Translate

necdet sevinç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
necdet sevinç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2017 Cuma

Ermeni İddiaları ve Gerçekler - Necdet Sevinç



KIZARTILAN ÇOCUKLARINI YEMEYE ZORLANDILAR

Bahsedegeldiğimiz bu soykırımla ilgili tüm vahşet tabloları, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı'nın verileriyle, rahmetli dostum Mehmet Hocaoğlu' nun eserinden alınmıştır. Arşivdeki belgeler, ilim adamlarının doğruluğundan şüphe etmediği bilgilerdir. Bayburt' lu olması sebebiyle, birçok yakını Ermeniler tarafından şehit edilen Mehmet Hocaoğlu da arşivdeki vesikalara istinad etmektedir. Hatta 1976'da kitap haline gelmeden, bir kısmı, Genel Yayın Müdürü olarak görev yaptığım Bizim Anadolu Gazetesi' nde yayınlanan bu son derece kıymetli eserin arşivde yazıldığını bile söyleyebiliriz. Çünkü rahmetli dostum, her sabah gazetede "Çok şekerli açık çayını" içtikten sonra, Gülhane'deki eski arşiv binasına gider, akşam üzeri ile ertesi günün yazılarını getirip teslim ederdi. Hatta o'nun 1973- 1974 yıllarında yayınladığı belgelere. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünün 2001 yılında neşrettiği kitaplarda aynen rastlamak mümkündür. 


Bu bilgileri, tüyler ürperten adam öldürme usullerini buraya naklettiğim için vermek ihtiyacını duydum. Bu gibi insanın inananası gelmeyen, ancak Ermeninin yapabileceği denaetlerden bir kısmı da Genelkunnay Askeri Tarih ve Stratejik Etüdler Başkanlığı tarafından yayınlanan Askeri Tarih Belgeleri Dergisi' nin muhtelif sayılarında yeralmıştır.


Türklerin, kendi yurtlarında nasıl yokedildiklerine, bir karar gereğince, bir plan ve program dahilinde nasıl vahşice imha edildiklerine, yani nasıl soykırıma uğradıklarına dair sadece bir köydeki cinayetleri dikkatlerinize sunuyorum.


Mergehu Köyü'nde Ermeni Cinayetleri

Öldürülenlerin ismi    - Yok etme şekli
Abdi oğlu Hacı İbrahim  - Kurşun ve süngülenerek
Hacı İbrahim oğlu Abdi  -  Kurşun ve  süngülenerek
Abdi oğlu Reşo  - Dövülüp kesilerek
Ömer oğlu Oso  -  Dövülüp kesilerek
Reşo oğlu Oso  -  Dövülüp kesilerek
Canko oğlu Kulu  -  Gözüne süngü saplanarak
Canko oğlu Muso  -  Gözüne süngü saplanarak
Molla hamit oğlu Emin  - Gözüne süngü saplanarak
Hamit oğlu Molla Abdullah -  Gözüne süngü saplanarak
Hacı oğlu İbo  -  Gözüne süngü saplanarak
Hacı oğlu Sado  -  Gözüne süngü saplanarak
Canko oğlu Abdullah  - Kesilmek suretiyle
Ahmet oğlu İbo  - Karnı yarılmak suretiyle
İbo oğlu İsmail  - Ateşte yakılmak suretiyle
Ozü oğlu Musto  - Kurşunlanarak
Seyyo oğlu Mahmut  - Kesilmek suretiyle
Bırro oğlu Koçak  - Kurşunlanarak
Hüsnü oğlu Musto  - Kurşunlanarak
Alo oğlu Uso  - Kurşunlanarak
Peri oğlu Maksut  - Kurşunlanarak
Peri oğlu Hacı  - Kurşunlanarak
Hasanali oğlu Mahmut  - Süngülenerek
Hasanali oğlu İbo  - Süngülenerek
Mehmet oğlu Abdo  - Süngülenerek
Molla Süleyman  - Tandırda yakılarak
Abdullah oğlu Mazgi  - Karnı yarılarak
Hasan oğlu Suliş  - Kurşunlanarak
Mustafa oğlu Mahmo  - Bıçaklanarak
Hasan oğlu Murat  - Bıçaklanarak
Avcı oğlu Uso  - Süngüyle gözleri çıkarılarak
Mehmet oğlu Lesko  - Kama ile
Kasım oğlu Abdullah  - Kurşunlanarak
Çoban Abdullah  - Kurşunlanarak
Mümin oğlu Seymo  - Kurşunlanarak
Reso oğlu Muammer  - Kurşunlanarak
Merzi oğlu Pasa  - Kurşunlanarak
Bitor oğlu Gülü - Kurşunlanarak
Yusuf oğlu Murat  - Kurşunlanıp,süngülenerek
Hacı İbrahim oğlu Cedo  - Kurşunlanıp,süngülenerek
Fakı Mehmet  - Kurşunlanıp,süngülenerek
Abdulcebbar oğlu Sülo  - Kurşunlanıp,süngülenerek


Aynı Köyden Öldürülen Kadınlar:

Hacı İbrahim ei Kaşı, kızı Huso  - Kurşunlanarak
Aduz eşi Fatı kızı İso  - Kurşunlanarak
Reşo eşi Zerrşan kızı Amat  - Süngülenerek
İyso kızı Güllü - Memesi kesilerek
İbo eşi Sülü kızı Sülnü  - Karnını yarıp çocuğunu tandıra atmak suretiyle
İbo kızı Fatma - Kesmek ve tandıra atarak yakmak suretiyle
Fidan Hatun  - Tandırda yakılarak
Musto eşi Hacı Han kızı Gülfıraz  - Kesilerek
Halil eşi Mehmet kızı Rahime  - Kurşunlanarak
Molla Süleyman eşi Hacı Kerim kzıı Binefs - Tandırda yakılmak suretiyle
Derviş eşi Biro kızı Ruşi  - Tandırda yakılmak suretiyle
Sivno eşi Ali kızı Mahiye  - Kesilerek
Ahmet eşi Hacı kızı Hatı  - Kesilerek
Meho kızı Hacer  - Süngülenip,kurşunlanarak


Aynı köyden 4 kadın da ırzına tecavüz edilerek öldürülmüş. 3'ü kız, 5 kişi de feci surette yaralanmıştır.


Altında, "Mahmudin Kaymakamı Kemal" imzası bulunan 15 Mart 1915 tarihli bir başka belgede de Kavlit Köyünden Hacı Molla Sait'e kızını kendi eliyle boğazlaması için zor kullanıldığı, babanın her reddedişinde organlarından birinini kesilerek zavallı adamın şehit edildiği kayıtlıdır.


Şerefhane'de Cündi Ağa'nın hizmetçisi Ahmo'nun çocuğuyla birlikte tandıra atılarak yakıldığının, Bilecik Köyü'nde Mehmet Abdi adında bir adamın eşi Ayşe'nin üç yerinden yaralandıktan sonra kollarının kesilerek öldürüldüğünün anlatıldığı belgede bunlardan daha feci Ermeni vahşeti de tarihe intikal ettirilmektedir.


Yaman Bordo Köyü'nden Fato adında bir kadıncağız çocuğuyla birlikte tandıra atılarak yakılmış, Perkal Köyü'nde ise insaı ürpeten başka bir cinayet işlenmiştir. Şöyle ki;


Ermeniler, tandırda pişirdikleri iki çocuğun etini babasına ve anasına zorla yedirmek istemiş, ana-baba bu vahşi talebi reddedince öldürülmüş, nene Nezo Hatun da aklını kaybetmiştir.


Kaydetmek isteriz ki, tüyler ürpeten bu vahşi cinayetlerin failleri Meclis-i Mebusan üyesi Pastırmacıyan'la Meclis-i Mebussan üyesi Papazyan'ın buyruğu altındadırlar !


Talat Paşa hatıralarında bu çarpıcı gerçeğin sonradan öğrenildiğini yazar.


...



Erzincan'ı kurtaran birlik komutanı 16 Şubat 1918'de Osmanlı Orduları Başkomutanlık Vekaleti'ne gönderdiği raporda "Çardaklı Boğazı'ndan Erzincan'a kadar bütün köylerin bir tek kulübe sağlam kalmamak kaydıyla yakıldığı" belirtildikten sonra, Ermenilerin irtikap ettikleri vahşet şöyle anlatılmaktadır:


. . . Üç günden beri Ermeniler tarafından öldürülüp, meydanda kalan İslam cenazeleri toplattırılmaktadır. Şehit edilen bu günahsız ve masum halk arasında memeden kesilmemiş çocuklar, 90 yaşındaki ihtiyarlar, parçalanmış kadınlar vardır! . . .


Koca bir birliğin üç günden beri şehit cenazesi toplamakla oluşu bize bu Ermeni soykırımının boyutları hakkında fikir vermektedir.



Necdet Sevinç
Arşiv Belgeleriyle Tehcir, Ermeni İddiaları ve Gerçekler
Sayfa 219-221





These are just from one village; Turks, who was massacred by the Armenians....
not fabricated, prepared on the reports from the same time...





