Translate

Reşat Genç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Reşat Genç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2016 Cuma

Bir Nazi Subayının Anılarından



BİR NAZİ SUBAYININ ANILARINDAN:
“ÜÇ RENKLİ BAYRAK KÜRTLERE HEDİYEMDİR”.


Yukarıdan beri verilegelen bilgilerden anlaşılmaktadır ki, SARI, KIRMIZI ve YEŞİL renkler, BEYAZ renk ile birlikte, Türk tarihinin derinliklerinden süzülerek gelmiş ve Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar hükümranlık renkleri olarak kullanılmıştır. Kıyafetlerde ve sembollerde ise, bu üç renk bütün Türkiye’de bugün de çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Durum böyle iken, son yıllarda sarı, kırmızı ve yeşil üçlüsünün ülkemizde bölücülük simgesi olarak kullanıldığı hayretle görülmüştür.

Tabiî, söz konusu üç rengin Türkiye’de bölücü bir terör örgütü tarafından bölücülüğün simgesi olarak takdim edilmiş olması, terör örgütünün bu renkleri nasıl bir araya getirdiği, neden bu renkleri benimsediği, nasıl benimsediği ve terörist bölücü çevrelerde bu renklerin ne zamandan beri kullanılmaya başladığına dair, zihinlerde birtakım soruların oluşmasına da neden olmuştur. Elbette bizim zihnimiz de bu sorular ile meşguldü. Derken, günün birinde, belki de yayınlayanlarının bile yaptıkları işin pek farkına varmadan yayınladıkları, bir NAZİ Subayı’na ait anılar, bizim zihnimizdeki soruların cevaplarını ortaya koyuverdi. Söz konusu anılar, Yeni Ufuk Gazetesi ’nin 18 ve 19 Haziran 1997 tarihli nüshalarında, “Kuzey Irak’ta Bir Nazi: Hitler’in Petrol İçin, Kürt Devleti Pazarlığı” ve “Almanların Bitmeyen Kürt İlgisi” başlıklarıyla yayınlandı. Anılar, Godfried Johannes Müller adlı bir Nazi subayına aitti.

Anıların ele aldığı konu kısaca şöyledir: 22 Haziran 1941’de Almanya, üç buçuk milyon askerle Sovyetler Birliği’ne saldırdığında, Hitler ordularının hayatî ihtiyacı olan petrol, bu ülke topraklarından sağlanmaya başlanmıştır. Çünkü, daha önce ele geçirilmiş olan Romanya’daki petrol yatakları ile Almanya’daki kömür madenleri, Hitler Almanyası için hem verimsiz hem de yetersizdir.

Öte yandan, Alman orduları kısa bir süre sonra Sovyet topraklarından çekilmek mecburiyetinde kalınca, petrol sıkıntısı daha ileri boyutlarda hissedilmeye başlar. Bu sırada, istihbarat subayı Godfried Johannes Müller ve arkadaşları, Almanya’nın yeni petrol kaynakları bulması gerektiği inancıyla kafa yormaktadırlar. Akıllarına, Şeyh Mahmud Berzencî ve Molla Mustafa Barzanî’nin Kuzey Irak’ta İngilizler’e karşı ayaklanma istekleri gelir (o sırada Irak İngiliz yönetimi altındaydı) ve Kuzey Irak’a dikkatlerini çevirirler. Bu, İngilizlerin kontrolündeki zengin petrol kaynaklarına, yani Kerkük ve Musul petrollerine yönelmek demektir.

Müller, düşüncelerini bir raporla Adolf Hitler’e aktarmak imkânı bulur. Raporunda, Kuzey Irak’ı ve burada yaşayan aşiretleri iyi tanıdığını ve izin verilmesi durumunda bölgeye giderek burada, İngilizler’e karşı bir Kürt ayaklanmasını örgütleyebileceğini bildirir. Müller, Kürtler’in İngilizler’e düşman olduğunu; burada başlayacak bir ayaklanma ile hem petrol kaynaklarına sahip olunabileceğini hem de ayaklanmanın İran’daki Kürt bölgesine sıçraması durumunda, Alman ordusunun Kafkaslardan, Sovyetler’e karşı ikinci bir cephe açma şansı bulacağını belirtir. Ayaklanma sırasında elverişli bir yere havaalanı inşa edilebileceği ve Alman paraşütçülerinin bu sayede bölgeye daha rahat ulaşabileceği de raporda yer alıyordu.

