta olmak üzere Akdeniz’deki Fransız limanlarına demir atmıştı. Buradan İspanya kıyılarına saldırılar düzenleyen Osmanlı kadırgaları, İspanyolları fazlasıyla meşgul etmiş, çok da zarar vermişti. Bu örneği bilen İngilizler, Osmanlı padişahından yardım istemeye karar verdi.


Söz konusu kararı, 1587 yılındaki mektup trafiğinden öğreniyoruz. Bu mektupların varlığı da, John Ezard imzasıyla, 1 Haziran 2004 tarihinde, The Guardian gazetesinde yayınlanan, “Türklere hangi nedenden ötürü teşekkür etmeliyiz” başlıklı bir haber ile ortaya çıktı.


Haberde, Kraliyet Koleji öğretim üyesi Jerry Broton’un, “1588 yılında, Hollanda’ya getirdiği gemilerle İngiltere’yi işgale hazırlanan İspanya, Osmanlı donanmasının Akdeniz’e yayılması ve manevralar yapmaya başlaması üzerine, elindeki deniz gücünü ikiye ayırmak zorunda kaldı. Bu durumdan faydalanan İngilizler de İspanyolları yendi” şeklindeki değerlendirmesine yer vermektedir.


Jerry Broton, bu bilgilerini, İngiliz Kraliyet arşivlerinde bulduğu bazı belgelere dayandırmaktadır. Söz konusu belgelerden biri, Kraliçe’nin askeri danışmanı Sir Francis Walsingham’ın, İstanbul’daki İngiliz elçisi William Harborne’a gönderdiği, 9 Mart 1587 tarihli bilgilendirme mektubuna yanıt verdiği 24 Haziran 1587 tarihli mektuptur. Bu mektupta, Sir Francis Walsingham, “İspanyolların güçlü hatta yenilmez armadası diyebileceğimiz donanmasını, ancak Osmanlı İmparatorluğu durdurabilir” demektir.


Ayrıca verilen görevleri layıkıyla yerine getirdiğini belirttiği İngiliz elçiye, İstanbul’daki başarılı çalışmalarından ötürü teşekkür ederek, Padişah 3. Murat’ın İspanya Kralı Philip ile anlaşma yapmamasına Kraliçe’nin çok memnun olduğunu, bunu da Türk Sultanına özellikle söylemesini istemektedir. 


Bunun dışında Osmanlıları, Akdeniz’de, İspanya, İtalya ve Kuzey Afrika kıyılarında saldırılar düzenleyerek, İspanyolları zayıf düşürmeye ikna etmesi için Padişah ve vezirlerle görüşmeler yapmasını, İngilizlerin çok iyi insanlar olduğunu anlatmasını da istemektedir.


İngiltere elçisi William Harborne, hemen harekete geçerek, Padişah 3.Murat’a bir mektup sunacaktır. Mektupta en çok dikkat çeken unsur, elçinin konuyu dini inançlar üzerinden anlatarak Padişahı etkilemeye çalışma düşüncesidir. Elçi Harborne, İspanya Kralı için, “Papa ve sadık müttefiki putperest-kâfir Katolik kral” ifadesini kullanmaktadır. Elçi, devamında, “Yüce Tanrı’nın size verdiği kuvvet ile ortak düşmanımız tüm putperest kâfirleri yok edeceğinizi umuyorum. Zavallı bir kulunuz olarak size yalvarıyorum, putperest kâfir İspanya üzerine büyük bir donanma sevk etmezseniz bile hiç olmazsa 60 ya da 80 kadırga gönderin” demektedir.


Mektubun devamı ise daha da ilginç bir hale gelmektedir. Elçi Harborne, Padişah 3. Murat’a, “Kraliçe Elizabeth, bir kadın olduğu halde Tanrı’nın, putperest kâfirlerle savaşma emrini yerine getirmek için çabalıyor. Size her zaman sadık kalan Kraliçe’yi bu en zayıf zamanında yalnız bırakırsanız, size inanan, güvenen tüm dünya şaşıracaktır, ve taraftarlarına hak ettikleri cezayı vermiş olacaksınız. Tanrı sizin aracılığınız ile putperest kâfirleri cezalandıracaktır” sözleriyle adeta yalvarmaktadır.


Bu mektupların ayrıntılarının kamuoyu tarafından bilinmesi, İngiltere’de tartışmaları artırdı. Bazı İngiliz tarihçiler, konuya ilişkin Türkiye’ye müracaat edilmesini, Osmanlı arşivlerinde, adı geçen döneme ve Padişah 3. Murat’a ait belgelerin de incelenmesini önerdiler. Söz konusu önerinin Türkiye’deki resmi makamlar tarafından kabul edilmesinin ardından Osmanlı arşivlerinde yapılan araştırmalarda, 3. Murat’ın, Kraliçe Elizabeth’e gönderdiği bir mektup bulunacaktır.


Padişah mektubunda özetle, “Sizden önce Osmanlı Sultanları ile dostluk kuranlar nasıl saygı görüp, tarafımızca korunma altına alındılarsa İngiltere Kraliçesi Elizabeth de aynı muameleyi görecektir. Elçiniz aracılığı ile bizden istediğiniz donanma yardımını dikkate alacağız. Önümüzdeki ilkbahar aylarında büyük bir donanmayı göndereceğiz. Ülkenizin dostluğu aynı şekilde devam ederse, Osmanlı Devleti de sizi sürekli koruyacaktır” demektedir.


Padişah 3. Murat’ın Kraliçe Elizabeth’e gönderdiği mektup ortaya çıkınca, konu başka bir boyut kazandı. İngiltere Eşitlik ve İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Trevor Philips’in, söz konusu mektuplardan hareketle, “İngiltere Kraliçesi Elizabeth, Türklerin yardımı sayesinde İngilizlerin elinden kurtulmuştur. Bu bilgi ülkenin resmi tarihine eklenmelidir” yönündeki açıklaması, ülke kamuoyunu ikiye böldü. 


Tarih biliminin gereği söz konusu bilginin eğitim-öğretim programında yer almasını isteyenlere karşı çıkanlar, İngilizlerin, 400 yıl önce bir ara Türklere muhtaç duruma düşmesini yeni kuşakların bilmesinin iyi bir etki yaratmayacağını savunmaktadır. 


Tüm tartışmalara rağmen, bu bilgi resmi tarihe eklenmemiştir. 


Söz konusu durum bize Fransa’ nın tutumunu hatırlatmaktadır. Bilindiği üzere Fransa Kralı 1.François, 1525 yılındaki Pavie Savaşı’nda, ordusu yenilince, İspanya Kralı, Habsburg Hollandası Lordu ve Burgonya Kontu sıfatlarını da taşıyan Roma Germen (Alman) İmparatoru Şarlken’e (5. Karl ya da Charlesquint) esir düşmüştü. 


Çok kötü esaret koşulları içinde olan Fransız Kralı, annesi Louise de Savoie aracılığı ile Kanuni Sultan Süleyman’a bir mektup göndererek, yardım istemiştir. Mektubu İstanbul’a getiren Fransız elçi Kont Jean Frangipani, Kuzey İtalya’daki savaşta esir düşen 1. François’ın İspanya'ya götürülüp, orada hapsedildiğini bildirerek, Kral’ın annesinin oğlunun kurtarılması için yalvardığını dile getirmiştir.


Fransız Kralı’nın annesi ilk temasın ardından başka mektuplar da göndermiştir. Kanuni Sultan Süleyman ise mektuplara verdiği yanıtta, Kral François’yı kurtaracağını bildirmiş, Şarlken’i de hemen uyarmıştır. Nitekim bu gelişmelerin ardından Osmanlı ile Şarlken’in ordusu arasındaki Mohaç Meydan Savaşı (1526) Türklerin zaferi ile bitince, Fransa Kralı 1. François da serbest bırakılmıştır.


İşte bu olay da, Fransa resmi tarihine eklenmemiştir.


Gerek İngiltere gerekse Fransa, büyük sömürgeci devletler olarak, resmi tarihlerinde zor durumlara düştükleri olayların bilinmesini istemezler. Bir çeşit büyüklük kompleksi olan bu anlayış, tarihteki gerçekleri yok sayma üzerine kurulmuştur. 


Gürbüz Evren
Bütün Dünya, Şubat 2016





* * * * * 




Why we must thank the Turks, not Drake, for defeating the Armada

For four centuries, Sir Francis Drake has symbolised English nonchalance and cunning in the face of danger. First, according to the legend drummed into every pupil, he insisted on finishing his game of bowls on Plymouth Hoe as the Spanish Armada approached in July 1588. Then he despatched the enemy ships with little more than a few burning rowing boats and a favourable breeze.

