Translate

Selçuklu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Selçuklu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2020 Pazar

Laiklik ve Tuğrul Bey



Dede Mirasımız Laiklik - Mete Akyol


Seksen yıldır ayrıntılarını hiçbir kitapta okumadığım, hiçbir kişiden duymadığım tarihsel bir gerçeği, seksen yaşımın ortasında geçen ay, Başkent Üniversitesi’nde dinlediğim bir derste öğrendim. Zil sesiyle başlatılan ve zil sesiyle bitirilen bir ders süresinin bu iki sınırlı zamanı ve dört yanını dört duvarın kuşattığı bir derslik mekanı içine sığdırılmış bir ders değildi, bu. Aramızdan ayrıldığı 76 yıl önceki 10 Kasım gününün bu yıldönümünde, Atatürk’ü bir kez daha anmak için bir araya geldiğimiz Başkent Üniversitesi’nin Konferans Salonu’nda, süre sınırlarının yok sayıldığı bir anma toplantısında, sizin de yakından tanıdığınız yazarımız Cengiz Özakıncı’nın adı konferans, özü ders olan bir anlatısından öğrendim bu tarihsel gerçeği. O gün orada ondan öğrendiklerimi, bugün burada sizle paylaşıyorum:

"Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda Atatürk’ün temel taşı yaptığı Laiklik, çoğumuzun yanlış bildiği gibi, bir ‘Fransız Devrimi ürünü’ değildir; tam tersi, tarihteki uygulanmasını görüp, önce Fransız Devrimi’nin, sonra Atatürk Devrimi’nin örnek olarak aldıkları ve yüzyıllar sonra bile başarıyla uyguladıkları, Türklere özgü bir ‘çağdaş yönetim’ biçimidir."


Tuğrul Bey
11.yy Panelden detay


Laikliğin ilk adımı olan din ve devlet işlerinin ayırımı, 1050’li yılların sonlarında, tarihteki Türk Devletleri’nden Selçuklu Devleti’nin başı Tuğrul Bey’in bulduğu ve uyguladığı çağdaş ve akılcı bir yönetim biçimdir. Bu yönetim biçimi, 250 yıllık yaşamı süresince Selçuklu Devleti’nin yönetiminde başarıyla uygulanmıştır. 

Cengiz Özakıncı bu bilgileri yalnızca iletmekle yetinmedi, belgelerle tümünün kaynaklarını da açıkladı. Örneğin, Tuğrul Bey'in 3 Şubat 1057 günü, Hilafet ile Saltanatı ayırarak, Saltanatı (dünyevi yönetimi) kendisi üstlenip, Halife'yi maaşını devletten alan bir cami imamı düzeyine indirdiğini ayrıntısıyla anlatırken, bu bilginin yer aldığı ve Fransız Devrimi’nden 41 yıl önce, 1748 yılında basılmış olan "Hunların, Türklerin tarihsel kökenleri..." (Mémoire historique sur l'origine des Huns et des Turcs...) adlı akademik kitabın yazarı Fransız Doğubilimci Joseph De Guignes’nun, Fransız Devrimi'nin düşünsel temellerini atan aydınlardan biri olduğu bilgisini de verdi. 




Kitabının, akademik özelliği nedeniyle yalnızca aydın çevreleri etkilediğini, yayımlandığında dönemin en çok okunan ve Fransızları en çok etkileyen yazarı Voltaire’ in 54 yaşında olduğunu ve Guignes'in akademik kitabından Tuğrul Bey'in "Laik Devrimi"ni anlatan bölümü alıntılayıp kendi yazılarına aktararak topluma yaydığını ve bu fikirleri doğrudan halkın bilincine işlediğini de anlattı. 




Özakıncı’nın bize aktardığı önemli bir bilgiyi daha aktaralım: Fransız Devrimi’nin bu öncü kuramcısı Guignes'nu 1700’lü yıllarda etkileyen Tuğrul Bey’in "yönetim biçimi", yüzelli yıl kadar sonra, 1800’lü yılların sonlarında da Askeri Lise öğrencisi genç Mustafa Kemal’i de etkilemiş. Şıpka Kahramanı Süleyman Hüsnü Paşa, Guignes’nun bu kitabının Türklerle ilgili bölümünü 1876 yılında Osmanlıca’ya çevirmiş ve… "Tarih-i Alem" (Dünya Tarihi) adıyla yayımlanan bu kitap, yayımlandığı 1876’dan itibaren, Askeri Lise’de ders kitabı olarak okutulmaya başlanmış. Cengiz Özakıncı, bu bilgileri de verdikten sonra ekledi:

"Şimdi göğsümüzü kabartarak söyleyebiliriz" dedi. "Mustafa Kemal, laikliğin ilk adımı olan din ve devlet ayırımını Voltaire’den öğrenmiş, Fransız’lardan almış değildir, tam tersi, laikliğe ilk adımı Voltaire de, Mustafa Kemal de aynı kaynaktan, büyük Fransız doğubilimci Guignes’dan öğrenmişlerdir ve her ikisinden farklı olarak da Mustafa Kemal laikliğe ilk adımı ayrıca, Selçuklu Devleti Hükümdarı Tuğrul Bey’in bu çağdaş uygulamasını örnek olarak alıp, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yapısında temel taşı olarak kullanmıştır."

Ve acı bir tebessümle, aslında hiç de şaka olmayan bir de şaka yaptı: "Fransız Büyükelçiliği’ nin internetteki resmi sitesinde baş tacı gibi korunan ‘Laiklik, bir Fransız icadıdır’ tümcesi de, umarım bu bilgi ve belgelerden sonra değiştirilir…"

"Öğrenmenin yaşı yoktur" derler. Ben, yaşamım boyunca bilmediğim bir gerçeği geçen ay, yaşamımın 80’nci yılında öğrendim ve… şimdi hem, dünyanın en çağdaş ve insan onuruna en uygun bir devlet yönetimini "icat eden" dedelerimin insanlığa bu armağanlarıyla gurur duyuyorum… 80 yaşımda da olsa, hem de bu tarihsel gerçeğimizi öğrendiğimi gururla söyleyebilmekten de gurur duyuyorum. Dünyamızı çağdaş bir yönetim biçimine kavuşturan dedelerimizin tüm torunlarının da, bu gururumuza sahip çıkmalarını ve ortak mirasımız bu gururdan hakları olan paylarını almalarını görmek de, ayrı bir gurur nedenim olacaktır.






Cengiz Özakıncı - Atatürk Devrimlerinin Kökenleri
Başkent Üniversitesi 




"Devletin müessisi Tuğrul Bey, 1055’te buraya gelerek meşruiyetini Abbasi halifesi Kaim-Biemrillah’a tasdik ettirmiş, halife de Şii Büveyhi nüfuzundan kurtularak eski itibarına kavuşmuştur. Halife Kaim-Biemrillah, Tuğrul Bey daha Bağdat’a gelmeden önce dönemin uleması ve baş kadısı olan Ebul Hasan el-Maverdi’yi 1044’te kendisine göndermişti. Bu tarihten itibaren Tuğrul Bey ile halife arasında başlayan karşılıklı güven ortamı, elçinin dönüşünde halifeye verdiği müspet rapor, ilişkileri iyice pekiştirmiştir. Sultan, kendisini siyasi işlerin sorumlusu, halifeyi de dinî işlerin sorumlusu olarak görmüştür. Kaim-Biemrillâh, Tuğrul Bey’e hükümdarlık alametlerini vererek saltanatını meşru kabul etmiştir."


Siyasi Güç ve Dini Meşruiyet Açısından Büyük Selçuklu-Abbasi Halifeliği İlişkileri
Doç. Dr. Yılmaz Karadeniz






Cengiz Özakıncı did not only convey this information, but also explained the sources, all of them with documents... 

On the 3rd of February 1057, Tuğrul Bey (Tughrul) took over the Sultanate (worldly rule) and reduced the Caliph to the level of a mosque, that took his salary from the state. 

41 years before the French Revolution, a French Orientalist Joseph De Guignes, which was one of the intellectuals and the author of the academic book "The historical origins of Huns, Turks ..." (Mémoire historique sur l'origine des Huns et des Turcs ...), published in 1748, laid the intellectual foundations of the French Revolution. 

His book was influenced only by intellectual circles due to his academic characteristics. Voltaire (when he was 54 years old), who was the most read and most influential writer of the era when the book of Guignes was published, Voltaire published it in his own articles by citing the section describing the "Secular Revolution" of Guignes' academic book and these ideas were directly imposed on the public.

