Translate

christians etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
christians etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2024 Cumartesi

Haçlılar ve Yamyamlık, Maara

 


MAARA YAMYAMLARI


“Burası vahşi hayvanların otlağı mıdır, yoksa evim midir, doğduğum yer midir, bilmiyorum!”

Maaralı (Maaratünnuman) adlı bilinmeyen bir şairin bu acı dolu çığlığı yalnızca bir üslup unsuru değildir. Ne yazık ki bu sözleri üzerindeki anlamıyla almak ve onunla beraber “bu 1098 yılının sonunda Suriye’nin bu Maara (Maaratünnuman) kentinde böylesine canavarca neler oldu?” diye sormak zorundayız.

Frenkler gelene kadar, kent halkı sur çemberinin gerisinde güvenlik içinde yaşıyordu. Bağları, zeytinlikleri ve incirlikleri onlara mütevazi bir refah sağlıyordu. Kentin işleri, Halep’teki Rıdvan’a itibari bir şekilde bağlı olan, babacan ve hırsı olmayan yerel eşraf tarafından yürütülmekteydi. Maara’nın iftihar ettiği şey, Arap edebiyatının en büyüklerinden biri olan, 1057’de ölmüş bulunan Ebuulâ el-Maari’nin doğduğu yer olmaktı. Özgür düşünceli biri olan bu kör şair, yasaklara aldırmadan döneminin adetlerine saldırmaya cüret etmişti. Şunu yazmak için cesaret gerekirdi:


Dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır,

Beyni olup dini olmayanlar,

Ve dini olup beyni olmayanlar.


Ölümünden kırk yıl sonra, uzaklardan gelen bir fanatizm, görünüşe göre Maaralı şaire hem dinsizliği, hem de efsanevi kötümserliği konusunda hak verdirtecektir:


Kader bizi cammışız gibi kırıyor,

Ve parçalarımız bir daha hiç birleşmiyor.


Nitekim, kenti bir harabe yığınına çevirecek ve şairin hemcinslerine ilişkin olarak çok sık dile getirdiği küçümseme, burada en gaddar şekilde resmedilmiş olacaktır.

Maara sakinleri, 1098’in ilk ayları süresince, kapılarından üç günlük yürüyüş mesafesinde cereyan eden Antakya çarpışmasını kaygıyla izlemişlerdir. Sonra, Frenkler zafer kazanmalarının ardından birkaç komşu köyü yağmalamaya gelmişler ve Maara bu saldırıların dışında kalmıştır, fakat bazı aileler, Halep, Hıms veya Hama gibi daha güvenli yerlere gitmek üzere kenti terketmeyi tercih etmişlerdir. Kasım sonlarına doğru binlerce Frenk kentin etrafını çevirince, bunların kaygıları haklı çıkmıştır. Kent halkından birkaçı kaçmayı başarmışsa da, çoğu tuzağa yakalanmıştır. Maara’nın bir ordusu yoktur, küçük bir kent milis gücü vardır. Bunlara, askeri deneyimi olmayan birkaç yüz genç insan çabucak katılmıştır. İki hafta süresince korkunç şövalyelere cesaretle direnmişler, hatta kuşatıcıların üzerine surların tepesinden arı dolu kovanlar bile atmışlardır.

İbn el-Esir şöyle anlatacaktır: “Onların bu inadını gören Frenkler, surlarla aynı yükseklikte ahşap bir kule yaptılar. Dehşete kapılan ve morali bozulan bazı Müslümanlar, kentin en yüksek binalarını tahkim ederek kendilerini daha iyi savunacaklarını düşündüler. Böylece surları bıraktılar, ama tuttukları yerleri de adamsız bırakmış oldular. Onları başkaları izledi ve surların bir bölümü daha terkedildi. Kısa bir süre sonra surların tamamı savunacak adamdan yoksun kaldı. Frenkler merdivenlerden tırmandılar ve Müslümanlar onları burçların tepesinde gördüklerinde cesaretlerini kaybettiler”.

11 Aralık akşamı olmuştur. Ortalık çok karanlıktır ve Frenkler şehre girmeye cesaret edememektedirler. Maara’nın önde gelenleri, saldırganların başında bulunan Antakya’nın yeni efendisi Bohémond’la temasa geçerler. Frenklerin önderi, eğer çarpışmayı keser ve bazı binalardan çekilirlerse, halkın hayatına dokunmayacağına söz verir. Onun sözüne umutsuzca güvenen aileler, kentin ev ve mahzenlerinde toplanır ve bütün gece titreyerek beklerler.

Frenkler şafakla gelirler, tam bir kıyım olur. "Üç gün boyunca insanları kılıçtan geçirdiler, yüz binden fazla kişi öldürdüler ve çok esir aldılar." İbn el-Esir’in verdiği rakamlar elbette abartılıdır, çünkü kentin düşmeden önceki nüfusu muhtemelen on binin altındaydı. Fakat dehşet, kurbanların sayısından çok onlara uygulanan muameleden kaynaklanmaktadır.


"Maara’da bizimkiler yetişkin putataparları kazanlarda kaynatıyorlar, çocukları şişe geçiriyorlar ve kızartarak yiyorlardı."


Frenk kronikçi Raoul de Caen’ın bu itirafını Maara yakınlarında oturanlar okuyamayacak, ama gördüklerini ve duyduklarını hayatlarının sonuna kadar hatırlayacaklardır. Çünkü yerel şairler tarafından ve sözel gelenek ile yayılan bu gaddarlıkların anısı, zihinlerde silinmesi zor bir Frenk imgesi yaratacaktır. Bu olaylardan üç yıl önce komşu Şeyzer kentinde doğan yakanüvis Usama İbn Munkid, bu günü şöyle yazacaktır:

"Frenkler hakkında bilgisi olan herkes, onları tıpkı hayvanların güç ve saldırganlık üstünlüğüne sahip oldukları gibi cesaret ve coşkuyla çarpışma üstünlükleri olan, ama bunun dışında bir şeyleri bulunmayan hayvanlar olarak görmüşlerdir."

Frenklerin Suriye’ye geldiklerinde yarattıkları izlenimi iyi özetleyen, iltifatsız bir yargı: Kültür yönünden çok üstün, ama her tür mücadeleciliğini kaybetmiş bir Arap milletinin, kolaylıkla anlaşılabilir kaygı ve küçümseme karışımı. Türkler, Batılıların yamyamlığını asla unutmayacaklardır. Onların destan edebiyatının tümü boyunca, Frenkler hep insan yiyen kişiler olarak tasvir edileceklerdir.

Bu Frenk imgesi haksız mıdır? Batılı istilacılar, kurbanları olan kentin halkını yalnızca hayatta kalabilmek için mi yemişlerdir? Önderleri, ertesi yıl papaya gönderdiği resmi bir mektupta bunu iddia edecektir: "Maara’da orduya korkunç bir kıtlık saldırdı ve onu Müslümanların cesetleriyle beslenme zorunluğuyla karşı karşıya bıraktı."

Fakat bu çabucak söylenmiş bir söze benzemektedir. Çünkü Maara bölgesi halkı, bu uğursuz kış boyunca, açlığın açıklamaya yetmediği davranışlara tanık olmuştur. Nitekim bu insanlar, Tafurlar denilen fanatikleşmiş Frenk çetelerinin kırsal alana yayılarak, Müslüman eti çiğnemek istediklerini bağırarak söylediklerini ve akşamları ateşin etrafında avlarını yemek üzere toplandıklarını görmüşlerdir. Zorunluluğun doğurduğu bir yamyamlık mı? Fanatizmden gelen bir yamyamlık mı? Bütün bunlar gerçekdışı şeylere benzemektedir, ama tanıklıklar, hem tasvir ettikleri olaylar, hem de bu anlatıların üzerine çöken sapık havadan ötürü bunaltıcıdırlar. Maara çarpışmasına bizzat katılmış olan Frenk kronikçisi Albert d’Aix’in bir cümlesi, bu konudaki dehşeti emsalsiz bir şekilde göstermektedir:


"Bizimkiler yalnızca öldürülmüş Türk ve Müslümanları değil, köpekleri de yemekten iğrenmiyorlardı!"


Amin Maalouf

Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri




Maalouf'tan ek:

Frenk ordularının 1098'de Maara'da giriştikleri yamyamlık hareketine ilişkin anlatılar, o döneme ait Frenk kroniklerinde çok sayıda ve birbirleriyle uyumlu bir şekilde yer almaktadır. Bu olaya, Avrupalı tarihçilerin eserlerinde 19.yüzyıla kadar ayrıntılı bir şekilde rastlanmaktadır. Buna karşılık bu anlatılar 20. yüzyılda -uygarlaştırma görevi yüzünden- genelde es geçilmektedir. Grousset, Histoire'nin üç cildinde de bundan söz etmemekte; Runciman ima etmekte yetinmektedir: "açlık kol geziyordu - yamyamlık tek çözüme benziyordu".





