Translate

yılmaz özdil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yılmaz özdil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2016 Cumartesi

23 NİSAN






23 Nisan törenleri “şehitler var” diye iptal öyle mi?


Diyarbakır'ın Sur'da Şehit düşen bomba imha uzmanı Haydar Çetin'in oğlu Eymen...
Şırnak Cizre'de yaralanan ve tedavi gördüğü GATA'da Şehit olan Ahmet Atilla Güneş'in oğlu Doğan...
Van'da Şehit düşen polis memuru Önder Ertaş'ın kızı Erva...
Tunceli'de Şehit düşen Binbaşı Yavuz Sonat Güzel'in kızı Sude... 
Hakkari Dağlıca'da Şehit düşen Astsubay Üstçavuş Turgay Topsakaloğlu’nun kızı Beren Balım ile oğlu Emir Kayra...
Diyarbakır'da Şehit düşen Osman Bal'ın kızı Özge ile oğlu Süleyman...
Hakkari Şemdinli'de Şehit düşen Özel Harekat Başkomiser Ahmet Çamur'un kızları Ayşe Begüm, Zeynep Ala ve Elif Tuğçe...









Kurtuluş Savaşı’nda sayısız şehit çocuğu öksüz ve yetim kalmıştı. Bu kutsal emanetlere sahip çıkabilmek için, bizzat Mustafa Kemal’in himayesinde 1921’de Ankara Himaye-i Etfal Cemiyeti kuruldu.

23 Nisan henüz “hakimiyeti milliye” bayramıydı. Çocuk bayramı değildi.

23 Nisan 1923’te TBMM’de yapılan Hakimiyeti Milliye Bayramı töreninde, Mustafa Kemal’in isteğiyle, Himaye-i Etfal Cemiyeti Başkanı’na protokolde yer verildi.

Bir sene sonra, 23 Nisan 1924 törenlerinde Himaye-i Etfal Cemiyeti’ni Mustafa Kemal’in eşi Latife hanım temsil etti.

23 Nisanlar cemiyetin tanıtımı için fırsat olarak değerlendiriliyordu. Mesela… Gelir elde etmek için rozet satılıyordu, 23 Nisan törenlerine katılan herkes bu rozetleri takıyordu. gazeteler teşvik edici yayınlar yapıyordu, her rozet, bir şehit çocuğuna destek manasına geliyordu.

23 Nisanlar, Himaye-i Etfal’le özdeşleşmişti. 23 Nisan denilince şehit çocukları, şehit çocukları denilince 23 Nisan akla geliyordu.

Milliyet gazetesi 23 Nisan 1926’da “Çocuk Bayramı” manşeti attı. Alt başlığında “bugün istiklal günü, vatanın kimsesiz çocuklarına yardım edelim” deniliyordu. Bağış patlaması oldu. Cemiyet, yardım kutuları koydu, para atmak için kuyruk oluştu. Ankara’nın lokantacı, kahveci, otomobilci esnafı 23 Nisan hasılatlarını Himaye-i Etfal’e verdi.

23 Nisan 1927… Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin yayınladığı bildiri gazetelerin manşetlerindeydi: “Büyük Gazimiz, çocuklarımızın 23 Nisan bayramını daha sevinçli geçirmelerine vesile olacak büyük bir jestte bulunmuşlardır. Mustafa Kemal Paşa, otomobillerinden birini, törenlerde çocuklara tahsis etmiş, Cumhurbaşkanlığı bandosunun çocuk bayramı için görev yapmasını sağlamıştır. Çocuklarımız ne kadar övünse ve sevinse yeridir.”

Himaye-i Etfal aynı zamanda şu çağrıyı yapıyordu: “Yaşınızı, memuriyetinizi, işinizi bir tarafa bırakarak, bugün çocuklarınızı şevk ve muhabbetle eğlendiriniz, çocuk şenliklerine katılınız. Bu saadetli günü yavrunuzu bağrınıza basarak bahtiyarlıkla geçirirken, sizin müşfik yardımlarınızı bekleyen, memleketin anasız, babasız yavrularını unutmayınız.”

Mustafa Kemal o sene Himaye-i Eftal balosuna katıldı. Ankara Evkaf Oteli’ndeki baloda, 10 bin lira yardım toplandı.

23 Nisan 1928, artık tamamen “Hakimiyeti Milliye ve Çocuk Bayramı” adıyla kutlanıyordu.

23 Nisan 1929, sadece bir günlük bayramla bırakılmadı, Mustafa Kemal’in talimatıyla yedi güne çıkarıldı, “çocuk haftası” ilan edildi. Etkinlikler çığ gibi büyümüş, tüm yurda yayılmıştı. Himaye-i Etfal’in bu organizasyonu tek başına yapabilmesi artık mümkün değildi. Balolar, konferanslar, anne eğitimleri, müsamereler, yarışmalar, şenlikler içeren kapsamlı kutlamaların organizasyonu, dönemin en büyük sivil toplum kuruluşu Türk Ocakları’na verildi.