So, secularism is not a French invention (1789), it is a Turkish invention, by Tuğrul Bey, of the Seljuk Turkish Empire, in 1057.... Just like the invention of the Gendarmerie, which was established in 1791. Even the etymology of the word Gendarmerie is Turkish :


Gendarmerie < Candar Emiri > Emir-i Candar

Orhun monuments (6th c AD) : Yargan / Yarkan; police forces
Seljuk and Memluk Turks : Candar; meaning of Can (don't read with -k- or -s-) is Life, and Candar was the title of highest civil servant. The head of these servants was called as "Emir-i Candar", which can be translated as  "Commander of Candar". He was also Sultan's gun carrier and protecter.
And French "Mare'chausse" waschanged  after 1791 into "Gendarmerie";
"gens d'armes" < Gens/Gen = Can ; (d')armes/merie = Emiri

So, Gendarmerie is also Turkish invention!...
From Turks-12th century, to the French-18th century...


SB



6 Eylül 2018 Perşembe

Van - Türk / Ermeni



Su altı yönetmeni Tahsin Ceylan, Van Gölü'nün ekolojik-arkeolojik sırlarını görüntülemiş, yüzyıllardır suyun altında gizli kalmış, bilinmeyen çok sayıda yaşamı, eseri, hikayeyi gün yüzüne çıkarabilmek için bir kitap hazırlamış: Van Gölü'nün Sırları. Kitap, bugün Van Gölü'nün ortasındaki Akdamar Adası'nda, Gevaş Kaymakamlığı himayesinde düzenlenen etkinlikle tanıtılacak. Güzel iş. Emeği geçenleri tebrik ederim.

Gevaş Kaymakamlığı madem bir işe el attı, tamamına erdirsin; Van Gölü'nün bahsi geçen kitapta yer almadığı aşikar "öteki sırları"nı da dünyaya duyuracak bir adım atsın; Van Gölü'nün "Kan Gölü" olduğu o "karanlık çağı"nı da yazsın, yazdırsın, anlatsın, anlattırsın... Kimseyi bulamazsa ben gönüllüyüm bu "vazife"ye!

Ermenilerin işkenceleri sonucu aklını kaybeden Nezo Hatun'a...

Ermeni zulmünden kurtulmak için kendilerini ateşe verip pervane gibi döne döne; "Gelin kızlar, bizim düğünümüz var. Bugün bizim düğün günümüzdür..." diye ölüme giden Zeve'li genç kızlara...

Yaşadıklarını "Akşam oldu mu bizim içimize Ermeniler gelirdi. 150 tane kadar kadın içinden 10-11 tanesini seçip götürürlerdi. Sabaha kadar bu kadınlara tecavüz ederlerdi. Bu kadınlar öyle olurdu ki kan revan içinde kalır, bırakıldıklarında bacaklarını gere gere yatar, oturamayacak durumda kalırlardı" diye anlatan Seher'e...

Defalarca tecavüze uğrayan 7 yaşındaki Fatma ve 9 yaşındaki Güfaz'a...

Zorla götürülürken kendilerini köprüden Mermit Çayı'na atan iki taze gelin; Zahide ve Fatma'ya...

Derviş Efendi'nin, gözleri önünde tecavüze uğrayan kızları Hayriye ve Şadiye'ye...

Van'ın o mezalim kurbanı biçare, şehit kızlarına, kadınlarına, çocuklarına karşı birikmiş olan saygı borcumuzu ödemek bir "vazife" çünkü bence!

Üstelik...Şehirlerini basan Ermeni çetecilerden kaçabilmek için Van Gölü'ne yönelen Türklerin... Onlara "kurtarıcı" kılığında vapurlarını açan, Van-Akdamar arasında taşımacılıkla meşgul Ermeni zenginlerin... Van Gölü'nün ortasına gelindiğinde bu vapurların nasıl birden zulümhanelere dönüştüğünün... Katledilen erkekler göle atılırken, kadınların Akdamar'daki o "adanın turizm anahtarı diye pamuklara sarılan kilisesinde" nasıl "ömür boyu tecavüz"e mahkûm edildiğinin... Bu akıbete uğramamak için kendilerini göle atan Türk kadınlarının ve Van Gölü'nün nasıl kan rengine döndüğünün hikayesini "ortaya çıkarmak" için hiç öyle suyun metrelerce altına dalmaya filan da gerek yok.

Akdamar'a, iğdiş edilmiş o malum canlının trene baktığı gibi değil de, "harikalar diyarı" olmadığını görecek gibi bakmak kafi!
Ben bunu bir "millî vazife" addediyorum ama...

Konuya "tamamen duygusal" yaklaşanlar; şehre girecek paranın hesabını yapanlar, Akdamar'ı dünyanın her yerinden ziyaretçinin akın edeceği bir "turizm cennneti"ne dönüştürmek niyetinde olanlar varsa... Kolayı var... Dünyanın birçok turistik şehrinde, en çok ziyaret edilen yerler arasında "işkence müzeleri", "soykırım kampları" var... Akdamar Kilisesi'ni de bir "sanat şaheseri" filan diye cilalamak yerine bu yüzüyle çıkarırsanız vitrine, emin olun, insanlık tarihinin eşine az rastlanır işkencelerinden, kırımlarından birine mekan olduğu için de gelir insanlar burayı görmeye!

Kaymakam Bey... Kimsenin değilse bile ağzına balta sapı büyüklüğünde bir kazık çakılan, dili koparılıp bu kazığın üstüne çivilenen 70 yaşındaki Gevaş müftüsünün hatırasının hatırına bunu bir düşünün bence... 


Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU
Sıra Van Gölü'nün "Öteki" Sırlarında
Yeniçağ / 06 Eylül 2018 





"2007 yılında uluslararası törenle “Anıt Müze” olarak açılarak yılda bir gün ayin izni verilen kilisede, 19 Eylül 2010 tarihinde 95 yıl aradan sonra ilk ayin yapılmıştı. Daha sonra güvenlik gerekçesiyle iptal edilen ayin, 3 yıl aradan sonra ilk defa 9 Eylül'de gerçekleştirilecek. Bu ayine hükümetten de üst düzey isimler katılacak. Türkiye Ermenileri Patrikhanesi Patrikvekili Başpiskopos Aram Ateşyan:  "Türkiye değişiyor, Türkiye eski Türkiye değil artık. Hem güçlü hem de azınlıkların haklarını veren bir devlet, bir hükümetimiz var" dedi." Basın / 05 Eylül 2018


A - Azınlıkların her TC. vatandaşı gibi tüm hakları mevcuttur! Ayrıca, Türkiye'de "Azınlık" terimi kullanılmaz, "müslüman" ve "gayri-müslim" diye ayrılır! Fransa'da "Ermeni kökenli Fransızım" diyebiliyor musunuz? Hayır, "Fransızım" diyebilirsiniz ancak!
B - Evet Türkiye değişiyor, ama bu "Türklerin" aleyhine gelişen bir değişimdir!
C - Akdamar Hıristiyan Türklerine Aittir!
D - Bu ayinlerde "sözde Ermeni soykırımı"nın anılmayacağını düşünenler %100 yanılmaktadır. Yani Türkiye ve Türkler lanetlenecektir!
E - Akdamar ve Van Gölü çevresindeki Türk Katliamları anılmalıdır ve hatta "Türk Soykırım Anıtı" dikilmelidir!

SB.




* Bir de eski tarihli makalelere bakalım *

Fatih Erboz
Ermeni tatil köyü işin görünen yüzü
Yeniçağ, Mayıs-2008

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu:" Arşiv kayıtlarına göre, Aktamar'daki haçın, Rusya'dan çetesi ile birlikte Van'a hırsızlığa gelen Michellian adlı bir Ermeni tarafından çalındığı biliniyor."

Özkaya, Van’da Akdamar Kilisesi’nin bulunduğu alana kurulması düşünülen Ermeni tatil köyü projesine sert tepki gösterdi. “Tatil köyün projesindeki ana  hedefin Akdamar Kilisesi olduğu herkes tarafından biliniyor” dedi.

Ermeni tatil köyü projesi büyük tartışma yarattı. Van’da Akdamar Kilisesi’nin bulunduğu yere yapılacak olan tatil köyünün, Türkiye açısından olumlu sonuçlar vermeyeceğini belirten Tapu Kadastro eski Genel Müdür Yardımcısı Orhan Özkaya, bunun bir hıristiyanlaştırma projesi olduğunu kaydetti. Özkaya, yabancıların ve vakıfların yeni toprak satışları yasası çıkmadan önce bölgede toprak alabilmek için büyük çaba sarf ettiklerini ifade ederek, “Yeni yasa muhtemelen Anayasa Mahkemesi’nden dönecek. Yabancılar bunu bildiğinden yasa yüksek yargıdan dönmeden amaçlarına ulaşmak istiyorlar.Bu nedenle  projeyi hayata geçirmek istiyorlar” diye konuştu. 

