Translate

ulusalcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulusalcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2015 Pazartesi

İkiyüz Yıldır Neden Bocalıyoruz?







"Batı tarihçiliği iki tür benciliğin hala etkisi altındadır : 
Biri Hıristiyan bencilliği (Christocentrism) , 
diğeri ırk bencilliği ( Ethocentrism). 
Batı tarihçiliğindeki bu iki bencilliğin en iyi göstergesi "Türk"tür. Tüm nesnellik ölçüleri, 
konu "Türk"e gelince hemen ortadan kalkar ve Hıristiyan kültürüyle Avrupa ırkçılığı her yandan sırıtmaya başlar. 
"Türk"ten ağzı burnu çarpılmadan söz eden Batı tarihçisine rastlamak güçtür. 
Hiçbir Batılı okuyucu da bunların önyargılarında; nesnelliğe, bilime aykırı bir şey görmez. 
Onlar için bunlar, evrensel gerçeklerdir. "Türk", Batı tarihçiliğinin bilim efendiliği ölçülerinin dışında kalan bir şeydir. 
Batılı tarihçi bu konuda istediği gibi konuşabilir."
 Prof.Niyazi Berkes 
(Vural Savaş'ın "Aşk, Şiir ve Müziğin Coşkusuyla" kitabından)




____________




Onyedinci yüzyılda Osmanlı toprak rejimi tamamıyla çökmüş, tarımsal üretim düşmüş, dış ticaret tamamıyla Batılı deniz ticaret şirketlerinin tekeli altına girmiş, ticaret muvazenesinin aleyhe dönüşü yüzünden memleket artık kesin olarak hammadde memleketi haline gelmiş, bu yüzden zaten on altıncı yüzyıl sonu dünya fiyat devriminden ve yarattığı mali buhrandan sonra sarsılmış olan Türk maliyesi altın ve gümüş varlığını oluk gibi dışarıya akıtmaya başlamış, bütün bunların tesiri ile devlet, esnaf ve köylü ekonomik anlamda büyük darbeler yemiş bir haldedir. Böyle olduğu halde, topluma yeni bir şekil vermek için, Batı'da yeni ekonomik görüşlerin ve siyasetlerin doğduğu bu devirde Türkiye'de bu konuda şümullü hiçbir fikir doğmamıştır. Tarih kaynaklarında sadece akla gelen bazı tedbirlerden başka bir şeye rastlanmaz.


Mustafa III zamanında olduğu gibi, bazı sıkı tedbirlerle maliyenin düzeltildiği oluyordu. Ama ekonomik olmayan usullerle başarılan bu Hazine ahvalini düzeltme başarıları, sık sık girişilen Rusya savaşları uğruna yok edilir, memleket ve Hazine eskisinden harap hale gelirdi. (1)


Selim III zamanında ilk defa olarak güdülen "şahsi teşebbüs yolu ile ekonomik kalkınma" tedbirleri de başka sebeplerle iflas etti. Mahmut II zamanında yapılan reformlardan sonra ancak 1840 yıllarında devlet eli ile bir ekonomik kalkınma siyaseti düşünüldü. Gerek tarım, gerek endüstri alanında devlet eli ile teşebbüslere geçildi. Fakat, ileride dokunacağımız nedenler yüzünden, her iki alandaki teşebbüsler de Türk toplumunda ve ekonomisinde temelli bir değişim yapamadan iflas etti. Bu iflas Türk ekonomisine çok pahalıya mal oldu. Özel ve kamu teşebbüsleri ile modern ekonomiye katılma çabalarının birinci "raund"u o zaman kaybedildi.


Demek ki eski müesseseleri ıslah etme, Batı'da başlayan yeni ve ekonomik ve teknolojik devrimi benimseme ve taklit etme hareketi şimdi sözü getireceğimiz birtakım köstekleyici etkenlerin tesirinden kurtulamıyordu. Bu köstekleyici engeller olmasaydı daha başlangıçtan birçok Batı dışı uluslardan önce bu hareketi başlatmış olan Türkiye'de başarılı doğru adımlar atılabilirdi. Yani başarısızlıklar, bunları gören o zamanki Batılıların sandığı gibi Türk'ün doğasal ekonomik kabiliyetsizliğinden değildi. Türkiye'den çok sonra aynı yola düşen mesela Japonya gibi Asyalı bir ulus, modern ekonomiyi benimseyip uygulamanın mümkün olduğunu göstermiştir.


Türkiye'de güdülmek istenen gelişmeyi çelmeleyen başlıca üç olay boyuna işin içine karıştı ve yukarıda söylediğimiz başarısızlıkları sonuçlandırdı. Bu üç olay bugüne kadar peşimizi bırakmamıştır; zamanımızda da gene onlarla karşılaşıyoruz; ve bizi asıl ilgilendiren de budur. 


YENİLEŞMEYE ENGEL OLAN KUVVETLER


Bunların birincisi, memleket içinde değişmeye karşı daima direnen ve savaşan gerici kuvvetlerdir. Bu gerici kuvvetler çok kere ilerici kuvvetlerden üstün  gelmiştir. İlerde tartışacağımız nedenlerle, ilerici kuvvetler köksüz, gerici kuvvetler ise toplumun dibine kadar kök salmış durumdadır. Bu kökler, ileride göreceğimiz gibi, hâlâ tamamıyla sökülmemiştir; bazıları hâlâ yerinde duruyor.


İkincisi, Batı'dan alınan fikirlerle kendini ıslah etme işine giriştiği zamanlar Türkiye'nin kendini daima Batı dünyasında olup giden çekişmelerin içinde bulması, bunlardan kaçınacağına onlara bulaştığı için Batı devletlerinin politik ve ekonomik peyki haline gelmesi, hiçbir programı sürekli olarak uygulayamamasıdır.


Üçüncüsü, reform teşebbüslerine hep bu çekişmelerin Türkiye'ye yönelmiş olduğu zamanlarda hazırlıksız olarak kalkışılması, bu yüzden, dış baskıların karışması ile yapılan işlerin halk kütlelerinin durumunu iyileştireceğine kötüleştirmesidir. Bu yüzden halk kütleleri arasında devrim veya reform teşebbüslerine karşı daima güvensizlik, hatta nefret yaratılmıştır. Bu durum birçok hallerde irtica hareketlerine, hatta geri tepici ayaklanmalara yol açmış; bu da gericilerin köklerini biraz daha derinlere salmalarına yaramıştır. Yani Türk evrimi kuşaktan kuşağa kangallaşan bir "fasit daire" (kısır döngü) içine girmiştir.


Daha başka bir deyimle, (a) Osmanlı İmparatorluğu'nun iç yapısından, (b) modernleşme hareketine girişildiği zamanların dünya politikasındaki şartlarından, (c) ıslahat veya reform işini yürüteceklerin yetersizliklerinden ileri gelen üç olay (yani gericilik, emperyalizm ve ekonomik yoksullaşma) Türk toplumsal değişimini ve evrimini daima baltalamış, onun ileriye doğru gelişme olmak yerine bir çökme ve devamlı gerileme olmasına sebep olmuştur. İleriye doğru değişmeyi engelleyen, bu yolda yapılmış çabaları faydalı olmak yerine tesirsiz, hatta bazan zararlı şekle sokan bu etkenleri, bugünün reform meselelerini daha iyi kavramak için, tarih açısından biraz daha yakından tanımağa çalışacağız. Çünkü bu engellerin üçü de hâlâ ortadan kalkmamıştır.


* * * 


Türkiye için "gelişmemiş toplum", "geri kalmış toplum" deyip geçerken üzerinde durmadığımız, fakat şimdi tartışılmasına sıra gelen bir noktaya dokunmak isterim. Ulusal Kurtuluş Savaşı ile kurulan Türkiye bugün anlaşılan ve son yıllar içinde hep bir ağızdan benimsediğimiz anlamda gelişmemiş bir toplum mudur? Onun, değişme ve gelişme halinde bir toplum olma imkânları kendi içinde, yapısında ve temelinde yok mudur?


İki yüz yıllık bocalamadan sonra, Kemalizmin açtığı yolda Türk ulusunun kısa zaman içinde ileri bir toplum haline gelme şansları, bugün kalkınma çabası içinde bulunan birçok uluslara nazaran fevkalade denecek derecede yüksektir. Burada vereceğimiz hükümler, başka ulusları aşağı ve kabileyetsiz görmek gibi bir düşünceden ileri gelmiyor. Her insan toplumunun kalkınmaya hem hakkı, hem kabiliyeti vardır. Bu, hiçbir üstün ulusun veya ırkın tekeli altında değildir. Söylemek istediğimiz şey, Türk ulusunun bazı elverişli tarihi şartlara malik olmakta talihli bir durumda olduğudur.


Türkiye 1924'ten itibaren, toplumsal kalkınma savaşına girdiği zaman (daha o zamandan arkasında uzun bir tecrübe devresi vardı), bugün geri kalmış birçok ulusların gıpta edeceği önemli avantajlara malikti. Bu avantajların ne olduğunu görmezsek, bazı Amerikalı kalkınma iktisatçılarının yaptığı gibi, Türkiye'yi Nijerya veya Tanganyika gibi toplumlar kategorisine sokmuş ve kalkınma ile ilgili önemli noktaları onlar gibi yanlış anlamış oluruz. Türkiye'nin bu saydığım memleketleri bırakın, Hindistan ve Pakistan gibi, talihsiz analizleri yüzünden halklarının yüksek kabiliyetleri ile mütenasip avantajları olmayan memleketlere nazaran bile talihli bir durumu vardı.


Her şeyden önce Türkiye'nin adeta mucize denecek şekilde, modern bir ulusal bütün olmak için gerekli asgari unsurları hazırdan elinde bulunuyordu. Bunların çoğu, bugün gelişmemiş memleket denen yerlerde yoktur. Türk toplumu korkunç dil, din, ırk, kast ayrılıklarına; prensler, racalar, nuvaplar, vs gibi imtiyazlı zümrelere; kabile, aşiret gibi bölünmelere uğramış bir yapı değildi. Bu açılardan Türk toplumu demokratik, laik ve modern bir ulus olmaya hazır bir halde idi. Daha önce anlattığımız ortaçağ nizamından kalma sakatlıklar toplumsal reformlarla düzeltilebilecek şeylerdir. Halbuki, geri kalmış toplumların çoğundaki parçalıklar insanın başını döndürecek, ümitlerini kıracak kadar büyük dertlerdir. (Mesela, Hindistan'ın sadece dil durumunun meselelerini düşünmeniz yeter).


Türkiye, birçok geri kalmış ulusların aksine sömürgelikten çıkmış, hata sömürgelilik halinin yarattığı bir toplum da değildi. Sömürge ulusları, özellikle Müslüman olanları, tabi oldukları sömürge idarelerinin tesiri altında birçok kötü geleneklere varis olmuşlardır. Bu kötü gelenekler yüzünden laik ve ulusal eğitim sistemleri bile yoktur. Daha garibini söyleyelim: Generalleri, hâkimleri, avukatları kendilerine yabancı ve hatta kendilerine düşman saydıkları memleketlerde tahsil görürler. Donanmaları veya orduları yabancı komutanlar elinde olanlar bile var. Türk halkı siyasi varlığını ve efendiliğini muhafaza etmiş bir ulustur. Daha dün diyeceğimiz zamanlara kadar birçok ulusları, hem de ulusluklarına dokunmadan, idare etmek sanatında pişmiş bir ulustur. Bunu, övünmek ve şovenizm için değil, sırf bir gerçek ve bir olay olarak bilmek ve hatırlamak gerektir.


Türk toplumun aydınları daha imparatorluk dağılmadan önce hem ulusal şuur, hem çağdaş uygarlık şuurunu kazanmış kimselerdi. Halkının bütünü, siyasi devlet birimini ulusal ve çağdaş anlamda olmasa da tabii bir olay olarak benimsemişlerdir. Mesela Hindistan ikiye bölünüp bundan Müslüman bir devlet çıkınca bu memleketin halkını bırakın, aydınları bile ulusal ve laik devlet kavramını kabullenememişlerdir. Bu devletin genel ve ulusal bir dili olmadığından resmi dil olarak kimsenin bilmediği Arapçayı almak isteyenler olmuş; buna bile karar veremediklerinden İngilizcesiz bu devlet işlemez, çeşitli bölgeleri arasındaki halk birbirini anlamaz olmuştur. İdeal hâlâ Hazret-i Ömer devletidir. Şu bizim politikacılarımızın bir türlü anlayamadığı Atatürk devrimleri Asya ve Afrika'nın geri kalmış uluslarının bugün bile varamadığı merhaleye Türkiye'nin şöyle böyle yarım yüzyıl önce varmış olduğunun bir ifadesidir. Bu devrimler sayesinde, modern Türkiye'nin politik bağımsızlığı gerçekleştiği zaman, Türkiye'nin bugünkü geri kalmış birçok ulusun karşılaştığı çok ciddi meselelerle uğraşmak derdine düşmemek gibi tarihi bir talihliliği vardı.


Türkiye'nin hatırı sayılır bir devrim ve kalkınma geleneği de vardı. Ve bu Batı uygarlığına yegâne kavuşmuş Batı dışı bir toplum olan Japon toplumunun değişim tarihinden öncesine kadar gider. Türkiye üstün bir uygarlıkla karşılaşmış olmanın verdiği dersler altında yoğrula yoğrula, modern uygarlığın fırını içinde pişe pişe çağdaş uygarlığın gerçekliklerini ve zorunluluklarını tanımıştır. Atatürk devrimleri, bütün bu deneylerin mahsulüdür. O, Atatürk'ün sulh siyaseti ile bütün imparatorluk iddialarını bırakmış, emperyalist iddialı devletlerin kavgalarının dışına çekilmiş; Birinci Cihan Savaşı'ndan sonraki sulh devresinden faydalanma ve kendi ekonomik kalkınmasını başlatma uyanıklığını da göstermişti. Bu sulh devresinde uygarlık ve teknik devriminin bazı önemli metotlarını da bulmuş, uygulamaya başlamıştı. Gerek ekonomi, gerek eğitim alanlarında Kemalist Türkiye'nin kendi deneyleri ile bulduğu şeyleri hâlâ bugün bile bulamamış uluslar çoğunluktadır. Türkiye'nin bu deneyleri hakkında Batı'da, özellikle iktisatçılar arasında, esaslı bilgiler olmadığı halde son zamanlarda bazı Amerikalı iktisatçılar bile kalkınma meseleleri bakımından bunun belli belirsiz farkına varmağa başlamışlardır.  Mesela, evvelce sözünü ettiğimiz Uluslararası Kalkınma Bankası'nın uzman heyetinin Türkiye ekonomisi hakkında hazırladığı ve kitap halinde yayınlanan raporunu tenkit eden iki önemli Amerikalı iktisatçı (Kindleberger ve Spengler) bu raporu tenkit ederken birbirinden habersiz olarak ikisi de şöyle bir hükme vardılar:


"Türkiye eğer 1950-52 sıralarında bu uzmanlara hak verdirir gibi gözüken kalkınma alâmetleri göstermişse bunu, dış yardım veya özel teşebbüs ve yabancı sermaye yatırımından ziyade Atatürk devrimlerinin ve devletçilik siyasetinin hazırladığı temelde aramak lazımdır. Bütün bu elverişli şartlar üstünde, nihayet, Türkiye'nin Atatürk gibi büyük bir öndere, Batı devlet adamlarından kuşak kuşak ilerilerde bir büyük adama malik olmak gibi eşsiz bir talihliliği vardı. Bağımsız Türk ulusu ve devleti Sir Ebubekir veya imam bilmem ne gibi garip unvanlı zatlarla değil, böyle bir adamla kurulmuştur. Geri kalmış toplumların hiçbiri, henüz daha bu çapta bir kurucuya kavuşmamıştır."