Hitler, Müller’in raporunu okuyunca keyiflenir ve “ivedi” kaydıyla raporu Genelkurmay Başkanı Wilhelm Kietel’e havale eder. Kietel de plânın derhal uygulamaya geçirilmesini emreder. Müller vakit geçirmeden Kuzey Irak’a havadan inecek ekibi oluşturmaya ve gerekli malzemeyi derlemeye başlar. 

O, grubunu Arapça, Farsça ve Kürtçeyi iyi bilenlerden oluşturmak istemektedir. Nitekim, grubun üyelerinden biri olan Hofman, Orta Doğu uzmanı idi ve Tahran’da da üniversite hocalığı yapmıştı. Bir diğeri, Orta Doğu’yu çok iyi bilen Konechin adında Polonya kökenli bir subaydı. Ama bu ekibin, söz konusu harekât için bir Kürd’e de ihtiyacı vardı. Kuzey Irak’ı ve Kürt aşiretlerini iyi bilen, bölgede düşmanlıkları olmayan biri seçilmeliydi. Sonunda, aranan vasıflarda biri bulunur. Bu zat, Nafi Remzi Reşid’dir. Reşid, Kuzey Irak’ın büyük aşiretlerinden birine mensuptur, Amerika Birleşik Devletleri’nde öğrenim görmüştür.

Müller, Nafi Remzi Reşid ile İstanbul’da tanışır. Bu yıllar Alman casuslarının Türkiye’de cirit attıkları yıllardır. O, plânının Remzi tarafından bilinmesinde sakınca olmayan yanlarını ona heyecanla anlatır. Sonunda ikisi, Kuzey Irak petrolüne karşılık o bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurmak şartıyla anlaşırlar. Buna göre Kuzey Irak Kürtleri Almanlara petrol verecek, bunun karşılığında da, İngilizler bölgeden kovulunca burada bir Kürt devleti kurulacaktı. Bundan sonra Müller ve ekibi Almanya’nın dağlık bölgelerinde eğitime başlarlar. Hazırlıklar bitince de o sırada Almanların işgalinde bulunan Kırım’a gidip buradan bir uçak ile Kuzey Irak’a geçerek paraşütle Hakurk vadisine ineceklerdir.

1943 yılı Haziran ayında bir gece vakti, Kürt giysileri giyen ve sahte Irak kimlikleri taşıyan Almanlar, Remzi ile birlikte Karadeniz semalarından geçip Kuzey Irak’a ulaşırlar. Hemen Remzi’nin ailesinin ve aşiretinin bulunduğu Erbil şehrine gitmeye karar verirler. İngiliz devriyelerinin kontrolündeki yerlerden geçerek Erbil yakınlarındaki Kasr-ı Atevlaha bölgesine ulaşmayı başarırlar. Burası Remzi’nin aşiretinin kontrolü altındadır. Ne var ki, aşiretin önde gelenleri Almanlara yardım etmeyeceklerini söylerler. Çünkü, İngiliz istihbarat birimleri harekâttan, daha başlamadan önce haberdar olmuşlardır ve Almanları Erbil civarında aramaktadırlar. Artık yapılabilecek fazla bir şey kalmamıştır. Bu defa Kuzey Irak’tan kaçış plânları yapmaya başlarlar. 

