Translate

asker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
asker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2024 Perşembe

Askeri-Endüstriyel ve Düşünce Kuruluşları

 "Askeri-endüstriyel komplekse dikkat edin!"

D. Eisenhower, 1961

"Watchout for military-industrial complex!"


* Why We Fight? Military Industrial Complex Documentary.

(Neden Kavga Ediyoruz? Askeri-Endüstriyel Kompleks Belgeseli)

Yönetmen: Eugene Jarecki,2005 -YT video

_______________________

"Babam da bu askeri-endüstriyel kompleksin kontrolden çıkmasına izin verilmemesi konusunda uyarıda bulunuyordu."

J. Eisenhower


"Bilirsiniz, insanlar bazen savunma bütçesini birlikleri silahlandırmak, ulusal savunma olarak düşünürler. Ancak bu işin içinde olan çoğu insan için bunun bir iş, çok büyük şirketler arasındaki sözleşme rekabeti olduğunun farkındasınız. Sektörün kara bir sonuca sahip olması gerekiyor, aksi halde hissedarlar bundan hoşlanmaz. Bu nedenle, ürünü satın almaya devam etme konusunda hükümetin ilgisini çekmenin yollarını bulmaları gerekiyor." - Albay Wally Saeger, ABD Hava Kuvvetleri


"11 Eylül'den sonra, tespit edebildiğimiz en az 71 şirketin Afganistan ve Irak'a girmek üzere sözleşmeler almaya başlandığına dair anlık bir fotoğrafımız var. En büyük 10 şirketin hepsinin Pentagon'da veya ABD hükümetinin diğer bölümlerinde, yönetim kurullarında veya üst düzey yönetici olarak çalışmış eski ABD'li yetkililer vardır. Döner kapı olarak biliniyor ve insanlar her zaman para kazanıyor. Kamu görevlileri şirketlerde çalışıyor ve eskiden kamu hizmetinde kazandıkları paranın üç, dört katı, hatta on katı kadar para kazanıyorlar.... Kurumsal çıkarların siyasi güçlerle o kadar iç içe geçtiği ve mali elitlerle siyasi elitlerin aynı insanlar haline geldiği, kusursuzluğu olan bir sürecimiz var." - Charles Lewis, Center for Public Integrity


"Kongre Dick Cheney'nin Halliburton'un bir milyar kazanmasına yardım edip etmediğini sorguluyor." (Basın)

"FBI, Halliburton şirketinin Irak'taki sözleşmeli işleri için vergi mükelleflerine nasıl fatura kestiğine ilişkin soruşturmasını genişlettiğini açıkladı." (Basın)

"Ve şimdi bu sözleşmelerden bazılarının Başkan Yardımcısının bilgisi ve onaylıyla verildiği anlaşılıyor ki bu da onun daha önceki açıklamalarıyla çelişiyor gibi görünüyor." (Basın)


"Başkan Yardımcısı olarak sözleşmelerin hiçbir şekilde, şekil veya biçiminde hiçbir etkim, katılımım veya bilgim yoktur!" - D.Cheney




"İki buçuk yıl süren, 600.000 dolarlık bir raporu, altı kıtadan on araştırmacı muhabirin de aralarında bulunduğu 33 kişiyle, özel askeri şirketleri inceleyerek ve dünyanın her yerindeki savaşları dış kaynaklardan temin ederek hazırladık. Ve 1992'de Kellogg Brown & Root adlı bir şirkete şu fikri incelemek için 9 milyon dolarlık bir sözleşme verildiğini fark ettik: Pentagon, bazı destek tipi işlevleri yerine getirmek için özel sektörü kullanmaya başlamalı mı? Yemek servisi, tuvalet görevi, ama belki bazı askeri şeyler de olabilir?... Ve o zamanki Savunma Bakanı Dick Cheney idi. Bu yüzden Cheney sözleşmeyi veriyor ve Kellogg & Root geri geliyor ve şöyle diyor: Bu harika bir fikir... Önümüzdeki 10 yılda tam da bunu yapmak için 700 veya 800 sözleşme alıyorlar." - Charles Lewis


"Ben Halliburton'u yönettim. Bununla gurur duyuyorum."


"Halliburton mükemmel bir örnek. Bu şirket, eski bir ABD'li Rolodex elemanını işe aldı; Eski kongre üyesi, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı [D.Cheney].. Yalnızca Washington'da değil, dünyanın her yerindeki başkentlerde kapılarının açılmasını sağlamak için. Ve evet, bundan dolayı net serveti beş yıl içinde bir milyon dolardan veya daha azından 60 veya 70 milyon dolara çıktı... Bu yüzden bir hükümet yüklenicisini (devlet yüklenicisini) başkan yardımcısı olarak seçtik! Bu Endonezya olabilir, Rusya ve Nijerya olabilirdi. Hayır, burası Amerika Birleşik Devletleri'ydi. Ve az önce söylediğim her şey tamamen yasal ve bu bizim yasal yolsuzluk sistemimiz! " - Charles Lewis


"Parayı takip ederseniz Halliburton'un savaş istemesinden çok Dick Cheney'e gidip kendileri için bir savaş almasını söylemeleri söz konusu değil. Öyle değildi, ama savaş gitme isteği var." - Lt.Col. Karen Kwiatkowski, US Dept. of Defense (ret.)


"Açıkçası, son 50 yıldır her askeri maceramızda bize yalan söylendi. Ya da 60 yıl boyunca, istisnasız. Muhtemelen Vietnam'dan daha iyi bir örnek yoktur. Burada Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ve Pentagon'daki üst düzey generaller Tonkin Körfezi olayı hakkında açık açık yalan söylerle ve biz savaşa girdik. Kayıplar hakkında, savaşın nasıl gittiği hakkında, Vietnam Savaşı'na yakından bakan herkes halkın ve medyanın büyük ölçüde manipüle edildiğini görebilir. Kendimizi militan bir ulus olarak düşünmeyiz, ama aslında biz inanılmaz derecede militan ve militarist bir ulusuz. Taşımak istediğimiz kendimize dair bir görüş değil, ama gerçek şu ki  öyleyiz. Eğer başkan ve askeri-endüstriyel kompleks ve savunma teşkilatı, eğer hepsi aniden bir yerde bir sorun olduğuna, bir ülkede bir bomba atmamız, hatta kara kuvvetleri göndermemiz gerektiğine karar vermişse, bu onlarca yıldır gördüğümüz bir ritüeldir... 


Guatamala 1953, İran, Lübnan, Haiti, Küba, Laos, Tayland, Vietnam, Kongo, Dominik Cumhuriyeti, Endonezya, Kamboçya, Şili,  Angola, Afganistan, Libya, Nikaragua, El Salvador, Lübnan, Grenada, Çad, Bolivya, Panama, Irak, Somali, Yugoslavya, Makedonya, Irak, Bosna, Sudan, Yemen, Filipinler, Kolombiya, Irak (2002), Liberya, ...


Hükümetleri devirdik, darbe detaylarını yaptık, istihbarat servislerini gizli amaçlarla kullandık ve dünya çapında korkunç şeyler yaptık.  İnsan haklarını en iğrenç şekilde ihlal eden ülkelere kullandık. Onları destekledik. Hatta onlara insan hakları ihlallerinin  nasıl yapılacağını bile öğrettik. Bugünün iblisi, dünün dostuydu. Hepsi ya Soğuk Savaş adına ya da ticari nedenlerle.


Temelde ekonomik sömürgeciliktir. Kimse sömürgecilik kelimesini kullanmıyor. Ama ülkeleri ele geçirmek yerine, daha iyi bir yolumuz var. Sadece içeri giriyoruz ve serbest piyasamız var. İster ürünlerimizi vatandaşlarına satmaya çalışıyoruz, ister kaynaklarını çıkarmaya çalışıyoruz. Bir sebepten dolayı o ülkede olmamız gerekiyor. Bu nedenle serbest piyasalardan, serbest ticaretten bahsedeceğiz. Ama gerçekte olan şu ki, şirketlerimizin sizin ülkenizde zenginleşmesini istiyoruz." - Charles Lewis (Making a Killing. The Business of War) = Kamu Dürüstlüğü Merkezi (Öldürmek. Savaşın İş Dünyası)


"Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en büyük fosil yakıt tüketicisidir. Petrol her ülkenin askeri makinasını çalıştıran şeydir. Yani uçağa, gemiye, tanka, kamyona yakıt sağlıyor. Petrolün kontrolü vazgeçilmezdir. Bittiğinde ordunuz durur. 50 yılı aşkın bir süre önce yaşanan olaylarla bugünkü Irak Savaşı arasında doğrudan bir bağlantı var. 1953'te İran Başbakanı Muhammed Musaddık son derece sinirlendi. İngilizler ülkesinin ulusal kaynaklarını yağmalıyordu. Bundan daha büyük bir pay almak istiyordu. İngilizler yeni başkan Eisenhower'a gelerek bu konuda yardım istedi. Eisenhower çok rahat bir şekilde Musaddık'ın komünist olduğunu ilan etti ve ardından da CIA'yı onu devirmeye ayarladık.



(Basın... Üç gün süren askeri darbeyle sonuçlanan kanlı isyan)

Sonuç olarak Şah'ı iktidara getirdik ve o son derece baskıcı bir rejim yarattı ve 20 yıl içinde kendisine karşı bir devrime yol açtı. Ayetullah Hümeyni şiddetle Amerikan karşıtı bir hükümet kuruyor. CIA'nın 1953'te İran'da yaptıklarına ilişkin Eylem Sonrası Raporu'nda şöyle diyorlardı: 'Bundan biraz ters tepki alacağız'.

Daha sonra Irak'ta dostumuz olan Saddam Hüseyin'i kukla yaptık. CIA'nın kayıtlarında önemli bir varlıktı! İran karşıtı olduğu için bunu yaptık. İran'daki devrimin ülkesine yayılmasından çok korkuyordu. Bu nedenle İran'la savaşa girdi. Savaş son derece kanlıydı ve 1980'ler boyunca devam etti. Ne yazık ki Saddam Hüseyin savaşı kaybetmeye başladı. Tam o sırada ABD devreye giriyor. Başkan Reagan'ın Saddam'a gönderdiği Donald Rumsfeld, "Size istihbarat sağlayacağız. İhtiyaç duyabileceğiniz silahları size gizli yollardan sağlayacağız", mesajını iletiyor. Washington'daki şüphecilerin  "Saddam'ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu biliyoruz, makbuzlarımız elimizde!", söylemesinin nedeni de budur.