26 Ekim 2017 Perşembe

Yunan Mezalimine Dair Milletlere Çekilecek Protesto Notası




İlk Meclis - TBMM



Yunan Mezalimine Dair Milletlere Çekilecek Protesto Notası 
Hakkında Büyük Millet Meclisi'nde Konuşma *


Reis: Malumu aliniz bugün Nevahi Kanunu'nun müzakeresine başlanmış idi ve bugün Genel Kurul'un kararı üzere Nevahi Kanunu'nun müzakeresi kararlaştırılmıştı. Fakat Heyeti Celile kararıyla İtilaf devletleri parlamentolarıyla bazı cemiyetlere çekilecek notanın müsveddesi Hariciye Encümen'nce hazırlanmış olduğundan, şimdi okunmasını ve müzakere edilmesini kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın. Kabul edilmiştir.

Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan ve bütün medeni milletlerin meclisleriyle anılan memleketler ve Alman, Mısır, Tunus, Cezayir matbuatına, İnsan Hakları, Hint Hilafet Komitesi, Lozan Yurdu (1) gibi cemiyetlerin tamamına verilmek üzere Paris temsilcisi Ferit Bey'e telgrafla çekilecek olan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 18 Haziran 1338 (1922) tarihli celsesinde verilen önerge icabınca Hariciye Encümeni tarafından yeniden hazırlanan Yunan mezalimine dair nota:

1920 senesinde İstanbul'da toplanan Osmanlı Meclisi Mebusanı'nca ilan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce aynen kabul olunarak Misakı Milli ile tespit ve sınırları tayin edilen, Wilson prensipleriyle ve 1918 senesinde Britanya Başvekili Mösyö Llyod George'un İngiltere Parlamentosu huzurunda söylediği nutukla da nüfusça, tarihçe, kültürce, iktisatça Türk olduğu ve Türklere kalması lazım geleceği zikir ve beyan edilen eski Osmanlı İmparatorluğu memleket kısımlarından mühim bir kısmı Mondros Mütarekenamesi'nin İtilaf hükümetleri tarafından bozulması suretiyle bugün dört seneye yakın bir zamandır tekmil milletlerarası kaidelere aykırı olarak Yunan ordusunun işgali altında bulunuyor.

Devletler hukukunca bir milletin bağımsızlık ve hürriyet hakkına karşı işlenmiş bir suç mahiyetinde olarak ne yazık ki İtilaf devletleri temsilcilerinin gözleri önünde ve donanmalarının himayelerinde İzmir şehrinde binlerce masum kanlarının dökülmesiyle başlayan ve hala en feci bir surette devam eden bu pek haksız işgalin başlangıcından beri Yunan ordusu efrat ve zabitleri tarafından işgal altındaki yerlerde kalan Türk ve Müslüman ahali hakkında reva görülen mezalim ve faciaları, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti İtilaf hükümetleri nezdinde mükerreren protesto etti. 

İzmir havalisinin İtilaf devletleri himayesinde Yunanlılarca işgalinden kısa bir müddet sonra yine bu devletler tarafından mezalim tahkikatına memur edilen Generaller Komisyonu'nun haklı ve tarafsız (2) raporlarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin yukarıda belirtilen devamlı şikayetleri semereli bir netice veremedi. Bugün dört yıldan beri, işgal mıntıkasında kalan bedbaht Müslüman ahali, insanın en ikel devirlerinden beri tarihin nadiren kaydettiği işkence ve mezalimin en korkuncuna, en şiddetlisine maruz bir vaziyette bulunuyor. 20.asır medeniyet aleminin gözleri önünde boğazlanmak, yok edilmek istenen bir milletin bu dehşetli hayat faciası karşısında daha uzun zaman sessiz kalınamazdı.

Bütün bu vakaların müsebbibi olan İtilaf hükümetleri nezdinde devamlı teşebbüs ve şikayetlerin ve aynı devletlere mensup generallerden meydana gelen bir komisyon tarafından 1919'da yazılan raporun hiçbir netice veremediğine büyük bir elem ve üzüntüyle şahit olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, temsil etmekte bulunduğu milyonlarca insandan meydana gelen mazlum bir Müslüman kitlesinin matemli vaziyetine artık bir nihayet verilmesini temin maksadıyla doğrudan doğruya milletlere ve onların temsilcilerine, her yerde bir olan ve aynı adalet hissiyle hislenen insanlığın vicdanına müracat etmeye ittifakla karar verdi.

Bu dakikada büyük bir insan topluluğu insan vicdanının tahammül edemeyeceği cehennemi bir zulüm ve vahşetin avı olarak dört yıldan beri insanlık aleminin huzurunda, çoluk çocuk, kadın, erkek ve ihtiyar, demir ve ateşle inletilmektedir. İşgalin başlangıcından beri her gün devamlı bir şiddetle artan ve siyah ciltler vücuda getirecek kadar çok olan bu canhıraş mezalimi burada birer birer zikretmek imkanı yoktur. Ancak insanlığın nazarı dikkatine lazım olduğu derecede çekebilmek için bunlardna birkaçını nakledeceğiz.

İşgal edilmiş mıntıkalarda bulunan müdafaasız ahalinin yalnız Türk ve Müslüman olmalarından dolayı haklarında Yunan ordusuna mensup efrat ve zabitler tarafından işlenen bu pek vahşiyane muameleler son ve yeni ateşkes teklifinden sonraki zamanlarda dahi büyük bir şiddetle ırza, cana, mala ve bütün dini ve milli mukaddesata yöneltilmektedir. Bu doğrultuda Balıkesir, Aydın, Bursa, İzmir, Manisa, Kütahya, Eskişehir, Trakya, Biga, İzmit gibi havalide sebepsiz yere veya uydurma bahanelerle ahaliyi mescitlere doldurarak yakmak, birbiri üstüne kuyulara gömerek öldürmek, köyleri ateşe vermek, mahsulatı imha etmek, fertlere ait hayvanları sürmek, ırza tasallut etmek, mabetleri soymak, mal gaspı ile sahiplerini katleylemek gibi insanlık şiarı ve savaş hukukuyla uzlaştırılması mümkün olmayan en caniyane hadiselerle Türk ve Müslüman ahali yok edilmektedir.

Balıkesir, Aydın, Manisa, Trakya gibi mahallerde Müslüman eşraf ve zenginleri her gün icat edilen birer sebeple sürülmekte ve kovulmakta ve hapsolunmakta, köylerde mescitler yıkılarak, imamlar sarhoş askerler tarafından sokak sokak dolaştırılmakta ve zorla ezan okutturulmak gibi hakaretamiz muamelelere maruz kalmaktadırlar.

Manisa civarındaki cami bayram namazı esnasında basılmış ve Türkiye için nusret duasında bulunulduğu bahane edilerek içindeki cemaat süngülenmiştir. Son zamanlarda Menemen şehrinin İslam mahalleleri ansızın kuşatılarak halk Yunan askerleri tarafından soyulmuş, genç kızlarla kadınların ırzlarına alenen tecavüz edilmiştir. Hamile kadınlar sokak ortalarından katlolunmuştur. Osmanlı Devletinin kuruluşunun başlarına ait şehirlerden Bilecik, Söğüt kasabalarıyla havalisi tamamen tahrip edilmiş, Bursa'daki saltanat kurucusu Sultan Osman'ın türbesi türlü hakarete maruz kalarak pederi Ertuğrul Gazi Hazretlerinin kabirleri dahi dinamitle havaya uçurulmak gibi mezarlara varıncaya kadar tecavüzlerde bulunulmuştur.

Ahiren Söke ve Kuşadası'nın işgali münasebetiyle İslam kadınlarına taarruz edilmiş ve çalgılarla sokaklarda gezdirilmişlerdir. Söke, Torbalı civarında köylere ateş verilerek yangından kaçmaya çalışanlar katledilmiş, kalanlar da alevler içinde helak olmuşlardır. MAsum kafaları süngü uçlarına takılarak köy köy teşhir edilmiştir. Karahisar'ın Sülümenli, Söğlün, Karaarslan, Deper köyleri yakılmış ve ahalisi katliam edilerek anılan köylerden eser kalmamaıştır. Gemlik, KAramürsel, Yalova, İznik havalisinde kasaba ve köyler taş taş üstünde bırakılmayacak surette tahrip edilmiş, on binlerce İslam nüfusu katliam olunmuştur.

Özetle: İşgal mıntıklarında yunanlılar tarafından katolunan müdafaasız ve masum halkın adedi yüz binlere ulaştığı, bu arada yüzlerce köyler, bir çok kasaba, şehirler yakılmış ve hususi şahıslara ait milyarlar kıymetinde genel servet gasp ve talan edilmiştir. Bu doğrultuda yalnız ve kısmen Ertuğrul, Eskişehir, İzmit gibi sancaklarla İznik, Haymana gibi kazalarda şimdiye kadar icra edilebilen tahkikata göre, resmi ve dini binaların hasarlarıyla menkul ve gayrimenkul mallar zayiatı 252.585.179 Türk lirasına ulaşmaktadır. Bunların emsali pek çoktur. Gasp ve talanın ve mezalimin bu suretle devamı halinde Batı ile Doğu arasında pek mühim bir mevki işgal etmekte olan Türkiye'nin (3) vaziyetinden bütün cihan ve bilhassa Avrupa genel iktisadiyatının yara alacağı şüpheden uzaktır.