THE CANNIBALS OF MA'ARRA

"I know not whether my native land be a grazing ground for wild beasts or yet my home!"

This cry of grief by an anonymous poet of Ma'arra was no mere figure of speech. Sadly, we must take his words literally, and ask with him: what monstrous thing came to pass in the Syrian city of Ma'arra late in that year of 1098?

Until the arrival of the Franj (*Crusaders), the people of Ma'arra lived untroubled lives, shielded by their circular city walls. Their vineyards and their fields of olives and figs afforded them modest prosperity. The city’s affairs were administered by worthy local notables devoid of any great ambition, under the nominal suzerainty of Ridwân of Aleppo. Ma'arra’s main claim to fame was that it was the home town of one of the great figures of Arab literature, Abu’l-Alâ’ al-Ma'arri, who had died in 1057. This blind poet, a free-thinker, had dared to attack the mores of his age, flouting its taboos. Indeed, it required a certain audacity to write lines like these:


The inhabitants of the earth are of two sorts:

Those with brains, but no religion,

And those with religion, but no brains.


Forty years after his death, a fanaticism come from afar descended on this city and seemed to prove this son of Ma'arra right, not only in his irreligion, but also in his legendary pessimism:


Fate smashes us as though we were made of glass,

And never are our shards put together again.


His city was to be reduced to a heap of ruins, and the poet’s oftexpressed mistrust of his compatriots would find its cruellest vindication.

During the first few months of 1098 the inhabitants of Ma'arra uneasily followed the battle of Antioch, which was taking place three days’ march north-west of them. After their victory, the Franj raided several neighbouring villages, and although Ma'arra was spared, several of its families decided to abandon the town for more secure residences in Aleppo, Homs, and Hama. Their fears proved justified when, towards the end of November, thousands of Frankish warriors arrived and surrounded the city. Although some citizens managed to flee despite the siege, most were trapped. Ma'arra had no army, only an urban militia, which several hundred young men lacking any military experience hastily joined. For two weeks they courageously resisted the redoubtable knights, going so far as to hurl packed beehives down on the besiegers from the city walls.

To counter such tenacity, Ibn al-AthÐr wrote, the Franj constructed a wooden turret as high as the ramparts. Some Muslims, fearful and demoralized, felt that a more effective defence was to barricade themselves within the city’s tallest buildings. They therefore abandoned the walls, leaving the positions they had been holding undefended. Others followed their example, and another point of the surrounding wall was abandoned. Soon the entire perimeter of the town was without defenders. The Franj scaled the walls with ladders, and when the Muslims saw them atop the walls, they lost heart.

It was 11 December, a pitch-dark night, and the Franj did not yet dare to penetrate the town. The notables of Ma'arra made contact with Bohemond, the new master of Antioch, who was leading the attackers. The Frankish commander promised to spare the lives of the inhabitants if they would stop fighting and withdraw from certain buildings. Desperately placing their trust in his word, the families gathered in the houses and cellars of the city and waited all night in fear.

The Franj arrived at dawn. It was carnage. "For three days they put people to the sword, killing more than a hundred thousand people and taking many prisoners." Ibn al-Athîr’s figures are obviously fantastic, for the city’s population on the eve of its fall was probably less than ten thousand. But the horror lay less in the number of victims than in the barely imaginable fate that awaited them.

"In Ma'arra our troops boiled pagan adults in cooking-pots; they impaled children on spits and devoured them grilled." 

The inhabitants of towns and villages near Ma'arra would never read this confession by the Frankish chronicler Radulph of Caen, but they would never forget what they had seen and heard. The memory of these atrocities, preserved and transmitted by local poets and oral tradition, shaped an image of the Franj that would not easily fade. The chronicler Usâmah Ibn Munqidh, born in the neighbouring city of Shayzar three years before these events, would one day write:

"All those who were well-informed about the Franj saw them as beasts superior in courage and fighting ardour but in nothing else, just as animals are superior in strength and aggression."

This unkind assessment accurately reflects the impression made by the Franj upon their arrival in Syria: they aroused a mixture of fear and contempt, quite understandable on the part of an Arab nation which, while far superior in culture, had lost all combative spirit. The Turks would never forget the cannibalism of the Occidentals. Throughout their epic literature, the Franj are invariably described as anthropophagi.

Was this view of the Franj unjust? Did the Western invaders devour the inhabitants of the martyred city simply in order to survive? Their commanders said so in an official letter to the pope the following year: 

"A terrible famine racked the army in Ma'arra, and placed it in the cruel necessity of feeding itself upon the bodies of the Saracens."

But the explanation seems unconvincing, for the inhabitants of the Ma'arra region witnessed behaviour during that sinister winter that could not be accounted for by hunger. They saw, for example, fanatical Franj, the Tafurs, roam through the country-side openly proclaiming that they would chew the flesh of the Saracens and gathering around their nocturnal camp-fires to devour their prey. Were they cannibals out of necessity? Or out of fanaticism? It all seems unreal, and yet the evidence is overwhelming, not only in the facts described, but also in the morbid atmosphere it reflects. In this respect, one sentence by the Frankish chronicler Albert of Aix, who took part in the battle of Ma'arra, remains unequalled in its horror: 


"Not only did our troops not shrink from eating dead Turks and Saracens; they also ate dogs!"


Amin Maalouf

The Crusades Through Arab Eyes


* The Frankish chronicles of the epoch contain numerous accounts of the acts of cannibalism committed by the Frankish armies in Ma'arra in 1098, and they all agree. Until the nineteenth century, the facts of these events were included in the works of European historians, for example Michaud’s l’Histoire des croisades, published in 1817–22. (See volume 1, pp. 357 and 577; also Bibliographie des croisades, pp. 48, 76, 183, 248.) In the twentieth century, however, these accounts have generally been concealed—perhaps in the interests of the West’s 'civilizing mission’? Grousset does not even mention them in the three volumes of his History; Runciman is content with a single allusion: "the army was 'suffering from starvation . . . and cannibalism seemed the only solution".


!




Richard a "Lionheart"...really? Not even close!..


Richard was keen to march on Jerusalem as soon as possible. He did not want to deal with the exchange of prisoners and stay here for a long time. He had nearly 3,000 Muslim prisoners. In this case, Salaheddin would release the Christian prisoners anyway. Indeed, Salaheddin released the first group of captives in accordance with the agreement. However, Richard refused to release the Muslim captives, claiming that not all of the nobles whose names were mentioned had been delivered. The negotiations and negotiations after that failed.

Impatient to get to Jerusalem, Richard settled the ransom dispute in his own barbaric way: He dragged the remaining 2,700 men of the Akkâ garrison, together with some 300 wives and children, in chains out of the city on 20 August. He had them mercilessly massacred in front of Salaheddin's army.

While Richard's warriors carried out this butchery with great pleasure, the Muslim soldiers who saw the incident rushed to the aid of their friends, but they could not break through the Crusader ranks and reach them until darkness fell.

Such a brutal killing of prisoners of war was probably a Western-style thank you, since Salaheddin had been merciful enough to send chickens to the king of France, who was sick in the Crusader headquarters during the siege of Akkâ, so that he could be fed and healed. Ironically, the Crusader historian Ambroise also writes in his work that he praised God for this massacre. Naturally, such a brutal atrocity was the end of the peace negotiations between the two sides.


Prof.Dr. Işın Demirkent / Haçlı Seferleri




Haçlılar ve Yamyamlık

 


HAÇLILARIN MÜSLÜMANLARLA KARŞILAŞMASI

Avrupalılar Kıta Hıristiyanlığının doğusundan İslamiyet'le ilk kez Haçlı Seferleri sırasında 1096 yılından başlayarak karşılaştılar. Aslında Latinler (İspanya ve İtalya'dakiler) dışında- Avrupalılar, doğudaki Hıristiyanlığı ve Doğu Roma Imparatorluğu'nu da pek bilmezlerdi. Bu sayede "Hıristiyan Doğu "yu da görecek ve öğreneceklerdi.

Avrupa Hıristiyanlığının merkezi, antolajik ( varlıkbilimsel) olarak, varlığını algılayış şekliyle kendini dünyanın ve evrenin merkezinde görüyordu. Nedeni, her şeyin ve her yerin merkezi olmak istemesindendi. Aynı zamanda bilimsel yetersizlik ile kendi dışındaki dünya ve toplumlar konusunda bilgisizlikten beslenen böyle bir benci görüş doğaldır ki Avrupalıların kendileri dışındaki insanların kendileri gibi olmadıklarını, kendilerinden çok aşağılarda olduklarını sanmalarına yol açmaktaydı.