(Çocuk Haftası’nın ilk sürprizi şuydu… Türk Ocakları’nın yönetimi 23 Nisan’da çocuklara bırakılacaktı. Bugünkü koltuk geleneği böyle icat edildi.)

Himaye-i Etfal, sadece üç kuruşluk rozet satarak başladığı macerada… Yedi sene gibi çok kısa sürede 300 binden fazla şehit çocuğuna ulaşmayı başarmıştı. 1929 itibariyle, 300 binden fazla yetime düzenli olarak kitap, elbise, çamaşır, oyuncak, süt, yemek ve şeker dağıtır hale gelmişti.

Himaye-i Etfal sayesinde herkes gücü ölçüsünde amca, teyze, dayı, hala olmuş, şehit çocuklarının elinden tutmuştu. Mustafa Kemal vizyonuyla “dünyanın en büyük ailesi” kurulmuştu.

Yani?

Yanisi şu…
23 Nisan törenlerini “şehitler var” gerekçesiyle iptal etmek, sadece Atatürk alerjisi değildir, aynı zamanda cehaletin daniskasıdır.

23 Nisan Çocuk Bayramı’nın varlık sebebi, bizatihi şehit çocuklarıdır.

23 Nisan, kendi çocuğumuzu şefkatle bağrımıza basarken, şehit çocuklarını unutmayalım günüdür. 23 Nisan, bizim çocuklarımızın saçının teline zarar gelmesin diye, kendi canını hiçe sayan kahramanları unutmayalım günüdür.

23 Nisan, bu milletin şehitlerine ve çocuklarına borcudur.

23 Nisan törenlerini, güya hassasiyet göstererek “şehitler var” diye iptal etmek… Sadece Atatürk alerjisi değildir. Şehitlere dair hassasiyetten haberlerinin bile olmadığının kanıtıdır.

Ekstra hazin tarafı…

Şehit çocuklarını himaye etmek için kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti, 1935’te Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüştü. Ve bugün maalesef, Ensar Vakfı’nı himaye eden aile bakanına bağlı… Hakikaten utanç vericidir.

Yılmaz Özdil
15 Nisan 2016,sözcü






Resmi verilerine göre, Türkiye'de 15 bin 424 şehit çocuğu bulunuyor...(Ekim 2015)




"Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, son 15 yılda ihraç kararı verilen dosyalardan yüzde 41'inin cinsel suçları kapsadığını söyledi. Son 15 yılda MEB'de 641 kişi cinsel suçlar nedeniyle ihraç edildi."...basın



Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye’nin 2015 yılı sonu itibariyle 78 milyon 741 bin olan nüfusunun 22 milyon 871 binini, Birleşmiş Milletler tanımına göre “0-17″ yaş grubunu içeren çocuklar oluşturdu. Böylece, ilk yaygın genel nüfus sayımlarının yapıldığı yıllardan 1935′te toplam nüfusun yüzde 45′ini oluşturan çocukların payı, 2015 yılında toplam nüfusun yüzde 29′una geriledi... (Nisan 2016 Yeniçağ)

Çocukların üçte biri yüksek yoksulluk yaşıyor.













“Bir gün bu yaptıkları haksızlığın karşılığını ödeyecekler.”



“23 NİSAN BAYRAMININ VARLIK SEBEBİ ŞEHİT ÇOCUKLARI”

Çığ, 23 Nisan’ın bayram olarak kutlanmasındaki amacı şöyle anlattı:

“Bu bayram, 1914′de başlayan Cihan savaşı içinde özellikle Çanakkale savaşında ve Kurtuluş Savaşı’nda vatanımızı savunmak için kanlarını veren yüzlerce şehidimizin çocuklarını korumak, onlara “ Devlet olarak babalarınız yerine sizleri koruyacak bizler varız” demekti. Evet bayramın amacı, bu babasız çocukları “size yardım ediyoruz”, diye incitmemek için bu yardımın bir bayram havasına sokulmasıydı.

