Translate

hıristiyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hıristiyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2016 Cumartesi

ÖTEKİ BATI









“Avrupa, tarihi kararlar verme tekelinin, uzun zaman, yalnız kendisine ait olduğuna, inandı: Yükselme ve gelişme döneminde – doğru da sayılabilecek – bu görüşten çıkarak, başka uygarlıkların ya hiç var olmadığına, ya da bir işe yaramadığına hükmetti. Bunun en üzüntü verici bir yargılama hatası olduğu gittikçe meydana çıkıyor.”  G.Balandier





Kongo Kralı I.Alfonso’yla şüphesiz tanışmıyorsunuz, adını bile duymadınız; onu bırak, Kongo Krallığı deyimi bile tuhafınıza gidiyor. Oysa bu Kral I.Alfonso daha 15.yüzyılda Avrupalıyla ilişkiler aramış: Ülkesini çağdaşlaştırmak amacıyla Portekiz’den ‘teknik yardım’ istiyor; Lisbonne’la, Roma’yla haberleşiyor; elçilerinden bazılarının Latince konuştuğunu biliyoruz! Demek bir de Afrika ortaçağı var. Avrupa’nınkine benzemediği de pek açık: Büyük Sahra’nın hemen altında boy boy, çeşit çeşit toplumsal kuruluşlar, uygarlıkar: Hele Ghana, Mali, Songhay ve Tombuktu, ister siyasal ister kültürel planda olsun, daha o zamandan yaratıcı kaynaşmalar, bileşimci varlıklar halinde beliriyorlar. Daha sonraları Gine körfezinde dolaşan 17.yüzyıl gezginleri, kocaman kocaman, kımıl kımıl yaşamla dolu şehirlerle karşılaşınca düştükleri ‘hayranlık ve şaşkınlığı’ anlata anlata bitiremeyeceklerdir.


Bunları ben uydurmuyorum, rüyamda da görmedim; aklı başında bir adam, Sorbonne’da Afrika sosyolojisi okutan Prof.Georges Balandier yazıyor; bu eski, adamın için buran ve hiç alışılmadık Afrika görüntüleriyle söze girişim, belleğimizde yer etmiş Hollywood Afrikalılarından kalma yamyamlık ve barbarlık izlenimlerini silmek için. Gerçekte bizi, Balandier’nin toplumbilimci Afrika’sından Tarzan filmlerinin ısmarlama exotisme’ine kaydıran; kaydırmak da laf, buna düpedüz inandıran, sömürgecilik gerçeğidir diyeceksiniz. Peki ama, sömürgecilik gerçeği nedir? Tutumsal (ekonomik) ve toplumbilimsel açıklamaların içinde; batının, hepi topu bir avuç Avrupalının teknik üstünlüğüne yaslanarak adım adım bütün yeryüzünü ahtapot kolları arasına alması, sömürmesi değil mi? Hem de ne doymaz bir iştah, ne azgın bir şiddetle!...


Afrika’dan önce Amerika’da yaptıklarını sayabilirdim: Bugün hemen herkes Kolomb-öncesi Amerikan uygarlıklarının önemini ve değerini biliyor ve benimsiyor. Başlangıçta böyle miydi ya? O yeryüzü uygarlıklarının gülü ‘insancı ve akılcı’ batının gözü kanlı öncüleri Conquistadores’ler, kutsal ve Katolik Hıristiyanlı kadına, kırmızı Aztek ve İnka’ları, uysal ve barışçı uygarlıklarının kanında boğdular; yığınsal öldürmeler, zincirleme yakıp yıkmalar, devlemesine soygunlar! (Merkantilisme’in altında yatan altınların Kızılderili kanıyla boyalı olduğunu belki bir yerlerde okumuşsunuzdur.) Üstelik yaptıklarını sevaplığından emin, işkence ve zulümlerini gravür gravür gelecek kuşaklara bırakmışlar, utanmadan: Kazıklanmış İnka, boynu vurulmuş Aztek, ateşe verilmiş tapınak! Dahası var, batının o ünlü ilk destanı Chanson de Roland’ı şöyle gözden geçirin, yeter: Eğer bizim Köroğlu hergelesinin bazı koşmalarınıi varsağılarını okuyup sadique’liğinden kuşkulandıysanız, çabucak vazgeçeceksiniz. Sık sık denilen şu: “..Yıktık, yaktık, Müslüman tayfasını Hıristiyan ettik, olmayanların boynunu vurduk!”


Ukala çok, şimdi burda biri çıkar der ki: “..İyi ama eski hikayeler bunlar, batının  batılığından öncesi; oysa Rönesansı düşün, buhar makinesini ve elektiriği vs.vs!..” Önce bir uyarma: Bu değerlendirme batının kendi yapısına ve tutumuna göre kurduğu bir değerlendirmedir; yanlış demek değil elbet! Ama benimsemeden önce, tartışma kapısını daima açık bırakmak gerekiyor. Sonra yanıt: Çağdaş batının davranışını hangi birimle ölçerseniz ölçün, eski ve ortaçağlarından daha insancı ve ileri bulamayacaksınız. Neden mi: batının güçlenmesi, bu gücüne yaslanarak yeryüzüne kendi yasa ve değerler düzenini, insanlığın yasa ve değerler düzeni olarak zorla kabul ettirmesi, asıl bu çağda başlıyor da ondan! Üstelik kendini yalnız ve saltık egemen duyar duymaz bütün kuşkulardan tertemiz elini yıkıyor, olduğu gibi görünüyor gözümüze. Peki nasıl? Sömürgeci, savaşçı, saygısız ve barbar, ırkçı vs.


Yok henüz sapıtmadım; aklım çok şükür başımda, ne dediğimin pekala farkındayım. Hele işkillenin biraz, basmakalıp edinilmiş önyargılarınızın üstüne üstüne soru işaretleri kondurun, sonuç olarak varacağınız nokta, benim şimdi bulunduğum noktanın tıpkısı değilse benzeri olacaktır. Şaşmaz, bu!


Sömürgeci dedik, bu belli, iki iki daha dört: 19.yüzyıl sonunda, dünyada Hıristiyan olmayan bağımsız ülke kalmış mıydı acaba? Evet, ya üç ya dört: Osmanlı, İran ve Japon İmparatorlukları ve Afganistan (o da eğer bağımsızdılar diyebilirseniz bunlara).
Savaşçı dedik, bu da belli: Son üç yüzyılın bütün savaşlarını aşağı yukarı batılılar çıkarmışlar, son ikisinde bütün yeryüzü halklarını da kendileriyle birlikte ateşe sürüklemişlerdir.


Saygısız ve barbar dedik, bu da açık: Eğer bütün doğu, güney ve kuzey elini şakağına koymuş, haldır haldır, ölüm ve kalım sorunlarını yeniden kendine göre bir sıraya koymaya, tartışmaya; uygarlığını kendi koşullarına ayarlamaya çalışıyorsa; bu ne avareliğinden ne de can sıkıntısından ileri geliyor. Batı; zorla, hileyle, yalan ve dolapla onlara ait her şeyi onlara yasaklamış, geçmişlerine tükürmüş, geleceklerini keyfine göre biçmiş, onurlarını karalamış. Tanık mı, sürü sepet: Malgaş’ı dinle: “Sömürgecilik dönemi Malgaş uygarlığı için bir yıkım oldu. Dilimizi ve uygarlığımızı yeniden canlandırmaya uğraşıyoruz.” Kamerunlu’yu dinle: “ Batılının gözünde ben ne yapsam nasıl hareket etsem suçluyum. Giyinişim, konuşmam, görenek ve geleneklerim, sadece onunkine benzemediği için aşağılanıyordu!”


Hadi bu ülkeler yakayı sıyırdı diyelim, peki ya Antilli ya da Güyalı zencilerin, ilkokullarında tarih dersine başlarken bugün bile: “…Atalarımız Golvalılar, uzun boylu, sarışın, çok bıyıklı adamlardı…” demelerine ne buyrulur? Daha ne vardı, ırkçılık mı? Siz ırkçılığın batı ülkelerinden başka herhangi bir ülkede siyasal ve toplumsal bir dram haline geldiğini gördünüz mü Allah aşkına? Elbette hayır. Irkçılık batılı beyaz Hıristiyanların önce semit Yahudilere, sonra sonra siyah, kırmızı ve sanlara karşı yükselttiği bir uygarlaşma ayrıcalığı duvarıdır.


Bari aralarında birbirlerine karşı adam gibi davransalar ne gezer! Şuraya aklıma geliveren birkaç kelimeyi gelişigüzel sıralayacağım; her birisi içiniz sıra öyle cehennem çağrışımları uyandıracak ki dediğime hemen katılacaksınız: Engizisyon, St.Barthelemy gecesi kırımı, Yüz Yıl Savaşları, Dachau, Buchenwald. İnsan saçından kumaş, derisinden abajur, yağından sabun. Gaz odaları ve ölüm trenleri. Misillemeler. Oradour/glane.


Olmadı mı başka şey, gelmiş geçmiş bütün Asya ve Afrika barbalarının yanında çocuk oyuncağı kalacağı bir şey, terör bombardımanları: Stratejik ve taktik amaçsız, askeri hedefsiz; sadece yıldırmak için öldürmek! Belgrad, Amsterdam, Hamburg, Leipzig, ama asıl Dresden (kadın, çocuk ve ihtiyar 135.000 ölü, şehrin yarısı, gözünü kapa ve aç, bir Eskişehir’i yok say). Uzun söze ne hacet canım, Hiroşima üzerine melun bombayı soğuk ve tüyler ürpertici bir eşek şakası yapar gibi bırakıveren uçağın kanatları batı uygarlığının renkleriyle damgalı değil miydi?


Diyelim ki, bu hızlı sözleri bana Cezayirli ya da Ghanalı bir aydın söylemiş olsun, ben de aklımsıra açıkgözlük edip ona sorayım”…Peki, ya Michel Ange, ya Goethe, ya İbsen; Flamand ressamları? Mozart, Beethoven, Bach; sürrealistler?..” Sözlerimi bıçak gibi kesip şöyle diyeceğinden kıl kadar kuşkum yok:


“…Çok kibar, çok varlıklı, çok ince bir komşunuz olsa sizin; konağın duvarları usta ressamların tablolarıyla süslü, kitaplığı en namlı yaptılarla yüklü olsa; piyanoya çöktü mü Bach’ı, Monteverdi’yi derya gibi çalkalandırsa parmaklarıyla, şiir okumaya durdu mu duyarlığına vurulsanız; ama bir gün öğrenseniz ki, bu kibar kültürlü komşu, bu evi kurmak, bu inceliğe varmak için çevresindeki bütün komşularını haraca bağlamış, kimisini vurmuş, kimisini kırmış, kimisini evinden yurdundan etmiştir; yine de ona aynı saygıyı duyar, elini aynı içtenlikle sıkar mısınız? Ve sıkarsanız, aynada kendi suratınıza nasıl bakarsınız?”


Bir diyeceğiniz varsa buna, yazın da ona ileteyim.


Atilla İlhan,1972
Hangi Batı?



Meraklısı için notlar:


Georges Balandier, özellikle Afrika halklarının yeni gelişmelerini ve tarih içindeki gerçek yerlerini öğrenmek isteyenlerin, mutlaka tanıması gereken bir yazar. Afrique Ambique adlı kitabını da çeşitli dergilerde yayımladığı yazıları da, her zaman ilgi ve merakla okudum. Batı uygarlığı dediğimiz emperyalist teknolojinin bütün oburluğuyla girdiği bu uzak ve talihsiz topraklarda ne yaptığını ve ne halde olduğunu galiba biraz daha iyi anladım.












Fransa başbakanı "Burada tek Millet vardır, o da Fransız'dır" demiş :)

Acaba ne zamandan beridir Fransız?
MS.6.yy mı? MS.7.yy mı? Yoksa MS.9.yy mı?

Biz ezelden beridir varız gülüm...Türk Kağanlığı hani Göktürk olan MS. 6.yy, ya da geriye gidelim, Pliny the Elder "Turcae" diyor mesela MS.1.yy'da, ki daha da geriye gidebilirim, "Turukku", tarih MÖ.20.yy-MÖ.19.yy. Yani Türk....

Sen bize göre dünkü çocuk, tek millet diyon da bize parmağını sokacak şekilde deux, trois,...diyip durun...Hangi deux, trois? Bizim adımız çoktur sana büyük gelir.

Bu arada H.G.Wells bile anlamış lan, MS.7.yy'da daha Anglo Sakson İngiltere'si bile bu kadar ihtişamlı değildi diye...