Türkiye'nin tarihsel şartlarının sağladığı, onu sonradan çıkma, yeniden yapılma bir toplum değil, kökleri geçmişte bulunan bir ulusal varlık yapan olumlu avantajlar bunlar. Geçmişe ve temele ait bu yanlardan başka, bugünkü durumda Türkiye'nin gelişme halinde çağdaş bir toplum olmasına elverişli şartlar var mıdır? Türkiye'ye özellikle dışarıdan bakıldığı zaman, dünya ulusları arasında onun kendini özgü bir durumu göze çarpar. Bugün toplumlar, gittikçe ulus birimleri haline gelmekle beraber, çeşitli açılardan gruplaşmalar gösterirler. Bir kısmı belirli uygarlıklara mensuptur. (Batı uygarlığı ulusları gibi); bir kısmı ideolojik kümelenmelere mensupturlar (kapitalist veya sosyalist gruplar gibi); bir kısmı ekonomik kümeler teşkil ederler (Ortak Pazar veya İngiliz uluslar kümesi gibi); kültür, din veya dil kümeleri teşkil edenler var (Müslüman toplumlar veya Arap kavimleri gibi). 


Türkiye bu çeşit kümelenmelerin yalnız başına hiçbirine mensup olmayan tek başına, adeta yalnız bir toplumdur. Her biriyle az buçuk yaklaştığı bir şeyler varsa da hiçbir açıdan tüm şuna veya buna mensup değildir. Bugünkü Türkiye ne bir Müslüman devleti, ne bir Batı ulusudur; ne Hıristiyanlık camiasına, ne sosyalist veya kapitalist Batı ulusları camiasına mensuptur. Ne Asyalıdır, ne Avrupalı. Gerçi Türkiye'nin bütün tarihi boyunca ekonomik ve siyasi münasebetleri Doğu ile olmaktan ziyade. Batı ile olmuştur. Osmanlı tarihinin üstün eğilimi Doğu'ya doğru olmaktan çok Batı'ya doğrudur. Fakat kültürce Doğulu kalış, Türkiye'yi Batı dünyasının bir parçası olmaktan alıkoymuştur. Son yarım yüzyılda kuvvetlenen Batılılaşma hareketi yüzünden Batı Avrupa ile olan münasebetlerin ekonomik ve politik unsurları artmışsa da bu hep tek yanlı ve daima aleyhe işler şekilde olmuş; geleneği olmayan, Türk halkına çok pahalıya mal olan ıstıraplı ve şüpheli bir münasebet şeklinde kalmıştır. 


Avrupa Türkiye'yi hiçbir zaman kendinden bir parça saymamıştır. Bizim aramızda bunun aksine bir sanı varsa da buna bizden başka kimse inanmamaktadır. Askeri ve siyasi düşüncelerle Batı, Türkiye'yi Avrupalı sayar gibi gözüktüğü hallerde bile bu, büyük karşılıklar ödemek şartıyla mümkün olmuştur. Bazı Avrupalı memleketler Türkiye'nin NATO'ya kabulüne başlangıçta açıkça itiraz etmişlerdir. Türkiye'nin coğrafyadaki gerçek yeri Yakın ve Ortadoğu denen yerdir; fakat oradaki kendine benzer komşularının hiçbiri ile tam anlamı ile ekonomik, politik ve kültürel birliği yoktur. Bir kısmı ile ciddi ihtilaf halindedir.


Demek ki Türkiye bugün iç dokusu ile kuvvetli bir ulus olmanın bütün unsurlarına malik olduğu halde, yakın ve uzak çevresi ile olan ekonomik, politik ve kültürel münasebetleri bakımından tam bir yalnızlık içindedir. Türk aydını, bugünkü Türkiye'nin bu bakımlardan olan durumunu ve yönünü anlamak, aydınlamak, belirlemek zorundadır. İç yönlerdeki karışıklığın yaratılmasında bu dış yönsüzlük halinin büyük tesiri vardır. Türkiye, bugün bütün dünyada serbestçe düşünülen, tartışılan ekonomik ve politik ideoloji ve doktrinlerle meselelerinin çözümünü aramak sorusu ile karşılaştığı halde, hâlâ Batıcılık, İslamcılık, Turancılık, Osmanlıcılık gibi yönsüzlük yani tarihsel şaşkınlık ifadesi olan manasızlıkların baskısı altındadır. Bunların politik alanda bocalamalar yaratmasına fırsat verilmesi, karşılaşılan tehlikelerin en büyüklerinden biridir.


Fakat bu içinden çıkılamayacak bir iş değildir. Bunun çözümü yani bu kadar yıllık bocalamalara bir son verilmesi, kısaca iç ve dış yönün bulunması imkânsız değildir. Türk ulusunun yönünü bulması ne hayali ve soyut fikirlerle, ne emperyalist ihtiraslarla, ne kişi çıkarları ile, ne de diplomat pazarlıkları ile değil, Türk toplumunun ulusal iyiliğinin gerekleri ölçü olarak alınmakla mümkündür. Asyalı veya Müslüman olarak fakir ve geri olmaktansa; Avrupa'nın borçlusu veya Amerika'nın fahri vilayeti olmaktansa, kendi kendimizin efendisi olmak yeğdir, ama bunun gerektirdiği bağımsızlık yolunda yılmadan yürümek şartıyla.


Çizdiğimiz bu özel durumun, aleyhte gözüken yanlarına rağmen, özlenen amaç halamından lehe olan yanları vardır. Bunların en önemlisi Türkiye'nin ekonomik ve siyasi emperyalist çıkar ve çalışmaların hedefi olmayacak bir memleket haline gelmiş olmasıdır. Bunu gerçekleştirmede olduğu kadar, bunun anlamlarını kavramada en başta gelen adam Atatürk olmuştur. Bu anlayıştan ötürü o, Türkiye'nin her anlamda en zayıf olduğu bir zamanda cesur ve korkusuz bir dış siyaset uygulamıştır. Öyle bir korkusuz dış siyaset ki cesur olduğu ölçüde dost ve emniyet kazanan bir siyaset olmuştur. Onun devrinde Türkiye hiçbir kudretli devlete dayanamadığı halde, hiçbir kudretli devletten de bir sataşma görmemiştir. Son on beş yıl içinde ise bunun ikisi de olmuştur. 


Bu, Türkiye'nin büyük devletler çatışmasında veya emperyalist çıkar yarışında hedef olmak gibi bir hali olmasından değil, Atatürk diplomasisinin eski Osmanlı devri "dragoman"larını andıran diplomatlar elinde tersine çevrilmesinden ileri gelmiştir. Kemalist Türkiye'nin en büyük başarısı kimseden ne alacağı, kimseye ne vereceği olmayan bir memleket haline gelmesi ve bunun böyle olduğunu tanıtması olmuştur. Halbuki bu dragoman tipli diplomatlar, Türkiye için eski Osmanlı devletinin "tamamiyeti mülkiyesi düvel-i muazzama tarafından garanti edilmedikçe devlet yaşayamaz" diplomasisini ihya etmişler; başlangıçta bu fikirde olmayan yabancı devletlere bunu adeta zorla kabul ettirmişler; Birleşmiş Milletler'de yıllarca "kahve döğücülere" " hık " demekten başka ses çıkarmamışlar; hiçbir önemli dünya meselesi hakkında Türkiye'nin sesini duyurmamışlar, hemen hemen bütün milletlerin güvensizliğini davet etmişlerdir.


EKONOMİK BAĞIMSIZLIĞIN VE KALKINMANIN TEMELLERİ


Bağımsız olmak zorunda olan bir toplum için yukarıda saydığımız bulunmaz bir mazhariyet olan yanlardan
başka, Türkiye'nin aynı derecede önemli bir avantajı daha vardır. Birçok memleketlerden farklı olarak Türkiye, kendine yeter bir ekonomik birim halini, kalkınmasını kendi tabiat ve insan kaynakları ile harekete getirmesini çok geniş ölçüde sağlayabilecek bir memlekettir. Bu kaynaklar muazzam ölçülerde olmamakla beraber, mutedil, çeşitli ve birbirini tutacak, destekleyecek şekildedir.


Bir defa Türkiye; İngiltere, Japonya, Yunanistan, Lübnan gibi tabii kaynaklarca mahdut olduğundan refahının ekonomik temelini kuvvetli bir dış ticaretten sağlama zorunda olan bir memleket değildir. İkincisi, Türkiye petrol, pamuk, kauçuk gibi dünya piyasalarına tabi ve daima kudretli sermayelerin tamah hedefi olan maddelerden birine ekonomisini dayandırma zorunda olan bir memleket değildir. Bu gibi ülkelerin zayıf ve geri olanları özellikle petrolü olanlar, bir bakıma büyük avantajlara malikseler de hem bağımsızlıklarını, hem kalkınmalarını güçleştiren durumlar yaratması yüzünden daha çeşitli ekonomilerle kendilerini emniyete almak zorundadırlar. Bu durum bizde kendiliğinden vardır. Son on beş yıldır yabancı sermaye çekmek için çok tavizler verildiği halde, bu sermayenin fazla itibar göstermemesi bundandır. Aksi halde, bu tavizlerle Türkiye tam bir sömürge haline gelebilirdi.


Üçüncüsü, kendi tabiat ve insan kaynaklan ile Türkiye, dengeli bir iç ekonomi düzeni kurabilecek durumdadır. Bunu da ilk ve en iyi kavrayan Atatürk olmuştur ve devletçilik siyasetini başlatabilmek bundan ötürü mümkün olmuştur. Bu, Türkiye'nin Amerika ve Rusya gibi kendi kendine yeter olabileceği demek değildir; fakat, İsviçre gibi ufacık bir memleketin, Japonya gibi dar ve tabii kaynaklarca adeta fakir bir memleketin üstün seviyede bir refah sağlayabilmesi sağlam bir ekonomik temel kurmada önemli amilin büyüklük değil, idare, bilgi ve emek olduğunu gösterir.


Dördüncüsü, Türkiye tabiat kaynaklarını nüfus ve insan gücünü planlı kullanma yolu ile kalkınmasının tabii ve içten takılmış motoru haline koyabilecek bir memlekettir. Dışarıdan motor aramaya ihtiyacı yoktur Devletçiliğin, evvelce gördüğümüz gibi, dar şekilde uygulanışı bile bunun mümkün olduğunu göstermiştir. Bir felaket haline gelebilecek nüfus artışını, tersine, bir saadet haline getirecek şekilde kullanılması bu şekilde mümkündür.


Bu şartlar altında Türkiye'nin tek zayıf tarafı, kalkınması için gerekli teçhizat ve bilgi sermayesini dışardan sağlamaya hâlâ muhtaç durumda bulunmasıdır. Bu, ithalat-ihracat dengesizliğini tehlikesiz durumda tutmayı gerektiren ve bunun için gerek sanayi, gerek tarım ekonomisini planlamayı daha da zaruri yapan bir durumdur. Japonya, Rusya, Amerika, Almanya gibi sanayi uygarlığına sonradan girmiş memleketlerde bile başlangıçta böyle olmuştur. Bunun, bugün bizim için daha da zaruri bir hale gelmesinin diğer bir sebebi ekonomice bağlı olduğumuz Batı Avrupa'nın bugün görülmedik bir yükselme safhasına girmiş olmasıdır. Daha şimdiden işçi gündelikleri Amerika'daki seviyeye gelmiş ve hatta geçmektedir. Çağdaş uygarlığı şimdiye kadar çok pahalıya satın almış olan Türkiye için, ekonomice ona bağlı kaldığı sürece, bu durum daha sıkı davranmayı gerektirecek bir tehlikedir. O uygarlığın eserlerinin gittikçe pahalılaşması bizim verebileceğimizin gittikçe ucuzlaması demektir. Ortak Pazar'a girmek heveslerini bu açıdan değerlendirmeliyiz.


Dış dünya ile münasebetlerin bu özellikleri iç ekonomik ve siyasi münasebetlerin özelliklerini belirleyecek noktalardır. Her iki anlamda bunun gerektirdiği şey, Atatürk'ün anladığı anlamdaki "milli siyaset"tir. Cart curtçuluk milliyetçiliği olmayan bu ulusal siyaseti Atatürk şu çok veciz sözlerle anlatır:

"Bizim aydın ve uygulanır gördüğümüz siyasi meslek ulusal siyasettir. Ulusal siyaset dediğim zaman kastettiğim anlam şudur: (a) ulusal sınırlarımızın içinde, (b) her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak, (c) ulus ve ülkenin gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak, (d) gelişigüzel büyük emeller peşinde ulusa oyalamamak ve zararlandırmamak, (e) uygarlık dünyasından uygarlıklı ve insanca muamele, karşılıklı dostluk beklemek."