But yesterday, it was claimed that Elizabeth's protestant throne was saved by a less celebrated ally: the Turkish navy.

Jerry Brotton, a lecturer at Royal Holloway College, London, told the Guardian Hay literary festival that a hitherto unnoticed letter from Elizabeth's security chief and spymaster, Sir Francis Walsingham, to her ambassador in Istanbul showed that it was Turkish naval manoeuvres rather than Drake's swashbuckling which delivered the fatal blow to the Spanish invasion plans.

The letter, which ordered the ambassador, William Harborne, to incite the Turks to harry the Spanish navy, was written in the mid-1580s and has been buried in archives ever since because it did not apparently relate to any major historical event.

But Mr Brotton told the fes tival: "Walsingham's plan was ultimately successful. Ottoman fleet movements in the eastern Mediterranean fatally split Philip II's armada _ So alongside all the stories we're told at school about why the Spanish Armada failed to conquer Britain and destroy Protestantism, we should add another reason: the Anglo-Ottoman alliance brokered by Elizabeth, Walsingham [and others]."

In his letter to Harborne, Walsingham wrote: "Her Majesty being, upon the success of the said King of Spain's affairs in the Low Countries, now fully resolved to oppose herself against his proceedings in defence of that distressed nation, whereof it is not otherwise likely but hot wars between him and us, wills me again to require you effectually to use all your endeavour and industry in that behalf."

Walsingham hoped that Islamic forces might keep the Spanish forces "thoroughly occupied" by "some incursions from the coast of Africa", or by attacking his Italian territories from the sea.

The Spanish fleet was eventually defeated on July 30 1588 as it awaited the rest of the invasion force off Calais. At the battle of Gravelines, the English navy used fireships before closing in on the confused Spanish.

the Guardian, June 2004






* * * *



NOTES:


- Charles V (Karl V, Charles Quint, Şarlken) of Holly Roman. The biggest enemies of Charles V are Ottoman Turks, French Kingdom, England Kingdom and Martin Luther of Protestant Reformation. Charles fought continually with the Ottoman Empire, Suleiman the Magnificent (Kanuni Sultan Süleyman). After Hungarian 1526 "Battle of Mohács", Hungary was not accepted as a part of Ottoman land, instead, it was brought under protection. Charles V made overtures to the Safavid Empire to open a second front against the Ottomans, in an attempt at creating a Habsburg-Safavid alliance. (!Safavids were also Turkish Empire)


- Philip II of Spain, the enemy of Elizabeth I of England, is the son of Charles V (Karl V). 


- Wife of Philip II is, Mary I of England (Bloody Mary), daughter of Henry VIII - Tudor Dynasty, is also the sister of Elizabeth I , the daugther of Anne Boleyn, second queen of Henry VIII.


- The mother of Mary I is Catherine of Aragon (first queen of Henry VIII), daugther of Isabella I of Castile, which ordered conversion or exile of their Muslim and Jewish subjects in the Spanish Inquisition, and for supporting and financing Christopher Columbus's 1492 voyage that led to the opening of the New World and to the establishment of Spain as the first global power who dominated Europe and much of the world for more than a century. 


- The most fortunate of the expelled Jews succeeded in escaping to Turkey (exile number c.200.000 - were known as Sephardim, was accepted by the Ottoman Turks as a citizen of these lands) and Sultan Bayezid II, welcomed them warmly. "How can you call Ferdinand of Aragon a wise king," he was fond of asking, "the same Ferdinand who impoverished his own land and enriched ours?". Ferdinand was the husband of Catherine of Aragon. Sultan Bayezid II is, the son of Mehmed the Conqueror (Fatih Sultan Mehmet), and the grandfather of Suleiman the Magnificent (Kanuni Sultan Süleyman).




SB















15 Ocak 2016 Cuma

Genocide Traders and Truths



Şükrü bey is 78 years old, but he authored such a book, that it is impossible not to admire him. The book has been published both in English and in Turkish under the name “Genocide Traders and Truths”. The English version has been already distributed overseas. The Turkish version was introduced the other day to Turkish readers. The special effect of the book is that Sukru bey has not used documents from Turkish sources. He explains this as follows: . . 

“My aim was to put the stranger in a shameful status, with his own words. Since foreigners do not know Turkish and prefer no to see the evidences presented to them, I tried to enlighten the matter with documents that they can show no excuse”.

Şükrü bey’s following lines are striking: “Diaspora Armenians, make earnings by selling hatred to the whole world and declaring all Turks killers and bad persons. We cannot retaliate in the same ethical level, because of our humane tenderness. However, this danger should make us aware of this danger, and encourage us to protect our citizens of Armenian ethnicity within our community. I tried to approach the incidents as a neutral and decent person and presented all that I knew to you”

This is a very important document published by “Derin Yayınevi” and prepared by Sukru Server Aya with long time efforts, belying the slander of “genocidal killers”, which the Armenian diaspora is trying to label on the Turkish nation. 

Tufan Türenç Hürriyet 21.01.2009



"Armenia does not respect present borders and have a request of land and compensation from Turkey, disregarding existing treaties or the fact that all claims between USA and Turkey were settled back in 1934 and no indemnity claims can be made. As long as the young state of Armenia maintains these extravagant claims in their Constitution, normalization is not possible."

"Armenia has occupied by force Nogorno Karabagh and about 20% of the Azeri land, exiling about a million souls now living in railway cars etc., after the Hodjali massacres. "

"Mr. Sarafian than complains that the Turkish Museum of Kars, does not include “sufficient Armenian” identities! Well my dear Sarafian, have you seen any museums of genocide or massacres in Turkey propagating the other page of the dirty history? (to reciprocate Armenia or diaspora)"

"Mr. Sarafian also gives an example about the feelings of a simple Turkish worker, who had disapproved that an Armenian church was converted into a mosque. Sentimentally, I share the same approach but it is an undeniable fact that: It was an old habit to convert pagan temples (or use the stones) into Churches and some of them into Mosques by the victors. Whether we like it or not, this is the past. Mr. Sarafian must also answer “why there is not a single mosque” (except a tiny Iranian one in Erivan) of Muslims in an area where they were 70% of the living population? Is there but ONE muslim family left? On the other hand, a multitude of Armenian churches (some restored with Turkish tax money) is fully active in Istanbul and other cities of Turkey. Next time Mr. Sarafian comes to Istanbul, I would like to take him to the “Surp Pirgic” hospital (which I frequently visit) and foster home! "

"Dear Sarafian is “hacking himself the history”, by “being selective in observations and reporting”. Dear Sir, since you are known to be a “scholar” and “historian”, let me remind you as an elderly man, that you do not have the liberty of reporting only one side of the story that suits you and scrap or “hack” the rest! This was done long time ago, in the Blue Book, Morgenthau’s Story etc. They brought illusion and devastations for not telling the truth."

"Turkish philosopher Mevlana, in one of his poems says: 

Yesterday is gone my dear, with all that was said! Let’s have something new and fresh for today! And I add, “Dear Sarafian, let’s get over the past and see what we can do for a better tomorrow! If you are truly concerned about the welfare of the State of Armenia and Armenians living in there and Turkey, you “must be constructive”. If you have to defend the “genocide fanfare of the diaspora” making an earning on a past drama, I am sorry to say that “by now you know that you are not rightful” and exerting such outside pressures on Turkey will keep in business only those who build monuments of hatred or museums showing the human bestiality! ANCA just sent another letter pointing out “Dangers of Forgetting” which means the true danger that they may have no cause left to collect money and milk their rich diaspora community!"

Sukru S. Aya




The Armenian Propaganda in the United States and Ambassador Ahmet Rüstem Bey

This paper gives us information on the attempts made by the Turkish Ambassador Ahmet Rüstem Bey to prevent the Armenian propaganda against the Ottoman Empire in the US.

In 1914 Ahmet Rüstem Bey was nominated as Ambassador to Washington, where he started his duty on the 24th of June with the presentation of his confidence letter to the US President Woodrow Wilson. He was the first Ottoman Ambassador in Washington. Only four days later Archduke Ferdinand of Austro-Hungary was assassinated in Sarajevo and WWI started. In the summer of 1914 the US and Turkey were still outside the war. As soon as Ahmet Rüstem Bey took the office he had two shocking news.

The first one was that Britain refused to submit the two Ottoman arships, which were built in Britain for the Ottomans, despite the fact that they were paid fully.