Van’ı ele geçirecekler

Burada oynanan oyuna dikkat edilmesi gerektiğini kaydeden Özkaya, şöyle devam etti: “Ermeni tatil köyü projesi demek bu bölgede bir Ermeni cemaati yaratmak anlamına gelecektir. Bunun içinde dinler arası diyalog kavramından yararlanacaklar” şeklinde konuştu. Vakıflar yasası ile birlikte vakıfların şirketlerle ortaklık yapabileceklerini ve  istedikleri kadar toprak satın alabileceklerini kaydeden Özkaya, “Bu sınırsız toprak alabilecekleri anlamına gelmektedir. Van ilinin imar planlı alanının yüzde 10’u  yabancıların eline geçecek” dedi.   


*

Tolga Akiner
Akdamar manzaralı tatil köyü geliyor!
Milliyet, Kasım-2010


İki Ermeni işadamı Van’ın Gevaş ilçesinde tatil köyü kurmak için Van Ticaret ve Sanayi Odası (VATSO) ile temasa geçti. Ermeni işadamları, villa tipi, bahçeli ‘tatil köyü’ projelerini hayata geçirmek için VATSO’dan destek istedi. “Akdamar’a çok yakın bir bölgede bulunan Gevaş ilçesini incelediler.  Burası Akdamar’a çok yakın, Gevaş ilçesi. Ayine gelenler otellerde yeteri kadar rahat edemiyorlar. Burada kuracakları tatil köyünde hem huzurlu bir tatil geçirecek hem de ibadetlerini yapabilecekler” dedi.



*

Van'a Ermeni Yatırımı
Yeniçağ / 19 Kasım 2010

Yatırımcıların vergi indirimlerinden yararlanabileceklerini de belirtirken, hazırladıkları projeyle Avrupa Birliği’nden (AB) fon yardımı alabilecekler de....

AKP iktidarı, Türkiye’ye ”soykırımcı“ diyen Ermenistan’ı memnun edebilmek için devletin kasasından 3 milyon lira harcayıp Akdamar Kilisesi’ni onarıp törenle hizmete açmıştı. Ayrıca yine devletin fonlarıyla Türkiye’de tek taşı kalmış bütün kiliseler elden geçirilmişti. Van’da ki Akdamar Kilisesi’ne 3 milyon harcayan AKP, Belek’teki Dinler Bahçesi için 1.4 milyon, Edirne’de ki Büyük Sinagog için de 3 milyon 700 bin lirayı gözden çıkardı. Tarsus’taki Aziz Paul Kilisesi ve Trabzon’daki Sümela Manastırı da yine milyonlar harcanarak ayinlere açıldı.

Hıristiyanlaştırma projesi

Van’da Akdamar Kilisesi’nin karşısına yapılacak olan tatil köyünün, Türkiye açısından olumlu sonuçlar vermeyeceği dile getirildi. Tapu Kadastro eski Genel Müdür Yardımcısı Orhan Özkaya, bunun bir Hıristiyanlaştırma projesi olduğunu kaydetti. Burada oynanan oyuna dikkat edilmesi gerektiğini, bölgede bir Ermeni cemaati yaratılmaya çalışıldığını vurgulayan Özkaya, ”Bunun için dinlerarası diyalog kavramından yararlanacaklar“ 


Vakıflar yasası ile birlikte vakıfların şirketlerle ortaklık yapabileceklerini ve istedikleri kadar toprak satın alabileceklerini kaydeden Özkaya, ”Bu sınırsız toprak alabilecekleri anlamına geliyor. Van’ın imar planlı alanının % 10’u yabancıların eline geçecek” dedi. 


*

internet sitesinden:

 I.Dünya savaşının başladığı yıllarda, Rus kuvvetleriyle birlikte hareket eden Ermeniler, 1915 yılında, bölgeye girmiş ve bir çok yeri işgal etmişlerdir. Ermeni çetelerinin işgal ettiği yerlerden, biriside Gevaş'tır. İşgal süresince bölge halkına insanlık dışı eziyet, işkence ve zulüm yapılmıştır. 

Gözü dönmüş caniler, çoluk, çocuk, kadın ve yaşlı ayrımı yapmaksızın, binlerce insanımızı acımasızca katletmişler ve, yine Ermeni zulmünden kaçan binlerce vatandaşımızın ise evini, barkını, malını ve sevdiklerini geride bırakıp, doğduğu topraklardan göç etmek zorunda bırakılmışlardır. Göç esnasında, yine birçok vatandaşımız, çeşitli sebeplerden dolayı canlarından olmuşlardır. O katliam dolu yılları yaşamış ve görgü tanığı olan Gevaş-Dereağzı köyünden Salih DEĞİRMENCİ oğlu, yaşanan o yıllara ait bildiklerini ve duyduklarını şöyle anlatmıştır.

"Kimisi ağır hastalarını, kimisi anne ve babasını götürmek için, binek hayvanı veya aracı olmadığından, köyde bırakmış, hatta kimi anneler ise, 1-2 yaşındaki çocuklarını yanlarında götürmelerine rağmen, onları dağ başında, ıssız yerlerde bırakmak zorunda kalmışlardır. Ermenilerin; silahlarınızı teslim ettiğiniz takdirde, size zarar vermeyeceğiz sözlerine inanarak, köylerini terk etmeyerek kalan halk da, ağaçlara bağlanarak, acımasızca katledilmişlerdir."




*

"Van Gölü kan gölü oldu ve askerler uzun süre Van Gölü kıyılarından  masum Türk insanının cesetlerini toplayıp gömdüler." ... "Bu gün dahi ne Türk, ne de Batı Dünyası, Van ili ve çevresindeki 509.707 Müslüman’dan sadece  1500 kadın ve çocuğun kaldığını bilmiyorlar. Van’ı ele geçiren Ermeniler bütün Türk mahallelerini yaktılar.  Şehirde kalanları ve yollarda yakaladıkları kişilerin yaşlarına bakmadan toptan kitle halinde katlettiler.  Bundan maksatları, Van’daki Türklerden bir iz bırakmamak ve bölgede sayısal üstünlük sağlamak istemeleriydi."

Dr.Galip BAYSAN
Van Türk Katliamı


*

"50 Türk Anası tecavüz edilmek üzere Akdamar adasına götürülürken Ermeni çeteciler tarafından, kendilerini Van Gölüne atmışlar ve boğularak ölmüşlerdir. Benim teklifim, bu anaların isimleri elimizde var, Akdamar Adası'na bir Anıt dikelim ve bu 50 Asil Türk Kadınının adlarını oraya yazalım. Van şehri Ermeni çeteciler tarafından yok edilmiştir. Bu anlamda TBMM, Gaziantep ve Kahramanmaraş gibi, Van şehrine de bir isim vermeli ve bu isim "Şehit Van" olmalıdır ki, tarihsel bilincimizde Van'a ne yapıldığını tekrar ve tekrar hatırlayalım."

Prof.Dr.Ümit ÖZDAĞ / "Ay'da Petrol Var" Psikolojik Hareket



* Doğu Anadolu'nun Türklüğü *
Türklerin Havzaya ilk gelişleri binlerce yıl öncesine dayanır.
Ermeniler gelmeden önce Doğu Anadolu'nun Subar, Kimmer, İskit/Saka Türklerine kadar inen bir tarihi vardır.

"Selçuklular Van Gölü havzasına geldiklerinde bölgede yaşayan Ermeni ve Gürcü nüfus oldukça zayıflamış durumdadır. Gürcüler Kafkasya'ya çekilmiş, Ermenilerse Doğu Roma tarafından imparatorluğun çeşitli yerlerine dağıtılmış ve nüfusları azaltılmıştır.
Rum nüfus ise şehir merkezlerinde toplanmıştır.
Bu nüfus azlığı da Selçukluların bu bölgeye rahatça yerleşmesine imkan sağlamıştır."

"Ermeni krallarının gerek Gürcülerin de, yok olduğunu, bu dönemde zayıfladığını, çoğunun yok edildiğini görüyoruz.
Yani Anadolu boştu. Bunu açıkça söylemek lazım. "
Prof.Dr.Ahmet Taşağıl.