Son on yedi yıllık iç ve dış siyaset, Atatürk'ün anladığı anlamdaki bu ulusal siyaset değil, hemen her noktada ona zıt olan bir siyaset olmuştur. Yeni bir ulusal siyasete dönülebilmesi, ulusal ekonomik siyasetin yürümesini tıkayan, bu incelemede tartıştığımız engellerin ortadan kaldırılması ile mümkün olacaktır. Atatürk devrimleri ile doğru yoluna girmiş olan Türk evrimini baltalayan, ekonomik kalkınma tedbirlerinin toplum üzerine etkisiz kalmasına sebep olan, etkisi olduğu zaman da bu etkinin toplumu modernleştirme amacını gerçekleştirmeyen bir etkisi olmasına sebep olan kuvvetlerin neler olduğunu tarihsel incelememiz yeteri kadar göstermiştir. Bunların yarattığı tıkanıkların nerelerde olduğu, bunların nasıl giderileceği bu tarihsel tartışmada beliriyorsa da bunların derinliğine incelenişi böyle bir incelemenin değil, aktüel davaların tartışılması çevresine girer.


Bu tarihsel inceleme bize göstermiştir ki Türkiye'nin bugün gelişmemiş toplumların karşılaştığı problemlerin aynı olan problemlerle karşılaşması, onun tarihinin zorunladığı bir şey değildir. Bu durum onun, gelişen bir toplum olmadaki çok kuvvetli imkânları ile telif edilir bir şey değildir. Türkiye, iki yüz yıllık çabalardan sonra yolunu bulmuş, gelişme haline gelmiş, çağdaş bir toplum olma yoluna çoktan girmiştir. Onun bu durumdan gelişmemiş toplumların durumuna düşürülmesi, bu incelemenin ikinci kesiminde anlattığımız geriletici kuvvetlerin eseridir.


Bu kadar elverişli şartlar içinde Türkiye'nin, ekonomik kalkınma, toplumsal değişme, çağdaş uygarlığa uyma işlerini başaramamış olmasını izah için, bu kuvvetlerin ötesinde sebep aramamıza lüzum yoktur. İlk yüz yıllık bocalama hikâyesindeki gözlemlerimiz; yersiz bir bedbinliğin değil, Türk toplumunun taşıdığı büyük imkânların dar kafalı çıkarcıların elinde öldürülmüş olması karşısında Türk aydınının aciz kalışının verdiği acının eseridir.




200 Yıldır Neden Bocalıyoruz II
Prof.Dr.Niyazi Berkes (1908-1988)
ilk baskı 1997

Niyazi Berkes, 1940’lı yıllarda Türkiye’de kaynatılan “cadı kazanı” sırasında ırkçı turancı saldırılara hedef olmuş, Behice Boran (1910-1987) ve Pertev Naili Boratav (1907-1998) ile birlikte Ankara Üniversitesi’nde yürütülen tasfiye sonucunda kürsüsü elinden alınmış bilim adamlarımızdan (sosyolog) biridir. ("Unutulan Yıllar" arka kapak)
Ayrıca Emre Kongar 'dan "Niyazi Berkes'ten Çağdaşlaşma Kavramı" makale için





(1) Batılı devletler, özellikle Fransa bu savaşları tahrik ederler, fakat ittifaka yanaşmazlardı. Rusya 'ya karşı bize Batı 'dan teknik yardım ve uzman gelmesi on sekizinci yüzyılda başlar. Batı devletleri teknik subay, harita ve istihkâm uzmanları gönderirler; fakat bunlar Türkiye 'nin müdafaası işlerinden ziyade kendi devletlerinin çıkarlarına yarayacak işlerle uğraşırlardı. Mesela, Boğazlar ve Süveyş gibi önemli yerlerin mesahalarını, haritalarını, resimlerini yaparlar, kendi hükümetlerine sunarlardı. Bunu mazur göstermek için, Türklerin cahil ve bunlardan anlamaz olduğu fikrini yayarlardı. Bu uzmanların o zaman en meşhuru olan Baron de Tott, Türkler hakkında mübalağalı uydurmalarla dolu bir kitap yazmış; bu kitap birçok Avrupa dillerine çevrilmişti. Avrupa, yarım yüzyıl Türkleri bu kitapta edindiği fikirlerle tanımıştır. Vaktinin birçoğunu çapkınlık peşinde geçiren bu zat, sözde teknik yardım uzmanı, aslında bir Fransız askeri müfettişi idi; asıl ödevi Fransa 'nın Yakın Şark 'a ve Mısır 'a hâkim olması şartlarını hazırlamaktı. Mısır beyleri ile yaptığı gizli müzakereleri hükümet haber almış, Cezayirli Gazi Hasan Paşa 'nın pençesinden yakasını zor kurtarmıştı.




__________________________
__________________________



26 Eylül 2015 Cumartesi

JOHN DEWEY’DEN ATATÜRK’E ÖĞRENCİ ANDI VE YURTTAŞLIK







Yer Amerika; yıl 1892; Amerikalılar, Avrupa’dan Amerika’ ya göçü başlatan Christoph Columbus’u (Kristof Kolomb) kıtaya ayak bastığı günün 400’üncü Yıldönümü’nü dev etkinliklerle kutlamaya hazırlanıyor. Bir yandan Chicago’da “World’s Columbian Exposition” adı ile 400’üncü Yıl’a adanmış dünyanın en büyüğü olacak fuar merkezinin yapımı sürdürülürken; öte yandan, ABD Ulusal Eğitim Birliği, 400’üncü Yıl onuruna tüm devlet okullarında gerçekleştirilecek çok büyük bir etkinlik düzenlemek üzere, toplantı üzerine toplantı yapıyor.


32 yıl sonra 1924’te Atatürk’ün çağrısıyla Türkiye’ye gelip incelemeler yapacak ve verdiği raporla Türk eğitimine katkıda bulunacak olan dünyaca ünlü Amerikalı düşünür eğitimci John Dewey de 1892’de bu kurulun üyesi ve 400’üncü Yıl’ın okullarda nasıl kutlanacağının tartışıldığı toplantılarda, yoldaşı Francis Bellamy ile birlikte çalışıyor.([i]) Bellamy, Dewey’le birlikte katıldığı bu toplantılarda; 400’üncü Yıl onuruna okullarda öğrencilere “Amerikan Ulusçuluğu”yla “ulus bilinci” aşılanmasını öneriyor. ([ii])


O sırada “Bütün Devlet Okullarına Bayrak” kampanyası yürütmekte olan Bellamy, 400’üncü Yıl onuruna bütün okullarda yapılacak bayrak töreninde topluca söylenmek üzere bir “Bağlılık Andı” (Pledge of Allegiance) yazıyor. Bayrağa, cumhuriyete, ulusa bağlılık içeren bu andın sözlerini, Boston’da, yöneticisi olduğu “Youth’s Companion” dergisinin 8 Eylül 1892 günlü sayısında yayımlıyor. Ayrıca tek sayfa halinde özel baskı yapılarak Amerika’daki bütün devlet okullarına gönderilen bu andın Türkçesi yaklaşık olarak şöyle:


Herkes için ‘adalet’ ve ‘özgürlük’le ‘bölünmez tek ulus’a dayanan ‘cumhuriyet’e ve ‘bayrağım’a bağlı olacağıma and içerim. ([iii])


O günlerde adı “Cumhuriyet’in Büyük Ordusu” olan Amerikan Ordusu da 400’üncü Yıl'ı Chicago’da, yapımı sürmekte olan dev dünya fuarı alanında, 12 Ekim günü tüm askeri birliklerin ve öğrencilerin katılacağı büyük bir törenle kutlayacağını duyuruyor. ([iv])

Bellamy’nin yazdığı ant, ilk kez Amerikan Ordusu’nun 12 Ekim’de gerçekleştirdiği bu törende onbinlerce öğrenci tarafından topluca okunuyor. ([v])


Ardından ABD Başkanı bir genelge yayımlayarak, Columbus’un Amerika’ya ayak bastığı günün 400’üncü Yıldönümü’nün bütün resmi okullarda 21 Ekim 1892 günü kutlanacağını; Bellamy’nin yazdığı andın, o gün ülke çapında bütün devlet okullarında yapılacak resmi törenlerde, topluca okunacağını duyuruyor. ([vi])


Nitekim 21 Ekim 1892 günü, tüm devlet okullarında bütün öğrenciler, törene katılan ana babalarıyla birlikte, yüzleri göndere çekilmekte olan bayrağa dönük olarak, hep bir ağızdan: “Herkes için özgürlük ve adalet ile bölünmez tek ulusa dayanan cumhuriyete ve bayrağıma bağlı olacağıma and içerim!” diye haykırıyor. 


İşte bu ant, süreç içinde yapılan bir kaç değişiklikle ([vii]) 121 (YÜZYİRMİBİR) yıldır Amerika’da anaokullarından üniversitelere varıncaya dek bütün resmi okullarda, bayrak törenlerinde topluca okunmakta. 


Bu “Öğrenci Andı” süreç içerisinde çıkartılan yasalarla okul sınırlarını aşarak, yaşamın her alanına yayılmış; yalnızca okullarda değil, bütün kurum ve kuruluşlarda, bayrak törenlerinde, ABD Bayrak Yasası’nda tanımlandığı üzere, sağ el kalp üzerine konularak topluca söyleniyor. ABD Başkanları, Senato oturumlarına ABD bayrağına dönüp sağ eli kalp üzerine koyarak bu antla başlıyor.


Dahası, antta geçen “bölünmez tek ulus” sözü, Amerika’da benzin istasyonlarından billboardlara ve tişörtlere varıncaya dek yaşamın her alanına yayılmış durumda.



Gelelim Türkiye’ye...
Ülkemizde öğrenci andı uygulaması, 1933 yılında, Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey’in “Türk’üm, doğruyum...” diye başlayan andı 23 Nisan Bayramı töreninde duyurmasıyla başlamış olmakla birlikte; Türkiye’deki öğrenci andı uygulamasının, Amerikan öğrenci andıyla ilginç bir bağlantısı var.


1892 yılında Bellamy’nin yazdığı andın Amerika’daki bütün resmi okullarda okutulmasına karar veren kurulda bulunan John Dewey; Osmanlı’nın son döneminde Türk eğitimcilerin dikkatini çekmiş. Mustafa Rahmi Bey, Atatürk’ün 1921 Maarif Kongresi’nde ve diğer konuşmalarında ortaya koyduğu eğitim politikasını 1923 yıl› başlarında inceleme konusu yapmış; ve bu çalışmasında onun eğitimle ilgili görüşlerinin Asya Türk tarihine uzanan köklerini ortaya çıkardığı gibi; pek çok yabancı eğitimciyle de karşılaştırarak, bunlardan John Dewey’in görüşleriyle örtüştüğünü alıntılarla göstermiş. ([viii])


Bunun üzerine kitaplarından ikisi 1923 yılında Türkçe’ye çevrilen ([ix]) Dewey, Türkiye’ye davet edilmiş 1924’te gelip Atatürk’le görüşen Dewey’in ([x]) yaptığı incelemeler sonucu sunduğu rapor ([xi]) Atatürk tarafından dikkate incelenmiş. Milli Eğitim Bakanları, Dewey’in 1924 raporunda yer alan önerilerden, Atatürk’ün 1921 Maarif Kongresi’nde dile getirdiği eğitim politikasıyla örtüşenleri gerçekleştirmek üzere, var güçleriyle çalışmışlar.


Dewey, 1924’te ABD’ye döndükten sonra, Türkiye’yle ilgili bir kaç makale yayımlamış. “The New Republican”da yayımlanan bir yazısında özetle; nasıl çeşitli ırk ve dinlerden bireyler Amerika’da tek bir potada kaynaşarak “Amerikan Ulusu”nu oluşturuyorsa; Türkiye’de yaşayan çeşitli ırk ve dinlerden bireylerin de “azınlık ayrımcılığı” yapmayı bırakıp çoğunlukla kaynaşarak tek bir “Türk Ulusu” oluşturması gerektiği görüşünü savunmuş. ([xii])


Bütün bu belge ve bilgilerin ışığında, sonuç olarak diyebiliriz ki: Türkiye’deki “Öğrenci Andı”nın sözleri Reşit Galip Bey’indir; ancak, herkes için ‘adalet’ ve ‘özgürlük’le ‘bölünmez tek ulus’a dayanan ‘cumhuriyet’e ve bayrağa bağlılığı, okutulan derslere ek olarak “öğrenci andı”yla pekiştirmek düşüncesi; Atatürk döneminde eğitim düzenimize katkıda bulunan John Dewey’in, Amerika’yı Amerika yapan “bölünmez tek ulus”çu eğitim anlayışının bir yansımasıdır.


Amerika’da “demokrasi” olarak görülen “bölünmez tek ulus” kavramının ve okullardan taşıp yaşamın her alanına yayılan “öğrenci andı”nın, Türkiye’de “ırkçı-faşizm” sayılarak dışlandığını görüyoruz.


Bakalım daha neler göreceğiz...



Cengiz Özakıncı
Bütün Dünya,Kasım 2013 / PDF
Not: Yazıya ait kaynakça bilgilerine internet sitemizden ulaşabilirsiniz










30 Mayıs 2015 Cumartesi

TÜRKİYE’NİN BAĞIMSIZLIĞI NASIL YOK EDİLDİ?



1) ASKERÎ TEHDİT
2) KÜLTÜR EMPERYALİZMİ
3) İŞBİRLİKÇİ BULMA
4) POLİTİKA DAYATMA
5) ULUSLARARASI ANTLAŞMALAR
6) YARDIM


Askerî tehdit… kültürel yayılma… işbirlikçiler: Emperyalist ülkeler askerî tehdide başvuruyor. Hedef ülkenin insanlarını kültürel etki altına alıyor. Sızmayı ve amacını kolaylaştırmak için o ülkede işbirlikçiler buluyor. Politika dayatma… anlaşmalar ve yardım: İşbirlikçiler sayesinde kendi lehlerine olan politikaların uygulanmasını sağlıyorlar. Bütün bu yaptıklarını anlaşmalar ve bir takım yardımlarla destekliyorlar.

Hedef, ülkenin doğal kaynakları ve pazarları: Peki, neden giriyorlar bunca “zahmet”e? Ülkenin ekonomik kaynaklarını ve pazarlarını ele geçirmek için!  Buna giden yol da, o ülkede hükümet kararlarının kendi lehlerine, başka bir deyişle dış –ve onlarla ortak çalışan iç- odakların lehine alınması gerekiyor. Özetle, ülkenin bağımsız olmaktan çıkması gerekiyor. Meclise, hükümete ve yargıya kararları istedikleri şekilde aldırmaya başladıkları an,  ülkenin tam bağımsızlığı yara almaya başlıyor. Süreç devam ettikçe, ülkenin bağımsızlığı zayıflıyor, aşınıyor, sonunda tamamen yok oluyor.

İşte Türkiye’de Atatürk’ten sonra yaşanan, esas itibariyle budur.