The second shock came from the United States. Ambassador Ahmet Rüstem Bey got to know that the US navy was about to sell the two warships, ‘Idaho’ and ‘Mississippi’ to Greece. The Turkish Ambassador immediately acted to prevent this sale and he even reached President Wilson to express his concern. Ambassador Ahmet Rüstem Bey stated that the sale of the warships to Greece would instigate Greek aggression against Turkey and damage the peace. Nevertheless, he could not manage to stop the US to sell the two warships to Greece. President Wilson claimed that Greece would not use the ships for war. At the end, the US Senate voted in favour of sale and President Wilson approved it.

Ahmet Rüstem Bey was shocked by the campaign in the US press demanding the humanitarian intervention of the US navy in Turkey to protect the Armenians. Ahmet Rüstem Bey realized that Britain and France were in behind the campaign. They tried to gain the US public support for the involvement of the US in the First World War. Ahmet Rüstem Bey successfully struggled against this campaign by using the same tools: he wrote articles and gave interviews. In an interview to the Evening Star, dated 8th of September in 1914, he stated that Britain and France spread that Armenians were murdered, which is completely untrue, in order to get public support in the US. He accepted that in the past some Armenians had rebelled against the Ottoman Empire and they were suppressed in a way any nation would do. He also asked what the US would do if a community in the US collaborated with its enemy. He criticized the French and British activities in Algeria and India. Ahmet Rüstem Bey also mentioned ‘Water Cure’, a kind of torture used by the US against natives in the Philippines and lynches in the US.

President Wilson, who didn’t do anything to end the anti-Turkish campaign, which was intending to damage the reputation of the Ottoman Empire among the Americans, got extremely angry when he read Rüstem Bey’s interview. President Wilson first wanted to declare the ambassador persona non grata, even Wilson thought to break diplomatic relations with the Ottoman State. However, Bryan, Secretary of State and Robert Lansing, his deputy, calmed down the President and persuaded him not to do so. For Bryan and Lancing, such a problem with the Ottomans when the Great War erupted in Europe would damage the American interests. 

On the 11th of September, the US Secretary of State asked officially Ahmet Rüstem Bey whether the words published in the newspaper were the correct interpretation of his interview or not. Ahmet Rüstem Bey sent a memorandum on the 12th of September in which he stated ‘the interview published in Evening Star had expressed my own ideas. I am aware of that this may seem as an unusual way to explain personal ideas for an ambassador. However, the propaganda campaign in the press against the Turkish and the American interests is not usual. Turkey has been exposed to the systematic attacks from the US press… Turkey in these campaigns has been shown as the only responsible for all the problems. Although the similar problems and radicalism had been seen in many countries, all this is being used consciously against Turkey. As a result of these campaigns Turkish race was named as “unspeakable”… It might be true that I did not fully obey the diplomatic rules. Yet, I believe that the situation we are confronted with is not usual and this does not only tolerate such an attitude but also legitimates an extreme reaction. I think I did my duties towards Turkey, USA and to all humanity.

’The Turkish ambassador’s response did not conceive the Americans, but even increased the tension. After the official corresponding and consultation, the American authorities asked the ambassador to apologise. If Ahmet Rüstem Bey would have apologised from President Wilson he would have stayed in Washington, and the friendly relations between Turkey and the USA would have continue as usual. Yet the Turkish ambassador refused to apologise and he informed Sait Halim Pasha, Ottoman Prime Minister, that he would leave the USA. He also wrote another memorandum to the US Secretary of State and stated that he is not in a position to apologise. His Washington duty as ambassador lasted only three and half months and Ahmet Rüstem Bey left the USA on the 9th of October in 1914. In other words, the Armenian propaganda ended an ambassador’s carrier. After the Ottomans entered the war the Armenian propaganda dramatically increased and then Morgenthau, the American Ambassador to Istanbul, also joined the Armenian anti-Ottoman propaganda campaign.

Dr. Bilal N. Simsir, Retired Ambassador, Historian
- Armenian Studies, Issue 2, June-July-August 2001


Ahmet Rüstem Bey, 
Original Version in French -La Guerre Mondiale Et La Question Turco-Arménienne
or in English
The World War and the Turco Armenian Question, Berne, 1918 / e-book




9 Ocak 2015 Cuma

FRANSA - İNGİLTERE - ERMENİLER VE KIBRIS ADASI







KIBRIS’IN KADERİ…

Stratejik açıdan Doğu Akdeniz’in düğüm noktasını teşkil eden Kıbrıs adası, Anadolu ve Suriye kıyılarına olan yakınlığı, Ege Denizi’nin giriş ve çıkışına etkisi ve Mısır ile Süveyş Kanalı’na olan yakınlığıyla İngiltere için önemli bir adadır. Doğu Akdeniz ve çevresi, Ortadoğu ve Hindistan’daki çıkar ilişkileri ve politikası açısından İngiltere için bu adanın tek kusuru Osmanlı İmparatorluğuna ait olmasıdır. 


1877-1878 Türk-Rus Savaşı sonrasında imzalanan Ayastefanos-Yeşilköy Antlaşması sonrasında Rusların ilerlemesini önlemek maksadıyla İngiltere Osmanlı Devleti’ne yardım talebinde bulunur. Ayastefanos Antlaşmasını Türklerin lehine ve çıkarlarına uygun hale getirilmesine çalışacağını belirterek, bunu yapabilmek içinde Kıbrıs’ın yönetimini kendilerine geçici olarak devredilmesini ister. Hariciye nazırı Safvet Paşa ve İngiliz elçisi Ostan Henry Layard arasında Yıldız Sarayında “padişah ve halifenin hukuku hükümranisi tamamen mahfuz kalmak şartıyla” ve “hukuku şahaname halel gelmemek şartıyla muahedeyi tasdik ederim” (aynı Mısır, Girit ve Trablusgarp’ta olduğu gibi) iki maddelik antlaşma imzalanır ve yıllık 92.986 Sterlin karşılığında icar edilir. Lakin parasını Kıbrıs’tan toplayıp öder.! Böylece İngiltere tasarladığı planı başarıyla uygulamaya koyar.


1914 Ekim başından beri , Osmanlı Devleti’nin Almanya saflarında savaşa girmesini bahane eden ve Kıbrıs’ı ilhak çalışmalarını Dışişleri ve Sömürge (koloniler) Bakanlıkları aracılığıyla yürüten İngiltere ,ilhak kararıyla birlikte 1878 Kıbrıs Antlaşması ve buna bağlı bütün uluslar arası anlaşmaları feshettiğini, Kıbrıs adasının İngiltere İmparatorluğunun bir parçası haline geldiğini ilan eder ve bunu tüm dünyaya duyurur.!


Anadolu topraklarını paylaşma rüyası ile , Kıbrıs geçici bir üs ve zıplama tahtası olarak kullanılmaya başlanır. Fransa ile İngiltere arasında ,Mayıs 1916 da imzalanan ticari faaliyetlerle ilgili antlaşmada , bir de Kıbrıs maddesi bulunur; İngiltere Fransa'ya danışmadan üçüncü bir ülkeye Kıbrıs'ı devredemez. Fransa'ya güvenmeyen İngiltere Kıbrıs'ı bir koz olarak kullanmak niyetindedir.


Nisan 1916 Stykes- Picot Antlaşması ile Fransa ve İngiltere ,İtalya'yı devre dışı bırakır ve Rusya'yı da aralarına alarak Osmanlı topraklarını paylaşırlar. Buna göre Fransa Adana ve Beyrut illerinin tamamıyla, Halep, Harput ve Diyarbakır illerinin büyük kısmını alacak, Çukurova Bölgesi pamuklarına ve Ergani madenlerine sahip olacaktır. İngiltere’ye Bağdat ve Basra illerini içine alan Güney Irak bırakılacaktır. Ruslara Van,Erzurum, Trabzon ve Bitlis'in doğusunda kalan bölgeler ile Sivas, Elazığ ve Diyarbakır'ın bir kısmı verilecektir. Ayrıca İngiltere Suriye de gözü olmadığını söylesede , Fransa’ya bırakılan Kilikya ve Suriye ‘de İngilizlerin bulunması Fransa da kamuoyunun tepkisini çeker. 


(( Gizli bir toplantıda Başkan Wilson adına temsilcisi Albay House defterine şu notu düşer: Türkiye’yi hem Asya’da hem de Avrupa’da neşe içinde paylaştık.”  Bu arada Lord Curzon I.Dünya Savaşı’nın devam ettiği günlerde “Kıbrıs’ın Yunanistan’a verilmesi yakın gelecekte gerçekleşecektir. Bundan ürkmesinler” itirafında bulunmuştur. ))


Skyes-Picot Antlaşmasıyla İskenderun Limanı’nı alan Fransa 17 Aralık 1918’de Yarbay Romineu’nun komutasında 150’si Fransız, geriye kalanların ise Ermenilerden oluştuğu 1500 kişilik Fransız Birliğini Mersin’de karaya çıkarır.