THE POPULATION OF THE OTTOMAN ARMENIANS / PDF
by Prof.Dr.Justin McCarthy

"There were 1,465 million Armenians in Ottoman Anatolia in 1912, before the wars began. (This does not include the 28,000 Armenian residents of Southern Haleb Province, which became part of Syria after the world war nor the Armenians of İstanbul Province and Ottoman Europe, who were neither killed nor deported during World War I, although some were conscripted.) At wars' end, 881,000 remained alive, a loss of 584,000, or 41%.21 Most of these were victims of the war fought between the Muslims and Armenians between 1915 and 1920, directly or indirectly through starvation and disease. To put the Armenian loss into perspective, it should be noted that the Muslims of the war zone suffered equally horrific loss: The Muslim population of the Van Province decreased by 62%, that of Bitlis by 42%, that of Erzurum by 31%. Not coincidentally, these were the provinces of greatest conflict between Ottoman and Russian armies and between Muslim and Armenian civilians. The massive mortality in Anatolia was the product of total war in which no quarter was given, as well as years in which no crops were harvested and disease ravaged populations already ravaged by hunger. All shared starvation and disease; each side killed the other mercilessly. It is no wonder that death tolls were so high. Those who elevate the mortality of one group or ignore the mortality of another mistake the lesson of the times, which is not of persecutors and the oppressed, but of general inhumanity."





ilgili:


Armenian Massacres in Van, Bitlis, Muş and Kars Interwiev With Witnesses / e-book
by Süslü Azmi, Öğün Gülay, Serdar Törehan

Genocides Commis par les Armeniens a Van, Bitlis, Mus et Kars - Interview des Temoins Vivants / e-book
Süslü Azmi , Öğün Gülay , Serdar Törehan

The Massacres the Armenians Commited in Adana Province and the French-Armenian Relations / e-book
by Bildirici Yusif Ziya





// Van - Akdamar'a bir "Türk Soykırım Anıtı" dikilmelidir..! //

26 Temmuz 2016 Salı

Laiklik ve Jandarma Türk'tür...



Laiklik Fransız değil Türk icadı!
Yazar Cengiz Özakıncı, “Laikliği Fransızların icat ettiği bir uydurmadır.


Vahye dayalı dinsel toplumlarda laiklik devrimi dünyada ilk kez 1050-1060 yıllarında Türkler tarafından, Tuğrul Bey tarafından gerçekleştirilmiştir. Tuğrul Bey’in devrimi yalnızca Atatürk’ün laiklik devrimine değil, Fransız Devrimi’ne de örnek olmuştur. Yani Fransız Devrimi’nde Türk etkisi, Tuğrul Bey’in damgası var.”dedi.

Başkent Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “Batı’dan Alındığı Savlanan Atatürk Devrimlerinin Türk Tarihi’ne Dayanan Kökenleri” konulu konferansta konuşan Yazar Cengiz Özakıncı, “Atatürk’ün Devrimleri’ni anlayabilmemiz için, o devrimlerin toplumda hangi dönüşümlere yol açtığını bilmemiz gerektiği gibi, kökenlerini de bilmemiz gerekiyor.Bu nedenle, Atatürk Devrimleri’nin Batı’da zannedilen kökenlerinin aslında pek çoğunun Türk Tarihi’nde kökleri olduğunu anlatmak istedim. Atatürk’ün, devrimlerinin kökenlerini neden Türk Tarihi’ne dayandırdığını anlayabilmek için de, O’ndaki Türk tutkusunu bilmemiz gerekir.”dedi.1854’te Kırım Savaşı yıllarında, o güne dek Batı tarafından ‘barbar’ olarak adlandırılan Türklerin, faizle borç alarak Batı sistemine entegre olmasıyla bir anda ‘uygar’ olarak nitelendirildiğini anlatan Özakıncı, “Uygar görülen Türkler, bundan kısa süre sonra 1868’lerde, İngiltere Başbakanı William Ewart Gladstone isimli bağnaz bir isim tarafından ‘barbarlık’ statüsüne evrilmeye başladı.Padişah Abdülaziz döneminde, alınan dış borçlar ödenemeyince Türkler yeniden ‘barbar’ oldu.”görüşlerine yer verdi.1914’te ise yine İngiltere Başbakanı Lloyd George’un, Türklerin insanlığa hiçbir katkıda bulunmadığı iddia ettiğini dile getiren Özakıncı, George’un, ‘Türkler insanlığın kanseridir’ biçimindeki sözlerini anımsattı.

DEVRİMLER TÜRK KÖKENLİ...

Osmanlı adına Paris Konferansı’na katılan Damat Ferit’in galip devletlerin taleplerine karşılık, Onlar Konseyi’nin bu taleplere yanıtını tüm gazetelerde yayımlattığını dile getiren Özakıncı, şöyle dedi: “Lloyd George’un 1914’teki Türklere hakaretlerinin bir benzerini, altına on devlet imza atmış olarak bildiri biçiminde yayımlarlar.Damat Ferit bu bildiriyle Paris’ten kovuluyor. Atatürk’ten bu bildiriye bir yanıt vermesi isteniyor. Atatürk de bu bildiriye bir yanıt veriyor. Atatürk’ün bu olayın yaşandığı 1919’dan sonraki etkinliklerinde, ileri atılımlarında, devrimlerinde; her birini Türk kökenine bağladığını görüyoruz.Yaptıklarının her bir açıklamasında, ‘Bizim tarihimizde şurada şu olmuştur, biz bunu tekrar dirilttik’ diyor. Asla Batı’ya bağlamıyor. İşte Atatürk’te yaptığı devrimleri tamamen Türk kökenlere bağlama tutkusu, o galip devletlerin bildirisinin Atatürk’ün içine işlediğini ve ona yanıt vermeyi yaşamı boyunca yaptığı devrimleri ‘Bunlar da Doğu kökenli’ diye kafalarına vurarak kanıtladığını gösteriyor.”

LAİKLİK SELÇUKLU'DA BAŞLADI!

Atatürk’ün en önemli kabul edilen devriminin laiklik olduğunu vurgulayan Yazar Özakıncı, Büyük Selçuklu Devleti Hükümdarı Tuğrul Bey’in, halifenin yetki ve görev alanını sınırlandırdığı, halifenin devlet işleriyle bağını tamamen kopardığını anlatırken, şu görüşlere yer verdi: “O andan itibaren İslam’da dünya-devlet işleri ile din işleri tak diye ayrılmıştır. Bugün ders kitaplarında laikliğin öncüsü diye belletilen, ‘laikliği biz icat ettik’ diye böbürlenen Fransızlar, o tarihte yazı bile yazmıyorlardı. Türkiye’de Fransız Büyükelçiliği’nin internet sitesinde ‘Dünya ölçüsünde laikliğin bir Fransız icadı olduğunu yazabiliriz’ deniliyor. Laikliği Fransızların icat ettiği bir uydurmadır. Semavi dinlerde laiklik tamamen Türk icadıdır. Fransız Devrimi’nde bile Tuğrul’un etkisi vardır. Tuğrul hem din işleriyle, devlet işlerini ayırmış; hem de halifenin muhatabı olarak vezirini göstermiştir.Atatürk 1922’de saltanatla hilafeti ayırırken, Tuğrul’un 1050’li yıllardaki bu yaptığını Nutuk’ta belirtmiş, ‘İşte biz aynen böyle yapıyoruz’ diyerek, bu yaptığında Selçuklu Sultanı Tuğrul’u izlediği örneğini tüm dünyaya ilan etmiştir.

Bir yandan da, ‘Siz yapmayı değil, yıkmayı bilirsiniz’ diyen o bildiriye yanıt vermiş oldu. Fransız Devrimi’nin ünlü kuramcılarından Voltaire de, Tuğrul Bey’in yaptığı devrimi çok iyi kavramış ve Fransız Devrimi’nin öncesindeki eserlerinde yer vermiştir.Vahye dayalı dinsel toplumlarda laiklik devrimi dünyada ilk kez 1050-1060 yıllarında Türkler tarafından, Tuğrul Bey tarafından gerçekleştirilmiştir.Tuğrul Bey’in devrimi yalnızca Atatürk’ün laiklik devrimine değil, Fransız Devrimi’ne de örnek olmuştur. Fransız Devrimi’nin düşünsel temellerini kuran isimlerden Fransız doğubilimci Joseph de Guignes’in de eserlerinde övgüyle Tuğrul Bey’in yaptıklarından söz ettiğini görüyoruz. Yani Fransız Devrimi’nde Türk etkisi, Tuğrul Bey’in damgası var.”

