Translate

Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2016 Cuma

20.Yüzyılda Arap Milliyetçiliğini Besleyen Türk Aleyhtarlığı






Arabın Türke karşı tutum ve davranışları, 20.yüzyılda değişmiş değil, aksine pekişmiştir. Arap yazarları, bu konuda gerçek olmayan şeyleri, gerek kendi halklarına ve gerek Batı'ya "bilimsel görüş" kılığı altında günümüze değin sunmaya 
devam etmişlerdir.





20.Yüzyıl Başlarında Arapları Birleştiren Türk Düşmanlığı Unsuru


Geçmiş tarihleri boyunca Araplar kendi kendileriyle daima husumet halinde bulunan bir ulus olmuşlardır. Yaratılış itibariyle bencil ve bireyci oldukları için sürekli çekişmeler, boğuşmalar ve düşmanlıklar içerisinde yaşamışlardır. Fakat bütün bu düşmanlıklar içerisinde birleşir oldukları bazı hususlar vardır ki, bunlar arasında "İslam dininin Araplar için indirilmiş olduğu" inancı, "Arapçanın Tanrı dili oluşu" gibi ögeler yanında, Türk aleyhtarlığ öğesi yer almıştır. 20.yüzyılın başlarında bu düşmanlık oldukça güçlenmiş ve geliştirilmiştir. 1905 yılında Güneydoğu Anadolu ve Halep-Bağdat bölgelerinde yaşamış olan bir yabancı yazar, Arapları birleştiren Şeyin Türke karşı nefret olduğunu ve sırf bu nefret nedeniyle İslam birliği düşüncesinden uzak kalmak istediklerini ve sırf Türklerle aynı birlik içerisinde olmamak isteği nedeniyle "Panislamism" eğilimlerine karşı olduklarını ve hele başlarında Türkten bir halife görmekten tiksindiklerini anlatır. (1)



Kral Abdullah Araplar İçin, Türkün Felaket Getirici Irk Olduğu Tezine Sarılır


Arap milliyetçiliği davasının 20.yüzyılda belli başlı temsilcilerinden olan ve 1916 yılında Türke karşı Arap ayaklanmasında elebaşılık yapan Kral Abdullah, blindiği gibi, Mekke Şerifi Hüseyin'in oğludur. 1882 yılında Mekke'de doğmuş ve eğitiminin önemli kısmını İstanbul'da yapmıştır. Babası Hüseyin, Arap milliyetçiliğinin en ateşli taraftarlarındandı ve oğlunu da daha küçük yaşlardan itibaren kendisi gibi yetiştirmişti. Ne kadar ilginçtir ki, Arap milliyetçiliği duygularını Türk düşmanlığı duyguları içerisinde sürdürürken bile Abdülhamid'in sevgi ve iltifatlarına erişmişti ve bundan dolayıdır ki, Abdülhamid'e karşı çok büyük bir yakınlık ve hayranlık beslerdi.


Abdülhamid'in despot ve kötü ruhlu bir hükümdar olduğu biçimindeki görüşleri yadsır ve onu İslam dünyasının en değerli ve Müslüman yöneticilerin "...üstün yetenekte ve haysiyet duygusuna sahip son kalıntısı" sayardı. Ve işte tüm bu sahtelikler içerisinde Türke karşı düşmanlıklar sürdürürdü. Araptaki Türk nefreti duygularını kurcalarken Muhammed'in 1400 yıl önceleri yaptığı tanımlamalara ve kışkırtmalara yer verirdi. Babası Hüseyin'in yaptığı gibi, o da Türkü dinsiz ya da İslama yabancı ve az bağlı, benzeri nitelikler içerisinde gösterir ve böylece Arap indinde küçültmeye ve düşürmeye çalışırdı. 


Fakat daha başka yollarla da ve örneğin Türk hakkında Muhammed'in yerleştirdiği olumsuz hadislere itibare ederek, bunları daima canlı tutarak daha da etkili bir Türk düşmanlığı siyaseti sürdürürdü. Nitekim, Arapça ve İngilizce olarak yayımladığı anılarında Arap tarihinin geçmişini özetlerken ve bu arada, "...Arapların diğer düşmanları milliyetçi heveslere sahip ve Arap ırkından olmayan Müslümanlardır" derken, 1400 yıl önce Muhammed'in söylemiş olduğu; "Basık burunlu ve yüzleri yayvan, kalkanlara benzer Türklere karşı savaşmadan Araplar için kıyamet günü gelmiş olmayacaktır!" sözleri hatırlatır ve bu sözlerin Selçuk ve Osmanlı Türkleri bakımından bu şekilde değerlendirilmesi gereğinden söz ederdi.


Görülüyor ki, yüzyıllar öncesi Arap ordularının Orta Asya'ya yürümelerini ve Türklere karşı zaferler kazanmalarını diler nitelikteki idami emirler vaktiyle Arabi Türke karşı saldırıya yöneltmede nasıl iş gördüyse, bu aynı sözler 20.yüzyılda da aynı şekilde Arap liderlerinin ve şeyhlerinin ağzında Arabi Türke karşı ayaklandırmak, hem de yabancılarla birlik olup Türkü arkadan vurdurtmak bakımından aynı etkili işi görmüştür.


"Osmanlılık" Kavramını "Arapcılık" Şeklinde Anlayanlar


Osmanlılık davasına sarılan herkes, ister Arap olsun ister Türk, bilerek ya da bilmeyerek Araplılık duygularını güçlendirme ve Arap milliyetçiliği eğilimlerini geliştirme yolundaydı. Çünkü, hepsi için ortak olan hususlar vardır ki, Araplılık davasına yararlı olmaya yeterliydi. Bu hususları şöyle özetlemek mümkündür:


"Osmanlı devleti, bir şeriat devletidir, bir İslam devletidir. İslam, esas özü itibariyle her şeye üstündür, her şeyin en mükemmeli demektir. Hıristiyanlığa üstündür ve Batı İslamdan yararlanmak suretiyle gelişebilmiştir. Her bilim, her fen, he teknik İslamda vardır. Böyle olduğu içindir ki, İslamın özüne bağlı kaldığı ve onu bu şekilde uyguladığı sürece bir devlet, ister Arap devleti ister Türk devleti olsun, büyür, gelişir ve başarılara erişir. Fakat, İslamı ihmal ettiği, inkar ettiği, şeriattan uzaklaştığı an İslam devleti olmaktan çıkar ve çöker. O halde yapılacak şey, İslamın özüne sarılmaktır, ona dönmektir ve Batanın İslamdan kopya ederek başarıya ulaştığı kuruluşları aynen almaktır. Gerçek İslam uygarlığı engel değil, yatkındır, İslamın özünde bu uygarlık vardır."


İslamın en üstün bir kuruluş olduğu ve İslama dayalı şeriat devletinin ileri, uygar ve güçlü bir devlet olacağı düşüncesine saplanmayan yoktu. 19.yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı devletinde bu düşünceye inanmışlar çoktu. 1867 yılında Müslüm Rahmetullah al-Hindi adındaki bir Hintli Müslüman yazarın İzhâr el-Hak adıyla Arapça olarak yayımladığı kitap Türkçeye çevrilerek yayımlandığında, Osmanlı aydınları tarafından kapışılmıştı; işlediği tema buydu. Ahmed Faris al-Şıdyak adında birinin İstanbul'da 1860 yılında yayımladığı gazete, daha önceleri bu görüşleri savunurdu; aydın diye geçinen kim varsa bu tür görüşlere değer verirdi; İslamın özüne dönmek ve İslama aykırı davranmamak, büyük zaferlere, başarılara kavuşmak. 


Arapların ortaya attıkları ve geliştirdikleri bu düşünceler, ki kendi çıkarları bakımından kuşkusuz geçerli düşüncelerdi, Osmanlı toplumunun okumuşlarının da canı gönülden benimsedikleri düşünceler olmuştu. Zaten Osmanlı devletinin okumuşlar sınıfı, her şeyi Araplardan öğrenme hastalığındaydı. 19.yüzyılın başlarında Rifa'a Rafi al-Tahtavi'nin 1834'te yayımladığı bir kitapta bu yukarıda belirttiğimiz tez ele alınmıştı; bu kitap 1840 yılında Türkçeye çevrilmişti.


19.yüzyılın ikinci yarısında İslamın özüne dönme özlemi fevkalade güçlü bir akım olarak gelişti. Osmanlılık perdesi ve kisvesi altında geliştirildi. Afgan asıllı Cemaleddin afgani, bu düşüncenin en etkili yayıcılarından oldu. Muhammed Abdul'lar, Raşid Rıza'lar... vb. hep yukarıdaki düşünceyi geliştiren kişilerdir ve bizim zavallı okumuşlar sınıfımız işte onların bu zavallı düşünceleriyle beslenirdi. Ne hazindir ki, tüm bu saydığımız kişiler, İslamcılık perdesi altında ya Araplılık ya da Mısırlılık akımlarını alevlendiren kimselerdi. Osmanlılık davasına sarılmış ve Osmanlı devletini savunur görünerek Araplılık (ya da Mısırlılık) duygularını güçlendirmekle meşgul idiler.