Türkiye hakkında reva görülen bu büyük haksızlığı ve onun tabii neticesi olan işbu sakıncaları evvelden beri hükümetlerine karşı daima tekrar ve ihtar eden bazı haksina Avrupa siyasi ricalinin ve mebuslarının görüşleri bu anda bir hakikat halinde tecelli etmektedir. Bugün resmi vesikalara dayalı olarak işbu mezalimi tasvir edici ciltlerle kitaplar vücuda getirilmektedir. Şu hususu da ilave etmek isteriz ki, İtilaf hükümetleri arasında bazılarının bu mezalimi de nazarı dikkate alarak Türkiye'nin meşru hukukunun tanınması hususunda şimdiye kadar gösterdikleri ve göstermekte oldukları eğilime karşı Türkiyeliler pek müteşekkirdirler.

Bizzat İtilaf devletleri irtibat zabitlerinin şahidi oldukları bu vahşiyane vakalar Avrupa hükümetlerince de resmen malumdur ve anılan irtibat zabitleri tarafından imzaları altında mensup oldukları İstanbul temsilciliklerine gönderilen raporlarla da doğrulanmıştır. 22 Mayıs 1921 tarihli raporunda Milletlerarası Salibi Ahmer (4) Cemiyeti Delegesi Mösyö Maurice Gehri Anadolu'da bizzat yaptığı mezalim tahkikatında bu hakikatleri itiraf etmektedir.

Özetle: İşgal mıntıkası müdafaasızların zayıfların kan ve katliam sahnesi olmuştur. Geçmiş zamanlarda bile bütün bir tarihinde azınlıkların ve zayıfların hukuk, haysiyet ve ananesine riayeti, idaresine pek şerefli bir şiar olmak üzere kabul eden Türk milletinin, bugün 20.asır ortasında, hakkında tatbikinden çekinilmeyen mezalim bütün insanlık için elim bir hakarettir. Hayat ve bağımsızlık hakkını asrımız zihniyet ve medeniyeti gereği müdafaadan başka bir şey yapmayan Türk milleti en ilkel devirlerdeki insan cinsinin bile izlemekten elem ve utanç duyacağı bir düşmanın mezalimi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bununla beraber Türkiye milleti böyle bir düşmana karşı aynı yolda karşılık vermeyi tarihine ve asrımız medeniyetinden ilham alan zihniyetin şiarına sığdıramamaktadır.

Müsaadenizle şu hususa da işaret etmek isteriz ki, Yunan ordusunun zabitleri ve efradı tarafından müdafaasz bir halk topluluğu hakkında tatbik olunan bu milletlerarası suçlar ve cinayetler Lahey Sulh Konferansı kararlarının 46, 48, 51, 52 ve 56.; Brüksel Konferansı'nın kara muharebeleriyle alakalı milletlerarası beyannamesinin 38, 39, 40, 41 ve 42. maddelerinde kınanmakta ve yasaklanmaktadır. Sefer halindeki ordularına ait talimatnamenin 37. maddesinde Şimali Amerika Cemahiri Müttefikası (5) dahi silahsız düşman devlet tebaasının şahsi hürriyet ve mülkiyet hakkına riayeti emretmektedir. Asrımız devletler hukuku ve ulemasınca kabul edilmiş bir hakikat ve prensiptir ki, harp yalnız devletten devlete silahlı bir harekettir.

Muharip ordulardan birine fiilen mensup olmayan silahsız sivil ahalinin mal, mülk, ırz, can ve mukaddesatı her türlü taarruzdan korunmuştur. Halbuki asrımız medeniyetinin özü demek olan bugünkü hukuk zihniyeti önünde Türkiye'nin işgal edilmiş kısımlarında ve sözde Anadolu'ya medeniyet getirmek vazifesiyle mükellef Yunan ordusu tarafından işlenen ve işlenmekte olan mezalim ve facialar ilkçağ hukuk anlayışlarının bile ürkeceği bir hali arz etmektedir. Çağdaş bir millet olduğu halde devletler hukukuna muhalif bir surette kendisine bağımsızlık hakkı inkar olunan Müslüman Türkiye halkına ferdi hayat hakkı da tanınmayarak bugün imhasına çalışılmaktadır.

Yalnız bu feci vaziyetin ortaya çıkmasına sebep olduklarını Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine tebliğ ettikleri 26 Mart 1922 tarihli notalarındaki "Yunan milletine Müttefikler'in davası için kabul ettiği ve katlandığı büyük fedakarlıklar..." cümlesiyle resmen itiraf eden İtilaf hükümetlerinin şahsen değil, bu hale daha uzun zaman sessiz kalacak olan cihan medeniyetinin dahi tarih huzurundaki mesuliyetinin pek büyük olacağını izaha gerek yoktur. Hakikaten İslam ve insanlık aleminin mühim bir parçası kan ve ateş içinde yakılırken, medeni Avrupa milletleri buna nasıl tahammül ediyorlar? Avrupa hükümetlerince Yunan ordusu tarafından Türklere ve Müslümanlara reva görülen bu mezalime karşı şimdiye kadar sessiz kalınmış ve üstü kapalı şekilde razı olunmuş olması, İslam aleminde Türkiye'nin sırf Müslüman bulunmasından ileri geldiği zannını hasıl etmektedir.

Halbuki Türkiye, geçmiş asırlara oranla medeniyetinin yüksekliğini bilhassa vicdan hürriyetine olan hürmetinde gören 20.asrı ve bu asrın muhtelif dinlere mensup bütün dünya milletlerini böyle bir fikirden tenzih etmek istemektedir. Asrımız vicdani hukukiyatının din ve ırk farkı olmaksızın milletlere tanıdığı bağımsızlık ve hürriyet haklarını kendi hakkında da müdafaadan ve bütün milletlerin hür ve bağımsız olarak mukadderatına sahip olmalarını istemekten başka bir gayesi olmayan Türkiye, medeni dünyanın emperyalist gayeler peşinde yürüyen hükümetlere arka çıkmasında cihan için zarardan başka bir şey beklenemeyeceği kanaatindedir.

Türkiye'nin işgal edilmiş kısımlarındaki Yunan ordusu mezalimini 20.asır medeniyeti ve kültürü namına protesto ederken, Türkiye Büyük Millet Meclisi medeni milletlerden, hükümetleri nezdindeki tesirli teşebbüslerde bulunarak bütün bir insanlık tarihi için leke teşkil eden, kan ve yangınla ortaya konulan bu müthiş işkencelere artık nihayet verdirmek vasıtalarını tamamlamalarını rica eder.

Reis : Yunus Nadi (İzmir)
Mazbata Muharriri : Mahmut Esat (İzmir)
Katip : İsmail Suphi (Burdur)
Üye : Mehmet Şükrü (Karahisarısahip)
Üye: Atıf (Kayseri)
Üye: Şemseddin (Ankara)
Üye: Ali Cenani (Gaziantep)
Üye: Vasıf (Sivas)
Üye: Derviş (Mardin)
Üye: Mazhar Müfid (Hakkari)
Üye: Ömer Lütfi (Amasya)
Üye: Dr.Tevfik Rüşdü (Menteşe)

[...]

Mazbata Muharriri Mahmut Esat Bey (İzmir) - Efendim, ilave edilecek birkaç kelime var. Birinci sayfanın sonundan ikinci satırında "hakkı ve tarafsız" kelimeleri çıkarılıyor, sonra başlığa "Lozan Türk Yurdu"ndan sonra "İran, Afganistan, Japonya, Rusya ve bütün Doğu, Cemiyeti Akvam'a" (6) kelimeleri ilave edilecektir.

Efendim, dördüncü sayfanın baş tarafından 16.satırda "Türkiye'nin vaziyetinden bütün cihan ve bilhassa Avrupa genel iktisadiyatının yara alacağı şüpheden uzaktır" cümlesindeki "Türkiye'nin" dedikten sonra "bugünkü ve gelecekteki vaziyetinden bütün cihan" denecektir. Yani "Türkiye" kelimesinden sonra "bugünkü ve gelecekteki" kelimesi ilave edilecektir.

Tunalı Hilmi Bey (Bolu) - "Raporlarıyla" denmiş, halbuki verilen rapor birdir.
Mahmut Esat Bey (İzmir) - Birçoktur Efendim.

[...]

Reis - Biga Mebusu Mehmet Bey'in bir önergesi vardır:

Riyaseti Celileye

Biga sancağı dahilinde Ezine kazasında Ramazan Şerife camilerde Müslümanlar namaz kılmaktan men edilmiş olduklarından, protestonamenin üçüncü sayfasının dördüncü satırında "mabetleri soymak" ibaresinden sonra "Müslümanları namaz kılmaktan men etmek" cümlesinin ilavesini teklif ederim.

Mahmut Esat Bey (İzmir) - Efendim, burada da gördüğünüz üzere bu hususu kafi derecede açtık ve izah ettik. Cemaatin yakıldığı, cemaatin süngülendiği yerde namaz kılmakta hürriyet kalmış mıdır? Esasen buraya koyduğumuz hadiseler bilhassa resmi vesikalarda bulunanlardır, resmi vesikalarda görmediğimiz vakaları Meclis namına buraya koymaktan kaçındık.