Ancak, başlarına konan 1000 dinar ödülü almak isteyen bir Kürt tarafından ihbar edilerek yakalanırlar, tutuklanırlar. Önce Bağdad’a, oradan da Mısır’a götürülerek sorgulanırlar. Ağır işkenceler gören Remzi aklını yitirir. Müller’in esareti ise 1947’de sona erer ve Almanya’ya döner. Kendi ülkesinde de bir süre tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılır. Müller, tutuklu kaldığı sırada bir İngiliz subayından, Londra’nın bu operasyonu, harekete geçmelerinden iki hafta önce haber aldığını öğrenir. Müller’e göre Kırım’dan bindikleri uçağın pilotu da İngiliz ajanıydı.

Yukarıda özet olarak anlattığımız olaylar zinciri içerisinde, konumuz olan “üç renkli bayrak” olayına gelince, bununla ilgili ayrıntıyı, maceracılıktan Nazi istihbarat subaylığına geçmiş olan Godfried Johannes Müller’in ağzından dinleyelim:

“O sırada Molla Mustafa Barzanî ve Şeyh Mahmud Berzencî’nin İngilizlere karşı ayaklanma düşünceleri vardı. Bunlar ayaklandıktan sonra biz de petrolleri Alman ordusuna gönderebilecektik. Ayaklanma başladıktan sonra, Alman ordusu Kürtlere yardım edecekti. Orada bir havaalanı yapılacaktı. Buraya gelen paraşüt birliği ile Bakü önlerindeki Alman ordusu daha da güçlendirilecekti. Böylece hem Kuzey Irak petrollerine hem de Bakü petrollerine daha rahat ulaşacaktık”.

Kendisine, “Remzi ile birbirinize ihanet etmeme konusunda yemin ettiğinizi anlattınız. Siz, Alman bayrağı üzerine, Remzi de Kürt bayrağı üzerine yemin etmiş. Kürt bayrağının öyküsünü anlatır mısınız?” şeklindeki bir soru üzerine ise Müller, anılan bayrak ve renkler hakkında şunları söylemektedir:

“Berlin’den hareket etmeden önce ilk eşime, Kürtlerin bir sembole ihtiyacı olduğunu söyledim. Operasyondan önce Remzi ile, birbirimize ihanet etmeyeceğimize ve hep sadık kalacağımıza dair yemin ediyorduk. Ben, Alman bayrağına el basarak yemin ettim. Remzi’nin ise el basacak bir bayrağı yoktu. Bu sırada aklımıza geldi. En güzel renkler kırmızı, yeşil ve beyazdı bana göre. Kürt bayrağındaki renkler Kürtlere yakışır renkler olmalıydı. Bayraktaki kırmızı, yeşil ve beyaz renkleri bu düşünceden yola çıkarak koydum... Remzi ile birlikte şekillendirdik bu bayrağı. Bayrak benim Kürtlere en büyük hediyemdir. Uçaktan atlarken yanımızda bu bayraklar da vardı. Sonra onları buldular. Ama güzel olan, unutulmadı. Başkaları da kullandı”.

Evet, Nazi istihbarat subayı Godfried Johannes Müller’in Kuzey Irak macerası dolayısıyla Kürt bayrağı konusunda söyledikleri kısaca bunlardır. Şimdi, bu macerayı öğrendikten ve Müller’in bayrak ve renkler hakkında söylediklerini dinledikten sonra, aşağıdaki hususlara da mutlaka işaret etmeliyim.

a - Görüldüğü gibi Almanya’nın Kuzey Irak’la daha doğrusu Kürtlerle ilgisi, aslında bölgenin petrol zenginliğine olan bir ilgidir. Ekonomik ve buna bağlı siyasal çıkar hesapları sonucu ortaya çıkan bir ilgidir. Hiç şüphe edilmemelidir ki bugün de başta Almanların bölücü terör örgütünün kendi ülkesindeki teşkilâtları olmak üzere, ülkemizdeki bölücü hareketlerle ilgilenmesinin altında yatan gerçek de aynı gerçektir. Yani, adam Kuzey Irak petrolüne, o arada Bakü petrolüne göz dikecek ve bunlardan öyle veya böyle çıkar elde etmek için bölge insanları üzerinde oyunlar oynayacak. Aslında Almanların II. Dünya Savaşı yılları ile sınırlı kalmayıp, günümüzde de sergilenmekte olan bu tip oyunları, bölgede ekonomik ve siyasal çıkar peşinde olan bütün dış güçlerin gizli veya açık politikalarının ana etkenini oluşturmaktadır. Ülkemizde yıllardır kan dökmekte olan bölücü terörü öyle veya böyle, açık veya kapalı kışkırtıp, besleyenler de işte bu mihraklardır.