Çünkü bunlar, yukarıdaki tezi Osmanlı devletine uygulamak suretiyle amaçlarına çıkış yolu bulmuşlardı. Osmanlı devleti, onların deyişine göre, İslama bağlı kaldığı sürece büyümüş, gelişmiş ve muazzam bir devlet olmuştu; İslamdan uzaklaştıkça da zayıflamış ve çökmüştür. O halde Osmanlı devletinin İslama dönüş yapması ve İslamı özüne en yakın biçimiyle uygulaması gerekirdi. Bunu söylerken bu yazarlar çok iyi bilmekteydiler ki, Osmanlı devletinin İslamı en koyu, en katıksız şekilde uygulaması halinde, bundan Araplık ve Araplılık davası kazançlı çıkacaktır. Çünkü İslam demek, onlara göre, Arabın kendi yaşamları, kendi gelenekleri, kendi bilinçliliği, kendi dilinin gelişmesi ve itibarı.. vb. demektir.


İşte Osmanlı devletine bağlılık gösteren Arap ve Mısırlı yazarların yarıaçık ve yarıkapalı biçimde yöneldikleri amaç bu olmuştur. Araplılığı yaşatmak, canlandırmak ve güçlendirmek için onların bu şekilde ortaya attıkları düşünceleri Türk yazar ve düşünürleri de paylaşır olmuşlardı. Osmanlılık pohpohlaması içerisinde Araplılık davasının savunucuları kesilmişlerdi, hem de Türkü hakir ve küçük görürcesine, Türkün çıkarlarını feda edercesine, Türkçe yerine Arapçayı, Türk tarihi yerine Arap tarihini, Türk gelenekleri yerine Arap geleneklerini yüceltircesine ve Türk toplumuna kabul ettirircesine. Aynı davranışın bugün dahi aynı kurnazlıklar ya da budalalıklarla sürdürmekte olduğunu görmekteyiz. Gerici gazetecilerin hemen hepsinde okunan şeyler hep Araplarla, Arap tarihi, Arap kahramanları ve gelenekleriyle ilgili şeylerdir.



Arap Milliyetçiliği ve Türkler - İlhan ARSEL
sayfa 181 ve 296
(1) Albert Kudsi-Zadch "A Diary on Mesopotamia in 1906"










30 Kasım 2015 Pazartesi

KÖY ENSTİTÜLERİ, EĞİTİM, MEDENİYET ve EMPERYALİZM








Köy Enstitüleri,köy okullarına öğretmen yetiştirmek amacıyla, 1940 yılında Anadolu'nun 21 ayrı bölgesinde açılmıştır.

Cumhuriyetin bu ulvi projesinin amacı; köyden gelen yetenekli çocukların tam donanımlı olarak yetiştikten sonra, tekrar köylerine dönerek geride kalan ve okuma fırsatı veya olanağı bulmamışları eğiterek ülkenin okuryazar düzeyini yukarı taşımasıydı. Köy Enstitüleri’nin o günkü eğitim yöntemi gününün en ileri eğitim yönteminden daha donanımlıydı

Köy Enstitüleri, Başbakan İsmet İnönü döneminde, Bakan Hasan Ali Yücel ve eğitimci İsmail Hakkı Tonguç'un büyük gayretleriyle kurulabilmişti. Toplam 17 bin mezun veren bu okullar, ne yazık ki "Gerici Güçler" ve "ABD'nin" baskısıyla 1954 yılında resmen kapatıldılar...






Köy Enstitüleri neden kapatıldı?


Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, 1926 yılında “ Toplam 4 Köy Muallim Okulunu” açtıktan sonra, Saffet Arıkan’ın 1936 da önce, Eğitmen kursu, sonra Köy Muallim Mekteplerinin ihyası, bunlardan alınan iyi sonuçlar sonrasında, 3 yıllık deneme sonunda 17 Nisan 1940 MEB Hasan Ali Yücel döneminde 3803 sayılı kanunla . “Köy Enstitüsü” açılmıştır. 1941 de, 4274 sayılı yasa ile de, köylerde çalışacak sağlık memuru ve ebelerin bu okullarda yetiştirilmelerine karar verildi.


Köy Enstitüsünün açılmasını mecbur kılan, zamanın Türkiye’sinin sosyal yapısına göz atmak gerek. 1935 verilerine göre 16 milyon nüfusumuzun 12 milyonu köylerde yaşıyor. Bu kütle, ilkel bir şekilde tarımla uğraşıyor. Köy ve toprak ağaların emrinde, onlara bağımlı şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar. 40 bin köyün 35 000 inde okul ve öğretmen yok. 1 700 000 çocuktan sadece 300 000 i okula gidebiliyordu. Bunlardan sadece binde biri bir üst kademedeki okullara devam edebiliyordu. Geri kalan çocuklar ise ailelerine yardımcı oluyor, zamanla da okuduklarını unutuyorlardı. 


Yüzdeye vurduğumuzda, erkeklerin % 76.7 si, kadınların % 91.8 zi okur yazar değildi. Mevcut öğretmenlerin %78 zi kentlerde çalışıyor. % 22 si de okulu olan 4-5 bin köyde çalışmaktadır. Şehirlere alışkın olan öğretmenler, uyum sağlayamama nedeniyle köylere gitmeyi düşünmezlerdi. Tıpki bugünkü gibi, doğuya gitmeyi arzulamayanlar gibi.. İlkel de olsa, üretim araçları ağaların elindeydi.. Köye, çiftliğe, mezraya herhangi bir doktor , hemşire, ebe gitmezdi. Hastalar, üfürükçülerin, nuskacıların, ermişler gözü ile bakılan kişilerin eline bırakılırlardı.


Ülkenin bu durumu, Atatürk ilke ve inkilaplarına, Cumhuriyete ve halk felsefesine uymuyordu. Çare arayan zamanın MEB Saffet Arıkan ve İsmail Tonguç’un uğraş ve 3 yıllık denemeleri sonunda Köy Enstitüleri kuruldu..



PEKİ NEDEN KAPATILDI


Köy Enstitüsü yasasının kabülü sırasında, bunun uzun ömürlu olmayacağı belliydi. TBMM nde 426 kayıtlı Milletvekili vardı. Oylama gününde, başta Celal Bayar, Adnan Menderes olmak üzere, sonradan Demokrat Partiyi kurup katılacak olan 148 Milletvekili meclise gelmediler. Yasa, gelenlerin oybirliği ile, 278 oyla kabul edildi.. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de, yasayı destekliyor ve “Kitap mermi gibidir” veciz ifadesiyle taraf olduğunu belirtiyordu.


Bazı güçler yasanın çıkmasını istemiyordu. Çıktıktan sonra da aleyhine propoganda yapmaya devam ettiler. Daha çocuk yaştaki Köy Enstitüleri boy hedefi olmaya başlanmıştı. Büyük toprak ağası, Eskişehir Milletvekili Abidin Fotuoğlu, bir konuşmasında , henüz mezun dahi vermeyen Köy Enstitüler için 1943 de, “Bunlar yetiştiklerinde bizim kafamızı keserler” söylemiştir. Yetiştiler ama kafa da kesmediler.


CHP “Çiftçiyi Topraklandırma” adlı yasa taslağını TBMM ne getirdiğinde, birçok Milletvekili istifa etti. Bunlar Demokrat Partiyi kurdular. Bilindiği gibi bunların çoğu, toprak ağası, köy ağası, şeyhler, dedeler olup söz sahibiydiler. 


Tabiatıyla Köy Enstitüsüne karşı olacaklardı. Yetişen gençler, babalarına benzemiyor. Ağalık ve aşiret düzenine karşı baş kaldırıyorlar. Şeyh ve şıhların eteklerini öpmüyorlar. Ağaların önünde baş eğmiyorlar. Bilime önem veriyorlar. Ağalık sistemini ve köylünün fakirliğini sorguluyorlar. Hak hukuk aramaya başlıyorlar. Atatürk İlke ve İnkilaplarını, düşüncelerini en üst seviyede tutmaya başıyorlar. Bu gençlerin çoğalması, Birçok insanın menfaatlarına dokunacağı kaçınılmaz. Hatta CHP sinde kalanlar içinde de, Köy Enstitüsüne karşı homurdananlar gün geçtikçe çoğalmaya başladı. . Güçlerinin çok azalmasını, istifaların durdurulması lazımdı. . Bir gün, Kepirtepe Köy Enstitüsüne ziyarete giden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bir kız öğrenciye, çantasında neyin olduğunu sorar. Kız çantayı açar, göstererek, “ Bir parça ekmek, bir parça köfte ve birde Dünya Klasiklerinden bir kitap “der. İnönü mutlu olur. 