Bu bölgedeki huzursuzluk ve çatışmalar da böylece başlar. I.Dünya Savaşı’nda Samandağ’a asker çıkartmayı planlayan Fransa bu dönemde İskenderun’u bu sebeple tam altı defa bombalar.






ERMENİ LEJYONUNUN KURULMASI …

Fransız Filo Komutanlığı, kendi çıkarları için İskenderun- Samandağ bölgesine yapılacak bir askeri çıkartmanın Osmanlı askeri gücünün bölgeden uzaklaştırılabilmesi için en uygun hareket olacağını düşündüğünden planın başarıyla uygulanabilmesi için bu maksatla Ermenileri de kullanmakta hiçbir sakınca görmez.


(( Savaş sonrasında üstünde bazı değişiklikler yapılan ve Petrograd arşivleri Bolşeviklerin eline geçtikten sonra kamuoyuna açıklanan bu andlaşmaya göre, Fransızlar Kilikya bölgesinde özerk bir Ermenistan kuracakları iddiasıyla binlerce Ermeni gönüllüyü Doğu Lejyonuna asker yazdırıp savaşta kullanmış ve savaş sonunda kendi hallerine bırakıvermiştir. ))


12 Kasım 1914 tarihinde Türk Ermenilerinin lideri Bogos Nubar , 20 Temmuz 1914 tarihinden beri Kahire’de İngilzi diplomatik temsilcisi olarak bulunan Milne Cheetham’a şöyle der: 


“Kilikya Ermenileri , İskenderun , Mersin veya Adana’ya yapılması muhtemel bir çıkartmayı desteklemek için gönüllü olmaya hazırdırlar. Dağlık mıntıkadaki Ermeniler de kıymetli yardımda bulunabilecek; silah ve mühimmat temin edilirse, Türklere karşı ayaklanacaktır. Türkiye ile bir anlaşma umudu olmadığına göre bunun için Mısır bölgesi Ermenilerinden de yardım sağlanabilecektir.”


Kahire’deki Ermenilerle ilgili olarak bölgede görevlendirilen Üstteğmen Saint-Quentin’in 18 Eylül 1915 tarihinde Kahire’den Savaş Bakanlığı’na gönderdiği telgraf:


“Cebel Musa’da ayaklanan Ermenilerin başı Pierre Dimkelian güçlü olduğu kadar zeki bir görünüme de sahip. 500 adamıyla Fransa’nın emrine girmeye hazır olduklarını söyledi.Mısır’da silah altında bulunan 500 Ermeniye Dimkelian arkadaşlarıyla katılacak ve böylece bir Ermeni Alayı oluşturulacak. Bu Alay diğer hizmetler yanında Türkiye’ye yönelik saldırılarda kullanılacak.”


Musa Dağı’ndan getirilen ve Mısır’ın Port-Said bölgesinde İngiltere’ye ait kamplara yerleştirilen Ermenilerin İngiltere ve Fransa arasında problemlere yol açması, Fransa'nın Ermenilere sürekli kalıp yerleşebilecekleri bir yurt ve yer bulma gayreti içindedir sokar. 


Mondros Limanı için İtalya karşı çıkar. 


Rodos için ,Tunus’taki Fransız Vali “Müslümanların tepkisini çeker” diyerek red eder.


Fas için de Fransa’nın Fas Valisi karşı çıkar ve geriye kala kala Kıbrıs kalır. 2 Ekim 1916 den itibaren bu gidişat bir ivme alır ve İngiltere’nin de onayı ile Kıbrıs’ta Ermeni askeri kamplarının kurulmasına başlanır. 


Ermenilere yurt olması düşünülen Kıbrıs adasına Eylül 1915 tarihinde de bir grup Ermeni getirilerek yurt edinmelerine çalışılmış, ancak bu faaliyet Türk ve Rumların direnişi sonucunda başarısızlığa uğramıştır. Ermenilere Kıbrıs adasının yurt olması fikri ise ilk olarak 1894-1896 yıllarında ortaya atılmış ve 1896 yılından itibaren Ermeni göçmenlerin Kıbrıs’a akını başlamıştır. Bu olaya karşı çıkan bir başka ülke daha vardı , Yunanistan.


Öte yandan 19 Temmuz 1916 tarihinde Fransız Kabine ve Personel Şefi tarafından Dışişleri ve Savaş Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilen yazı ise Ermenilerin nasıl kullanılacağı konusunda İngiliz planını gösteriyor;


“… Mısır’a sığınan Ermenilerle, Hindistan’daki Ermeniler konusunda ...görüşü...


Askerlik yapabilecek durumda olan Ermeniler Kıbrıs’ta toplanır. Bunların içinden bir bölük teşkil edilerek kuzey bölgesine yerleştirilir. Bundan tedirgin olan Türkler, Kuzey Suriye’den asker çekmemek durumunda kalacaklardır. Arap isyanı Türk egemenliğini tehdit altına soktuğu an, yalnızca Arap yarımadası değil, Suriye ve Filistin’de devreye girecektir.


Adana ve İskenderun yakınlarında önceden yeterli eğitim görerek iyi bir teşkilata sahip olan Ermeni partizan kuvvetleri, Türklerin Mekke Şerifi’ni yok etmeye yönelik güney Harekatı için yollayacağı kuvvetleri daha başından bertaraf etmiş olacaktır. İngilizler Ermenilerin silah ve eğitim açısından yetiştirilmelerini Fransız subayların üstlenmelerini teklif ediyorlar. Bazı oranlarda kısıntılar yapmak şartıyla İngiliz teklifinin dikkate değer nitelikte olduğu görüşündeyim.


Sizden ricam, mümkün olan en kısa zamanda, en çok 5000 Ermeni için gerekli olan silah ve Fransız kadrolarının tahsisinin mümkün olup olamayacağı konusunda bana haber iletmenizdir…”


Adaya sivil Ermenilerin yerleştirilmeleri yerine ,askeri amaçlı bir Ermeni askeri kampının kurulması kararlaştırılır ve bütün masraflarını da Fransa karşılayacaktır.


Fransa ,15 Kasım 1916 tarihinde Başbakan Briand’ın direktifleriyle daha önce Mısır’da kurulan Legion D’orient- Doğu Lejyonu’nu bu sonuçla görevlendirir.


Dünyanın dört bir yanından koşup gelen 5000-6000 Ermeniden oluşan ve Fransızlarca önce Mısır ve Suriye’de kullanılan Doğu Lejyonu veya bölgede yaşayan Türklerin deyimiyle “Ermeni İntikam Alayı” adlı Fransız üniforması giymiş bu “Osmanlı Vatandaşları” , o kadar korkunç ve dayanılmaz davranışlarda bulunur ki ,Fransız yetkililerini bile çileden çıkarırlar. Bazı Ermeni Taburları dağıtılır ve 1921 tarihine kadar bütün Ermeni askeri gücü Port Said’de bulunan kampa götürülür.






ERMENİ KAMPLARININ FAALİYETE GEÇMESİ

Rum ve Ermenileri ikna eden Fransızlar , adada yaşayan Türklerin böyle bir kampın varlığından rahatsız olacaklarından emin oldukları için Kıbrıs Türk toplumuna gözdağı vermek gayesiyle Kıbrıs Türk toplumunun önde gelen isimlerini, Teşkilat-Mahsusa ile ilişkileri olduğu bahanesiyle tutuklayıp Girne Kalesi’nde hapse atarlar. Bu tip uygulamalar 1923 tarihinde cumhuriyetin ilanına kadar devam eder ve gerek Fransız, gerekse İngiliz yöneticiler değişik bahaneler ileri sürerek hapse attıkları Türklerin tutukluluk sürelerinin uzatılması yanında daha bir çok kişiyi de hapsederler.


Kıbrıs’ta bu gelişmeler olurken Fransızların Ermenilerden istifade etme konusunda gerek Fransa ve gerekse Ortadoğu bölgesindeki faaliyetleri de iyiye hızlanır. Osmanlı uyruğunda bulunan ve Türkiye’ye karşı savaşmak isteyen, İtilaf Devletleri için çalışmayı arzu eden Ermenilerin Fransa’nın kontrolünde belli bir noktada toplanarak buradan Kıbrıs’a gönderilmeleri ve burada askeri eğitimden geçirilmeleriyle ilgili ilk talepler, Fransa’nın Londra Büyükelçiliği’nin 4 Temmuz 1916 ve Fransız Dışişleri Bakanlığı’nın da 2982 Sayılı 19 Temmuz 1916 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı Afrika Bölümü’ne Ermeniler ve Suriye halkına silah temini başlığı altında, ayrıca Savaş Bakanlığı’na gönderilen telgraflarıyla, iyiden iyiye hız kazanır. 