"Geri Tepme" derken bunu kastediyoruz. 1990 yazında Kuveyt'i işgal edene kadar dostumuz olarak kaldı. Kuveyt'i işgal ettiğinde, dünyanın en büyük petrol rezervi olan Suudi Arabistan'ı da işgal edebileceğinden endişelendik. Suudi Arabistan'a asker yerleştirdik. Terimin her anlamıyla bir hataydı.

Hatırlayın, Usame Bin Ladin şöyle demişti: "Suudi Arabistan'ı Irak'a karşı savunmak için Amerikalıları kullandığı için Suudi Arabistan hükümetine kızıyorum."

O noktada Suudi Arabistan'daki konumuzu kaybedeceğimizden korkmaya başladık. Kanıtlanmış rezervlerin en büyük ikinci kaynağı Irak'ta. Bu da bizi eski müttefikimizi şeytanlaştırmaya ve Amerikan kamuoyunu onu alt etmemiz gerektiği düşüncesine hazırlamaya yöneltiyor." 


"Eisenhower'ın dediği gibi, askeri-endüstriyel kompleks aslında üç bileşenden oluşuyor; Askeri profesyoneller, savunmaya sanayi ve kongre. Artık dördüncü bir bileşen daha var, o da "Düşünce Kuruluşları". - Gwynne Dyer, Military Historian (Askeri Tarihçi)


"Bilirsiniz, Washington'un az bilinen sırlarından biri, politikanın aslında "siyaset içerisinde" pek fazla üretilmemesidir. Fikirlerin büyük bir kısmı hükümet dışından, Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi gibi çeşitli düşünce kuruluşlarından geliyor olmasıdır... Ve bu insanların hepsi birbirini tanıyor. Bush yönetiminden önce hepsi birlikte çalışmışlardı. - Joseph Cirincione, Carnegie Endowment for Peace


"ABD'yi tehdit eden, kimyasal, biyolojik veya nükleer silah arayan teröristleri ve rejimleri engellemeliyiz." - Bush


"2002 Birliği Durumu mesajında Başkanın düşmanlarımızı kötülük ekseninde isimlendirmesinin, Irak, İran ve Kuzey Kore'yi de kapsaması hiç de tesadüf değil." -


"Yani gerçek anlamda düşünce kuruluşlarının artık askeri-endüstriyel kompleks olarak düşündüğümüz şeyin ayrılmaz bir parçası oluğu yeni bir olguyla karşı karşıyayız." - Joseph Cirincione


"Eisenhower, eğer askeri-endüstriyel komplekse dikkat etmezsek, onun deyimiyle, yanlış yerleştirilmiş gücün feci yükselişini göreceğimizden bahsederken bu insanlardan bahsetmiş olabilir. Seçmenlere karşı sıfır sorumluluk sahibi politika yapan insanlar. ... Bu adamlar kamuoyunu manipüle ediyorlardı, Amerikan halkına korku salmak için, yalanlar ve fanteziler yaratıyorlardı. Böylece kendi savaşlarını gerçekleştirebilirlerdi." -  Lt.Col. Karen Kwiatkowski, US Dept. of Defense (ret.)


"Bir ülkeyi savaşa sokmanın o kadar da zor olmadığı ortaya çıktı. Amerika Birleşik Devletleri gibi bilgi edinme özgürlüğünün ve birden fazla medya kanalının olduğu bir ülkede bile bir yönetimin tartışmayı domine etmesi, tartışmayı domine etmesi çok da zor değil." - Joseph Cirincione


"Elimizde çok fazla bilgi olduğu fikrine sahibiz. Elimizde olmayan çok şey de var ve "gerçeğin" büyük bir kısmı, yaptıklarının dünyanın görmesini istemeyen siyasi aktörler tarafından gizleniyor." - Charles Lewis


"Üzgünüm ama, kamuoyunun bilmesine gerek olmayan bir inanç mı var? Erişimin sınırlandırılması, bilginin sınırlandırılması, savaşın sorumlularının arkalarını kapatacak şekilde sınırlandırılması son derece tehlikelidir ve kabul edilemez, edilmemelidir!" - Dan Rather, CBS News


"Pentagon, Vietnam'dan bu yana uzun yıllardan beri haberleri ve medyanın bu haberleri nasıl aktardığını şekillendirmek için çok çalıştı. İnsanları belirli şeyleri, belirli bir şekilde söylemeleri için eğitiyoruz. "

- Lt.Col. Karen Kwiatkowski, US Dept. of Defense (ret.)


"Vietnam'dan en çok öğrendikleri şey, savaşı Amerikan halkından gizleyemedikleri için kaybettikleriydi. Vietnam Savaşı'ndan sonra Pentagon, Amerikan oturma odalarında artık ceset torbası olmadığından nasıl emin olabileceğimizi araştırmaya başladı. Artık sahadaki muhabirlerin ölümü gerçekten görmelerine izin vermemenin bir yolunu bulmalıyız. "

"Yerleştirme adı verilen yeni tipik Pentagon jargonunu keşfettiklerinde Irak Savaşı'na geliyorsunuz."

"Gömülü haberde bayraklar ve pankartlar vardı, ama aslında hiç kimse içeri girmenin nedenleri ve gerekçeleri hakkındaki gerçeği öğrenemiyordu."

"Sahip olduğunuz şey, totaliter devletlerde sahip olduğunuz şeyin minyatür bir versiyonudur. Büyük liderin ne kadar büyük olduğunu ve her geçen gün nasıl daha da büyüdüğünü anlatan filmler çekiyorlar."


"İki oğlum var ve çocuklarımın hiçbirinin ABD ordusunda görev yapmasına izin vermeyeceğim. Eğer şimdi orduya katılırsan, Amerika Birleşik Devletleri'ni savunmuyorsun. Emperyal bir gündemin peşindesindir... Doğru soruları sormakta, Başkan'a hesap sormakta her bakımdan başarısız olan bir Kongremiz var. Kongremiz bizi fena halde yüzüstü bıraktı.  Bunun nedeni Kongre'deki pek çok kişinin askeri-endüstriyel komplekse bağlı olmasıdır." - Lt.Col. Karen Kwiatkowski




"Saddam Hüseyin'in 11 Eylül'le ilgisi olduğuna dair hiçbir kanıtımız yoktu." - Bush, ABD Başkanı


"Irak'ta olmamızın nedeni Amerikan halkına dürüstçe anlatılmadı. Kesinlikle Irak halkının kurtuluşuyla hiçbir ilgisi yoktu! Hiçbir zaman gündemin bir parçası olmadı, şimdi de gündemin bir parçası değil."


"Irak'ın işgalinden bir çıkış stratejimizin olmadığını biliyoruz, çünkü ayrılmaya niyetimiz yoktu! Şu anda Irak'ta 14.üncü kalıcı üs kurma sürecindeyiz."


"Şu anda yenilmez olduğumuza ve dünya gezegenindeki en üstün güç olduğumuza dair inanılmaz bir kibir var. Amerikan gücü ve Amerikan imparatorluğu aslında dünyanın her yerindeki insanların yüzlerinde gösteriş yapıyor; ayakkabımız yüzlerine sürüyoruz ve onlara en iyi Top-Dog* olduğumuzu söylüyoruz. Ve sen, bizimle çalışacaksın, çünkü kesinlikle bize karşı olmak istemezsin!" Charles Lewis


[*Top-Dog; ifadesi patron ya da lider için kullanılan bir deyim. Bir baskınlık hiyerarşisi için kısaltılmış bir deyim. SB]


"İnce buz üzerinde yürüyoruz. Batı Dünyası'nda yaratılan ilk demokratik rejimin, yani Roma Cumhuriyeti'nin izlediği yolda yürüyoruz. Roma Cumhuriyeti istemeden dünya çapında bir imparatorluk edindi. Daha sonra bu imparatorluğu sürdürmek, genişletmek ve korumak için sürekli ordulara ihtiyaç duyduklarını keşfettiler. Daimi ordular, George Washington'un veda konuşmasında bizi uyardığı şeydi; Emperyal bir başkanlığın yükselişini engellemek için anayasamızda oluşturmaya çalıştığımız hükümet yapısını yok edeceklerdi. Anayasamızın en önemli maddesi, savaş gitme hakkını münhasıran halkın seçilmiş temsilcilerine, yani Kongre'ye veren maddedir. Kongremiz Ekim 2002'de, her iki mecliste de, eğer isterse nükleer silah kullanımı da dahil olmak üzere, bu yetkinin tek bir kişiye verilmesi yönünde oy kullandı! Ve elbette altı aydan kısa bir süre sonra bunu Irak'ta uygulamaya kara verdi!"


"Bence Amerika Birleşik Devletleri'nin tarihi devam eden bir çalışma olarak ve bizim burada demokrasiye yönelik girişimlerimiz, kapitalizm ile demokrasi arasında sürekli bir mücadeledir. Ve demokrasinin kazanıyormuş gibi göründüğü iniş çıkışları oldu. Bu kuvvetli güçleri dizginliyorsunuz, ancak temel gerçek şu ki, bugün hükümetin kararlarının çoğu büyük ölçüde güçlü kurumsal çıkarlar tarafından belirleniyor. Açıkça görülüyor ki kapitalizm kazanıyor!" - Charles Lewis


“Bu davranışları nedeniyle Amerika başarısız olacak. Ülkeler arasında tamamen başarısız olacak. Ve başka bir ülke yükselecek ve Amerika'nın yerini alacak. Ben siyaset adamı değilim, ama sıradan bir insan olarak analizim bu. Amerika kaybedecek çünkü davranışları büyük bir ulusun davranışları değil!” - Bir Iraklı


"Hayatım boyunca, Nazilerin, Japon İmparatorluğu'nun, İngiliz, Fransız, Hollanda ve Rus İmparatorluğu'nun çöküşüne tanık oldum. Oldukça kola bir şekilde aşağı iniyorlar. Bugün Amerikalıların anlamasını istediğim şey özgürlüğün bedelinin sonsuz uyanıklık olduğudur. Ve biz Dwight Eisenhower'ın 1961'de askeri-endüstriyel kompleks biçimindeki izinsiz gücün tehlikeleri konusunda bize yaptığı uyarıdan bu yana uyanık değiliz."


"Hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmemeliyiz. Yalnızca tetikte ve bilgili vatandaşlar, devasa endüstriyel ve askeri savunma makinelerinin, güvenli ve özgürlüğün birlikte gelişebilmesi için barışçıl yöntem ve hedeflerimiz ile uygun şekilde birleştirilmesine zorlayabilir." - Eisenhower


"Şunu anlamalısın ki, orduda geçirdiğim 20 yıl boyunca her zaman otoriteye saygı göstermek ve takım oyuncusu olmak üzere eğitiliyorsun. Irak'ta savaş başladığında bir subay olarak değerlerimin farklılaştığı bir dönüm noktasına ulaştım. Temelde kendimi çıkarmak zorunda kaldım. Peki neden kavga ediyoruz? Sanırım kavga ediyoruz, çünkü birçok insan ayağa kalkıp 'bunu artık yapmıyorum' demiyor!


Why We Fight? Military Industrial Complex Documentary.

(Neden Kavga Ediyoruz? Askeri-Endüstriyel Kompleks Belgeseli)

Yönetmen: Eugene Jarecki,2005, YT videonun hepsi için





Askeri-Endüstriyel-Düşünce Kuruluşlarıyla işbirliği içinde olan Siyasetçiler savaş çıkarır, ama kendi gitmez, ekrandan izler. "Devlete" "güvenen" fakirler vardır gönderebilecekleri, oysa halk savaş istememektedir... Ardından da kazançlarının hesabını yapıp, golf oynamaya giderler!


SB


2 Mayıs 2019 Perşembe

Anzaklar; Rom ve Kokain



MEHMETÇİĞİN karşısında dizleri titremeden savaşsınlar diye roma karıştırılmış kokain alan ANZAK ve BRİTİSH askerleri...
Dedelerinin aldığı bu karışımı her yıl anmak için gelen 'torunlara' da kendi ülkelerinde vermeyi düşünüyorlar !
Biz hoşaf içeriz, kırık buğday çorbası yeriz, çünkü MEHMETÇİK onları içiyordu. ANZAKlar rom ve kokain alır !
İşte aradaki kültür farkı da, yiğitlik farkı da , ANZAKla MEHMETÇİĞİ eşitlemeye kalkanlarında dikkatini çekerek bıraksınlar bu palavraları!
"Mehmetçikler ile Jonnyler arasında fark yoktur" anıtları palavradır. Atatürk böyle bir söz söylememiştir.

Nedeni nedir?
İngiliz ordusu Avustralyalıları, Yeni Zelandalıları askere alırken Birinci Dünya Savaşı'nda:

Henüz o tarihte, onların askere yazıldığı tarihte Türkiye henüz savaşa girmemişti. Onları taşıyan gemileri Avustralya limanlarından ayrılıp Mısır'a oradan da Fransa'ya gidecekti. Almanlarla savaşacaklardı. Zavallı Anzaklar diyeyim, artık ne kadar zavallıysa, kendilerinin Orta Avrupa'da Fransa safında, İngiltere safında Almanlarla savaşaçaklarını sanıyorlardı. Paris göreceklerdi. Avrupa göreceklerdi. Almanları tepeledikten sonra da İngiltere'ye yerleşeceklerdi. Bu şekilde biliyorlardı vapurlara bindiklerinde ve böyle çıktılar yola. Fakat onlar yoldayken, onlar Mısır'a gelip talim görürlerken Türkiye savaşa katıldı. Türkiye savaşa katılınca İngiltere bunları hayallerini kurdukları gibi Avrupa'da değil, Gelibolu'da savaşa soktu. Birinci hayal kırıklıkları bu.

İkincisi dopingli oldukları halde Mehmetçiğin Allah Allahları karşısında siperlerini terk edip, eninde sonunda gemilerine binip kaçmak zorunda kaldılar. Yenildiler. İkinci travmaları da bu oldu. Tahliye olmadılar, başarılı kaçıştı!

Ondan sonra "Barbar Türk" dedikleri uygar çıktı. Barbar Türk katledeceklerdi, karşısındaki insanlar uygar çıktılar. Onların yaralılarına ateş etmeyerek. Yaralılarını taşıyıp siperlerine götürüp bakın arkadaşınız yaralı diyen Türkler. Şok oldular. Barbar ve vahşi Türk değildi karşılarında. 

Başlarına gelen yenilginin faturasını da İngiliz komutanların beceriksiz askeri yeteneksizliklerine çektiler. Ve böyle döndü sağ kalanlar Avustralya'ya. Bu aldıkları travma neyle onarılacaktı? Türkler onları överse şayet, onların travması, acıları biraz dinecekti. Övdürttüler ! İngiliz psikolojik savaş daireleri çalıştı ve Anzakları Mehmetçik kadar öven, Anzakları Mehmetçik düzeyine çıkarırken, Mehmetçiği Anzak düzeyine düşürdüğünün farkında... olmadığını varsayarak iyimser bakalım ! Ama tabi içimde bir sezgi öyle demiyor ! İngiliz ordusu onuru kırılmış Anzakları rehabilite edecek diye Mehmetçiğimi Anzak düzeyine düşüremem!

Atatürk'e atfedilen lafların hepsi uydurmadır. İngiliz propagandasıdır.


Cengiz Özakıncı
Tarihin Bilinmeyen Yüzü, Levent Yıldız (link)
29.04.2017 - Kanal B
| 1915 Çanakkale Kara Savaşında, İngiltere'nin Uçaklardan Mehmetçiğe Attığı Propaganda Bildirileri 
| 1915 Çanakkale Savaşı'nda Kullanılan İngiliz Propaganda Bildirilerinin Kökeni,  G.H.FitzMaurice'in 1908 Meşrutiyet Devrimine Karşı Ürettiği Argumanların Yinelenmesinden İbaret 
| İttihat ve Terakkicilere Yahudi, Mason, Dinsiz Damgası Basan İngiliz Propagandasını Üreten ve 31 Mart 1909 Ayaklanmasını Örgütleyen Kişi,  İngiltere Büyükelçilik Baştercümanı Gerald H. FitzMaurice 
|  Celal Bayar, Doğan Avcıoğlu, FitzMaurice'i Anlatıyor | Cephelerdeki Subaylarımızı "Allahsız Dinsiz Siyonist İttihat ve Terakkiciler" Olarak Damgalayan İngiliz Propagandası, 102 Yıldır Siyasal İslamcılar Tarafından Yineleniyor 
| Siyasal İslamcıların 1908 Meşrutiyet Devrimi ve 1923 Cumhuriyet Devrimcilerine Karşı Suçlamalarının Tümü, 110 Yıl Önce İngiltere'nin Psikolojik Savaş Dairelerinde Üretilmiştir 
| Ali Ulvi Kurucu'nun Anılarında, İkinci Dünya Savaşı'nda Hitler'e Hizmet Eden Kudüs Müftüsü Emin El-Hüseyni'ye Atfettiği Sözler: Çanakkale'de Subaylar'ın Onda Sekizi Savaş Meydanında Namaz Kılmıyor, İçki İçiyordu, vs. İddiaları Çürüten Belgeler 
| Philip Mattar'ın Emin el-Hüseyni Biyografisi 
| Subay Mehmet Fasih Bey ve Bazı Asker-Subayların 1915 Çanakkale Cephesinde Esrar İçtiği Suçlamasını Çürüten Belgeler 
| 28.12.1918 Günlü Peacock - Mustafa Kemal  Görüşme Haberi Avustralya Basınında 
| Gelibolu'ya Çıkan Avustralya ve YeniZelanda (ANZAK) Askerleri, İngiltere Genelkurmayı'nın Her Gün Düzenli Olarak Kendilerine Verdiği Rom+Kokain İle Dopingli Olarak Mehmetçikle Savaştı.


"The armed forces of the warring parties dispensed cocaine to keep the combatants energized and fuel their fighting spirit. It usually helped soldiers with shattered nerves calm down a little and improve perfomance. ...

For example, shortly before an attack at the battle of Gallipoli (April 1915 - January 1916), the Australian soldiers were administered significant amounts of the drug. Further to that, the wounded and sick soldiers of the Australian and New Zealand army corps were treated by not overly competent medics, who routinely prescribed the easiest and most effective treatment, that is to say, the two potent pain medications: morphine and cocaine. ...

Such was the grim reality among the armies of European great powers !

The British Army used extensively a medicine available on the market from the beginning of the twentieth century under the trade name 'Tabloid' or 'Forced March'. The drug contained cocaine and cola nut extract and was manufactured by Burroughs Wellcome & Co., a well-known London pharmaceutical company and also the first one the launch the production of cocaine in tablet form....

Given the addiction of epidemic proportions among the veterans of the First World War, there are reasons to believe that the conflict left hundreds of thousands of men addicted to cocaine. The combatants, particularlt on the Western Front, were in all probability usually unaware of being given a white 'boosting' powder mixed with food or drink. Based on her research Conny Braam concludes that British soldiers "got a cup of rum before they went over the top and the cocaine might have been in the rum, because with alcohol it works doubly well. I think a lot of these soldiers had no idea"...



Honey Soy, April 2017 (link)
Rum and Coke Stains Added to Legacy Foundation’s Official ANZAC Day Memorabilia; Alongside Lavender and Badges

The Returned Servicemen’s League (RSL) has this year expanded its range of official ANZAC Day memorial insignia by accepting a half-spilt rum and coke down a white shirt. While Australians have unofficially displayed their appreciation and pride on ANZAC Day by spilling half a rum and coke down their best shirts for decades the decision has come as a welcome move by many punters across the country.

As a part of the announcement scores of volunteer school children will be selling pre-packed half rum and cokes alongside their usual lavender pins and badges at the dawn service and throughout the day to raise funds for Legacy foundation.