İşgal ve saldırı orduları, savaşa, işgal edecekleri toprakların halkına düşmanlık duygularıyla gönderilir. Başarının şartı olarak düşünülen bu uygulama Haçlı Seferlerinde en yüksek düzeyde görülmektedir. Bu yüzden Haçlılar olabilecek en olumsuz duygularla yüklenmiş durumdaydılar. Kendilerini üstün, karşılarındakileri ise düşman biliyorlardı. Üstelik düşman, geri, ilkel, aşağılık, kötü, düzeysiz ve zavallıydı !

Avrupalılar Müslümanların varlığını ilk Endülüs'teki uygarlıkları dolayısıyla duymuşlardı. Ancak ters bir şekilde. Şöyle ki; Endülüs'ü görenler karşılaştıkları inanılmaz şeyler yüzünden İslam'a hayranlık duyuyorlardı, ama görmeyenler düşmanca propagandalardan başka bir yoldan bilgilenme olanağına sahip değildiler. Bunda en önemli rolü Kilise oynuyordu ama Frankların gezginci "trubadour"ları belki de daha etkiliydi. "Chanson de la Geste"lerin önemli bir kısmında Müslümanlar için olmadık olumsuz sıfatlar kullanılıyor, kötülemek için ne gerekirse her şey yapılıyordu. İlk Haçlı Seferinin trubadourların harekât alanı içindeki kitlelerden oluştuğunu hatırlarsak bu Haçlıların Müslümanları nasıl tahayyül ettiklerini de tahmin edebiliriz.

Bu önyargılarla yola çıkan Avrupalılar, Selçukluların Malazgirt zaferinden sonra "Türklerin hakimiyetini ve ilerlemesini önlemek" için geldikleri Anadolu'da ve Suriye'de karşılaştıkları ve ilk kez savaşlarda tanıdıkları Türkler, Müslümanlar ve her türden "Doğulular" karşısında sarsıldılar, şaşırdılar ve kendilerini ezik hissettiler. Doğulular, Hıristiyan veya değil ama hepsi, gelişmiş ve ileriydi, Avrupalılar ise birçok bakımdan hem zavallı, hem de gülünçtü, geri ve kötü olduğu sanılan ve varsayılan "Morgenland"ın (güneş o taraftan doğduğu için Almanların "sabah ülkesi" dedikleri Doğu'nun) üstünlüğü çok açıktı. Avrupalıların geriliği ve ilkelliği çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmıştı. Bu yüzden hayranlık ve nefret iç içe yaşandı, Avrupalılar kendilerini kaybettiler.

Daha 1 . Haçlı Seferinde Suriye'deki Maara (Maarretü'l Numan) kentinde 1098'de yüz binlerce kişilik güçlerce kuşatılan savunmasız bu büyük kenti kimseye zarar vermeyecekleri sözüyle teslim aldıklarında, üç gün boyunca yüz binden fazla insanı katlettiler, çok az sayıda esir aldıklarının dışında tek kişiyi sağ bırakmadılar. Ama bunlarla yetinmediler, seferde bulunan kendi tarihçileri, Avrupalıların, Türk ve Müslümanları yediklerini, çocukları şişe geçirip kızartarak, yetişkin büyükleri kazanlarda kaynatıp pişirerek karınlarını doyurduklarını yazdı (Frank kronikçiler Raoul de Caen ve Albert d'Aix) (1);


Türkler yüzüldü, barsakları çıkarıldı,

etlerinden haşlama ve kebap yapıldı.

Doyasıya yediler, amma ekmeksiz olarak.


Bu dizeler, 1.Haçlı Seferine katılan bir şairin elinden çıkmadır.


"Tafurlar" denilen fanatikleşmiş Frank çeteleri "Müslüman eti çiğnemek istediklerini" bağırırlar, "akşamları ateşin etrafında avlarını yemek üzere" toplanırlardı.

"Bohemond birkaç Türk getirilmesini emretti. Bunları hemen öldürttü. Büyük bir ateş yaktırıp ve cesetleri şişlere geçirtip pişirttikten sonra . . . kurulacak sofralara getirilmelerini emretti. Bunun ne demek olduğu kendisine sorulunca; 'bugün toplanan mecliste kumandanların aldığı bir karara göre . . . bulunacak bütün Türklerin . . . böylece pişirilip prenslere ve orduya ikram edileceklerinin herkesce bilinmesi içindir' yanıtını verdi."

Bu tanıklık, Suriye'deki Sur kentinin Katolik metropoliti Guillaume tarafından yapılmıştı.(2)


Alp Hamuroğlu

Hıristiyanlık, İslamlık ve Avrupa. Doğu'dan Batı'ya Uygarlık Kapıları (Endülüs, Sicilya, Haçlı Seferleri)

(1) Richard le Pelerin, Chanson d'Antioche, 5.58; akt. Erer, 5.49.

(2) Raşid Erer, Türklere Karşı Haçlı Seferleri.

* Maalouf, yamyamlıkla ilgili anlatıların "20. yüzyılda -uygarlaştırma görevi yüzünden- es geçildiğini" belirtmekte... Anlaşılan "yamyamlık", uygar Batı'ya ve "uygar Batı'nın tarihi"ne hiç uygun düşmemekte, yakışmamakta, daha doğrusu bundan utanılmakta, bu yüzden de bunun sözü edilmemeye çalışılmaktadır.

***


When they captured Maara (Maarret al Numan) in Syria during the First Crusade in 1098, this large, defenseless city besieged by forces of hundreds of thousands, with the promise that they would not harm anyone, they slaughtered more than a hundred thousand people for three days, leaving no one alive except a very few captives. But they did not stop there; their own historians, who were on the expedition, wrote that the Europeans ate the Turks and Muslims, skewering and roasting the children and boiling and cooking the adults in cauldrons (Frankish chroniclers Raoul de Caen and Albert d'Aix) (1);


Turks were flayed and disemboweled,

and kebabs were made from their meat.

They ate their fill, but without bread.


These lines were written by a poet Crusade by a poet who participated in the First Crusade.

Fanaticized Frankish gangs called “Tafurs” shouted that they wanted to “chew Muslim flesh” and gathered “in the evening around the fire to eat their prey”.

“Bohemond ordered some Turks to be brought in. He had them killed immediately. After lighting a big fire and having the corpses skewered and cooked . . . he ordered them to be brought to the tables to be set. When he was asked what this meant, he replied: 'According to a decision taken by the commanders in the assembly that met today . . . that all the Turks to be found . . . will be cooked in this way and served to the princes and the army'.”  This testimony was given by Guillaume, the Catholic metropolitan of Tyre in Syria.


Alp Hamuroglu

Christianity, Islam and Europe. Gates of Civilization from East to West (Andalusia, Sicily, Crusades)




27 Ekim 2016 Perşembe

KIPÇAK-ERMENİ YAZILI KAYNAKLARINA GÖRE TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ





"Özellikle Kıpçakların damgaları artı şeklinde, artı işaretinin uç kısımları üç tane yonca şeklinde motif oluşturuyor, ve nerede bunları görsek Kıpçak motifleri diyoruz. Bu motifleri hıristiyanlıktan öncede görüyoruz. Ermeniler bu yapıların kendilerine ait olduğunu söylüyor, o zaman kendilerine bir sorsunlar bakalım bu Ermeniler kim? Bizim ırkımız, milletimiz kim, Haylarla, Huylarla bir ilgileri var mı? Yoksa bunlar o mezhebe girmiş Türk Boyları mı? . Halı kilim motiflerimize sahip çıkıyorlar, tamam ama siz kimdiniz geçmişte? Bunu irdelerseniz Kıpçaklara dayandığını göreceksiniz. Gürcü mezhebinde de bol miktarda Kıpçak Boyları var. Gagavuzlar da dinleri hıristiyan, ama aynı Türk boylarından gelme. Yapımız aynı, milletimiz aynı, dinimiz ayrı..."
Prof.Dr.Tahsin Parlak


Hıristiyan Kıpçak Türkleri , 19.yy sonları
Şirvan/Azerbaycan.