Etrafındakilere dönerek, “ Ne zaman Türkiye’de, erinden generaline, sade vatandaşından Cumhurbaşkanına kadar, herkes, ekmekle kitabı bir araya getirebilirse, gerçek kalkınma başlamıştır demektir “ diyen İnönü, yandaşlarının baskılarına dayanamayarak, Hasan Ali Yücel ve İsmail Tonguc’u görevden alarak, MEB na Reşat Şemsettin Sirer’i getirdi. Tonguç, önce Talim Terbiye kuruluna, sonra da bir okula öğretmen olarak atanır. Sirer, 1947 de, “tüm Köy Enstitülerinin kuruluş özelliklerinin ortadan kaldırıldığını, bu okulların sıradan bir köy okulu olduğunu “ söyleyerek, müfredat programını değiştirdiler. Böylece, erimekten korkan İnönü’nün sırtından da yük kalkmış oldu. İşte bu dönem, sağcılara yaranmak, CHP yi toparlamak için okullarda din dersleri ve İmam Hatip Okullarının açılması dönemidir.


1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, 27 Ocak 1954 de 6234 nolu yasa , ile uygulamaya tamamen son verdi.


Köy Enstitülerinde toplam olarak 17342 öğretmen yetişmiştir. Bunların 1398 i bayan 15943 ü erkektir. Yine bu okullarda 7300 sağlık memuru, 8756 eğitmen yetişmiştir.


FACEBOOK HESABI:





"Eğitimin pahalı olduğunu düşünüyorsanız, cehaletin bedelini hesaplayın."
Howard Gardner
(çoklu zeka kuramı)










Türkiye'de 1947-1950 yılları arasında öğretmenlik de yapmış olan Kirby, 1951-1954 arasında Türkiye'de Köy Enstitüleri'ni incelemiş, 1954-60 yıllarında da toplamış olduğu bilgiler, belgeler üzerinde çalışarak tezini tamamlamıştır. Bu arada, kendisinin Hakkı Tonguç ile de birkaç kez görüştüğü, mektuplaştığı kalan belgelerden anlaşılmaktadır. O günlerin ortamının etkisiyle olsa gerek, Tonguç başlangıçta ona pek güven duymamıştır. Bunu Sabahattin eyüboğlu'na yazdığı 25.4.1954 günkü mektubundan anlıyoruz: "... Amerikan Yardım Heyeti'ne rapor hazırlamaya memur...gibi geldi bana..."


Kirby 1962 yılında sonra Türkiye'ye yerleşmiş, İzmir dolaylarında bir tarım işletmesi kurmuş ve burayı çalıştırmış, daha sonra da Ankara'ya yerleşmiştir. Bundan sonra yaşamını İngilizce dersleri vererek sürdüren Kirby, 1950 yılında Ankara'da yaşamını yetirmiştir.


"Tezde varılmış sonuçlardan anlaşılacağı gibi bir eğitim hareketi olarak Köy Enstitüleri'nin toplumsal gelişim ve değişim sürecini hızlandırmaktaki etkinliğinin evrensel boyutlarını kavrayan, kendi deyimi ile "dünya ölçüsündeki değerini anlayan", bunu bilimsel yöntemlerle irdeleyip değerlendiren, bu alanda bugün bile aşılamamış en kapsamlı ve özgün araştırmayı yapan ilk eğitbilimsel sayın Fay Kirby'dir. Bu nedenle Köy Enstitüler kendisine teşekkür borçludur." Engin Tonguç


Türkiye'de Köy Enstitüleri - Fay Kirby
çev: Prof.Dr.Niyazi Berkes











BANU AVAR’I ŞAŞIRTAN GERÇEK

Sevgili arkadaşım, değerli dostum gazeteci-yazar Banu Avar, bilindiği gibi sadece Türkiye’nin en önemli aydınlarından biri değil, aynı zamanda dünyayı da en iyi tanıyan gazetecilerden biridir. Kendisi, Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya, Orta Doğu’dan Latin Amerika’ya dünyanın birçok ülkesini gezen çağdaş bir gezgindir… Banu Avar’ın gittiği ülkelerden biri de Venezuella’dır. Avar’ın Venezuella’da gördüğü bir tablo ise, “sahte solcularımızı” çok kızdıracak, hatta günlerce kara kara düşündürecek  türdendir… Çünkü Banu Avar’ın gördükleri, Venezuella’nın antiemperyalist lideri H. Chavez’in de Atatürk’ten, Atatürk devrimlerinden etkilendiğini kanıtlamaktadır.

Şimdi Banu Avar’a kulak verelim: "Şehri göreceğimiz tepeye doğru tırmanırken, Kemal Atatürk tabelasını geçince şaşırdım ki, tepeye geldik. Genç kız rehber heyecanla ‘şu fabrikayı görüyor musun? yanında nikah salonu, şu sağlık ocağı, şu okul onun arkasındaki de bizim ev.’ ‘Eeee ,dememe kalmadı’ Rehber ‘Biz buna ATATÜRK modeli’ diyoruz’ diye  yapıştırdı.” Venezuella’da bu gördükleri ve duydukları üzerine duygulanan Banu Avar:  "Venezuella tepesinde tüylerim diken diken, gururum tavan yapmıştı..." diyerek anlatmıştır heyecanını…


Sinan Meydan / link










Milli Eğitimimiz 27 Aralık 1947'de imzalanan ve “Fulbright Antlaşması” olarak anılan ”Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma’nın sonucu olarak, bütünüyle Amerikalı uzmanlar ve CIA tarafından, Amerikan çıkarları doğrultusunda biçimlendiriyordu. Senatör Haydar Tunçkanat’ın “İkili Antlaşmaların İç Yüzü” ve “Amerikan Emperyalizmi ve CIA” adlı kitabında açıkladığı üzere, 27 Aralık 1947'de imzalanan Eğitim Komisyonu’yla ilgili anlaşmanın 5. maddesi şöyleydi:


"Komisyon, dördü TC vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden kurulu olacaktır. Bunlara ek olarak Türkiye’deki ABD diplomatik heyetin başı, (Amerikan Büyükelçisi) komisyonun fahri başkanı olacaktır.Komisyonda oyların eşit oluşması durumunda kesin oyu misyon şefi Amerikan büyük elçisi verecektir.” Komisyonun ABD vatandaşı olan dört üyesinden ikisinin elçilikteki CIA mensupları arasından seçileceğinden kuşku duymamak gerekir, böylece CIA, Milli Eğitim Bakanlığı’na rahatça sızma olanağı bulacak ve komisyon üyesi sıfatıyla öğrenci ve eğitim üyeleri arasında ajanlar devşirmekte hiçbir güçlükle karşılaşmayacaktır. Okul kitaplarına ve ders kitaplarına Amerikan propagandasının etkinliğini artırmak için malzeme hazırlayacaklardır.


O günden 2007' ye 58 yıldır, “Milli Eğitim”imizi ve daha pek çok bakanlığımızı Amerikalı uzmanlar yönlendiriyor. Bu durun, 2007'de de böyledir ve FULBRİGHT COMMİSSİON adı altında Türk Milli Eğitimini biçimlendiren kurulun başında 2007'de Amerikan Büyük elçisi oturmaktadır. (bu gün de o kadar taviz verdiğimize göre bu şartlar muhtemelen aynı şekilde, belki de daha da ağır şekilde devam etmektedir. Bundan daha ağır ne olacaksa?) İsmet İnönü, Amerikan Yarı-Sömürgesi Olduğunu Açıklıyor. Yalnızca Milli Eğitim’in değil, diğer pek çok bakanlıkların 1949'dan başlayarak Amerikalı uzmanlar güdümlendiğine ilişkin acı gerçek, Türkiye’yi Amerikan yarı- sömürgesi durumuna düşürerek Türk ulusunun anlına bu lekeyi süren İsmet İnönü tarafından, yıllar sonra,1963'de şöyle itiraf etmişti.


“Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika izlemesini istiyoruz. Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsini çevresinde uzman denen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Başaramazlarsa işi sürüncemede bırakmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum sonucu bana gelmeden, Washington’un haberi oluyor. Sonucu memurlardan önce sefirden öğreniyorum.

Bağımsızlık savaşından sonra Lozan’da asıl mücadele de bu uzmanlar konusunda oldu. Yoksa sınırlar zaten fiili durum idi. Tazminat işini iki devlet aramızda çözerdik. Bütün mücadele idaremize yapılmak istenen müdahale yüzünden çıktı. Bir tek uzman vermek için büyük ödünlerde bulunmaya hazırdılar. Dayattık. Biz onların neden ısrar ettiklerini biliyorduk. Onlar bizim neden inatla red ettiğimizi biliyorlardı. Böyledir bu işler, peygamber edasıyla size dünyaları vaat ederler. İmzayı attınız mı ertesi günü gelmişlerdir. Personeli gelmiştir, teçhizatı gelmiştir, üsleri gelmiştir. Ondan sonra sökebilirsen sök. Gitmezler. Ancak bu sorunun üzerine vakit geçirmeden gitmek gerek. Yoksa ne bağımsız dış politika ne bağımsız iç politika güdemezsiniz. Havanda su döversiniz. Fakat sanmayın ki bu kolay bir iştir. Denediğinizde başınıza neler geleceği bilinmez…”


Türkiye’nin Şubat 1948'de 705 bin dolar olan döviz varlığını, Mayıs 1950'de eksi 12 milyon dolara; 1946'da 214 ton olan altın varlığını 1949 sonunda 123 tona indiren, ülkenin dağarcığında yeterince altın ve döviz bulunmasına karşın Amerika’dan borç alarak ülkeyi Amerikan güdümüne sokan İsmet İnönü’nün bu yüz kızartıcı açıklamaları karşısında: “Madem bunları biliyordunuz, öyleyse niçin Amerika ile antlaşmalar yaparken Türkiye’ye Amerikalı uzmanlar dolmasına neden olacak maddelere imza attınız?” .. demek gerekiyor.