Australia’s politicians have also signalled their support of the initiative in the lead up to ANZAC Day with former-PM Tony Abbot stating in tweet to his followers: “Bloody stoked mate, bloody stoked YTB”

While opposition leader Bill Shorten asked when probed on the matter in an interview last night “What’s a rum and coke?”

Rumours are also circulating that the federal government is considering allowing all Australians to legally purchase a bag of cocaine for consumption on next year’s ANZAC Day similar to the tolerance of ‘Two-Up’ annually.

“The lads and I break the bank every year to buy a bag of booger sugar to show our support and appreciation” commented regular ANZAC Day celebrant Phil Donaldson “Hopefully next year it’ll be legal”





1915'te Çanakkale'de Savaşan ESKİ İNGİLİZ ASKERLERİN 1934 GELİBOLU ZİYARETİ ve ATATÜRK'ÜN MESAJI


İngiliz Daily Telegraph gazetesi,13 Nisan 1934 günlü haberinde; “Gelibolu Yarımadası'nın tarihi savaş alanları, çok yakında define avcılarıyla dolacak,” diyordu; “Dünya Savaşı'nda buradaki çarpışmalara katılan İngiliz subay ve erlerinden 500 kişi, yakında Duchess of Richmond gemisiyle İngiltere'den yola çıkacak. Bunlar, 1915'te Gelibolu'dan çekilirken toprağa gömdükleri altın torbalarını da arayacaklar. Teğmen Stanton-Hope, Daily Telegraph muhabirine Gelibolu'da definelerin olduğunu anlattı:

"Burada görev yapan erlerden çoğu, öteden beri bankalara güveni olmayan ve bütün paralarını altın olarak yanlarında taşıyan Tyne'liler. Bunlar çatışma alanına giderken üzerlerindeki altınları birer çukura gömerek saklıyorlardı. Gömülen her torbada yaklaşık 40 İngiliz altını vardı. Bunlardan biri, altınlarını bir ağacın dibine gömmüş ve yerini unutmamak için fotoğrafını çekmişti. O fotoğraf bendedir. Bu adam ateş altında vuruldu ve bir daha altınlarına kavuşamadı. Altınları saklayan 8. Welch Alayı'ndandır; askerlerin listesi ve adresleri bendedir. O ağacın yerini bulup altınları çıkartırsam sahibini arayarak göndereceğim..."

Askerlerden biri de bir galon alkollü içkiyi (rom) Suvla Körfezi'nde sahile gömmüş, haritasını çizmiş; bu harita da gemiye asılacak; bu rom galonunu bulmakta her ziyaretçinin eşit şansı olacak. 1915 Çanakkale Savaşı'nda işgal askerlerine verilen gündelik alkolün göstergesi olan bu rom galonunu aramak, gezinin en eğlenceli yanı...”


İngiltere'de olduğu gibi Avustralya ve Türkiye'de de Define Avı olarak yankılanan Daily Telegraph çıkışlı bu haber, Çanakkale Savaşına ilişkin az bilinen gerçekleri dile getiriyordu. Gelibolu'da savaşan işgal gücü askerlerine yaz-kış hergün rom veriliyordu. Avustralyalı asker Roy Retchford, Gelibolu sahilinde karaya neşe içinde, güle oynaya çıktıklarını anlatıyor; bir İngiliz subay da 1922' de; "Eğer rom olmasaydı, Dünya Savaşı'nı kazanabileceğimizi hiç sanmıyorum." diyordu.

Askerler romu argoda "alkolün verdiği cesaret" anlamında "Dutch Courage" olarak adlandırıyordu. Bir alkollü içki olarak rom, işgalci askerlerin Gelibolu'da yaptığı gibi, sıcak kahveyle karıştırılarak alındığında, etkisi doruğa çıkıyor, onlara savaşta gereksindikleri cesareti sağlıyordu. 

Bu rom bildiğimiz rom deği, "orduya özel üretilmiş rom"du. İşgal güçleri komutanları, Aralık 1915'te Gelibolu'dan çekilmeden önce, bu "rom"un Türklerin eline geçmesini -ve tabii içeriğinin tahlil edilmesini önlemek için seramik kavanozların tümünü kırdırmışlardı. İşte eski İngiliz savaşçıların 1934 Gelibolu ziyaretinde, bir askerin 1915'te kırmayıp toprağa gömdüğünü söylediği bir galonluk rom kavanozunu arayacakları haberi, bu bakımdan anlamlıydı.

Ziyaretçilerin, kimi askerlerce 1915'te Gelibolu'da toprağa gömülen altın para torbalarını arayacakları haberi de göründüğü gibi değildi. Anzak Subayı G. Barclay, Gelibolu'da savaşırken, Yeni Zelandalı mühendislerin su bulmak için bir kuyu açtıkları sırada, 10 metre derinlikte altın madeni filiziyle karşılaştıklarını açıklamış ve yerini de bildirmişti. Gelibolu'yu ziyaret edecek olan eski İngiliz askerleri, belki de toprağa gömülü altın para çıkınlarını ararmış gibi yaparak, gerçekte 1915'te Yeni Zelandalı Anzak askerlerinin bulduğu söylenen altın madenini arayacaklardı.

Geziyi düzenleyen örgüt, 1915'te Çanakkale'de savaşmış emekli İngiliz deniz subaylarının kurduğu Kraliyet Deniz Kuvvetleri Derneği'ydi. 1915 Çanakkale Savaşı'nın baş sorumlusu Sir Winston Churchill ve işgal güçleri komutanı Sir Ian Hamilton bu derneğin onursal konuklarıydı. Gelibolu'ya gelecek eski İngiliz askerleri arasında, Sir Francis Davies ve Sir Archibald Paris gibi Çanakkale Savaşı'nda görev yapmış on general de vardı. Lozan Barış Antlaşması, Gelibolu Savaş Mezarları'nın, mezarlık dışında, askeri, ticari, vs. başka amaçlarla kullanılmasını yasaklıyordu. 

Gelgelelim, Daily Telegraph'ın 13 Nisan 1934 günlü haberi; bu geziye mezarlık ziyaretine ek olarak bir de "define arayıcılığı" boyutu eklendiğini gösteriyordu. Bu, antlaşmaya aykırıydı. Atatürk bu haberden hemen bir gün sonra, 14 Nisan 1934 günü Çanakkale'ye gidecek; Çanakkale Valisi ile görüşecekti.

Atatürk'ün Çanakkale Valisi ile neler konuştuğunu bilmiyoruz. Ancak, Lozan Antlaşması'na uygun yapılması gereken bir mezar ziyaretine, antlaşmaya aykırı olarak, define avcılığı boyutu ekleyenler, bu davranışlarının karşılığını göreceklerdi:

1- Aralarında çok sayıda emekli generalin bulunduğu ziyaretçiler, devletin üst düzey temsilcilerince değil, yerel düzeyde, Çanakkale Valisi, Belediye Başkan Vekili ve yöre halkından 10 kişi tarafından karşılanacaktı.

2- Gelibolu'daki mezar ve anıtlarına koymak üzere, ziyaretçilerin İngiltere'den yanlarında getirdikleri 85 çelengin her birinden 31 sterling gümrük vergisi alınacaktı.

3- İstanbul Taksim'de, içinde Atatürk'ün de simgelendiği anıta koymak üzere İngiltere'den getirdikleri dev boyutlu bir çelenk için, çok yüksek bir gümrük vergisi istenecek ve ziyaretçiler koca çelengi ülkelerine geri götürmek zorunda bırakılacaklardı.

4- Gelibolu Savaş Mezarları alanında kazı yapıp define vs. aramanın, Lozan Antlaşması'na aykırı olduğu, ziyaretçilere tam kazı yapmaya kalkıştıkları anda bildirilecek; ve toprağı eşelemeleri yasaklanacaktı.

Atatürk Türkiyesi, Duschess of Richmond gemisinin yaklaşık 700 yolcusuyla 30 Nisan 1934 günü Gelibolu'ya ulaştığı andan başlayarak yukarıda belirttiğimiz tüm eylemleri gerçekleştirdi. Gemi yanaşır yanaşmaz, Çanakkale Valisi Süreyya Bey başkanlığında Türk heyeti gemiye çıktı, konuklara "hoşgeldiniz" dedi.

Sonra eski İngiliz askerleri ve diğer yolcular karaya çıktılar; Gelibolu çarpışmalarında yaşamlarını yitiren kendi askerlerinin mezarlarını ziyaret ettiler; anıtlarına çelenk koydular. Kendilerinden çelenk başına 31 sterling gümrük vergisi alındı.

Bu arada Türk heyeti de Anzak mezarlarının bulunduğu Tek Çam (Lone Pine) anıtına çelenk koydu. Ziyaretçiler toprağa gömülü para torbalarını ve rom kavanozunu aramaya yeltendikleri anda, Türk görevliler yasak olduğunu bildirerek bunu engellediler.

700 ziyaretçi 2 Mayıs 1934 akşamı Gelibolu'dan gemiyle İstanbul'a geçti; onları İngiliz Büyükelçisi Sir Percy Loraine başkanlığında elçilik görevlileri karşıladı. Çanakkale gazisi Pertev (Demirhan) Paşa Başkanlığındaki Türk heyeti İstanbul'a gelen ziyaretçilere "hoşgeldiniz" dedi. Yemekte her iki tarafın heyet başkanları karşılıklı söylevler verdiler. 

Sonunda Duchess of Richmond gemisi, 3 Mayıs 1934 günü 700 yolcusuyla, kırılmış bir seramik rom galonundan arta kalan küçük parçalarla; ve define, altın vs. arayamadan, İstanbul'dan ayrıldı.