Atatürk’ün akılcı ve bilimci eğitim devriminde Kutadgu Bilig’i kaynak aldığını ifade eden Özakıncı, Cumhuriyet devrimi konusunda da Atatürk’ün, Selçuklu Devleti’nin dağılmasından sonra kurulan beyliklerden birisi olan Ankara Cumhuriyeti isimli bir bölgeyi tarih okumaları sırasında görmesiyle, bunu kaynak gösterdiğini açıkladı.Atatürk’ün Cumhuriyet’in kaynağını, Batı’ya ya da Fransa’ya değil; 1343-1354 arasında Anadolu’da kurulduğunu okuduğu bir Cumhuriyet’e dayandırdığını dile getiren Özakıncı, giyim ve şapka devrimi konusunda da kaynağın, ‘Batı tarzı giyim’ denilen ceket ve pantolon konusunda içinde Türklerin de bulunduğu İskitler, şapka konusunda ise Orta Asya olduğunu sunumundaki fotoğraf ve belgelerle anlattı.

Yurttaşlık devriminin kaynağının da, İskitlerdeki ‘varsayımsal kandaşlık’ olduğunun altını çizen Özakıncı, harf devriminin de Türk kökenine dayanan bir tarihi olduğunu ifade ederken, Latin Alfabesinin Sümer ve Göktürk Abecesi’nden türediğini söyledi.Özakıncı, Atatürk’ü her yıl artan bir ilgi ve önemle anmak ve anlamak durumunda olduğumuzu belirtirken, “Atatürk yaptığı tüm devrimlerin kökenlerini özellikle Türk Tarihi’ne bağlayarak vurgulamıştır. ‘Batı’dan aldık, Batı’dan edindik’ yok.

İşte bunun nedeni, Türklerin Batı tarafından ‘uygarlık yıkıcılığı’yla damgalanmış olmasına da verdiği yanıttır.”dedi.


Sabriye AŞIR
13 Kasım 2014 Odatv







TIPKI "JANDARMA" KELİMESİNİ FRANSIZLARDAN ALMAYIP VERDİĞİMİZ GİBİ!
"Orta Çağda kurulmuş Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Karahanlılar, Gazneliler, Harizmşahlar, Eyyubiler ve Memluk devletleri gibi Türk-İslam devletlerinde “candar” tabir olunan kuvvetler vardı....  Fransa’da ilk “Maraşose” (Yol Güvenlik) bölükleri, Osmanlılardaki “Derbent” ve “Belderen” teşkilatlarına benzer bir şekilde 1501 yılında kurulmuştur. 
Fransızca “mare’chausse’e”, jandarma anlamına gelmektedir."








"SECULARiSM" AND "GENDARME" İS NOT FRENCH OF ORİGİN!




15 Ocak 2016 Cuma

Karakoyunlu Ercişli Emrah









“Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzda uydurma ve Türk'ten ayrı bir millet ihdas etmek isteyen hainlere 
bir Doğu Anadolu çocuğu olan ve 17. asırda yaşayan Ercişli Emrah’ın şu mısralarını hatırlatmak gerekir:



Bize Emrah derler, Karakoyunlu
Yiğitler içinde yiğit oyunlu
Kaz gibi pısmazık, erkek boyunlu
Biz Türküz, Türklükten fermanımız var.”














Iğdır Karakoyunlu döneminden Taşkoç














16 Mayıs 2014 Cuma

TUĞRUL , ALPARSLAN, MELİKŞAH - M.Kemal ATATÜRK



…tahkim etti. İşte bu sıralardadır ki (1043) Tuğrul Bey’in bizzat yaptığı akınlardan evvel garba 
akınlar yapmış olan Oğuzlar Suriye’ye girdiler. 
Bunlar Silvan (Miyafarkin) şehrini tahrip ettiler. 
Nusaybin’i muhasara ettiler. Musul’dan cizye aldılar. 
Bütün Diyarbakır ve Mezopotamya kıtalarında cevelan ettiler.

O tarihte Bizans Kralı bulunan Kostantin Monomak 
Tuğrul’un ittifakına talip oldu. 
Sulh teklifinde bulunmak üzere sefirler gönderdi. 
Tuğrul buna muvafakat etti.

Tuğrul, Diyarbakır’a yeğeni Kutalmış’ı memur etmişti.


Halife Rüesasının Hücumu:

Bu Türk reisinin Diyarbakır havalisinde vücudu, Arap rüesasını endişeye düşürüyordu. Bu reisler Türk esir kölelerinden yetişmiş adamlardı. İstedikleri, Oğuzları tard ederek Halifeyi ellerinde tutmaktı. Musul garbında, Sincar’da Kutalmış’a hücum ve mağlup ettiler. Kutalmış, Medya istikametine çekilmeye mecbur oldu. Orada Yunan kuman(dan)ı olarak bulunan Etiyen, Kutalmış’ın üzerine yürüdü; kanlı bir muharebe oldu. Etiyen mağlup ve esir oldu. Tebriz’de pazarda satıldı.

Bundan sonra Tuğrul, Medya üzerine kuvvetler gönderdi. Bu ordular Erzurum’a kadar ilerlediler.


Tuğrul’un Yunanlılar Üzerine Hareketi:

Erzurum yakıldı. 140.000 kişi telef oldu. Yunan ordusu ile yapılan muharebede düşman başkumandanı esir edildi.

Bizans İmparatoru, kumandanını kurtarmak üzere fidye-i necat hakkında konuşmak için Tuğrul’a sefir gönderdi. Tuğrul fidye kabul etmedi; esir kumandana hürriyetini bağışlamak büyüklüğünde bulundu. Yalnız ona bir daha kendisine karşı silah kullanmamasını tavsiye etti. Tuğrul da İstanbul’a bir sefir gönderdi ve Bizans’ın kendine vergi vermesini istedi. Bizans İmparatoru Kostantin Monomak harbi tercih etti; hazırlığa başladı. Kostantin ordusunda bulunan 15.000 Peçenek Türkleri, Tuğrul ordusuna yanaşınca Yunanlılara isyan ettiler ve onlardan ayrıldılar.

Tuğrul bütün kuvvetleriyle Bizans İmparatorluğu arazisine girdi.
Malazgirt’e kadar ilerledi. Malazgirt Kalesi’ni otuz gün kadar muhasara etti. Kale etrafında üç kat sur vardı. Ahali uzun muhasaraya tahammül edecek kadar erzak toplamışlardı.

Tuğrul gelecek baharda gelmek üzere burada fazla kalmadı. Merkezine döndü.

Bu havalide icap eden kuvvetleri bırakmıştı.


Tuğrul’un Bağdat’a Gidişi:

Tuğrul Bey öteden beri kendisini Bağdat’a davet eden Halifenin davetine icabet etmiyordu. Evvela bütün civar memleketleri zapt etmek istiyordu. Nihayet Irak’ın anarşi içinde olmasından ve… Bağdat yakınında Ali-Büvey(h) taraftarları karşı koymak istediler. Tuğrul onları mağlup etti, Bağdat’a girdi; her türlü hüküm ve nüfuza malik oldu. Ali-Büveyh’in son hükümdarını tutturup hapsettirdi ve Ali-Büvey(h) Hükûmetine nihayet verdi.

Tuğrul Bey bir seneden fazla Bağdat’ta kaldı. Hemşiresi Hatice’yi Halifeye verdi. Bu sırada Mısır Halifesinin kendi aleyhinde tertibatta bulunduğunu haber aldı. Derhâl Musul ve Diyarbakır üzerlerine yürüdü. Bu şehirleri ve Sincar’ı zapt etti, Mısır Halifesinin kuvvetlerini dağıttı.


Bağdat’a Avdet ve Hususi Merasim:

Bu muzafferi(ye)tten sonra Tuğrul, tekrar Bağdat’a döndü. Halifenin yanına girdi. Halife bir tahtta oturuyordu. Tuğrul da başka bir taht üzerine oturdu. Bir ferman okundu. Bu fermanla, Halife Tuğrul Bey’i bütün memleketlerin sahibi ve bütün Müslümanların yüksek hükümdarı olarak tanıyordu.


Halifenin Türk Hakanını Hakan Tanıtması:

Nihayet Tuğrul Bey, şark ve garp hükümdarı ilan edildi. İşte bu suretle Halife kendisine bir hâkim tanımış oldu. Zaten Türklerden bir emirülümera tayinine başlandığı tarihten beri halifelerin hiçbir nüfuzları kalmamıştı; yalnız maaş alırlar ve İslam’ın halifesi sıfatı ile halkın gösterdiği hürmetle iktifa ederlerdi.