"At that time we must remember, there was hardly such a thing as a town in Anglo-Saxon England...." H.G.Wells

İngiltere'den pekte bir farkınız yoktu hani. Yatın kalkın dua edin Kimmerlere, İskitlere, Hunlara, Avarlar, Alanlar, Peçeneklere, Kıpçak-Kumanlar'a da birşeyler öğrenmişsiniz. Kanınızda var diyeceğim amma.... Siz damarın diğer tarafısınız bu yüzden de İkiyüzlüsünüz. Dilerim en yakın zamanda, bizden ne istiyorsanız, aynısı sizi de bulsun.


SB











21 Ocak 2015 Çarşamba

BATI TÜRKLERİ NEDEN SEVMEZ?




Hitler'in zulmünden kaçarak ülkemize sığınan ve İstanbul Üni.öğretim üyeliği yapan, Yahudi asıllı Prof.Dr.Neumark ile bir kısım öğrenci Boğaziçinde gezintiye çıkar. Öğrencilerden biri Neumark'a şu soruyu sorar:"Avrupa bizi neden sevmez?"


Neumark şu yanıtı verir:

"Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı, Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Nedenine gelince :
- Müslüman olduğunuz için sevmez. Ama faraza laik şöyle dursun, Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam eder.

- Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındalar : Tarihten Türkler çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkar ise, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.

- Avrupa'nın pazarı idiniz, Şimdi Avrupa'yı pazar yapmaya başladınız.

- En az dört yüzyıl Avrupa'da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.

- Selçuklular Anadolu'yu, Osmanlılar ise Orta Avrupa ve Balkanlar'ı Haçlı Ordusuna mezar ettiler.

- Sizi silahla yenemeyenler sizleri kendilerine benzeterek egemenlik sağladılar.

- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydi, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi. Kaldı ki Vehabiliği kuranlar da İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyeti, sapık inançlara kanalize etti ama Osmanlı, Asr-ı Saadet anlayışını devam ettirdi. 

- Kilise, size kan kusturmaktadır ve nedenleri yukarıda anlattığım gibidir.

- Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversiteniz var. (Şimdi neredeyse her ilde bir üniversite var.) 

-  Siz, gerçek kimliğinize döndüğünüz an, Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır. 

- Yine siz, Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.  

basın
...



Halil İnalcık 2003 te düzenlenen törende:

Batı'nın şimdiki tavrı 1850'den başlayan "Şark Meselesi" alışkanlıklarının değişmediğini göstermektedir. Batı bugün de Türkiye'yi kendi politikaları çizgisinde yürümeye zorlamak için etnik ayrılıkları kışkırtarak, tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi, müdahaleci, vesayetçi baskı metodlarını, başka bir kamuflaj altında devam ettirmek peşindedir. 

Batı, bütün bunları "Islahat Fermanı" zamanındaki gibi, Türkiye'nin Batı hukuku ve insan hakları standartlarına uygun hale getirilmesi için yapmak gerekliliğine bizi inandırmak istiyor...

Yanılmayalım, strateji bakımından dünyanın nazik bir yerini işgal eden Türkiye, dünya milletleri arasında yanlız bir ülkedir. Tarihten gelen dinmez bir husumetin daima hedefi olmuştur, olmaktadır... Bu tarihin bize bıraktığı alınyazıdır. 

Mustafa Kemal, Osmanlı'yı tarihe gömmüş, tam bir inançla Batı'ya dönmüş, fakat yine de o tarihi kin ve düşmanlığı yenememiştir. Bugün sözde Ermeni davası, Batı parlamentolarında ayakta alkışlanarak benimseniyorsa, bu sadece bize tarihi husumet psikozunun asla ölmediğini gösteriyor...


...


Prof.Niyazi Berkes :

Batı tarihçiliği iki tür benciliğin hala etkisi altındadır : Biri Hıristiyan bencilliği (Christocentrism) , diğeri ırk bencilliği ( Ethocentrism). Batı tarihçiliğindeki bu iki bencilliğin en iyi göstergesi "Türk"tür.

Tüm nesnellik ölçüleri, konu "Türk"e gelince hemen ortadan kalkar ve Hıristiyan kültürüyle Avrupa ırkçılığı her yandan sırıtmaya başlar. "Türk"ten ağzı burnu çarpılmadan söz eden Batı tarihçisine rastlamak güçtür. Hiçbir Batılı okuyucu da bunların önyargılarında; nesnelliğe, bilime aykırı bir şey görmez.

Onlar için bunlar , evrensel gerçeklerdir. "Türk", Batı tarihçiliğinin bilim efendiliği ölçülerinin dışında kalan bir şeydir. Batılı tarihçi bu konuda istediği gibi konuşabilir."

...


1932 yılında toplanan ilk Tarih Kongresine katılan yaşlı delegelerden İhsan Şerif Bey:

"Kırkbeş yıldır tarih okutuyorum. Bu uzun zamanın her yılında, benim için çok üzüntülü günlerim vardır. Bu günler, dersimin, Türkler konusuna geldiği günlerdir. Anlatış biçimim cansızdır, coşkusuzdur, yavandır. 

Nedeni, Orta Asya yaylasına, binlerce yıllık o ata yurduna ilişkin benim de diğer meslektaşlarım gibi , pek az şey bilmem idi. O günlerde çalışır, uğraşır, biraz coşku duymak için yiyecekmiş gibi kitaplara sarılırdım. Saatler geçer, sonunda yorgun, kötümser ve üzgün kalırdım....

Artık o sihirli hazinenin büyüsü bozuldu. Anahtarın sahibi eline aldı; hazineyi açtı. Yüzyıllardan beri özlemini çektiğimiz binlerce belgeyi, binlerce kanıtı demet demet, kucak kucak, evrenin yararlanma alanına saçtı. 

Büyük Gazi, ölmez Söylev'i ile genç, yaşlı bütün Türkler'i vatan ve görev aşkına inandırmıştır. Şimdi Türk'ün tarihini, bütün Türk ırkının geçmişini, durumunu, geleceğini, bilim aydınlığı ile parlattı."




Vural Savaş'ın "Aşk, Şiir ve Müziğin Coşkusuyla" kitabından alıntıdır.






9 Ocak 2015 Cuma

SİZ BİZİ NE SANDINIZ?




Ahmet Taner Kışlalı
Uğur Mumcu
Necip Hablemitoğlu
Bahriye Üçok
Muammer Aksoy
Sivas 33

!.....

Batı çöküşte....
Suriye'ye giremediler...
Türkiye'yi bölemediler...
Asya kapılarını açamadılar...
O kadar da beslediler canavarları... 
Hatta onlardan oldukları...
Zamanlama "paralellerin" işi...
Provokasyon...

12 Fransızmış....
İnanan süzme SalAK.








FRANSA OLAYLARI VE İSLAMAFOBİ







***


ŞİMDİ DE GEÇMİŞTEKİLERE BAKALIM






"Uygar Batı"’nın ilkel dincileri


Müslümanları aşağılayan film Hıristiyan dünyasında depreşen ‘Haçlı’ kafasının ürünü


İslam ülkelerinde “infial”e yol açan “Müslümanların Masumiyeti” adlı ABD filminin amacı nedir? Sinemada değil “dolandırıcılık”ta tanınan birinin böylesi bir “kışkırtıcı”lığı üstlenmesini kimler destekledi?


Sorular günlerdir tartışılırken, son yıllardaki “benzer kışkırtmalar”ı da akla getiriyor... Papa’nın Müslümanlığı eleştirmesi; Danimarka’daki Hz. Muhammet karikatürleri; İsviçre’deki “minare yasağı”; Almanya’da Müslümanları aşağılayan afişler... “Hıristiyan dinciliğinin dışavurumları” sanki giderek tırmanıyor.


İnsan ister istemez düşünüyor; “az gelişmiş” Müslüman dünyasından diğer dinlere karşı böylesine “ilkel” tavırlar hemen hiç görülmedi. Gerçi, son “Fetih 1453” de dahil kimi “tarih”le ilgili Türk filmlerinde, özellikle “Bizans”lılara yönelik “Hıristiyanları incitebilecek” motifler vardır. Ancak hiçbirisi özünde “hakaret” niyetli filmler değildir.


Peki, “çok gelişmiş”, hatta “uygarlaşmış” kabul edilen Hıristiyan dünyasındaki doğrudan Müslümanlığa yönelik bu “aşağılayıcı sataşmalar” hangi “kafa”nın ürünü olabilir?


Yanıtı için “Haçlı Seferleri”ni anımsamak gerekiyor belki... Vaktiyle Müslüman coğrafyaya saldıran Hıristiyan kralların yerini aynı “din aşkı”nın sözde “çağdaş!” sanatçıları almış olmasın?



200 yıl sürdü


Tarih kitaplarına göre Haçlı Seferleri’nin amacı Kudüs’ü almaktı. 


Oysa Hıristiyanlığın doğduğu Anadolu’daki Türk egemenliğine son vermek; dönemin “fakir Avrupa”sına İslam dünyasının zenginliğini aktarmak; Asya’yla ticaret yollarını ele geçirmek... Asıl nedenlerdi.



Bu amaçla derlenmiş “dinci” ordularla 1096-1099’da yapılan ilk seferde Haçlılar Kudüs’ü, Bizans da İznik’i aldı; 1147-1149’daki 2’nci seferde ise zafer “Anadolu Selçukluları”nındı... Papa’nın çağrısıyla harekete geçen Alman İmparatoru ve Fransa Kralı Anadolu’ya girdi, Şam’a bile saldırdılar ancak amaçlarına ulaşamadılar.


3’üncü sefer 1189-1192’deydi. Fransa Kralı Ogüst ve İngiltere Kralı Aslan Yürekli Rişar Kudüs’e denizden saldırdılar ama alamadılar. 4’üncü sefer 1204’teydi. Bizans’a imparator adayı Angelos’un davetiyle gelip İstanbul’u yağmalayan Haçlılar, 1261’e dek sürecek “Latin Devleti”ni kurdular.


5’inci sefer ise 1228’deydi. Alman İmparatoru II. Frederik’in donanması Kudüs’ü kuşattı; başarısız oldu... 1248’deki 6’ncısında Fransa Kralı Sen Lui “Eyyubiler”e esir düşmüş, rüşvet vererek ülkesine dönebilmişti... 7’nci ve son sefer ise 1270’te yine Lui’nin ordusuyla yapıldı. Ne var ki bu kez de ölümcül bir veba salgınına yenildiler.



Bu seferlerde pusula, barut, kâğıt ve matbaanın ilkel şekli Avrupa’ya götürülmüş, Batı’nın Doğu’dan ilk kazanımları elde edilmişti.



Yaklaşık 200 yıl süren seferlerin günümüze yansıması Hıristiyan ülkelerin Müslüman toplumlara karşı “sömürgeci birliktelikleri”dir. Sanayileşmeyle gelişen Batı kapitalizminin uluslararası gücünü tanımlayan emperyalizme ise bugün artık “küreselleşme!” deniyor... ABD filmiyle doruğa çıkan “Haçlı depreşmesi” de Hıristiyan devletlerin küreselleşme “şımarık”lığından besleniyor.


Emperyalist ordular İslam ülkelerine sözde demokrasiyi getirmek için “Arap Baharı saldırıları”nı sürdürürken, sözde sanatçılarının da İslamiyete “saldırı baharı!”nı yaşamaları rastlantı olabilir mi?



Kışkırtma yarışı


2005 Eylülü’nde Danimarka gazetesi “Jyllands Posten”de Hz. Muhammet’i aşağılayan karikatürler yayımlandı. Peygamberin “terörist” gösterilmesine İslam ülkelerinde aylarca süren tepkilere rağmen, Fransa, Almanya, Hollanda, İtalya ve İspanya’daki kimi gazeteler aynı karikatürlere “inadına” yer verdiler... Dahası, dönemin ABD Başkanı Bush, gerilimden İran ve Suriye’yi sorumlu tuttu.


Aynı günlerde Papa 16. Benedikt de yangına körükle gitti. 2006’daki Almanya konuşmasında, 14.yy’da yaşayan Bizans İmparatoru Paleologos’un Hz. Muhammet hakkındaki “getirdiği hiçbir yenilik yok; sadece kötü ve insanlık dışı şeyler” sözlerini yineledi. İslam ülkelerindeki protestolar yükselince, aynı ülkelerden temsilcileri Vatikan’da ağırlayan Papa, Batı medyasının manşete çıkardığı sözde “özür” konuşmasında demişti ki; “birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz!”


Ancak ne o toplantıya katılan “imam”ımız, ne de ilerleyen aylarda Papa’yı ziyaret eden bakanlarımız, “Biz Anadolu’da çağlar boyu zaten ‘birlikte’ yaşadık; bunu bilmeyen asıl sizlersiniz” diyebilmişti...