İsmet İnönü’nün bu sözleri, kendisinin Türkiye’yi içine düşürdüğü durumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdiği gibi, onun bir Türkiye Cumhuriyeti kahramanı, Cumhurbaşkanı, Başbakanı olarak ne denli çaresiz olduğunu da ortaya koymaktaydı.


Cengiz ÖZAKINCI’nın “Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni- Osmanlı Tuzağı ”adlı kitabından alıntıdır 









Güne Başlarken - 2 Mart 2012 / Mahiye MORGÜL
DERSANELER EĞİTİM ŞİRKETİ OLURSA  :  

Dersaneler yerine paralı sertifikalı kurs veren “okullar pazarı” kuruluyor. En ucuza çalışacak öğretmeni nerden bulacakları bile hazırdır; tayin edilmeyen binlerce genç öğretmen… Köle öğretmenlik sistemine geçiyoruz! Eğitim şirketleri piyasasına destek için şöyle düzenlemeler yapılıyor: Kurumlar vergisinden muafiyet. Bankalardan öğrenci başına eğitim kredisi (ABD modeli). En az masrafla en büyük kâr getiren iş olacak eğitim. Tam bir sömürü piyasası geliyor. Eğitim piyasası daha kurulmadan pastadan pay kavgası başladı bile. Tarikat-Cemaat çatışması diye bize gösterilenler, kamucu eğitimin bitirildiğini ustaca gözden uzak tutmak içindir. Biz de, “dersanelerden bıkmıştık” diye sevindiriliyoruz. Bu arada Liseler sinsice kapanıyor, üzerinde konuşan yok.  "....Cemaat dershaneler yoluyla budanıyor.." söylemine dikkat!


Aklınızda olsun; dersanelerin EĞİTİM ŞİRKETLERİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ eşzamanlı getirilen Parçalı Piyasacı Eğitim Yasasının gereğidir.  Piyasada Sertifikalı Kurslar olacak, kursları veren eğitim şirketleri sistemi geliyor. “Paran kadar eğitim” budur! YÖK de kapanıyor ki, artık merkezi sistem sınavlar ve doğal olarak sınava hazırlayan dersanelerin kaldırılması, Sınav Şirketleri Piyasasının kurulması var önlerinde. Hele bir kere Parçalı Eğitim Yasasını geçirsinler, daha neler geliyor arkasından!..


Dersanelerin kapanmasında bizi yanıltan söylemle geliyorlar, bu yolla Mesleki Yeterlilik Kurumu kendini gizleme fırsatı buluyor... MEB yerine ikame edilmiş olan piyasa üst kuruludur, internetten kuruluş yasasını okuyunuz lütfen. Küreselci sisteme göre “okullar pazarı” açılıyor; pazar paylaşım savaşıdır gördüğümüz. Küresel sermayenin alanı ele geçirmesi için önce yerli piyasanın iştahını kabartarak desteği sağlanıyor.  Değişimin arkasındaki gücün Dünya Bankası ve Mesleki Yeterlik Kurumu olduğunu söylemek gazeteciliğin en zor yanıdır. Yasaya direnen kalemler var. Okullar pazarının kuruluşuna bu kadar yaklaşmışken gerçeği söyleyen kalemleri susturmak da işlerinin arasında olmalıdır. 


Anımsatıyorum: Eski Talim Terbiyenin başı Ziya Selçuk ile Eser Karakaş 2007 de TV'de şunu demişlerdi: "Müfredat reformu eş zamanlı değişimleri gerektiriyor. Sistemi bloke eden sınav sistemi ve dersanecilik var." (bkz. "Eğitim Neden ve Nasıl Sektörleştiriliyor" Eğitim Küresel Piyasaya Teslim, sh.234, M.M.) O gün Ziya Selçuk, 4 yılda Anaokulunda nasıl İngilizce öğreteceklerini, İngilizce öğretmeni olmadan da İngilizce öğretebileceklerini söylüyordu. Bunu size, yasa geçtikten sonra karşılaşacağınız gündemden bir örnek diye verdim. Dışarıdan İngilizce konuşan dadılar getirilecek! 


1200 tane DİB memurunun MEB Din Öğretimi Dairesine geçirilmesi de bu kapsamdadır. Çünkü, Ankara’da MEB çalışanları tarafından Meslek Dersleri verilen sertifikalı dersaneler açılmaya başladı bile. Sadece Din Öğretimi yapan eğitim şirketi kurabilmek için, "öğretmen statüsü almış olmak" gerekiyor olmalı...  Hatırlatayım, dersanelerin yerini alacak 2 yıllık piyasa liselerinde sadece grup derslerinden sertifika verilecek, kültür dersleri olmayacak. Bildiğimiz liseler kapanıyor. Örneğin, Din Öğretimi sertifikası verilen okulda, Edebiyat, Coğrafya, Matematik, Fizik gibi bilim ve kültür dersleri olmayacak. O nedenle yeni sistem okullar BİLİM DIŞI okullar olacaktır. 


Zaten 2005’den beri ders kitaplarında bilgi kalmamıştı, artık tümüyle bilimsiz çağa geçiyoruz. Bakanlıktan ders kitaplarının yeniden yazılacağı açıklandı, artık iyice boş sayfalara baktırılacak çocuklar. Herkes elindeki eski kendi okuduğu yılların ders kitaplarını sıkı sıkı korumaya alsın, lütfen torunlarımız için bunu yapalım.  Kamucu eğitimimiz küresel piyasaya devredilirken, küresel çetenin önünde dinamitleyecekleri Türk Sınav Sistemi ve Dersanecilik var, çok gürültü çıkartacaklarını tahmin etmek zor değil.  Öte yandan, her cemaatin kendi müridini yetiştirmek için iştahını kabartan yeni düzenleme, Parçalı Eğitim Yasası, yani Din Öğretiminin de parçalanarak piyasaya atılması BOP planının içindedir. 


ABD Başkanı Bush’un 2001’de ilan ettiği “3.bin yılın Haçlı Seferi”nin Arap ülkelerinde adı Arap Baharı olan parçalama programının bizdeki şekli, eğitimde birliğin parçalanmasıdır. O nedenle Din Derslerinin kaldırılmasını, hatta kültür derslerini de beraber öğreten bugünkü İmam Hatip Liselerinin kapatılmasını istemek, ABD’nin haçlı projesine yarar, birliğimize zarar getirir. (Açıklama gereği duyuyorum; “haçlı” ifademiz tamamen onların dilidir, Türk Ortodoks-Hıristiyan kardeşlerimize asla sözümüz yoktur.) 


Aydın olmak, din öğretiminde de birliği savunmayı gerektirir. CHP sözcülerinin buna özen göstermesi kendi tabanlarının ve yazar olarak benim de talebimdir.



MAHİYE MORGÜL - 26 MART 2012/kendi sitesi ve eski okul kitaplarımız
KİTAPLARI : 
* Milli Eğitimde Emperyalist Kuşatma (2004-2010) /pdf
* Eğitim Küresel Piyasaya Teslim ; Eğitime 2005 SPAN Darbesi ; Bilim Dışı Ders Kitapları; Çocuklarda Algıda Azlık ; Sınavsız ve Diplomasız Fakülte ; Kamucu Eğitimden Bireyci Eğitime ; Bilimsel Eğitimden Parasal Eğitime ; Tarih Kitaplarına Yazılmayanlar

"Mahiye Morgül, Cumhuriyet'in en önemli adımlarından biri olan, Milli Eğitim ve Eğitim Birliğinin artık MİLLİ olmadığını ve küresel efendilerin emirleriyle şekkilllendiğini belgeleriyle okura sunuyor. Tüm öğrenci, öğretmen ve velilerin incelemesi farz olan bir kitaptır bu." Banu Avar






Kaan Turhan'ı da okuyun
AB"nin programlarının Türkiye tarafından üye olmadan benimsenmesi ve hızlı bir biçimde "AB"ye uyum süreci" doğrultulu bir düzenleme olarak kendini göstermesi düşündürücüdür. Düşündürücüdür, çünkü AB"ye üye olmadan Gümrük Birliği"ni kabul eden Türkiye"nin gümrüklerdeki çelişkisi iç ve dış pazarda Türkiye zararına işlediği gerçeği gözetildiğinde; eğitim gibi gençlik gibi birinci derecede yaşamsal öneme sahip konularda gümrüklerdeki çelişkiyi yaşamak, zararın ülke insanı üzerine yansımasını doğurur ki bu da Cumhuriyet"i omuzlarında taşıyacak ve onu yüceltecek Türk gençliğinin uzun dönemde yitirilmesi demektir." 