Mehmet Bey (Biga) - Vazgeçtim efendim.

Reis - Mehmet Bey önergesinden vazgeçmiştir efendim. İsmail Şükrü Efendi'nin önergesi vardır. Okunacak:

Riyaseti Celileye

Protestonamenin altıncı sayfasının 27.satırından itibaren yedi satır gereksizdir. Çıkarılmasını teklif eylerim.

Mahmut Esat Bey (İzmir) - Efendim, oy ve karar bittabi yüce Meclis'indir. Ancak, Encümen notasının bu satırlarının yerinde bırakılmasında ısrarlıdır. Bu notanın en kıymetli yerlerinden birini de Encümeniniz burada görmektedir. Malumu aliniz Avrupa'daki fikirler bir değildir. Hatta burjuvalar, sermayedarlar bile cihangirlik aleyhinde bulunmaktadır. Bugün zamanımızın hukukçuları zamanımız emperyalizmini kınamaktadır. Avrupa üniversitelerinde ve Avrupa'nın medeni yerlerinde bunun aleyhinde şiddetli propagandalar yapılmaktadır. Biz bu vaziyeti ihmal edemezdik. Encümenimiz Büyük Millet Meclisi'nin asli düşüncesini bir nota içerisine sokarak, Avrupa'nın medeni muhitlerinde iyi bir tesir yapmasını düşündü ve onun için bunları ilave ettik. Rica ediyoruz, bu nokta pek ehemmiyetlidir. Yüksek heyet kabul ederse aynen gönderelim.

Reis - [...] İsmail Şükrü Efendi'nin önergesini kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın. Kabul edilmemiştir.


Mahmut Esat Bozkurt
Toplu Eserler I (Sayfa 554)
Hazırlayan: Doç.Dr.Saduman Halıcı - Kaynak Yayınları
*TBMM Zabit Ceridesi, Devre 1,,c.20, Hazırlayan: TBMM Zabıt Kalemi Müdürlüğü, Ankara,s.558 vd.(21 Haziran 1922). Mazbata Muharriri Mahmut Esat Bey'dir.
(1) "Lozan Türk Yurdu" olacak. Mahmut Esat Bey bu kelimelerden sonra "İran, Afganistan, Japonya, Rusya ve bütün Doğu, Cemiyeti Akvam'a" kelimelerinin ekleneceğini belirtiyor. (Y.N.)
(2) Mahmut Esat Bey "haklı ve tarafsız" kelimelerinin çıkarılacağını belirtiyor. (Y.N.)
(3) Mahmut Esat Bey "Türkiye'nin" kelimesininden sonra "bugünkü ve gelecekteki" kelimelerinin ekleneceğini belirtiyor. (Y.N.)
(4) Kızılhaç (Y.N.)
(5) Amerika Birleşik Devletleri (Y.N.)
(6) Cemiyeti Akvam : Milletler Cemiyeti (Y.N.)





***


Hrisostomos: "Türk kanı içerek..."

Yunanlıların İzmir ve havalisinde yaptıkları tüm katliamlara karşın, Mustafa Kemal Atatürk ve ordusu tarafından denize dökülerek kaçmaları ve bu eli kanlı Rum papazının linç edilmesini hala içlerine sinderememişlerdir.

Yunanistan'ın Attika bölgesinde de Nea smirna bölgesi vardır. Burada İzmir'de yıkılan Aya Fotini Kilisesi'nin bire bir aynısı bir kilise einşa edilmiştir. Bu kilisenin avlusunda Chrysostomos'un eli ile İzmir'i işaret eden bir heykeli bulunmaktadır ve altında "İzmir Şehidi" yazmaktadır.

Yunan basınında ise İzmir'de 94 yıl aradan sonra yeniden bir metropolitlik ihdas edilmesini Türkiye'ye karşı bir "gol" olarak tanımladılar.

Bojidar Çipof
Yunanistan'da "Küçük Asya Felaketi" Anma Törenleri
21.yy Türkiye  Enstitüsü, 13 Ekim 2017



***



"Yunan Ordusu Bizim Ordumuzdur"

Anadolu'nun derinliklerinde ilerleyen Yunan Ordusu için "bu ordu bizim ordumuzdur''984 diyebilecek kadar Türk Milleti'ne düşman ve saygısız bir bakan vardı. Boşnak Ali Rüştü Efendi adındaki bu Adliye Nazırı, 10 Temmuz 1920 tarihli Peyam-ı Sabah'a verdiği demeçte Yunanperestliğinin gerekçesini şöyle açıkladı: - "Çünkü Yunan Ordusu bizim programımıza dahil olan Mustafa Kemal'e ceza verme işini yapıyor! Mustafa Kemal'in ordusu haydutlardan, yağmacılardan kuruludur."

Etrafı yakıp yıkarak, ırza, namusa saldırarak ilerleyen Yunan Ordusu'nun başarısı için halkın dua etmesini dahi isteyebilecek kadar alçaklaşan Ali Rüştü Efendi, kaçıp gittiği Saraybosna'da, Sivas Kongresi'ni basmaya yeltenen Ali Galip at canbazlığı yaparak ekmek parasını kazanmaya çalıştığı Köstence'de, Selanik ve İzmir'i bir tek mermi atmadan düşmana teslim eden Ali Nadir Paşa Mısır'da sefalet içinde ölmüşlerdir. Gizli celsede 150'likler meselesi görüşülürken Ertuğrul Mebusu Dr. Fikret Bey'in "Yunan bayrağını öptü!' dediği adam, işte bu adamdır.

150 kişilik listenin 102'inci sırasına kaydedilen Neyir Mustafa adında bir kaymakam vardır. Bir Hürriyet ve İtilaf militanı olan bu kaymakam, Yunan işgal kuvvetlerine sunduğu hizmetlerin karşılığı olarak Yunan parlamentosuna Edirne milletvekili olarak girer. Neyir, Alman işgali sırasında Almanlarla işbirliği yaparak, Türkiye'den sonra Yunanistan'a da ihanet edince ülkeden kovulacak, oğlu Muammer iç savaşta Yunan çeteciler tarafından öldürülecektir.

Necdet Sevinç
İstiklal Harbi'nde Etnik İhanet




ilgili:








7 Eylül 2017 Perşembe

Ege'de Yunan Zulmü ve 9 Eylül




İzmir'in işgalinden cesaret alan 800 kadar yerli Rum çetesi, İzmir'in işgalinden bir gün sonra, ı6 Mayıs sabahı Urla yarımadasındaki Türk köylerine saldırdılar. Köylüleri katlettiler. Mallarını yağmaladılar. Bu eşkiyaların Urla'nın Müslüman mahallelerini kuşatmaları üzerine 173. Türk Alayı'nın 18 kadar olan askeri, Alay Komutanı Kazım Bey'in emriyle harekete geçti. böylece Türk Ordusu mütareke hükümlerine rağmen ilk kez kurşun atıyordu. Fakat Urla da çarpışmalar başlayınca bir Yunan savaş gemisi karaya asker çıkardı. İskeledeki silah deposu işgal edildi. Yunan Ordusu ertesi gün Urla'daki kuvvetlerini takviye için karaya asker çıkardı. 

Atatürk'ün Samsun'a çıktığı günlerde böyle bir tablo vardı. Anadolu'da. İngilizler işgal ettikleri Güney vilayetlerinde halkın elindeki silahları toplarken, Fransızlar Adana'da Ermenilere silah dağıtıyorlardı. ...

Yunan kuvvetleri Simav'a da davetli olarak gelmişlerdir. Davetiyenin altında Hürriyet ve İtilaf Partisi'nin Simav İlçe Başkanı Ağdacızade Hafız Kamil Efendi ile eşraftan Hacı Arif Efendi'nin imzası vardır! Düşman ordusunun önüne düşüp, kendi kasabalarını işgale getirmekten sıkılmayan bu iki soysuzdan Hafız Kamil Efendi'nin baldızı Servet Hanım'la bacanağı Sami Bey'in bazı akrabaları da bilahare evlerine İtalyan bayrağı çekeceklerdir! 

Bu ihanetlere mukabil Simav'da Kuva-yı Milliye'yi örgütleyen Belediye Başkanı Etrakoğlu Ahmet Efendi Girit'e sürgün edilecektir! Etrakoğlu demek, Arapça Türkoğlu demektir. Bu Türkoğlu Ahmet Efendi sürgünden döndükten sonra diyecektir ki:

". .. Simav'a Yunan birlikleri girdiğinde bayram yapanlar da kurtuluştan sonra Cumhuriyet bayramım kutlayanlar da aynı kişilerdir!"

Yunan askerleri 25 Mayıs'ta Manisa'ya girerler. Düşmanın eline geçmemesi için şehir dışına çıkarılmış olan 60 top geri getirilerek Yunanlılara verilir. Yunanlılar depolardaki silahlara el koyarlar. Yunan ajanı Misailidis, işgalden bir gün önce Mutasarrıf Hüseyin Hüsnü Bey'i ziyaret ederek direnilmemesi konusunda onu ikna etmiştir. Yunan taraftarı eylem ve söylemlerinden dolayı halkın Hüsnüyadis adını verdiği bu işbirlikçi Mutasarrıf, Yunan kuvvetlerine karşı konulmaması için halka çağrıda bulunur. Manisa'yı bir tek mermi atılmadan düşmana teslim eden Hüsnüyadis, tıpkı Kırkağaç'ın işbirlikçi kaymakamı Şerif Bey gibi Yunan Ordusu ile birlikte şehri terk edecek, Paraskevula adında bir Rum kızıyla evlenip, Aya Triyada Kilisesi'nde vaftiz edilip Hıristiyan olacaktır.