Özet:

Türk-Ermeni münasebetlerinin tarihi tahlili gösterir ki tarihen bir-biri ile komşu olan, kendi aralarında yüz yıllarla ilişkiler kuran, birçok bölgelerde birlikte yaşayan şu halkları birleştiren çok uygunluklar, medenî, sosyal, ekonomik ve hatta etnik yakınlık mevcut olmuştur. Ermeni etnosunun, kültür ve sanatının formalaşmasında Türkler yakından iştirak etmişler. Tarihi gerçekler gösterir ki Macaristan’da, Kırım’da, Polonya ve diğer Avrupa ülkelerinde onlar ortak dil, medeniyet ve yazıya sahip olmuşlar. Eski çağlarda siyasî karmaşalar sonucu iki tarafl ı çatışmalarla münasebet bozukluklarına yol verseler de az bir zaman içinde barışa nail olmuş ve sonra yeniden birlikte yaşayışlarını devam ettirmişler. Ermenilerin Türklerle alâka bağları o kadar güçlü olmuştur ki kilise dualarını bile Türkçeye çevirmişler. 1618 yılında Lvov şehrinde ‘Alkış bitiği’ adlı duanın Ermeni alfabesi ile Türk dilinde yazıya alınması da Ermenilerin Türk dilini kendilerine ‘hayat dili’ olarak kabul ettiklerini gösterir. XVI yüzyılda Ermeni nüfusunun mahkemelerinde Türk dilinin kullanılması çok büyük abideleri yadigâr koymuştur. Tüm bunlar Ermenilerin Türklere yakından bağlı olduğunu göstermektedir.

Azerbaycan ve Ermenistan dışında başka devletlerde yaşayan Ermeni ve Türklerin (Azerilerin) bir-biri ile normal işbirliği kurmaları, düşmanlık etmediklerine ait çok gerçekler vardır. Bu da problemin çözüm yollarını kolaylaştıran faktörlerden en önemlisidir. Sempozyuma sunulan tebliğde Ermeni-Kıpçak dil problemi öne çekilir. Bir zamanlar Hıristiyanlığı kabul etmiş Polonya’da yaşayan ahalinin Ermeni yazısı ile kayda alınmış mahkeme senetlerinde inanç, yazı ve sosyal problemler tahlil edilir. Ermeni yazılarından istifade etmekle tarihi abide yaratan Kıpçakların tarihi taleyinden söz açılır.




Giriş:

Türk-Ermeni münasebetlerinin tahlili gösteriyor ki, tarihen birbiri ile komşu olan kendi aralarında yüz yıllarca ilişkiler kuran, birçok bölgelerde birlikte yaşayan bu halkları birleştiren çok yönlü uygunluklar, medeni, dini, sosyal, ekonomik ve hatta etnik yakınlık mevcut olmuştur. Ermeni etnosunun, kültür ve sanatının şekillenmesine Türkler yakından iştirak etmişlerdir. Tarihi gerçekler gösteriyor ki, Ukrayna’da, Macaristan’da, Romanya’da, Kırım’da, Polonya və diğer Avrupa ülkelerinde onlar ortak dil, medeniyet, hatta din ve yazıya sahip olmuşlar. Eski çağlarda siyasi karışıklıklar sonucu iki-taraflı çatışmalarla münasebetlerin bozulmasına yol açsa da, az bir zaman içinde barışmaya nail olmuş ve sonra yeniden birlikte yaşayışlarını devam ettirmişler. Ermenilerin Türklerle alaka bağları o kadar kuvvetli olmuştur ki, Avrupa ülkelerinde de kilise dualarını bile, Türkçe’ye çevirmişlerdir. 1618 yılında Lvov şehrinde «Alkış bitiği» adlı duanın Ermeni alfabesi ile Türk dilinde yazıya alınması da Türklerin Ermeni-Gregorian dinini yahut Ermenilerin Türk dilini kendilerine «hayat dili» olarak kabul ettiklerini gösterir. XVI yüzyılda Ermeni nüfusunun mahkemelerinde Türk dilinin kullanılması çok büyük abideleri yadigar bırakmıştır. Bütün bunlar Ermenilerin Türklere yakından bağlı olduğunu göstermektedir.


Bir zamanlar Polonya’da yaşayan, Hıristiyanlığı kabul etmiş ahalinin Ermeni yazısı ilə kayda alınmış mahkeme kayıtlarında ve belgelerinde inanç, yazı ve sosyal alakalar çok ilginç ilmi sonuçlara sebep olmuştur. Ermeni yazılarından istifade etmekle tarihi abide yaratan Kıpçakların ve başka Türk kavimlerinin tarihi kaderini öğrenmek bakımından bu yazılı ve mimari abidelerinin yeni düşünce ile tahlili çok gerekli ve önemlidir.



1. Türk-Ermeni İlişkilerine Dair Tarihi Kaynaklar

Son yüz yılda Avrasya, o cümleden, Kafkas halklarının tarihinin öğrenilmesi yönünde büyük çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Tarihin eski çağlarına ait arkeolojik buluntuların, kaya ve taş yazılarının, mitoloji ve folklorun mukayeseli araştırılması ile halkların en eski inançları, büyük göçler zamanı etnosların hareketi ve birbirine karışıp kaynaşması ile ilgili çok yönlü uygun bilgiler ortaya çıkarılmaktadır. Halkların büyük göçleri zamanı insanlar hangi prensiple hareket etmişler, nereden nereye gitmişler ve kendileri ile birlikte neleri aktarmışlar? Bu problemlerin öğrenilmesi birçok tarihi ve linguistik, aynı zamanda etno-coğrafî meseleleri aydınlatmak bakımından özel önem taşımaktadır. Tarihin yeni sahifeleri açıldıkça Türk halklarının da dünyadaki çok eski izleri ve yarattıkları medeniyet hakkında bilgilerimiz daha da genişlemektedir.


Dünya tarihinin en eski çağlardaki medeniyetlerinin şekillenmesinde, Küçük Asya’da medeniyetin oluşturulmasında ve gelişmesinde başka halklarla yakınlaşması, eski Türklerin (Kimmer ve İskitlerin) de büyük katkıları olduğunu yeni araştırmalar ispatlamış ve yeni araştırmalar bunları daha derin tahlil etmektedir. Sümerler zamanından önceki medeniyetlerin temelinde eski Türk izlerinin olmasını hem maddi, mitolojik detaylarda, hem de dini inançlar sisteminde görmek mümkündür. Eski Sümerlerin, Kimmerlerin, İskitlerin (Sakaların) Küçük Asya’ya akınları, buradaki devlet ve siyasi kuruluşlara çok ciddi tesir göstermeleri, getirdikleri ve buradan başka yerlere aktardıkları medeni servetler de az değildir. Sümerlerden, Hititlerden sonraki Manna, Midya, Asurya, Urartu gibi tanınmış siyasi devlet kurumlarında hususi tesir gücüne malik kavimler içerisinde Türk halklarının mevcut olması ve onların diğer kavimlerle harbi, siyasi, medeni ve iktisadi alakalar kurması sonraki dönemlerde de dünya tarihinde mühim rol oynamıştır.


Bu karşılıklı alakaların temelinde Türk soyları ile Ermeni (Hay) etnosunun da adı ortaya çıkmaktadır. Siyasi kuruluşlar, dini ve ideolojik sistemler değiştikçe bu halkların tarihi ilişkileri de ayrı ayrı zamanlarda çeşitli şekillerde kendisini göstermiştir. Son dönemlerde eski Türklerin yayıldığı Avrupa ülkelerinde yerli ahali ile beraber aynı medeniyet ve inanca sahip oldukları, aynı ve benzer sosyal çevrede karşılıklı alakada yaşadıkları, çok şeyleri paylaştıkları hakkında da birçok gerçekler ortaya çıkarılmıştır. Onlardan biri de Polonya, Romanya, Ukrayna, Moldova, Macaristan ve Rusya arazilerinde yaşayan Kıpçak-Ermeni tarihi belgeleridir. Osmanlı İmparatorluğu dışındaki ülkelerde yaşayan, Türk diyalektlerinde konuşan, muhtelif inançlara sahip olan ahalinin hayatını aksettiren bu materyaller artık 150 yıla yakın bir vakittir ki, öğrenilmektedir. Bu saha edebiyatının ilk araştırmacıları A.E. Krımski’nin ve onun öğrencisi T. İ. Krunin olmuşlardır.


Bu dilde yazılan belgelerin bir kısmı Polovets (Kuman-Kıpçak) dilinde XVI yüzyılın belgeleri adlı kitapta 1967-cı yılda T. İ. Krunin tarafından hazırlanarak E.V.Sevortyan’ın redaktörlüğü ve U.R. Daşkeviç’in giriş makalesi ile Moskova’da basılmıştır. Kitabın girişinde, redaktörden verilen yazıda (2.12–56) Kıpçak Ermeni yazıları gibi tarihte kalan yazılı abideler hakkında malumatlar verilmiştir. Bu önsözde ve diğer makalelerde XVI. yüzyılın 50-60’ıncı yıllarında Komenetsk-Podolsk’daki Ermeni kolonisi hakkında geniş bilgi verilir. Ermeni-Polovets (Kuman-Kıpçak), yahut Ermeni-Kıpçak, Kuman-Polovets gibi adlarla tanınan bu halkın tarihine dair açıklamalar verilir.