Tuğrul zamanında İslam âleminin idaresi resmen Türklere verilmiş oluyordu. Bütün Müslüman dünyası bir kül(l) kabul olunuyordu. Tuğrul, dinî riyaseti kabul etmedi. Laik bir devlet reisi kalmayı tercih etti. Unvanı Sultan-ı İslam oldu; dinî riyasette Halifeyi bıraktı. Bu dinî riyasetin kaldırılmaması hatasının sonraları bütün Türk tarihinde acı ve yıkıcı akisleri görülmüştür.

Tuğrul, İran’da çıkan bazı isyanları bastırmak üzere Bağdat’ı terk etti. İran’da ve Kafkaslarda bir hayli uğraştı.


Fatımîlerin Bağdat’ı Zaptı:

Sultan Tuğrul’un Bağdat’ı terk etmesi üzerine Fatımîler Bağdat’a girdiler. Halife Kaim Biemrillah’ı Bağdat haricinde bir yere hapsettiler. Mısır Halifesi Mustansır’ı halife olarak tanıttılar.


Tuğrul’un Tekrar Bağdat’a Gelişi:

Sultan Bağdat’a girdi, Fatımî kuvvetlerini mağlup ve tard etti. Halifeyi Bağdat’a getirdi. O havalide sükûneti tesis eyledi. Bu sırada idi ki; Horasan’da bulunan Çakır (Çağrı) öldü, yerine onun oğullarından Alparslan geçti. Tuğrul Bey’in vekili olarak on sene Horasan’ı idare etti.


Tuğrul’un Halifenin Kızı ile Evlenmesi ve Ölümü:

Sultan Tuğrul, Halifenin kızıyla evlenmek fikrinde bulundu. Muvafakat edilmedi. Müzakerât ile uzun zaman geçti. Nihayet Sultan, Halifenin tahsisatını kesti; onun üzerine rıza gösterildi. Nikâh mukavelesi Tebriz’de yapıldı.

Tuğrul evlenmek üzere Bağdat’a gitti. Evlendikten sonra zevcesiyle birlik(te) döndü. Rey şehrine geldiklerinde hastalandı, 72 yaşında öldü.

Tuğrul, halim, âkil, ihtiyatlı bir hükümdar idi. Düşmanları kendisinden korkar ve ona hürmet ederlerdi. Tebaasının çok muhabbetini kazanmıştı.


Alparslan (1063):

Tuğrul’un yerine Alparslan geçti. İlk işi Halifenin kızını Bağdat’a gönderip, Bağdat’ta kendi namına hutbe okunmasını istemek oldu. Teklifi kabul olundu.

Alparslan şarkın en büyük adamlarından biri olan Nizamülmülk’ü vezir yaptı. Bu vezir yalnız Alparslan’ın şan ve şerefini ve halkın saadetini temin ile iştigal eylemiştir.

Alparslan Maveraünnehir, Horasan, Gazne, Kirman ve umumiyetle İran içinde sükûn ve inzibatı tesis ettikten sonra bir müddet Anadolu ve Suriye işleri ile meşgul oldu.

Alparslan birkaç sene içinde Suriye’yi, Kudüs’ü, Gürcistan’ı zapt etti. Selçuk Türkleri artık Konya, Kayseri, Malatya, Ahlat, Malazgirt şehirlerine kadar girerek Anadolu içlerinde istedikleri gibi akınlar yapıyorlardı.

Bizans tahtına Romen Diyojens geçti (1068). Bu imparator Türkleri kovmaya ve onların akınlarına mani olmaya karar verdi. Üç sene kadar muhtelif istikametlerde neticesiz muharebeler yaptı, uğraştı, durdu. Romen Diyojens 1070 senesi ilkbaharında İstanbul’dan kalktı; Anadolu ortasından şarka yürüdü.

Kayseri civarına kadar yayılmış bazı Türk müfrezeleri çekildi. İmparator Malatya civarında bir miktar asker bıraktıktan sonra o civarda Fırat’ı geçti; Ahlat umumi istikametinde yürüdü. Malatya’da bırakılan Rum ordusu Türk müfrezeleri tarafından mağlup edildi ve bütün malzemesi elinden alındı. Türkler tarafından takip olunan Rumlar, Romanos Diyojens’e iltihak ettiler.

Türk akıncıları bir taraftan Konya ve Kayseri mıntıkalarında Romanos ordusunun gerilerinde tahribata başladılar. Romanos artık Ahlat’ı düşünmekten vazgeçti, geriye döndü.


Malazgirt Muharebesi (26 Ağustos 1071):

Romanos, 1071 senesi ilkbaharında 100.000 kişilik bir ordu ile şarka yürüdü. Erzurum’a kadar gitti. Orada şu tertibatı aldı: Bir kol Ahlat’a, diğer bir kol da Malazgirt’e gönderdi. Kendisi ordu kısm-ı küllisinin başında olarak Malazgirt istikametinde yürüdü.

Malazgirt’teki Türkler ilk gelen Rum kuvvetlerini bozdular. Malazgirt’e yaklaşmış olan İmparator, askerlerinin imdadına diğer bir kuvvet gönderdi. Bütün Malazgirt Rum ordusuna, Vasilaki namında biri kumanda ediyordu. Vasilaki Türkler tarafından esir edildi ve Alparslan’ın huzuruna götürüldü.


Alparslan’ın Muharebe Meydanına Yetişmesi:

Alparslan Rum İmparatorunun Erzurum havalisine geldiğini Azerbaycan’da Hoy şehrinde haber almıştı; ancak 40.000 kadar süvari toplamaya vakit buldu.

Alparslan, esir Vasilaki’ye bir ordu kumandanına layık hürmeti gösterdi. Sultan, esirine bütün kuvvetlerini gösterdi.


Sultan ve İmparator Karşı Karşıya:

İki hükümdar, başkumandanlar ordularıyla karşı karşıya bulunuyorlardı. Romanos, bizzat bütün bir gün, tepelerden Türklerin harekâtını gözledi. Akşam üzeri çekilmek istediği zaman Türkler naralarla oklar atarak bir süvari hücumu yaptılar.

Rumlar bütün geceyi büyük bir korku ve telaş içinde geçirdiler. Ertesi günü, Romanos ordusunda bulunan Oğuzlardan bir fırka gidip Türk Sultanına teslim oldu.


Muharebeyi Zaruri Kılan Rum Gururu:

Alparslan, Romanos’(a) sulh teklif etmek üzere bir elçi gönderdi. Alparslan’ın bu teklifi, muharebeden korktuğuna haml olundu. Türk Elçisine mutaazzımâne muamele olundu. Romanos, Rey şehrinin kendisine rehine olarak teslimini istedi. Hâlbuki bu şehir o zaman Selçuk İmparatorluğu’nun payitahtıydı. Sultan kızdı, muharebeye hazırlandı. Bu bir cuma günüydü; biraz sonra dökülecek o kadar Türk kanını düşünerek ağlamaktan kendini men edemedi.

Alparslan sırtına beyaz bir elbise giydi. “Eğer mağlup olursam burası bana mezar olacaktır.” dedi ve Rum ordusuna karşı yürüdü.

Muharebe akşama kadara gayet şiddetli ve kanlı bir surette devam etti. Karşılıklı dalgalar oldu. Nihayet akşama doğru Romanos ricat emrini verdi. Ricat panik şeklini aldı; Türkler şedit hücumlarla saldırıyorlardı. Romanos’un beygiri yere yıkıldı, yaralandı, esir edildi.

Alparslan, Bizans İmparatorunu önünde yerlerde görünce evvela ayağı ile üzerine bastı, sonra yerinden kaldırdı, tesliyette bulundu, hüsn-i muamele etti. Sultan, Romanos’la bir sulh muahedesi yaparak onu serbest bıraktı. Sulh şartları: bir milyon altın sikke vermek ve bütün Türk esirlerini teslim eylemekti.


Muahedenin Tatbik Olunamaması:

İstanbul’da mağlubiyet haberi üzerine Bizans tahtına Mişel Parapinas (Mihael Dukas) çıkarıldı. Muahede tatbik olunmadı.


Anadolu’nun Esaslı İşgali:

Alparslan, Anadolu içerilerine yeni ordular gönderdi. Bunlar zapt ettikleri yerlerde yerleştiler.