Tıpkı İzmir'in işgalinde olduğu gibi Manisa'nın işgalinde de Ermeniler Yunan Ordusu'na destek vermişlerdir! Ermeni komitelerinin başkanları ve ileri gelenleri olan Despot Tiryat, Avukat Agop Papazoğlu, Gabriyel vs. gibi kimseler Manisa'nın işgali sırasında düşmanla birlikte hareket etmişlerdir.

23 Mayıs 1919'da Bandırma'dan hareket eden Albay Bekir Sami Bey, Balıkesir'e geldiğinde istasyonun baştanbaşa Yunan bayraklarıyla donatılmış olduğunu görür. Demiryolu memurlarının hepsi Yunan üniforması giymişlerdir. Bekir Sami Bey'in yaveri Yüzbaşı Selahattin, hatıratında Yunanlılar'ın Akhisar'a girişi münasebeti ile zafer takları kurulduğundan, düşman askerlerine kurban edilecek koyunların bile Yunan milli renklerine boyandığından bahsetmektedir! ...

Teslim olmak, kurtulmak demek değildir. Aksine teslim olmak, akla, hayale gelmez felaketlere peşinen razı olmak demektir. Bu felaket, başta Menemen ve Manisa olmak üzere birçok il ve ilçemizde yaşanmıştır. Ve bakınız neler olmuştur:

17 Haziran'da Bergama'ya saldıran düşman, halkın şiddetle karşı koyması üzerine geri çekilmek zorunda kalır. Fakat 20 Haziran'da kuvvetlerini takviye ederek kasabayı işgal eder. Vahşet, cinayet, yağma ve ırza tecavüzler sebebi ile 50 bin kişi perişan bir şekilde mülteci durumuna düşer.

Kasabanın böyle bir felakete maruz kalmasından korkan ve esasen yüreksiz bir adam olduğu anlaşılan Kaymakam Kemal Bey, Misailidis adındaki Yunan casusunun telkinleriyle 21 Mayıs'ta birtek mermi atmadan Menemen'i düşmana teslim eder. Yunan birlikleri birçok yerli Rum çeteleriyle beraber Menemen'e girerler. Kaymakam kendisini ve Menemen halkını kurtardığım zannetmektedir. Fakat Yunanlı komutanlar 17 Haziran'da Bergama'da uğradıkları mağlubiyetin acısını Menemen'den çıkarmak isterler. Bunun için birçok yerde başarı ile uyguladıkları bir imha planı yaparlar.

Karanlık bastırıp, herkes evine çekilince izci teşkilatlarına mensup yerli Rum gençleri Hıristiyan dükkanlarının üzerine haç işareti çizerler. Yerli Rumlar'a silah dağıtılır. Şehrin hakim mevkilerine makinalı tüfekler yerleştirilir. Yunanlı komutanlar, Şeyh Sükuti adında birini Belediye Başkanlığı'na tayin etmişlerdir. Bu 'Şeyh Sükuti Şam'lı bir Dürzi'dir. Komutanlar 1918'de Şam'da İngiliz casusu Lawrens'le görüştüğü söylenen Şeyh Sükuti'den işgale direnme ihtimali bulunanlara dair bir liste hazırlamasını isterler. Sükuti listeyi tanzim edip düşman subaylarına verir.

Düşman askerleri önce Hükumet Konağı'nı basarlar, memleketi Yunan'a teslim eden sersem kaymakamla birlikte altı jandarmamız katledilir. Katledilenlerin cenazelerinin defnine izin verilmez. Sükuti'nin listesini bildirdiği milliyetçilerin çoğu öldürülür.  Servet sahiplerinin malları yağmaya uğrar. Evleri basıp, kadınların namusuna tecavüz ederler. Yunan askerleri Türk çocuklarını süngülere takarak gezdirmek suretiyle şenlik yapıp, zaferlerini kutlarlar.

Ertesi günkü olayları Celal Bayar söyle nakletmektedir:

". .. Ertesi gün Yunan erleri, yerli Rumlar Hükumet önünde, çarşıda ve mahallelerde birçok Türk'ü imha etti Kaçanoğlu Bağı'nın yanındaki çukurla şose üzerinde Hafız Baki Efendi'nin katibinin bağları arasındaki büyük çukur öldürülen Türkler'in cesetleri ile dolu bir hale geldi. Şehit edilen Türkler'den bir kısmı Yediz Köprüsü başında nehre atıldı! ... Kız Kuyusu'nda ve Çerkez Mahallesi'nde şehit edilenlerin sayısı yüzleri aşmıştır. Salhane civarında Kovacı denilen yerde Türk cesetleri yakılmak suretiyle imha edildi. Yıkık değirmen Tepesi'nde birçok Türk cesedinin gömülü olduğu görüldü.''

Menemen'de yerli Rumların temin ettiği yirmi araba ile öldürülen Türkler'in cesetleri şehir dışına çıkarılmıştır. İki gün mütemadiyen defin işleri ile uğraşılmıştır. Birçok çukurda ceset çıkarılmış, birçok Türk'ün yakılarak öldürüldüğü tespit edilmiştir. Çocukların kılıçtan geçirildiğini görenler vardır.

Özetlersek, kasaba hiçbir direniş göstermeden teslim olduğu halde iki-üç gün içinde 1017 Türk katledilmiş, tecavüze uğrayan kadınların parçalanmış cesetleri sokaklara atılmıştır!


Yunan vahşetine maruz kalmamak için 57. Tümen Komutanı'nın dağıtmak istediği silahları dahi reddederek teslim olan Aydın'da da benzer facialar yaşanmıştır. Türk ve Rum ileri gelenlerin İzmir'e kadar giderek Komutan Zafiriu ile görüşüp işgal kuvvetlerini Aydın'a davet ettikleri halde şehir ateşe verilmiş tüyler ürpertici vahşet sahneleri yaşanmıştır.

Faciadan önce Muğla'ya kaçan Defter-i Hakani Müdürü, 10 Temmuz'da gönderdiği raporda Aydın'daki vahşeti şöyle özetlemiştir:

". .. Facianın devam ettiği üç gün zarfında hiç kimsenin evinden çıkması mümkün olmadığından kuyud-u tasarrufiyenin emniyet altına aldırılması kabil değildir. Aydın mutasarrifı ile yüksek memurlardan bir kısmı nezaret altına aldırılarak, sonradan memleket eşrafından çoğu ile beraber gözleri oyulmuş, cesetleri parça parça edilmek sureti ile katledilmişlerdir. Aydın Hükumet Konağı ve kasaba karniden yakılmış, ahaliden çoğu şehit olmuştur!'

Bir arşiv belgesinde Yunan askerlerinin Aziziye İstasyonu'ndaki 130 Türk'ü trenden indirdikleri, kadınlara kocalarının gözü önünde tecavüz ettikten sonra, kadın ve çocuk ayrımı yapmadan öldürdükleri Türkleri kuyulara attıkları anlatılmaktadır.

Evlere zorla girilmiş, kadınlara "fiil-i şeni" icra edilmiş, çocuklar katledilmiştir. Suyu kesilen Müslüman mahalleleri ateşe verilmiştir, yangından kaçmak isteyenlerin üzerine yüksek yerlere yerleştirilen makinalı tüfeklerle ateş açılmış, hatta top kullanılmıştır. Türk köy ve kasabaları yakılmış, kaçamayan kadın, çocuk ve yaşlılar katledilmiş, kaçanlar İtalyan işgali altındaki dağlara iltica etmişlerdir. Ve bütün bu katliamlara her yerde olduğu gibi yerli Rumlar da katılmışlardır.

Rumlar ve Yunanlılar öyle vahşice saldırmışlardır ki, Karapınar'dan Arnavutzade Mustafa Dayı parça parça edilerek öldürülmüş, Karabağlı İsmail Çavuş'un gözleri oyulup, elleri kesilmiştir.

Nazilli'de Müslüman evlerine zorla girilmiş, kadınlara tecavüz ve eşyaları gasp edilmiştir. Evinde silah bulunanlar ya hiçbir soruşturma yapılmadan hapsedilmiş veya kurşuna dizilmiştir.

Germencik'te "sorgulamak bahanesiyle trene bindirilen Müslümanlar hareket sırasında boğazlanıp trenden atılmıştır.  Akhisar'da çiftlikte bulunan Halil Paşa ve beş arkadaşının vücutları ikiye ayrılmış, kulak ve burunları kesilmiş, gözleri oyulmuştur. Gediz Çayı civarındaki köylerden toplanan on beş kadın öldürülüp nehre atılmıştır. Menderes Nehri'nin kuzeyindeki 60 köy yakılmış, halkı katledilmiştir. Aydın'da, İtalyan komutanların gözü önünde kızlar vahşice öldürülmüştür. Ayasuluk-Aydın-Nazilli arasında bulunan 36 köy ve kasaba yakılıp, yıkılmış, bu köy ve kasabaların halkı yok edilmiştir. Büyük Menderes Nehri'nde binlerce Müslüman cesedi yüzmektedir.