İşte “kızışan” bu süreçte İsviçre 2009 Kasımı’ndaki referandumla “minare”leri yasakladı; ülkedeki 300 bin Müslüman “yok” sayıldı. 2012 yazında Müslümanları “suçlu” gösteren “aranıyor” başlıklı afiş Almanya’yı donatırken, şu son ABD filmi de yalnız değildi... Çünkü Fransız mizah dergisi “Charlie Hebdo” 19 Eylül’de yine Hz. Muhammet’i hedef alan karikatürler basarken, aynı karikatürler Frankfurt’taki Alman “Titanic” dergisinde de yer aldı.


Batı’daki bu “Haçlı ruhu depreşmesi”nin süreceği anlaşılıyor. 


Türkiye’ye düşen ise kızgın İslam gençlerine “sakin olun” demekle yetinmemek; emperyalizmi dize getirdiği onurlu tarihiyle “küreselleşmenin Batı’daki şımarıklığı”nı sorgulamak değil midir?




OKTAY EKİNCİ , 04 EKİM 2012/basın



ve Charlie Hebdo dahil 12 Fransız Ocak 2015 te öldürüldü.....



İsrail'den Fransa'ya tehdit : Filistin'i tanırsanız....

Palestinian state recognition will be a ‘grave mistake’, Netanyahu warns France

basın



HER CAN DEĞERLİDİR, 

AMA İNSANLARI PROVOKE ETMEK İÇİN TEHLİKELİ OYUNLAR SERGİLEMEK.....
ALMANYA'DA YÜKSELEN İSLAMAFOBİYİ DE UNUTMAYIN !


.....

Folks, ISLAMOPHOBIA DOESN'T HELP fight terrorism - in fact, it's quite counter-productive - but rational understanding based on facts, and understanding of the role the west has played in all this horrible mess, I am convinced will help...


Two of the three suspects in yesterday's terrorist attack in France are these brothers (photo 1) who reportedly returned from jihad in Syria this past summer. The highest number of European jihadists going to fight in Syria (for the same cause the United States/France/UK have been supporting for almost 4 years - to 'take down' Syrian President Assad who has always promoted the highest level of respect amongst the different faiths) has come from France. People are innocent until proven guilty - and we have to remember that - however, the experience and skills they would have accumulated while fighting for ISIS or al Nusra would explain the military-like efficiency of the raid. Many of these fighters have actually been trained by the CIA, MI-6 etc as 'vetted moderate rebels' in training camps in Jordan and elsewhere in the Middle East. In fact, the CIA trained 'rebels' how to transport and use chemical weapons in Jordan (as reported by CNN) - not long before chemical weapons attacks were perpetrated in Syria, not BY the Syrian Army but AGAINST the Syrian army. In fact, according to the UN, there is NO evidence of the Syrian Army ever using chemical weapons; the only verified instances of chemical weapons use has been BY 'REBELS'. (as reported by both the UN and The Washington Times)


There are many Muslims who have been speaking out against extremism; who have been fighting this enemy within the Islamic world; who hate this violence, murder, destruction done in the name of their religion; who have put their families, their lives, their jobs, their homes, their way of life on the line to speak truth and disown this evil ideology of radicalism. In Syria, some Muslim families have lost ALL their sons in the war against terrorists who are backed by western and regional intervention. Making this into a fight between Muslims and non-Muslims is a huge, catastrophic mistake that will only lead to more people going towards ISIS and other groups like them - not away from them.


I am glad the people of France are saying they are not afraid - it is going to take knowledge, understanding, courage, resolve, and MOST IMPORTANTLY an about-face by western governments to fight this spreading ideology of violence (photo 2). I know, I've seen what its cost the Syrian people to stand up to these thugs...


Photo 3 - is from the very earliest days of the France/UK/US designated 'peaceful protests' in Syria - when 'peaceful, democracy-loving rebels' were targeting government workers for kidnapping, torture and murder. This man's only 'crime' was he supported the government - he was brutally murdered after this picture was taken. The first victim in Latakia was, if I remember correctly, the local postman. France was the first western nation to call this 'opposition' - started, run and dominated by Islamist radicals - as 'the only legitimate representatives of the Syrian people'.


Are you starting to see why the fight in Syria is so important and how dangerous and destructive the stance of the west has been? I hope so. Because to fight against terrorism - without fighting against our own governments' reckless support of those who are spreading it - guarantees failure.


Thanks for reading.

Jan Fearing



BİR DE BU AÇIDAN BAKIN




Hz. Muhammed'e hakaret eden ve Libya'dan Mısır'a, Yemen'den Tunus'a kanlı ayaklanmalara yol açan filmin arkasında şu 4 ilginç isim var.


Gerçek adının Nakoula Basseley Nakoula artık kesin. Oyunculara filmin adını "Çöl Savaşçıları" olarak verdi. İnternette yayımladığı casting ilanında adını "Sam Bassiel" diye verdi. Wall Street Journal'a göre 52 yaşında İsrail-Amerikan çifte vatandaşı. Ancak filmin danışmanı Steve Klein, onun bir Kıpti Hırisyan olduğunu söyledi.


FİLM DANIŞMANI: STEVE KLEIN


"Cesur Hıristiyanlar Birliği", "Ulusal Amerikan Kıpti Meclisi" gibi aşırı sağcı ve İslâmofobik bazı hareketlere üye. California eyaletinde bulunan Kaweah kentinin evanjelik kilisesiyle yakın ilişkileri var. Bu filmin üretilmesiyle ilgili olarak yaptığı bir değerlendirmede, "Bu işe, sonunda ne olacağını bilerek girdik" dedi.


FANATİK TANITIMCI: TERRY JONES


2010 yılında "Kur'an yakma ayini düzenleyeceğim" diyerek ortalığı ayağa kaldıran Amerikalı rahip. Jones, Müslümanların Masumiyeti filmine destek verdiğini ve filmin tanıtımını da yaptığını açıkça söyledi. Amerikan Genelkurmay Başkanı, Jones'a çağrı yapıp, filmden desteğini çekmesini istedi. Jones dün bu isteği reddetti.


ARAPÇAYA ÇEVİRDİ: MORRİS SADEK


Ulusal Amerikan Kıpti Meclisi'nin Mısırlı başkanı. Filmin olay yaratan tanıtımlarının Arapça'ya çevrilmesini sağladı ve YouTube'de yayımlanan tanıtımlarına kişisel Twitter hesabından link verip, reklam yaptı. California'da yaşıyor ve kendisini "insan hakları savunucusu" olarak tanıtıyor.


Dünya, Hz. Muhammed'i aşağılayan 'Müslümanların Masumiyeti' filmiyle Libya'da Amerikalı büyükelçinin ölümüne yol açan olayları tetikleyen 'Sam Bacile' kod adlı yönetmen ve işbirlikçilerini konuşuyor.Amerikan basınına göre, ucuz film ilk kez haziranda Hollywood'da bir sinema salonunda gösterildi, pek ses getirmedi. Ancak Hz. Muhammed karşıtı rahip Terry Jones, danışman Steve Klein ve Mısırlı Kıpti Morris'in el atmasıyla İslam dünyası karıştı.


ABD'nin Bingazi Konsolosluğu'nda salı gecesi gerçekleştirilen protesto ve Libya Büyükelçisi Christopher Stevens dahil dört diplomatın öldürülmesi, iki gündür dünyanın en önemli gündem maddesi haline geldi. Hemen her ülke, Müslüman kalabalıkları öfkeyle sokağa döken "Müslümanların Masumiyeti" adlı film ve ardından yaşananlar hakkında resmi bir görüş iletti, siyasi konumuna uygun bir tavır seçti. Yaklaşan seçimler için yarışan Başkan Barack Obama ve Cumhuriyetçi aday Mitt Romney arasında tartışma yaşanmasına bile neden olan filmi yapan adamın kim olduğuysa artık biliniyor.


NAKOULA DİYE BİR ADAM


"Sam Bacile" kod adıyla filmin yapımcılığını üstlenen kişinin Nakoula Basseley Nakoula olduğu dün kesinleşti. Üstelik Nakoula'nın daha önce, sahte kimlikle dolandırıcılık yaptığı suçlamasıyla 21 ay hapis ve 790 bin dolar tazminat cezasına çarptırıldığı anlaşıldı. Nakoula dün kendisine ulaşan AP muhabirine "Ben o değilim" dediyse de adını gizli tutan bir güvenlik görevlisi, "Sam Bacile"in Nakoula olduğu konusundan şüphe duymadıklarını belirtti.


HOLLYWOOD'DA GALA YAPMIŞ


Daily Beast adlı internet sitesi, 13 dakikalık fragmanı internette yayınlanan ve teknik açıdan da kalitesiz filmin ABD'de bir sinema salonunda bile gösterildiğini ortaya çıkardı. Filmin galası, haziranda Hollywood'daki Vine Theater'da "Bin Ladin'in Masumiyeti" adıyla yapılmış. Filmin Sam Bacile kod adlı yönetmeni, yaklaşık 10 kişinin katıldığı gösterim sırasında salonda bulunmak yerine, dışarıdaki bir restoranda oturup dikkatle etrafı izledi. Ajanların orada bulunmasının nedeniyse, filmin adıydı. Ajanlara göre Bacile, "hafif aksanına rağmen Batılı" biriydi.


OYUNCULARI DA KANDIRMIŞ


Filmin oyuncu kadrosu, internete "Çöl Savaşçıları" adlı bir film için verilen ilâna itibar ederek Sam Bacile'ı bulan aktör ve aktrislerden oluşuyor. Kısacası oyuncular, İslâmofobik bir filmde değil, Antik Mısır'ı konu alan bir yapımda rol aldıklarını sandılar. O kadar ki, filmde bazı karakterlerin replikleri bile değiştirildi. Örneğin filmin bir yerinde karakterin, karşısındaki kişiye "George" diye hitap ettiği ağız okuma yöntemiyle hemen anlaşılıyor; ancak ses "Muhammed" olarak çıkıyor. Nitekim filmde rol alan ya da kamera arkası işini yürüten yaklaşık 80 kişilik ekip, dün ortaklaşa bir mektup kaleme alarak, "Kandırıldık" mesajı verdi. Mesajda, "Senaryonun sonradan korkunç bir şekilde değiştirildiğini gördüğümüzde şoke olduk. Ortaya çıkan trajediden derin bir üzüntü duyuyoruz" ifadeleri kullanıldı.


(Hürriyet)




26 Eylül 2013'de

Müslüman dünyasını ayağa kaldıran filmin yapımcısı serbest


CNN'in haberine göre 56 yaşındaki Nakoula, Güney Kaliforniya yakınlarındaki bir rehabilitasyoın merkezinde kalıyordu. Ancak Nakoula geçtiğimiz yıl denetimli serbestlik koşullarını ihlal ettiği gerekçesiyle cezaevine gönderilmişti.


Nakoula'nın Müslümanların Masumiyeti filminin yapımcılığını ve dağıtımını üstlenerek beş yıl boyunca internet ve bilgisayar kullanmamak dahil bazı denetimli serbestlik şartlarını ihlal ettiği tespit edilmişti.


11 Eylül 2012'de ABD'nin Libya'nın Bingazı şehrindeki konsolosluğuna düzenlenen saldırıda ABD'li Büyükelçi Chris Brown ve üç Amerikalı öldürülmüştü. Libya'daki olaylar bir anda birçok Müslüman ülkeye yayılmıştı. Olayların ilk başta film karşıtı spontane protesto gösterileri sanılmış; ardından organize saldırılar olduğu anlaşılınca Obama yönetimi Amerikan kamuoyunu yanıltmakla eleştirilmişti.


basın


Günde 75 dolara oynadığı bu film ortalığı karıştırdı…


Dünyayı ayağa kaldıran “Müslümanların Masumiyeti” (Innocence of Muslims) filminin oyuncularından Anna Gurji, günde 75 dolar karşılığında bu filmde oynadığını açıkladı.


Son derece amatör bir yapım olmasına karşın görece büyük bir bütçeyle çekildiği iddia edilen olay film hakkında ortaya çıkan yeni bulgular, bunun doğru olmadığını gösteriyor.


Filmde “Hilary” karakterini canlandırdığını sanıp bilmeden Hazreti Muhammed’in karısını oynadığını söyleyen Gürcistan asıllı aktris Gurji, bu rol için kendisine çok az para verildiğini ifade etti.


Daily Mail gazetesine konuşan 21 yaşındaki oyuncu, “Bana günde 75 dolar veriyorlardı. ‘George’ karakteriyle çekilen tüm sahnelerim yeşil ekran önündeydi. Sonradan değiştirileceğini bilemezdim” dedi.