"Evet, artık köy enstitüleri yok… Ancak, Büyük Yolgösterici’nin Halkçılık İlkesi kafamızda ve yüreğimizde sapsağlam duruyor. Onun gereğini bugün de yerine getirmek zorundayız; yani Atatürk’ün şu direktifini:
"Halka yaklaşmak, halkla kaynaşmak daha çok aydınlara düşen bir görevdir. Gençlerimiz ve aydınlarımız hangi hedeflere, ne için yürüdüklerini ve ne yapacaklarını önce kendi zihinlerinde iyice kararlaştırmalı, onları halk tarafından iyice sindirilebilir ve kabul edilebilir bir hale getirmelidir. Aydınlarımız, özellikle de öğretmenlerimiz her vesileden yararlanarak halka koşmalı, halk ile bir arada olmalıdır."

Köy Enstitüleri Kapatıldı Ama Halkçılık İlkemiz Sapasağlam Ayakta / Prof. Dr. Cihan DURA / link










BİR YENİ KUŞAK KÖY ENSTİTÜLÜ, ORKESTRA ŞEFİ, GÜRER AYKAL
İLK MÜZİK DERSLERİNİ ÇİFTELER KÖY ENSTİTÜSÜ MÜZİK ÖĞRETMENİ OLAN BABASINDAN ALMIŞTIR.
GÜRER AYKAL, ESKİŞEHİR,ÇİFTELER 1942 DOĞUMLUDUR.


Eskişehir Mahmudiye’de doğdu. Müziğe babasının verdiği derslerle başlayan sanatçı, 1953 yılında Ankara Devlet Konservatuarı’na girmiş, Necdet Remzi Atak’ın öğrencisi olarak keman bölümünü bitirdikten sonra kompozisyon bölümüne geçerek Adnan Saygun’un sınıfından mezun olmuştur. Şeflik öğrenimini yurtdışında yapan Aykal, 1969’da kompozisyon bölümünü bitirip orkestra yönetim uzmanlığı için devlet bursu ile İngiltere'ye gönderildi. Londra'da Gluldhall Müzik Okulu yüksek yöneticilik sınıfında ve Royal Academy’de; İtalya’da Academia Chiciana ve Roma’daki Santa Cecilia’da çalışmalarını tamamladı. Orkestra şefliği alanında tecrübelerinden yararlandığı isimler arasında George Hurst, Andre Prévin ve Franco Ferrara gibi ünlü şefler vardır. İngiltere’de Royal Academy’yi bitirdiğinde, bu diplomayı 21 yıl içinde almayı başaran ilk kişiydi[kaynak belirtilmeli]. Türkiye’de yasal olarak atanan ilk orkestra şefi oldu ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın şef yardımcılığına atandı. Canta Cecilia Konservatuarı’ndan onur derecesiyle mezun olmuştur.


Sanatçı, 1973 yılında yurda dönmüş, kazandığı başarılarla “Devlet Sanatçısı” unvanıyla onurlandırılmıştır (1981). 1999’da kendi isteğiyle Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’ndan ayrıldı, bu dönem Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nı kurdu. 2000–2004 yılları arasında Antalya Orkestrası’nı kurup geliştirdi. ABD’de toplam 16 yıl şeflik ve genel müzik direktörlüğü yapan Aykal, 1991–2003 yılları arasında El Paso Teksas Senfoni Orkestrası Daimi Şefliği’ni ve Genel Müzik Direktörlüğü’nü yürüttü ve ayrıca “Profesör Emeritus” unvanı aldı. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın daimi şefi Gürer Aykal, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne (MSGSÜ) kadrolu profesör olarak atandı (2006). Aynı zamanda konservatuvarın 'Kompozisyon ve Orkestra Şefliği Anasanat Dalı Başkanlığı' görevini de üstlenen Gürer Aykal, Borusan İstanbul Filarmoni'nin Daimi Şefliği görevini ve Genel Müzik Direktörlüğünü de yürütüyor. Aykal’ın eğitimci yönü, yurtiçi ve yurtdışında diğer üniversitelerdeki orkestra şefliği profesörlüğünü de kapsamaktadır. ABD’de Indiana (Bloomington) Üniversitesi, Teksas Tech ve UTEP Üniversiteleri’nde ileri orkestra şefliği dersleri veren Aykal halen Bilkent Üniversitesi’nde bu görevi sürdürmektedir.











KÖY ENSTİTÜLERI: Belgesel / tek part
ya da 



Film














BENİM MANEVİ MİRASIM BİLİM VE AKILDIR

"Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. 
Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.... 
Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada , asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkar etmek olur... 
Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar." 

Mustafa Kemal ATATÜRK 

















24 Ekim 2015 Cumartesi

Türk kökenli Ermeniler



Anadolu'nun güney-doğu bölgelerinde ve Azerbaycan'da hıristiyanlığı kabul eden Kıpçak Boylarına da "Ermeni", "Alban" demişler ve Türk kökenli bu "Ermenilerden" günümüzde Türkçe bir çok yazılı belgeler malumdur.


Prof.Dr.Firudin Celilov Ağasıoğlu
Ermeniye hükümdarı Artaşes'in (Artaş'ın / Artaxias I / Ertaş) Türkçe Yazıtları: MÖ.2.yy






Görüldüğü gibi, bizim varyantda yanlız 4.satırın ilk harf resimde olduğu gibi çizgisi azıcık eğilmiştir. Bu işe başkalarının r, n, d gibi okuduğu sesi değil, b sesini bildiren işarettir ve hemin harf 2.satırın dördüncü işaretinde de özünü gösterir. İki yerde geçen "y" sesinin hatta "z" dialekt varyantı ile okursak, yine anlam değişmez, bireyi sözcüğü barzi (marzi) ve yeritir sözcüğü de zeritir şeklinde Kıpçak ağzını sergiler. Kalan işaretler ise diğer uzmanların verdiği işaretlerden farklanmıyor.

Ortya böyle bir soru çıkar, neden ilk Ermeniye hükümdarı sayılan Artaş sınır taşları üzerindeki yazıyı 
ermenice (Hay dilinde) değil, Türk dilinde yazdırmıştır?

Bu soruya bir neçe cevap verile biler, Artaş'ın kendisi Hay değildi, taşların bulunduğu bölgede Türk (Azer) boyları yaşıyordu. Ermeniye bölge adı idi ve orada yaşayanların az kısmı Hay idi, sonralar bu Haylar da bölge ahalisi gibi ermeni adlanmıştır.

Aslında bu cevaplar bir-birini tamamlayan yorumlar mantığına dayanır, böyle ki, Artaş'esten yüzyıllar sonra da aynı durumla karşılaşırız: Anadolu'nun güney-doğu bölgelerinde ve Azerbaycan'da hıristiyanlığı kabul eden Kıpçak boylarına da "ermeni", "alban" demişler ve Türk kökenli bu "Ermenilerden" günümüzde Türkçe bir çok yazılı belgeler malumdur.

Ermenistan İlimler Akademisi'nde saklanan sınır belgesi taşların Batı Azerbaycan'ın eski ahalisi hakkında verdiği bilgi çok önemlidir. Görüldüğü gibi, o çağlarda Ön Asya'nın farklı bölgelerinde işlek olan aramey yazısı Göyce bölgesine de gelip çatmıştır. Artaş meliğin gösterişi ile merz taşının iki alan arasındaki sınırda kondurulması (koyulması) hakkında olan bu yazılar ise henüz azer türkçesinin en eski yazı örneğidir. 2000 yıldan artık toprak altında kalan bu yazılı taşlar gibi belgeler 
bulundukça tarihin gerçek yüzü de aydın görecektir.





"Adları MÖ 4.yüzyıldan itibaren kayda alınmıştır. Alban ismi antik kaynaklarda Albanya, Orta Frasçada Ardan, Arapçada Arran, Gürcücede Rani, Ermenicede Ağvan, Süryanicede Aran şeklinde geçer. Strabon 26 Alban kabilesinden bahseder. Önce Sasanilere, sonra Doğu Roma'ya, Araplara ve Hazar Türklerine tabi olmuşlardır. En parlak dönemlerini 7.yüzyılın ikinci yarısındaki Cavanşir dönemidir (636-642 /680-681). Halkın gitgide İslamı kabul etmesi ve Ermeni baskısı dolayısıyla tarihten silinmişlerdir. Alban kilisesi ise Eçmiadzin'deki Ermeni katolikosluğunun (patrikliğinin) ısrarıyla 1836'da Peterburg St.Sinodu tarafından lağvedilmiştir. Böylece Alban adı da ölmüştür. 