Benzeri bir facia da Söke'de yaşanmıştır. Söke Kaymakam Vekili Halil Bey'in 27 Temmuz 1919 tarihli telgrafında bildirdiğine göre "mütarekenin imzalanmasından sonra Yunanlılar tarafından giydirilip silahlandırılan yerli Rum çeteleri, halkın elinden 10 binden fazla hayvanı zorla almışlardır. Kasaba içinde veya tarlalarda 500'den fazla Müslüman kadını öldürmüşlerdir.

Dağa oduna giden kadınlara tecavüz etmişlerdir. Köylüleri katletmişlerdir. İzmir-Nazilli tren yolu hattında bulunan hiçbir Türk köyü katliamdan kurtulamamıştır. Yalnız Söke ve civarında 6 binden fazla çocuk anasız babasız kalmıştır!

Yedi Türk, Söke'nin Kemer Köyü'ndeki Menderes Köprüsü'nde, elleri bağlanıp kesilmiştir. Akhisar'ın Papazlı Köyü yakınlarında Rum çetelerinin baskınına uğrayan Halit Paşa adındaki milis komutanının kesilen başı bir sopaya geçirilip sokaklarda dolaştırılmıştır.

Kısmen ve özetleyerek sunduğumuz bu vahşet tablolarına rağmen Damat Ferit Hükumeti işgal kuvvetlerine karşı konulmaması için ısrarlı genelgeler yayınlamakla kalmamış, milli bir ordu kurup, milli müdafaaya hazırlanmakta olanların da cebren engellenmesini istemiştir. Yunan vahşetini seyretmekle yetinenler, Kuva-yı Milliye'nin örgütleniyor olması sebebiyle Muğla'da sıkıyönetim ilan etmekten sıkılmamışlardır.  

İşte Mustafa Kemal Paşa, Amasya Tamimi'ni yayınladığı günlerde Türkiye böyle bir Türkiye idi.


Necdet Sevinç
İstiklal Harbi'nde Etnik İhanet



* * *


Salih Efe üç gün köyde zor kalmıştı. İzmir’i, Kemal Paşa’yı , Yusuf’u görmek istiyordu…

Salih kalpağını düzeltti,sakalını sıvazladı:
“Ey ahali! Yol verin, koyverin beni, Gazi Paşa’nın elini öpeyim!” diye bağırdı.kalabalık dönüp ona baktı. Yol açtılar.

Salih Efe, kendisini Mustafa Kemal’in önünde buldu. Birdenbire ne yapacağını, ne edeceğini şaşırmıştı. Sakalının tellerine varıncaya dek her yanını bir titremedir aldı. Yüzü bembeyaz olmuştu. Paşa ona gülümseyerek bakıyordu. 

Salih sağ elini,titreyen parmaklarını onun omzuna koydu. Arkasını okşadı: "Mustafa Kemal sen misin?" diyebildi. 

Paşa, genç yüzünü büsbütün aydınlatan bir gülümseme ile karşılık verdi:

- Benim.

Salih Efe kendisini biraz toparlamıştı:

- İyi dövüştün oğul.

Mustafa Kemal karşılık verdi:

- İyi dövüştük baba!


Karakalpaklılar ve Dolu Dizgin
Samim Kocagöz
(not: kitabı tek ciltte toplanmış)













12 Haziran 2017 Pazartesi

İstiklal Harbi'nde ETNİK İHANET



Türk Kurtuluş Savaşı boyunca azınlıklar Türk ordusu ve Türk milleti ile mücadele halinde idiler. Kuva-yı Milliye ile mücadele halinde idiler. Biz Türklerle birlikte yaşamak istemediklerini defalarca ilan etmişlerdi. İstanbul'un işgali üzerine şehrin her gün başka bir frenk semtinde tertiplenen çılgın sevinç gösterilerini toprak taleplerinin netleştirilmesi takip etti. Mademki, Türkler mağlup olmuştu, o halde imha edilmeli idiler.


Mütarekeden bir ay, bir hafta sonra idi, 6 Aralık 1918'de Rum ve Ermeni kiliseleri, Rum-Ermeni Birliği Komitesi'ni kurdular. Türklere karşı birlikte hareket edeceklerdi. Bu komitenin kuruluşundan sonra azınlık gazetelerindeki Türk aleyhtarı neşriyat disiplinli bir saldırı haline geldi. Bu gazetelere göre İttihatçılar katil, bütün Türkler katillerin suç ortakları, Türkiye de cinayet mahalli idiler!


Aslında Türklere yaşama hakkı verilmemeliydi! Türkiye diye bir devlet olmamalıydı! Türkler geldikleri yere gönderilmeli veya imha edilmeli idiler!


26 Şubat 1919'da Ermeni sözcüsü Bogos Nubar Paşa ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Ahoronyan, Paris'te toplanan Barış Konferansı'nda Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas, Erzurum, Trabzon, Maraş ve İskenderun dahil Adana'nın Ermenistan'a verilmesini istediler. Halbuki Ermeniler bu vilayetlerin hiçbirinde çoğunluğu teşkil etmiyorlardı. Ermeniler ele geçirmek istedikleri vilayetlerde nüfusun ancak %15'ini teşkil ediyorlardı. (...) [Rumların hak iddia ettikleri Trabzon yüzünden (de) araları açılacaktı.]


Ermeni liderleri Karadeniz ve Akdeniz'de limanları bulunan büyük bir devlet hayali ile oyalanırken Çanakkale savaşlarına Sion adını verdikleri bir alayla katılarak Türk askerine kurşun sıkan Yahudiler ihanetlerinin ödüllendirilmesini istediler.


Konferansa katılan Yahudi delegeler kendilerine Filistin'de özerk bir vatan verilmesini talep ediyorlardı. Londra Konferansı sırasında L'loyd George'a bir telgraf gönderen Amerikalı Yahudiler de parçalanan Türk yurdundan hisse istediler.


Yahudiler Rumlarla işbirliği halinde idiler. Hahambaşılık Patrikhane ile birlikte çalışmayı prensip olarak kabul etmişti. İzmir işgal edildiği gün "Ey Türkler! Ay yıldızı artık göklerde göreceksiniz" diye bağıran Yahudiler de olmuştu. Durduoğlu adındaki bir Yahudi İzmir'i işgal eden yüksek rütbeli Yunan subaylarına ziyafetler verdi.


Şüphesiz Osmanlı azınlıklarının en küstah ve şımarık olanı Rumlardı. Patrik Mamelis, 9 Mart 1919'da bir açıklama yaparak Patrikhane'nin Osmanlı Devleti ile herhangi bir ilişiğinin kalmadığını söyledi ve Rumları vatandaşlık görevlerinden afetti! Bu, Osmanlı Devleti'ne vergi vermeyeceksiniz, askerlik yapmayacaksınız, verilecek emirlere ve kanunlara riayet etmeyeceksiniz, Osmanlı Mahkemeleri'ni, Osmanlı Jandarması'nı, Osmanlı Polisi'ni tanımıyacaksınız demekti.


Osmanlı Hükümeti bir süre sonra Yüksek Komiserliklerin baskısıyla Rum ve Ermenilerin askerlik hizmetinden muaf tutulduklarını ilan etti.


İşte bu sırada Hahambaşı'nın Yüksek Komiserlerle temasa geçtiği görüldü. Bu temas sonunda Osmanlı Bakanlar Kurulu demek olan Vükela Meclisi, Rum ve Ermenilerin silah altına davet edilmemeleri hususunda uygulanan kararın Yahudileri de kapsamasına karar verdi.


Görüldüğü gibi, devletin nimetlerini paylaşmak için en ön safta sıraya girenler, külfet bahis konusu olunca bir kolayını bulup kaçıyorlardı.


Fener Rum Patrikhanesi'ne bağlı papazlar, Kurtuluş Savaşı'nın başından sonuna kadar Yunan ordusunu desteklediler. Batı ve Orta Anadolu ile Doğu Karadeniz bölgelerindeki hemen bütün Rum ayaklanmalarında aktif olarak yer aldılar. Aynı işi Doğu ve Güneydoğu'da Ermeni papazlar yaptı. (...)


Yunan ordusu Trakya topraklarında ilerlerken Çorlu Metropoliti, Patrikhane'ye başvurarak Çorlu'nun Yunanistan'a bağlanması gibi tuhaf bir taleple ortaya çıkacak, ayrıca Atina, Londra, Paris ve Washington'a başvurarak bağımsız bir Türk Devleti'nin kurulmasına engel olunmasını isteyecektir! Oysa Çorlu'da 17 bin Türk'e mukabil sadece 3 bin Rum vardır! Daha sonra Metron ve Kayseri metropolitleri Trakya'ya gidecek, Yunan Başkomutanı'nın huzuruna çıkacak ve Yunan ordusunu bütün Trakya'yı işgale davet edeceklerdir. (...)


İznik Başpiskoposu Vassilios şöyle diyordu: "Geride bir tek fert kalmamak üzere Türklerin tümüyle yok olmasını nasıl da isterdim!" (...)