Yaşananlar nedeniyle zor günler geçirdiğini belirten Gurji, “Katolik olduğum için insanlar Müslümanlara karşı olduğumu sanabilir. Geceleri uyuyabilmek için hap kullanıyorum. İhanete uğramış gibi hissediyorum. İnsanlar bu iğrenç filmi ve filmde beni görüyorlar” diye konuştu.


Oynadığı rol nedeniyle sayısız tehdit mesajları aldığını söyleyen Gurji, “Yıkılmış durumdayım. İntikam için saldırıya uğramaktan korkuyorum ama yine de saklanmayacağım. Çünkü saklayacak bir şeyim yok” dedi.


Filmin yapımcısı Nakoula Basseley Nakoula, daha önce Sam Bacile adıyla yaptığı açıklamalarda kendisini bir “İsrailli Yahudi” olarak tanıtarak, filme harcadığı 5 milyon doların varlıklı Yahudi arkadaşlarından geldiğini iddia etmişti.


Daha sonra ise filmin 50-60 bin dolar gibi bir bütçeyle 12 günde çekildiği öne sürülmüştü.


GAZETE VATAN






Müslümanların Masumiyeti' filmine verdiği destekle tanınan Hollandalı film yapımcısı Eski Hollanda Sağcı Özgürlük Partisi üyesi Arnoud van Doorn


Müslümanların yapılan filmlere verdiği tepkiden etkilenip araştırma yapmaya karar vermiş. İslam'a olan düşmanlığıyla tanınan Hollandalı, Müslümanların dinine ve peygamberine olan sevgisini görünce şaşırmış ve gerçeği öğrenmek için araştırmaya başlamıştı.


Kafasında birçok soru işaretiyle geniş araştırmalara başlayan van Doorn, Hollanda'daki Müslümanlarla irtibata geçtikten bir süre sonra Müslüman olmaya karar verdi. 


link



....



BU TİP OLAYLARIN ARKASINDA 
EMPERYALİSTLER VARDIR !
ORTALIĞI BULANDIR, KAOS YARATIR VE 
"DEMOKRASİYİ" GETİRİYORUM DİYEREK İŞGAL EDER,
KENDİ VATANDAŞLARINA BİR BAHANE ÜRETİR,
AYNI 9/11 DEN SONRA AFGANİSTAN'A GİRDİKLERİ GİBİ...
AYNI IRAK'A GİRDİKLERİ GİBİ...
AYNI LİBYA'YA GİRDİKLERİ GİBİ...
AYNI SURİYE'YE GİRMEK İSTEMELERİ GİBİ...
HERŞEY DANIŞIKLI DÖVÜŞTÜR !

HAÇLI ZİHNİYETİ YENİ DEĞİLDİR, 
ASLINDA SUMERLİLERİN MEDENİYETİNİ 
ÇALDIKLARI GÜNDEN BERİ VAR,
MÖ.5000 DEN BERİ DEVAM EDEN BİR SÖMÜRÜ,
YANİ DÜŞMAN "TÜRKLER" ...

PEKİ , RADİKAL DİNCİLERİ KİM DESTEKLİYOR? 
BU RADİKALCİLER YÜZÜNDEN DOĞU HEP 
GERİ KALMAMIŞ MIDIR?


HATIRLAYIN !
BATI'YA MEDENİYET TÜRKLERDEN GİTMİŞTİR !



_____________________




8 Nisan 2014 Salı

AKDAMAR- HIRİSTİYAN KIPÇAK TÜRKLERİ'NİNDİR





AKTAMAR'DAN SARIGELİN'E DEK ERMENİ YALANLARI


Değerli ilim adamı yazar Hikmet Babaoğlu'nun basın yayın kuruluşlarında yayınlanmış üç makalesi de akademikin ünlü makalesinden esinlenerek yazılmıştır.

Azerbaycan halkına, genel olaraksa tüm Türklüğe karşı her zaman barbarcasına davranan Ermeniler gerekli mukavemetle karşılaşmamaları yüzünden iyice azgınlaşmış, peşpeşe uydurdukları yalanlara inanmış, hatta kimi zaman kendi uydurdukları bu yalanlara herkesi inandırmayı başarmışlardır. Ve en acıklı durum şudur ki, kimi zaman Azerbaycan tarih ilmine bile bu yalanlar bulaşmıştır.

"Aktamardan Sarıgelin"e Ermeni sahtekarlıklarını gün yüzüne çıkaran bir dizi yazıları kapsamaktadır.

Yazar haklı olarak Ermenilerin bizim tarihimizin o deönemleriyle ilgili yaptıkları sahtekarlıklara dikkat çekerek İslam dininin kabulünden sonra ulusumuzun o dönemlerine pek fazla özen gösterilmediğini açık ve net bir biçimde vurgulamıştır. Ulusal kimliğimizin o dönemde alakalı bölümü iyice aşınmaya uğramıştır. Kafkasyanın ve civar bölgelerin en eski halklarından olan tanrıcı, ilk yüzyıllardan itibarense tanrıcı Hıristiyan kültürüne sahip çıkmış Kıpçak Türklerinin yarattıkları zengin kültürel değerler kimi zaman Ermenilerin (aslında Hayların) asimilesiyle karşılaşmış, müslüman Oğuz Türklerinin Kafkasyaya yerleşmesinden sonra İslam kültürünün yokmuş gibi kabullendiği eski dinlere ait olan ulsual kültürel değerlerimiz acayip bir sahtekarlıkla kültürel değerlerden yoksun ulusun "kültürel değerleri"ne karışmıştır.

Aktamar mabedinin bir Kıpçak Türk anıtı olmasını kanıtlamak için yazar onun arkitektür yapısını Ermenilerle ilişkisi olmayan diğer yapıtlarıyla karşılaştırıyor ve böylece Kıpçak Türklerinin oturduğu bölgelerde yaptıkları yapıtların, mabedlerin üzerindeki resimlerin, yazıların ve bu yapıtların genel yapısının ısrarla Ermeni ( ya da Hay) yaratıcılığından uzak olduğunu kanıtlıyor.

Yalnız dikkat edilmesi bir konu daha var: Ermeniler işgal ettikleri ,ve kendilerininmiş gibi gösterdikleri Kıpçak Türk yaptılarını sahtekarcasına değiştirmenin kitabını yazmışlardır. Hem de yıllar sonra...

İnkarlıcılıktan uzak delillerle Sarı Gelin türküsünün de Ermenilerle hiçbir alakasının olmadığını da kanıtlıyor. Kıpçak Türkleri arasında değişik versiyonları mevcut olan bu türküde bir müslüman Türkün bir Hıristiyan Türküne duyduğu İlahi sevgi konu ediliyor ve büyük Türk düşünürü ve şairi Hüseyin Cavitin "Şeyh Sinan" yapıtının da ideolojik arkeotipinde bu konu vardır.

Hikmet Babaoğlu'nun bir takım cesur düşünceleri içerisinde , kanımıza en ilgi uyandıran çağdaş Ermenilerin oluşumunda, onların etnik kimlik yapısında Kıpçak Türklerinin yerinin olasılığıyla alakalıdır. Kıpçak Türklerinin Hıristiyanlığı kabullenerek Kafkasya'ya yerleşen Haylarla karışması iddiasında bulunan yazarın argümanları pek de güçlüymüş gibi kabul görmese bile bunun tersini kanıtlamak ta çok zordur. Ve aslına bakılırsa bu tezin aynısına sovyet döneminin "Azerbaycan Tarihi" kitaplarında da rastlıyoruz.
Nizami Caferov
Azerbaycan Atatürk Merkezinin Genel Müdürü
AUİA- nın muhabir üyesi, filoloji ilimler doktoru, milletvekili



HER HALK KENDİ ULUSAL-KÜLTÜREL HAFIZASI KADAR MEVCUTTUR.

"Ermenilerin (haylar) 15.yüzyılın ortalarına kadar Güney Kafkasya'da yaşamıyorlardı. 1441 yılında Karakoyunlu Türk-Azerbaycan devletinin hükümdarı Cihan Şah Ermeni katolikosluğunun merkezini Kilikya'nın Sis şehrinden nüfusu tamamen Türkler olan Erivan civarında bulunan eski Alban Manastırı olan Üçkilise (veya Üç Müezzin) manastırına aktarmıştır."


Ramiz Mediyev
Devlet Adamı, Akademisyen - Azerbaycan





Bölgede yaşamış eski Hunlar, Kıpçaklar, Suvarlar, Saklar, Kimmerler, İskitler, Oğuzlar ve diğer Türk boyları zaman zaman yaşadıkları coğrafyanın sınırlarından ötelere taşarak ülkeler fethetmiş, zaman zaman geri çekilmek zorunda kalmışlardır.

ALP ER TONGA destanını dikkatlice incelediğimizde MÖ.8.ve 7. yüzyıllarda Suvarların, Oğuzların, Hunların ve öteki Türk boylarının Sakların idari egemenliğinde yaşamış olduğunu göreceğiz. Tarihi bilgilere bakılırsa, bu Türk boyları arasında sosyo politik, ideolojik ve inanç birliği de mevcut olmuştur. Ecdatlarımız olan Türk halkları hiçbir zaman putlara tapmamışlardır. Türklerde hep Gök Tanrı inancı, tanrıcılık inancı varolmuştur. Hatta Heredot "Tarih" eserinde Ellinlerde (Helenler) olduğu gibi Türklerde de fazla tanrıların olmadığı yazıyor. "Sadece, onların iki tanrısı var."

Heredot'un burda yanılması olanağı pek mümkün. Zira Türklerde hiçbir zaman iki tanrıya tapınma diye bir olay sözkonusu olmamıştır. Heredot'un ikinci tanrı diye sözettiği "otorite"yse büyük olasılıkla eski türklerin başında bulunan Hakanlarıydı. Zira ta eskiden günümüze kadar Türkler gökte Tanrı'nın bir olması gibi yerde hükümdarın da bir olması gerektiğini düşünmüş ve bu arzuyla da cihangirlik yarışına girmişlerdir. Bunun en son örneklerinden birinin Emir Timur'la Yıldırım Beyazıt arasında yaşanan diyalogda görmekteyiz. 

Timur büyük Fatihe hitab ederek: "gökte Allah bir olduğu gibi, yerde hükümdar da bir olmalı. bu dünya o kadar büyük değil ki, orada iki hükümdara gerek duyulsun." diyor. Anlaşılan o ki, eski Türklerde (İskitlerde) Heredot'un gözlemlediği ve iki tanrı olarak değerlendirdiği, biri Gök Tanrı, diğeriyse onun "yerdeki gölgesi" Kağan vardı.

Daha 1.yüzyılda Azerbaycan'da en eski Hıristiyan tapınağı yapılmıştır. Moisey Kalankatuklu'nun yazdığına bakılırsa, Hz.İsa'nın havarilerinden olan Fadey (?Bartholomew?) Azerbaycan'a gelmiştir. O, dini insanlarıa anlatırken kuzeydoğuya doğru hareket etmiş, o dönemin Artaz veya Artar vilayetinden geçerek (Şuan Güney Azerbaycan'ın Maku vilayeti civarı) doğuya ilerlerken yerel aşiretlerden olan Ermenilerin başında bulunan Sanatürk tarafından öldürülmüştür.

Haylar kendi tarihlerini değil, yaşadıkları coğrafyanın tarihini hay tarihi diye sunuyorlar. Bu coğrafyanın eski insanlarıysa Hıristiyan Ermeniler değil Türklerdir. Okurlar özellikle bu isimlere dikkat etmelidir. İlk aşamada şunu belirtmek zorundayız ki, tüm tarihi kaynaklarda ismi geçen Ermenilerin, Ermeniyle ve Ermenilerle alakalı diğer tüm isimlerin günümüz modern Haylarıyla, modern Ermenistan'la hiçbir bağı bulunmamaktadır. Aynı Ermeniler birer Türk boylarıdır. Burada eski Türklerde sözlerin oluşum biçimlerine de dikkat etmek zorundayız.

Makedonyalı İskender İskit çöllerinden geçtiğinde yerel halk kendini Makedonyalılara "Türk Ben" diye tanıtıyor. O gün bugündür İskitlerin bu boyu "Türkmenler" olarak biliniyor. Özbekler de aynı söz türemesini kendi ulus isimleride korumağu başarmışlardır. "Ben Özbeğim" ibaresi onlar "Ben Özbekben" diye kullanıyorlar.

İsminden de belli olduğu üzere Artas ya da Artak sadece Ertuğ ya da Ertak sözlerinin değişime uğramış halidir. Çobaniler sülalesinden gelen hükümdarlardan bir tanesinin ismi Artuk olmuştur. "Ertuğ" sözü ise "tuğ (bayrak) taşıyan savaşçı" anlamına geliyor. Ayrıca Türklerin Ermeni diye nitelendirdiği o insanların başındaysa Sanatürk duruyordu.