Buna göre özellikle Çukurova ve Adana bölgesinde bulunan Ermenilerden silahlı bir güç oluşturularak bunların Kıbrıs adasında askeri eğitime tabi tutulmaları ve bunun sonucunda da tekrar bölgeye dönerek Fransa adına mücadele etmeleri düşüncesi ilk defa Mart 1915 tarihinde düşünülmeye başlanır. Ermeni Komitesi temsilcisi olan Vartanian’ın bu teklifine Fransa’nın başlangıçta yaklaşımı son derece temkinli ve hatta isteksizdir. Bu bölgede toplanan Ermeni nüfusunun hatırı sayılır bir noktaya ulaşması ve bu kadar kalabalık bir topluluktan seçilecek insanların Anadolu’ya en yakın noktalardan birisi olan Kıbrıs adasında eğitilmeleri fikri bu hareketin derhal fark edileceği ve dikkat çekeceği, bunun sonucunda da Anadolu’da yaşayan diğer Ermenilere karşı toptan bir imha hareketine girişilebileceği endişesiyle Fransa başlangıçta tereddüt içerisindedir. Bu noktada Fransa’nın istediği en iyi çözüm potansiyel olarak yeterli sayıya ulaşan Ermenilerin toplanmaları ve eğer şartlar da mümkün olursa Çanakkale’de bulunan Fransızların, Doğu Kuvvetleri Sefer Komutanlığı’na katılmalarıdır.


Bununla ilgili Telgraf: “ Kısacası Ermenileri düzensiz gruplar halinde birleştirme düşüncesi prensip olarak reddedilmişti. Bunun da sebebi, Fransa’nın Türkiye’ye karşı uyguladığ politika, ayaklanmış ve düzensiz bir kitleyi silahlandırmada karşılaşılan güçlüklerle birlikte, bu kitleye ne destek ve ne de yardım açısından hiçbir güvence vermeden kıyı bölgesine yerleştirme riski, ikinci bir saldırı hattının doğuracağı sakıncalar,kendi kuvvetlerimize karşı sebep olacağımız ekonomik yük ve nihayet Türkiye’deki Hıristiyan halkı hedef alacak kanlı misilleme hareketlerinin başlamasını kışkırtmadan kaçınmak olarak açıklanabilir. Ama bugün aynı sorun bir başka açıdan değerlendirilebilinir; Büyük Britanya’nın teklifiyle düzenli bir kuvvet oluşturmak için Kıbrıs’ta toplanacak Ermeniler her hangi bir Osmanlı çıkarmasına karşı engel teşkil edeceklerdir. Eğer Arap isyanı gerçekleşirse Ermeni kuvvetleri kaydırılarak Suriye harekatına destek olmaya yönlendirilecektir.


Orta Şarktaki Osmanlı Kuvvetleri’nin önemli bir bölümünü Suriye’nin kuzeyinde tutmaya zorlamak için uygulanacak en geçerli taktik, Türklerin, Kafkasya, Mezopotamya, Suriye ve Hicaz haberleşme noktası olan İskenderun bölgesi yakınlarındaki bir bölgeye Ermeni birliklerini yerleştirmek olacaktır. Zira, daha önce de defalarca belirttiğim gibi,Türklerin şu son aylarda İzmir’de dört tümen asker tutmalarının sebebi, Midilli adasını işgal ederek onları tehdit etmemizdir. Ancak, Midilli adasından yarattığımız bu tehdit Türkleri de Adana savunmasını takviyeye itmiştir. Bu da bizim suçumuzdur. Çünkü eğer zamanında o bölge askeri harekat bölgesi olarak değerlendirilseydi, bugün Türklere savunmalarını güçlendirme imkanı tanınmamış olacaktı.


Özetle söylemek gerekirse, Fransızların denetimi altında Kıbrıs’ta bir Ermeni ordusu kurulması ve de ayrıca Ansarilerin silahlandırılması konusundaki düşüncelerinizi bekliyorum. Uygun görüldüğü takdirde, hiç zaman kaybetmeden harekete geçilmeli ve Doğu Ordu’suna bağlanabilecek bu yardımcı kuvvetler için bir komutanlık ve denetim merkezi kurulmalıdır. Ayrıca bazı yeni yönetmeliklerin de çıkarılması zorunlu olacaktır. (askere alınma şartları,aylıklar,sosyal yardımlar gibi.)


Ansarilerin silahlandırılmalarına gelince, Alman tüfeklerinin seçilmesi tercih edilmelidir. Doğulular, bu silahların kullanımını daha iyi bilirler.”


Rogues ,bu talebe 1 Ağustos 1916 ,150 numaralı yazıyla Fransa Genelkurmay Başkanlığı’ndan Savaş Bakanlığı Afrika bölümü Doğu Bürosuna cevabını gönderir. 


Fransızların denetimi altında Kıbrıs’ta oluşturulacak ve varlığı Türkiye’ye karşı muazzam bir tehdit teşkil edecek olan ve son derece faydalı ve askeri açıdan büyük önem arz eden 5000 kişilik Ermeni Ordusu ve Türkiye’ye karşı ayaklanma hazırlığında olan Ansarilerin silahlandırılması konusunda hazırlanan rapor, 8 Ağustos 1916 tarihinde 4654 kayıt numarasıyla Albay Hamelin’e teslim edilir.


“…Selanik’te kurduğumuz Boşnak taburuna ait tecrübemiz örnek alınacak olursa, dört taburdan oluşacak bir alay ve ayrıca bir depo kıtasının teşkili için otuza yakın Fransız subayının bölgeye gönderilmesini icap ettirmektedir. Bu da her bir birlik için uygun bir Fransız subayının görevlendirilmesi anlamına gelir…”


“…Bir başka önemli husus da organize edilecek Ermenilerin Mısır’a göç eden tüm Ermenileri kapsadığıdır. Yoksa yalnızca Port-Said’de bulunanlardan söz ediliyorsa hatırlatmak isterim ki, sayıları 250 kadardır. Eğitimin bu grupla sınırlandırılması ,sayılarının az olması sebebiyle, Deniz Kuvvetleri ve benim bölümüm tarafından reddedilmiştir….Fransızlar tarafından acemi birliklerinde eğitilmesi düşünülen Ermeniler Mısır , Hindistan ve Ortadoğu’da Deniz Kuvvetleri Suriye Bölümümüz tarafından derlenecek çeşitli yerleşim bölgelerindeki Ermenilerin tümünü kapsamaktadır.ayrıca titizlikle üzerinde durulması gereken bir husus da ,Ermenilerin eğitimini sağlamak için gerekli olan personel ve diğer malzemenin Kıbrıs’a gönderilmesi gerçekleşmeden önce, üst dereceden oluşan bir kadro teşkil edilerek, bu kadronun Kıbrıs’a gidecek ilk acemi eğitim grubunun sayıları, özellikleri ve eğitim bölgesindeki organizasyonları bakımından bir sisteme bağlanmasıdır…”


Adanın kuzeyinde veya batısında kampın açılması konusunda İngilizlerin müsaade etmesiyle Albay Louis Romieu 4 Eylül 1916 tarihinde posta uçağıyla Marsilya’dan ayrılarak Mısır ve Kıbrıs’ gider. İngilizlerle görüşür ve kampın kurulacağı yerleri tespit eder.


Mağusa’nın 24 kilometre kuzeyinde deniz kıyısı olan, meskenin olmadığı devlete ait, suyu bol olan ve yeni su kuyuları açma imkanının bulunduğu yeri seçen Albay Louis Romieu çalışmaları hızlandırır. Boğaztepe (Monarga) bölgesinde kurulacak Ermeni askeri kampın Karakol (Karağulo) bölgesindeki İngiliz esir kampına yakın olması ve iki kamp arasındaki bölgenin I.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla beraber askeri eğitim alanı olarak kullanılması Fransız ve İngilizlerin bu konuda da işbirliği içerisinde olduklarını gösteriyor.


Kıbrıs’taki İngiliz Yüksek Komiseri’nin bu konudaki tek itirazı adaya Port-Said kampından Ermeni kadınların ve çocukların getirilmesi konusundadır.