b - Nazi subayı Müller acaba gerçekten kırmızı, yeşil ve beyaz renkler üçlüsünden oluşan bir Kürt bayrağını, söylediği gibi kendiliğinden mi düşünmüştür, yoksa; yukarıdan beri kaynaklara dayanarak açıkça ortaya koyduğumuz üzere, tarihî Türk geleneğindeki beyaz, kırmızı, yeşil (ve sarı) tercihinden mi herhangi bir şekilde etkilenmiş veya esinlenmiştir? Çünkü, Birinci Dünya Savaşı başta olmak üzere Almanya ile Osmanlı Devleti arasındaki sıkı ilişkiler ve işbirlikleri, söz konusu yeşil, kırmızı ve beyaz renkler üçlüsünün alınarak “Kürt bayrağı” adı altında bir araya getirilmiş olmasında, Osmanlılardan esinlenilmiş olması ihtimali çok kuvvetlidir.

c - Görüldüğü gibi Müller’in hazırladığı ilk Kürt bayrağı kırmızı, yeşil ve beyaz renklerden oluşmakta olup, meydana getiriliş yılı da 1943’tür. Demek ki bu tarihe kadar Kuzey Irak’ta da dünyanın başka herhangi bir yerinde de bir Kürt bayrağı olmamıştır. Değilse Müller’in Remzi için bir bayrak uydurması söz konusu bile olmayacaktı.

d - Daha sonraları, muhtemelen yine Müller gibi birileri, bu bayrağın renklerinden yeşil ve kırmızının yanına, beyazı değil sarıyı alarak bir bayrak biçimine getirmişler ve bölücü terör örgütünün eline tutuşturuvermişlerdir. Terör örgütü de, benimsediği Marksist ideolojinin sembolü olan orak-çekiç ile veya kızıl yıldız ile bu renkleri kullanarak ülkemizde bir bölücülük simgesi gibi ortaya çıkarmıştır. Bu tip bir bölücülük simgesinin ortaya çıkışı ise 1943’ten epeyce sonra ve ancak 1970’li yıllardır. Yani, sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşan bir bayrağı hükümranlık bayrağı ve devlet başkanlığı forsu olarak kullanan Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından yaklaşık 50 yıl sonra.

e - Hatta daha sonraları, Kuzey Irak’taki bazı Kürt grupları da, muhtemelen bölücü terör örgütünün etkisinde kalarak, bayraklarını sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşacak tarzda düzenlemişlerdir. Bunlar, bu üç rengi enlemesine üç geniş şerit halinde yan yana getirdikten sonra, ortada bulunan sarı şeridin tam ortasına bir de beyaz güneş şekli koymak suretiyle, dört renkli yeni bir şekil meydana getirmişlerdir. Böylece bir anlamda Nazi subayı Müller’in bayrağı ile bölücü terör örgütünün bayrağı, tek bir şekilde birleştirilmiştir.

f - Görüldüğü gibi bu oluşumların hepsi, nihayet kırk-elli yıllık bir geçmişin oluşumlarıdır. Yani, Türk tarihinin başlangıcından beri millî semboller olarak ve daima millî birlik ve beraberliğimizin simgesi olarak kullanılmış olan sarı, kırmızı ve yeşil renkler, bir bölücü terör örgütünün elinde, bölücülüğe alet edilmek istenmiştir.