2000'li yıllara gelindiğinde, üzerinden nice on yıllar geçmiş olan 1934 gezisi, çoktan unutulmuştu. Gezinin yıllar sonra anımsanmasına yol açan şey; 1978'den sonra "Atatürk 1934" imzasıyla Anzak anıtlarına İngilizce olarak kazınan şu sözlerdi: 

"Kanlarını döken ve yaşamlarını yitiren kahramanlar... Sizler şimdi dost bir ülkenin toprağında yatıyorsunuz. Bu nedenle huzur içinde yatın. Ülkemizde yan yana yattıkları yerde bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında fark yoktur. Uzak ülkelerden oğullarını gönderen analar, gözyaşlarınızı silin; oğullarınız şimdi bağrımızda huzur içinde yatıyor; bu topraklarda yaşamlarını yitirdikten sonra, artık onlar bizim oğullarımız olmuştur. Atatürk 1934"

Atatürk döneminde İçişleri Bakanı olan Şükrü Kaya, Atatürk'ün ölümünden 15 yıl sonra, 1953'te yayımlanan bir söyleşisinde, Atatürk'ün yazıp kendisine verdiğini ileri sürdüğü bu sözleri Çanakkale'de Mehmetçik Anıtı başında, bütün dünyaya hitaben okuduğunu; orada bulunan gazetecilerin bu söylevi gazeteleri aracılığıyla dünyaya duyurduklarını; bunun üzerine dünyanın çeşitli yerlerinden kutlama yazıları geldiğini söylemişti.

2000'li yıllarda "Bilişim Devrimi" gerçekleşti. Milyonlarca sayfadan oluşan gazete arşivleri, 1700'lü yıllardan başlanarak bilgisayarlara aktarıldı. Araştırmacılar, gazete arşivlerini taradılar ve o sözlerin, 1919-1938 arası Atatürk döneminde, hiç bir tarihte hiç bir gazetede yayımlanmadığı ortaya çıktı. Ş.Kaya bu söylevi, Atatürk döneminde dünyaya hitaben verdiğini söylemişti. İngilizlerin 30 Nisan-3 Mayıs 1934 arası gerçekleştirdikleri 700 kişilik Gelibolu gezisi, bu tanıma uyuyordu.

Bu geziyi konu alan biricik belgesel, 1934 ziyaretinde gemide bulunan 1915'te Gelibolu'da savaşmış eski İngiliz subayı Stanton-Hope'un, 1934'te yayımlanan "Gelibolu'yu Yeniden Ziyaret" (Gallipoli Revisited) adlı kitabıydı.

Prof. Dr. Anthony Pym, bu kitaptaki fotoğraflardan birinde Ş.Kaya'nın bulunduğunu; onun 1953 söyleşisinde "sözlerini Atatürk yazmıştı" dediği söylevi, 1934'te, Çanakkale'de savaşmış eski İngiliz askerlerinin bu ziyareti sırasında onlar huzurunda okuduğunu; "İngilizce bildiği düşünülemeyecek"(!) olan Ş.Kaya'nın, tüm dünyaya seslenen bu söylevi "aptalca bir tutumla, çeviri olmaksızın, Türkçe" olarak verdiğini; orada hazır bulunan İngilizler ve uluslararası basın görevlileri Türkçe bilmedikleri için, onun bu söylevini anlamadıklarını; Atatürk'ün on yıllar sonra "Atatürk 1934" imzasıyla anıtlara kazınacak olan sözlerini içeren "1934 Şükrü Kaya Söylevi"nin, o tarihte bu nedenle dünya basnında yankılanmamış olabileceğini, vs. vs. ileri sürdü.

Oysa gerçekler, bu iddiaların tersini kanıtlıyor:

1- Ş.Kaya anadili düzeyinde Fransızca biliyordu. Fransızca'dan Türkçe'ye kitaplar çevirmişti. Dahası, İngilizce de biliyordu. 700 ziyaretçinin de Türkçe çevirmenleri vardı: 125 yıldır Türkiye'de yaşamakta olan İngiliz kökenli Levanten Whittall Ailesi... Pym'in, ziyaret sırasında çeviri yokluğu (untranslation) iddiası gerçeğe aykırıdır.

2- Ziyaretçileri karşılamakla görevli Türk heyetinin başkan ve üyelerinin adları o günün gazetelerinde duyurulmuştur. Bunlar arasında Ş.Kaya yoktur.

3- Çanakkale Valisi'nin Gelibolu' daki Tek Çam anıtına çelenk koyması sırasında çekilmiş fotoğrafta, Şükrü Kaya yoktur; çünkü o tarihte Ankara' da olduğu kanıtlıdır. (Eğer İçişleri Bakanı Ş.Kaya orada olsaydı; anıta çelenk koymak Çanakkale valisine düşmezdi.)

4- Sözkonusu fotoğrafta saç ve alın yapısı Ş.Kaya'ya benzeyen kişi; ziyaretçiler arasında bulunan R. D. Blackburn olabileceği gibi, bir başkası da olabilir. (Anzakların 1960 ziyareti sırasında İstanbul'da çekilmiş fotoğraflarda bile, 1959'da ölmüş olan Ş.Kaya'ya benzer bir kişi bulunabiliyor.)

5- Atatürk'ün 700 kişilik 1934 Gelibolu ziyareti dolayısıyla gemiye gönderdiği mesaj; hem o günün gazetelerinde, hem de Stanton Hope'un kitabında yayınlanmıştır. Metni Fransızca olan bu mesajda, yıllar sonra anıtlara "Atatürk 1934" imzasıyla kazınan sözler yoktur.

6- Ziyaretin İstanbul'da geçen son gününde, İngiliz ve Türk heyet başkanlarının karşılıklı söylevleri, o günün gazetelerinde yayımlanmıştır. Bu söylevlerde de "Atatürk 1934" imzasıyla anıtlara kazınan sözler yoktur.

7- 1915 Çanakkale savaşına katılmış İngiliz askerlerin İngiltere'den getirdikleri dev çelengi, kendisinin İstanbul Taksim'deki anıtına koymalarını gümrük engeli çıkartarak geri çevirmiş olan Atatürk'ün; bu eski askerlere, bu ziyaretleri sırasında, Homerik şiirsel övgüler sunduğu iddiası kanıttan yoksundur.

"Bizim için Johnnyler ile Mehmetler arasında fark yoktur" vs. sözleri anıtlara kazıyıp, altına "Atatürk 1934" imzasını atanlara; ve Atatürk'ün bu sözleri eski İngiliz askerlerine 1934 Gelibolu ziyareti sırasında Şükrü Kaya aracılığıyla iletmiş olduğunu ileri sürenlere; Atatürk'ün şu sözlerini anımsatırım:

"Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır. Gazi Mustafa Kemal 1931." 








ilgili link:

"Her millet kendi kaybı için ağlar."

MEHMETÇİĞİN KARŞISINDA "KOKAİN DOPİNGİYLE" SAVAŞANA da KAHRAMAN DENEMEZ !...



4 Kasım 2016 Cuma

Tarihten Ders Almak!





"Tarih şuuru milletleri diriltir"



Bin ilkiyüz doksandört hicri senesinde Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye ile Rusya devleti arasında, daha doğrusu Ehl-i Tevhid ile Müsellesi ve Salibilerin mutaassıp bir kısmı arasında (*) büyük bir muharebe zuhur etti. Bu muharebe islamiyet alemi ve Osmanlı memalikince büyük büyük inkılaplara sebep olmuştur. Fakir de bu muharebenin Anadolu'ya ait kısmında ve harp hattının merkezi olan Kars ve Erzurum cihetlerinde kaza ve kaderin sevki ile, memuren bulunmuş idim.

Harbin günlük vukuatını zapt etmiş olanların, elbette mükemmel bir harp tarihi yazmış olacakları muhakkaktır. Fakat vazife icabı gördüğüm ve bildiğim bazı incelikler ve gizli hususlar vardır ki, onlar benimle kaimdir. Ben öldükten sonra din ve vatan kardeşlerime o malumat intikal edemiyerek yokolup gidecektir. Bu sebeple, hiç olmazsa umumi hali ifade edecek kadar olsun bir şey yazmayı uhdeme terettüp eden mühim vazifelerden addeyledim.


“Başımıza Gelenler”

Yazacağım şey, ekseriya harp vukuatını tasvir edeceği ve bir sergüzeştten ziyade bir harp tarihi şeklinde olacağından, ismine «Anadolu Tarih-i Harbi» de denilebilirdi. Fakat arada bazı şahsi ahvalimden dahi bahs edileceği gibi, hikaye olunacak vakaların büyük kısmını, kendi gördüklerim ve emin olarak işittiklerim teşkil edeceğinden, esere «Başımıza Gelenler»  adı verildi. Bu isim eserin mahiyetini daha iyi ifade edecektir. Muharebede bizzat bulunmuş olan ümera ve zabitan kardeşlerimizin, bazı eli kalem tutanları, harp vukuatını günü gününe yazarak, sevkülceyş bakımından bir harp tarihi neşr etmezler ise, ahlafı, harbin fenne ve askerliğe ait olan kısmından malumatsız bırakmış olacaklardır. Bu suretle vatandaşlık vazifesinde işledikleri büyük kusurun vebal ve günahının ağırlığını, kendilerinin hesap etmeleri lazım gelir.


Hilal- Salip çatışması

Devletler arası politik münasebet ve hasedleşmelerin zaruri neticesi olan anlaşmazlıklar bir tarafa, madem ki  »Vahdet» ile »Salip» çatışmaktadır, madem ki »Cami» ile »Kilise» vardır ve kıbleleri ayrıdır ... Mümkün değildir ki, bunların bağlıları anlaşarak, maksat ve emellerini birleştirip, müşterek bir menfaati müdafaa edebilsinler ...

Dünya, dünya olup durdukça ve her cemaat başlı başına siyasi bir hayata ve müstakil bir varlığa sahip bulundukça; her biri, diğerlerininkine zıt olan menfaatlerinin temini, veya mazarratlarının def'i için, ötekilere karşı elde silah, hücum ve müdataaya hazır olacaktır. Şu halde, bulunduğumuz asırda, uğradığımız siyasi musibet ve felaketlerin çok çeşitlilerine ahlafımızın dahi fazlasıyla duçar olacaklarında şüphe yoktur. Öyleyse, görüp geçirdiğimiz mihnet ve belaların derecesinden ve bunların sebeplerinden kendilerini haberdar ve agah eylemek boynumuza borçtur. Bu hususta susmak ise, günden güne ehemmiyet kazanan dünya ahvaline karşı, adeta affolunmaz bir hata veya hiyanet olur. Binaenaleyh karınca kaderince, milletime bir hizmette bulunmak için «Ma la yüdrekü küllehu la yütrekü külluh (“Tamamı yapılamayan şey, bu sebeple terk olunmaz. Elden ne geliyorsa, o kadarı yapılır” manasına)»  hikmetinden aldığım cesaretle, aczime rağmen, şu sahifeleri karalamaya başladım.