Fadey burada öldürüldükten sonra Elysee isimli başka bir misyoner gelip Azerbaycan'ın Şeki şehrine yerleşmiş ve bölge halkının dinsel ayinlerini icra ettikleri mecusi tapınağının yerinde kilise yaptırmıştır. Yine Moisey Kalankatuklu'nun yazdığına bakılırsa Elysee Zerkun deresinden geçerek, vahşi kavimlerin içerisinde dini yaymaya giderken yolda öldürülmüştür.

Zerkun deresi şuan Samur deresi ismini taşıyor ve büyük bir olasılıkla burada yaşayan Hazar ve Hunların isimleriyle alakalı olmuştur. Erkun ismiyse günümüzde Türklerdede şahıs ismi olarak kullanılan Erhun'la aynıdır ve arkaik anlamı "sıradan Hun savaşçısı,askeri" anlamına gelmektedir. Eski Türklerde ve modern Türk ordusunda ER'in, sıradan asker olduğunu biliyoruz. Kuzey Kafkasya'da Argun şehri de mevcuttur. Görüldüğü üzere, tüm kaynaklarda mevcut olan gerek yer isimlerinin, gerekse de ulus ve kavim isimlerinin hepsi Türkçe.

Tabii, bu girişimden sonra Albaniya'da Hıristiyanlığın yayılması azıcık ta olsun duraksamıştır. Yalnız 313 yılında Alban çarı Urnayr Hıristiyanlığı resmi devlet dini olarak kabullenmiştir.

Fakat o devrin geleneklerine esasen hükümdarın seçmiş olduğu dini halk ta seçmek ve dine inanmak zorundaydı. Urnayr'ın seçtiği dinin halk tarafından da kabul görmesi zamana bağlı bir durumdu ve kimi zaman bu din halkın direnişiyle karşılaşıyordu. Bu nedenle, sadece Alban hükümdarı mümin Vaçakan tarafından yapılan sertliklerden sonra bu bölgede tam olarak kabul görmüştür.

Laf Albanya'dan açılmışken bu sözün nerden türediğine de bir bakalım. Zira bugüne kadar bu konunun üzerinde pek fazla durulmamıştır. Öncelikle şunu belirtelim ki, Albanya sadece Türklerin vatanı değil, bu coğrafyada yaşayan 26 dan fazla etnik grubun ve kavmin vatanıydı. Alban ismiyse burada yaşayan tüm halkların ortak ismiydi. Türkler (ALP-AN-LAR) , sadece bu uluslar içinde süpergüç olarak bulunuyorlardı ve egemenlik onlardaydı. 

Söylenmesi ne kadar cesurca olsa bile bir şeyi söylemek zorundayız ki, aslında günümüzde de aynı kültürel ve etnik yapı varlığını korumaktadır. Sadece Alban ismi Azerbaycanlı ismiyle genel geçer isim oalrak aynı anlama gelmektedir. Nasıl bir zaman Alban dendiğinde o ülke sınırları içinde yaşayanlar kastediliyorduysa da, şimdi de Azerbaycanlı dendiğinde bu bölgede yaşayan tüm etnik gruplar anlaşılmaktadır. Yani, Azerbaycanlı ismi Azerbaycan'da yaşayan Türklerin, Talışların, Lezgilerin, Avarların, Tatların, Sahurların, Udinlerin ve diğer etnik grupların genel ismidir. Ulu Önderimizin yarattığı Azerbaycancılık ideolojisi de işte bu tür ciddi tarihi esaslara ve ulusal etnik geleneğe dayandığındandır ki, 20.yüzyılın sonunda halkımızı tehlikelerden korudu ve bütünlüğümüzü sağladı.

Alban kelimesi "b" ve "p" harfleri veya sesleri fonetik değişime maruz kalmıştır. Düşünüyoruz ki, söz aslına bakılırsa ALP (b) + AN - dır. Burada "ALP" kelimesi arkaik Türkçe'de yüksek, yüce, cesur anlamına geliyor. "AN" ise çoğul eki oalrak karşımıza çıkıyor.

Bu kelime kendi orjinal halini hala dilimizde korumaktadır. Sinop ilinde Alpan isimli köy bulunmaktadır. ALB(P) kelimesi kesinlikle Türkçedir. "Ya" "Ye" ekiyse mekan oluşturan ek olarak bilinmektedir. Örn.Türkiye, Almanya, Suriye...gibi. Görüldüğü üzere "ya" "ye" ekleri yer mekan bildiren kelimelere ilave edilmekle özel bir isme dönüşüyor. Böylece ALP(B) - ANNIE yüceler ülkesi, uzunboylular ülkesi veya yüksek dağlar ülkesi anlamına gelmektedir.

Albanlarınsa yüksekboylu olması kimsede kuşku uyandırmamaktadır. Strabon'un anlattıkları da söylediklerimizle uyum sağlamaktadır. Örn. Şeki bölgesinin Kiş köyünde Kiş tapınağında gömülmüş 18 yaşlı kızın boyu 2.03 m. Yeetişkin insanlarınsa iskelet kemikleri onların 2.30 m'ye ulaştıklarını kanıtlıyor.

Burada M.Kalankatuklu'dan daha bir örnek vermek doğru olur diye düşünüyorum. Sasani hükümdarı II.Şapur (Hıristiyanlığı kabul eden Alban çarı Urnayr aynı II Şapur'un kızkardeşiyle evlenmişti) İran şahlığını işgal eden Hunlar ülkesinin komutanı Hunogurla başbaşa bir kavga düzenliyor. Aynı komutanı M.Kalankatuklu geniş omuzlu, uzunca boylu, hatta dev bir insan gibi göstermektedir.: 

"Onun üç karış eninde olan alnı vardı, dev mızrağının sapu kocaman bir ağaçtan yapılmıştı." Demek ki, isimle fiziksel-biyolojik bünye uzlaşmakta ve birbirini onaylamaktadır.

Günümüzde Gökçay ve Kazak bölgelerinde Alpoud isimli köyler var. Aynı zamanda bir takım bölgelerimizde (Şirvan ve Batı) pişirilen özel ekemk türüne "alpoud" ekmeği denmektedir.





Tekrar dine dönersek....

Hıristiyanlığı din olarak seçtikten sonra ibadet için yaptıkları tapınaklarda Türk mimarisinin özelliklerini yaşatmışlardır. Bu tapınakların hepsinin üzeri Çadırımsı kılıfla kaplanmış (kümbet dediğimiz çadırımsı kılıf Türk mimarlığına aittir ve çadır kültüründen gelen gelenektir.) ve dörtköşeli kabartmalarla yapılmış mimari anıtlardır. Bu dörtköşeli mimarlık anıtlarına aynı zamanda yaprak misali yapılmış mimari anıtlar da deniyor. (Tapınağın bu biçimde yapılması kesinlikle rastlantı değil. Zira bu yapılarda Türklerin geleneğinden gelen dört kutsal unsur Ateş-Su-Hava-Toprak ile alakalı kültler kullanılıyordu.)

Gözlem yaparsak Kelbecer bölgesi topraklarında bulunan Hudavenk kilisesiyle Akdamar Kilisesi adeta birer ikiz mimarlık örnekleridir. Bu çadırımsı kılıfın üzerindeyse tabii ki, Kıpçak Türklerinin başgiyimini anımsatan bir kule yapılıyordu. Her ne kadar Hıristiyanlığı bir din olarak kabul etseler bile, yine de tanrıcılıktan gele bu kültür örneklerini de, tanrıcılıktan kaynaklanan mimari özelliklerini de yaptıkları kutsal yerlerde birer iz olarak bırakıyorlardı.

Böylece Albanya'da varolan tüm manastırlar, tapınaklar, ister Kelbecer bölgesinde Hudavenk ya da Hotink diye bilinen kilise, ister Oğuz bölgesinin Culud köyünde bulunan kilise, ister Kazak bölgesinde Eskipara manastırı, isterse de Bayan manastırı hepsi aynı özellikleri taşır ve sanki aynı usta eliyle yapılmıştır.



Albanian Turks



İl Arslan Türbesi (Fahrettin Razi Türbesi), 12.yy, Kunya-Ürgenç/Türkmenistan
Piramidal bir külahı vardır.


Babacı Hatun Türbesi (Ayşe Bibi Türbesi), 11.yy, Taraz - Kazakistan
Kubbe örtüsü konik/piramidal külahlıdır. Yani, Ermenilerle hiç bir ilgisi olmayan bir bölgede, Akdamar veya Azerbaycan-Alban Türkleri'ninki ile aynı tarz bir yapının bulunması, bu mimari özelliğin Türkler tarafından kullanıldığını da kanıtlar.

"Yapının plan, malzeme, cephe düzenlemesi ve inşa malzemesi tuğlanın kullanılması Erken Dönem Karahanlı Mimarisi özelliklerini göstermektedir."
Gulbanu Koshenova, Arş.Gör. Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi

"The plan, construction materials, tools, façade arrangement and the use of brick in the construction, demonstrate the characteristics of the early period of Karahan architecture."
Karahanlılar (Karakhanids or Qarakhanid Dynasty - 840 - 1212) was a Turkish State. 



Bu yapıların hepsini sıralamakla ben onların hepsinin birbirine benzediğini ve aynı kültürden, aynı mimari özelliklerini kaynaklandığını ve aynı kültürün maddi mirasçısı olduğunu okurların dikkatine sunmak istiyorum. İşte bir genelleme yaparsak 4.yüzyıldan, yani Urnayr ve Mümin Vaçakandan sonra başlayan dönemde Azerbaycan'da bu tapınakların sayısı hızla artmıştır. Bunlar Albaniya'da varolan Hıristiyan tapınakları aynı zamanda Albanya'nın sınırlarını da belirlemektedir. Bu sınırların bir ucu İran'a, bir ucuysa Doğu Anadolu'ya kadar uzanmaktadır.

Tabii Hıristiyanlığın yayılması büyük bir olaydı. Ama, aynı zamanda , diğer Türkler Hıristiyanlığı kabul etmemişlerdi. Onların büyük çoğunluğu hala tanrıcı olarak kalıyordu ve bu dönemde tanrıcı Türklerle Hıristiyan Türkler arasında dini konuda zaman zaman çatışmalar oluyordu. Ozan sanatında, halk edebiyatında bu olaylar işleniyordu. Hıristiyanlığı kabul eden Kıpçaklarla alakalı bölüm "Dede Korkut" hikayelerinde yer almaktadır. Ve bu destanda, Kazan Han'ın evinin yağmalanması boyunda görüyoruz ki, Kıpçak (Hıristiyan) Melik Oğuzların düşmanı konumundadır.

Sonraki dönemlerde Azerbaycan topraklarında ve tüm Türk boyları arasında İslam yayılmaya başladı. Evvala, İtil (Volga) bölümü, yani şimdiki Tatarların (Oğuzların) ataları İslam'ı kabul ettiler. Şu anki Kazan şehrinin 115 km güneyinde Bulgarların başkenti Bulgar diye isimlendirilen bir kentti. 921 yılında Bulgar hanı Almış , Hazar Türklerinden olan Basto adlı elçiyi Abbasi halifesi El-Muktadirin yanına göndererek, İslam'ı öğrenmek istediğini bildirir. 

Halife ise Bulgarlara İslam'ı öğretmek için hem din adamları, hem de cami yapacak mimarlardan oluşan büyük bir grup gönderir. Aynı heyette bulunan İbn Fadlan isimli şahıs sonradan bulgar Türkleri hakkında oldukça ilginç bilgiler verecektir. İslam'ı kabul eden Almış Han, ismini değiştirerek Cafer ismini alıyor. Yaklaşık aynı yıllarda Karahanlı hükümdarı Saltuk Buğra Han da İslam'ı kabul ederek, Abdülkerim ismiyle anılmaya başlıyor. Böylece, Türkle arasında İslam yayılmaya başlıyor.

Ancak dikkate alınması gereken bir nokta var. Elbette her ne kadar İslam'ı ilk kabul eden Türkle İtil bölümü ve Karahanlılar gösterilse de , onlardan çok önce Albanya, Urmiye Gölü civarı ve Hazar kıyılarındaki Türkler arasında da İslamiyeti kabullenen Türkler vardı.