Ermeni askeri kampının bu bölgede kurulmasının bir başka sebebi de Anadolu’daki Ermeni isyanlarında kullanılmak üzere Anadolu’ya silahların Mağusa-Dörtyol güzergahını takip ederek gönderilmesidir.


Kampın faaliyete geçtiği ilk dönemde 200’er kişilik 6 Lejyon Bölüğü ve 160 Arap’tan oluşan mevcut daha sonraki yıllarda 5000’e kadar ulaşır. Bu Ermeni birliği ,1917 yılından itibaren İngiliz Generali Allenby’nin komutasında Türklere karşı acı sonuçlar verecek bir savaşa girecektir. I.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla beraber Mersin, Dörtyol ve İskenderun bölgelerinden kaçan ve İngiltere’nin kontrol ve denetiminde Mersin ve İskenderun bölgesinde bulunan Rum azınlığın kışkırtılıp isyana teşvik edilmesinde kullanılan Ermeniler, Fransızların da Beyrut, Hayfa , Trablusgarp ve Yafa Limanları’nın tahrip edilmesinde istifadeyi düşündüğü ve daha önceden bu kampta bulunan Ermeni gençleri, ayrıca Kıbrıs’taki İngiliz askeri eğitim kamplarında eğitim gören Ermenilerden bazıları Fransa’ya ait Victor Hugo, Henry Fastersine Louis ve isimleri belirlenemeyen 3 Fransız savaş gemisiyle Musa Dağı’ndan getirilen Ermeniler bazı İngiliz gemileriyle Port-Said’ e getirilen Ermeni gençlerinden seçilenler, Suriyeli Ermeniler ve Kıbrıs’ta 8 Kıbrıs Lirası aylıkla paralı askerlik yapan Rum gençleri, ayrıca Kıbrıs, Mısır ve İran’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar pek çok ülkede kurulan komisyonlar vasıtasıyla adaya getirilen Ermeniler Fransızların büyük desteğiyle faaliyete geçen bu kampların ilk personelidirler.


Ermeni kamplarının finansmanı ile ilgili olarak başlatılan yardım kampanyasına Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nden de büyük destek gelir. Fransız askeri yetkililerinin organizasyonu ile toplanan paralar acıdır ki Şanlıurfa, Kahramanmaraş, Adana ve Gaziantep’te binlerce masum insanın katledilmesinde kullanılmıştır. 


Kıbrıs’taki Ermenilere destek kampanyasına katılanlar;

Anadolu’dan Kıbrıs’a kaçan Ermeni liderleri Strak, Kirkor, Karabet ve Artin;
Yunanistan’ın Larnaka Konsolosu N.Vatibela;
Fransa’nın Larnaka Konsolos vekili Marcel Margaret;
ABD’nin Lefkoşa Konsolosluğu’ndan George Wilson’un maddi manevi desteğiyle katılan bazı kişi ve kuruluşlar da şunlardır; ROCKEFELLER COMPANY, Boston Ulusal Ermeni Savunma Komitesi , ABD Ermeni Yardım Komitesi , Ermenistan ve Suriye için Yardım Komitesi , Amerikan-Ermeni Derneği , Amerika Protestan Kiliseler Federal Meclis Temsilciliği , Londra Ermeni Cemiyeti , Aron Nad El Teşkilatı , Mısır Müdafaa-ı Milliye Komisyonu, Kıbrıs Rum İttihat Birlik Kulübü , Kıbrıs Yüksek Komiser Yardım Fonu, Girne Piskoposluğu, Lefkoşa X.Theccochaides Firması…

Ada içinden ve Avrupa ile ABD’den yapılan maddi desteği kamufle edebilmek için İngiliz Yüksek Komiserliği tarafından Kıbrıs’ta oluşturulan “Harp Fonu” devreye girer ve bu fonun kullanılması Fransız Ermeni Kampı Komutanlığı emrine verilir.


Ayrıca 1 Aralık 1921-4 Ocak 1922 tarihleri arasında Ankara Antlaşması gereği Fransızların boşalttığı Çukurova bölgesinden çekilen 60.000 kişinin göç hareketi İzmir, Kıbrıs ; İstanbul , Mısır ve Avrupa’da bulunan Ermeni komiteleri aracılığıyla yapılır ve göç eden Ermenilerin bir kısmı da daha sonra Kıbrıs’a gelir. 


Bu dönemde özellikle de I.Dünya Savaşı’nın devam ettiği günlerde Kıbrıslı Rumların İngiltere’nin savaşla ilgili faaliyetlerine yaklaşımları Yunanistan’ın Kıbrıs politikası doğrultusundan “son derece gönülsüz” olmuş, Kıbrıslı Rumlar arasında hiç gönüllü çıkmaması karşısında İngiliz Vali 19 Ekim 1916’da bir duyuru yaparak durumları askerliğe uygun olanların adadan ayrılmalarını yasaklamıştır. 


Bütün bunlara rağmen 5972 Rum , Yunan Ordusu’nda Anadolu’da Kuvayı Milli’ye karşı savaşmak için adadan ayrılır. Ayrıca bu dönemde Kıbrıs adası, savaşın dışındaymış gibi görünse de yaklaşık 11.000 Rum değişik görevlerde, doğrudan olmasa da savaşa katılmışlar ve müttefiklere destek olmuşlardır.




Türk esirler nakledilirken




SAVAŞ ESİRLERİNİN ADAYA GETİRİLMESİ ve DR.DEVLETİAN

Kıbrıs’ta Gazi Mağusa şehri yakınlarındaki Karakol (Karağulo) isimli bölgede bulunan kamplara esirlerin nakledikleri tarih İngiliz Savaş Bakanlığı bünyesindeki resmi arşivlerde ve söz konusu esir kampı komutanlığı ile Kıbrıs’ta bulunan İngiliz Genel Valiliği arasında yapılan yazışmalarda 26 Ekim 1916 olarak belirtilmekte, ilk Türk savaş esiri kafilesinin de gemilerle Gazi Mağusa Limanı’na getirilmesinin 26-29 Ekim 1916 tarihlerinde tamamlandığı ve bu ayakları zincirli esirlerin adaya ayak basar basmaz kamplara sevk edildikleri ifade edilmektedir.


Türk savaş esirlerinin sayısı ilk etapta 215 kişi olmasına rağmen 1923 yılına kadar faaliyette bulunan bu kamptaki Türk savaş esirlerinin sayısı daha sonra 2000-4000 arasında değişmiştir.


Bu dönemde ,değişik cephelerde Osmanlı Ordusu saflarında çarpışırken esir düşen Suriyeliler ve Iraklı Araplar ile Ermeniler de bu kampa getirilmişlerdir. Ancak İngiliz esir kampındaki çok zor şartlardan kurtulmak isteyen veya yapılan propoganda sonucu kandırılan bu esirler İngiliz kampından ayrılarak Ekim 1916’dan itibaren kurulma çalışmaları hızlanan Ermeni terör kampına katılmışlar ve daha önce omuz omuza savaştıkları insanlara karşı koymak için eğitimlere başlamışlardır. Firar edip kaçanlarda, ilk etapta esir kampında sorgulanmış, olumlu rapordan sonra da Ermeni terör kampına gönderilmişlerdir.


Bu arada İngiliz Genel Valiliği ve esir kampında bulunan yetkililer Anadolu’da Türklere karşı savaşmaları için Arapları ve Ermeni asıllıları Fransızların Ermeni kampına gönderirken, zaman zaman söz konusu kamptaki Ermeniler de çalışmak ve İngilizlere yardım ve destek sağlamak üzere Türklerin esir tutulduğu kamplara gelirler. Ancak bu şekilde kampta görev yapan bazı Ermeniler kamptaki Türk esirlerle anlaşmak suretiyle firar ederler, Ermeni askerler Türk askerlerin esir kapmalarından kaçmalarına yardım ederlerken, Türk esirler de kaçan Ermenilerin Anadolu’daki evlerine dönünceye kadar civardaki Türk köylerinde saklanıp ,barınmalarını sağlamışlardır. Bu şekilde köylerde saklanmak suretiyle Türkiye’ye kaçma imkanı bulan Ermeniler daha çok Çanakkale, Gaziantep, Adana ve Kahramanmaraş bölgelerinde yaşayan Ermeni gençleridir.




MUSTAFA KEMAL’İN Kıyımlara Cevabı ve Doktor Devletian

Fransızlar Ermenilerin çoğunlukta olduğunu düşündükleri Çukurova bölgesine Kıbrıs’tan getirdikleri Ermeni lejyonuna mensup Ermenileri çıkartarak bölgede yaşayan Ermenilere sahip çıktığını göstermek ve hamilik yaptığını göstermek ister. 