Verilen ödünler her iktidar döneminde, her yıl birbirine eklene eklene sonunda bugünkü emir kulu, boynu eğik, bütün kaynakları iç ve dış düşmanların talanına açılmış, büyük güçlere tam anlamıyla bağımlı bir Türkiye yaratılmış oluyor.


Prof.Dr.Cihan Dura



* * *


Özetle 1923-1938 Türkiyesi’nde, Atatürk zamanında ne yapılmışsa hepsi yıkıldı, ters yüz edildi:

• Bağımsızlığımızın yitirilmesine karşı yükselebilecek sesler susturuldu.

• ABD ile başka antlaşmalar, ikili antlaşmalar yapıldı. Bunlarla siyasal ve ekonomik bağımsızlığımız törpülendi, giderek yok edildi.

• Türkiye ABD için bir hammadde deposu ve pazar haline getirilmeye başladı.

• Millî eğitimimiz ulusal olmaktan çıkarıldı, ona Amerikan çıkarlarına uygun bir yapı kazandırıldı. Atatürk Devrimleri’nin birinci güvencesi olan Köy Enstitüleri kapatıldı. Yerine imam-hatip okulları açılmaya başladı.

• Ekonomi politikası olarak devletçilik sulandırıldı.

• Türkiye IMF’nin kıskacına sokuldu. Dış borçlanma başlatıldı.

• Ulaştırmada demiryolları terk edildi, karayoluna ağırlık verildi.

• Türkiye’nin sanayileşmeden vazgeçmesi yönünde telkinler yapıldı.

• İrtica yeniden harekete geçti.


Atatürk’ün yolu… 
Kurtuluşa, cennete, gönenç ve onura giden yol… 
Ne büyük hatâdır ki bir süre sonra sapılıyor, o yoldan. 
Sapılan yerde, ayak izleri… 
Sapanlar bütün sonraki kuşakları, bizleri de sürükleyip götürdü. 
O izler arasında, hem de en başlarda 
“İsmet İnönü’nün ayak izleri var.”


Biz böyle deyince 
Atatürkçülüğü “laiklik ve çağdaşlık” köşesine sıkıştıranlar öfkeleniyorlar.
“Sovyet tehdidi karşısında, başka ne yapabilirdi? Batıya sığınmaktan başka seçeneği yoktu” diyerek İsmet İnönü’yü mazur göstermeye kalkışıyorlar.

Oysa, bir seçenek daha vardı!

Atatürk, 
Nutuk’ta haykırıyor o seçeneğin ne olduğunu:
“Temel ilke Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke ancak tam istiklâle (bağımsızlığa) sahip olmakla gerçekleştirilebilir… Yabancı bir devletin koruma ve kollayıcılığını kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlüğü ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir… Bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez. Halbuki, Türk’ün haysiyeti, gururu ve yeteneği çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa, yok olsun daha iyidir!

Öyleyse, ya istiklâl ya ölüm!”

Atatürk’ün bütün başarısı bu formülde gizlidir.
Tabii, İnönü’nün bütün başarısızlığı da!


Prof.Dr.Cihan DURA
Türkiye’de Amerikancılık Nasıl Başladı?
detaylı olarak kendi sitesinde





Sinan Meydan ve Atatürk İnönü Dönemi


Oktay Sinanoğlu İnönü Dönemi


________



21 Şubat 2015 Cumartesi

EN BÜYÜK DÜŞMAN....



"İnkılabımızın tam dönüm anında topraklarımıza göz dikerek saldırmak isteyen düşmanın, dini ele alarak birçok fitne ve fesatla halkı kandırmaya kalkıp, türlü entrikalar çevirmekten çekinmeyeceği de muhakkaktır. Biliyor musunuz ki Mussolini peşindekilerle buraya gelirse nasıl gelecektir? Önünde dervişler, hacılar, hocalarla gelecektir. Din adamlarını elinde silah olarak kullanacaktır."

"İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret etiler. Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar.

Her halde ordu, düşmanlarımızın birinci hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta, engeller ve müşkülat kalmaz."

"Dahili cephe, görünürdeki cephe… Asıl olan dahili cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin vücuda getirdiği cephedir. Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, mağlup olabilir. Fakat bu hal, hiçbir vakit bir memleketi, bir milleti mahvedemez. Mühim olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren dahili cephenin düşmesidir. Bu hakikate bizden ziyade vakıf olan düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için asırlarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar muvaffak da olmuşlardır. Hakikaten ‘kaleyi içinden almak’ dışından zorlamaktan çok kolaydır. "

"En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan ne de filan milletler. Bilakis bu, adeta her tarafı kaplamış ve saltanat halinde bütün dünyaya hakim olan kapitalizm afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir."

"Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı geçecektir."

"Mazlum milletler, zalimleri bir gün mahv ve yok edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir toplumsal hale mazhar olacaktır."

"Ekonomik bağımsızlık olmadan tam bağımsızlık olmaz"


Mustafa Kemal Atatürk
Atatürk’ün Bütün Eserleri.



* * *



"Atatürk yalnızca Türk Ulusunun değil, özgürlüğü uğrunda savaşan bütün ulusların önderiydi. Onun yol göstericiliği altında Türkiye bağımsızlığına kavuştu. Biz de aynı yoldan yürüyerek özgürlüğümüze kavuştuk."

Hindistan parlamento kurulu başkanı Sucheta Kripalani


"Biz, Atatürk büyük devletlere baş eğdirinceye kadar, bir Doğu ulusunun esaretten tamamen kurtulabileceğine inanmıyorduk. Bizim amacımız ‘özerklik’ ile sınırlıydı. Ne zaman ki Atatürk kurtuluş savaşını başardı, Lozan’da büyük devletlere boyun eğdirdi, parolamızı ‘bağımsızlığa’ çevirdik."

Gandhi’nin kayınpederi ve Hindistan Genel Valisi


"Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptıklarını ben asla yapamazdım. Asıl devrimci Atatürk’tür. Büyük bir devrim yaptım ama Mustafa Kemal’in yaptıklarını başaramazdım… Devrimci Kemal Atatürk varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyor… Atatürk, 1919’da Anadolu’dan düşmanları kovmak için Bandırma Gemisi’yle Samsun’a çıktı. Ve anti-empeyalist bir savaş verdi, zafere erişti. Biz, Atatürk’ün bu devrimci savaşından etkilendik-esinlendik ve tam 40 yıl sonra, 1959’da Granma Gemisi ile Havana’ya çıktık. Ülkemizden emperyalistleri ve işbirlikçisi faşist Batista rejimini yıkmak için. Biz de zafere eriştik. Devrimci Kemal Atatürk, bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır. "

Fidel Castro








____________________________________
____________________________________

Namık KEMAL:
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?"
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK:
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini."

____________________________________
____________________________________









10 Şubat 2015 Salı

TARiHTE AVRUPA BİRLİGİ VE TÜRKİYE






YENİ ÇAG'DA (1500-1700)
TÜRKLERE KARŞI HAÇLI PROJELERİ


1354-1683 döneminde dört yüzyıl Osmanlı tehdidi karşısında kalan Avrupa'da, üstünlük kurmayı tasarlayan her monark, bu tehdide karşı birleşik bir Avrupa'yı temsil etme ve savaşma iddiasındaydı.

Ortaçağ' da Haçlı savaşlarında önde gelen Fransa, Yeni çağ'da da geleneği sürdürmüş, Osmanlı'ya karşı haçlı planlarına yakın ilgi göstermiş, Bizans'ı veya onun yerine Latin Doğu İmparatorluğu'nu ihya projeleri yazılıp çizilmiş;(1) hatta yeni çağlarda Avusturya, Venedik Cumhuriyeti, Malta Şövalyeleri yanında Fransız birlikleri Osmanlı'ya karşı savaşmışlardır. 

1204-1261 döneminde İstanbul'u elinde tutan Latin imparatorluğu hatırasını, Fransızlar hiçbir zaman unutmadılar. XIV. yüzyılda Osmanlı'nın yayılma döneminde Bizans imparatorları Avrupa' dan yardım istedikleri zaman, daima Latinlerin yeniden şehri ele geçirmeleri kaygısı vardı. Paleologlar hanedanına mensup ve varis olma iddiasına yalnız Moskof hükümdarlar değil, Fransız hanedanlar da yakın ilgi göstermişlerdir.

1494'te Fransız kralı VIII. Charles Türklere karşı haçlı seferine çıkmadan Andreas Palaeologus'tan Bizans imparatoru unvanını satın almıştı. XIV. Louis, boş sayılan İstanbul tahtına Doğu İmparatoru sıfatıyla oturmayı ciddi olarak düşünüyordu. (2)

XVII. yüzyıl boyunca Türklere karşı kutsal savaş açma XIV. Louis Fransa'sının Avrupa'da üstünlük iddialarının bir sembolü haline geldi. (3) Fransız elçisi A. Vandal'ın şu sözleri, bu fikrin nasıl yaygın olduğunu belirtmektedir:

"La chimere d' esprit nombreux mais eloignes des affaires et negliges par les gouvernements; elle redevient la pensee des souverains et des ministres, des capitaines celebres, des grands ambitieux. Plusieurs se flataient de la conduire un jour et la plaçaient au-dela de leurs entre-prises presentes, comme l'occupation et la gloire de l'avenir". (4)

Öte yandan, Fransız ekonomisi büyük ölçüde Osmanlı ülkesi (Levant) ile ticarete dayanıyordu. XVI. ve XVII. yüzyıllarda Fransız dış ticaretinin yarısı Levant ticaretine bağlıydı. Osmanlı'ya bu ekonomik bağımlılık yanında I. François'dan beri Fransa'nın Avrupa' da denge politikası, Osmanlı'yla siyası işbirliğine dayanıyordu.(5) 

Fransa' da Din Savaşları (1562-1598) sırasında Osmanlı'nın Calvinist Partisi'ni tutmuş olması ve 1572 Saint-Barthelemy katliamı üzerine ticarı ambargo tehdidinde bulunması kayda değer.

Viyana Bozgunu'ndan (1683) sonra "Türkler için kötü akıbetin her türlüsü öngörülmüştür. En müsamahalılar, onları toplu halde Hıristiyanlığa geçirmeye hazırlanırken, başkaları çöllere sürülmelerini...yeryüzünde ne kadar Türk varsa hepsinin kılıçtan geçirilerek ortadan kaldırılmasını uygun görmektedirler." (6)




XVII. YÜZYILDA HAÇLI PROJELERİ


XV.-XVI. yüzyıllarda Avrupa'ya meydan okuyan en büyük tehlikeyi, Avrupa'nın kalbine kadar sokulan Osmanlı Türkleri temsil etmekteydi. Avrupa devletleri arasında ittifak, birleşme, koalisyon, konfederasyon girişimleri o zaman ortak savunma ihtiyacıyla gündeme geldi. 

Ortaçağlardan beri Avrupa'yı temsil eden Papalık ve İmparatorluk, bu kutsal savaşta Avrupa'nın önderliği iddiasında bulundu. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda ise Avrupa, Osmanlı karşısında ezici bir üstünlük kazanınca, Osmanlı ülkesini istila ve paylaşma konusu önem kazandı; paylaşmada rekabet bu kez Avrupa devletleri için ortak hareket etme ve uzlaşma politikasını gündeme getirdi; Böylece Avrupa için bir Şark Meselesi ortaya çıktı.

Viyana Bozgunu sonrası savaşlar (1683-1699) Osmanlı'nın artık direnme gücünün tamamen yok olduğuna Avrupa'yı inandırdı ve şimdi bu devasa zengin ülkenin taksimi projeleri ele alındı. Avrupa'nın üstünlüğü modern bilim-teknolojide ilerlemeler sonucu, ateşli silahlarda ve gemicilikte devrimsel ilerlemede kendini gösterdi.

Askerlikte Devrim (Military Revolution), Osmanlı'ya karşı 1593-1606 savaşlarında gerçekleşmiştir. Avusturya-Alman ordularında kısa tüfenk kullanabilen süvari ve tüfenkli piyade taburları karşısında ok-yay ve mızrakla savaşa Osmanlı geleneksel süvarileri ( tımarlı sipahi ordusu) savaşma gücünü tamamen kaybetmiş bulunuyordu.

Askeri bakımdan ikinci önemli gelişme, kale-istihkam inşasında surlar yerine alçak tabya sisteminin gelmesidir. Bu yenilikleri Osmanlı çok geç bir zamanda edinmeye çalışacaktır. 

Diplomasiye gelince, İstanbul'da Batı'nın ikamet elçilikleri bir casus merkezi gibi işlerken, Osmanlı bu işin önemini ancak XVIII. yüzyıl sonunda anlayabilmiştir. 

XVII. yüzyılda Avrupa' da askeri teknolojideki gelişmelerden, Avusturya-Alman ordularının üstün ateş gücünden habersiz bir Osmanlı veziri Merzifonlu Kara Mustafa, Osmanlı askeri zaafını ortaya çıkardı. XVII. yüzyıl ortalarında akıllı bir gözlemci, Katip Çelebi, Osmanlı'nın "ihtiyarlık dönemine girdiğini söylemiş, devleti temelinden sarsacak hareketlerden kaçınması" uyarısını yapmıştı.

Voltaire durumu açık biçimde ifade etmiştir: 'T estoit de la persuade que le grandeur de cet empire estoit plutôt un faste imaginaire ... la guerre presente a debrouille ce chaos et desmele tout ce Carra Mustafa Pacha ne l' eussent point portea Vienne, l'Empire Ottoman aurait conserve encore quelques temps sa reputation."

"Çoktan şuna kanaat getirdim ki, bu imparatorluğun yüceliği şimdiden hayalimizde yarattığımız bir heyüladır ... Şayet önümüzdeki savaş kargaşayı ve Kara Mustafa'nın Viyana önündeki hezimeti gözümüzü açmasaydı bu imparatorluk hala şöhretini koruyacaktı."


XVII. yüzyılda Türklere karşı Birleşik Avrupa projelerinin ilki, Fransız devlet adamı Sully (1560-1641)'ye aittir (Proje tarihi, 1607).(7)

Sully, Papalık ve on beş Avrupa ülkesinden kurulacak bir konfederasyon düşünüyor, Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya'yı bu konfederasyon dışında bırakıyordu. Konfederasyonun bir meclisi olacaktı ve uluslararası anlaşmazlıkları çözmek için ayrı kurumlar öngörülüyordu. 

Osmanlılar Avrupa'dan çıkarılıncaya kadar bu birliğin savaşı sürdürmesi öneriliyordu ("une forme de republique toujours pacifique avec tous les chretiens et toujours militante avec les infideles"). 