Alparslan Şarkta ve Onun Ölümü:

Anadolu’da fütuhat devam ederken, Alparslan, Suriye’de bir seyahatten sonra 200.000 süvari ile şarkta Karahanlılar üzerine yürüdü, Ceyhun kıyılarına geldi; nehir üzerine köprü kurdurdu. Ordusu geçerken civarda bir kale zapt etmek istedi. Kalenin cesur Kuman(dan)ı Yusuf namında biri, neticede esir düştü.

Alparslan, bu kumandana tahkirâmiz muamelede bulundu. Yusuf, hançerini çekerek Alparslan’ı böğründen yaraladı. Alparslan, bu yaradan öldü; Merv şehrine naklolunarak orada gömüldü. Mezar taşında şu sözler yazılıdır. 

“Semalara kadar yükselen Alparslan’ın büyüklüğünü görmüş olanlar, gelin şimdi onu Merv’de bir avuç toprak altında görün.”

Alparslan, cesur, âlîcenap, âdil ve halim idi. Uzun boylu, cesur bakışlıydı. Bütün tebaasının hürmet ve muhabbetini kazanmıştı. Tahtına yüz süren hükümdar ve şehzadelerin miktarı 1200’ü bulmuştu.


Melikşah:

Alparslan, son nefesinde oğlu Melikşah’ı veziri Nizamülmülk’e tavsiye etti ve kumandanlarını ona biat ettirdi. Melikşah Sultan, sultan oldu. Emirülmüminin lakabını da aldı. O zamana kadar halifelerden başka hiçbir hükümdar bu lakabı almamıştı.


İlk Vaziyet ve İcraat:

Melikşah’ın amcası, Kirman Valisi Kavurt, sultanlık iddiası ile isyan etti; büyük mücadele oldu. Kavurt bertaraf edildi.

Biraz sonra (1075) Halife Kaim Biemrillah öldü. Yeni halife, ancak Türk sultanının muvafakati ile olabilirdi. Bunun için veziriazam olan Nizamülmülk’ün oğlu Müeyyidülmülk Bağdat’a gönderildi.

Muktedibillah halife ilan edildi.

Aynı tarihte Melikşah, yeğeni Kutalmış oğlu Süleyman’ı o zamana kadar tutundukları noktalardan Rumları söküp atmak vazifesiyle, Suriye’ye gönderdi. Süleyman, Suriye’de muvaffak oldu, Anadolu’da da ilerlemeye başladı. Bu esnada kumandanlardan Atsız da Mısır’a ilerliyordu.


Melikşah Garpta:

Melikşah, Horasan’da lazım gelenleri bizzat itaat altına aldıktan sonra garba hareket etti.

Şimalî Irak ve Suriye’de bazı icraattan sonra ilk defa Bağdat’a girdi. Orada kızını Halife ile evlendirdi. Melikşah, Halifenin başka zevce almaması şartıyla kızını vermişti. Sultanın Halife üzerindeki tesiri bu ka(da)r fazlaydı. Bağdat’ta Melikşah’ın kumandanlarına dahi bir hükümdar gibi muamele edilirdi.


Melikşah’ın Faaliyeti:

Melikşah, imparatorluk hududunu birçok defalar baştan başa kat etmişti. Mekke’ye de gitti. İmparatorluk, Çin Türkeli’nden Akdeniz’e ve Anadolu ortalarından Kızıldeniz’e kadar genişlemişti. (1092)


Konya’da Selçukîler:

Süleyman, Garbî Anadolu’nun fethini tamamladı. Evvela İznik, sonra Konya merkez ittihaz edildi.


Melikşah’ın Ölümü ve Devletin Sarsılması:

Melikşah Halifeyi başka bir şehre yollamak lüzumuna kani oldu; bu maksatla Bağdat’a gitti; orada iken öldü.

Dört oğlu vardı. (Mahmut, Mehmet, Berkyaruk, Sancar)



MUSTAFA KEMAL ATATÜRK



ATATÜRK Kol. Kls. Nu.: 11; Dosya Nu.: 232; Fihrist Nu.: 1-15
TÜRK TARİHİ YAZILARI - MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
Hazırlayanlar:Dr.Öğr.Alb.Ahmet Tetik- Arş.Uzm.Ayşe Seven- Arş.Uzm.Melike Gürler
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları,2008










NOT:
Sultan Alparslan'ın mezar yerinin bulunmasına ilişkin çalışmalar :
Türkiye ve Türkmenistan tarafından bilim heyetleri kuruldu.


_____________________



30 Nisan 2014 Çarşamba

SELÇUK MEDENİYETİ - M.Kemal ATATÜRK








Selçuklular büyük bir medeniyet kabileyeti göstermişlerdir. Bu kabileyet medeniyetin her şubesinde kendini gösterir.


Devlet Teşkilatı:

Devlet teşkilatının esası askeri mahiyette idi.

İlk hükümdarlar tamamıyla demokrat idiler. Eski Türklerde olduğu gibi kurultay vardı. Hükümdar kurultayın intihabı ile ve töreye riayete ant içerek tahta otururdu.

Hükümete divan denirdi. Divanı vezirler idare ederdi. Hükümdarların emirleri bu divandan geçerdi. Divanı müstakilen hakim kılan vezirlerin meşhuru Nizamülmülk'tür.

Büyük vakalarda sultanın riyasetinde saltanat divanı halinde toplanılırdı.

Başvekil demek olan vezire pervane yahut pervaneci, maliye vekiline defterdar derlerdi. Hukuki ve şeri işleri kadı, hatip gibi memurlar yapardı.

Devlet siyasetinde esas dini idi. En büyük memur beylerbeyi idi. Ordu başkumandanların mevkii de mühimdi. Orduya çok ehemmiyet verilirdi.



Ordu Teşkilatı:

Sultanların hassa askeri vardı. Bunlara maaş verilirdi. Askere maaş yerine parça parça arazi de verilirdi. Buna tımar denirdi. Tımar sahiplerine sipahi unvanı verilirdi. Sipahilik babadan oğula geçerdi.

Ordu daimi idi. Melikşah zamanında bu ordu 400.000 kişilik idi.

Bundan başka tımar sahibi her bey de ayrıca ordu beslerdi. Ordu teşkilatı pek mükemmeldi. Seyyar hastaneleri de vardı. Hudutlardaki sipahilere uç beyleri (Hudut muhafızı) denirdi.

Ordunun büyük kısmı merkezde bulunur, talim ile meşgul olurdu. Ordu ilk devrede yalnız Türklerden ibaretti. Sonraları milli duygu söndü. Onun yerine dini zihniyet geçti. Orduya her milletten neferler alındı. Bu hal orduyu zayıflattı.

Son devirlerde hükümdarlar mutlak salahiyetle harekete başladılar. Töre yerine padişah korkusu kaim oldu. Bir aralık padişahlar eski Oğuz adetine göre senede bir kendilerini muhakeme ettirirlerdi. Bu merasimden ibaret olmakla beraber kendilerini az çok takyit ederdi. Sonraları bu da kalktı.

Devlet İşlerine Yabancı Unsurların Sokulması:

Müslümanlık zihniyeti galebe çaldıktan sonra ordu her cins neferle dolduğu gibi memuriyetler de Türk'tan gayrı unsurlara verildi. Bu yabancı unsurlar saraylara sokuldular, nüfuz kazandılar.

İdareyi ellerine aldılar. Türk'ü hakir göremeye ve göstermeye çalışan bu yabancı unsurlardır.



Acemleri Taklit:

Selçuk hükümdarları zamanla milli şiarlarını kaybettiler. Acemleri örnek tutmak hatasına düştüler. Sasan(i)leri taklit ettiler. Acem'in harsını, bilhassa debdebe ve sefahatını aldılar. Saraya Acem dilini soktular. Edebiyatı Acemce yaptılar. Devlet dili Arapça ile karışık Acemce oldu.

Teşekkür olunur ki sarayın Acemleşmesi millete o kadar tesir edemedi.

Millet yine Türk kaldı. dilini, adetini bırakmadı. Fakat şüphesiz hanedanın Acemleşmesi Türklüğün ilerlemesine çok zarar verdi.

Eğer Acem dili böyle revaç göremese idi Celalettin Rumi'nin Mesnevisi, Ömer Hayyam'ın Rubaiyatı Türkçe yazılmış olacaktı.

Selçuk hanedanı Bizanslarla da çok yakından temasta ve akrabalıkta bulunmuşlardır. Fakat din ayrılığından Bizans harsı tesiri altına girmemişlerdir.


