Translate

psikolojik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikolojik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2016 Pazar

Kitleler Psikolojisi...





"Kitlelerin hayal gücü üzerine etki etmek sanatı, onları idare etmek sanatıdır."






Kitleyi meydana getiren bireyler kimler olursa olsun; yaşama biçimleri, işgüçleri, karakterleri yahut zekaları ister benzer, ister ayrı olsun, kalabalık haline gelmiş olmaları onlara bir nevi kollektif ruh aşılar. Aşılanan bu ruh onları, her biri tek başına, ayrı ayrı bulundukları halde duyacaklarından, düşüneceklerinden ve yapacaklarından tamamiyle başka hissettirir, düşündürür ve yaptırır. Bazı düşünceler, bazı duygular ancak kitle halinde bulunan bireylerde kendini gösterir veya hareket alanına çıkar.


Psikolojik kitle, aynı cinsten olmayan unsurlardan toplanma bir an için birbirleriyle kaynaşmış, geçici bir yaratık gibidir. Tıpkı canlı bir vücudun hücrelerinin bir araya gelerek bu hücrelerden her birinin sahip olduğu özelliklerinden pek farklı özellikler kazanmış bir varlık oluşturmaları gibi.


Herbert Spencer gibi büyük bir filozofun kaleminden nasıl çıktığına hayret edilen bir düşünceye aykırı olarak, bir kitleyi oluşturan yığınlarda, ögelerin ne ortalaması ne de tamamı vardır. Fakat yeni karakterlerin oluşumu ve yaratılışı mevcuttur. Kimyada olduğu gibi, bazı ögeler, örneğin alkaliler ve asitler yanyana getirilince, bunların ayrı ayrı sahip oldukları kimyevi özelliklerden bambaşka özelliklere sahip olan yeni bir madde oluşturmak üzere birbiriyle kaynaştıkları görülür.


Kitleler halinde bulunan bireyin başlıca özellikleri:

1- Bilinçli kişiliğin kaybolması.
2- Bilinçaltı ile hareket eden kişiliğin hakimiyeti.
3- Düşüncelerin, duyguların siyaret yoluyla aynı yöne doğru yönelişi.
4- Telkin edilen düşüncelerin uygulamasına hemen başlamak isteği.


Bu özellikleri taşıyan insan artık kendisi değildir, iradesi kendisine rehber olmaktan çıkmış bir otomak haline gelmiştir.


Bu durumda bir kitleye bağlı olması yüzünden insan, uygarlık merdiveninden bir çok basamak aşağı iner. Yalnız bulunduğu zaman terbiyeli, aydın bir kimse iken, kitle halinde ise içgüdüleriyle hareket eden bir yaratık, bir vahşi olmuştur. Artık ilkel bir adamın davranışına, şiddetine, merhametsizliğine, heyecanlarına ve kahramanlıklarına sahiptir.


Kelimelerle, tasvirlerle kolay etkilenmek en açık çıkarlarını ayak altına alabilecek hareketlere sürüklenebilmek yöneleriyle de, kitleye bağlı olan bireyler ilkel insanlara yaklaşırlar. Kitle içindeki birey, rüzgarın istediği gibi kaldırdığı kum taneleri arasında, bir tek kum tanesi gibidir.


Bu yönüyledir ki, üyelerinden her birinin kişi olarak uygun bulmayacağı hükümler veren jüriler, üyelerinden her birinin ayrı ayrı red edeceği kanunları kabul eden millet meclisleri görülmüştür. Ayrı ayrı alındıkları takdirde Konvansiyon'un adamları barışsever burjuvalardı. Meclis halinde toplanınca, bazı öncülerin etkisi altında, en bariz şekilde masum olan kimseleri giyotine göndermekte gecikmediler ve bütün çıkarlarına aykırı olarak dokunulmazlık haklarından vazgeçerek, kendi kendilerini kırıp geçirdiler.


Kitle halinde bulunan kimse yalnız yaptığı işler açısından benliğinden ayrılmaz. Bütün kişiliğini kaybetmezden önce, bu kimsenin düşünceleri, duyguları, cimriyi cömerde, inkarcıyı inanana, namusluyu namussuza, korkağı kahramana çevirecek derecede değişmeye uğramıştır. Meşhur 4 Ağustos 1789 gecesi sırasında ve bir heyecean anında bütün haklarından vazgeçtiklerine dair asiller tarafından verilen oylar, eğer onlardan ayrı ayrı istenmiş olsaydı, hiç birisi tarafından kabul edilmeyecekti.


Bu gözlemlerden çıkan sonuçlara göre, kitleler zekaca münferit insanların aşağısındadırlar. Fakat duygular ve bu duyguların davet ettiği hareketler bakımından kitleler durum ve şartlara göre ya daha iyi veya daha fena olurlar. Her şey onlara yapılan telkinlerin çeşidi ve tarzına bağlıdır.