Bu yardımı yine O büyük insan, Atatürk akıl etmişti. O’nun çocuklara karşı ayrı bir ilgisi ve sevgisi vardı. Tarihte ilk kez bir Devlet Başkanı olarak çocuklara, “Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler her biriniz geleceğin bir gülü, bir yıldızı, ikbalisiniz. Ülkemizi asıl ışığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar değerli, önemli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışını! Sizlerden çok şeyler bekliyoruz, kızlarım, çocuklarım”diyerek seslenmiş, onları insan yerine koymuş, onlara yurttaşlık hakkı kazandırmıştır. O zamana kadar çocuklar adam yerine konulmuyordu ki.

İlk olarak 1921 yılında Şehit Çocuklarını Koruma Derneği ( Himaye-i Etfal Cemiyeti) kurulmuştu. 23 Nisan 1923 de de, İlk Cumhuriyet devrinin Büyük Millet Meclisinin açılması, Hakimiyeti Milliye bayramı olarak kutlanıyordu. Bu törende bu şehit çocuklarını korumaya alan Himaye-i Etfal Derneği’ni, herkesin tanıması için Başkanını da protokole davet etmişti Atatürk. Devlette para yoktu bunlar için ayrılacak. Bir tür rozet çıkardılar, onu satmaya başladılar. Böylece büyük bir yardım kampanyası başladı, halk elinden gelen yardımı yapmaya çalışıyordu, 1923-1929 yılları arasında yalnız halkın yardımlarıyla 300 binden fazla şehit çocuğu korumaya alınabilmişti.”

1929 yılında Atatürk, 23 Nisan şenliğinin bir hafta boyunca çocuk bayramı olarak sürmesini önerdi. Bu günlerde balolar, müsamereler, çeşitli şenlikler yapıldı. Bu şenlikleri organize eden Türk Ocağı’nda ilk kez çocuklara bu ocağın idaresindeki kişilerin işlerini yapma hakkı veriliyordu. O zaman başlayan bu gelenek, bir gün için çocuklara devlet başkanlarının yerine oturup onların görevlerini üstlenmek olarak sürdü.

“BUGÜNÜN ŞEHİTLERİ İSE DEVLETİ İDARE EDENLERİN KURBANI”

Muazzez İlmiye Çığ, devleti idare edenlerin çözüm süreci olarak tanımladığı 3 yılda yaşananlara tepki göstererek şunları söyledi:

” Son aylarda o kadar çok gözü yaşlı şehit çocuğumuz oldu ki… Devlet Başkanlarından, bunlara nasıl bir yardım yapılacağı, onların nasıl korunacağı hakkında tek bir söz duymadık. .. Üstelik bu şehitlerin döktüğü kanlar, devleti idare edenlerin çözüm süreci olarak tanımladığı 3 yılda, hemen hemen bütün güney doğu illerimiz, ilçelerimiz terör örgütüne bırakılarak, oraları nereden ne geleceği bilinemeyen bir düşman cephesine döndürdükten sonra, askerimizi ve güvenlik güçlerimizi üstlerine saldılar. Bu şehitler ne yazık ki, vatan savunması için değil, devleti idare edenlerin kurbanı oldular.


“ŞEHİT ÇOCUKLARINI DÜŞÜNECEK ÖNLERİNDE BİR ATATÜRK YOK Kİ”

23 Nisan’ın yurt dışındaki güzel yankılarına da değinen Çığ, AKP hükümetine yönelik sert eleştirilerine şöyle devam etti:

İşin ilginç yanı bizim ülkede yapılması yasaklanan bu çocuk bayramını, Prof. Yılmaz Büyükerşen’in Halk Arena’sında açıkladığına göre; Almanya Frankfurt kentinde belediye başkanı, Türk ve Alman çocuklarıyla kutlamış. Ayrıca Kanada Toronto kenti 23 Nisan gününü Dünya Çocukları Günü olarak ilan etmiş. AKP hükümeti de bu günden yararlanarak Güney Doğu’da haksız yere kanlarını döken şehitlerimizin çocuklarını bir araya toplayarak, onlara hediyeler vererek biraz olsun şenlenmelerini sağlayabilirdi. Ama onu düşünecek önlerinde bir Atatürk yok ki…


“SÜRDÜKLERİ SALTANATI ATATÜRK’E BORÇLULAR”

Ünlü Sümerolog, Atatürk’ü ve milli bayramlarını gölgelemeye çalışanlara yönelik 23 Nisan dersini şöyle tamamladı:

“Bütün yaşamlarını ve sürdükleri saltanatı Atatürk’e borçlu olduklarını bildikleri halde, halka onu unutturmak için Çocuk Bayramını, Gençlik Bayramını, Cumhuriyet Bayramını, Zafer Bayramını ve en son da onun ölüm gününü kaldırmak için ellerinden geleni yapanlar, bir gün bu yaptıkları haksızlığın karşılığını kuşkusuz ödeyeceklerdir.”