Halen Azerbaycan ve Gürcistan'da yaşayan ve 1989 sayımına göre sayıları 8.849 olan Udinler, Albanların ahfadı sayılır. Udin dili bitişimli bir dildir ve bu dil Alban diline en yakın dil olarak kabul edilir.Alban dili Kafkas dillerindendir, Hint-Avrupa dillerinden değildir. Balkanlarda bizim Arnavut, batılıların Alban dediği halkla alakaları yoktur. albanlar Hıristiyanlığı ilk kabul eden millettir. Hıristiyanlığı MS 54 yılında kabul etmişler, bu din 313'te hükümdar Urnayr zamanında resmi devlet dini olarak ilan edilmiştir. Ermeniler Hıristiyanlığı Albanlar'dan sonra kabul etmişlerdir. 

Kalankatlı Moses'in Albanya Tarihi adlı eseri, başkta Kafkasya'nın en eski sakinleri Albanlar olmak üzere Türk, İran, Arap, Gürcü, Ermeni ve sair halkların tarihi için pek ehemmiyetlidir. Eserde Barsil, Hun, Hazar, Eftalit, Haylandurk gibi Türk kavimlerinden ve onların askeri, sosyal, dini yaşayışlarından bahsedilmektedir. Eserde Göktürk kitabeleri dikilmeden önce Kuzey Kafkasya Hunlarına ve Hazarlara ait han, hakan, cebu (yabgu), şad, tudun, alp ilutuer (alp il teber), il tigin, tarhan, Tanrı, Çorpan, Ovçu, Çathasar (şad Hazar), Honoğur, Varaçan; Türkçe-Farsça Kuar özel isim ve unvanları kayda alınmıştır. Bunların hepsi Türkologlarca çözülmüştür, sadece Kuar ve Varaçan (Varşan) tartışmalıdır. Türkan ve Türkistan sözlerinin de geçtiği kitap Türk kültürü için bu bakımdan da önemlidir." - Y.Gedikli


"Şüphesiz kitaplar müellifin ana dilinde yazılmıştır. O vakitler Albanya'da yaşayan muhtelif dili ve lehçeli 26 Alban kabilesinin artık tek bir dilde birleştiği, daha 5.yüzyıldan itibaren Aran dilinin Azerbaycan'ın kuzey topraklarında tek dil olduğu, şu anda tarih literatüründe şüphe doğurmamaktadır. Malum olduğu gibi 7.yüzyılın sonlarında Azerbaycan arazisi Arap Hilafeti tarafından zapt olunmuş, yerli Hıristiyan Albanların çoğu Müslümanlığı kabul etmek zorunda kalmış, şimdiki Dağlık Karabağ (Arsah)'da yaşayan Albanlar ise dinlerini muhafaza etmiş, ama Hıristiyan Ermenilerin ihatasında oldukların için gittikçe lisanlarını yitirmiş, Ermenileşmişlerdi. Alban kilisesini kendisine tabi eden Ermeni kilisesi, Albanlara mahsus abideleri Ermeni abidesi ilan etmiş, yazılı abidelerini ise kadim Ermeni dili olan Grabar'a tercüme ederek aslını tahrif etmiş ve bu yazıları Ermeni abidesi olarak yaymaya gayret göstermiştir. Aynı felaket, hakkında söz ettiğimiz Albanya Tarihi kitabının başına da gelmiş ve ecdadımızın bu abidesi de kadim Ermeni diline (tahrifine) aktarılmıştır." - Mahmud İsmayilov

Alban Tarihi / Son Hunlar Hazarlar Ermeniler Terekemeler
Kalankatlı Moses , Çeviri: Yusuf Gedikli / Selenge Yayınları

Elesger Siyabov Bey (tarihçi, Azerbaycan),  7. yy Ermeni tarihçi Moisey Kagankatvasî ile ilgili olarak: "Moisey Kagankatvatsi ermeni deyildi, Azerbaycanin guzey kisminin böyük bir erazisini ehate eden bir cografiyada uzun yillar var olmus ve kökenin esasen hristiyan türklerin olusturdugu Alban ve ya Agvan devletinin tarihini yazmis orta cag tarihcisi idi, sadece onun yazdigi Alban tarihi eseri orijinali kayb olmus bizim günümüze o eserin ermeni diline tercüme olunmus varianti gelib catmisdir." demiştir.





Kafkas Albanları Dili ve Edebiyatı
Prof.Dr.Bahtiyar Tuncay





10 Aralık 2014 Çarşamba

Amerika'da Resmi Dil ve Etnik Yapı





ABD’de “Tek Resmi Dil: İngilizcedir”, “Vatandaş İngilizce Konuş!” demek, Demokratik Cumhuriyetçiliktir; buna karşılık Türkiye’de “Tek Resmi Dil Türkçedir”, “Vatandaş Türkçe Konuş!” derseniz, “birileri” sizi anında “Irkçı Faşist” olarak damgalayacaktır.

ABD ve diğer Batı ülkelerinde “Demokratik” sayılanın, Türkiye’de “Irkçı Faşizm” sayılması; Batı’da “Anarşi” olarak tanımlanacak türden görüş ve uygulamaların, Türkiye’de “Demokrasi” olarak yutturulması; bence, ülkemizin tüm sorunlarından çok daha önemli bir sorundur.



/


1990 yılı nüfus sayımında ABD yurttaşlarına soruldu:
“Etnik ırk, soy kökeniniz nedir?”


Verilen yanıtlar ABD yurttaşlarının 500 dolayında değişik soy ve ırklardan geldiklerini ortaya çıkardı. (Belgelerini geçen ayki yazımda yayımladım.) Aynı sayımda ABD yurttaşlarına şu da sorulmuştu:

“Evinizde hangi dili konuşuyorsunuz?”

Verilen yanıtlar, ABD yurttaşlarının, evlerinde İngilizce dışında 380 dolayında ayrı anadil konuşmakta olduklarını ortaya çıkardı.

ABD resmi raporlarında hangi eyalette kaç değişik anadil konuşulduğu da saptanıyor. 2010 nüfus sayımına göre:


4,779,736 nüfuslu Alabama’da 114 ayn dil; 

710,231 nüfuslu Alaska’da 109 ayrı dil; 
6,392,017 nüfuslu Arizona’da 152 ayrı dil; 
2,915,918 nüfuslu Arkansas’da 89 ayrı dil; 
37,253,956 nüfuslu California’da 213 ayrı dil; 
5,029,196 nüfuslu Colorado’da 128 ayrı dil; 
3,574,097 nüfuslu Connecticut’da 107 ayrı dil; 
897,934 nüfuslu Delaware’de 81 ayrı dil; 
18,801,310 nüfuslu Florida’da 162 ayrı dil; 
9,687,653 nüfuslu Georgia’da 141 ayrı dil; 
1,360,301 nüfuslu Hawaii’de 104 ayrı dil; 
1,567,582 nüfuslu Idaho’da 107 ayrı dil; 
12,830,632 nüfuslu Illinois’da 140 ayrı dil; 
6,483,802 nüfuslu Indiana’da 114 ayrı dil; 
3,046,355 nüfuslu Iowa’da 113 ayrı dil; 
2,853,118 nüfuslu Kansas’da 111 ayrı dil; 
4,339,367 nüfuslu Kentucky’de 109 ayrı dil; 
4,533,372 nüfuslu Louisiana’da 99 ayrı dil; 
1,328,361 nüfuslu Maine’da 86 ayrı dil; 
5,773,552 nüfuslu Maryland’da 145 ayrı dil; 
6,547,629 nüfuslu Massachusetts’de 142 ayrı dil; 
9,883,640 nüfuslu Michigan’da 141 ayrı dil; 
5,303,925 nüfuslu Minnesota’da 123 ayrı dil; 
2,967,297 nüfuslu Mississippi’de 85 ayrı dil; 
5,988,927 nüfuslu Missouri’de 133 ayrı dil; 
989,415 nüfuslu Montana’da 80 ayrı dil; 
1,826,341 nüfuslu Nebraska’da 106 ayrı dil ayrı dil; 
2,700,551 nüfuslu Nevada’da 114 ayrı dil; 
1,316,470 nüfuslu New Hampshire’da 83 ayrı dil; 
8,791,894 nüfuslu New Jersey’de 136 ayrı dil; 
2,059,179 nüfuslu New Mexico’da 114 ayrı dil; 
19,378,102 nüfuslu New York’ta 173 ayrı dil; 
9,535,483 nüfuslu North Carolina’da 136 ayrı dil; 
672,591 nüfuslu North Dakota’da 77 ayrı dil; 
11,536,504 nüfuslu Ohio’da 128; 
3,751,351 nüfuslu Oklahoma’da 131 ayrı dil; 
3,831,074 nüfuslu Oregon’da 136 ayrı dil; 
12,702,379 nüfuslu Pennsylvania’da 152 ayrı dil; 
1,052,567 nüfuslu Rhode Island’ta 81 ayrı dil; 
4,625,364 nüfuslu South Carolina’da 105 ayrı dil; 
814,180 nüfuslu South Dakota’da 79 ayrı dil; 
6,346,105 nüfuslu Tennessee’de 117 ayrı dil; 
25,145,561 nüfuslu Texas’da 170 ayrı dil; 
2,763,885 nüfuslu Utah’da 123 ayrı dil; 
625,741 nüfuslu Vermont’da 78 ayrı dil; 
8,001,024 nüfuslu Virginia’da 135 ayrı dil; 
6,724,540 nüfuslu Washington’da 166 ayrı dil; 
1,852,994 nüfuslu West Virginia’da 84 ayrı dil; 
5,686,986 nüfuslu Wisconsin’de 124 ayrı dil; 
563,626 nüfuslu Wyoming’de 61 ayrı dil ve 
601,723 nüfuslu District of Columbia’da 94 ayrı dil 
konuşulmakta olduğu; 
yapılan sayım sonucu resmen belirlenmiş bulunuyor.