Kitleler için baskı ve taassup, kolayca katlandıkları gibi uyguladıkları gayet açık duygular oluşturur. Kitleler güce karşı saygı beslerler ve zayıflığın bir şekli gibi anladıkları iyiliğe karşı pek az ilgili görünürler. Kitlelerin eğilim ve sevgisi hiç bir zaman iyi hükümdarlara değil, kendilerini şiddetle baskı altın bulunduran baskıcılara karşı olmuştur. 


Zayıf bir hükümete karşı ayaklanmaya her zaman hazır olan kitle, güçlü bir hükümet karşısında esir gibi eğilir. Eğer hükümetin etki gücü değişiklikler gösterirse kitle daima en taşkın hislerine bağlı olduğundan, birbiri ardınca esirlikten anarşiye ve anarşiden esirliğe geçer.


Kitlelerde devrimci içgüdülerin güçlü olduğunu sanmak, onların psikolojisini bilmemektir. Onların şiddetleri bizi bu noktada hataya düşürür. İsyan ve yıkım patlamaları daima çabuk geçer. Bilinçaltının yönetiminde fazla kaldıkları ve dolayısıyla asırlar boyunca birikmiş irsi etkilere fazla bağlı olduları için son derece tutucudurlar. Kendi hallerine bırakıldıkları zaman aradan çok geçmeden karışıklıklardan yorgun oldukları halde içgüdülü olarak köleliğe doğru yöneldikleri görülür.


Bonapart bütün özgürlükleri kaldırdığı ve demir yumruğunu olanca şiddetiyle duyurduğu zaman, jakobenlerin en kibirlileri de hiç sözden anlamıyanları da onu içten alkışladılar.



Gustave Le Bon
Kitleler Psikolojisi 
(The Crowd: A Study of the Popular Mind-PDF)
Hayat Yayın, İstanbul-1997














29 Ekim 2014 Çarşamba

Beynimizi Kimler ve Nasıl Yönetiyorlar




Beynimizi Kimler ve Nasıl Yönetiyorlar 
(Küresel Güçlerin Psikolojik Savaş Yöntemleri)


Türkiye'nin, dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yapılandırmaya çalışan küresel güçlerin doğrudan hedefi olduğunu ve çok yönlü psikolojik savaş tehdidi ile karşı karşıya bulunduğunu biliyor musunuz?

-MGK Toplumla İlişkiler Başkanlığı, 21 yıl boyunca ne tür iç psikolojik harekatlar yaptı?

-Psikolojik harekat olarak kene, kuş gribi ve Metal Fırtına ve Kurtlar Vadisi ne anlam taşıyor?

- Halen 24 ülkenin planlı psikolojik savaş tehdidi altındaki Türkiye'nin bu saldırıları karşılayacak teşkilatının bulunmadığını ve küresel psikolojik tehditlere karşı toplumumuzun tamamen savunmasız olduğunu biliyor musunuz?

- Başdöndüren hızla gelişen kitle iletişim teknolojilerini kullanan küresel psikolojik savaş uzmanlarının beyninizi 24 saat kontrol altında tuttuğunu biliyor musunuz?

- Küresel odakların televizyon, bilgisayar, sinema ve basın vasıtasıyla evinizin en mahrem noktalarına kadar ulaşıp fikir ve düşüncelerinizi yönlendirdiğini ve sizi her istenileni yapacak birer robot haline dönüştürdüklerini biliyor musunuz?

- Günümüzde küresel güçlerin kendi tank, top ve askerlerini kullanmadan ülkemiz üzerindeki milli çıkarlarını sizi kullanarak kolaylıkla elde ettiklerini biliyor musunuz?

- Anadoluda bin yıldır birarada yaşayarak et-tırnak misali kaynaşmış milletimizin birbiri ile çatışmasının ve dökülen kardeş kanlarının arkasında küresel psikolojik savaş güçlerinin bulunduğunu biliyor musunuz?

- Küresel güçlerin Türk halkı üzerinde uyguladıkları psikolojik savaş yöntemlerini ve kullandıkları teknikleri biliyor musunuz?

- Psikolojik savaş tehditlerine karşı koymanın aslında çok kolay olduğunu, bunun en güzel örneğini milli mücadelede Atatürk'ün verdiğini, istenildiği takdirde halkımız bilgili ve bilinçli kılınarak bütün saldırılara karşı koyabileceğimizi biliyor musunuz?

Ve siz; sahip olduğu milli güç potansiyeli dolayısıyla oyun kurucu ve yönlendirici dünya devleti konumunda bulunan Türkiye'nin, kendi içinde kurgulanan ve çevresinde oynanan oyunlarda bugün sadece seyirci durumunda bulunduğunun ve küresel merkezlerden aldığı ödevleri yerine getirmekten başka bir işlevi olmadığının farkında mısınız?

Eğer bütün bu gelişmelerin farkında iseniz, kafanızda oluşan neden ve nasıl sorularının cevabını psikolojik harekat uzmanı Dr.Tahir Tamer Kumkale'nin hazırladığı "Beynimizi kimler ve nasıl Yönetiyorlar" kitabında bulacaksınız.

Basım tarihi 2006 !

...