Ayla Özdemir, 
19 Nisan 2016, sözcü





ÇOCUKLARIMIZ GELECEĞİMİZDİR...










23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ
KUTLU OLSUN
SB.








1 Mart 2016 Salı

BORDO








Ihlara vadisinin kenarında, başı dumanlı Hasan dağının kıyısında, Aksaray’da dünyaya geldi, 1988 yılında, Güzelyurt kasabasında.


1924’teki mübadele sırasında bugünkü Makedonya topraklarından göçen Türkler yerleştirilmişti oralara... O nedenle sarışındır hep Güzelyurt’un insanı, tıpkı Mustafa Kemal gibi... Enes de öyleydi.


Kendini bildi bileli subay olmak istiyordu. Sınava girdi, kazandı, Işıklar Askeri Lisesi’nin yolunu tuttu. Ailesine çok düşkündü. Çocuk yaşta hasret zordu ama, hayalini gerçekleştirdiği için çok mutluydu. 2007’de diplomasını alırken, mezuniyet yıllığına şunları yazdı:


“Beni yetiştiren ve bu kutsal yuvaya yollayan biricik anneme ve babama, mülakat sınavından önceki gece yüzüm yara olmasın diye gece boyunca başımda sinek avlayan dedeme, her türlü desteğini benden esirgemeyen anneanneme, yengelerime, dayılarıma, kardeşime ve yeğenlerime sonsuz şükran ve minnet duygularımı belirtmek istiyorum. Sizler çölde bulduğum çiçeklersiniz, bu çiçeklerin yaşaması için gerekirse kanımla sularım.”


19 yaşındaki delikanlının yüreği buydu. Sevdikleri için canını ortaya koymaktan çekinmeyen bir karakterdi.


Harp Okulu’na devam etti, üst seviyede başarıyla mezun oldu.


Hayata gülümseyerek bakardı. Herhangi bir zaman, herhangi bir konuda dargın, kırgın, üzgün veya umutsuz olduğunu hatırlayan yok. Sadece gözleri değil, sesi bile gülümserdi, daima neşeliydi.


Rock müzik severdi. Metallica’nın Duman’ın hayranıydı. Ama, Neşet Ertaş’ın Zeki Müren’in ve Zülfü Livaneli’nin yeri ayrıydı, rakının dibine vururlarken, kadeh kaldırırlarken illa onları dinlerdi.


Triatloncuydu. Üç branşın birarada yapıldığı, 1.5 kilometre yüzülen, 40 kilometre bisiklete binilen, 10 kilometre koşulan, mukavemet sporu... Yorulmak bilmezdi. Komando kurslarının dayanılmaz eğitimlerinde soluk alma güçlüğü yaşanırken, karda-yağmurda herkesin burnundan kan gelirken, bizimki şarkı söylerdi.


Elit birliğe seçildi, bordo bereli oldu. Yurtdışına kursa gitti. Elbette nerelerde görev yaptığını yazamam ama, Kıbrıs’ta Kuzey Irak’ta bulundu.


Kıbrıs’tayken Eljanna’yla tanıştı. Hollandalıydı. İki kız arkadaş tatile gelmişlerdi. Hani ilk görüşte aşk derler ya... Bizimki öyle oldu, adeta çarpıldı. Arkadaşlarına heyecanla anlatırken “sarı saçları çölden, mavi gözleri denizlerden çalıntı” diye tarif ediyordu. Gel gör ki, Eljanna’nın pek niyeti yoktu. Malum, Türk erkeklerinin tatil çapkınlıkları pek meşhurdu, Enes’in ilgisini de öyle zannetti, yüz vermedi, ülkesine döndü. Bizimki peşini bırakmadı. Allem etti kallem etti, mektup yazdı, internetten yazdı, telefon etti, sevimli sevimli fotoğraflarından gönderdi, çiçek gönderdi, şiir miir, bağladı... Atladı Hollanda’ya gitti. Eljanna Türkiye’ye geldi. Üç yıl böyle sürdü. Aşkları iyice alevlendi, ayrı yaşamaları artık mümkün değildi, evlilik kararı aldılar. Eljanna memleketini bıraktı, Türkiye’ye, Enes’in en sevdiği şehire, İzmir’e yerleşti. Enes bu taşınma sırasında güneydoğuda görevdeydi, gelemedi. Ankara’da yaşayan anne-babası İzmir’e geldi, müstakbel gelinlerinin taşınmasına, evi temizlemesine, eşyalarını yerleştirmesine yardımcı oldular. Düğün için, bu yaza niyet vardı.