Konfedere devletler 273.800 kişilik bir ordu ve 117 kadırgalık bir donanma vücuda getirecekler, ordu Fransa kralının kumandasında olacaktı (o zamana kadar Türklere karşı savaşın başı Mukaddes Roma-Cermen İmparatoruydu).

Avusturya, tabii, projeye karşı çıktı. Kral Henri IV (1589-1610) projeyi destekledi (8) (halbuki Osmanlı diplomasisi onun krallığa geçmesini desteklemişti).

Capucin keşişi Joseph'in projesini (1615-1618), papalığa ait haçlı planları (9) arasına koymak daha doğrudur. Joseph, Fransa kralını haçlı ordusunun başına koymaktaydı. Fransız devlet adamları, Türklere karşı mücadeleyi, Avrupa' da Habsburglar karşısında üstünlük mücadelesinin bir gereği gibi görüyorlardı. Joseph'in uzun Haçlı Destanı ün kazandı. 

Türkiye' de elçilik yapmış (1591-1606) ve Osmanlı-Avusturya savaşında Türklerin uğradığı güçlüklere tanık olmuş Savary de Breves'in projesi de bir haçlı projesidir. (10) Haçlı seferi planlarında, daima Osmanlı Hıristiyan tebaasının ayaklanıp haçlılara katılacağı umuluyordu.




VİYANA BOZGUNU'NDAN (1683) SONRA HAÇLI PLANLARI


Viyana Kuşatması bütün Avrupa' da heyecanla izleniyor; "Türk" (Osmanlı) sorunu gündemin başında geliyordu. Bozgun üzerine Osmanlı ülkesini taksim projeleri gündeme geldi. Ünlü Filozof Leibnitz'in Türklere karşı savaş projesi, geleneksel Hıristiyan Avrupa (Respublica Christiana) düşüncesinin modern fikirlerle beslenmiş bir versiyonudur.  Leibnitz'in planı şu pratik amaçla yazılmıştı:

Osmanlı tehdidi karşısında geleneksel Avrupa Hıristiyan birliğinin sağlanması, Doğu'da savaşın devamı. Aslında bu plan, imparator V. Karl (1519-1558)'ın planıydı. Raporunda Haçlı seferlerine sık sık gönderme yapan Leibnitz, Alman imparatorunun adamlarıyla sıkı temas halindeydi. 

Bu kişilerden şansölye J.P. de Schoenborn, imparatorun, Türkler karşısında elleri serbest kalsın diye Avrupa'da barış ve birlik gerçekleştirmeye çalışıyordu (Onun çabalarıyla, XIV. Louis ile ünlü Ren Ligası imzalanmıştı 1658). 

İmparator Leopold I (1658-1705) için Osmanlı'ya karşı savaş önde geliyordu. Fransız kralının 1670'lerde Ren Nehri doğrultusunda genişleme girişimleri, Alman imparatorluk şansölyesini ziyadesiyle rahatsız ediyordu.(11) Fransa'yı, Osmanlı'yla işbirliği politikasından ayırmak ve Güneş Kral'ın emperyalist iştihası için zengin Mısır'ı taviz vermek Leibnitz planında öngörülüyor; raporda XIV. Louis "Empereur d'Orient" diye anılıyordu.

Osmanlı'ya karşı Saint-Gothard Savaşı (1664)'ından az sonra 1670 tarihini taşıyan ve Avusturya devlet adamlarına sunulan raporlarda Leibnitz, Osmanlı Türklerini dünyada savaş ve istikrarsızlığın başlıca nedeni saymakta, Rusya dahil Avrupa devletleri arasında bir Hıristiyan cephe oluşturmak için bir Avrupa Konfederasyonu önermekteydi.

Dikkate değer bir nokta olarak, Louis XIV Mısır fethine teşvik edilirken Türklerin elinden yalnız Kudüs'ün değil, Hindistan yolunun da Hıristiyanlar (Fransa) için fethedilmiş olacağı belirtiliyordu.

Akdeniz egemenliği, o zaman Leibnitz'e göre, tamamen Hıristiyan donanmalarına aitti. Venedik'in denize hakimiyeti dolayısıyla Osmanlı Devleti Girit'teki ordusuna yardım gönderemiyordu.

Leipnitz'in Haçlı planı kuşkusuz Fransız devlet adamlarının planlarından, özellikle XIV. Louis'nin Osmanlı'ya karşı savaş gösterilerinden ilham almıştır: Fransa Kralı'nın donanması 1669'da Venedik'e yardım için Sakız Adası'nı bombardıman etmişti (1681' de Amiral Duquesne Çanakkale Bağazı'nı geçip İstanbul üzerine yürüme girişiminde bulunacaktır).

Özetle, Leibnitz'in Avrupa Birliği projesi, geleneksel bir fikirden yararlanarak Habsburglu imparatorun pratik diplomasisine hizmet için ortaya atılmıştır. "Arkadan düşmanların saldırısından korkmadan" imparator, "barbar Türklere karşı" müttefikleriyle yürüyecektir. 

Kayda değer ki, Osmanlı'ya karşı bu birliğe, Lehistan ve Ortodoks Rusya dahil ediliyordu. Avrupa'da birlik ve barış sağlandıktan sonra "Barbar Türkler"e karşı harekete geçilmesi ve Avusturya'nın Sırbistan'ı Rusya'nın Kırım' ı alması hedef gösteriliyordu. Leibnitz Planı, 1684'teki Mukaddes Liga'nın bir ön planı sayılabilir.

İmparatorun Doğu'daki savaş planlarını desteklemek için yazılan Leibnitz planı, Paris'te iyi kabul görmedi. Projeye verdiği cevapta (21 Haziran 1672) Fransız Dışişleri Bakanı Arnaud de Pompone, "Biliyorsunuz bu tür projeler Aziz Louis (1226-1270)' den beri moda olmaktan düşmüştür" demektedir ("Je ne vous dis rien sur les projets d'une guerre sainte; mais vous savez qu'ils ont cesse d' etre ala mode depuis Saint Louis"). Leibnitz projesinde Mısır'a ait önerilerin, 1797'de Napoleon'un Mısır Seferi'ne ilham kaynağı olduğu düşünülmektedir.(12)

Viyana Bozgunu'nun ardından imparatorun 1683-1687 döneminde Osmanlı'ya karşı ezici zaferleri, Fransız kralı Louis'yi iki bakımdan kaygılandırıyordu: İmparator, Hıristiyan Avrupa'nın kurtarıcısı sıfatıyla tüm kıtada, özellikle Almanya'da, nüfuz ve otoritesinin doruğuna ulaşmıştı. Bu zaferler, Güneş Kral'ın Avrupa'da şa'şasını gölgeliyordu. 

Türklerin Viyana kuşatması sırasında Avrupa'daki genel korku ve kaygı karşısında Fransa, Padişah'la dayanışma politikasını gizlemeye çalışıyor, Ren Nehri'ne doğru genişleme girişimlerine ara veriyordu. Louis Hıristiyan Avrupa'nın birliğini göstermek için Avusturya ile 20 yıllık bir ateşkes antlaşması imzaladı (15 Ağustos 1684) (Fransa'da birçok gönüllü, Türklere karşı İmparatorun ordusuna katılmıştı). (13) 

Fransız diplomasisi bir çıkmazdaydı: Fransa, bir yandan I.François zamanından beri Habsburglara karşı Osmanlı'yla gizli işbirliğini devam ettirmek zarureti, öbür yandan Hıristiyan Avrupa karşısında geleneksel Tres-Chretien şöhretini korumak gereği arasında bocalıyordu. 1685-1689 döneminde Louis, yıkılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu'na karşı kendi başına harekete geçmek ve İstanbul'u almak için yapılan planlarla yakından ilgilendi.(14) 

Osmanlı'nın çöküş halinde bulunduğu, Çanakkale Bağazı'nı geçip İstanbul'u zapt etmenin kolay olduğu, o sıralarda Fransa'da yaygın olarak konuşuluyordu. 1686'da Osmanlı'ya karşı savaş ve taksim planı düzenleyen rahip Coppin, çağdaşları gibi Türklere karşı savaşta Avrupa devletlerinin bir koalisyonda birleşmesini ve ortak bir kuvvet (100 bin asker ve 200 yelkenli) oluşturmasını önermekte idi. Coppin planında Garp Ocakları (Cezayir, Tunus, Trablusgarp) deniz kuvvetlerinin imhası gerektiği özellikle belirtilmiştir; çünkü Akdeniz' de deniz ticareti bu denizcilerin devamlı gaza-korsanlık faaliyetinden büyük zararlara uğramaktaydı. 

Coppin'in düşüncelerinde ilginç bir nokta, Osmanlı'dan memnun olmayan Müslüman halkları, Arapları Osmanlı aleyhine yapılacak haçlı seferinde müttefik gibi görmesidir. Konfederasyona dahil Hıristiyan devletlerin her biri, Osmanlı ülkelerinin taksiminde pay sahibi olacaktı.(15) İstanbul, Fransa Kralı'na layık görülüyordu.

Viyana Bozgunu üzerine Kral XIV. Louis'ye Osmanlı ülkesini istila planı sunanlar arasında De La Croix dikkati çeker. (16) Osmanlı üzerinde etraflı bilgi sahibi F. P. de La Croix (İstanbul' da elçi sekreteri, öl. 1704) saldırıda Avrupa devletlerinin ittifakını belirtmekle beraber Kral Louis tek başına Osmanlı'yı yenip İstanbul' da imparatorluk tacını giyecek güçtedir, diyordu. 

Deniz ve kara silahlarında Fransız teknolojik üstünlüğünü belirttikten sonra, iyi bir casus olan bu elçilik sekreteri, Boğaz kalelerinin harap durumuna işaret ediyor; Boğazları kolayca geçebilecek donanmaya İstanbul'un ahşap evlerini ateşe vermeyi tavsiye ediyordu.

Kral, Doğu'yu fethetme ve İstanbul imparatorluğunu kurma projesini, 1685 baharında ciddi biçimde ele aldı ve sonbaharda İstanbul'a gönderdiği yeni ikamet elçisinin yanındaki Gravier
'Ortieres'e, (17) imparatorluğun başlıca limanlarının haritalarıyla, Boğaz kalelerinin planlarını çıkarma ödevi verdi (1386). 

Onun krala sunduğu "Memoire touchant les echelles du Levant" Osmanlı limanlarında ticaret, ithal-ihraç malları, fiyatlar ve ölçüler üzerinde ayrıntıları içeren son derece değerli bir belgedir. (18) Bu belge, Fransız kralının İstanbul'u yakma emrini yerine getirmek için gerekenleri tespit etmektedir.(19) 

G. d'Ortieres, donanmanın doğrudan İstanbul üzerine saidırmasını tavsiye eder. Avusturya orduları İstanbul üzerine gelmeden kralın kuvvetleri İstanbul'u ele geçirmelidir. (20) Osmanlı'ya tabi milletler silahlandırılıp ayaklandırılacak, kadın ve çocuklardan başka Türkler katliamla ortadan kaldırılacaktı,(21) ("La na tion ottoman contrainte s' exiler au-dela de l'Euphrate et Condamnee en errer dans les deserts de I' Arabie"; "Osmanlı milleti Fırat'ın öbür tarafına sürülüp Arabistan çöllerinde dolaşmaya mahkum edilecek").


G.d'Oriteres, bir tehlikeye dikkati çeker: "Alman imparatoru, bu seferi öğrenir öğrenmez Osmanlı'yla barış yapar, Fransız kuvvetlerini Osmanlı ordusuyla karşı karşıya bırakır," diyor.(22) Kırım Tatarlarına karşı Moskova'yı harekete geçirmeyi öneriyor ve ekliyor: "Il n'ya pas de Chretiens qui souhaiteront avec plus d'empressement la destruction de ces Infideles".(23)

Kırım ülkesi Moskova'ya bırakılacaktır; Osmanlı'nın Hıristiyan tebaası Türklere karşı "gizli düşman" (" ennemis secrets")dır.(24)  Onlar, Osmanlı'ya karşı Fransızlada birleşecektir. İmparatora yalnız Macaristan bırakılacak, Rumeli'nin tümü, Yunanistan ve adalar krala itaat edecekler, Türkler, Rumeli'yi ve İstanbul'u bırakıp Anadolu'ya kaçacaklar, Osmanlı askeri yok olunca bütün tabi milletler, bu arada Araplar ayaklanacaktır (tüm Mısır'da ancak 6000 Türk vardır).(25)

Büyük Kral, rakip Habsburglara karşı İstanbul' da Doğu İmparatorluğu için ciddi bir girişimde bulunurken, aynı zamanda kendi memleketinde Edict of Nante 'ı kaldırıyor, Katolik mezhebi dışında öbür mezhepleri yasaklıyordu. Alman topraklarını işgal girişimleri üzerine Avrupa'da Fransa'ya karşı Alman imparatoru ve Protestan devletleri arasında ittifak kuruluyor (Augusburg Ligası), savaş (1689-1697) Güneş Kral'ı Doğu macerasından alıkoyuyordu.

Fransız planlarında Mısır'ın hedef gösterilmesinin nedenleri arasında, Osmanlı donanmasının Girit Harbi (1645-1664) sırasında Akdeniz'de yok olmuş olması belirtilir. 

Planda, Mısır'ın kolayca alınacağı, İstanbul'un deniz yoluyla gelen beslenme kaynaklarından yoksun bırakılacağı düşüncesi hakimdir. Mısır'da uzun yıllar konsolosluk yapan (1638-1639, 1643-1646) Jean Coppin, 1686' da bütün Avrupa'da Türklere karşı kutsal savaş çabalarının doruğa eriştiği bir zamanda eserini (Bouclier de l'Europe, la guerre sainte, Lyon 1686) yayımladı. Bununla beraber Coppin, kitabında eski haçlı projelerini tekrarlamaktadır. Papa Alexandre VII'ye takdim edilen eserde, Mısır'da Osmanlı egemenliğini temsil edenler, özellikle sayısı 6000'i geçmeyen Osmanlı askeriyle yerli Arap halk arasında anlaşmazlık ve çatışmaları belirtilmekte; genellikle Osmanlı idaresinin sakat ve zayıf tarafları işaretlenmektedir.