Tarihten süzülüp gelen Türk seciye ve ahlakının yaşatılarak gelecek nesillere aktarılmasında çok önemli bir müracaat kitabı olabilecek bir kitap; Dr.Tahir Kumkale'nin ustalık eseri olarak değerlendirebilinir. 

Birçok kitabın yazarı olan, değerli asker ve fikir adamı olan Kumkale alışılmış ve sık rastlanan diğer "Toplum Mühendisleri"nden farklı olarak, konulara akademik gözlükle tarafsız bakabilecek bilgi ve tecrübededir. Bu bakımdan da çalışmanın muhtevası ilgililerce ayrıca dikkatele incelenmelidir.

Günümüz dünyasındaki mücadeleler istisnaları da olsa; sıcak savaş konseptinden uzaklaşma eğilimi sergilenmektedir. Artık ülke ve toplumlara fiziki zararlar vermek yerine daha ziyade zihni (mental) zararlar hedeflenmektedir. Rakip fert ve toplumların inanç sistemleri, duygu ve düşünceleri hedef alınarak, milli güç ve mücadele azimleri törpülenerek tahrip edilmektedir.

Dünya ve bölge güçleri hedef ve çıkarlarını gerçekleştirebilmek maksadıyla artık riski sıfır, başarı ihtimali yüksek ve maliyeti düşük olan savaşlara yönelmektedir.

Sadece bir tek "karikatür" örneği bile bu mücadele tarzının ne ölçüde başarılı olabileceğinin bir göstergesidir. Fransa'da yayımlanan bir karikatür;bütün İslam Dünyasını ayağa kaldırırken, totaliter bir yapı sergileyen İran'da yayımlanan diğer bir karikatür de bu ülkenin sosyal yapısı ve istikrarını altüst etmeye yeterli olmuştur.

Yaygın ve özgün örneklerini bu çalışmada göreceğiniz psikolojik savaş uygulamaları, artık senenin 365 günü ve günün 24 saati en mahrem özel alanlarımıza kadar sızmıştır.

Hepimizi ciddi bir tehdit altında bırakan bu mücadelede "beynimize" sahip olabilmek için; yeterli ve doğru bilgilerle donanmış, sadece maddeyi değil, beraberinde milli şuuru da özümsemiş nesiller yetiştirmek mecburiyetindeyiz.

Aksi halde eski de olsa gelişen teknoloji ile sınırsız güce ulaşan psikolojik savaş ve onun en güçlü silahı oalrak bilinen propagandanın hedefi ve mağduru olmaktan kurtulamayız.


Dr. Veysel GANİ


...


ATATÜRK DİYOR Kİ ;

Aciz ve korkak insanlar, herhangi bir felaket karşısında milletin hareketsiz kalmasına ve çekingen bir hale gelmesine yol açarlar. Beceriksizlik ve tereddütte o kadar ileri giderler ki, adeta kendi kendilerini küçük görürler. Derler ki, biz adam değiliz ve olamayız !
Kendi kendimize adam olmamıza imkan yoktur. Biz kayıtsız ve şartsız, mevcudiyetimizi bir yabancıya bırakalım. Balkan muharebesinden sonra milletin, bilhassa ordunun başında bulunanlar da başka tarzda ve fakat aynı zihniyeti takip etmişlerdir.
Türkiye'yi böyle yanlış yollarda batma ve yok olma vadisine sevk edenlerin elinden kurtarmak lazımdır.

Bunun için bulunmuş bir hakikat vardır, ona uyacağız.

O hakikat şudur;
Türkiye'nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir imanla donatmak. Bütün millete taze bir maneviyat vermek...

NUTUK s.637


Şurada acıklı bir hakikat olmak üzere arz edeyim ki, memleketimizde külliyetli ecnebi parası ile birçok propagandalar cereyan ediyor. Bundaki gaye pek aşikardır ki, milli hareketi neticesiz bırakmak, milli emelleri felce uğratmak, Yunan, Ermeni emellerini ve vatanın bazı mühim parçalarını işgal gayelerini kolaylaştırmaktadır.

Bununla beraber her devirde, her memlekette ve her zaman zuhur ettiği gibi bizde de kalp ve asabı zayııf, kavrayışsız insanlarla beraber vatansız ve aynı zamanda refah ve şahsi menfaatini vatan ve milletin zararında arayan adi kimseler de vardır.

Şark işlerini çevirmede ve zayıf noktaları arayıp bulmakta pek usta olan düşmanlarımız, memleketimizde bunu adeta bir teşkilat haline getirmişlerdir. Fakat mukaddesatını kurtarma gayesiyle çırpınan bütün millet, işbu azim ve mücadele yolunda her türlü güçlükleri muhakkak ve mutlaka kırıp süpürecektir.