2010 yılı sayımında, ABD nüfusunun yüzde 16,3’ünü oluşturan 50,500,000 (elli milyon beşyüz bin) kişinin evlerinde anadil olarak “Hispanic” (İspanyolca) konuştukları; bunların çoğunun 1960’lardan başlayarak ve sayısı her yıl katlanarak büyüyen göç dalgalarıyla Meksika’dan, Küba’dan, vs. ABD’ye göçmen olarak geldikleri; kırk yıl sonra 2050 yılına doğru ABD nüfusunun yüzde 30’unu oluşturacakları; bunların Amerikan yurttaşlığına girmiş olmalarına karşın, ezici çoğunluğunun Amerikan ulusuyla kaynaşmadıkları ve ülkenin ortak dili İngilizce’yi öğrenmedikleri, konuşmadıkları resmen saptanmış durumda...

2008’de ölen ABD’lı akademisyen Samuel P. Huntington, Foreign Policy dergisinin 2004 Mart sayısında yayımlanan “Hispanic Challenge” başlıklı yazısı ve aynı yıl yayımlanan “Biz Kimiz?” (Who Are We?) adlı kitabında, Amerikan ulusuyla kaynaşmayan yüzde 16,3’lük “Hispanic” nüfusun, bu çoğalma hızıyla 2050 yılına doğru ABD’yi etnik bölünmeye sürükleyebileceğini; bunu önlemenin biricik yolunun ise, onların “rüyalarını bile İngilizce görecekleri düzeyde İngilizce konuşmalarını sağlamak olduğunu savunuyordu.

Bundan sonra Amerika’da pek çok köşe yazarı 2050 öngörülerini yazmaya başladı. “Türk Huntington’u” diyebileceğimiz kimi yerli “Batı papağanları” da Huntington’a ait olan ABD’nin 2050 yılında “Hispanic” ler tarafından parçalanacağı “kehaneti” ni sanki kendi buluşlarıymış gibi sunan yayınlar yaptılar.

Çeşitli etnik kökenlerden gelen anadilleri farklı toplulukların bir ulus oluşturabilmesinin, “ortak bir dil” kullanmalarına bağlı olduğu, ABD’nin yaşayarak öğrendiği bir gerçeklik. Huntington’un değinmediği bir gerçek de şu:

ABD’nin geçmişinde, bugünün yüzde 16’lık  “Hispanic”lerinden çok daha ağır, 1890’larda ABD nüfusunun yüzde 53’ünü oluşturan Alman kökenli yurttaşlar sorunu vardı. O yıllarda, sokaktaki her iki ABD yurttaşından biri Alman kökenliydi. Bunlar, ABD’de bütün derslerin Almanca okutulduğu okullar açıyor, Almanca gazeteler, dergiler, kitaplar yayımlıyor; Alman tiyatroları, Alman kabareleri, Alman birahaneleri, Alman şirketleri açıyor; ve caddeleri, sokakları Almanca işyeri tabelalarıyla donatılan Amerika, hızla Almanlaşıyordu. Dahası, 1890’larda ABD nüfusunun çoğunluğunu oluşturan bu Alman kökenliler dış politikayı bile etkiliyor, ABD’ye Almanya’nın düşmanına düşman, dostuna dost bir politika izlemesini dayatıyorlardı. 

Ancak, bu durum 1890’ların ikinci yarısında değişecek ve ABD nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Alman kökenliler, 1896’da ABD’deki Alman kanaat önderlerinin önerisiyle, ABD’nin ortak dili olan İngilizce’yi öğrenip günlük yaşamlarında kullanarak Amerikan ulusunun ayrıcalıksız yurttaşları olmaya yöneleceklerdi. Bu yönelişten yüz yıl sonra yapılan 1990 - 2000 ABD nüfus sayımlarında, etnik kökenini Alman olarak tanımlayan ABD yurttaşlarının sayısı tüm nüfusa oranla yüzde 25’lere gerilemiş, İngilizce bilmeyen Alman kökenli Amerikalı sayısı ise yok denecek ölçüde azalmıştı. 1890’larda ABD nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Alman kökenlileri ortak dil İngilizce ile Amerikanlaştıran ABD’nin, bugünün %16’lık “Hispanic”lerini aynı yöntemlerle Amerikan ulus potasında kaynaştırması olanaksız değil... 

Nitekim, “Tek Dil İngilizce Akımı” (English-Only Movement) İngilizce’nin ABD’de hem tek ortak dil ve hem de tek resmi dil olarak benimsenmesi için çalışmakta. 1930’lar Türkiyesi’nde “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarına benzer kampanyalar; bugün ABD’de ulusal dil İngilizce için yürütülüyor. 2005 yılında Kongre’ye sunulan “İngilizce Dil Birliği Yasa Tasarısı” (English Language Unity Act) yasalaşma yolunda çeşitli aşamalardan geçerek, 5 Mart 2013 günü ABD Senatosu’na, 6 Mart 2013 günü Temsilciler Meclisi’ne sunuldu. Yasa tasarısı, “ABD’de resmi dil İngilizce’dir” maddesiyle başlıyor. Tasarıya göre, tüm ABD yurttaşları Bağımsızlık Bildirgesi’nin özgün İngilizce metnini, ABD Anayasasını ve yasalarını okuyup anlayacak ölçüde İngilizce bilecekler; bu düzeyde İngilizce bilmeyen göçmenler, ABD yurttaşlığına alınmayacak; devlet dairelerindeki bütün işlemler İngilizce olacak; yurttaşlar özel yaşamlarında ise diledikleri dili kullanabilecekler...

Evet, ABD’de Mart 2013 itibariyle son durum bu. Peki, Türkiye’de son durum ne?



ABD’de “Tek Resmi Dil: İngilizcedir”, “Vatandaş İngilizce Konuş!” demek, Demokratik Cumhuriyetçiliktir; buna karşılık Türkiye’de “Tek Resmi Dil Türkçedir”, “Vatandaş Türkçe Konuş!” derseniz, “birileri” sizi anında “Irkçı Faşist” olarak damgalayacaktır. 

ABD ve diğer Batı ülkelerinde “Demokratik” sayılanın, Türkiye’de “Irkçı Faşizm” sayılması; Batı’da “Anarşi” olarak tanımlanacak türden görüş ve uygulamaların, Türkiye’de “Demokrasi” olarak yutturulması; bence, ülkemizin tüm sorunlarından çok daha önemli bir sorundur.




Cengiz Özakıncı,Bütün Dünya Ocak 2014











Ortadoğu ve İslam uzmanı Alman Askeri İstihbaratı Udo Steinbach, 
1998’de verdiği bir konferansta şöyle diyordu:

“Sorun, Atatürk’ün bir Paşa fermanıyla yarattığı yapay bir ürün olan Türk devleti ve Türk ulusudur. Sorun, Kemalizm ve Kemalizmin ulusçuluk ve laiklik ilkeleridir. Sorun, uyduruk, zorlama ve yapay Türk ulusudur. Böyle bir ulus yoktur. Olmadığını, Türkiye’de yaşayan ‘Kürt-Türk’, ‘Müslüman-Laik’, ‘Alevi-Devlet’ çatışmalarında görmekteyiz. Bu ‘uyduruk ulusu Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri yokettiler, sonra da Rumları. Kürtleri şu güne kadar neden yok etmediler, bilinemez.” (*1)

Zülfü Livaneli de 2011’de yayımlanan bir köşe yazısında, Türkiye’deki uluslaşma sürecini, Udo Steinbach’ın görüşlerini anımsatır biçimde “tepeden inme”, “acayip”, “anormal” bularak şöyle diyecekti:

“Türkiye Cumhuriyeti anormal şartlar altında oluşmuş bir ülkedir. İmparatorluğun Batı tarafından planlı bir şekilde çökertilmesinden sonra Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkasya’daki Müslüman Osmanlı tebaası, son kale olarak Anadolu’ya göçtü. Bu -kılıç artığı- insanların kültürleri, âdetleri, yaşam biçimleri farklıydı. Bu büyük farklılıklar, Anadolu’da zaten karmakarışık olan etnik ve dini yapıya eklenince, acayip bir karışım doğdu.