2. Kıpçak-Ermeni Yazılı Abideleri ve Onların Öğrenilmesi

Tarihi araştırmalarda Ermeni-Kıpçak dili yahut Polovets dilinde belgeler, Polonya Ermenilerinin mahkeme belgeleri, Ermeni kolonisinin ahalisi ve belgeleri, Polonya Emenilerinin meşguliyeti və başka adlarla tarihe takdim olunan malumatlarda bu ahali hakkında yazılı bilgilerin araştırmacıları onların burada yerleşme tarihini XII-XIII. yüzyıllara ait ifade ederler. Ayrı ayrı ülkelerin arşivlerinde, kütüphanelerinde, müzelerinde yalnız 1524-1669’uncu yılları ihata eden on binlerce sayfa materyal vardır. (1.1-6). Bu materyaller daha çok bir zamanlar Polonya krallığına dâhil olan, sonraları Ukrayna, Polonya, Belarus, Macaristan, Romanya arazilerine ait sayılan yaşayış yerleri ile bağlantılıdır. Aynı ahali toplum halinde Kamanetsk-Podolsk, Lvov, Lutsk, Mogilev-Podolsk, Sutsin, Seret, Zamust, Yaş, Akkerman ve başka şehirlerde yaşamışlardır. Hangi zamanlarda hristiyanlığı kabul ettikleri kesinlikle netleştirilememiştir. Lakin ahalinin esas kısmının Hıristiyanlığın Ermeni-Greorian koluna mensup oldukları bellidir. Ahalinin buraya Kırım’dan, Kuzey Kafkasya’dan ve Azerbaycan’dan ve Doğu Anadolu’dan muhtelif zamanlarda göç etmeleri ihtimal dahilinde kabul edilmektedir. (12.15). Ermeni-Gregorian Hıristiyanlığına mensup olan Kıpçaklar’ın şimdiki Ermenistan’ın Artik, Tumanyan, Kafan, Taşir bölgelerinde, Azerbaycan’ın ise Kazah, Gedebey, Kelbecer, Kafan ve Karabağ bölgelerinde kiliselerinin olduğu bildirilir. Günümüzde Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’ın bazı bölgelerinde Hıristiyanlaşmış Kıpçakların yaşamaları hakkında bilgiler XII. yüzyıllara ait kabul edilir. Ermenistan’ın Şirak vilayetinin Artik bölgesinde Aric adlı XII-XIII. yüzyıllara ait manastır şimdi de mevcuttur. Bu manastır «Kıpçak manastırı» yahut Ermeni kaynaklarında Kıpçahavenk olarak adlandırılmaktadır. Aynı resim A. Berjenin (8), V. M. Arutunyan ve S. A. Safaryanın (9), Alekberli’nin kitaplarında da gösterilmiştir (10.109-112; 11.114-115).


Kırgız araştırmacı Elteber’in bildirdiğine göre, Ermeni-Kıpçak dilinde toplanmış 112 tarihi abide mevcuttur (1). Onlar: Komenetsk-Podolsk şehri Ermeni voytunun 1572-1663’lı yılları ihata eden 28 mahkeme belgelerinden, Lvov Ermeni dini mahkemesinin anlaşmaları, doğum kayıtları ve belgelerinden, Tsesor ameliyatı ve 1620-1621’lü yıllar Hotin Savaşı’nın tasvirine ait olan Komenets kronikasından, Venedik kronikası, Polonya kronikası, Polonya kralı Sigismund’un 1519’da ilâve ve izahlarla birlikte tasdiklediği Mhitar Goşun kanunnamesinden, 5 adet Ermeni-Kıpçak sözlüğü ve izahlı lügatlarından Andrey Toroseviç’in Felsefe Taşlarının Sırları (1626) eserinden, Psaltr’ın 2 versiyonda 5 listeden ibaret tercümesinden, Ermeni-Hıristiyan kilisesi dualarının bir nice tercümesinden ve 1618’de Lvov şehrinde matbaa usulü ile basılmış Alkış bitiği adlı dua metinlerinden, 3 dini kitaptan, çok sayıda takvim ve şahsi belgelerden ibarettir. Viyana şehrinden olan Prof. Fridrih fon Krelits-Grayfenhorst’un Ermeni-Kıpçak dil ilişkilerine ait araştırmaları ve Kıpçak diline tercüme edilmiş dini metinler Viyana şehrindeki milli kütüphanede korunmaktadır. Türkiyeli bilim adamı, araştırmacı Dr. Erdoğan Altınkaynak ve onun tertip ettiği 23 kişilik heyet şimdiye kadar açıklanmış metinlerin Latin yazısı ile Türkiye Türkçesi’ne çevirmekle meşgul olmuşlardır. E.Altınkaynak kaynaklar esasında metinlerin neşri üzerinde çalışmalarını devam ettirmektedir. Onun neşrettirdiği kitapta şimdiye kadar elde edilmiş eserlerin listesi verilmiştir (12.16–17).



3. Polovets-Kıpçak Dilinde Belgeler, Onların Dili Hakkında

Komenetsk-Podolsk’da yaşamış Ermeni topluluğunun mahkeme belgeleri tarih ve dilcilik bakımından nisbeten geniş öğrenilmiş metinlerdendir. Polovets-Kıpçak dilinde XVI. yüzyılın belgeleri (2), (Komenetsk-Podolsk Ermeni topluluğunun mahkeme anlaşmaları) adlı kitap geniş izahlar, önsöz ve bilimsel girişle 1967’de Moskova’nın Nauka neşriyatında basılmıştır. Bu kitapta Ermeni topluluğu gibi sunulan halkın tarihi-etnik ve dini mensubiyeti, meşguliyeti hakkında bilgiler verilmiştir. Kitabın redaktörü, meşhur Türkolog E. V. Sevortyan «Redaktörden» adlı geniş içeriği olan makalesinde metni Ermeni alfabesi ile kaleme alınmış eski «Kıpçak metni» olarak adlandırır. (s.12). Türkoloğun tasvirinde bu dil Polonya Ermenilerinin Kıpçak dili (2.12), XVI yüzyıl Polonya Ermenilerinin eski Kıpçak dili (2.13) gibi sunulmaktadır. Onun yazdığına göre, Polonya Ermenileri’nin eski Kıpçak nüfusunun abidelerinin sırf Ermeni bilimcilik bakımından öğrenilmesi için çaba gösterilmiştir. G. Alişan’ın 1896’da Venedik’te bastırdığı (2) «1560’tan 1652’a kadar Komenetsk-Podolsk hadiselerinin kronikası» adını verdiği kitabında 1611–1624 yılları ihata eden devrin tamamen eski Kıpçak dilinde yazıldığı gösterilir. Orada kaydolunduğu gibi bu kitap Fransız bilim adamı J. Den’inin hazırladığından geniştir ve türkologlar tarafından öğrenilmemiştir. 


Bu metinlerin öğrenilmesi zamanı belgelerin dili hakkında Kuman dili, Tatar dili, Ermeni-Tatar dili, Kıpçak-Kuman dili ifadeleri kullanılır. Avrupa Türkleri, onların dili, dini inançları hakkında en geniş bilgileri genelleştiren, Polovets dili materyallerinin tahliline ve bu metinlerin neşrinin hazırlanmasına ömrünün 30 yıldan fazlasını sarf eden bilim adamı T. İ. Krunin olmuştur. T. Krunin Polovetslerin tarihi ve dili hakkında kendine kadarki bilgileri etraflıca öğrenmiştir. Onun fi krine göre, Polovets-Kıpçak, Kuman, Polovets, Peçenek ve başka adlarla tanınan ahali Kiev Rus devleti döneminden tanınan halklara ayrı ayrı zamanda verilen adlardır ve aslında onlar o zamanki Türklerdir. (2.100–101). T. İ. Krunin öyle kanaata gelmiştir ki, bu ahali Göktürkler Devleti zamanından itibaren Rus düzlüklerine yayılmıştır ve aynı Türk tayfalarının taş kabirleri olan balballar (komenniye babı) vaktiyle V. V. Radlof’un da dikkatini çekmiştir. T. Krunin 1303’de İtalyan ve Alman misyonerleri tarafi ndan hazırlanmış (2. 106) Kodeks Kumanikus Latin-Fars-Kuman (Polovets) lügatine, onu tetkik eden A. Kunik, V. Rubruk, V. V. Radlov, A. E. Krimski, A. N. Samoyloviç ve başkalarına dayanarak (2) Kuzey-Kafkasya-Kumuk, Karaçay, Balkar (Malkar), Kırım-Tatar, Mişer-Tatar dillerinin yayılma sebeplerini tahlil etmiştir. Bu fikirlere göre, aynı ahali daha çok muharebeler, ticari ilişkiler sebebiyle bu arazilere yerleşmişlerdir. T. Krunin kaydeder ki, Fransız bilim adamı J.Deni 1921’de Paris Milli kütüphanesindeki Ermeni yazılı Polovets belgelerini tahlil ederek sonuca varmıştır ki, bu dil leksikolojik bakımdan yalnız kodekse (cc) değil, hem de Karaimlerin, Kumukların diline yakındır ve Osmanlı Devleti Türkçesi’nin tesirinden uzaktır ve daha çok Uygur tesirine maruz kalmıştır. J. Deni Arap kaynaklarını da dikkatle araştırarak çok sonraları, yani 1957’de bu karara varmıştır ki, kullanılan «Kıpçak» terimi coğrafi anlam taşımıştır. Böylelikle, J. Deni Kuman (Polovets) dilinin 3 grubunu genelleştirmiştir:

1) Codeks Cumanikus dili,
2) Türk-Ermeni metinlerinin dili,
3) Yahudi, Kuman ve Karaim metinlerinin dili.


Böylelikle, bu karara gelinir ki, belgelerin sahibi olan ahali Osmanlı Devleti zamanından evvel bu arazilere göçmüş ve Müslüman dini tesirinden uzakta kalmışlardır. Hatta inzibati terimler Arap ve Fars tesirine uğramamıştır, daha çok Slavyan ve Polonya karakterlidir. (2) T. Krunin linguistik tahlillerle böyle kanaate gelir ki, Ermeni-Kıpçak metinlerinde eski Oğuz dili özellikleri çoğunluk teşkil eder. Metinlerle belirginlik gösterir ki, burada Oğuz ve Kıpçak konuşma üslubuna sınır koymak mümkün değildir. Bazı özellikler Azerbaycan dili konuşma üslubuna daha yakındır. Bu da tabii görünür, ona göre ki, Azerbaycan’da Oğuz ve Kıpçak tayfaları kadimden bu yana kaynaşıp karışmışlar ve Kıpçak dil unsurları yalnız bazı bölgelerde şive,lehçe şeklinde kalmıştır. Bu meselelerde Azerbaycan bilim adamı Azizhan Tanrıverdiyev’in araştırmaları da dikkat çekmektedir. Onun XVI. asır Kıpçak (Polovets) dilinin grammeri adlı 2000 yılında Baki’de neşredilmiş kitabında metinler dilcilik bakımından tahlil edilmiştir. 


O şöyle yazmaktadır: Öyle metinler vardır ki, onlar başka bir halkın tarihi ile alaklalı olsa da, Türk dilinde yazılmıştır. Bu manada XVI. asırda Ukrayna’nın Komonetsk-Podolsk şehrinde topluluk olarak yerleşen Ermenilerin mahkeme belgelerinin Ermeni yazısı ile Kıpçak (Polovets) dilinde yazılması Türk dillerinin, o cümleden Azerbaycan dilinin tarihinin öğrenilmesi bakımından gerekli bir kaynaktır. Birincisi ona göre ki, bütün belgeler Türk (Kıpçak) dilinde yazılmıştı. İkincisi, resmi üslupla bağlı olan ilk nümunelerdendir. Üçüncüsü, bütün belgelerde Türk dillerinin leksikoloji, morfoloji ve sentaks ile bağlı bir sıra dikkat çekici özellikler özenle korunmuştur (7,3)Araştırmacı-bilim adamı yazmaktadır ki, «metinler Ermeni yazısı ile yazıldığından Ermeni dilinin bazı fonetik özelliklerini özünde aksettirse de, Ermeni dilinin leksikoloji, morfoloji və sintaktik özellikleri ile demek oluyor ki, alakası yoktur» (7,5). Bu kanaatler da gösteriyor ki, hakkında söz edilen kaynaklar türkoloji esaslıdır, onu ortaya çıkaran ahalinin yazısı ve dini inancı «Ermeni» olarak adlandırılsa da, halk olarak Türktürler.




4. Dil, Dini İnanç və Yazı Meseleleri

Şimdiye kadar yapılmış olan araştırmalarda ve basılmış kitaplarda ahali hakkında Ermeni-Polovets, Ermeni kolonisi ahalisi, Polonya Ermenileri gibi adlardan istifade edilmiştir. Bizans kaynaklarında Kumanların bir kısmının Hıristiyanlığı kabul ettikleri söylenir. Özellikle Hazarlar zamanında ahalinin bazı arazilerde Hıristiyan ve Musevîlik dinlerini kabul ettikleri gösterilir. XI yüzyılda Avrupa ve Doğu ülkeleri arasındaki ticaret yollarının tamamen Polovetslerin elinde olmasını Rus tarihi kaynakları da kabul etmektedir. Bu bakımdan Polovetslerin Türk dilini geniş arazilere yayması tabii görünür. Plano Karpini Moğolların Tarihi (3) kitabında XIII. yüzyılda Kumanların güneyinde Musevîlik dinine mensup olan halklardan söz etmiştir. Kumanlar’ın (Polovetslerin) Ermenilerle medeni-kültürel temasını aşağıdaki tarihî gerçeklerle alakalandırırlar:


1. Kafkas halkları ile çok öncelerden iktisadi-ticari alakaları olan Polovetslerin bir kısmı Vladimir Monomah’la savaşta yenilerek Gürcistan’a akın etmişler. O zaman Gürcü çarı David’in ordusunda 40 bin Polovets iştirak etmiştir.

2. Ermenilerin Polovetslerle alakası daha kadimdir. Bu, milattan sonraki II yüzyılın sonunda Ermeni çarı Hüsrev’in Hazarlara ve basillərə karşı şimdiki Dağıstan topraklarına yürüyüşü ile bağlantılıdır (4.89)

3. XI yüzyılda Bagratlıların Ani’yi ele geçirmesi (1045), sonra Selçukluların (1064) gelişi Ermenilerin Balkanlar’a ve Kuzey Kafkasya’ya, Hazar ve Karadeniz sahillerine gelmesi tarihte Ermenilerin Kıpçaklara bağımlı kalmaları durumuna düşmelerine neden olmuştur.

4. XI yüzyılda Moğolların hücumları zamanında Ermeniler Komenetsk- Podolsk, Lvov ve Lutsk arazisine gelmişlerdir.(2.102)

5. 1475’te Kırım Türkler tarafından işgal edildiğinde Kıpçaklar din kardeşleri Ermenilerle birlikte Podolsk ve Galiçya’ya göç etmişlerdir (2.103)

6. A.E.Krımski’nin fi krine göre, Podolya ve Galiçya’da Ermeni kolonisinin ortaya çıkması XIV yüzyılda Altın Orda zamanına aittir, çünkü Litvanya’da Karaimler kolonisinin ortaya çıkması da bununla bağlantılıdır (2.103)


Bütün bu sebepleri araştıran T. İ. Krunin şu neticeye gelmiştir ki, bu arazilere gelen «Ermeniler uzun zaman Kıpçaklarla münasebette oldukları için onların dilini benimsemişler ve Kıpçakların mevcut olmadıkları XVII. yüzyılda da yazılarını bu dilde yazmışlar.(2.103) Eğer bu fi kir esas kabul edilirse, sual meydana çıkıyor ki, o zaman Ermeniler niçin daha çok temasta oldukları ve yaşadıkları Hıristiyan Polonyalıların değil de, Kıpçakların dilinin tesiri altına düşmüş, yahut bu dilde konuşmuşlardır? Demek ki, özellikle Kıpçakların, yani Avrupa Türklerinin «Ermeni» olarak adlandırılmasının ve Türkçe konuşmalarının sebebi tam olarak ortaya çıkarılamamıştır. A. Darkevets’e göre, Ukrayna’da yaşamış Ermenilerin Türkçe konuşanları XI. yüzyılın ortalarında Hıristiyanlığı kabul edip yabancı isimler alan Kıpçak halkıdır (12.10). Onların bir kısmı XI. yüzyılda Bizans İmparatorluğu vatandaşı olmakla Hıristiyanlığı kabul etmiş ve Yunan isimleri almışlardır.