NUTUK s.930

"İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir sistemdir. İnsanları mesut edecek yegane vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yaraya hareket ve enerjidir." 1931

"Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında ulusal birlik, iyi geçinme ve çalışkanlık duygu ve kabiliyetlerinin olgunluğudur. Millet varlığını ve yurt bütünlüğünü korumak için bütün yurttaşların canını ve her şeyini derhal ortaya koymaya karar vermiş olmak, bir milletin en yenilmez silahı ve koruma vasıtasıdır. Bu sebeple, Türk milletinin idaresinde ve korunmasında milli birlik,milli şuur ve milli kültür en yüksekte tuttuğumuz idealdir." 1935

"Kendilerine bir milletin talihi bırakılan adamlar, milletin kuvvet ve kudretini yalnız ve ancak yine milletin hakiki ve elde edilmesi mümkün menfaatleri yolunda kullanmakla görevli olduklarını bir an hatırlarından çıkartmamalıdırlar.

Bu adamlar düşünmelidirler ki, bir memleketi zapt ve işgal etmek o memleketin sahiplerine hakim olmak için kafi değildir.

Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça, bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça, o millete hakim olmanın imkanı yoktur.

Halbuki asırların getirdiği bir milli ruha, hiçbir kuvvet mukavemet edemez.

Mahkum olmak istemeyen bir milleti, esareti altında tutmaya gücü yetecek kadar kuvvetli müstebitler artık dünya yüzünde kalmamıştır."

NUTUK s.81





"ASLA TESLİM OLMAYACAĞIM, HER NE OLURSA OLSUN MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİM"

FELSEFESİNİ YAŞAM SLOGANI OLARAK KABUL EDECEĞİZ.


T.TAHİR KUMKALE
Beynimizi Kimler ve Nasıl Yönetiyorlar 
(Küresel Güçlerin Psikolojik Savaş Yöntemleri) 





"Yıl 1954,Princton Üniversitesinde konuşan zamanın CIA başkanı diyor ki: Bundan sonra asıl hedefimiz beyinleri işgal etmektir. Mançurya kobayları yaratmaktır." M.Ünal Mutlu





______________________


Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti
Cehennemler kudursa ölmez nigâhbanıyız



____MKA ve CUMHURİYET_____










2 Ekim 2013 Çarşamba

ALGI VE SOYGUN






Çin’in Guangzhou kentinde bir banka soygunu... 



Soygunculardan biri bankadakilere bağırır: 
“Kımıldamayın! Para Devletindir, ama Hayatınız Sizindir.”

Herkes sessizce yatar… 

Bunun adı “Zihin Değiştirme Kavramı”dır.

Alışılmış düşünce tarzını değiştirmek…


Bu arada müşterilerden bir kadın bir masanın üzerine yatmıştır. Ama bacaklar ortada... 
Soyguncu bağırır: 
“Edebini takın. Bu bir soygun, ırza geçme değil!”

Bunun adı “Profesyonellik”tir. 
İşin neyse onun üzerinde yoğunlaş!


Soyguncular paraları yüklenip eve kapağı atmışlar. 
Daha genç olanı (MBA derecelidir) daha yaşlı olanına 
(ki bu ise 6 yıl ilkokuldan sonra terk): 
“Abi, hadi şu paraları sayalım,” der. 

Daha yaşlı olanı der ki: 
“Çok aptalsın be! Bu kadar para oturup sayılır mı? Bu akşam zaten TV haberlerinde kaç para çaldığımızı öğreniriz.”

Buna “Deneyim” derler! 
Günümüzde deneyim kâğıt diplomalardan çok daha önemlidir.


Soyguncular bankadan kaçtıktan sonra şube müdürü, şube şefine hemen polisi aramasını söylemiş. 
Şef demiş ki: 
“Durun hele müdürüm. Alacaklarını aldılar. 
Biz de bir 10 milyon daha alıp daha önce iç ettiğimiz 70 milyon dolara ekleyelim, ne dersiniz?”

Buna “Dalgayı yakalamak” derler. 
Berbat bir durumu kendi lehine çevirmektir bu!


Müdür der ki: 
“Yahu, her ay bir soygun olsa harika olurdu. Ne eğlenirdik!”

Buna “Sıkıntılardan kurtulmak” derler. 
Kişisel mutluluk işinden çok daha önemlidir.


Akşam TV haberleri bankadan 100 milyon dolar çalındığını açıklanmıştır!

Çaldıkları paranın çok daha az olduğu bilen soyguncular oturup saymışlar parayı… 
Tekrar tekrar saymışlar. 
Bakmışlar hepi topu 20 milyon! 
Çok kızmışlar bu işe:

“Biz hayatımızı tehlikeye atıp 20 milyon çalabildik. 
Banka müdürü bir el hareketiyle 80 milyon götürdü. 
Galiba soyguncu olmak yerine doğru dürüst eğitim görmek daha iyiymiş!”

Bu “Bilgi altından daha değerlidir” demektir…


Banka müdürü çok mutludur. 
Özellikle bir süre önce borsada kaybettiklerini geri alabildiği için...

Buna “Fırsatları kullanmak” derler. 



Kazanmak için risk almak gerekir.