Selçuklular Devrinde Türklerin İmar Kudreti:

Selçuklular devrinde Türklerin imar kudreti pek ziyade idi. Horasan, İran, Azerbaycan, Irak ve Anadolu'da yaptıkları medreseler, kütüphaneler, imaretler, hastaneler, hamamlar, kervansarylar, yollar, köprüler, su yolları, bentler, arklar pek çoktur. Hepsi de pek mühim ve güzel mimari eserlerdir Suriye'de Irak'ta, İran'da bugün mevcut olan İslam abidelerinin ekserisini yapanlar Türklerdir.

Nizamülmülk'ün Melkişah zamanında Bağdat'ta yaptırdığı Medres-i Nizamiye meşhurdur. İsfahan'da Nişabur'da, He(a)t'ta da birçok medreseler vücuda getirildi.

Konya Selçukilerinden Alettin zamanında Konya'da Karatay Medresesi, Sırçalı Medrese, İnce Minare Camii,

Sivas'ta Gök Medrese, Çifte Minaere Camii,

Kayseri'de Selçuk Camii,

Erzurum'da Çifte Minareler Camii,

Divriği'de Ulu Cami en güzel Selçuk eserlerindendir. Cami, medrese ve türbelerde dokuz başlı ejderha, kartal vs. kuş resimleri yapılmıştır.


Kütüphaneler:

Türklerin tesis ettikleri büyük kütüphaneler dikkate şayandır.

Merv'de on kadar kütüphane vardı. Dünyanın hiçbir yerinde kitapları bu kadar seçme kütüphane yoktu. Yalnız birinde 12.000 kitap vardı. Büyük alimler bu kütüphanelerde tetkikat icra ederlerdi.

Maveraünnehir kütüphaneleri pek meşhurdu. Bu kütüphanelerden birini ziyaret eden İbni Sina diyor ki "Öyle eserlere tesadüf ettim ki isimlerini bile kimse işitmemişti; hatta ben de ilk defa görüyordum."


Lisan ve Edebiyat(a) Acem Tesiri:

Selçukluların dili Oğuz, yani eski Altay lehçesi idi. Fakat milli dil ihmal edildikten sonra medreselerde, tekkelerde en ziyade Arapça ve Acemce hakim oldu. Saraylarda Acem edebiyatı, itibar oldu. Saraylarda maaşlı şairler bulunurdu. Medrese-i Nizamiyede zamanın en büyük alimleri ve bizzat Nizamülmülk ders verirlerdi. 

Nizamülmülk'in Siyasetname eseri meşhurdur. İlmi müesseseleri için yılda 600.000 dinar sarf olunurdu.

İmam Gazali gibi büyük İslam alimleri bu devirde yetişti. Eseri bugün bütün Avrupa dillerine tercüme edilmiş Türk şarileri Selçuklu saraylarında yetişmişlerdir. Bunlar Türk oldukları halde şiirlerini Acemce yazmışlardır. Ömer Hayyam'ın hayatı devlet hazinesinden temin edilmiştir.

Büyük Türk alimlerinden ve musikişinaslarından Farabi ve İbni Sina bu devirde yetişmişlerdir.

Bu vaziyete bakılınca İran edebiyatını Türklerin meydana getirdiği anlaşılır.

Melikşah takvimi ıslah etti ve Takvim-i Melikşahi'yi meydana getirdi. Rasathane yaptırdı. Mesail-i Melikşahiye adı ile bir kanunlar mecmuası tertip ettirdi.

Saraylarda Acem edebiyatı hüküm sürmüş olmasına rağmen halk kitapları tertemiz Türkçe idi. Bu eserlerden en meşhuru Oğuzname'dir.

Anadolu'da Selçuklular devrinde halk şiirleri yazan şairlerden Aşık Paşa, Burak Paşa, Yunus Emre zikre şayandırlar. Battal Gazi de Divanı ile meşhur bir Türk'tür. Malatya'da doğmuştur.


Musiki:

türkler musikiye ehemmiyet verirlerdi. türk musikisini Farabi ihya etti. Kendinden evvel musikiye dair yazılan eserleri okudu, gördüğü noksanları tamamladı. Kanunu Farabi icat etti. 

İbni Sina da musiki ile iştigal etti. Musikiye dair eserler yazdı. Bu suretle Türk musikisi ilerledi ve halk arasında yayıldı. Türkler yola çıktıkları zaman musiki aletlerini de beraber götürürlerdi.


Ziraat:

Selçuklularda ziraat ileriydi. Horasan ile Maveraünnehir havalisi gayet mahsuldardı. Türkler bundan istifade etmesini bilmişlerdir. Anadolu'da da ziraatı inkişaf ettirmişlerdir.

Horasan'ın altın, gümüş, civa madenleri de meşhurdu. Memleketin mamuriyeti ve halkın serveti ziyade idi.



Anadolu, Suriye ve Irak'ta Türkler:

Biliyoruz ki Anadolu'nun ilk ahalisi Etiler denilen Hata Türkleridir.

Irak'ın da ilk sakinleri Sümer ve Akat namları ile yad olunan Türkler idi.

Gerek Etiler gerek sümerler Suriye'yi asırlarca müddet işgalleri ve idareleri altında bulundurmuşlardır.

Elamlar da Suriye ve Filistin'de hükümran olmuşlardır.

Selçuklular devrinde ve bundan evvel de yüz binlerce Türk kütleler halinde Anadolu'ya , Irak'a ve Suriye'ye geçip yerleşmişlerdir.

Irak ve Suriye'de evvel ve sonra yerleşmiş olan Türkler oralarda din ve Araplık tesiri altında kalarak Araplaşmış bulunuyorlar.

Bu tesirler olmasa idi bugün oraları baştan aşağı Türk olurdu.

Görülüyor ki din, milliyetçilik yerine ümmetçiliğe koyduğu için buna muvaffak olunamamıştır. 

Çünkü Müslümanlık Arap'ın malı sayılmış, Arap'a hürmeti mucip olmuştur.

Türk'te milliyet duygusunu silmiştir. Bunun neticesi olarak Irak ve Suriye'dekiler Türk olmadıktan başka oralarda yerleşmiş olan milyonlarca Türk Araplaşmış , gitmiştir.



Şeyh ve Dervişler:

Selçuklular devrinde mühim bir hadise kayda değer. Bu hadise Orta Asya'dan her tarafa olduğu gibi Anadolu'ya da şeyh ve dervişlerin akın etmesidir. Bunlar Anadolu'nun her tarafına dağıldılar. Her yerde tekkeler yaptılar. Tasavvufa ve Acem edebiyatına revaç verdiler. Şeyhler, dervişs namı altında etraflarında mühim kuvvetler teşkil ettiler. Devletin siyasetine karıştılar.

Padişahları, devlet adamlarını tekkelerine intisap ettirdiler. Birere derviş haline getirdiler. bundan devlet siyaseti çok zarar gördü. Zarar yalnız siyaset sahasında kalmadı. Milli, harsi ve ictimai mühim fenalıklar oldu. Millete tembellik, dünyaya lakaytlık gibi muzır zihniyetler aşılandı. Milletin cehaletine ve birçok felaketlere mühim amil oldular. Bu fenalıklar Osmanlı Devleti zamanında devam etti.

Ancak Cumhuriyet devrinde ortadan kaldırılabildi. Fakat millete aşıladıkları muzır akide ve zihniyet fenalığının hala teessüf olunacak tezahürlerine tesadüf olunmaktadır.



Selçukluların Hizmeti:

Selçuklular Asya'da Arap nüfuzunu kırdılar. Yerine Türk hakimiyetini koydular.

Anadolu'yu Bizans imparatorlarından istirdat ettiler.

Etiler'den sonra İskender, Romalılar, Bizanslılar devirlerinde unutulmaya başlayan Türklüğü ve Türkçeyi Anadolu'da ihya ettiler.



Mustafa Kemal Atatürk



Atatürk Kol.Kls.Nu.:24; Dosya Nu.:781;Fihrist Nu.:2-10
Atatürk Kol.Kls.Nu.:11; Dosya Nu.:233;Fihrist Nu.:1-5
Atatürk Kol.Kls.Nu.:24; Dosya Nu.:781;Fihrist Nu.:11-16
Atatürk Kol.Kls.Nu.:11; Dosya Nu.:233;Fihrist Nu.:6

TÜRK TARİHİ YAZILARI - MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
Hazırlayanlar:Dr.Öğr.Alb.Ahmet Tetik- Arş.Uzm.Ayşe Seven- Arş.Uzm.Melike Gürler
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları,2008



_____________