Bu sahanın araştırmacılarından olan E. V. Sevortyan da Kıpçak abidelerinin ilk çağlarda yalnız Ermenişinaslığa ait edildiğini doğru saymıyor. Lakin bu meşhur türkoloğun da metinler doğrultusunda «Ermeni-Kıpçak konuşma dili»gibi ifadeler kullanmasını doğru hesap etmek olmaz, bunun yerine, bilim adamı kendi materyallerini Türkolojik bakımdan tahlil etmiştir. Burada bir şeyi de hatırlamak lazımdır ki, Ermeni ahalisinin eski Türklerle alakasından söz açarken milattan önce VII yüzyılda İskitlerin-eski Oğuzların- Urartu ve Asurya’ya hücumları ve bu bölgelerde devlet kurmaları zamanından başlamak gerekir. Lakin bu gerçekleri Kıpçak-Ermeni ilişkilerine ait kılmak mümkün değil. Hatta bu meseleyi Ermeni çarı Hüsrev’in II. yüzyılda Kafkasya’ya sefere çıkması ile de alakalandırmak olmaz. Ona göredir ki, o zamanlar Ermeniler Hıristiyanlığı kabul etmemişlerdi ve Ermeni yazısıyla alfabe henüz mevcut değildi. Bize göre, Kıpçakların Ermeni dini ve yazısını benimsemesini Hıristiyanlığın Kafkasya’da yayılması ve kiliselerde Ermeni yazılarının öğrenilmesi devri ile alakalandırmak daha uygun olabilir. Arapların geliş zamanı, Babek ayaklanması ve Arap-Hazar muharebesi devrinde de Azerbaycan ve şimdiki Ermenistan arazilerindeki ahalinin bir kısmının göç etmesi gerçeğini de dikkatten uzakta tutmamak gerekir. Türkiyeli bilim adamı Y.Kalafat elde bulunan materyalleri tahlil ederek göstermektedir ki, Gregorian Türklerinin çoğunluğu Oğuz soyludur (13.29-30).


Eğer Kıpçak yahut Oğuz dilli Ermeniler Kırım’dan ve Kuzey Kafkasya’dan göç etmişlerse, onda Gregorianlığı ve Ermeni yazısını nasıl kendileri ile birlikte götürmüşlerdir? Eğer bunların dili Avrupa’da Türkleşmişse, dinleri ve yazıları neden değişmemiştir? Avrupa «Ermenilerine» onların diline göre, yazı tarzına esasen, yoksa Gregorian mezhebine göre «Ermeni» denilmiştir? Şimdiye dek kimi ulaştırılmış araştırmalarda bu sorulara cevap verilmemiştir.


Bu sahanın bütün araştırmacıları da itiraf etmektedirler ki, hakkında bahsedilen bütün materyaller Türkoloji’nin sahasıdır, yalnız grafik yazı bakımdan Ermenişinaslığa ait kabul edilir. Böyle olduğunda yazı biçimine göre halka ad vermek doğru sayılmaz. Böyle olsa, Latin yazısı kullanan halklara etnik mensubiyetinden bağlı olmayarak Latin, Arap yazısı kullananların hepsine Arap denirdi. Demek ki, yalnız kullandıkları yazı biçimine göre bu ahali «Ermeni» adlandırılmamıştır. Bu ahalinin dini inanca göre, yani kiliselerinin Gregorian mensubiyetine göre idare olunmasına, ad ve soyadlarının kilise tarafından verilmesi ve kayda alınmasının Gregorian kaidelerine uygun icra edilmesine göre «Ermeni» adlandırıldığı kanaatini doğru saymak olur. Tarihi gerçekler onu da gösterir ki, şimdiki Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan arazilerinde Hıristiyanlığın bir nice akımı inkişaf etmiş ve yerli ahali etnik mensubiyetinden bağlı olmayarak onu kabul etmiştir. 


Yani, Azerbaycanlıların bir kısmı, hususen Albanların kiliseleri Gregorianlardan farklı olmuştur. Kiliselerin kuruluşu ve yazıları da yalnız Ermeni dilinde olmamıştır. Ermeni karakterli kilise yazılarının çoğu Ermeni dilinde olmadığına göre XIX. yüzyıldan başlayarak bu arazilerde kilise yazıları sökülerek Ermenileştirilmeye başlamıştır. Bunu Gürcü bilim adamı A.Çavçavadze 1903’te Tiflis’te bastırdığı «Ermeni bilginleri ve gözyaşı akıtan taşlar» (6) kitabında yazmış ve bunu kabul edilemez bir durum olarak değerlendirmiştir. Kafkasya’daki Türklerin Gregoryanlığı kabul etmesi ve bin yıldan fazla bir devirde Ermeni yazısını kullandığı da kesinlikle bellidir. Bunu Şirak vilâyetinin Artik bölgesindeki Arec köyündeki Kıpçak kilisesinin, Kıpçahavenk manastırının şimdiye dek kalması gerçeği de kanıtlamaktadır.


Ermeni yazısından Ermenilerden başka halkların istifade etmesini, yazıyı Ermeni diline uygun hale getiren Mesrop Maştos zamanından üzübəri bütün tarih yazarları kaydetmişlerdir. Avrupa Ermenileri adı ile tanınan Türklerin alfabesi de bu yazının Türk dili için düşünülmediğini, yalnız uygunlaştırılarak kullanıldığını gösterir. Bunlardan başka Erivan’da Matenadaran’da da Ermeni yazısı ile yazılmış birçok Türkçe metinler olduğunu bilim adamları kaydetmişlerdir. Azerbaycan’ın Gence şehri yakınlarında Türkmançay (14. s.216) Manastırı (bu ad Türkmen veya tercümeciler adını taşımıştır) da Oğuzların abidesidir. 


Nesimi’nin, Fuzuli’nin eserlerinin Ermeni yazısı ile Türkçe yazıya alınması da bu alfabede okuyan Türkler’in mevcut olduğunu gösterir. XVII-XIX. yüzyıllarda da Ermeni karakterli Türkçe yazılar kullanılmıştır. Sayat Nova’nın şiirleri ve Ermeni adı taşıyan, lakin Türkçe şiirler koşan Ermeni âşıklarının - kusanların (XVI-XIX. yüzyıla ait) eserleri de bunu kanıtlar. Kafkasya’da, Kuzey Kafkasya’da, hatta Volga nehri kıyılarında Ermeni yazı karakterlerinden istifade ile yazılan Türk kabir taşlarının olması da Ermeni sayılan Türk ahalisinin uzun zaman Gregorian mezhebine mensup olduklarını gösterir. Bizans döneminde Hıristiyanlaşan Urum Türklerinin Avrupa’nın muhtelif halkları içinde, Karaim Türklerinin ise Avrupa Yahudiliğine mensup olup Yahudiler içerisinde eridiği gibi, hakkında bahsedilen Kıpçak ve Oğuz Türkleri’nin de Ermeni-Gregorian Hıristiyanlarına karışıp Ermenileştikleri aşikârdır. Hıristiyanlaşmış Gagauz Türkünden başka Hıristiyan dinine mensup olan Urum Türkleri'nin çoğunluğu da demek oluyor ki XIX-XX. yüzyıllarda başka halklarla karışıp kaynaşmış ve eriyip kaybolmuştur. Onlardan farklı olarak Gregorian Türkleri çok büyük maddi və manevi abideler, yazılı materyaller, kiliseler, manastırlar yadigâr bırakmışlardır ki, onlar Türkologlar tarafından daha derinden araştırılmalıdır.



Sonuç:

Ermeni yazısı ile tarihte yadigâr kalan Hıristiyan (Gregorian) Türklerin yazılı abideleri, kilise ve manastırları, mezarlıkları ve mezar taşları göstermektedir ki, Avrupa’da büyük tarihe sahip olan abidelerin araştırılması tarihte yeni sayfalar açacaktır. Bu materyallerin Türkşinaslık bakımından araştırılması, Kıpçak, Oğuz boylarından olan ahalinin Kafkasya’da, Kuzey Anadolu’da, özellikle Van gölü etrafında, Kırım’da, Ukrayna’da ve başka yerlerdeki medeniyet abidelerinin tetkik edilmesi dünya halklarının, Hıristiyanlığın, Türk halklarının yazı medeniyetinin ve dini inanç sisteminin daha etraflı araştırılmasının büyük önemi olduğunu gösterir.