Ve... Açılım ihanetinin kaçınılmaz neticesi olarak, şehir savaşı başladı. Enes, Cizre’deydi. Teröristlerin sözde karargahına 20 metre mesafede bir binaya konuşlanmışlardı. Aniden, hedef binadan “bixi” tabir edilen makineli tüfek kusmaya başladı. Enes’in bulunduğu odanın duvarları delik deşik oldu, tesadüfen vurulmadı. Gereken cevap verilip, hedef yokedildikten sonra, çıktı geldi arkadaşlarının yanına, sigara yaktı, her zaman olduğu gibi gülümsüyordu. “Dokuz candan sekizi gitti, tek canla counter strike oynuyorum” dedi.


Counter strike, teröristlerle mücadele edilen bilgisayar oyununun ismiydi. Henüz bir dakika önce ölümden dönmüştü ama, hâlâ espri yapıyor, can pazarını bilgisayar oyununa benzetiyordu. Korku denilen kavram, bu kahramanın yaradılışında yoktu.


Mermi yememişti ama, yüzüne, sol elmacık kemiğinin üzerine cam parçası saplanmıştı, gözü kılpayı kurtulmuştu. Bu çatışma nedeniyle “yara beratı, gazilik listesi” hazırlandı. Listede Enes de vardı. Duyar duymaz koştu komutanlarının yanına, ismini listeden sildirdi. “Asla kabul edemem, bu sıyrık için gazilerimizin suratına nasıl bakarım” dedi. Hakkı olan yaralanma iznini bile reddetti.


Cizre temizlendi.
Sur’a geçti.


Altı katlı bir binada keskin nişancı iki terörist vardı. Binanın konumu çok önemliydi. Dört sokağın kesiştiği köşe başındaydı, o bina alınmadan, o sokaklara girilemiyor, komşu binalara müdahale edilemiyordu. Tank atışı yapıldı. İki terörist öldürüldü. Bina ağır hasar almıştı. Ancak... O dört sokakta pozisyon alan teröristleri hareketsiz bırakabilmek için, o binaya mutlaka girmek, o binayı mutlaka elde tutmak gerekiyordu.


Enes’in başında bulunduğu tim, arka tarafına açılan delikten binaya girdi. 12 kişiydiler. Katlara dağılmaya başladılar.


O sırada... Çaprazdaki binadan roket fırlatıldı. Kolonlardan birine denk geldi. Tank atışıyla ayakta durmaya mecali kalmayan bina, kulakları sağır eden bir çatırtıyla çöktü. Mahalleyi toz bulutu kapladı.


Enes üsteğmen ve 11 bordo bereli astsubayımız, enkaz altında kaldı. Dokuzu kendi imkanlarıyla çıkmayı başardı. İki astsubayımız şehit olmuştu. Maalesef yazarken bile çaresizliği iliklerime kadar hissediyorum... Sol kolu beton blokların arasına sıkışan Enes kendinde değildi, ağır yaralıydı ama, nabzı atıyordu. Yaşıyordu.


Ne sağ kurtulan astsubaylarımız oradan çıkabildi, ne de Enes çıkarılabildi. Çünkü, binayı indiren roketin hemen peşinden, yoğun ateş açılmıştı. Binanın hakim olduğu dört sokaktan, mermi yağıyordu. Kafayı çıkarabilmek mümkün değildi. Zaten binaya yaklaşmak da yeterli değildi. Enes’i oradan alabilmek için, vinç gerekiyordu.


Tıbbi yardım bile mümkün değildi. AFAD ekipleri, canlarını hiçe sayıp öne atıldılar ama, nafile... Hareket eden her şeye saldırılıyordu. Hava karardı, defalarca denendi, olmadı, belli ki teröristlerin gece görüş dürbünleri vardı, zifiri karanlıkta bile ateş kesilmedi.


Üç gün sürdü!


Bana göre, filmi çekilmesi gereken üç gündür.


O daracık köşebaşında üç gün çatışıldı. Enes’i kurtarabilmek için, dört şehit daha verdik orada, iki özel harekat polisi, bir uzman çavuş, bir uzman onbaşı... Nihayet mahalle temizlendi.


Maalesef...
Enes için çok geçti.


Dedim ya, kolu sıkışmıştı. Her taraftan ateş edilen o labirent gibi sokaklardan vinç getirilmesi, hiç kolay olmadı. Mahallenin temizlenmesine rağmen, şehitlerimiz bir gece daha orada kaldı.


Bir bina, dört gün, yedi şehit... Yılışık televizyonlarımızın ruhsuz ana haber bültenlerinde, lütfedilip, 30 saniye filan yerverildi.