g - İşin bir başka yanına gelince, maalesef Türk halkı, sarı, kırmızı ve yeşil renklerin bizim tarihimizde oynadığı rolü tamamen unutmuştu. Oysa, söz konusu renklerin Türk tarihindeki anlam ve öneminin, hiç değilse eğitim ve kültür programlarımız aracılığıyla unutturulmaması gerekirdi. Ama, maalesef bunları unutmuş olan halkımız, söz konusu renklerden oluşan böyle bir bayrağı görünce, bunu bölücülüğün bir simgesi gibi öğrendi ve her yerde ona göre tavır almaya veya tepki göstermeye başladı. Hatta, başta tarihî mehter takımımızın renkleri olmak üzere, pek çok yerde bu üç rengi yan yana getirmemeye veya birlikte kullanmamaya özen gösterir oldu.

Halbuki bu tavır fevkalâde yanlıştır. Sarı, kırmızı ve yeşil renkler, gerek ayrı ayrı, gerekse ve özellikle üçü bir arada, bizim tarihimiz boyunca millî anlamlara sembol yaptığımız renklerdir. Anadolu halkının pek çoğunun millî giysilerinde bugün de üçünü bir arada kullanmaya düşkün olduğu renklerdir. 

Bunları günümüzde de gelecekte de en geniş biçimde ve her yerde kullanmaya devam etmemiz gerekmektedir. Aksi bir tutum, bölücülerin amaçlarına göre hareket etmek olacaktır. O bakımdan, Osmanlı Devleti’nde devlet başkanlığı bandosu demek olan ve o yüzden devlet başkanlığı renkleri olan sarı, kırmızı ve yeşil renkli kıyafetlerden oluşan tarihî Mehter Takımlarında başta olmak üzere, gerek tarihî filmlerde gerekse tarihî ve kültürel geleneklerimizin gerektirdiği her yerde mutlaka kullanılmalıdır. Böylece, bu renklerin bölücülüğün değil, tam aksine millî birlik ve beraberliğin renkleri olduğu önem ve özenle vurgulanmalıdır.

Burada, şuna da önemle işaret etmeliyim ki, biz toplum olarak bir zamanlar, millî bayramlarımızdan olan Nevruz’u unutulmaya terk ettik. Derken birileri bunu alıp Kürt bayramı diye takdim etmeye ve Nevruz’u bölücülüğe alet etmeye kalkıştılar. Tıpkı onun gibi, sarı, kırmızı ve yeşilin tarih boyunca bizde hükümdarlık renkleri olduğunu da unuttuk. Yine hemen birileri bunları alıp, bunlardan sözde bayraklar yaparak bölücülük simgesi yapmaya kalktı. Bu iki olay bize, millî kültür geleneklerini, yani kültürel geçmişinin bir takım değerlerini unutmuş veya ihmal etmiş olan toplumların bu yüzden ne gibi acılar ve sıkıntılar yaşayabileceğini yaşayarak göstermiştir.

Dileğim, bundan yeterli dersi çıkarmamızdır. Şüphe yok ki, bu değerlere en geniş şekilde yeniden sahip çıkmamız, bölücülerin heveslerini kursaklarında bırakacak ve millî birlik ve beraberliğimizin pekiştirilmesine büyük katkılar sağlayacaktır.


PROF. DR. REŞAT GENÇ 
"TÜRK İNANIŞLARI İLE MİLLİ GELENEKLERİNDE RENKLER VE SARI KIRMIZI YEŞİL" /e-kitap












21 Mart 2013 Perşembe

TÜRK KÜLTÜRÜNDE RENKLER




Binlerce yıllık Türk tarihi boyunca Türk Kültür yapısında renkler, belirli manalar kazanmışlardır. Hattâ renklerin milletimizin hayatında büyük bir zenginlik içinde olduğunu söyleyebiliriz. Renklerin yalnız bir manası olmayıp, bazan ifade yerlerine göre birçok farklı anlamlar içerisinde olduğu da bilinir. 