İslam'ı kabul eden Türkler Hıristiyanlığı kabul etmiş Türkleri, ilk önce , kara imanlılar diye tanımladılar. Karamanlıların da ismi buradan kaynaklanıyor. Zaman zaman Oğuz Türklerine rakip oldular ve Hıristiyanlığı kabul etmiş Karamanlıların bir kısmı sonradan Osmanlı devleti güçlendiğinde ayrı ayrı yerlere, Azerbaycan'ın Karabağ bölgesine, özellikle de , Cebrail bölgesine, bir kısmıysa Bizans'a sürüldüler. Aynı dönemde sürgün olunanlar içersinde Hıristiyan Ermenidi Türkleri de vardı. Onların adıyla bağlı olan Karaman-Ermenek bölgesiyse bugün de aynı isimle Konya kentinde mevcuttur. Şuan Yunanistan'da yaşayan Karamanlılar hala Türk olduklarını anımsıyorlar, ama Yunan toplumunun bir parçası haline geldiler. Yunanistan'ın Başbakanı Karamanis de Karamanlılar soyundan gelen bir Türk'tür, Hıristiyan Kıpçak Türküdür.


Adem ile Havva , Cennetten Kovuluş



Böylece bahsettiğimiz dönemde Albaniya'da, yani Azerbaycan'da İslam dini geniş bir biçimde yaygınlaştıkça ve Oğuzların etkisi arttıkça Hıristiyan Türklerin Azerbaycan'ın ücralarına çekilmesi süreci yaşandı.

9.yüzyılda Selçuklu boylarının Orta Asya'dan Güney Kafkasya'ya ve Anadolu'ya, Irak'ın kuzeyine akını Azerbaycan'da da Oğuzların hem sayısını, hem otoritesini, hem de egemenliğini arttırdı. 837 yılında Hurremiler harekatının lideri Babekin yenilgisinden sonra Azerbaycan'da İslam dini koşulsuz lider oldu. Böylece Yahudiliği din olarak kabullenmiş Hazar Türklerinin ve yerel Hıristiyan Türklerin direnişi tamamen giderildi.

Hazarlar Avrupa'ya göçederek, orada etnik kimliklerini unutarak ve Yahudi gibi tanınmaya başladılar. Bugün Avrupa yahudilerinin yüzde doksanı etnik kimliğini unutarak dini kimlikleriyle tanınan Yahudi Hazar Türkleridir. Sadece kendi dillerini unutarak dinlerinin iletişim aracı olan Yahudi (İbranice) dilini kullanmaktalar.

O dönemden başlayarak Hıristiyan Türklerin bir bölümüyse Azerbaycan'ın ücralarına doğru sıkıştırıldılar. Onların bir kısmı Karabağ'a, bir kısmı Zengezur dağlarına, bir kısmı Doğu Anadolu, bir kısmıysa Karadeniz'in kuzeydoğu sahillerine Trabzon'a kadar dağılmaya başladılar. Bu arada, kimi kaynaklarda gösterilmişti ki, MS.3.-4.yüzyıllarda, bazı kaynaklara göreyse ondan daha önceye rastlanan canit aşiretleri ya da canikler Kafkasya'dan gelme Türkler ve onların Trabzon çevresinde devletleri vardı.

Hıristiyan Kıpçakları iyice sıkıştırmaya başladılar ve bu arada çok ilginç bir süreç yaşandı.






AKDAMAR / AKTAMAR

9.-10.yüzyıllarda Azerbaycan'da sıkıştırılan Hıristiyan Türkler Azerbaycan'ın ücralarına yerleşerek kendileri için orada yeni kültür anıtları yaratmaya başladılar. Bu örneklerden biri de hiç kuşkusuz Akdamar Kilisesi'dir. 

Akdamar 915-921 yıllarında Akdamar Adası'nda yapılmış Hıristiyan Kıpçak Türklerin tapınağıdır. Kaynaklar gösteriyor ki, Akdamar Vaçpurakan veya Vaspurhakan hanedanına ait kral Gagikin emriyle yaptırılmıştı.

Vaspurhakan kelimesindeki Hakan sözü Türkçedir. Vaspursa BAS-VUR demektir. Eski Türklerde imparatora gapagan, yani kapıp alan diyorlardı. Kelimeler bu şekilde oluşuyordu ve hem ev sözleri hem de politik terminolojini hızlandırdı. Eski Türkler diyelim ki , bir atın kaparak sürü üzerinde egemenliğini kurduğunu anlarlarsa, o atı "kapagan" diye isimlendiriyorlardı. Aynı zamanda, bir imparatorun ya da savaşçının da başka ulusların sınırlarını aşarak, toprakları onların ellerinden almasına kapagan diyorlardı. 

Örneğin, İlteriş Kağan'ın küçük kardeşi KAPAGAN KAGAN çok değişik kavimleri itaat altına almış, 716 yılındaysa bayırkulları yenmiş, aynı savaşta da hayatını kaybetmişti. Aşiretleri ram ettiği için, Kapagan sıfatını kullanıyorlardı.

İşte imparator kelimesinin arkaik Türkçe'de karşılığı ,eş anlamlısı da Kapakan'dır. Vaspurhakan'a gelirsek, Vaspur ve Hakan kelimelerinin birleşmesinden oluştu ve basılı, vurup alan (işgalcı) anlamına gelmektedir. Yani, Vaspurhakan Kıpçak Türklerinin hanedanının tek sahibidir. Akdamar Kilisesi işte onun mirascısı olan Gagik tarafından veya Gakuk tarafından yaptırıldı.


Kilisenin yapımı için emir buyurmuş Kral Gökok (kral Gagik). Elinde "And kadehi" ile oturuşu ve hatta fiziksel özellikleri onun bir Kıpçak Türkü olduğunu söylüyor.


Ben değerli okurların dikkatini hem de Gagik kelimesinin anlamına yöneltmek istiyorum. Gagik ,gök ve ok kelimelerinin birleşmesinden yaranmıştır. Yani, sözkonusu şahıs burada GÖK-OK isimli Türk hükümdarıdır. Biz biliyoruz ki, eski Türklerde okla ilgili, ÜÇOK, BOZOK, GÖKOK gibi sözbirlikleri oluştukça, bazen isim, bazense aşiret, boy adresi sıfatını bildiriyordu. GAGUK ta aynen öyle GÖKOK'tur.


Kilisenin yapımı için emir buyurmuş Kral Gökok (kral Gagik). Elinde "And kadehi" ile oturuşu ve hatta fiziksel özellikleri onun bir Kıpçak Türkü olduğunu söylüyor.



Bu arada Akdamar Kilisesi'nin dış duvarında Kral Gagik'in de kabartması vardır. Resimde o dönemin Türk etnik elbisesinde, kıyıkgözlü ve kalpaklı bir Kıpçak Türkü bağdaş kurarak oturur.

En Ermeniyanlısı tarihçi bile bu kişinin Ermeni olduğunu iddia edemez. Bu nedenle, Ermenilerin bu konuyu şöyle anlatıyorlar ki, sanki kral Gagik Abbasi halifelerinden asılı olduğu için böyle giymek zorunda kalmıştır.

Peki soralım : Abbasi halifeleri asla Gagik'in giydiklerinden giymiyorlardı üzerlerine, o zaman Gagik'in üzerindeki elbiseler kime ait?

Burada yine Ermeni yalanı başlıyor işte. Meğerse Abbasilerin emrinde bulunan askerleri gibi giyinmek zorunda kalmıştı.

Ve kendi kendimize soruyoruz... Neden Gagik asılı olduğu halifenin kendisi gibi değil de, onun askerleri gibi giyiniyor? Hem Abbasi halifesinin askerlerinin hepsi Türk değildi ki !

O zaman Türk olan ve bağdaş kuran Gagik'in kendisi Türktür. Hem , Oğuz Kağan'dan beri tahta oturan tüm Türk hükümdarlarının bu biçimde giyinmek ve oturmak geleneği vardır. 

Böylece tüm söylenenlerden de görüldüğü gibi ve isimlerden de belli olduğu gibi, Akdamar Kilisesi'nin inşaat emri işte Gökok tarafından papaz Manuel'e verildi ve o da yaptırdı. Kilisenin adı da tesadüfen Akdamar değil ki, eğer Haylar yaptırmış olsaydı, ismi de Hayca olurdu.

Zira Ermenice Akdamar kelimesinin anlamı yoktur.Diğer başka dillerin hiç birisinde de bu kelimenin anlamı yok. Bu sadece Türkçe izah edilen bir söz birleşmesidir. Peki, eğer bunu Ermeniler yapmış olsaydı, o zaman neden Ermenice bir isim bulamadılar? Biz biliyoruz ki, her bir halk neyi yaratmışsa, ona ismini o veriyor ve bu örneğin o halka ait olduğunu herkes kabulleniyor.

Türkler tarihte yoğurdu icat etmişlerdir, tüm dünya dillerinde yoğurtsa, yoğurt gibi söylenir. Akdamarı da Türkler yapmış ve isminide tüm dillerde Akdamar gibi söylemektedir. Bunun tersi mantığını kanıtlamaksa sadece mümkün değil.

Akdamar sözü ak, beyaz, nur, ışık kelimesinden, damarsa insanın vücudunu dolaşarak ona hayat veren yol kelimelerinden türemiştir. Akdamar ışık yolu, süt yolu anlamına gelmektedir. Sütün de renginin beyaz olduğunu dikkate alırsak, henüz şamanizm döneminden tanrıcı Türklere belli olan süt yolu, bugün Türklerin Samanyolu dediği o kozmik uzay ile ilgilidir.

Yani, bu kilise evrene bağlanmak, kozmik ilişkiye girmek, aydınlık yola kavuşmak için Türklerin inşa ettiği bir tapınak. Akdamar Kıpçaklarındır.

Ama Ermeniler bunu çok uydurma bir şekilde anlatıyorlar. Onların anlatması şudur: Sözümona papaz Manuelin Tamara adlı bir güzel kızı oluyor ve bunu ada kenarında yaşayan bir genç adamı seviyor. Aynı adam her akşam yüzerek adaya gelerek Tamara ile görüşüyormuş. Bir gün papaz bundan haberdar oluyor ve bakıyor ki, Tamara yine feneri yaktı ve genç erkek yüzerek kiliseye doğru geliyor. Papaz feneri söndürüyor, genç yolu azarak boğuluyor ve "Ah- Tamar" diye bağırarak ölüyor. 

Bu hiç bir bilimsel dayanağı bulunmayan, çok saçma bir yorum, ancak Hayların geleneğine uygun bir durum.


Koçlar;  Türklerde keçi ve koç kutsal olarak bilinmiştir. Akkoyunlu, Karakoyunlu, Akkeçili, Sarıkeçili soyların olması da bu yüzdendir.



Akdamar Kilisesinin Kıpçak Türklerine, yani Azerilere ait olmasını kanıtlayan diğer olgular da var. Bunlar kilisenin üzerinde kabartmayla yapılmış resimler. Bunlardan biriyle alakalı yukarıda konuşmuştuk. Kilisenin üzerinde değişik sayıda kalpaklı Kıpçakların oturduğu ve ibadet ettiğini gösteren kabartma resimleri var.

Bilindiği üzere, eski Yunan kaynaklarında Kıpçakların bir başka ismi Şişkalpaklılar'dır. Aynı zamanda, Dağlık Karabağ'da yerleşen insanların büyük çoğunluğu Albaniya'dan ve bu yerin büfusu kalpaklı Kıpçaklardan, Hunlardan. Örneğin, Ağdam'da Şişkalpaklı köyü var ve bu köyün orada olması da yine de söylenenleri kanıtlayan bir esastır.

Ayrıca, yine Akdamar Kilisesi'ni üzerinde taş kabartmayla at sırtında 180 derece dönerek Anadolu Barsı'na ok atan bir Kıpçak savaşçısının resmi var. Tüm tarihçiler , Kramer'in de , Bartold'un da, Marr'ın da, Şopen'in de aynı zamanda tüm türkologların ve tüm dünya tarihçilerinin tartışmasız olarak kabul ettikler bu resim Türklere, Hunlara aittir.


Part atışı yapan Kıpçak Türkü ve Koç Başları
Göktürk, 6.yy-7.yy Bronz Plaka

Kıpçak Türkü bir Savaşçı, Part atışı ve bir Anadolu Pars'ı
Eğer Akdamar gerçekten bir Ermeni kilisesi ise , o zaman Türk Savaşcısının burada ne işi var?


Kabartmada yansıyan Kıpçak komutanın başı üzerindeki külah da Samur derisinden yapılmış Kırgız, Kıpçak külahı. Ortaya bir soru daha çıkıyor. Eğer Akdamar kilisesini Ermeniler yapmış olsalardı, kendi kiliselerinin üzerine Kıpçak resmini yerleştirir miydi? Birçok kabartma resimler bozulmuştur ve onların yerine başka eklemeler yapılmıştır.