Rumların Türk düşmanlığı söylemden ve bazı girişimlerden ibaret kalmamıştır. Rumlar, Türkiye topraklarında Türkleri yok etmek için eyleme de geçmişlerdir. Yunan askerlerinin İzmir'e çıkışını takip eden günlerden itibaren Rumlar ve Ermeniler düşman ordusuna katılıp, silahsız, öndersiz ve teşkilatsız kalan Türklere karşı savaşmışlardır.


22 Nisan 1921'de Denizli'nin batısındaki Yeniköy istikametinden saldırıya geçen ve ellerinde Yunan ordusunun verdiği makineli tüfekler bulunan düşman kuvvetinin tamamı Rum ve Ermenilerden oluşuyordu. Sakarya Savaşı'nda ve önceki muharebelerde esir alınan Yunanlılar arasında çok sayıda Anadolu Rumuna rastlanmıştı, bunlar İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanıp ölüm cezasına çarptırıldılar. Seyitgazi'de esir edilen 28 vatan haini Rum, Ankara İstiklal Mahkemesi'nin kararı ile vatana ihanet suçunun failleri olarak 30 Temmuz 1921'de Karaoğlan Çarşısı'nda asılarak idam edildi.


Bilal Şimşir'in İngiliz arşivlerinde rastladığı bir belgeye göre Yunan ordusunda 35 bin Türkiyeli Rum, Türkiye'ye karşı çarpışıyordu!


Bu rakama, bu kitabın kapsamı dışında kalan Pontus çetelerini, Trakya ve Batı Anadolu'daki diğer Rum çetelerini, Mersin, Adana, Maraş, Gaziantep, Urfa yöresinde Fransızların emrinde Türkleri yok etmekte olan Ermeni çetelerini ve Kürt ayaklanmalarına katılanları ilave edersek ürkütücü rakamlarla karşılaşırız ki, bu rakamlar kendilerini Türk hissetmeyenlerin bu vatanla hiçbir ilgilerinin olmadığını ifade eden somut göstergelerdir.



Necdet Sevinç
İstiklal Harbi'nde ETNİK İHANET
(okuyalım, okutalım-SB)






ilgili:



İstiklalin Bedeli - Necdet Sevinç
kitaptan:


* Anteplilere;

1- Niçin taşıdığını tahkik etmeye bile lüzum görmeksizin üzerinde silah bulunduranlar kurşuna dizilecektir!

2- Kargaşalık çıktığında ölecek veya yaralanacak bir Fransız askerine karşılık yerli halktan iki kişi kurşuna dizilecek, 
kurşuna dizilecek olanlar kur'a ile belirlenecektir!

3- Bir evden silah atılırsa o ev yakılacaktır!

4- Böyle bir durum zuhur ettiğinde Osmanlı Hükümeti memurlarının idari ve egemenlik hakları derhal sona erdirilecek, 
sokaklar mitralyoz, bomba ve gazlı mermilerle ateş altına alınacaktır!

General Geret.
kaynak: Hüseyin Beyaz, Antep Savunması Günlüğü, İstanbul 1994


* 8 Türk, 400 Obüs! 8 Türk, 400 Obüs!


Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne ve bütün Antep milletvekillerine;

Aylardan beri bütün varlığı ile düşmana karşı fedakarca mücadele eden Antep halkının daha fazla direnme gücü kalmamıştır. Halk kurtuluşu beklerken ikibin kişilik bir birlikle takviye edilen işgal kuvvetleri şehri yeniden çepeçevre kuşatmıştır.

Yirmi günden beri ağır toplarla devam eden bombardıman sebebi ile şehrin Türk bölgeleri ağır şekilde tahrip edilmiştir. 
Antep son bir- iki gün içinde yüzlerce yaralı ve şehit vermiştir.

Halk güneş ışıklarından ve temiz havadan yoksun, yeraltı mağaralarına sığınmıştır. Devrilen duvarların altında yatan mübarek şehit cesetleri ve parçalanmış insan vücutları, çocukların ve kadınların ruh sağlığını bozmuştur, 
bulaşıcı hastalıklar hızla yayılmaktadır.

Halkta para kalmamıştır. Üretim durmuştur. Açlık tehlikesi başgöstermiştir. Düşmanın düzenli birliklerine karşı topçularla takviye edilmiş muntazam milli kuvvetlerin Antep'e gelmesini sağlayamazsak, düşmanın Antep'ten kovulması mümkün değildir.

Azami yardımın bir an evvel ulaştırılmasını arz ederiz.

Heyet-i Merkeziye
31 Ağustos 1920
Kaynak: M.Birol Güngör, Antep Harbi,2004



ek:
Kürt Mulla diye bilinen Karayılan, Atmalı aşiretine mensup bir vatanseverdir.






5 Haziran 2015 Cuma

Arşiv Belgeleriyle Tehcir Ermeni İddiaları ve Gerçekler - Necdet Sevinç








"... 8 metre çapında bir çukur açmışlar. İçi çoluk çocuk her yaştan ve cinsten Türk ölüleriyle dolu! Vurmuşlar, süngülemişler, soymuşlar ve bir çukura doldurmuşlar. Mamahatun'da yalnız bir ev halkı dağlara kaçıp kurtulabilmiş."
Kazım Karabekir


"... aç bir köpeğin, Ermeniler tarafından öldürülmüş, yolun kenarına bırakılmış bir Türk cesedini parçalaya parçalaya yediği görülüyor. Kâh köpeklerin önünde dişleri sırıtmış çocuk kellelerine tesadüf ediliyordu. Duvar dipleri, viraneler, yangın yerleri hep Türk ölüleri, kol parçaları, kafatasları, yağlı bacak kemikleri, henüz çürümemiş insan gövdeleriyle doluydu." 
Ahmet Refik






Prof. Mc Carthy, 19. yüzyılın son çeyreği ile 20. yüzyılın ilk çeyreği arasındaki 50 yılda, Osmanlı coğrafyasındaki etnik çatışmalarda; 40 bin Yunanlı ve 580 bin Ermeniye mukabil, 5 milyon 5 yüz bin Türk'ün hayatını kaybettiğini yazıyor.



Ermeni meselesini tarihi süreç içinde inceleyen bu kitap, Mc Carthy'nin tespitine rağmen Türkiye'de Ermeni tezlerini savunanların yüzünde patlayan bir Türk sillesidir.

(Tanıtım Bülteninden)






Arşiv Belgeleriye Tehcir, Ermeni İddiaları ve Gerçekler, ''Türk Ermeni İlişkileri'', '1915 Zorunlu İskan Yasası', 'Ermeni İsyanları' gibi son derece önemli ve tartışmalı kavramları ele alıyor ve Ermeni iddialarını olabildiğince tarafsız bir yaklaşımla irdeliyor. Çalışmanın bir diğer özelliği ise şu ana kadar açılmış arşiv belgelerini mümkün olduğu kadar kullanarak iddiaları dönemin belgeleri ışığında ele almaya çalışması. 

Yazar, Osmanlı Ermenilerinin, diğer ülkelerin ve radikal grupların teşvikiyle nasıl ayaklandıklarını, yüzlerce yıl birlikte yaşadıklarını komşularına nasıl saldırdıklarını ve tüm bu hatalarının bir sonucu olarak nasıl bir bedel ödediklerini tarafsız bir gözle anlatıyor. Osmanlı yönetimine atılan ''katliam, soykırım' iddiaları da çalışmanın konuları arasında. 


Kitap, suçlunun sesinin daha çok çıktığı ortamlarda masumun 'katil', katilinse nasıl 'masum' gösterildiğini akıcı bir dille anlatıyor. Arşiv belgeleriyle Tehcir, Ermeni İddiaları ve Gerçekler bir büyük yanlışın düzeltilmesi için ortaya konulmuş gayretlerin en yenilerinden.





"Türk Kurtuluş Savaşı boyunca azınlıklar Türk ordusu ve Türk milleti ile mücadele halinde idiler. Kuva-yı Milliye ile mücadele halinde idiler. Biz Türklerle birlikte yaşamak istemediklerini defalarca ilan etmişlerdi. İstanbul'un işgali üzerine şehrin her gün başka bir frenk semtinde tertiplenen çılgın sevinç gösterilerini toprak taleplerinin netleştirilmesi takip etti. 
Mademki, Türkler mağlup olmuştu, o halde imha edilmeli idiler."

""Yunan Ordusu Bizim Ordumuzdur"

Anadolu'nun derinliklerinde ilerleyen Yunan Ordusu için "bu ordu bizim ordumuzdur''984 diyebilecek kadar Türk Milleti'ne düşman ve saygısız bir bakan vardı. Boşnak Ali Rüştü Efendi adındaki bu Adliye Nazırı, 10 Temmuz 1920 tarihli Peyam-ı Sabah'a verdiği demeçte Yunanperestliğinin gerekçesini şöyle açıkladı: - "Çünkü Yunan Ordusu bizim programımıza dahil olan Mustafa Kemal'e ceza verme işini yapıyor! Mustafa Kemal'in ordusu haydutlardan, yağmacılardan kuruludur."