Her milletin içtimaî yapısında renklerin bir değeri vardır. Fakat bizim burada yapacağımız değerlendirmeler, yalnızca Türk kültür hayatı içinde olanlarıdır. Diğer kültürlerdeki değişik anlamların bizim kültürümüzdekiyle alâkalı olmadığını bir defa daha zikrettikten sonra, bu renkleri sırasıyla izah edelim.


Türk tarihinin muhtelif devrelerinde renklerin yönleri ifade etmek için kullanıldığını biliyoruz. 


Dört yönün her birisi ayrı renk ile şekillenmiştir. Bunlardan kara=kuzey, kızıl=güney, gök=doğu, ak=batı olarak kullanılır.


Bin yıl önce Anadolu’yu fetheden Türkler, Türkiye’nin kuzeyindeki denizi Kara-Deniz, batasındakini Ak-Deniz, güneyindekini Kızıl-Deniz şeklinde isimlendirmiş, fakat doğuda bu isimle adlandırılacak deniz bulunmadığı için büyükçe bir gölün adını da Gökçe-Göl olarak tanımlamışlardır.







Bundan başka Orkun kitabelerinde devlet adı Türk Kağanlığı şeklinde geçmekte iken, bir yerde Kök Türk ibaresine rastlanır. Bu ise devletin doğu kanadını belirtmek için kullanılmıştır. Yine bilindiği üzere, Hun Devleti’nin batıdaki bölümünün adı Ak-Hun biçiminde ifade edilmekteydi. Avrupa’ya giren Hunlar da, Kuzey Hunlarının devamı olmaları hasebiyle Macar kaynaklarında Kara-Hunlar olarak bilinirler. Osmanlı tarihinde Bogdan’ın kuzeyi ifade edilmek istendiği zaman Kara-Bogdan şeklinde söylenmiştir.

Yine, Altun-Orda Hakanlığı’nın batı kanadı Ak-Orda, doğu kanadı ise Gök-Orda idi. Buna benzer şekilde dağ, tepe, ırmak, deniz, şehir gibi pek çok coğrafî isimleri bu renkler esas olmak üzere Türk coğrafyasında görmek mümkündür.


Bu dört renkle birlikte kullanılan bir beşinci renk vardır ki, o da “sarı” dır. Sarı renk yön değil, bu dört rengin ortasında yer alan merkezi karşılamak için kullanılmıştır. Devlet yapısı bakımından değerlendirilecek olursa, sarı renk merkez hâkimiyetini ve kudreti ifade etmektedir. Birçok sarı yanında kullanılan Türk sarısı, “altınsarısı”dır. Altın bilindiği üzere, kuvvet ve kudretin, hâkimiyet ve zenginliğin karşılığı olarak dünya var olduğu günden beri değerini korumaktadır. Yine bu anlayışa uygun olarak tarihte güçlü ve cihangir hükümdarların hepsi altın tahtla birlikte tasvir edilmektedir.


Yukarıda zikretmiş olduğumuz gök renk, yabancılar tarafından söylendiği üzere “Türk Mavisi” turkuaz şeklinde tanımlanmaktadır. Ancak gök renk yanında bir diğer rengin daha eşit anlamda kullanıldığını tarihimizde görmekteyiz. Bu renk yeşildir. Yeşil renk Orkun kitabelerinde Yaşıl şeklinde geçmektedir. Kelimenin aslî biçimi olan bu ibare, Çin’deki Gök-Irmak karşılığı kullanılmıştır. Ayrıca yeşil renk pek çok coğrafî mekanlarda yukarıdaki renkler gibi aynı ölçüde kullanılmaktadır


Anadolu’muzdaki Yeşil-Irmak buna bir delildir. Yaşıl veya yeşil, gençliğin, hayatiyetin ifadesi olan bu renk, Osmanlı sancak renkleri arasında yerini bulmaktadır. Yeşil, kırmızı ve sarı, bu üç renk tarihimizde birlikte kullanılan renkler arasındadır.


Bu üç renk bir kompozisyon biçimi içinde tarihimizin derinliklerinden gelen yapıda mevcuttur. Selçuklu Devleti’nin kurulduğu sırada cihan sultanı durumunda olan Tuğrul Bey’in, Sultan Alp Arslan ve oğlu Melik Şah’ın ordusunda bu üç renkli sancaklar kullanılmıştı.