O 'karışım'ın hayatta kalabilmesinin ve bir arada yaşayabilmesinin tek şartı, yeni bir ulus ve yeni bir devlet oluşturmaktı. Bu iş başarıldı ama Batı’daki gibi, zaten var olan homojen bir ulus, bir devlet yaratmadı. Tam tersine, yeni devlet bir ulus yarattı. Bu karmakarışık yapıdan bir ulus yaratan iradenin başında ise Mustafa Kemal vardı. (…) Tarihi kendine göre yeniden yazdı, içinden çıktığı Osmanlı’yı hain ilan etti, Ziya Gökalp adlı Kürt asıllı bir düşünürümüzün ortaya attığı ‘Türkçülük tezi’ne aşırı bir önem atfetti; yani bir sürü aşırılık yaptı.

İstiklal Mahkemeleri’nin adaletsizliği ise bu aşırıkların en acıklı örneklerine imza attı. (…) Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy gibi İstiklâl Harbi kahramanlarına yapılan muamele de korkunçtur. Dersim de bir zulümdür.” (*2)


Oysa, dünya siyasi tarihi, yukarıda söylenenlerin tam tersini kanıtlamaktadır. Amerika’da, Avrupa’da uluslar ve ulus devletler nasıl oluştuysa,Türkiye’de de tamamen aynı biçimde oluşmuştur. Batı ülkelerinde, önce homojen uluslar oluşmuş da, bunlar daha sonra aşağıdan yukarıya ulus-devlet biçminde örgütlenmiş değildir.

Uluslar, bütün Batı ülkelerinde, farklı etnik toplulukların “Kurucu Babalar” öncülüğünde yukarıdan aşağıya örgütlenmesiyle oluşturulmuştur.

Ulus devlete geçiş sürecinde, bütün Batı ülkelerinde çok sayıda ayrılıkçı isyanlar patlak vermiş; her Batı ülkesinde “İstiklal Mahkemesi” benzeri mahkemeler kurulmuş ve tüm isyanlar silahla bastırılmıştır. 

Amerika’da ulus devlete karşı 1861-1865 yılları arasında yüzlerce “Dersim”, yüzlerce “Şeyh Sait”, yüzlerce “Ağrı” benzeri isyanlar çıkmış; bir bölgeden başka bir bölgeye tehcir edilenlerden Amerikalılardan milyonlarcası yollarda ölmüş; 750.000’den çok insan çatışmalarda öldürülmüş; kurulan “İstiklal Mahkemesi” benzeri mahkemelerde yargılananlardan binlercesi -temyiz yolu kapalı olarak- ölüm cezasına çarptırılmış ve bunlar derhal asılarak idam edilmişlerdir. 

Ulus devlet oluşum sürecinde, en az kan dökülen ülke Türkiye’dir.


ABD’de her on yılda bir nüfus sayımı yapılmaktadır. 1990 nüfus sayımında, yurttaşlara “Soyunuz, etnik kökeniniz nedir?” (What is your ancestry and ethnic origin?) sorusu yöneltilmiştir.

ABD yurttaşlarının bu soruya verdikleri yanıtlara göre; Amerikan Ulusu’nun yaklaşık 500 (beşyüz) ayrı etnik topluluktan oluştuğu saptanmıştır.

Bu 500 ayrı etnik topluluk içerisinde, en kalabalık öbek, toplam nüfusun %23’ünü oluşturan Alman kökenlilerdir. Başka bir deyişle, her dört ABD yurttaşından biri Alman kökenlidir.


1990 verilerine göre ABD nüfusunun %16’sı İrlanda, 
%13’ü İngiliz, 
%10’u Afrika, 
%5’i Meksika, 
%4’ü Fransız,
%4’ü Polonya, 
%4’ü Kızılderili, 
%3’ü Hollanda, 
%2’si İskoç, 
%2’si İsveç,
%2’si Norveç kökenlidir.

Geriye kalan ve aralarında Çin, Hint, Arap, Rus, Türk, Japon vs. kökenlilerin bulunduğu 490 etnik topluluğun her birinin toplam nüfusa oranla yüzdeleri, %2’nin altındadır. 

1990 nüfus sayımında, Amerikan Ulusu’nun yalnızca %5’i kendi etnik kökenini “Amerikan” olarak tanımlamıştır. Yanlış okumadınız; yüzde beş…

2000 ve 2010 yılı ABD nüfus sayımlarında bu yüzdelerde kimi artış ve eksilmeler görülse de; 1990 sayımında saptanan ana gerçek - Amerikan Ulusu’nun, anadilleri, soyları, dinleri, mezhepleri birbirinden farklı 500 ayrı etnik topluluktan oluştuğu gerçeği - değişmemiştir.

ABD yurttaşına “Hangi ulustansınız?” (What is your nation?) denildiğinde, yanıtı tektir:  “Amerikan Ulusu” (American Nation). 

“Bayrağınız nedir?” denildiğinde, yanıt tektir: Amerikan Bayrağı.

“Resmi diliniz nedir?” dendiğinde, yanıt şudur: İngilizce…

1775-1783 Amerikan Bağımsızlık savaşında, yüzlerce etnik topluluk, tek bayrak altında işgal ordularına karşı savaşmış; 1861-1865 Amerikan İçsavaşı’nda; yine yüzlerce etnik topluluk “Birlikçi” (Unionist) bayrak altında, “Ayrılıkçı”lara (“Confederates) karşı savaşmış; fakat bunlar “Bağımsızlık savaşına katıldık, öyleyse adımız, Amerikan Anayasası’na Kurucu Ortak olarak yazılsın,” dememiştir.

500 ayrı etnik topluluğın yaşadığı ABD’de, “demokratik cumhuriyet”in temel ilkesi; “tek resmi dil, tek bayrak, tek ulus”tur. 

Bu ilke, Amerikan parası üzerine Latince “E Pluribus Unum” (Çokluktan; Birlik), İngilizcesi “One Nation Indivisible” (Bölünmez Tek Ulus) olarak işlenmiştir.

ABD’nin emperyalist yayılmacı politikasına şiddetle karşıyım; ama onun kendi içinde örnek bir “ulus devlet” ve bir “demokratik cumhuriyet” olduğunu yadsıyamam.


Yukarıda özetlediğimiz Amerikan ulus deneyimi; Udo Steinbach ve Zülfü Livaneli’nin Türkiye’de çeşitli etnik topluluklar bulunmasını ulus oluşumuna aykırı gösteren sözlerini geçersiz kıldığı gibi, ülkemizdeki uluslaşma sürecini parçalamaya yönelik etnik dayatmaların haksızlığını da gözler önüne seriyor. 





Cengiz Özakıncı


Kaynakça:
*1) Almanya’nın Paris Askeri Ataşeliğini yapmış emekli Albay Udo Steinbach’ın 15 Eylül 1998 günü Lingen-Holthausen’deki Ludwig-Windthorst-Haus / Katholisch-Soziale Akademie’de verdiği "Die Bedeutung des Islams fur Europa" başlıklı konferans konuşmasından aktaran; Tamer Bacınoğlu,
“Türkiye’de Alman Vakıflarının Marifetleri” Cumhuriyet, 6 Temmuz 1999.
*2) Zülfü Livaneli, Sabah gazetesi, 29.11.2011, “Atatürk Niye Tartışılıyor?” başlıklı köşe yazısından.





.

fotoğrafları yeni sekmede açın okumak için büyütün





49,206,934 Germans / ALMAN
41,284,752 Black or African Americans/ SİYAH VEYA AFRO AMERİKALI ! (AFRİKALI YANİ...!)
35,523,082 Irish/ iRLANDALI
31,789,483 Mexican / MEKSİKALI
26,923,091 English/ İNGİLİZ
19,911,467 Americans/ AMERİKALIYIM DİYEREK ETNİĞİNİ SÖYLEMEKTEN KAÇINAN
17,558,598 Italian/ İTALYAN
9,739,653 Polish / POLONYALI
9,136,092 French / FRANSIZ

PEKİ , 
KIZILDERİLİLER, YANİ AMERİKA KITASININ 
GERÇEK SAHİPLERİ NEREDE ???


The map that shows where America came from: Fascinating illustration shows the ancestry of EVERY county in the US

Census data shows heritage of 317 million modern Americans

Clusters show where immigrants from different nations chose to settle

Largest ancestry grouping in the nation are of German descent with almost 50 million people 

African American or Black is the second largest grouping with just over 40 million people

Almost 20 million people claim to have 'American' ancestry for political reasons and because they are unsure of their family's genealogy

A truly captivating map that shows the ancestry of everyone of the 317 million people who call the melting pot of America home can now be seen on a U.S. Census Bureau map.

For decades, the United States opened its doors and welcomed with open arms millions of immigrants who all arrived through New York's Ellis Island in the hope of a better life in America.

Indeed, the inscription on the Statue of Liberty in New York's harbor reads 'Give me your tired, your poor, your huddled masses yearning to be free' and the fascinating map identifies the truly diverse nature of the United States in the 21st century.

Although the 2010 census left out questions about ethnicity, this map shows how it looked in 2000, according to Upworthy.

kaynak : dailymail-link








BU VERİLERE GÖRE EN KISA ZAMANDA BÖLÜNÜN, 
HAKKINIZDIR !
BİZİM İÇİN NE DİLİYORSANIZ
AYNISI SİZİN İÇİN DE DİLİYORUZ.