Prof. Dr. İsmail Veli ÖMEROĞLU (Bakü Devlet Üniversitesi)
Ferhat FERHATLI (Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü Türk Halkları Folklorü Bölümü)
Hoşgörü Toplumunda Ermeniler / Cilt 2
ERCİYES ÜNİVERSİTESİ YAYINI-153/Ocak 2007


Kaynaklar
1. www. кукэуз.ру. Эльтебер. Армяно-кыпчакский язык.
2. Документы на Половеском языке ХVI в., Издательство “Наука”, Москва 1967.
3. Плано Карпуни. История Монголов.Пер.А.Маленина. СПб. 1911.
4. Артаманов М.И.Очерки древней истории хазар, -Л: 1936.
5. Крымский А.И. Тукки их мови литератури.- Киив: 1930.
6. Чавчавадзе А. Армянские ученые и вопиющие камни. Тифлис. 1903.
7. Tanrıverdiyev Azizhan. XVI. Asır Kıpçak (Polovets) Dilinin Grameri (Документы на половецком языке ХVI в. Kitabı Esasında). N. Tusi Adına Azerbaycan Devlet Pedaqoji Üniversitesi, Bakü 2000.
8. Берже А. Кавказ в археологическом отношении, Тифлис 1875. стр. 55
9. В.М.Арутюнян, С. А. Сафарян. Памятники армянского зодчества, М., 1951. стр. 61-62.
10. Alekberli A. Kadim Türk-Oğuz Yurdu - “Ermenistan”, B. 1994, sah. 109-112.
11. Alekberli A. Garbi Azerbaycan Abideleri, B., “Ağrıdağ” Neşriyatı, 2006, s. 114- 115.
12. Altınkaynak Erdoğan. Gregoryan-Kıpçak Dil Yadigârları. İQ Kültür Sanat Yayıncılık. İstanbul. 2006.
13. Yaşar Kalafat. Farklı Dinî İnançlara Mensubiyet İtibariyle Türk Halk İnançları Çalışmalarında Metod ve Teori, Türksoy, Eylül 2003.
14. Армянская миниатюра. Ереван, 1969.






ilgili:






"Kipchak-Armenian are not Turkificated Armenian, 
infact they are Christian Turks"





25 Mart 2016 Cuma

World Media in uninterested to the terrorist attacks in the Middle East....







World Media is uninterested to the terrorist attacks in the Middle East







"The last time a wave of bomb attacks were carried out against European civilian targets, 'leftist' or 'communist' groups were blamed. Eventually the truth came out that those groups were deliberately framed and the real perpetrators were 'commando' type groups working directly under the imperial aegis of NATO, which is to say, the USA, its agents and ideological sympathizers in Europe."

"The point of this wave of bombings and shootings was to divide, manipulate, and control public opinion using fear, propaganda, disinformation, psychological warfare, agents provocateurs, and false flag terrorist acts to achieve the strategic aims of Western governments, in particular the US government."

Note that the airport is just a couple of kms from NATO HQ. But the jihadists apparently weren't interested... 

Note also that within a 200m range of Maalbeek metro station, the jihadists had a choice of targeting the US embassy, the European Parliament, the European Council building, and any number of European Commission buildings. But again, the jihadists apparently weren't interested, and preferred to attack civilians, which included (no doubt) Muslims. Remember, this is NATO and EU headquarters, the two organisations under which the bombing of Iraq, Afghanistan, Libya and Syria have taken place. 

Who is Bombing European Civilians?
Sott.net 22.03.2016 /more:






Brussels attacks: Video purporting to show Zaventem Airport explosion was shot in 2011 . CCTV purporting to show the deadly Brussels Airport explosions appears to be fake. The footage resembles a video of the moment a bomb attack took place at Domodedovo Airport in Russia in 2011. - link:





*



Of all the authoritarian 'leaders' that benefit from the insecurity created by 'Muslim terrorism', the political elite of the state of Israel benefit the most. And of all the people who suffer from terrorist attacks, people of Muslim faith suffer by far the most. Israel, a country created on stolen Palestinian land and surrounded by Muslims, requires the continued threat of 'Islamic terrorism' to justify its existence. In pushing this insane agenda so far, by encouraging Europe and the 'West' to adopt Israeli attitudes towards Palestinians, it seems that the conditions are being created whereby the events of Nazi Germany may well repeat, only this time with Muslims in the position of the Jews. 

Former Israeli Intel Operatives Run Security at Brussels Airport - link:


















terrorism is terrorism
has no religion
nobody blamed the Norway bomber  Anders Breivik as "Christian"
STOP ISLAMOPHOBIA











and others....
20 March 2015 Yemen 137 killed
18 April 2015 Afganistan 33 killed
26 June 2015 Tunisia 38 killed
29 June 2015 Yemen 36 killed
12 November 2015 Beirut 43 killed
19 November 2015 Nigeria 31 killed
8 January 2016 Libya 65 killed
28 February 2016 Bagdad 70 killed



University of Mosul bombing preceded Brussels attack. Why no coverage?










*




Back from Syria, Véronique Besse a member says France is "indirectly supports EI"
La France "indirectly supports (the group) Islamic State" in Syria, said Thursday Véronique Besse, MP non-registered Vendée and member of the Movement for France (MPF), which just met Assad in Damascus two Christians right deputies.

La France "soutient indirectement (le groupe) État islamique" en Syrie, a affirmé jeudi Véronique Besse, députée non-inscrite de Vendée et membre du Mouvement pour la France (MPF), qui vient de rencontrer Bachar al-Assad à Damas avec deux autres députés chrétiens de droite.







Zionism And ISIS: Opposing Forces Or Two Sides Of The Same Coin?








Over the past decade, the Middle East — the cradle of civilization and the birthplace of the three major monotheistic religions — has become a flashpoint for religious extremism and fascism. The general public has grown used to associating radicalism with Islam, even to such an extent that the general notion is that the Islamic faith is the expression of religious extremism par excellence.

Yet such assessments have generally failed to take into account an equally dangerous radical trend that has been unfolding in the region for decades — Zionism....more:










Hackers have claimed that a number of Islamic State supporters' social media accounts are being run from internet addresses linked to the Department of Work and Pensions. A group of four young computer experts who call themselves VandaSec have unearthed evidence indicating that at least three ISIS-supporting accounts can be traced back to the DWP....more:












WHY İS İT WRONG FOR DİCTATORS OR TERRORİST TO KİLL İNNOCENT CİVİLİANS, AND RİGHT OR EXCUSABLE FOR THE UNİTED STATE, DO EXACTLY THE SAME?

WHEN PEOPLE TALKS ABOUT TERRORISM IS ALWAYS "THERE", AND THEY DON'T KNOW THAT THEY WERE SUPPORTED "HERE".


THERE ARE MORE CİVİLIAN CASUALTİES İN THE MİDDLE EAST, AFGHANISTAN, VİETNAM, JAPAN, SOUTH AMERİCA. ETC. BY THE BOMBS OF USA , THEN 9/11 (WHICH IS ALSO AN INSIDE JOB-SB) ...

DOUBLE STANDARD

IF YOU REPEAT A LIE OFTEN AND OFTEN THAT BECOMES TRUTH TO THE PEOPLE, AND THAT STRATEGY IS WORKING SUCCESSFULLY

John Pilger - The War On Terror - Truth & Lies / watch:

There is No War On Terror... There is A War OF Terror...John Pilger / watch:






"IF WE WANNA GO TO WAR, WE HAVE TO SELL TO THE PEOPLE...AND LETS SCARE THE HELL THE PEOPLE...THE FACTS DON'T MATTER.... MAKE PROPAGANDA AND LETS CREATE A WAR"


BASED ON A DETAİLED İNVESTİGATİON OF THE FACTS...JAPAN WOULD HAVE SURRENDERED EVEN İF THE ATOMİC BOMBS HAD NOT BEEN DROPPED.
US STRATEGIC BOMBING SURVEY 1946


IN 1972:
PRESIDENT NIXON: 
WELL NO,NO,NO... I'D RATHER USE THE NUCLEAR BOMB.
HENRY KISSINGER:
THAT' I THINK WOULD JUST BE TOO MUCH.
PRESIDENT NIXON:
THE NUCLEAR BOMB? DOES THAT BOTHER YOU?
PRESIDENT NIXON:
I JUST WANT YOU TO THINK BIG, HENRY, FOR CHRIST'S SAKES.


THINKING BIG, IS WHAT BUSH ASTRIMINATION DID IN 2003
NOTHING WHAT COLIN POWELL CLAIMED WAS TRUE....

FALSE CLAIMS OF JOURNALIST IN PAPERS
WAS "ONE YEAR LATER" WITH  APOLOGIZING IN PAPERS
JOURNALIST IN BED WITH POLITICIANS AND WAR MERCHANTS, CAN NOT WRITE OTHERWISE...! 

THAT MAKES THESE JOURNAISTS "A COLLABORATOR".

THE WAR YOU DON'T SEE: "PROPAGANDA" JOHN PILGER / watch















THEY ARE PREPARING A WW3, DON'T YOU SEE IT?
STOP THE TERRORISM!
SB