Enes’in naaşını Diyarbakır’da üç kişi yıkadı. İmam, dayısı ve bordo bereli devre arkadaşı üsteğmen.


Devre arkadaşı, Enes’in kulağına eğildi, “seninle beraber okuduk, beraber eğitim aldık, omuz omuza görev yaptık, ömrümün sonuna kadar hep yanımda olacaksın kardeşim” dedi, sonra da sırasıyla, alnından, ellerinden, ayaklarından öptü. Yıkadılar... Abdestini aldırdılar. Enes her zamanki gibi gülümsüyordu. Her zamanki gibi huzurlu, her zamanki gibi muzip muzip bakıyordu sanki... Kuruladılar bedenini... Yüzünü sildiler. Gözünden yaş geldi. Bir daha kuruladılar, gene yaş geldi, bir daha kuruladılar, gene... Devre arkadaşı darmadağın oldu, kendini daha fazla tutamadı, onun da gözyaşları boşaldı. İmam, hıçkırarak ağlayan üsteğmenin omzuna elini koydu, merak etme dedi, gözü arkada kaldı sanma sakın, cennetlik alametidir bu, için rahat olsun, bırak gözündeki yaş kalsın, arkadaşınız size cennetin kapısını araladı... Bitirdiler yıkamayı... Devre arkadaşı tekrar eğildi Enes’in kulağına, bekle bizi kardeşim dedi, tekrar sırasıyla alnından, ellerinden, ayaklarından öptü. Kucakladı. Tabuta yerleştirdi.


Enes’i son görev için Ankara’ya getirdiler.
Kocatepe Camisi’ne.




Her şehit cenazesinde yaşanan protokol kepazeliği, Enes’in cenazesinde de yaşandı.


Ahmet Kiziroğlu geldi, 500 tane korumayla... Çünkü malum, Enes gibilerini Cizre’ye Silopi’ye Sur’a gönderen Ahmet Kiziroğlu gibiler, 500 tane koruma olmadan camiye bile gidemiyordu. Asrın liderimiz zahmet edip gelmedi, gelseydi, 500 kesmez, 1500 korumayla gelirdi. Bakanlar, parti genel başkanları, milletvekilleri geldi, 500’er korumalarıyla, şoförleriyle, yalaka danışmanlarıyla... Hepsinin çocuğu ya asker kaçağı, ya bedelli... Kameralara poz verdiler, üzülüyormuş gibi yaptılar.


Enes’in halası avluya giremedi iyi mi... Hem yer kalmamıştı, hem de caminin etrafı binlerce polis tarafından sarılmıştı, kadıncağızı ittirip kaktırdılar, avluya sokmadılar. Neyse ki, Enes’in devre arkadaşlarının haberi oldu, boğuşa boğuşa halayı avluya getirebildiler.


Daha hazini... Kocatepe camisinde Enes’ten başka iki cenaze daha vardı. Biri, çöken binada şehit olan astsubaylarımızdan Doğukan Tazegül’dü. Diğeri ise, Ankaralı bir vatandaşımızdı. Ne oldu biliyor musunuz? O rahmetli vatandaşımızın ailesi, avluya giremedi! Babalarının tabutu başında cenaze namazını kılamadılar! Ağlaya ağlaya, dışarda, sokakta cenaze namazı kıldılar. Siyasiler gittikten sonra, avlu boşaldıktan sonra girip, babalarının tabutunu omuzlayabildiler. Gazeteciler de siyasilerle birlikte gittiği için, bu ailenin dramına sadece Enes’in devre arkadaşları şahit olabildi.


27 yıllık kısacık ömrüne, destansı kahramanlıklar ve ölümsüz bir aşk sığdırmayı başaran Enes... Cebeci mezarlığına getirildi.


Babacığı dik durmaya gayret ediyordu ama, yüreğinin yangını sesine yansıyordu, “sarı saçlı yiğidim, sarı sakallı yiğidim” diye haykırıyordu.


O yiğide toprak atılırken... Duyguları tıpkı o çöken binanın enkazı gibi yerlebir olmuş bir genç kız, Eljanna... Uğruna memleketini terkettiği adamın ardından gözyaşlarıyla mırıldanıyordu.


“Bu bir veda değil sevgilim, bu bir teşekkür... Hayatıma girdiğin için, beni mutlu ettiğin için, teşekkür... Beni sevdiğin için ve sevgimi kabul ettiğin için, teşekkür... Sonsuza dek saklayacağım hatıralarımız için, teşekkür... Şu an, çok iyi bir yerde olduğundan eminim. Tanrı seninle, biliyorum. Meleğim ol, daima yanımda kal ve beni koru... Ölüm kazanamayacak. Aşkımız kazanacak. Seni çok sevdim, seni çok seviyorum Enes... Bekle beni.”