Oysa niyeti uzun vadeli çıkarları için Ermenileri maşa olarak kullanmaktır. 

Örneğin, 11 Aralık 1918 tarihinde Dörtyol’a giren 400 kişilik Fransız askeri gücünün tamamı Ermenilerden oluşmaktaydı. Bu olaydan altı gün sonra Mersin’den karaya çıkan Yarbay Romieu komutasındaki 1500 kişilik Fransız birliğinde de sadece 150 Fransız askeri vardır. Geriye kalanların tümü Ermeni lejyonuna mensupturlar ve Kıbrıs’tan getirilmişlerdir. 


Öte yandan ,Güney cephesi hareketleriyle ilgili olarak Mustafa Kemal’in Ankara’da yayımladığı genelgeye göre 24 Ocak 1920 tarihi itibarıyla Adana,Mersin, Gazi Antep, Kilis ve Kahraman Maraş’ı içine alan bölgede Fransız üniforması altında Cezayirli ve Tunuslularla Ermeni askerlerinin sayısı 6.670 civarındadır. 

7 Mart 1920 tarihinde Mustafa Kemal’in İstanbul’daki İttifak Devletleri Temsilcileri adına Amiral Bristol’e gönderdiği muhtırada Kilikya bölgesindeki Ermeniler konusunda da açıklık getiriyor ;

…”Maraş, Urfa ve dolaylarındaki çarpışmalar sırasında Türklerden, Fransızlardan ve Fransız askeri arasında bulunan Ermenilerden ve değişik uluslara bağlı halktan ölüler verildiği bilinmektedir. Ancak ,bu bir Ermeni kırımı değil, Kilikya ve yöresine dışarıdan getirilen ve yerli halktan silahlandırılan Ermeni askerlerinin kesin hoşgörü ile karşılaşması olanaksız bulunan saldırıları ve işgal kuvvetlerinin gereksiz yere işgal alanını sürekli genişletmeleri ve özellikle işgal kuvvetleri komutanlarının, aç gözlü Ermeni askerlerinin İslam halkına uyguladıkları saldırılar ve yolsuzluklara göz yummaları sonunda yerli halkın coşması ve karşı koyması sonunda oluşan çarpışmaların doğal sonucudur.” …


Port Said’den Kıbrıs’taki kampa gönderilmeyi bekleyen değişik Ermeni grupların içinde 300 kişilik bir grup oluşturan 18-35 yaş arasında olanların çoğu daha önce Türk Ordusu’nda görev yapmış ve askeri eğitim almış gençlerdir. Bu gençlere ilaveten Türkiye’yi ve ekmeğini yediği memleketini arkadan vuranlara bir başka örnek de Türk Ordusu’nda doktor Binbaşı olarak görev yaparken I.Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle beraber görevini bırakıp kaçan ve Port-Said’deki Fransız kampında Ermenileri yetiştirmekle uğraşan Ermeni doktor Devletian’dır. 


Kıbrıs’taki esir kampında olup bitenler ve Türk savaş esirlerinin çektiği sıkıntılar kendisine tam olarak nakledilmediğinden Kıbrıs genel Valisi Sir John Eugene Clauson’un Türk savaş esirlerinin tutulduğu kampa yaptığı ziyaretle ilgili düşünceleri son derece olumlu olmasına rağmen ! 


Esir kampında geçen yıllar boyunca sağlık açısından pek çok hastalığa maruz kalan Türk savaş esirlerine verilen yemek ise çoğunlukla kırmızı kabak ile günün şartlarına göre yenmeyecek kadar berbat olan kılçıklı arpa ekmeğidir. Aynı zamanda esir kampında görev yapan Rum ve Ermeni asıllı doktorların Türk esirlere karşı takındıkları tutum ve davranışlar da son derece kötüdür ve bu doktorlar özellikle hasta olan Türklere karşı son derece kaba davranmaktadırlar. 


Aynı şekilde Mısır’da esir tutulan askerlerimiz de çok kötü şartlarda yaşamaktadırlar. Mısır’daki askerler de Ermeni asıllıların yönetimi altındadırlar ve İngilizlerden farklı olarak özellikle Türk düşmanı Ermeni doktorlar kasten yanlış tedavi uygulamaları sonucunda pek çok Türk askerinin gözlerinin kör olmasına da sebep olurlar. 


Birinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği günlerde Irak’ta esir alınan askerlerimiz genellikle İngilizlerin Uzakdoğu’daki sömürgelerine götürülmektedir. Çin Hindi (Burma)’de Tatimo , Hindistan’da Bombay ve Bellari esir kampları vardır.


Filistin’de esir olanlar ise genellikle İskenderiye yakınlarındaki Seyit Beşir (Seydi Beşir) Kuveysna Dört Numaralı Osmanlı Üserayı Harbiye Kampı, Kahire’deki Mehmet Ali Paşa Kalesi ve Kuisna esir kamplarına götürülmektedirler. Kafkasya ve Galaçya’daki Türk esirleri ise Sibirya’nın değişik bölgelerindeki esir kamplarına götürülmüşlerdir. 


1914 yılında başlayan ve esir düşen yaklaşık 360.000 Türk askerlerinden bazıları 1927 yılına kadar esir kalmıştır. 




Fransız-Ermeni Doğu Lejyonu




İNGİLİZLERİN KIBRIS’TAKİ ERMENİ KAMPLARINA TEPKİLERİ , 
MUSA DAĞI’NIN İÇ YÜZÜ ve CURZON

2 Ekim 1916 tarihinde Ermeni terör kamplarının kurulabilmesi için Kıbrıs’ta bulunan Rumları ve Ermeni cemaatini ikna eden ve bu kampın kuruluşunu adada yaşayan Türklerden gizleyen Fransızlar daha sonra Kıbrıs’ta İngiliz Yüksek Komiserliği tarafından da istenmemeye başlanır.


Fransız subaylarınca eğitilen Ermenilere askeri eğitimin yanında sabotaj teknikleri, propaganda ve casusluk konularında da bilgi verilmektedir. Ayrıca kamptaki Ermeni ve Araplara milliyetçilik duygusu aşılanarak savaşta Fransızlara rehberlik ve kılavuzluk edebilmeleri de sağlanır. Ancak Fransızların Ermenilerin yanında başka milletlere mensup Cezayirli ve Suriyeli Araplar gibi insanları da kullanma istekleri kampta huzursuzluklara yol açar. 


Doğu lejyonunda kullanılmak üzere Anadolu’nun değişik köşelerinden toplanan Ermenilerle , Amerikadan, Fransa’ya , Arjantin’den İngiltere’ye kadar değişik ülkelerden getirilen ve Port-Said’de toplanan Ermenilerin taşkınlıkları ,Fransız yetkilililerini de zor duruma düşürür. Çünkü bu tecavüz, soygun ve katliamların sonucunda Fransızlarla İngilizlerin arası açılır. Ermeniler Rum köyünü basıp soyarlar ve ardından da İngiliz Kraliyet Muhafız Alayı’ndan bir İngiliz askerinin öldürülmesi bardağı taşırır. 5 Ağustos 1914 tarihinde İng.Yüksek Komiseri ve Kıbrıs Genel Komutanı John Eugene Clauson sıkıyönetim ilan eder. 


Kıbrıs’ta üç ayrı Ermeni kampı bulunan Fransızlar 1921 yılında Ankara Anlaşması gereği kampları kapatır. İngilizler her şeyi devralır ve Ermeniler gemilerle adadan ayrılır.


Kıbrıs’ta eğitilip , İngiltere’den temin edilen silahlarla Fransız üniforması altında Türkleri katleden Ermenilerin , casusluk faaliyetleri ile beraber, adada basılan bir çok propaganda malzemelerini Türkiye ile Ortadoğu ‘da dağıtan batılıların ve Ermenilerin Kıbrıs macerası da burada sona erer.





MUSA DAĞI

Musa Dağı Hatay ili Samandağ ilçesinden geçen Asi nehrinin Akdeniz'e karıştığı yerin hemen kuzeyinden İskenderun Körfezi'nin doğu kıyılarını izleyerek güneyindeki Hınzır Burnu'na kadar inen Nur Dağları’nın eteklerinde olup Samandağ’ın kuzeyinde 1000 metre yükseklikte, büyük kayalar ve çalılıklarla kaplı sivri ve tek bir blok halindedir.


I.Dünya Savaşı esnasında İskenderun’un Samandağ ilçesine bağlı 7 Ermeni köyü müttefiklerin İskenderun Körfezi’ne çıkarma yapacağı söylentileri üzerine vergilerini vermez, yardımda bulunmaz ve isyan başlatırlar.