Tarih ilminin değeri

Akıl bu ya! Fakir, önceleri tarih ilmine hiç ehemmiyet vermezdim. «Bilinmezse ne olur, lüzumsuz ve faydasız, yalnız bir bilgiçlikten ibarettir» der de, adeta bilinmesiyle bilinmemesini müsavi tutardım. Böyle düşünmeye hakkım da vardı ya! Çünkü bizde tarihe dayanılarak hiç bir hakkın, umumi olsun hususi olsun, muhafaza olunduğunu, veyahut tarih ile yeniden bir hak kazanıldığını veya siyasi ve milli olarak bir intikam fikrinin beslenildiğini, yetiştiğim asır içinde görmemiştim.

Lakin son olarak geçirdiğim tecrübelerin yardımıyla aklım başıma geldi de, anladım ki, meğer iş öyle değilmiş ... Tarih o kadar mühim o kadar dikkate değer bir ilim imiş ki, tarih bilinmez ise, devlet gemisinin dümeni, istenilen semte doğru çevrilemez imiş. Tarih bilmezlik, siyasi olarak, devletçe büyük büyük noksan ve hataların vukuuna sebep olurmuş. Tarih, bir milletin bakıp bakıp da, varsa ayıp ve noksanlarını görüp düzeltmesi için, bir ayna imiş. Hakikatı gösteren ve ahlafın nazarları önüne konan bu ayna, ayıp ve kusurları olmayan milletlerin ise, ümmetlerin mücadele yeri olan şu dünya pazarına, cemal ve kemallerine şükr ederek, yakışıklı bir kıyafet ile çıkmalarına yararmış.

Başkalarını ve eskileri bırakalım da, şu yakın zamanları ele alalım. Daha dört gün önce, Devlet-i Osmaniyye'nin emr ü fermanına mahkum olan ehemmiyetsiz bir Mora eyaletini «Yunan» şekline sokan, tarihtir. Sebebini her tarih yazdığından ve herkes bilebileceğinden burada anlatmaya lüzum yoktur ... Romalıları, Sırplıları, Karadağlıları, Bulgarları birer' müstakil hükümet şeklinde, «Balkan hükümetleri" namıyle dirilten yine tarihtir... Ermenilerin dili altında öte beri şeyler bulunduran, yani alemin nazarına kuvvetli bir siyasi varlık olarak çıkıp görünüvermek hevesini ve onlarda da zamanın modasına uygun milliyet aşkı ve kavmiyet sevdası uyandıran yine tarihtir... Tarih olmasaydı bin ikiyüz doksandört senesinde Rumeli kıtamız bir harp ü vega ateşgedesi kesilmezdi.

Elhasıl bizim kolumuzu kanadımızı kırıp hareketsiz bırakan bozgun silahı, hepimizin ve iş başındaki devlet adamlarımızın çoğunun, tarihten ibret almayışımızdır. Hasımlarımızın şanlarının yükselme sebebi ise, her ferdinin, milletinin tarihine ve kavminin sergüzeştine fazlasıyla vakıf olup inanmasıdır.


Tarih şuuru milletleri diriltir

Canım bu ne şaşırtıcı talim, bu ne dehşetli tesirdir ki, Garb'ın canlı kavim ve ümmetleri bir yana, içimizde bulunup da vatandaş saydığımız Rumlar yok mu, işte bu Rumlar, yıkılıp ortadan kalıkmış olan eski Yunan devleti ile, bozuk bir lisandan başka halen ahlaken, verasaten ve neseben hiç bir münasebetleri olmadığı halde, tarihin tesiriyle öyle müfrit kesilmişlerdir ki, Rumların ufacık bir diyakoz'u, Aristo ve Eflatun'un halka-i tedrisinde perverşiyab-ı kemal olmuş bir hünerver; ve günlük azığını tedarikten aciz, miskin bir Rum palikaryası ise Makedonyalı İskender'in torunu imiş gibi bir çalımla varlık gösterir de, canlı kanlı lbir asker oğlu asker kesilir.

Hatta fakir, gençliğin en parlak ve istidatlı zamanında kendi milli tarihimizden hiç bir şey görmemiş, dünyayı Konya'yı anlamamış iken, görüşüp konuştuğum bazı Ermeni hemşehrilerimizin ağzından, kendilerine mahsus şive ile, Dikran'ın hayatını, Mertad padişahın tarihini, Hayık'ın tercüme-i halini, Aramoğulları'nın eski şa'şaalı ikbal devirlerini işitir de, hayret içinde alık alık bakar idim. Bakın ki, bu millet eski tarihlerini araştırıp öğrenerek, nasıl istikbale yetişmenin hazırlığı içinde bulunuyor imiş.

Zannedersem bizde, kalb zaafı eseri olarak, zillet göstermek, şefkat dilenmek gibi pısırıklıklar, bir şahsın edep ve terbiyesinin delili sayılarak, adet hükmüne girmiştir. Birbirimize bakarak, iş erleri addettiğimiz zincirsiz arslanlara karşı küçüle küçüle, hazm-ı nefs ede ede, bir ·dereceye gelmişiz ki, tarihi değil hani neredeyse, hayat sebebimiz olan biçare nefs-i natıkayı bile hazm ile, buhara dönüp bütün bütün yok hükmüne gireceğiz.

Bu tedavisi güç hastalığın ilacı için çeşitli şeyler lazımsa da, bunların en mühimi tarihtir. Hemen iddia edebilirim ki, adamcasına yazılmış muhakemeli bir tarih; yalnız başına insanı canlandıracak, harika bir kudrete maliktir. Hakikaten öyle bir tarih, ölüleri mezardan çıkarır derlerse inanılsın. Lakin tarihteki yüce hisler ve ruh, aydınlık bir fikirle beraber olarak, akıllı bir mürşit ve mürebbi eliyle, gençlerin zihinlerine taşa nakş olunur gibi, yazılmalıdır. Din ilmi üstatlarına “Mürebbiy-ül ervah” denilirse, tarih muallimlerine de -kıssahanlara değil ama- “Ebul hamase” denilmelidir. Çünkü ruhların siyasi vücudu hamasetle kaimdir.


Mekteplerimizde okunan tarih

Bir milletin tıynet toprağına, muhakemeli bir tarih muallimi gayret ve hamiyet tohumunu saçar. İş adamı olmak üzere yetişecek olan evlad-ı ümmetin fikrini aydınlatarak, onları milletinin saadetini temin etme yoluna sevk eder. Ders esnasında vereceği müşahhas ve mantıki misallerle, talebelerini hayalperest olmaktan kurtarır. Halkın zihnine makul olana inanma melekesini yerleştirir. Yoksa bizde şimdiki halde mekteplerde okutulan tarihe, tarih dersi okunuyor demek abestir. Bunları dinleyenler birer yazıcı, anlatanlar ise masalcıdır.

Kıssahanların, Hamzaname ezbercilerinin, meclislerin süsü oldukları zamanlarda bile «Kıssadan maksat azizim hissedir» darbımeseli, halkın ağzında sadece söz olarak dönüp dolaşıyordu.

Ne uzağa gidiyoruz, Miladın 1870 senesinde Almanya ile Fransa arasında büyük bir harp olmuştu. Bu harpte Almanlar galip ve muzaffer olarak Paris'i zapta kadar yürümüşler ve bütün Fransa'nın çiğnenmesine karşılık, Alman birliği kurulmuştu. Bu meselenin gizli ve ince taraflarına vakıf olanların yazdıkları bazı eserlerde, Almanya'nın, gözler kamaştıran o şa'şaalı muzafferiyatine “Muallimlerin Zaferi” adı verilmiştir. Çünkü 1870 vak'asından evvelki bütün savaşlarda, Prusyalılar Fransızların kudret ve azametlerinin mağlubu idiler.

Fransızların devam edip giden hakaretlerine mukavemet etmek ve bu halin intikamını almak için çareler arayan sabırlı, ciddi ve birlik taraftarı Alman muallimleri, Bonapart gailesi ortadan kalktıktan sonra kurulan mekteplerde, vatan evlatlarının zihnine intikam fikrini ve birlik hevesini ektiler. Bunu, geçmiş vakaları misal vererek öyle sağlam bir şekilde akılIarına yerleştirdiler ki, çok geçmeksizin bütün Almanya mücessem bir fazilet haline girdi. İşte o kahramanca fazilet ile eski düşmanları olan Fransızların mağrur burunları kırıldı; kibirli bayrakları başaşağı edildi. Ne büyük muvaffakiyyet!


Harp facialarını unutmayalım

Amanın dostlar! Zaman, aman vermiyor; masalcılık ile iş bitmiyor. Asrın terakkileriınin, hayret verici yüz bin türlü eseri birden meydana attığı bir sırada ne icap ediyorsa himmet edip, makul hareket ve işlerle mukabele ve müdafaada bulunmak lazımdır. Çünkü şaka değil, hakikatin fasih beyanı, ya imtisal ya itidal, gülbankini çekiyor. Türkçesi: «Ya bu diyardan gitmeli, ya bu deveyi gütmeli!" nidasını ulülebabın kulağına her taraftan bağırıp duruyor.


Ve Nesimi'nin dediği gibi:
“Çalındı kıyametin nefiri
«Ey sağır işitmedin safiri» 
(Ey sağır! Kıyamet borusu çalındı; ama sen duymadın!)