AVRUPA KONFEDERASYONU PROJELERİ VE TÜRKLER: 
WILLIAM PENN'İN DÜNYA BARIŞI İÇİN AVRUPA KONFEDERASYONU


Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamak ve mirasına konmak için Ortaçağ haçlı projelerini izleyen emperyalist Avrupa hükümdarları (XIV. Louis, Habsburg ve Rusya hükümdarları, Petro I, özellikle Büyük Catherina) karşısında XVIII. yüzyılda özellikle İngiltere'de dünya barışı adına "humanitaire" proje sahipleri ortaya çıkmıştır.

1693'te yüz yıl sona yaklaşırken William Penn, Avrupa'da genel barış için bir Avrupa Djet'i Devletler Parlamentosu (An European Dyet, Par-liament or Estates) tasarısı ileri sürmüş ve Turkey'in (Osmanlı Devleti) bu birliğin bir üyesi olma imkanını ortaya atmıştır.(26) Penn, yalnız Batı Avrupa'da değil, Macaristan'da da Türklerle Habsburglar arasında "kanlı trajedilere" son vermek kaygısıyla bu tasarıyı öne sürdüğünü ifade etmektedir. 

Girişte Penn, "Tüm tarihi anlatımları gözden geçirirsek saldırganların haktan ziyade genellikle açgözlülükle fetih ve ülkeyi genişletme hırs ve gururu ile harekete geçtiğini görürüz" diyor ve karşılıklı elçilerin gidip gelişi, diplomatik görüşmeler, adaletin savaşa karşı avantajlarını ortaya koyarak çok kez savaşı önlemeyi başarmışlardır diye ekliyor. İngiltere' de adalet iç savaşı nasıl önlemişse devletler arasında da savaşı önleyebilir diye ekliyor. 

Penn'e göre devletler arasındaki savaş, sıradan halk için bir haksızlıktır. "Adalet, barışın aracıdır". Hükümetler, kargaşayı gidermek, dengeyi ve adaleti yerine getirmek için var olmuştur. Toplumda güvenlik, bireylerin güvenliği demektir. Avrupa'da barışın gerçekleştirilmesi de aynı amacı gerçekleştirecektir. Bir "egemen" veya "emperical Diet, Parliament or States ofEurope", egemen hükümdarların barış ve düzen içinde yaşamaları için gerekli "Adalet kurallari"nı tespit edecektir.

Diet, her yıl ya da iki veya üç yılda bir toplanmalıdır. Devletler, aralarında elçilik yoluyla çözemedikleri ayrılıkları Diet' e getirirler. Eğer bir devlet, iddialarını belli bir zaman içinde buraya getirmez ve silaha sarılırsa, öteki devletler birleşip onu baş eğmeye zorlarlar. Böylece Avrupa' da barış kurulur, ahali de barıştan nasibini alır.

Penn, bu devletler birliğine European League or Confederacy adını verir. Devletlerin delegelerinden oluşan Diet nasıl meydana gelecektir ve oyların nasıl belirleneceği sorularını yanıtlar: 

Diet'te delege sayısı ve oy hakkı, her ülkenin gelirine göre belirlenebilir, hükmüne varıyor. Almanya İmparatorluğu 12, Fransa 10, Portekiz 3, İsveç 4, Danimarka 3, Polonya 4, Venedik 3, Hollanda 4 delegeyle temsil edilebilir deniyor. Türkler ve Moskoflar bu Diet' e dahil olacaksa, ki bu da "uygun ve adilanedir" ("as seems but fit and just"), her biri 10 veya daha çok delege gönderebilir. 

Özetle, Diet 96 delegeden oluşabilir ve bilinen dünyanın "en iyi ve en zengin kısmını" temsil eder. Oylamada her delege bir oy sahibi olacaktır. Diet ne kadar kapsamlı olursa o kadar tam ve saygın (solemn) olur. Görüşmeler serbest olmalıdır; kararlar böylece daha büyük bir etkinlik kazanır. Toplanma yeri merkezibir yerde olmalıdır. Kararlar dörtte üç çoğunlukla alınmalıdır. Görüşmelerde dil Latince veya Fransızca olmalıdır. Böylece en güçlü ve zengin devlet yolsuzluğa sapamaz; çünkü kalan devletler grubu ondan güçlüdür.

Egemen devletler, kendi egemenliğinden fedakarlık yapmış olmazlar. Kendi memleketlerinde halk üzerinde eskisi gibi egemen kalırlar; savaşa harcanan gelir ellerinde kalacağından bunu halkın yararına kullanırlar. Güçlü devletlerin otoritesinin azaldığı noktasına gelince, bu, artık büyük balık küçük balığı yutar kuralının işlemeyeceğini gösterir.

Böylece artık masum insanların ve Hıristiyanların kanı dökülmez. Hükümetler halkın hayatı için daha şefkatli, Tanrı'ya karşı daha sorumlu olurlar. O kadar dul kadın ve ana-babanın feryatları dinmiş olur.

Öte yandan genel barış sağlanırsa, Hıristiyanlık dışında olanlar gözünde Hıristiyanlığın nam u şanı yükselir, "Hıristiyanların yalnız onlara karşı değil, kendi aralarında haksız o kadar kanlı savaşı büyük ölçüde önlenmiş olur" (sh. 45). 

Penn, kuşkusuz Habsburglarla Osmanlı Türkleri arasında 1683'ten beri sürmekte olan kanlı savaşları kastetmektedir. İngiltere, o zaman XIV. Louis'nin Fransa'yı büyütmek için giriştiği genişleme politikasına karşıdır; aynı zamanda Habsburgları Avrupa' da egemen bir yere getirecek doğudaki başarılarından kaygı duymaktadır. Penn, bu barış planıyla, kuşkusuz, o zaman İngiltere' de hakim genel duygulara tercüman olmakta ve İngiliz ticaretinin geliştiği Osmanlı ülkesini bu barış planı içine almaktadır. 

1699' da Karlofça' da, Osmanlıların çok muhtaç oldukları barışın gerçekleşmesinde İngiliz ve Hollandalı elçilerin büyük yararı olmuştur. Osmanlı Padişahı, bu hizmeti takdir ettiğini yeni kapitülasyon imtiyazlarıyla göstermiştir (Osmanlı Arşivi: Name Defteri).

İnsaniyetçi Penn, Macaristan'daki savaşın sebep olduğu yağma ve sefaletiere özellikle işaret eder. Konfederasyondan beklenen başka önemli bir sonuç da, seyahatlerin kolay ve güvenlik içinde cereyan etmesi, Avrupa'nın Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden beri kaybettiği genel barışa kavuşmasıdır. Avrupa, özellikle Almanya, birçok devlete bölünmüş olduğundan bu projeyle sınırlarda duraklama ve kontroller son bulacaktır. Penn'in sıraladığı yararlar listesinde, Türklerin Hıristiyan ülkelerine akınlarının son bulmasının getireceği faydalar da anılmaktadır. Bazı Hıristiyan hükümdarların ihmal veya göz yumması sonucu, Osmanlıların Hıristiyan ülkelere yaptıkları istilalar böylece imkansızlaşacaktır (s.53)

Hıristiyan hükümdarlar birliğe karşı çıkmadığı takdirde, Osmanlı Padişahı da, bütün gücüne rağmen karşısında baş edemeyeceği bir güç olduğunu görecek, Avrupa'da sahip olduğu toprakların güvenliği için bu barışa uymaya mecbur olacaktır. Biliyoruz ki, Yakınçağ'da ticareti ve Avrupa' da denge politikasını devam ettirmek için İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu'nun bütünlüğünü savunacaktır. Penn, tasarısının uygulanabilirliğini belirtmek için Hollanda'daki Birleşik Eyaletleri örnek gösterir.

XVIII. yüzyıl Aydınlanma Çağı (Enlightenment) düşünürleri, Türkiye'ye karşı Ortaçağ Haçlı geleneğinden kısmen kurtulmuş, Türkiye'yi tasarladıkları barış planları içine almayı kabul etmiş görünmektedirler.

Avrupa düşüncesinde Osmanlı hakkında değişen görüşleri etraflı biçimde Dr. Aslı Çırakman incelemiştir.(27) Çırakman'a göre Aydınlanma Çağı'ndan önce Avrupa, Osmanlı Devleti'ni tiran (müstebid) devletler arasında sayıyordu. 

Bu görüş sahiplerinden F. Osborne' a göre, Osmanlı tiranlığı (istibdad rejimi) Avrupa devletlerinkinden pek farklı değildir. Osmanlı dahil Avrupa'da tiran rejimi, keyfi ve zor kullanan zalim bir rejim olarak görülse de, istikrar için gerekli sayılıyor. (28) Tiranlık kavramı, Aristo'nun politika üzerindeki kitabından alınmıştır. Birçoğu Osmanlı rejimini tipik bir tyranny olarak görmüştür. Hükümdara karşı duracak irsi toprak sahibi bir asil sınıfın yokluğu, Osmanlı tiranlığının gerçek nedeni sayılır.(29) 

Fransız siyaset yazarı La Noue, Osmanlı'ya karşı savaşı gerekli göstermek için Osmanlı rejiminin tiranlık karakteri üzerinde durur.(30) Çırakman'a göre,(31) Osmanlı rejimi hakkında Avrupa' da zamanla görüş değişti, bu rejim keyfi ve zalim tiranlık değil, Doğu'ya has despotik bir rejim olarak tanımlanmaya başladı.

Despotizm,XVI.-XVII. yüzyılda "haklı bir savaş sonunda elde edilen fetih hakkı sonucu mutlak hükümet" olarak anlaşılıyordu. Ancak Montesquieu tarafından bir Doğu hükümet biçimi olarak tanımlandıktan sonra despotizm, Osmanlı rejimini ifade eden bir kavram olarak yerleşmiş görünmektedir. Despotizm' den anlaşılan, Doğu'ya özgü geri bir kulluk rejimi, kulluğa alışmış bir tebaa üzerinde keyfi ve zalim hükümdarların idaresinde geri ve kokuşmuş bir rejim olarak tanımlanıyor.

Bu tanımlanma onu genel tiranlık tanımından ayırır. Fransa' da Louis XIV. zamanındaki rejim de, bazılarına göre despotik bir rejim olarak algılanıyordu. Montesquieu ise despotizmi gevşetici sıcak iklimiyle Doğu'ya özgü bir toplum tipi olarak tanımlamıştır. Orada yaşayan insanlar, tabiat icabı böyle bir kulluk rejimine boyun eğmektedirler. Böylece Montesquieu, önceki tiranlık kavramını, coğrafya ve özel bir teolojinin belirlediği objektif bir toplum tipi kavramına dönüştürüyordu. Montesquieu teorisi, XVIIl. yüzyılda moda oldu.(32) Tipleştirme çabasını biz, zamanımızda, Sultanizm, Oriental Despotism teorisiyle Max Weber, K. Wittfogel, F. Braudel ve S. N. Eisenstadt'ta bulacağız.(33)

Montesquieu'den beri Doğu toplum ve siyasi rejimleri üzerinde yerleşmiş bu deterministik bakış biçimi, Avrupa'nın kaçınılmaz üstünlüğü iddialarının temel taşı olmuştur. Son olarak Samuel Huntington'un rasyonel Batı'yı dindar Doğu'dan (ve Türkiye'den) keskin çizgilerle ayıran ve Batı'nın üstünlüğünü tabii ve gerekli gören teorisi, Montesquieu'den beri gelişen Batı düşüncesinin yeni bir görüntüsünden başka bir şey değildir. 

Osmanlılar üzerinde Avrupa'da yayımlanmış belli başlı literatürü gözden geçiren Çırakman' a göre (34) XVI. ve XVII. yüzyıllarda Avrupa' da Osmanlılarla savaşlar artık haçlı savaşları gibi düşünülmüyor, onun yerine Osmanlı sadece politik bir güç ("a mere political force") olarak kabul ediliyor. Ancak genelde, siyaset yazarları Hıristiyan-İslam mücadelesi görüşü ve Türk tehdidinden hala söz ediyorlardı. Bu yüzyılda gerginleşen ilişkiler sonucu sempati, hayranlık ve aşağılama gibi daha farklı imgeler görülmektedir. 

Academie Française üyesi ünlü Abbe de Saint-Pierre (1658-1743) 1713'te Fransa kralına takdim ettiği "Supplement a Abrege du Projet de Paix Perpetuelle" adlı raporda, Osmanlı Türklerine bakışta yenilik getirmektedir. William Penn gibi genel barış adına pratik "humanitaire" saydığı bu projede Türkler hakkında şöyle diyor: "Les Turcs ne songeront plus a faire la guerre ni a I'empereur, ni aux Venitiennes, ni a la Pologne, ni a la Tsarine, des qu'ils sauront La Ligue generale defensive, signee entre les chiretiens" (Hıristiyanlar arasında imzalanan genel savunma birliği karşısında Türkler, artık ne imparatora, ne Venediklilere, ne Polonya, ne de Çariçe'ye karşı savaşmayı düşünmeyeceklerdir).




AVRUPA YARIMADASININ DOGU SINIRI


Modern dünyayı jeopolitik bakımdan şekillendiren önemli değişme dönemi, kuşkusuz XVI. yüzyıldır. XVI. yüzyılda Avrupa, uluslararası korporasyonları (Büyük Ticaret Kumpanyaları), ateşli silahları ve okyanusları fetheden donanmalarıyla dünyaya hakim olmuştu. Bu süreç, I. ve II. Dünya Savaşları akabinde Büyük Britanya' dan sonra ABD'nin galebesiyle daha da güçlü bir şekilde devam etmektedir.

Avrupa, büyük Asya kıtasının batıda Atlantik Okyanusu'na uzanmış bir yarımadası durumundadır. Tarih boyunca bu yarımada, Asya kıtasındaki büyük değişmelerin etkisi altında kalmıştır. Rus tarihçiliğinin ortaya attığı Avrasya kavramı, Rus siyasi pragmatizmi bir tarafa, coğrafi-tarihi bir gerçeği ifade etmektedir.

Avrasya düşüncesini, kuzey Asya ve Avrupa'yı içeren bir kavram gibi düşüne biliriz. Kadim devirlerde Avrupalı kavimler, Avrupa ve Orta Asya' dan Hindistan' a kadar yayılmışlardır. Yukarı Ortaçağ' da Asya kavimlerinin (Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Macarlar, Uzlar, Kıpçaklar, Cengiz Han Mogolları) aksi doğrultuda Avrupa'nın göbeğine kadar yayıldığını görmekteyiz. 

Güneyde ise Akdeniz, Ortadoğu'yla Avrupa'yı bütünleştirmiştir. Yeni çağlarda Avrupa, doğusunda evvela Osmanlı-Türk imparatorluğunun, sonra Rusya'nın yükselmesiyle, yine Avrasya'nın jeopolitik sınırları içine girmiştir.