.
Bizim Hudavenk veya Hoting dediğimiz Kelbecer bölgesinde bulunan başka bir manastırın mimari yapısına bakınca Akdamar Kilisesi'nin tamamen benzer bir yapıda olduğunu göreceğiz. Bu tapınak 5.-6. yüzyıllarda Alban knyazları tarafından yaptırılmıştır. Hatta Alban hükümdarı Hasan Celal tarafından sonraki dönemlerde esaslı biçimde restore edilmiştir. Hasan Celal'in karısı Mine Hatun'un da burada gömüldüğü de söylenmektedir. Bu kilise Ağdere-Kelbecer şoşeyolu üzerinde Bağlıpeye köyünde. Zamanında Mikitar Gos bu tapınakta olmuş, anı olsun diye burada taşların üzerine resim de çizmiştir. 

Ancak yerel insanların anlattığına göre 1930-1940 lı yıllarda Ermeniler gelerek bu tapınağın üzerindeki kabartmaları sökmüş, resimleri dağıtmış ve yazıların üzerini kazımışlardır. Bu durumda ne Ermenistan'daki ne de Azerbaycan'daki kiliselerin ne de Ermenilerin olduğu sanılan kiliselerin hiçbirisi Ermenilere ait olmadığının göstergesidir. Bu kiliselerin hepsi Azerbaycan kiliseleridir.




Hikmet BABAOĞLU- BAKÜ,2011
Azerbaycan Türkçesi, Rusça, İngilizce ve Türkçe olarak
Also in English and Russian language  : link



Keçiler;  Tarihte hep eski Türklerde keçi ve koç kutsal olarak bilinmiştir. Akkoyunlu, Karakoyunlu, Akkeçili, Sarıkeçili soyların olması da bu yüzdendir.





AKDAMAR KİLİSESİ

Gevaş İlçesi’nin sınırları dahindeki Akdamar Adası'nda yer almaktadır. Adanın güneydoğusuna kurulmuş olan kilise, Kutsal Haç adına Vaspurakan Kralı I. Gagik tarafından 915-921 yılları arasında Keşiş Manuel'e yaptırılmıştır. Kilisenin kuzeydoğusundaki şapel 1296-1336 tarihlerinde; 1462'de yenilenen kilise, 1703'teki depremde zarar gördüğünden 1712-1720 tarihleri arasında tekrar onarım geçirmiştir; batısındaki jamaton 1763 tarihinde; güneyindeki çan kulesi 18. yüzyıl sonlarında ilave edilmiştir. Kuzeyindeki şapelin ise, tarihi bilinmemektedir. İlk yapıldığında saray kilisesi olan yapı, sonradan manastır kilisesine dönüştürülmüştür. 2007 yılında geçirmiş olduğu restorasyon sonucunda Anıt Müze olarak hizmete girmiştir. (ve ibadete açılmıştır!)

Kilisenin figürlü repertuarı oldukça zengindir. Bunun yanında İncil ve Tevrat'tan alınmış çeşitli sahneler bulunmaktadır. Yunus Peygamber’in denize atılması, Hz. Meryem ve kucağında İsa, Adem ile Havva'nın Cennet'ten kovulması, Hz. Davut ile Kral Goliat'ın mücadelesi, Samson Filistinli ikilisi, ateşte üç ibrani genci, Aslan ininde Daniel sahneleri bunların başlıcalarıdır. 

Batı cephede Kral Gagik'i kilise maketini sunarken gösteren bir sahne yer almaktadır. Dört yöndeki alınlıklarda İncil yazarları boydan tasvir edilmiştir. Bunlardan başka cephenin alt ve üst kesimlerinde, asma sarmaşığından oluşan kuşaklar dolanmaktadır. Bu kuşakların içlerinde çeşitli dünyevi sahneler işlenmiştir. Av sahneleri, çesitli hayvanlar, güreşçiler ve sarayla ilgili bir çok sahneye yer verilmiştir. 

Ayrıca doğu cephenin tam ortasında asma sarmaşığı bordürünün içerisinde Abbasi Halifesi Muktedir başı haleli, bağdaş kurmuş vaziyette bir elinde kadeh, diğer elinde üzüm tutar vaziyette, tasvir edilmiştir.

Dini ve dünyevi sahnelerden başka, hayvan figürleri yönünden de bir çesitlilik göze çarpmaktadır. Aralarda serbest biçimde, asma sarmaşıkları içerisinde ve çatıların alt kesimlerinde bu zengin hayvan figürlerini görmek mümkündür.









Kilisenin içerisini de günümüzde büyük ölçüde bozulmuş olan freskler süslemektedir. Bu fresklerde genel olarak Hz. İsa ile ilgili konular işlenmiştir.

Düzgün kesme taş malzemeyle inşa edilen yapıda, dış cepheleri süsleyen mimari plastik, kiliseye etkin bir görünüm kazandırmaktadır. Abbasi yoluyla Orta Asya Türk sanatı etkilerini de üzerinde barındırması önemini arttırmaktadır.

“Bu bölgede yaşamış nesli tükenmiş ya da hâlâ yaşamını sürdüren 30’a yakın kuş, yırtıcı hayvan türlerini belirledim. Bunların içinde anadolu parsı bile var. Anadolu parsı 1970’te yok oldu. 1100 yıl önce yaşayan şimdi de yaşamını sürdüren örneğin toy kuşu, ötücü kuğu, dağ keçileri ve geyikler hâlâ yaşıyor ancak çok nadir olarak izlenebiliyor. Bu konuda birçok sanat tarihçi araştırma yapmış. Bu rölyefler bir biyolog tarafından değerlendirilmediği için hayvanların isimlendirilmesinde yanlışlar yapılmış. Kilise üzerinde beş ayrı rölyef kuşağı var. Temeldeki iki kuşak inanç ve kültürle ilgili görüntüler. Daha yukardaki kuşaklar ise yörede yaşamış hayvanlarla ilgili.”



Yrd. Doç. Dr. Özdemir Adızel
Van 100’üncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) 
Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi 


Hz.İbrahim ve oğlu





İslami anlayışta Yunus
Kur'anın Yunus Suresi adını bu peygamberden alır ve hikayenin ayrıntıları hakkında Saffat suresinde bilgi verilmektedir. İnanca göre Yunus Ninova halkına gönderilen peygamberdir ve azaptan kurtulan tek halk Ninova halkıdır. Azap yaklaşmaktayken tövbe ettikleri ve tövbelerinin Allah tarafından kabul edilerek affedildiklerine inanılır.

Ninova halkına peygamber olarak gönderilen Yunus, 33 yıl onları tanrının dinine davet etmiş, kendisine bu süre içerisinde sadece iki kişi inanmıştır. Bu durum kendisinin canını sıkmış, Tanrı'nın izni olmadan Ninova'dan ayrılıp Akdeniz’e kadar giderek bir gemiye binmiştir.

Hikâyeye göre Yunus’un bindiği gemi denizin ortasına geldiğinde fırtına çıkar, gemidekiler orada günahkâr birinin olduğunu, O'nu denize atarak fırtınadan kurtulacaklarını düşünürler. Çekilen kur'a Yunus peygambere çıktığı için denize atarlar ve O'nu büyük bir balık yutar. Yunus hatasını anlayıp balığın karnında dua eder ve duası kabul edilir. 

Balık Yunus’u sırasıyla Nil nehrine, Fars denizine, el-Betâik Denizi'ne ve Dicle'ye götürüp, Nusaybin topraklarında düz ve geniş bir yere atar.Bir başka rivayete göre, balık O’nu önce Eyle’ye sonra Dicle’ye götürmüş, sonra da Ninova’ya atmıştır.Yunus tekrar kavmine döndürülür ve 100 bin kişi O’na inanır.


Sol alttaki motif İskit Türklerinde ; Sağ alttaki tavşan ise birçok Selçuklu minyatür ve fresklerinde kullanılan geleneksel bir Türk kültürüdür.


















Kanatlı bir Koç













SARI GELİN TÜRKÜSÜ TÜRKLERİNDİR


Türküyü sahiplenmek isteyen Ermeniler neden bu Türkçe yazdıklarını kendilerine sormuşlar mıdır? Ermenice Sarı - Değn , Gelin - Hars 'tır. Eğer Ermenilerin çok haşlarına gidiyorsa Ermenice "DeğnHars" türküsünü olarak bestelemeleri daha doğru olur diye düşünüyorum....( Yazar,Türkiye, Kazakistan, Ukrayna ve Azerbaycan arşivlerinden yararlanmıştır )


Ruhunun önünde saygıyla eğiliyorum, Sarı Gelin...

Azerbaycanlı Gazeteci Türkiyeli Sanatçıya Dava Açıyor

Hikmet Babaoğlu
“Türkiyeli sanatçının Azerbaycan folklor örneğini ermeni şarkısı gibi taktim etme çabası hukuki açıdan sorumluluk yaratır”

Türkiyeli sanatçı Sezen Aksu yeni albümünde Azerbaycan folklor örneklerinden “Sarı Gelin” şarkısını ermenice okuyacağını ve şarkıyı ermeni halk şarkısı gibi sunacağını açıklamış.

Yalquzaq.com-a konuşan, “Sarı Gelin” şarkısının araştırmacısı, Azerbaycanlı araştırmacı-yazar Hikmet Babaoğlu Sezen Aksu şarkıyı ermeni şarkısı gibi sunacağı taktirde uyğun uluslararası hukuk teşkilatlarına baş vurmayı planladığını söylemektedir.

Babaoğlu, Azerbaycan halkının milli folklor örneğinin ermeni halk şarkısı gibi sunulmasının kabuledilmez olduğunu da sözlerine eklemiştir: “Böyle eserlerin korunması için Bern Sözleşmesi mevcuttur. Sözleşmenin 15. maddesine uyğun olarak zıhni ve folklor örneklerinin korunması hukuka bağlıdır. Azerbaycan ve Türkiye sözügeçen Sözleşmeye katılmış durumda. Yanı mezkur devletler Sözleşmeden ileri gelen taleplere uymak zorundalar. Türkiyeli sanatçının Azerbaycan folklor örneğini ermeni şarkısı gibi taktım etmesi hukuki açıdan sorumluluk yaratan haldir ve uygun adımlar atmayı düşünüyoruz”.

Azerbaycanlı yazar hali-hazırda konuyla bağlı uygun hukuk kuruluşları ile danışmalara başladıklarını de sözlerine ekledi: “Böyle davranış Azerbaycan yasalarına ters düşer. Folklor örneklerimizin korunması hakkında kanunun var olduğunu dikkate alırsak, “Sarı Gelin”in de kapsamiçi olduğunu söyleme hakkımız vardır”.

Onu de ekleyelim ki, Hikmet Babaoğlu “Akdamardan Sarı Geline ermeni yalanı” adlı araştırma eserinde “Sarı Gelin”i ayrıca araştırma konusu edinmiş, onun yaranması ve Azerbaycan halk yaratıcılığına ait olmasını tarihi delillerle kanıtlamıştır. Araştırma sonucu şarkının yaratıcısının Sinan adlı bir şahıs olduğu gün yüzüne çıkartılmıştır. Şarkının ait olduğu coğrafya ise hıristiyan kıpçakların yaşadığı topraklar gibi tanımlanmaktadır.

Araştırma sonucu belli olmuştur ki, şarkı yalnız Kafkaslarda değil, türklerin yaşadığı başka topraklarda da geniş yayılmıştır. Şarkının hatta hıristiyan kıpçakların yaşadığı Azov denizine kadar yayıldığı araştırma sonucu tespit edilmiştir. Hatta Ukrayna arşivlerinde araştırmalarda bulunan Babaoğlu adı geçen ülkede şarkının “Axı saçın örmezler, Seni bana vermezler” şeklinde versiyonunun kıpçak folklor örneği gibi muhafaza edildiğini öğrenmiştir.




15.03.2012 

Hikmet Babaoğlu
“Akdamar'dan Sarı Gelin'e Ermeni Yalanı”

İngilizce/Rusça/Türkçe
kitap


Sarı Gelin Türküsü, Kıpçak Türkçesi ile
Okuyan Kırım Türklerinden Fevzi Aliyev











AKDAMAR'DA 40 KADIN


Sözü hiç uzatmayacağım.
Aşağıdaki belgeleri "Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü"nden aldım.
Amacım bilgi ve belgelerle konuşmak.
Hiç kimseyi zan altında bırakmak değil.
Akdamar kilisesinde yapılan ayini izlerken, bunlar gözümün önünden geçti.
Kendi kendime “Biz ne yapıyoruz?” sorusunu sordum.
Aşağıdaki belgeler yalnızca birkaçı... Daha niceleri var.
Sözünü ettiğim, Akdamar adasına götürülüp tecavüz edilmeye kalkışılan 40 Türk kadınının namuslarını korumak için Van Gölü’ndeki intiharları...
Bu kadar mı? Kayda geçmemiş, yalnız hafızalarda saklanmış daha niceleri var.
Bu kadınlarımız için de dua ettiler mi?
Kültür Bakanımız, bu kadınlarımızın anısına anıtlar diktirip Ermenilere yaptığı jestlerin benzerini onlar için de yapacak mı?
Bu bir ilkti?