__PEKİ, GERÇEK SOYGUNCULAR KİMLER ŞİMDİ__





SOKRATES MANTIĞI









Sokrates'in Yetiştiği Devir


Eski Yunanlılar zamanında Yunanistan'da ve Yunanistan'ın dışında bütün Helen kavmini içine alan bir millet siyasal birliği yoktu. Birbirlerinden ayrı, bağımsız birçok Yunan devletleri vardı. Bu devletler, bir şehirle onun etrafındaki köylerden meydana gelen, aşağı yukarı bugünkü iller büyüklüğünde siyasal birliklerdi. Eski Yunanlıların polis dediği, bizim bugün şehir devleti dediğimiz bu devletlerin MÖ.beşinci yüzyılda en kuvvetlisi Atina devleti idi. Bu devlet gerek ekonomi, gerek siyaset, 
gerekse kültür hayatı bakımından bütün Yunan devletlerinin en önemlisi olmuştu.


Böyle olmakla beraber, bu devlet bilhassa (Sparta ile yaptığı) Peloponnesos savaşlarından sonra, birçok sarsıntılara uğramıştı. Atina şehrinde şiddetli bir sınıf ve parti çatışması devam ediyordu. Zaten Atina, daha doğrusu bütün Yunan devletleri, hiç değilse iki yüzyıldan beri zengin-fakir çatışmalarına, parti kavgalarına sahne oluyor ve sık sık hükümet değişikliklerine uğruyordu.


bu çatışmaların ve hükümet değişmelerinin temelinde sekizinci ve yedinci yüzyıllardan itibaren Yunanlıların hayatında meydana gelen birçok önemli olaylar vardır. Yunanistan yarım adasına kuzeyden gelerek yerleşen Yunanlılar kabileler halinde yaşıyorlardı; klan başlarının seçtiği ve basileus denen başkanlar tarafından idare ediliyorlardı. Bu devirde hayat pek basit ve iptidai idi; hatta ticaret, sanayi, para, mülkiyet, yazı gibi şeyler bile bilinmiyordu. Herkes her şeyden aynı ölçüde faydalanabiliyordu. Bu devrin insanlara sağladığı eşitlik ve adaleti, 
onu bir daha elde edemeyecek şekilde kaybettikleri devirlerde, 
mesela MÖ.dördüncü asırda Aristo'nun zamanında bile birçok kimseler imrenerek özlüyorlardı.


Fakat Yunanlılar başka kavimlerle temas ettikçe onlardan birçok yeni şeyler öğrendikçe, nüfusları, ekonomik vasıtaları ve bilgileri arttıkça bu ilkel eşitlik hayatı da kalkmaya başladı. Her Yunan devletinde nüfus hür vatandaşlarla hiçbir siyasi hakkı olmayan kölelere, yerli vatandaşlarla vatandaş sayılmayan yabancılara, büyük toprak sahibi zenginlerle küçük toprak sahibi veya topraksız köylülere, fakir oldukları kadar hakir sayılan zanaatkarlara ve işçilere bölünüyordu. Bu bölünüş derinleştiği ve kesinleştiği ölçüde Yunan şehirlerinde siyaset kavgaları genişliyor; hükümetin idaresini eline alan azınlık toprak zenginlerinin kurdukları oligarkhia idaresine karşı fakir çoğunluk ayaklanıyor, bazen bir önderin başkanlığı altında kurulan ve eski Yunanlıların tyrannosluk dediği kanunsuz fakat çok defa fakirlerin lehine çalışan hükümetler kuruluyor, bazen aristokrat zenginlerin sonradan görme ticaret zenginleriyle veya başka bir Yunan devletinin aristokrat ve zenginleriyle el birliği ederek çıkardıkları isyanlar ve savaşlarda kan dökülüyor, hatta oligarkhia taraftarları ile 
demokrasi taraftarları arasında birbirlerini toptan öldürmek gibi korkunç cinayetler işleniyordu.


Eski kabile hayatının bütünlüğünün kalmadığı böyle bir devirde insanların hayatını düzenleyen gelenekler de birer birer yıkılıyordu. Her geleneğin aynı zamanda bir ahlak, bir din, bir halk kuramı sağladığı eski "altın çağ" yerine şimdi her zümrenin ve hatta belki de her ferdin kendi kendine doğru, iyi ve faydalı olanın ne olabileceğini araştırmaya başladığı bir kaynaşma devri gelmişti. Yunan devlet adamlarının olduğu kadar düşünürlerinin karşılaştığı ve çözmeye çalıştığı dava, "azınlığın zenginleştiği, çoğunluğun fakirleştiği bir dünyada cemiyetin ve devletin nimetlerini 
herkese aynı derecede paylaştırmak nasıl mümkün olabilir?" sorusuna çıkar bir yol bulmaktı.


Geleneklere dayanan her toplumsal hayatın sarsılması daima fikir alanında da yeniliklere, araştırmalara yol açar. Yunanlılar arasında fikir hayatının ve bilimsel düşünüşün doğuşuna ilk şahit olan yerler batı Anadolu kıyılarındaki Yunan şehirleri olmuştur. Buralarda yaşayan düşünürleri asıl ilgilendiren mesele, tabiatın özünün ne olduğu meselesiydi. Acaba gördüğümüz madde aleminin bütün çeşitlikleri altında değişmeyen bir dayanak bir "Physis" var mıdır? Varsa bunun mahiyeti nedir? Bu gibi sorulara ne gibi cevaplar verildiğini anlatmak bizim konumuz dışındadır. Fakat, bilhassa Atina MÖ.beşinci yüzyıldan itibaren insan ve cemiyet hayatı hakkında da aşağı yukarı aynı şeyler sorulmaya başlanmıştı.