Roma egemenliği zamanından beri, Tuna ve Drava nehirlerinin güneyindeki Balkan yarımadası ve Anadolu, Avrupa'nın güneydoğusunda ortak tarihe sahip bir tarihi bölge durumunu korumuştur. Bölge, Doğu-Roma İmparatorluğu (Bizans) (395-1453) ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında (1352-1912) bu birliği sürdüregelmiştir.

II. Murad (1421-1451), Macar Krallığı'yla yaptığı antlaşmada (1428) Tuna nehrinin güneyindeki yarımadanın Osmanlı ülkesi olduğu gerçeğini kabul ettirmişti. Bir kelimeyle, üç yüzyıl Avrupa'nın güneydoğu sınırı, Tuna-Drava üzerinde kalmıştır. Böylece, Boğazlar-İstanbul ekseni etrafında Balkan yarımadasıyla Anadolu, on beş yüzyıl, iki imparatorluğun idaresinde sürekli bir ünite, bir tarihi bölge olarak yaşamıştır. 

Bölgenin temel sosyal yapısı, tüm istilalara rağmen aynı kalmıştır. Kırsal sektör, köylü aile çiftliklerinden oluşuyordu (Oiko, baştina, çift-hane). Bizans ve Osmanlı imparatorluk idareleri, bu temel yapıyı dikkatle korumaya çalışıyorlardı.(35) Michel Lheritier, bu jeopolitik üniteyi "sürekli bir tarihf bölge" (region historique) saymaktadır. 

Boğazlar, Anadolu'yu Balkan'dan, Akdeniz'i Karadeniz'den ayıran bir engel değildir. Son zamanlarda Boğazların Avrupa'nın sınırı olduğu iddiası (AB çevrelerinde), Türkiye'yi Avrupa' dan dışlamak için bazı küçük devletlerin ortaya attığı siyası maksatlı bir iddiadır.

Günümüzde on milyonu aşan nüfusuyla İstanbul, yalnız Balkanlar ve Anadolu için değil, Avrupa için de en önemli metropollerden biri haline gelmiş; Boğazlar, Karadeniz kuzey veTuna memleketleriyle Akdeniz arasında gittikçe yoğunlaşan bir trafiğin işlek kanalı durumunu almıştır.

XVI. yüzyıl başlarında Ortaçağ Avrupa'sı hala bir bütün, Respublica Christiana olarak düşünülüyor, Papalık ve imparator, rafızi hareketlere ve Türklere karşı korunması mantığıyla, tüm Avrupa'yı kendi otoriteleri altında tutmak iddiasında bulunuyorlardı. V. Karl (1519-1554) ve Papalar diplomasisi, Avrupa'yı Türklere karşı haçlı ittifakı etrafında toplama çabalarına dayanıyordu. 

Fakat XVI. yüzyılda respublica Christiana sarsılmaya başladı. Fransa, İngiltere gibi güçlü milli monarşiler ortaya çıktı ve imparatora ve papalığa karşı koymaya başladılar. Birleşik Hıristiyan Avrupa yerine, bağımsız devletlerin denge politikası ve sonuçta bir devletler sistemi ve diplomasisi ortaya çıktı; Fransa, François I (1515-1547), İngiltere Elizabeth I (1558-1603), Hollanda Prens Maurice (1584-1609) zamanında tam ve mutlak bağımsızlık siyaseti gütmeye başladılar. 

İmparator ve Papalığa karşı mücadelelerinde, Avrupa'nın doğusunda yükselen bir süper güce, Osmanlı İmparatorluğu'na başvurmaktan başka çare bulamadılar. Böylece Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa Devletler Sistemi'nin vazgeçilmez bir parçası haline geldi. François I'in Muhteşem Süleyman'la ittifakı (1526), Avrupa'da fiilen respublica Christiana'nın sonunu getirmiştir. 

Modern Avrupa'nın yalnız siyası çehresi değil, dini haritasının yerleşmesinde de bugün tarihçi, Osmanlı faktörüne önemli bir yer vermektedir. Almanya' da protestanlığın yerleşmesinde Osmanlı tehdidi, kuşkusuz en önemli faktörlerden biridir. (36) Ancak 1750-1878 döneminde; endüstrileşen, nüfusu ve hammadde ihtiyacı artan kapitalist bir Avrupa, Balkan yarımadasını kendi nüfuz alanına sokacak, burada uydu devletçikler yaratacaktır.




AVRUPA VE DOGU'DAN GELEN TEHDİT


Modern Çağlara gelindiğinde, Avrupa, zaman zaman Doğu'dan gelen iki hayati tehlike altında birleşmek, birleşik bir cephe halinde teşkilatlanmak ihtiyacını duymuştur. 1350-1690 döneminde bu tehdit güneydoğu'dan Osmanlı Türklerinden geliyordu.1699'dan sonra tehdit, Rus İmparatorluğu'ndan, Çarlık Rusya'sından ve Komünist Rusya'dan geldi.

1350-1690 döneminde Osmanlı'ya karşı birleşme, Ortaçağların haçlı ideolojisinin devamı olarak algılanabilir. Avrupa artık, Kudüs'te İsa'nın mezarını Müslümanların elinden kurtarmak için değil, İstanbul ve güneydoğu Avrupa'da yerleşen Osmanlı'ya karşı Levant'ta Latin milletlerin (Venedik, Ceneviz, Fransız, Katalan, vb.) kurdukları kolonileri savunmak için birleşiyordu. 

Akdeniz' de İtalya ve adalar, Orta Avrupa'da Macaristan ve Avusturya tehdit allındaydı. 1529'dan başlayarak Türk akınları karşısında Almanya'da Türk Korkusu dolayısıyla kiliselerde muntazaman çanlar çalınıyordu.

Roma papaları bu dönemde de, Avrupa Hıristiyan Ülkesi (republica christiana)'nın temsilcisi rolünü üstlendi (1572 Kutsal Ligası, 1684 Kutsal Ligası). Avrupa'da üstünlük kurmak isteyen her hükümdar, Türklere karşı birleşik Hıristiyan Avrupa'nın koruyucusu rolünü benimsiyordu (Roma-Cermen imparatoru V. Karl; İspanya Kralı II. Philip, Leopold I, Fransa Kralı XIV. Louis).

1350-1690 döneminde Osmanlı'ya karşı Avrupa'da devlet adamları onlarca Birleşik Avrupa Projesi önermiştir. (37) Proje sahipleri, Hıristiyan Avrupa'sını, pek azı Avrupa medeniyetini koruma davasını ileri sürmüştür.

1683-1699'da Batı Avrupa dışında birleşik Avrupa Osmanlı'ya karşı son kesin karşılaşmasında galip geldi. 1684 Kutsal Ligası'nın (Roma-Cermen imparatoru, Lehistan Kralı ve Venedik, 1686' da Rusya) mücadelesini, tüm Avrupa nefesi kesilmiş izliyordu (günlük haber alma ihtiyacıyla ilk günlük gazete o zaman görüldü). 

XIV. Louis, Alman İmparatorluğu'na karşı genişleme planiarına o zaman ara vermek zorunda kaldı. İmparator Leopold I (1658-1705), Avrupa'nın kurtarıcısı olarak tüm kıtada büyük bir hükümdar olarak selamlandı. XVIII. yüzyılda da Avusturya, Rusya'yla birlikte Türk İmparatorluğu'na karşı emperyalist tasarılarını "haçlı" Avrupa'yı koruma kılıfı altında sürdürecektir.




RUSYA


1699'dan sonra yarımada Avrupa'sını Doğu'dan tehdit eden büyük güç, Osmanlı değil, Rusya'dır. Rusya, I. Petro (1689-1725) ile batılılaşarak kendisini Avrupa'nın bir parçası, "öteki Avrupa" yapmayı başarmıştır. Gerçek dönüm noktası 1686 yılıdır. 

1684'te Osmanlı saldırısı karşısında Avrupa birleşti; Osmanlı'ya karşı bir Kutsal Liga kurdu ve kuzeyde yeni bir cephe açma düşüncesiyle, o zamana kadar "barbar" saydığı Rusya'yı ittifaka davet etti. Rusya, Karadeniz kuzey steplerini ve Kırım yarımadasım istila ederek geleneksel birleşik "Doğu-Avrupa" imparatorluğunu kurmak için, bu daveti kaçınılmaz bir fırsat kabul etti. Liga'ya katıldı (1686). Bu, Avrupa tarihinde bir dönüm noktasıdır. 

Rusya, Hıristiyanlığın ve Batı Medeniyeti'nin savunucusu sıfatını benimseyerek, Habsburglarla birlikte Osmanlı'ya karşı savaş dönemini başlattı. Özellikle Büyük Catherina (1762-1796) zamanında, 1768-1774 Savaşı ve onun akabinde Kırım Hanlığı ve Karadeniz kuzey ülkelerinin işgaliyle Rusya, Avrupa' da büyük devlet durumuna yükseldi. 

XIX. yüzyılda Rusya, bir yandan Batı'da Baltık ve Lehistan'a doğru genişleme, öte yandan kapitalist Batı'nın büyük Osmanlı pazarını istila etme tehdidinde bulununca, Avrupa, Rusya'yı doğudaki büyük tehlike olarak görmeye başladı. Rusya XIX. yüzyılda sıcak denizlere inme politikasıyla Avrupa çıkarlarını aynı zamanda Kafkaslar'da, Ortadoğu'da, Afganistan-Hindistan'da tehdit ediyordu.




AVRUPA BİRLİGİ VE MODERN TÜRKİYE


Modern Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti veya onun devamı değildir. Osmanlı Devleti Batı'da, Turkish Empire, l'empire turc diye adlandırılmıştır; Atatürk inkılabıyla kurulmuş olan modern Türkiye Cumhuriyeti bütünüyle farklı bir devlettir. 

Anayasa Türkiye Cumhuriyeti'ni, demokratik, laik, sosyal bir devlet olarak tanımlar; Türkiye hükümetleri, muntazam aralıklarla tüm vatandaşların oy kullandığı seçimlerle iktidara gelir. İslam dünyasında Türkiye bu vasıflarıyla, yegane gerçek demokrasiyi temsil eden bir devlet olarak tanınmıştır ve Avrupa Birliği'ne katılmak için tüm koşulları yerine getirmiştir. 

Fakat AB'ye üyelik konusu ortaya çıktığından beri Avrupa'nın ileri sürdüğü koşullar, XIX. yüzyıl Şark Meselesi yaklaşımını hatırlatmaktadır. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda tüm dünya geleneksel medeniyetlerini, ya doğrudan koloni-sömürgeleri haline getiren, yahut Osmanlı misalinde olduğu gibi, kendi ekonomik ihtiyaçlarına göre reform adı altında birtakım yapı değişikliklerini kabul ettiren (Osmanlı Tanzimat 1839-1877 reformları) bir Avrupa karşısındayız. 

Bugün, Türkiye'yi kendi bünyesine almak vaadiyle Avrupa Birliği, zorunlu kriterler denilen birtakım yapı değişikliklerini ileri sürmektedir. Tanzimat döneminde olduğu gibi, bu yapı değişikliklerinin, bürokratlar ve devlet adamları tarafından halka daha sağlıklı, daha modern bir idare, ileri medeni hayat koşulları getirmek için kabul edildiği ilan ediledursun, karamsar gözlemciler XIX. yüzyıldaki gibi kapitalist Avrupa normlarının yine Avrupa çıkarları için empoze edildiğini ileri sürmektedir. 

Türkiye'nin Avrupa Gümrük Birliği'ne girmesini Avrupa tereddütsüz kabul etmiş, fakat Türkiye tam üyelik için dayatınca, katılımın ancak "imtiyazlı ortaklık" rejimiyle mümkün olduğu ileri sürülmüştür. 

Kendi işçisinin hayat düzeyi, tüm Avrupa devlet adamlarının başta gelen kaygısıdır. Böylece, Türkiye'ye ortaklık ile, ancak XIX. yüzyılda olduğu gibi yarı-sömürge statüsü reva görülmektedir. Gümrük Birliği, Türk ekonomisini her an çökme tehlikesi altında bulunduran muazzam bir dış ticaret açığı getirmiştir. 

Bazı gözlemcilere göre, Avrupa'nın gelişen memleketlere ekonomik kalkınma yardımları dahi bencilcedir; çünkü fakir bir memleket iyi bir pazar değildir. Avrupa kapitalist sömürü politikasının süregeldiğini iddia edenlerin tepkisi bu gözlemlerden kaynaklanmaktadır. 

XVIII. yüzyılda Hindistan'dan ve Türkiye'den dünya pazarlarına büyük ölçüde pamuklu ihraç edilirken, XIX. yüzyılda bu hareket tersine dönmüş, Türkiye ve Hindistan Batı pamuklularının pazarı olmuş, bu iki ülke Avrupa fabrikalarına yalnız ham pamuk ihraç eder duruma düşmüştür. 

Samuel Huntington, içine kapanık bir Avrupa'nın üstünlüğünü her çeşit araçla, gerektiğinde silahla korumayı salık verirken, tam da XIX. yüzyıl sömürgeci Avrupa'sını savunmakta, Türkiye'yi Avrupa dışında bırakmaktadır.

Son kez, Batı rnedeniyeti ile öteki dünya medeniyetleri, bu arada İslam ile Avrupa arasında çatışmayı, tarihin kaçınılmaz bir gelişme aşaması olarak gören siyaset bilimci Huntington'un görüşleri Batı' da hayli rağbet görmektedir.




ÖZETLE


Yukarıda, tarihte Türkiye'nin komşularıyla ve bugün kader birliği yapmaya hazırlandığı Avrupa ile ilişkileri konusunda, stratejik koşullar ve gelişmeler üzerinde genel bir tablo çizmeye çalıştık. Bugün dış tehlikeler gittikçe daha belirli hale gelmektedir.

Avrupa'da Türklere karşı tarihi haçlı geleneğinin canlandığını (Papalık açıkça AB meselesinde Katolik dünyasını Türkiye aleyhine çevirme çabasındadır ve Ortodoks Kilisesi'yle bin yıllık Şizma'ya son vermekte) ve Türk aleyhtarı Hellenist romantizmin kaybolmadığını gösteren açık kanıtlar vardır (AB içinde Yunan lobisinin başarılı baskısı, Kıbrıs'ın AB'ye kabulü). 