Yılmaz Özdil 
Sözcü / 01.03.2016





:(




27 Aralık 2014 Cumartesi

Yazın bi kenara...






Çocuk cehennemi

Bakan çocuklarının yatak odalarından kasaların fışkırdığı, paraların sıfırladığı gün… Konya’da henüz nüfusa kaydedilmemiş bir bebek, camları kırık, naylon örtülü, tek odalı kerpiç evde, donarak can verdi. Ayaz bebek 40 günlüktü.



Asrın lideriyiz, stratejik derinliğiz filan diye ortalıkta gezinen arkadaşlar, o kadar hazırlıksız, o kadar dünyadan bi haberdi ki… Musul konsolosluğundan kelle kesenler tarafından kaçırıldığında, Ela bebek 1 yaşındaydı.



Ankara’nın hataları yüzünden Reyhanlı havaya uçtu. 52 canımız gitti. Fatmanur’un sadece kolu bulunabildi. Elleri kınalıydı. Bileğinde bileziği vardı. Anca öyle teşhis edilebildi. Anneler Günü’ydü. Fatmanur 2 yaşındaydı.



Duble yollarla övünüyorlar, sağlık reformu yaptık falan diye atıp tutuyorlar. Van’ın Çeli mezrası beyaz örtüyle kaplanmıştı, Muharrem’in ateşi çıkmıştı, sayıklıyordu, hastaneye götürmek istediler, yollar kapalı, telefonla yardım çağırdılar, gelen olmadı, Muharrem öldü. Κarayolları, sağlık ekipleri, karakol hakkında suç duyurusunda bulunmak istediler. Kolay mı? “Otоpsi yapmamız lazım, cenazeyi getir” dediler. Babası, evladının cansız bedenini çuvala koydu, sırtladı, köye kadar 16 kilоmetre yürüdü. Muharrem 3 yaşındaydı.



Kuş gribi salgına dönüşmüştü, hala üstünü örtmeye çalışıyоrlardı, hayatını kaybeden çocuklara “kuş gribi değil, zatürree” raporu verilmişti. Kim vermişti bu skandal raporu? Ankara Refik Saydam Hıfzısıhha Entsitüsü Başkanı vermişti. Basın рeşine düştü. Aradılar taradılar, bu skandal raporu verdiği gün, hacca gittiği tespit edildi. Mekke’de beş yıldızlı Ümmül Kurra otelinde kalıyordu. Gazeteсiler ısrarla telefon ediyor, başkan bey telefona çıkmıyor, eşi açıyor, “bizi rahat bırakın, buraya ibadetimizi yaрmaya geldik” deyip, kapatıyordu. Zatürree diye toprağa verilenlerden biri, Şahide’ydi, 4 yaşındaydı.



Güneşli, pırıl pırıl bir İstanbul günüydü, kız çocuğu o sabah pek neşeliydi, annesiyle el ele tutuşmuş, hоplaya zıplaya yürüyordu, adımını attı, yok oldu… Evet, aniden yok oldu. Çünkü, karton bisküvi kutusunu ezmişler, düzleştirmişler, rögar kaрağı olmayan kanalizasyon çukurunun üstüne örtmüşlerdi. Basan, içine düşüyordu. Mahmutbey’den düştü, kanalizasyonda sürüklendi, cesedini dört kilometre ötede, teee Ataköy’de yüzeye çıkan derede buldular. Yandaş-taşerоn müteahhit faciasıydı. Senelik 15 milyar dоlar bütçesi olan, rögar kapağı olmayan, bir de vicdanı olmayan şehrin kurbanı olmuştu. Dilara 5 yaşındaydı.



İstanbul’da anaokulu öğrencisiydi, tuvalete gitti, elini yıkamaya çalışırken, lavabo yerinden söküldü, üstüne düşerken kırıldı, boğazını kesti. Oracıkta can verdi. Tuvaletler taşerona yaptırılmıştı, lavabo iki vidayla tutturulmuştu, taşıyıcı destek yoktu, nasıl olsa devlet okulu diye kakalanmıştı. Denetimsizliğe, ihmalkarlığa, sorumsuzluğa şah damarından yakalanan Efe, henüz 6 yaşındaydı.



Mardin’in Bilge köyünde “törerizm” yaşandı. Herifin biri, namus adı altında kalaşnikofla taradı, 6’sı çoсuk, 16’sı kadın, 44 kişiyi katletti. Bu ilkel ülkede doğmaktan başka suçu olmayan çocuklardan biri Yasemin’di, 7 yaşındaydı.