Siyasi varlığımız daha elde iken, ahlaf·ı kiram, ümmetin ahlakına musallat olan fesadın izalesine, hasbeten lilllah, el birliğiyle çalışsınlar. Kahramanlık ruhunu ve milliyetin devam aşkını en hücra yerlerdeki köylerin mekteplerine bile sirayet ettirecek, gayet parlak fikirli muallimler arasınlar, yok ise icat eylesinler. Bize ve bizden evvelkilere ait olan tarihleri tetkik ederek, geçmiş vakaları iyice öğrensinler. Bilhassa muharebeden sonra Bulgaristan'daki kardeşlerimizin görüp geçirdikleri halleri ve zulümleri duçar oldukları ikinci bir Endülüs faciasını unutmasınlar (17). Bir üçüncüsüne düşülmemek için gerçekten uyanık bulunsunlar ... Ve yolunu bulurlarsa, 'bizim de intikamımızı alarak, ruhlarımızı şad ve handan eylesinler.


Ve billahit tevfik.
5 Muharrem-ül haram sene 1306 (11 Eylül 1888)

dipnot:
(*) Muvahhid ve müselles tabirlerini kullanışımız sebepsiz değildir. Çünkü Ruslar, hala Ayasofya'yı müslümanların elinde esir zannediyor ve onu Muhammedilerin kafirliğinin pisliğinden kurtarma aşkı ile Hazret-i Mesih'e yaklaşacakları inancında bulunuyorlar. Ayrıca, bu ana kadar papazlar tarafından Müslümanlar aleyhinde ağıza ve kaleme alınmaz iftira ve yalanlarla halkın zihninin doldurulduğunu, bunun ise Rusya devletinin politikasına uygun düştüğünü iyice hesap etmekteyiz. Yoksa böyle yazmamız, soğuk ve yersiz bir taassup yüzünden değildir. 
(17) Bulgaristan'daki müslümanların başına gelenler “Zağra Müftüsünün Hatıraları” adlı kitapta anlatılmaktadır.


*


Anlatmak istediğim Rusya muharebesinden iki yıl önceydi. O vakit «İttifak-ı Müselles» denilen ve Almanya, Avusturya ve Rusya'nın ittifakı ile meydana gelen birliğin himayesinde olarak bir «Panislavizm, dolabı çevrilmek istenmişti.


Bosna - Hersek, Karadağ, Sırp ve Bulgar isyanları

Bu cereyanın tesiriyle Hersek tarafında Nevesin adındki kazada gayri-müslim ahali ayaklandı (13 Nisan 1875). Osmanlı hükümeti ve mültezimlerinin zalim idaresine tahammül edemediklerini bahane olarak öne süren isyancılar, aslında asıl halk değildi. Bunlar, Rusya devletinin taarruz ve tecavüzüne öncülük eden, meşhur asi Karadağ haydutları idiler. Mahalli hükümete karşı bir ayaklanma ile tutuşturulan bu ihtilal ateşi, ancak iki buçuk üç sene sonra, mahut Ayastafanos muahedesiyle sönebildi. Devlet-i Aliyye, Bosna ve Hersek ihtilallerini bastırmak için ordular hazırlayıp sevk eder ve eşkıya muharebeleri ile uğraşırken, Karadağ emareti resmen ilan-ı harp ederek hududu geçti. Buna karşı askeri tedbirler alınmaya çalışılırken, Sırbistaın emaret-i mümtazesi de hududu aşarak, itaatten çıktı ve irtibatı kesti. Ona karşı da orıdular, fırkalar sevk olundu, redifler silah altına alındı.

Çok geçmeden Bulgarlar da ayaklandı. Çobanlık ve ziraatçilikten başka bir şeyle, bilhassa savaş ve hamasete dair herhangi bir şeyle meşgul ve alakadar olduğunu evvelden beri bilmediğimiz bu millet de “Panislavizm” denen husumet kaynağından verilen kumandanın tesiriyle ve muhtelif yerlerde, meşru hükümetine karşı isyan ediverdi. Bunların da tedip ve tenkilleri için gerekli askeri kuvvetler gönderildi. Elhasıl Devlet-i Aliyye'nin Rumeli kıtası, hemen tamamen denecek kadar harp ateşi içinde kaldı. Bütün asilerin, Allah'ın yardımıyla, işleri bitirildiği sırada, Rusya devleti, yüzünden maskesini atarak düşmanlığını gösterdi. Harp ilan ederek, Devlet-i Aliyye'ye karşı bizzat meydana çıktı. İşte o zaman Müslümanların felaketi de katmerleşti.

Karadağ nasıl isyan etti, harpte ne gibi vukuat geçti, askerimiz nasıl galip ve ne sebeple mağlup oldu; Sırp cephesinde neler görüldü, ordularımızın taarruzunda hissedilen yavaşlığın sebepleri ne idi; Bulgarla hangi vesilelerle, nerelerde, nasıl savaşıldı? ... Bu hususların, yazılmasını o havalide cereyan eden vakaların içinde bulunmuş, işi gözü ile görmüş veya hakikatleri vesikalarla öğrenmiş olanlara bırakıyorum. Fakir, yalnız Anadolu cihetinin ahvalini hikaye edeceğim. Anlatacaklarımın çoğu gözümle gördüğüm veya vazife icabı elimle yazdığım şeylerdir. Fakat asıl mevzua girmeden evvel, şuracıkta biraz durarak, işin politik tarafını da bilebildiğim kadarıyla kısaca hülasa etmek isterim ki, gelecek nesillerde bir ibret ve dikkat fikri uyansın.


Avrupalılar her işimize karışıyorlar

Osmanlı ülkesinde yaşayan hristiyanların “Gerek hükümetin idare tarzı sebebiyle, gerekse Türk, Kürt ve Çerkeslerin kaba ve mağrur tabiatlerinin neticesi olarak, hakim ve mahkum millet ayrılığına düşüp, bunun iki tarafın anlaşmasını önlediği ve neticede hakim milletin zulmüne karşı himaye edilmeleri” bahsi Avrupalılarca eskiden beri ileri sürülüp dururdu. Fakat bu hususun devletlerin müdahalesine sebep olacak şekle girivermesi 1856 yılında oldu. Meşhur Kırım muharebesinden sonra, bu senenin içinde akd olunan Paris muahedesine "Hristiyanların haklarının korunması gerektiği” maddesi konmuştu.

Gerçi biz de, etrafımızdaki Avrupalı komşularımızın makul olan idare tarz ve usullerine uymayan 'bütün idari hal ve hareketlerimizin tanzim ve ıslaha muhtac olduğunu itiraf ederiz. Biliriz ki, komşuların idare ahengine işlerimizi uyduramadığımızdan dolayı bu işlerin hakikatine vakıf olanların nazarında, pek falso düşmekteyiz. Yine biliriz iki, cihandaki her işin faili olan Genab-ı Hak tarafından, umumi ahenge uymayan bir idare telinin, kulağının çekilip çevrilerek herkese uydurulması umumi bir tabiat kanunudur. Ama gerçek, yani Avrupalıların asıl maksadı böyle samimi değildir:


“Batıl hemişe batıl ü beyhudedir, veli
Müşkil budur ki suret-i haktan zuhur ede.” 
[Batıl daima batıl ve faydasızdır. Ama güç olan, (İşin kötüsü), hakikat şeklinde ortaya çıkmasıdır.]


Hak sözü gereğince onlar her ne kadar iç yüzlerini saklamaya çalışsalar da, bizler iyice bilmeliyiz ki, maksatları, idaremizin düzelmesi ve siyasi varlığımızın sağlamlaşması değil, devletin nüfuz ve şevketinin kırılması, ve enkazından istifade etmek için de varlığının temelini teşkil eden esasların tahrip edilmesidir. İş bu noktaya gelince ise bizim için, «İki el bir baş içindir» diyerek çalışmaktan başka çare kalmaz.


Bizi paylaşmada anlaşamadılar

Lakin «Bağla ve tevekkül et» düsturu gereğince önce deveyi iyice bağlamalı sonra da Allah'a dayanarak hukukumuzu korumaya çalışmalıyız. Yani, evvela müdafaa kuvvetimizi tamamlamalı, bundan sonra «Geleceğiniz varsa göreceğiniz de var» sözünü Allah'ın izni ile serbestçe söylemeliyiz. Çünkü «Onların arasına kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık» şeklindeki Kur'an kelamı hükmünce, devletler arasındaki rekabetin, siyasi mevcudiyetimizin şimdiye kadar devam etmesine sebep olduğunu inkar etmeyelim.


Şunu da bilelim ki:

Her devlet, gerektiğinde kendi başına ve kolaycacık hazm edebilmesi için, Devlet-i Aliyye'nin kuvvet ve kudret kazanmasını istemez. Bunlar devlet ağacımızın kurutulmasını, felaketlerle dal ve budağının kırılıp kopmasını arzu ederler. Fakat asıl gövdenin, kendisinden başkasının baltasıyla devrilmesine razı olamazlar. Devletlerin herbirinin, daima böyle bir maksatla hareket eder bulunmaları, Devlet-i Aliyye idarecilerine korunma ve ilerleme yolunda faydalı olmuştur. Bu sayede umumi hayat gücümüz, herşeyin arasından sıyrılarak meydana çıkabilir, bunun için gerekli vasıtalar hazırlanabilirdi. Fakat:


Müskili nist ki asan neseved
Merd bayed ki hirasan neşeved» 
[«Kolaylaşmıyacak zorluk yoktur. Ama cesur ve ehil adam olursa ... »]


Hatta, ne yazık ki girilecek ve ilerde anlatılacak olan Rusya muharebesinde bile. iş «Ne yapalım, iki el bir baş içindir» denilecek dereceyi bulmamıştı.

Ummadıkları oldu: Harbi biz kazandık. Ama ...

Her ne ise «Akacak kan damarda durmaz, darbımeselini teselli makamında yad ederek, sadede dönelim. … 




Mehmet ARİF
BAŞIMIZA GELENLER, cilt 1 (3 cilt)/PDF
Neşre Hazırlayan: M. ERTUGRUL DÜZDAĞ

Mehmed Arif Bey'in iki eseri vardır ve ikisi de vefatından (1897) sonra oğulları Celaleddin Arif ve Dr.Necmeddin Arif Beyler tarafından yayınlanmıştır (1903). Bunlar: «Binbir Hadis, ve «Başımıza Gelenler» adlarını taşırlar. Bu baskı bizim hazırladığımız kitap 1001 Temel'de (Tercüman) sıra beklerken, satılıp bitmiş olan üçüncü baskının -aynı hatalarla- tekrarıdır. Yalnız sonuna, 1973 baskısına alınmayan bir kısım konmuştur. Tenkit kısmında bu baskıdan da bahsedilecektir.