Kabile düzeni içinde insanlar bu düzeni sağlayan geleneklerin nedenliğini sormayı hatırlarına bile getirmezlerdi. Nasıl çıktığını kimsenin bilmediği, tanrıların koyduğuna inanılan eski adetler içinde herkes doğar, büyür ve ölürdü. Bu gelenek veya kanunların tanrısal ve değişmez kuramlar olduğundan kimsenin şüphesi yoktu. İnsan kafası ile düşünülmüş, insan eliyle yürütülen kanunlar yoktu. Herkes, içinde doğup yaşadığı kendi cemiyetinin usullerinin mutlak, değişmez en iyi ve en doğru olduğuna inanıyordu.


İşte MÖ.beşinci yüzyılda bu çeşit düşünüş artık yıkılmış bulunuyordu. Yunanlıların kendi eski gelenekleri değişiyordu. Yeni usuller, kuramlar, kanunlar konuyor, yeni bilgiler öğreniliyor, başka kavimlerin yaşayış tarzları, kanunları tanınıyor ve gayet tabi olarak sosyal hayat alanında görülen bu kadar çeşitliliklerin altında yere, zamana göre değişmeyen 
bir takım temeller olup olmadığı sorusu akla gelmeye başlıyordu.


Yunan dünyasında fikir hayatının bu sıralarda en çok gelişmiş bulunduğu yer olan Atina'da bu çeşit problemleri ilk ortaya atanlar sofistler olmuştur. Sofistler memleket memleket dolaşan, her yerde başka bir adete veya kanuna rastlayan, çoğu Atina'nın yerli vatandaşı olmayan kimselerdi. Bunlar bilgisi, görgüsü zengin ve çeşitli insanları kendi çevresinde, kendi memleketinin, hayatında gördüğü her şeyi olduğu gibi kabul eden, onları biricik gerçekler sana kimselere çok garip ve şaşırtıcı gelen, hatta birçoklarının kızdıran aşırı fikirleri vardı. Bunlar kah dil, kah din, kah kanun, kah ahlak meselelerini ele alırlar; bunların hepsinin sonradan konma, insan uydurması kuramlar olduğunu, gerçek tabiatta bunların bulunmadığını, hiç değilse bulunup bulunmadığını bilmediğimizi veya bilemeyeceğimizi öğretiyorlardı.


Sofistlerin böyle şimdiye kadar insanların zihnin yormamış olan çatallı problemleri kurcalamaları, gelenekleri olduğu gibi yaşatmak isteyen kimseleri tabii kızdırıyordu. Buna rağmen, insanların cemiyet hayatında hiçbir şeyin değişmeyeceğine herkesi inandırmak artık imkansızdı. Zaman ve yer şartları değişmeyi bir zorunluluk haline getirmiştir. Fakat insan zihni sadece bu gerçeği anlamakla kalmaz. Çünkü her şey değişiyorsa, hiçbir şey olduğu gibi kalmayacaksa insanların düzenli bir cemiyet hayatı yaşaması nasıl mümkün olur? düzenli bir cemiyet hayatının mümkün olabilmesi için herkesin üzerinde birleştiği, anlaştığı ve gerçek olarak kabul edeceği birtakım ölçüler olması lazım değil midir? İşte Sokrates'in cevap bulmaya çalıştığı problem bu idi.


Sokrates'in Savunması / Platon
Prof.Dr.Niyazi Berkes










''SOKRATES YÖNTEMİ''; 'Evet, evet'...


İnsanlarla konuşurken, söze farklı görüşte olduğunuz konuları tartışarak başlamayın. Fikir birliğinde olduğunuz noktaları vurgulayarak başlayın ve bir süre bunları vurgulamayı sürdürün.Aynı amaç için çabaladığınızı ; amaçta değil, yöntemde farklı olduğunuzu belirtin.


Başlangıçta karşınızdaki kişinin “Evet.evet!” demesini sağlayın. “Hayır” yanıtı almaktan olabildiğince kaçının. Profesör Harry Overstreet’e göre “hayır” yanıtı aşılması çok zor bir handikaptır. Bir kez “Hayır!” dediğinizde kişiliğiniz ve onurunuz bu yanıtı değiştirmenize engeller. Daha sonra “hayır” yanıtı vermenizin yanlış olduğunu hissetseniz bile o değeri gururunuzu düşünmek zorunda kalırsınız, ağızdan çıkan söze sadık kalınmalıdır. Bu nedenle bir insanın sözlerine olumlu yanıt vererek başlaması çok önemlidir.