Devamı nasıl gelecek bekleyip göreceğiz.

1- Rusların Van'ı işgali sırasında Ermenilerle birlikte Müslüman ahaliye yaptıkları soykırım ve vahşetlerle ilgili olarak Van Jandarma Sabit Alay Kumandanı Ali Cevad, Van Belediye Reisi Abdurrahman, mütekaidin-i askeriyye'den Vanlı Mülazim Recep ve Van komiserlerinden Komiser-i Sani Zübeyr tarafından tutulan zabıtlarda ve mezâlimden kurtulanların ifadelerinde "..... Ağçakala karyeli bir kadının ve ondan aldığı düğün tedârikâtını mustashiben (beraberinde ) yolda giderken Aspaşin Ermenileri tarafından hetk-i ırzı irtikâb ve eşyası da Havasor nâhiyesi komitesine aşırıldığı tahkîkât-ı amîkada renk vermişdi...", "....Târîh-i harb olan [1]330 senesi kânûnlarında Gevaşın Pelli karyesindeki sekiz kişilik jandarma karakolu, kâmilen katl olundular....", "....[1]331 senesi Mart'ı zarfında harbde hastalanarak memleketlerine gönderilmekde olan Diyarbekirli Bişar Çeto'nun mücâhidlerinden olup merkez-i vilayete bir sâ‘at mesâfede Yedikilise nâm Ermeni mü’essesesine misâfir edilmiş yedi kişi kâmilen katl ve maktûllerin bir kaçının na‘şlarının ve kâtillerden bir-ikisinin elde edilerek mehâkim-i adliyyeye teslîm edildikleri...", "....Dir nâhiyesinde salhâne şekline koyulan bir karyede mükellefe bir kızcağızın hetk-i ırzı irtikâb ve sonradan iki emcikleri kesilerek cân-hırâş bir hâlde bırakıldığı ve o havâlîde nice sıbyânın boğazlanmış oldukları..." gibi hususların yer aldığı hakkında. 2 Ş. 1334 (4. VI. 1916) HR. SYS. 2872/2, Belge no: 56-62
.
2- Rus işgali sırasında Ermeni ve Rusların, Siirt'in merkez kazasıyla Garzan, Sason, Kulp kazalarında, Muş, Malazgird, Bulanık, Hınıs, Pasinler, Eleşkird ovalarında, Tifnik, Karaköy, Talori dağlarında, Van, Bitlis, Genç, Dutak ve Maçka'da bütün kaza, köy ve mahallelerde Müslümanları yoketmek amacıyla yağma ve katliama giriştikleri; köyleri ateşe vererek insanları samanlığa doldurup canlı canlı yaktıkları; bazı çocuk ve erkeklerin kol ve bacaklarını kesip canlı ateşe attıkları, kız çocuklarına ve kadınlara tecâvüz ettikleri, hastaları dipçiklerle öldürdükleri; insanların üzerinden atla geçip kılıçtan geçirdikleri, muhacirlerin üzerinde şarapnel patlattıkları, mal sahiplerinin mallarını ellerinden zorla alıp, vermeyenleri öldürünceye kadar dövdükleri ve hapse mahkum ettikleri, ayrıca bazı yerlerdeki camileri kiliseye çevirdikleri hakkında katliamdan kurtulan ahalinin durumunun araştırılmasıyla görevlendirilen memurların tahkikatı. 5 N. 1334 (6. VII. 1916) HR. SYS. 2872/4, Belge no: 100-113
.
3- Van ve Bitlis vilayetlerinin işgali sırasında Ruslarla Ermeni çeteleri tarafından İslâm ahaliye feci zulümler yapıldığı; Bitlis'e gelen Kazak süvarileriyle Ermenilerin kaçmakta olan İslâm ahaliyi büyük-küçük, çoluk-çocuk demeden katlettikleri; Van'a Rusların yaklaştığını öğrenen Ermenilerin isyana teşebbüs ettikleri ve göç eden İslâm ahaliyi takip ederek yollarda feciâne bir şekilde katlettikleri, göç edemeyip içerde kalan binlerce kadın, kız ve erkeği vahşice kestikleri, Van'a bağlı Timar nahiyesi dahilindeki köylerden Zive, Mollakâsım, Şeyhkara, Şeyhayne, Ayans, Paksi, Zorâbâd ve daha birçok köy ahalisinin göç edemediklerinden dolayı Ermeniler tarafından hiçbir ferd bırakılmaksızın tamamının soykırıma tabi tutulduğu, Rusların, Hakkari'ye bağlı Dir kasabasına geleceği sırada ortaya çıkan çetelerin yol üzerinde bulunan Kürd köyleri İslâm ahalisinin erkeklerini katledip, en büyüğü üç yaşında olan binden fazla çocuğu kılınç ve kamalarla parça parça ettikleri ve her parçalarını bir el kadar bırakarak çocuk cesetlerinden siper yaptıkları, üç dört yüzü aşkın Kürd kızının bikrini izale ederek kadınların ihtiyar olanlarını katl ve idam ettiklerine dair. 15 Ş. 1334 (17. VI. 1916) HR. SYS. 2872/2, Belge no: 92-98
.
4- Van'ın Reşadiye nahiyesine bağlı Aşnak karyesine hücum eden Ermeni ve Rusların vahşiyane zulümler yaptıkları, kadınları ve çocukları diri diri yaktıkları, ihtiyar ve genç erkeklerin gözlerini oydukları, genç kızların alenen ve suret-i vahşiyanede namuslarına tecavüz ettikleri, Müslüman kadın ve kızlardan on beş tanesini ayırarak bir odaya hapsettikleri ve akşam eğlenirken bu kadınları çırılçıplak soyarak "Haydi namaz kılınız bakalım, nasıl kılıyorsunuz" diyerek onlara cebrettikleri ve nihayet tecavüz ederek çeşitli işkenceler altında öldürdüklerine dair. 16 Ş. 1334 (18. VI. 1916) HR. SYS. 2872/2, Belge no: 101, 102
.
5- Ermeni ve Rusların Van ve havalisinde Müslüman ahaliye büyük mezâlimler yaptıkları, Van'ın Abbasağa mahallesinden Firdevs'in ifadesine göre işgalcilerin kadın, çocuk, genç, ihtiyar demeden İslâm ahaliyi çeşitli zulümler yaparak öldürdükleri; hamile bir kadının karnını yararak çocuğu çıkarıp kafasını kestikleri; girdikleri evlerdeki insanları saatlerce işkence yaptıkdan sonra öldürdükleri, on beş-on altı yaşlarında erkek bir çocuğu çırılçıplak soyarak cinsel organını kestikleri ve daha sonra doğradıkları; Amerikan müessesesine götürülen kadın ve kızların ırzına geçildiği, mezarlıkları kazarak defnedilmiş olanları dışarı çıkardıkları ve ziyaretgâhları kazıp içlerine pislik doldurdukları hakkında. 28 Ş. 1334 (30. VI. 1916) HR. SYS. 2872/2, Belge no: 114-116
.
6- Ermeni komiteleriyle Rusların Van ve havalisindeki mezâliminden kurtulabilenlerin ifadelerinden bazıları: Rus kuvvetleriyle birleşen "insan kasabı" Ermeniler, girdikleri yerleri "selhhane gibi cesetlerden geçilmez halde" bırakmışlar; paraları, kıymetli şeyleri tamamen işkenceyle yağmalamış, bütün varlıkları talan etmişlerdi. İslâmiyete yaptıkları küfürlerle hakaretlerle cami ve medreseleri ateşlemiş, İslâmları katletmekten büyük zevk almışlardı.

Ahalinin silahlarını toplayıp, burun ve kulaklarını, bacaklarını, kafalarını kesmiş, karınlarını yarmış, kılınçtan geçirmişler, hayvan biçimi parçalamış, çocukları diri diri ateşe atmış, kılıçlarını daha dilleri dönmeyen çocuklarla, ayak atamayan ihtiyarlara indirip kaldırmaktan pek zevk almışlardı. Bazılarının derilerini tulum çıkarmışlar, kesik kafaları süngülere takmışlar, bazılarını da kütük üstünde doğramışlar, bir kısmını da Mermid çayı'na dökmüşlerdi. İnsanları kuyulara doldurmuşlar, kadın ve çocukları tandır damlarına doldurup yıkmışlar, enkazın altında kalanlar, günlerce inleyerek telef olmuşlardır.

Gene kadın ve çocukları damlara doldurup yakmışlardır. Kadınlara lisana getirilmeyecek tecavüzlerde bulunmuşlar, zorla götürmek istedikleri kız ve kadınlardan gitmemek için direnenleri vahşi suretde katletmişler, kimisinin de budlarını yarıp içine pislik doldurmuşlar; memeleri, burunları kesilmiş ve her nasılsa kurtulmayı başarmış kadınlar çırılçıplak edilmişlerdi ve gelinceye kadar telef oluyorlardı. Çocuklar karlar üzerinde ölüme terk edilmiş, insanlar açlıkdan ölmüşlerdi.

Sor dağına çekilen Hoşab, Van halkını Ruslar topa tutup, büyük kısmını imha etmişlerdi. Hoşab müftüsünün oğlu Ali'nin kafasını o derece ezmişlerdi ki, bir el kadar parça halinde bırakılmış; Ermeniler, yaşlı babaya tehditle, oğlunu Rusların öldürdüğünü söyletmişlerdi. Amerika müessesesine götürülenler ise kendilerine verilen somun ve yahniden yedikleri zaman kanlı sular akarak ölmüşlerdi. Bir kısmını ise Alman müessesesine götürmüşlerdi. 19 N. 1334 (20. VII. 1916) HR. SYS. 2872/2, Belge no: 125-134
.
7- Ermeni ve Rusların Van'da yaptıkları soykırımdan kurtulabilenlerin ifadelerinden bazıları: Hıristiyanlar fikir birliği içerisindeydiler ve her yerde casuslar bulunduruyorlardı. Seferberlik zamanında İslâmları katliama kalkışmışlar, girdikleri yerlerde ahalinin büyük kısmını kılıçdan geçirmişlerdi. Dinî liderleri öldürmekteki maksadları ise İslâmları tahrik ve ülke içerisinde bir ihtilâle sebep olmak niyetiydi.

Yaptıkları her vahşette de İslâmiyete küfürler etmişler "Yaşasın Ermenistan! Kahrolsun Osmanlılar!" diyerek seçtikleri gebe kadınların karınlarını delip çocuklarını çıkararak havaya attıktan sonra nişan aldılar, "Bütün insanların hatta hayvanların bile hayâ edeceği surette", "kız ve kadınlarımızı gözlerimizin önünde" soyup "namuslarına taarruz ettikden sonra karınlarını yırttılar. Bunların içerisinde on yaşını ikmal etmemiş pekçok kız da bulunuyordu." Irza tecavüz, çocukları öldürme ve parçalama, Ermeniler, Ruslardan daha ileri gitmişlerdi.

Ancak Ruslar da göz oymak, burun kesmek, kadınların memelerini süngülemek gibi vahşetlerle Ermenilere cesaret vermişlerdi. Ufak çocukları yakmaktan, parçalamaktan çekinmemiş, genç kızları ayırdıktan sonra kalan insanları ateşe vermişlerdir. İslâmlar silahları olmadığından karşı koyamayarak teslim oldukları halde her tarafı ateşe vermişler, süvarilerin atları arasında çocuklar, kadınlar çiğnenmişlerdi. Tekâlif-i harbiyye için gelen memur ve jandarmalar feci‘ şekilde telef edilmişti. Ancak dağlara kaçanlar, ağaçların ve otların arasında gizlenenler güç bela kurtulabilmişlerdir. 28 Za. 1334 (26. IX. 1916) HR. SYS. 2872/2, Belge no: 135-143



Şemsettin Gürtekin


Yalova Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Derneği (ASEF) Yönetim Kurulu Başkanı Şemsettin Gürtekin, yer yüzündeki 178 ülkeden 19'unun Ermeni soykırımını tanıdığını ifade ederek, "Bu ülkede yaşayan ve bu ülke topraklarına vatan diyen Ermeni vatandaşlar ile hiçbir zaman bir sorunumuz olmadı. Olmaz da. Bizim sorunumuz soykırımı kabul edenlerledir" dedi....(2007)







// VAN'A TÜRK SOYKIRIM ANITI İSTİYORUZ
// AKDAMAR'A TÜRK SOYKIRIM ANITI İSTİYORUZ
// ANKARA'YA TÜRK SOYKIRIM ANITI İSTİYORUZ