Dünyada, özellikle Ortadoğu'da kendi çizgisinde bir düzen yaratmaya uğraşan bir süper gücün Ortadoğu' da kendi planlarını zorla uygulama kararı, bölge milletlerinin, özellikle Türkiye'nin hayati menfaatleriyle çelişki halinde. Durum, Batı ittifak sisteminin bir üyesi olan Türkiye ile ABD arasında son zamanda örtbas edilemeyen bir anlaşmazlık aşamasında.

Ege' de tam egemenlik politikası Ethniki Etheria'nın tarihi hakları Bizans'ı ihya davasının ilk aşaması olarak gündemde. İkiyüz yıldır Avrupa bu amaca hizmet ediyor ve bugün Avrupa Birliği içinde tarihi koşullar Yunanlıları her zamankinden daha güçlü olduklarına ve er geç amaçlarına erişeceklerine inandırıyor. 

Avrupa Birliği'nce Maastricht Antlaşması yapıldığında bütün Yunanlılar bayram yaptı. Türkiye, Yunanistan karşısında bir şey yapamaz ve Yunanlı Avrupa'nın kalkanı arkasında her istediğini elde eder inancına vardılar.


Öbür yandan Cumhuriyet Türkiye'si; 1950'den beri askeri darbeler, ekonomik krizler, nüfus patlaması, köyden şehre hızlı göç sonucu sosyal ve ekonomik dengesizlik, yaygın işsizlik ve fakirlik, etnik ve siyasi istikrarsızlık sonucu milli devletin bünyesinde derin sarsıntılarla karşı karşıya gelmiştir. Türkiye bir taraftan da 1999 büyük deprem felaketi gibi doğal bir afetle sarsılmıştır. 

Modern Türkiye'ye eski hasta adam deyimini layık gören birilerinin hayret dolu gözleri önünde, son yirmi yıllık dönemde Türkiye halkı öyle bir dinamizm, öyle bir gelişme örneği göstermiştir ki, AB' ye üyeliği gündeme geldiğinde, tarafsız gözlemciler bu güçlü ülkenin katılımıyla dünya denge sisteminde esaslı bir değişiklikten söz etmeye başlamıştır. Türkiye'nin demografik ve ekonomik dinamizmi korkutacak bir düzeye erişmiştir.

Unutmayalım, enflasyon Türkiye'ye genel bir siyası, sosyal, ekonomik bünye hastalığı getirmiştir. Dar gelirli katmanda işçi, memur sürekli fakirleşirken, çeşme başındakilerin, bürokratların ve sermaye sahiplerinin (çoğu kendini kurtarma çabasıyla) saptıkları yolsuzlukların açıklanması (lüks göstermeciliği, çifter çifter yatlar, İsviçre' de gizli hesaplar) halk arasında şok etkisi yapmıştır.

Bünye hastalığının öbür yüzü, fakirleşen kitlelerin devlet hizmetine yönelmesidir. Devlet işletmelerine gereksiz yere işçi ve memur alınarak bu işletmelerin ekonomik verimliliğini kaybetmesi, özelleştirme halinde ekmeğini kaybetme kaygısı içindeki personelin direnci, yeni idarenin rasyonelleştirme çabaları önünde ciddi bir engel olarak ortaya çıkmaktadır. 

Unutmayalım, Sovyetlerin ekonomik çöküşünde en önemli faktör, yalnız memur ordusu değil, işçi köylü tüm halkın devlet bütçesinden geçinme alışkanlığıydı. Bugün Türkiye'de, enflasyon ve ekonomik krizle fakirleşen, açlık sınırında yaşayan milyonlar, ister istemez, geçimini, bakımını devletten bekler duruma gelmiştir. 

Hükümet için bunun altından çıkmak adeta imkansız bir hale gelmektedir. Bütçeyi yutan dış, iç borçlanma, fiyat zamlarıyla duruma çare bulmaya çabalayan idare, ister istemez bir kısır döngü içine girmiştir. IMF'ye faiz ödemekten kurtulacağız derken, bunu yapamayacağımız anlaşılmıştır.

En büyük tehlike, 1994'teki gibi bir ekonomik krizin patlak vermesidir. Bu takdirde Türkiye, dev gibi iç ve dış sorunlar karşısında çaresiz kalabilir, işsizlik ve sefalet görülmemiş biçimde halkı vurur, devlet dünyada saygınlığını kaybeder, dış sorunlarda düşman daha cüretli girişimlere kalkar; AB'ye katılma şansı zayıflar. 

Görebildiğimiz kadar, ekonomik krize yol açabilecek olumsuz gelişmeleri önlemek, hükümetin ve halkın en başta gelen ödevidir. TBMM, devlet adamlarımız bu tehlikenin farkındadır. Roosevelt'in New Deal politikasında uyguladığı biçimde yeni iş alanları açılmasına önem verilmektedir (özellikle toplu konut projesi, geri kalmış bölgeler için teşvik yasası, orman niteliğini kaybetmiş alanların satışı ve işletilmesi, turizmi teşvik önlemleri, vb.). 

Fakat iktidarı kaybetmemek kaygısıyla işbaşındakilerin, evvelki hükümetler gibi popülist bir siyasete kendini kaptırmaması çok önemlidir. IMF idarecileriyle teşvikler üzerinde son tartışma böyle bir kaygıdan kaynaklanmaktadır.

Uzun vadede problemlerin genel kaynağı, her çeşit gelişmeyi geride bırakan hızlı nüfus artışıdır. Son yıllarda nüfus artışı yavaşlamaya başladıysa da, Doğu'da yıllık yüksek düzeyi korumaktadır (2000 yılında Türkiye nüfus artış hızı, 1.4 ile dünya ortalaması üstündedir: bkz. Serdar Sayan, Doğu Batı, sayı 17).

Bütün sorun, geçmişteki gibi milletçe ağır fedakarlıklara katlanmaya meydan bırakmadan problemleri milletçe çözme bilincine erişmektedir. Son iki yılda enflasyonun düşmesi, hızlı sanayileşme, turizm ve ticarette hızlı gelişme, ekonomik büyümenin yüzde 5' in üstüne çıkmış olması ümit vermektedir.

Türkiye, içeride beraberlik ve gelişmeyi tehdit eder görünen iki temel problem karşısındadır: 

Birincisi Atatürkçülük ve İslamiyet, başka deyimle mutlak laik devlet idealiyle dindar bir çoğunluğun ihtiyaçlarını ahenkleştirme problemi, türban sorusunda sembolleşmiş derin bir problem (Samuel Huntington, bu nedenle Türkiye'yi modern dünyada kültürce parçalanmış toplumlar sırasında görüyor); ikincisi, hızla artan bir nüfusun ekonomik dengelere ters düşen gittikçe artan ihtiyaçları. Bir katman halkın aşırı tüketimciliği.

Durum, hükümeti radikal önlemler almaya iten bir ağırlık kazanmaktadır. Özellikle, uzun enflasyon sürecinin sıkıntıları devam etmekte, sosyal çatışmayı keskinleştiren muhalif sosyalist akımlar güçlenmektedir.

Gelişen Türkiye ekonomik bakımdan olsun (ticaret hacmi 100 milyarı aşıyor), Avrupa'nın savunması bakımından olsun (Türkiye NATO üyesi olarak yarım yüzyıl Avrupa'yı korumak için ön cephede göğsünü germiştir) Avrupa için vazgeçilmez bir müttefiktir.

1760 km uzunlukta Bakü-Ceyhan petrol boru hath yapımına başlandı. Borunun geçeceği şehirler Tiflis-Erzurum-Erzincan-SivasKayseri-K. Maraş-Adana' dır. Yılda 50 milyon ton petrol nakledecek. Maliyeti 2.9 milyar dolar. Kerkük-Yumurtalık hattı 70 milyon ton kapasitelidir. Böylece Türkiye, Avrupa enerji ihtiyacı için başlıca enerji hattı üzerinde bir ülke durumuna gelecektir. 

Papalık, Katolik dünyasına hitapla Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne alınmaması gerektiğini ilan etti. Papa, Patrik'i kabul ederek 1054'ten beri süregelen Şizma'ya son verme kararı aldı. 

Öcalan'ın Yunanistan'a yasadışı getirilmesi davasında tüm sanıklar beraat etti. PKK'lılar oturumlarda hazır idiler (Radikal, 30 Haziran 2003).

AB'nin sunduğu "imtiyazlı ortaklık" projesi Avrupa için Türkiye' den tüm bu avantajları saklamak, fakat karşılığında bir şey vermemek gibi bir simsarlık politikasını ifade eder. Türkiye' nin AB üyesi olmakla çok şey kazanacağı inancına karşı olanlar var. Bir köşe yazarı Avrupa' nın, sorunlarımız karşısında tutumuna bakılırsa Türkiye'nin Yugoslavya gibi parçalama planlarına yabancı olmadığına işaret ediyor (Yiğit Bulut, Radikal, 30.03.2003).

Tarihi gelenek, politikada belki coğrafi koşullardan daha önemli bir rol oynar, görünüyor. 2500 yıl sonra bir Yahudi devletinin kurulması bir tarihi geleneğe dayanır. Doğu Anadolu üzerinde Ermeni iddiaları bir tarihi geleneğe dayandırılmak istenmektedir.

Tarihf koşulların elverişli bir hal aldığı zaman bu tarihi hak iddiaları gerçekleşebiliyor. Chicago Üniversitesi'nde Ermenilerin örgütlediği bir konferansta bir Ermeni ayağa kalkıp aynen şu iddiada bulunmuştur: "Yahudiler Amerikan desteğiyle binlerce yıl sonra kendi devletlerini kurdular, biz Ermeniler Büyük Ermeni devletini, vatandaşı olduğumuz Büyük Amerikan devleti yardımıyla neden kurmuyoruz?"



OSMANLlLAR
Fütühat, imparatorluk, Avrupa ile iliskiler
Halil İnalcık



1) Delaville le Roulx, La France en Orient au XIV. Siecle, 1350-1420, Paris 1886.
2) Faruk Bilici, XIV. Louis ve İstanbul'u Fetih Projesi (Louis XIV et son Projet de Conquete d'İstanbul), Ankara TTK, 2004,53-60.
3) Bilici, 63.
4) Albert Vandal, Les voyages du marquis de Nointel (1670-1680), Paris 1900.
5) P. Masson, Histoire du commerce français dans le Levant au XVII siecle, Paris 1896; K. Fukasawa, Toilerie et commerce du Levant, Paris 1987.
6) Bilici, Giriş, 3.
7) T. G. Djuvara, Cent projects departage de la Turquie (7287-7973), Paris 1914,163-171; Silici, 63-65.
8) Djuvara, 5.
9) Osmanlı Sultanı 1604 kapitülasyonunda, Capucinlere Türkiye'de misyonerlik müsaadesi vermişti.
10) Djuvara, 190-198; Bi li ci, 65-68.
11) XIV. Louis'nin genişleme politikasına karşı ingiltere ve Hollanda, Alman imparatorunun doğuda barış yapıp batı Avrupa işleriyle uğraşmasınıdaima temel bir politika olarak benimsemişler; Karlofça görüşmelerinde Osmanlı ile barışı imzalaması için Avusturya'ya baskı yapmışlardır.
12) Bilici, 89.
13) Bilici, 120-121
14) Djuvara, ibid., 230-236.
15) Bilici, 99-ıoo
16) Bilici, 103-108.
17) G. d'Ortieres'le beraber gönderilen eksperlere 1685'ten itibaren verilen emirler Bilici tarafından yayımlanmıştır, ibid., 129-165.
18) Belge, Bilici tarafından notlarla yayımlanmıştır. Bu belgeyle kıyaslanacak başka bir belge Fransız konsolosu Charles de Peyssonel'in eseri, Traite de commerce dans La MerNoire, I-II, Paris 1787, Karadeniz kuzey memleketleri üzerinde zengin ayrıntılar içerir.
19) "Les forces necessaire pour bruler Constantinople suivant les instructions de sa Majeste" (Bilici, 175); G. d'Ortieres, istanbul'a ait bilgileri Grelot, Relation nouvel/e d' un voyage de Constantinople, Paris 1680'den aktarmıştır.
20) Bilici, 184.
21) "il faudroit tout tailler en pieces'; s. 185. Esir alınacak 12 bin kişi Fransız donanmasında forsa olarak Fransa'ya gönderilecek.
22) Bilici, 204.
23) Bilici, s. 295.
24) Bilici, s. 296.
25) Bilici, s. 308.
26) William Penn, An Essay towards the Present and Future Peace of Europe by the Establishment of an European Dyet, Parliament or Estates, London 1693; W. Penn (1644-1718) o zaman İngiltere'de takibata uğrayan Quaker mezhebine girmiş, hapse atılmıştır. Papa aleyhtarı; barışı, vicdan özgürlüğünü ve demokrasiyi savunan bir düşünür olarak bu alanda çeşitli risaleler yazdı. Bu düşüncelerle Amerika'da Pennsylvania kolanisini örgütledi. Dostu Kral James ll sayesinde, John Locke gibi siyasi tutukluları hapisten kurtardı. Penn, ilk kez Amerikan kolonilerinin Birlik halinde birleşmeleri hakkında bir planın yazarıdır (1696). 1701 'de Pennsylvania için yazdığı Anayasa, 1776'ya kadar yürürlükte kalmıştır.
27) A. Çırakman, "From Tyranny to Despotism: The Enlightenment's Unlightened Image of the Turks IJMES, no. 33 (2001), 49-68.
28) lbid.
29) lbid. 51-52; krş. H. İnalcık, "Comments on 'Sultanism': Max Weber's Typifıcation of the Ottoman Polity'; Princeton Papers, 1.
30) La No u e için bkz. Djuvara; öteki XVII. yüzyıl gözlemcilerinin Osmanlı tiranlık
rejimi pzerinde görüşleri için Çırakman, 53-54; A. Çırakman, From
the "Terror of the World" to the "Sick Man" of Europe, New York 2001 35-105.
31) "From Tyranny'; 56c64.
32) Çırakman, 56-57.
33) Bkz. H. inalcık, "Comments on Sultanism':
34) Bkz. From the 'Terror of the World".
35) Bkz., H. inalcık, An Economic and Social History of the Ottoman Empire, Cambridge 1994, 143-155.
36) C. M. Kortepeter, Ottoman lmperialism During the Reformation, New York 1972.
37) Bkz. yukarıda: "Yeni Çağ'da Türklere Karşı Haçlı Projeleri':


____











Cengiz Özakıncı









Göktürk , yani Türk Kağanlığı Arması ile



"Orhun Anıtlarının dikildiği çağda, 
Alman veya Fransız diye bir millet oluşmamıştı"
Prof.Dr.Ahmet Taşağıl