Yetenekli bir konuşmacı başlangıçta pek çok “evet” yanıtı almayı başarır. Bu durum psikolojik açıdan dinleyicileri olumlu yönde etkiler. Bunu bir bilardo topunun hareketine benzetebiliriz. Topun bir kez yönlendirildiği yönden sapması için belirli bir güç gerekir. Ters yöne gitmesini sağlamak içinse çok daha fazla güç sarf etmeye ihtiyaç vardır.

Buradaki psikolojik şema son derece açık. Eğer bu insan “hayır” diyorsa ve gerçekten bunu kastediyorsa, sadece beş harflik bir kelime sarf etmekten çok daha fazlasını yapıyor demektir. Tüm organizma bezler, kaslar, sinirler bir karşı çıkma eyleminde işbirliği yapmaktadır. Kısaca tüm nöromasküler sistem olumlu bir yanıtı engellemek için savunmaya geçmiş demektir. Oysa ki bir insan “evet” dediğinde bu tür bir karşı çıkma eylemine gerek kalmaz. Organizma ileri dönüktür, durumu kabullenmiştir, dışa açıktır. Bu nedenle ne kadar çok “evet” yanıtı alırsak o kadar ilgi çekmiş oluruz.


Eğer herhangi bir öğrenci, bir çocuk, bir müşteri, karı ve kocadan biri “hayır!” diyecek olursa onların fikirlerini olumlu yönde değiştirmek için Hazreti Süleyman aklı ve sabrı gerekir. 


“Evet! Evet!” yöntemi New York’taki bir bankada çalışan James Eberson’un kaybetmekte oldukları bir müşteriyi geri kazanmasını sağlamıştır.


“Bu adama bir hesap açtırmak için gelmişti,” diye anlatıyor Bay Eberson. “Ona doldurması için her zamanki standart formu uzattım. Bazı soruları gönlünce yanıtladı, ama bazı soruları yanıtlamayı kesinlikle reddetti. Eğer insan ilişkileri konusundaki derslere katılmamış olsaydım, bu müstakbel yatırımcıya bankanın istediği bilgileri vermeyi reddediyorsa bizim de ona hesap açmayı reddedeceğimizi söylerdim. Geçmiş yıllarda bu şekilde davranmış olduğum için suçlu olduğumu utanarak kabul etmeliyim. Doğal olarak bu tarz bir ültimatom beni rahatlatıyordu. Ona kimin patron olduğunu, bankanın kural ve yöntemlerine karşı çıkılamayacağını göstermiş oluyordum. Hiç kuşkusuz bu tür bir davranış müşteri olma amacı ile gelen kişide kendisine önem verilmediği ve hoş karşılanmadığı izlenimi yaratıyordu.


“O sabah bir av mantığı ile hareket etmeye karar verdim. Bankanın istekleri yerine müşterinin istekleri doğrultusunda hareket edecektim. Ona daha başlangıçta ‘Evet ,evet!’ dedirtmeyi her şeyden çok istiyordum. Bu nedenle ona hak vererek yazmak istemediği bilgilerin çok fazla gerekli olmadığını söyledim.


“Öldüğünüz zaman bu bankada paranız olduğunu varsayalım. Bankanın paranızı yasal varisiniz olan en yakın akrabanıza transfer etmesini ister misiniz?’ diye sordum. “Evet , elbette isterim,"diye yanıtladı.


“Bu isteğinizin öldüğünüzde herhangi bir yanlışlık ve gecikme olmadan yerine getirilmesi için bize en yakın akrabanızın ismini vermeniz sizce iyi bir fikir değil mi?’ dedim. Yanıtı ise “Evet” oldu.


“İstediğimiz bilginin bizim yararımıza değil de kendi yararına olduğunu öğrendiğinde genç adamın tutumu değişmiş, yumuşamıştı. Bankadan ayrılmadan önce yalnızca istenen bilgileri vermekte kalmamış, önerim üzerine annesi adına da bir hesap açmamızı istemiş ve annesi ile ilgili tüm soruları da yanıtlamıştı.


Westinghouse Elektrik Firması’nın temsilcisi Joseph Allison’un da bize anlatacakları vardır:

“Bölgemde şirketimin satış yapmaya çok istekli olduğu bir adam vardı. Benden önceki temsilci on yıl boyunca ona hiçbir şey satamamıştı. Ben de bir sipariş almadan tam üç yıl ona düzenli olarak uğradım. Sonuç olarak on üç yıl uğraştıktan sonra ona birkaç motor satmayı başardım. Eğer onlardan memnun kalırsa yüzlerce motorluk bir sipariş bekliyorum. Motorların istediği gibi olduğundan öylesine emindim ki üç hafta sonra ona uğradığımda gerçekten havaya girmiştim.

“Bu mühendis beni, “Allison, geri kalan motorları sizden almayacağız” diye karşıladığında şok oldum.

“Niçin?” diye sordum şaşkınlıkla.
"Çünkü motorlarınız çok ısınıyor, elimi süremiyorum."

“Tartışmanın, karşı çıkmanın bir yarar sağlamayacağını biliyordum. 

Bunu daha önce denemiştim. Bu nedenle ’Evet! Evet!” yöntemini demeye karar verdim.