Etrafı yakıp yıkarak, ırza, namusa saldırarak ilerleyen Yunan Ordusu'nun başarısı için halkın dua etmesini dahi isteyebilecek kadar alçaklaşan Ali Rüştü Efendi, kaçıp gittiği Saraybosna'da, Sivas Kongresi'ni basmaya yeltenen Ali Galip at canbazlığı yaparak ekmek parasını kazanmaya çalıştığı Köstence'de, Selanik ve İzmir'i bir tek mermi atmadan düşmana teslim eden 
Ali Nadir Paşa Mısır'da sefalet içinde ölmüşlerdir. 
Gizli celsede 150'likler meselesi görüşülürken Ertuğrul Mebusu Dr. Fikret Bey'in "Yunan bayrağını öptü!' dediği adam, 
işte bu adamdır.

150 kişilik listenin 102'inci sırasına kaydedilen Neyir Mustafa adında bir kaymakam vardır. Bir Hürriyet ve İtilaf militanı olan bu kaymakam, Yunan işgal kuvvetlerine sunduğu hizmetlerin karşılığı olarak Yunan parlamentosuna Edirne milletvekili olarak girer. Neyir, Alman işgali sırasında Almanlarla işbirliği yaparak, Türkiye'den sonra Yunanistan'a da ihanet edince ülkeden kovulacak, oğlu Muammer iç savaşta Yunan çeteciler tarafından öldürülecektir."

Necdet Sevinç
İstiklal Harbi'nde ETNİK İHANET





Asırlardır Anadolu toprakları üzerinde hoşgörüye mazhar olan bu etnik gruplar, Osmanlı İmparatorluğu’nun âdeta can çekişmesinden istifade ederek ve bir takım tarihi tezler öne sürerek Türkiye’nin çeşitli noktalarına hâkim olmak ve ilerleyen süreçte bu noktalarda kendi hâkimiyetlerini kurabilmek için harekete geçtiler. Amaçlarını gerçekleştirebilmeleri, bireysel teşebbüslerden ziyade organize olmuş örgütler temelinde projelerini uygulamalarına bağlıydı.

Nitekim Rumlar tarafından Mavri Mira, Pontus Rum ve Etnik-i Eterya; Yahudiler tarafından Alyans İsrail ve Makabi; Ermeniler tarafından Hınçak, Taşnak cemiyetleri kurularak siyasi ve askerî alanlarda, imparatorluğun içine düştüğü vahim durumdan istifade ederek önemli kazanımlar elde edilmeye çalışılmıştır.

Görünen gerçek o ki Osmanlı ülkesinde yüzyıllardır ticaret, zanaat ve diğer meslek kollarında rahatça hayatlarını kazanan ve dinî hususlarda Osmanlı İmparatorluğu’nun sağladığı muazzam hoşgörü politikasıyla ibadetlerini istedikleri gibi sürdüren azınlıklar; aynı hoşgörüyü Türkler adına Mondros Mütarekesi’nden sonra ortaya çıkan karanlık dönemde göstermeyeceklerdi.

Nitekim 13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul’u fiilen işgal altına almasıyla özellikle Rumların âdeta kaplarından çıktığı görülmüştü. Öyle ki ev ve iş yerlerini Yunan bayraklarıyla donatan Rumlar, İtilaf Devletleri donanmasındaki Yunan baş gemisi Averof adlı zırhlıyı âdeta kutsal bir ziyaretgâh hâline getirmişlerdi. Ayasofya’yı tekrar kilise hâline getirmek için teşebbüslerde bulunmaya başlamışlardı. Anadolu’nun çeşitli coğrafyalarında kurmuş oldukları çetelerle katliam faaliyetlerine girişmişlerdi.

Bu dönemde, Osmanlı Devleti’ne karşı dostça davranmamaya başlayan ve Türkler için belalı bir dönem olan mütareke döneminde “ne koparabilirsek kâr” mantığıyla hareket eden Yahudiler, fırsattan istifade ederek İtilaf Devletleri denetimine giren Filistin topraklarından nasıl bir pay alabiliriz mantığıyla zaman zaman da Rumlarla işbirliği yaparak İtilaf Devletleri nezdinde çeşitli teşebbüslerde bulunmuşlardır.

Yüzyıllar önce II. Bayezid döneminde İspanya’da büyük bir katliamdan kurtarılarak Batı Trakya civarlarına getirilip yerleştirilen Yahudiler yaklaşık dört yüz elli yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu’na teşekkürlerini bu şekilde bildiriyorlardı.

Türkler için mütareke döneminin olumsuz koşullarını kendisi için avantaja çevirmeye çalışan bir diğer azınlık grubunu da Ermeniler teşkil ediyordu. Gerçi Ermenilerin özellikle 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında giriştikleri örgütlenme ve bu örgütlerin desteğiyle gerçekleştirdikleri kanlı eylemlerle istek ve arzularını Yahudi ve Rumlara nazaran çok daha açık bir biçimde belirtmişlerdir.

Özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında Doğu Anadolu, Rus ordusunun arkasına sığınarak gerçekleştirdikleri kanlı faaliyetler mütareke sonrası dönem adına da Ermenilerin emellerine ulaşabilmeleri için gözlerini dahi kırpmadan bilerek, isteyerek ve arzulayarak Türk kanı dökebilecekleri hususunda çok önemli ipuçları sunuyordu. 


Bununla birlikte; Osmanlı İmparatorluğu’nun üzerini kaplayan karanlık tablonun içerisinde yer alan önemli temaları sadece Yahudiler, Ermeniler ve Rumlar gibi azınlıklar oluşturmuyordu.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra Mondros Mütarekesi’nin ülke topraklarına üzerine yaydığı karanlık bulutlar bir taraftan İtilaf Devletlerini ve bu devletlerin desteğini alarak şımaran azınlıkların iştahını kabartırken; kimi devlet adamı, kimi edebiyatçı, kimi bilim adamı olmak üzere bazı Osmanlı ileri gelenlerini çaresizlik içinde büyük devletlerin merhametine müracaat etmeye itiyordu. 

Nitekim İngiliz Muhipleri, Wilson Prensipleri adlarıyla kurulan ve millî varlığa zararlı faaliyetlerde bulunan cemiyetler bizzat Türkler ya da Osmanlı tebaası bireyler tarafından vücuda getirilmişti. Umutlarını yitiren aralarında Sait Molla, Refik Halit Karay, Halide Edip Adıvar, Celal Nuri İleri, Ahmet Emin Yalman, Yunus Nadi Abalıoğlu gibi aydınlar bu cemiyetlerin teşekkülü ve gelişiminde önemli roller oynadılar.

Kimisi daha sonradan yaptıkları yanlışın farkına vararak Ankara Hükümeti lehine faaliyette bulunmakla birlikte azımsanmayacak bir kısmı da Millî Mücadele yılları boyunca Anadolu’da Ankara merkezli gelişen harekete oldukça ağır eleştirilerde bulunarak yaptıkları çeşitli resmî faaliyetler ve matbuat yoluyla bu hareketin önünü kesmeye çalışacaktır.

İşte, Osmanlı topraklarını bir uçtan diğer uca kaplayan karanlık tablonun içinde yer alan diğer önemli temalardan bir kısmını da bizzat Türkler tarafından oluşturulan zararlı cemiyetler oluşturmaktaydı. Kısacası tablo Türkler için can yakıcı bir hâl alırken aynı zamanda zengin bir kompozisyon olarak tarihteki yerini alıyordu.

Keskin kalemi ve tartışılmayacak enerjisiyle 1970’li yılların başından günümüze basın-yayın faaliyetlerinin içerisinde bulunan Necdet Sevinç, akademik alanda faaliyet göstermese bile özellikle Millî Mücadele tarihi alanında kaleme almış olduğu eserleriyle adından söz ettirmiş usta bir kalemdir.


Yrd.Doç.Dr.Yenal Ünal ,2013











Türk çocuklarının, başlarını kartallar gibi gökyüzünün yüce katmanlarında dolaştırarak yaşamaları için kendilerini fedâ eden kahramanların aziz hâtıralarına armağan edilen bu kitap, efsanevî Antep Harbinin yegâne belgesel romanıdır.

Bayrağına düşman eli uzandığı anda, hiç kimsenin uygun görmesine lüzum görmeden şeref ve haysiyetini kurtarmak için silâha sarılan bir şehrin yaşanmış hikâyesidir, bu kitap. Bir kutsal isyanın, bir başkaldıranın, savaşın galiplerine meydan okuyuşun hikâyesidir. 

Fransızlar; topları, tankları ve uçakları ile halk ibadet hâlinde iken camileri vurmuştur! Çarşıları vurmuştur! Hanları, kervansarayları, bedestenleri vurmuştur! Evleri vurmuştur! Yalnız Kozanlı Mahallesinde 2 bin 657 ev obüs mermileri ile çökmüş, kasabadaki 10 bin evden 8 bini harâbe haline gelmiştir! Tespit edilebilinen şehit sayısı 6 bin 317, yaralı sayısı 11 bindir!

Bütün bunlara rağmen ne sitem edilmiştir, ne ah, aksine bir türkü söylenmiştir siperlerde her sabah:
Vurun Antepliler namus günüdür
Vurun Türk uşağı namus günüdür!











"Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asli cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalınmasın."
M. Kemal ATATÜRK