İsyanın bastırılması için bir Jandarma Alayı görevlendirilmiş, daha sonra 4.Kolordu komutanlığı ve Başkomutanlık kanalıyla asilerin bölgeyi terk etmesi için 7 günlük bir süre verilmiş ancak asiler bunu reddederek Musa Dağı’na çıkmışlardır. Dağa çıkanların sayısı 5000 kadardır. 


Asilerin ikna olmaması ve silahla karşılık vermeleri üzerine Albay Galip komutasındaki jandarma birliği 12 Eylül 1915 günü Musa Dağı’na çıkmış ancak burada hiç kimseyle karşılaşmayınca yapılan araştırmada cephane ve yiyecekleri biten asilerin denize bakan yamaçtan Akdeniz’e indikleri, verdikleri işarete karşılık olarak gelen Viktor Hugo, 4.Henry Fastersine ve kimliği belirlenemeyen diğer 3 Fransız gemisinden oluşan bir Fransız harp filosu aracılığıyla bölgeyi terk ettikleri anlaşılır. 


Fransızlar buradan aldığı Ermenileri 14 Eylül 1915 tarihinde Port-Sait limanına getirir. 


Burada hiçbir insan, insan cesedi veya yaralıya rastlanmadığı gibi aksine 20-30 kadar hayvan leşi bulunmuştur. Bu bölgedeki Kabaklı köyünü Fransız gemilerinin bombalaması sonucu asker sivil sekiz kişi ölür, iki kişi yaralanır, köy de bu arada tahrip olur.


Ermeniler yıllarca bu olayı “Musa Dağı’nda 40 Gün” romanında olduğu gibi istismar ederek aleyhimize kullanmışlardır.








LORD CURZON…MASUM KUZULAR !!!

Suriye'deki Fransız Yüksek Komiseri ve Ortadoğu Ordusu Genel Komutanı General Gouraud ve Lord Curzon'un ifadelerine göre Kilikya'daki Fransız birliklerinin büyük çoğunluğu beyaz askerler değildir.


Bir bölümü yerinde toplanmış Ermeniler, bir bölümü de renkli askerlerdir ve bunların yerine derhal vurucu gücü yüksek beyaz asker getirilmelidir, derler. 26.000 civarında olan ,general Gouraud emrindeki Fransız birliklerinin üçte biri beyaz, geri kalanı Cezayirli ve bölgede toplanan Ermenilerdir. Bu renk ayrımı, bölgede kullanılan birliklerin yetenekleri ile ilgili olarak o dönemde sürekli ortaya atılmış olup emperyalist ülkelerin o günlerde kurtarma iddiasında oldukları toplumlara karşı davranışlarında bile ne denli bağnaz bir tutumda olduklarını göstermek bakımından son derece ilginçtir. 


Ne acıdır ki , Lord Curzon ikili oynamıştır, bir yandan desteklemiş, öte yandan da doğruları dile getirmiştir.


Yıllar boyu masum Türk insanlarının katledilmesinde aracı olarak kullandıkları , Kıbrıs'taki Ermeni kamplarında Askeri eğitimden geçirip Çukurova'da genç yaşlı ayırt etmeden öldüren Ermeniler için , Lordlar Kamarası'nda Lord Bryce'ın Kilikya bölgesinde birçok Ermeninin katledildiğini iddia etmesi üzerine ,yaptığı cevabı konuşmada, Ermenilerin "masum kuzular olmadıklarını " belirtip şöyle der : 


" Bana öyle geliyor ki, siz Ermenileri sekiz yaşında pek temiz ve suçsuz bir kız gibi sanıyorsunuz. Bunda çok yanılmaktasanız. 

Şu nedenle ki, Ermeniler özellikle çağdışı eylemleri ile ne ölçüde acımasız bir ulus olduklarını ,özellikle kendileri kanıtlamışlardır..! "



Akdeniz'in ortasında Cebelitarık Boğazı, Süveyş Kanalı ve Ege Denizi aracılığıyla bütün dünyaya açılma imkanı veren Kıbrıs adasının gerek Anadolu ve gerekse diğer ülkeler açısından stratejik önemi düşünülenden çok daha büyüktür.


Türkiye'nin güney emniyeti açısından hayati önem taşıyan Kıbrıs düşman eline geçtiği takdirde "vatanın karnına saplanmış bir hançer gibi" olacaktır. 


Hareketsiz duran bir uçak gemisine benzetilen Kıbrıs dört yüz yılı aşkın bir zamandır Türklerle Rumların beraber yaşadığı Akdeniz'in ortasında stratejik önemi büyük bir adadır ve tarihin hiçbir döneminde önemini kaybetmemiş Kıbrıs bugüne kadar hiçbir zaman Rum idaresine girmemiş, hiçbir zaman Rumların veya Yunanlıların olmamış, dolayısıyla Türkler de hiçbir zaman Rum idaresinde yaşamamışlardır.


Sir Wilson Churchill de bu konuyu 9-13 Ekim 1907 tarihinde Kıbrıs'a yaptığı ziyarette şöyle izah eder ;


"Bu toplumun Yunanistan'ın parçası olduğu fikrinin esası nedir? Yunanistan ile ada arasında ne tarihi ne de coğrafi bir bağ vardır. Adanın tarih boyunca herhangi bir dönemde Yunanistan'a bağlandığını gösteren hiçbir bilgi yoktur. Geniş bir hayal gücüyle düşünülse bile coğrafi açıdan Kıbrıs Yunanistan'ın bir parçası olamaz. Adada yaşayan insanlar Yunanlı değildir. Onları Yunan geleneklerine bağlayan tek şey dildir." (1)



Osmanlı İmparatorluğu zamanında da imparatorluğun merkezinde gösterilen Kıbrıs'la ilgili hakim görüş "Doğuya ilerleyen ve Doğuda büyük bir güç olarak kalmak isteyen bir ulus işe Kıbrıs'tan başlamalıdır. Büyük İskender, Ogüst (Augustus/Octavius), Richard ve Saint Louis bu yolu izlediler. Batıya ilerleyen uluslar da işe Kıbrıs'tan başlamalıdır. Sargon, Batlamyus, Cyrus, Harun El Reşid bu yolu izlediler..." (2) şeklinde ifade edilir. Belki de tarihte bunca önemli olayın Kıbrıs üzerinde odaklanmasının sebebi de budur.







Ulvi Keser, 

Kıbrıs 1914-1923 Fransız Ermeni Kampları İngiliz Esir Kampları 
ve Atatürkçü Kıbrıs Türkü… kitabından alıntıdır. A.H.A. Yayınları, KKTC 2000
diğer makalesi

Kıbrıs asıllı bir ailenin oğlu olarak 9 Eylül 1961’de Anamur/Mersin’de doğdu. İlk ve orta öğretimini  tamamladıktan sonra Ankara. Üniversitesi’nde lisans, Gazi Üniversitesi’nde yüksek lisans, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde “1955-1963 Kıbrıs’ta Yeraltı Faaliyetleri ve Türk Mukavemet Teşkilatı” başlıklı teziyle doktora eğitimini tamamladı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kara Harp Okulu Komutanlığı, Harp Akademileri Komutanlığı, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı gibi çeşitli kurum ve kuruluşlarında akademisyen olarak görev yaptıktan sonra albay rütbesiyle emekli oldu


(1)"The İsland pointed at the heart of the Ottoman Empire, ayrıntılı bilgi için bakınız.Colin Thubron, Journey into Cyprus, middlesex,1986,s.216

(2)Rauf Denktaş,"Kıbrıs'ın Dünü Bugünü Uluslararası Sempozyumu Açış Konuşması",Ankara,1994





Küçük bir hatırlatma:


Rocky ve Rambo gibi aksiyon filmlerinin yıldızı Sylvester Stallone, Avusturyalı yazar Franz Werfel'in 1933'te yazdığı 'Musa Dağı'nda 40 Gün' adlı romanını beyazperdeye aktarmak istediğini açıkladı. 


ABD'de yayımlanan Denver Post gazetesine konuşan Stallone, "Amacım Ermenilerin toplu halde Türkler tarafından öldürülmesini ve bazılarının da Fransız gemilerince kurtarılmasını anlatan 'Musa Dağı'nda 40 Gün' adlı romanı sinemaya uyarlamak" dedi.


Sylvester Stallone, projesinin önündeki siyasi zorluklara değinerek, "Türkler bu konuyu 85 yıldır engelliyor" diye konuştu. (!!!!!)

2007 Basın