“Bakın Bay Smith, size yüzde yüz katılıyorum,’ dedim. ‘Eğer bu motorlar ısınıyorsa, bir daha satın almamalısınız. Ulusal Elektronik Aletler Üreticileri Birliği’ nin standartlarına uygun ısıdaki motorları almalısınız,değil mi?’

Beni onayladı böylece ilk ‘evet’imi elde etmiş oldum.

“Elektrik Üreticileri Birliği’nin yönetmenliğine göre iyi bir motorun ısısı oda ısısından 72 °F yüksek olabilir, doğru mu?"

"Evet!’ diye onayladı. ‘Kesinlikle doğru, ama sizin motorlarınız daha fazla ısınıyor"

Onunla tartışmadım, sadece sordum.

“ ‘ Fabrikanızda ısı kaç olacak?’
“ ‘ Aşağı yukarı 75 °F’
“ ‘ Pekala , fabrika ısınız 75 °F. Buna 72’yi ekleyelim, toplam 147 °F eder.

Bu sıcaklıktaki bir suya elinizi soksanız haşlanmaz mı?’

“Yanıtı yine ‘Evet’ oldu.

“ ‘Öyleyse,” diye önerdim.‘ Motorlara eliniz dokundurmasanız daha iyi olmaz mı?’

“ ‘ Evet, sanırım haklısınız’ demek zorunda kaldı. Konuşmamızı biraz daha sürdürdük. Daha sonra sekreterini çağırdı ve gelecek ay için 35.000 dolarlık bir sipariş verdi.

“Tartışmanın yararsız olduğunu anlamam için yıllarım boşa gitmiş ve binlerce dolar zararım olmuştu. Konuya karşınızdakinin bakış açısı ile yaklaşmak ve ona ‘Evet, evet!’ dedirtmek çok daha kazançlı bir yöntem.”

Kaliforniya’daki kurslarımızın sponsoru Eddie Snow, dükkan sahibi ona “Evet, Evet!” dedirttiği için onun nasıl iyi bir müşterisi olduğunu anlattı.

Eddie ok ve yay ile avlanmaya merak sarmış ve bir dükkandan yüklü bir alışveriş yaparak araç gereç almıştı. Erkek kardeşi onu ziyarete geldiğinde bu dükkandan onun için bir yay kiralamak istedi. Satıcı ona yay kiralamadıklarını söylediğinde bir başka dükkana telefon etti. Eddie olayı şöyle anlatıyor: 

“Telefonumu nazik bir beyefendi yanıtladı. Kiralama konusundaki sorunuma yaklaşımı diğer satıcıdan çok farklıydı. Olanaksızlıkları nedeniyle artık yay kiralayamadıklarını söyledi. Sonra bana daha önce yay kiralayıp kiralamadığımı sordu. Ben ‘Evet, birkaç sene önce" diye yanıtladım. Bana bunun için 25-30 dolar ödemiş olmam gerektiğini hatırlattı. Yanıtım yine ‘Evet!’ oldu. Sonra bana parasını iyi kullanmasını bilen bir insan olup olmadığımı sordu. Doğal olarak ‘Evet!’ dedim. Şu anda sattıkları yayın tüm diğer gereçlerle birlikte 34.95 dolar olduğunu söyledi. Sadece 4.95 dolarlık bir fark ödeyerek bunları satın alabileceğimi anlattı ve bu nedenle kiralama işine son verdiklerini belirtti. Bu daha mantıklı değil miydi? ‘Evet !’ yanıtımı siparişim takip etti. Onu almaya gittiğimde başka şeyler de satın aldım ve o günden sonra sürekli müşterisi oldum.”


Sokrat dünya’nın gelmiş geçmiş en tanınmış filozoflarından biridir. Sokrat, tarih boyunca ancak bir avuç insanın yapabildiğini başardı ve insan düşüncesinin yönünü tamamen değiştirdi ve şimdi ölümünden yirmi dört yüzyıl sonra birbirleriyle dolaşan kişilerin dünyasında onları etkileyebilen akıllı insanlardan biri olduğu için saygı ile anılmaktadır.


Sokrates nasıl bir yöntem kullandı? 
İnsanlarla yanılgılarını mı söyledi? 
Hayır, bu Sokrates’in tarzı değil; o çok akıllıydı. 
Onun yöntemi bugün “Sokrates yöntemi”olarak adlandırılmaktadır ve “Evet! Evet!” yanıtı almaya dayanmaktadır. 
Sokrates karşısındaki kişiye “ Evet!” dedirtecek sorular yöneltirdi ve birbiri ardına olumlu yanıtlar alırdı. 
Sonunda birkaç dakika önce ona karşı çıkanlar, farkında olmadan onun düşüncelerine kucak açarlardı.




Birbirine yanıldığını söyleyeceğiniz zaman Sokrates’ı anımsayın...




bu bölüm ise webmasterdan alıntıdır.












"Eğitimin pahalı olduğunu düşünüyorsanız, cehaletin bedelini hesaplayın."
Howard Gardner
(çoklu zeka kuramı)






_________________