MEHMED ÂRİF BEY (1845-1897) Türk hukukçusu ve yazar: 
29 Mart 1845’te Erzurum’da doğdu. Karacehennem İbrâhim Paşa’nın yeğeni Asâkir-i Nizâmiyye-i Şâhâne topçu miralaylarından Hacı Ömer Bey’in oğludur. Tahsilini Erzurum’da tamamladı. Arapça, Farsça, coğrafya ve hesap okudu. Ağustos 1861’de Dördüncü Ordu Meclisi Tahrirat Odası’na mülâzim oldu. Bir yıl sonra ordu merkezi Erzincan’a nakledilince Erzurum eyaleti tahrirat odasına geçti. 14 Aralık 1865’te Erzurum vilâyeti meclis-i temyîz-i hukuk başkitâbetine tayin edildiyse de meclisin lağvı üzerine 13 Mart 1867’de yeni oluşturulan meclis-i deâvî başkitâbetine ve ertesi yıl meclis sorgu hâkimliğine getirildi. 9 Eylül 1869 tarihinde dîvân-ı temyîz-i vilâyet başkitâbetine tayin edildi. Yaklaşan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı için hazırlık yapılırken mahkeme reisi Nâfiz Paşa ile birlikte biri medreselerdeki öğrencilerden oluşan gönüllü iki tabur askerin teşkil edilmesine yardımcı oldu ve Milliye Taburu’nda sağ kol ağası olarak bilfiil görev aldı. Anadolu ordusu başkumandanı Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın Erzurum’a gelmesi ve Ârif Bey’e kendisinin mühimme başkâtipliğini teklif etmesi üzerine 13 Nisan 1877’de temyiz başkâtipliği uhdesinde kalmak üzere bu göreve getirildi. Savaş esnasında ve daha sonra Çekmece ve Çatalca’daki ordu merkezinde paşanın hizmetinde bulundu.

Savaşın ardından 30 Nisan 1878 tarihinde dîvân-ı temyîz-i vilâyet başkitâbetinden İstanbul Temyiz Mahkemesi Hukuk Dairesi zabıt kâtipliğine geçti. Ancak Girit’te ihtilâl patlak verince yine Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın maiyetinde oluşan heyetin yazı işleri başkâtipliğine getirildi. Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında Preveze’de başlayan sınır görüşmeleri için kurulan tashîh-i hudûd komisyonuna birinci delege tayin edilen Ahmed Muhtar Paşa’nın yanında hizmete devam etti. Görüşmeler sona erince eski vazifesi olan zabıt kâtipliğine döndü. Ancak aradan bir ay bile geçmeden 13 Mayıs 1879’da iki görevi birden ifa etmek üzere başkâtiplik ilâvesiyle adliye encümeni mümeyyizliğine getirildi. 13 Haziran 1880’de İstanbul Bidâyet Mahkemesi savcılığına, 14 Mayıs 1881’de aynı mahkemenin birinci hukuk dairesi üyeliğine tayin edildi.

24 Eylül 1883 tarihinde İstanbul İstînaf Mahkemesi üyeliğine getirildi, bir ay sonra da Kastamonu vilâyeti adliye müfettişliğine gönderildi. 22 Aralık 1885’te müfettişlik uhdesinde olduğu halde, Mısır fevkalâde komiserliğine tayin edilen Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın birinci kâtipliğiyle Mısır’a yollandı. 1893’te Avrupa’ya giden Ârif Bey, 1896’da Mısır’daki görevi esnasında hastalanarak tedavi görmek üzere İstanbul’a döndü, 14 Temmuz 1897’de İstanbul Heybeliada’da mide kanserinden öldü. Mezarı İstanbul’da Merkez Efendi Dergâhı hazîresindedir.

Başımıza Gelenler. Mehmed Ârif Bey’in Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın maiyetinde bulunduğu sırada 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın Anadolu’da cereyan eden kısmının bütün safhalarını ve askerin durumunu anlattığı eser oğulları tarafından 1321’de (1903) Mısır’da ve 1328’de (1910) İstanbul’da yayımlanmış, ayrıca sadeleştirilerek 1972 ve 1976’da yine İstanbul’da basılmıştır. Yer yer merkezden gelen emirlerle ordugâhtan merkeze gönderilen yazıların da kaydedildiği eser bu yönüyle de önem taşımakta, kitabın sonunda ayrıca müellifin Mısır’daki görevine ait hâtıraları yer almaktadır.

Oğlu Celâleddin Arif Bey (1875 - 1930): Siyaset ve devlet adamı. 1875 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Hukuk Mektebi profesörü olan Celâleddin Bey, 1919 yılında Erzurum milletvekili olarak Meclisi Mebusan'a girdi. TBMM'ne katılan ilk üyelerdendi. Meclis başkanvekilliğine seçildi. 1920 yılında İcra Vekilleri Heyeti'ne ve Adliye vekilliğine seçildi. 1921'de istifa ettikten sonra Roma büyükelçiliğine atandı. 1909 yılında Hukuku Esasiye adlı 2 ciltlik kitabı yayımlandı. 1930'de Paris'te öldü.  Diğer oğlu Doktor Necmeddin Arif Bey hakkında kayda değer bir bilgi yok.










Size bir tavsiyem var. Sakın ha, ideolojik gözlüklerle bakmadan bu çağrıma kulak verin.

93 Harbi denilen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşını Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın yanında izleyerek, olayları belgelere dayalı anlatan Mehmet Arif’in “Başımıza Gelenler” kitabını mutlaka okuyun ve nereye doğru gittiğimizi net olarak görün. Siz okuyun. Ben de kitaptan net olarak çıkan birkaç dersi size yazayım.

1. Tarih bilmeyen devlet adamlarıyla sakın ha savaşa girmeyin: sonu bir millet için felaket olur.

2. Liyakatli insanlar yerine adam kayırma yoluyla makam verilen yöneticiler hesabını iyi yapamaz, milleti uçurumdan atabilir.

3. Devlet yöneticilerinin işin uzmanına danışma yerine kendi yağdanlıklarına danışması gerçekleri görmeyi engeller. Hatalı kararlar verilir, her hatalı karar milletin etinden bir parçanın koparılmasıdır.

4. Yöneticilerin zamanında almadığı her tedbir büyük felaketleri peşinden getirir.

5. Düşmanlarını azalt. Herkesi düşman olarak görürsen hepsinle başa çıkamazsın. Soyunu tüketirsin.

6. Yöneticiler elini taşın altına koymaz ise, aileleri de savaştan bedhah olmayacak ise kolayca savaşa karar verirler, Anadolu yiğitlerini tarumar ederler.

7. Hayalperest yöneticiler, kendi kanları yerine Anadolu yiğitlerinin kanıyla yol kat edecek ise, felaketi değil, hayal ettiklerini görür.

Siz bu derslerin başına 93 Harbi değil de, 2016 Harbi koyarsanız, her şeyin tastamam yerine oturduğunu göreceksiniz.

Sedat Onar,
15 Şubat 2016


*



Keşke Türk çocuğuna okullarda abuk sabuk dersler yerine tarihimizin şan ve şerefle dolu sayfaları kadar ibret alınacak yönleri ders olarak okutulsa… Nafile… Bırakın çocuklarımızı koskoca devlet adamları okumuyor ve ilgilenmiyor.

Ondan sonra da mülteci kampına geleli üç yıl olmuş Suriyeli kadın ikinci çocuğunu doğururken bizim çocuklarımız ateşe atılıyor…

Sınırları mayından temizliyorum diyerek arap teröristlerin geçişini kolaylaştırıp ardından üç metrelik duvar dikeceğiz diye milletin parasını heder ediyoruz.

Dün Osmanlı Rus Savaşında Doğu Cephesi komutanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın yanında olayları yazan Mehmet Arif’in çıkardığı dersleri nakletmiştim.

Bu sefer, Balkan Faciasına tanık olan Mahmut Muhtar Paşa’dan kısa bir ders yazacağım. Şöyle diyor Mahmut Muhtar Paşa Ruzname-i Harp adlı eserinde:

“Baskının kalkışı ile anında bir bolluk ve büyüklük elde etmişiz gibi kendimizi büyük devletlerden sayarak dünyaya meydan okuduk. Gazetelerde hakaret etmedik devlet bırakmadık. İkide bir kesin bir sayıymış gibi, var olmayan otuz milyonluk Osmanlıyla övündük. Ne yazık ki üç yüzyıldan beri çeşitli bozgun, acınacak durum ve eğitimsizlik aynası olan tarih sayfalarımıza bakmayarak, sürekli altı yüz yıllık şan ve şereften söz edip, yüksekten uçarak kendimizi aldatmaktan bir an bile geri kalmadık. Bilimden, sanayiden, ticaretten yoksun, yoksulluk ve sıkıntı içinde bulunan ve çeşitli unsurlardan oluşmuş ve millet bilincini oluşturan dayanaklardan yoksun, siyasal yaşamını sürdürmesi ancak diğer devletlerin birbirleriyle dalaşmalarına dayalı, toprakları büyük, ancak gücü küçük bir devletçikten başka bir şey olmadığımızı anlamak istemedik.”

Bundan da ders çıkarmayan yandaşlar da Hüseyin Raci Efendi'nin “Zağra Müftüsünün Hatıraları”nı okusun. Bir milletin inim inim inletilmesi, gururunun kırılması ve katledilmesi neymiş görsün. Türk adı geçince elektriğe tutulmuş gibi götü başı seğirenlere lafım yok, onlar bildiği gibi yapsın, ama bize dokunmasın.


Sedat Onar, 
16 Şubat 2016





*

Tüm savaşlar aldatmacalara ve şaşırtmaya dayanır.

Bir komutan yapacağı üç hata ile ordusunun başına felaket getirebilir. Bunlardan biri; 
"Ordudaki koşulları düşünmeksizin orduyu krallığını yönetir gibi yönetmeye kalkması. Bu askerin zihninde huzursuzluk yaratır."

SUN-TZU "SAVAŞ SANATI"