Van’da deprem olmuştu, üç ay geçmişti, hala çadırda kalıyorlardı. Annesi dışardayken, ablası sobaya odun atmak istedi, kıvılcım sıçradı, çadır bi anda alev topuna döndü. Bahar uyuyordu, Mikail uyumuyordu ama kaçamadı. İki küçük kardeşini kurtarmaya çalışırken, onlarla birlikte can veren İsmail, 8 yaşındaydı.



2013 senesinde 59 çocuk işçi, çeşitli iş kazalarında hayatını kaybetti. Kimisi pres makinesine sıkıştı, kimisi elektriğe kapıldı, kimisi kaynak yaparken tutuştu. Νazar’ın babası işsizdi, mecburen eline bir bez parçası alıyor, kırmızı ışıklarda otomobil camı silerek, evine üç beş kuruş götürmeye çalışıyordu. Kontrolden çıkan tır’ın tekerlekleri altında ezilerek son nefesini verdi. Nazar 9 yaşındaydı.



Soma’da…
432 çocuk yetim kaldı.
Yaş ortalamaları 10’du.



Konya’nın Balcılar beldesinde kaçak Kuran kursu yurdunda gaz sızıntısından patlama oldu. 17’si kız çocuğu, biri kadın hoca, 18 insanımız can verdi. Ne milli eğitimin izni vardı, ne diyanetin izni vardı, ne deprem raporu vardı, ne itfaiye raporu vardı, ne denetleyen vardı, ne hesap soran vardı… Takdiri ilahi deyip geçtiler. Beyza, Rukiye, Teslime, Hatice, Zehra, Huriye, Ümmünur 11 yaşındaydı.



Siirt Pervari’de 13 yaşında anne оlan çocuk gelin, 14 yaşında av tüfeğiyle canına kıydı. İsmi Kader’di. Evlendirildiğinde 12 yaşındaydı.



Kız çocuğunu, babası yaşındaki, dedesi yaşındaki heriflere satıyоrlardı. Para karşılığında 26 erkeğin koynuna sokmuşlardı. Aralarında subay vardı, astsubay vardı, öğretmen vardı, muhtar vardı, kaymakamlık memuru vardı, zabıta vardı, banka veznedarı vardı, esnaf vardı, korucu vardı. Yargılandılar. Çоcuk suçlu bulundu… Mahkemeden resmen “kızın rızası vardı, isteseydi karşı kоyabilirdi” kararı çıktı. Devlet tarafından ırzına geçilen kız, 13 yaşındaydı.



Sigarayı yasakladığını zanneden Türkiye’de uyuşturucu kullanımı, ilkokul seviyesine indi. En son geçen ay, İstanbul Ağaçlı Rehabilitasyon Merkezi’nde bir çocuk bonzai’den öldü, 14 yaşındaydı.



Babalar Günü’ydü. Εkmek almak için evinden çıktı, polis tarafından bibergazı kapsülüyle kafasından vuruldu. Komaya girdi. 269 gün direndi. 16 kilоya düştü. Vebali en ağır 16 kiloydu. Ömrünün son beş gününde, epilepsi krizi geçirdi, kalbi durdu, makineye bağlandı, akciğerinde delik oluştu, beyin fonksiyonları çalışamaz hale geldi, kaybettik. Κaşı kara, gözü kara, o yiğit çocuk 15 yaşındaydı.



Devrim şehidi Kubilay’ı anma töreninde konuştu, vay efendim padişahımız efendimize laf söyledi dediler, оkulunu bastılar, mahkemeye götürüp, tutukladılar. Hapse tıkılan lise öğrencisi Mehmet Emin, 16 yaşında.



Çocuklarımıza “bayram” armağan eden Mustafa Kemal vizyonunu… Çocuklarımız için “kabus”a çevirdiler.



O nedenle, çocuklar direniyor.
Bakın, AKP iktidara geldiğinde, Ali İsmail Korkmaz 8 yaşındaydı, Mehmet Ayvalıtaş 10 yaşındaydı, Abdullah Cömert 11 yaşındaydı, Ahmet Αtakan 11 yaşındaydı, Ethem Sarısülük tıpkı Μehmet Εmin gibi 16 yaşındaydı.

Özgürlük bayrağı elden ele taşınıyor.



Yazın bi kenara.
Büyükler kıçından kоrkuyоr ama…
Çocuklar götürecek bunları.



Yılmaz Özdil
Sözcü 26 Aralık 2014























"- Bir şey mi yapacaksın Kemal?

- Evet Paşam, bir şey yapacağım.

- Allah muvaffak etsin.

- Mutlaka muvaffak olacağız."



MAYIS 1919