O devrin İslâm kaynaklarında verilen bilgilerde “Sultan, Türkmen ordusu ile hareket ediyorsa, bu üç renkli sancak mutlaka orduda bulunurdu” denmektedir.


Eğer halifenin arzusuna uygun bir sefer yapılacak olursa, orada halifenin alâmeti olan siyah sancağın da kullanıldığını görüyoruz. Osmanlılarda ise, bu üç renkli hilâlli sancaklar aynı zamanda harp sancaklarıdır.


Üç rengin manası sırasıyla şöyledir: Yeşil hayatiyet, kırmızı güçlülük ve sarı hâkimiyet demektir. Hattâ Mehter takımındaki sancaklar bu hâkimiyetin üç rengini de sembolize eder. bütün bunlara ilâve olarak, Osmanlı padişahının resmî sancağı, bu üç rengi birleştiren kompozisyon içinde idi.


Harp tarihi müzesinde ve Osmanlı sancak ve askerî kıyafetlerine ait kitapta bunları görmek mümkündür.


Renklerin bu manaları yanında bilhassa, kara rengi zengin bir muhteva içinde görmekteyiz. Orkun kitabelerinde kara kelimesi birçok yerde Kara-Bodun şeklinde geçmektedir. Bazı dilci ve şarkiyatçılar, kara kelimesini burada “avam halk” manasında düşünmüşlerdir.


Ancak bu değerlendirmeyi yapabilmek için zıt manada olan Ak-Bodun’u bulmak lazımdır. Ak-Bodun ibaresine asla rastlanmıyor. O zaman avam karşılığı düşünce tarzının yanlış olduğu orta çıkmaktadır. Hakiki manayı bulma zarureti vardır.


Buradaki kara güçlü ve büyük manasında kullanılmıştır. Çünkü kitabelerde Kara-Bodun itibar edilen, değer verilen bir mefhum olduğu için onun avam halk manasına gelmesi mümkün değildir. Hattızatında Türklerde sınıf farkının olmadığı bilinir. Bunun en güzel misali, Oğuz-Kağan Destanı’nda görülür.


Oğuz İli, Oğuz Kağan’ın altı oğlu ve yirmidört torununundan neşet etmiştir. Diğer Türk illerinden olan Uygur, Karluk, Kıpçak, Yağma, Çigil, Toksı gibi iller ise Oğuz-Kağan’ın amcaları, Or-Han, Kür-Han, Küz-Han’ın neslinden gelmektedirler. Destandaki bu an’ane hepsi bir atadan türeyen milletin mensuplarını eşit kılmaktadır.


Bu kısa değerlendirmeyi yaptıktan sonra, Orkun Kitabelerindeki vermiş olduğumuz mana yerine oturduğu takdirde metinler anlam bakımından daha da güçlülük kazanmış olacaktır.


Zira sınıf farkı olmayan Türk millet yapısında bir ferdin diğerine asalet iddiasında bulunamayacağı gibi, asilin de olmadığı yerde avamlık olmayacağı muhakkaktır.


Kara rengin cemiyet hayatımızda kullanılış itibarıyla bir diğer manası; kara-gün, yas, karalar bağlamak, kara bulutların çökmesi gibi kelime ve terimlerle ifade edilir. Orkun kitabelerinde olsun, Dede Korkut’ta olsun kara renk bir yas, bir ızdırap, bir acının karşılığıdır. Karanın müsbet bir manası daha vardır. Kara-Koyunluların hükümdarı Kara Mehmed Beğ ve Kara Yusuf Beğ, Ak-Koyunluların ecdadı Kara Yülük Osman Beğ, Osmanlıların atası Kara Osman Beğ adları ve lâkaplarıyla metinlerde geçmektedir.


Kara-Samsun, Kara-Maraş gibi şekillerde kullanıldığı takdirde; esas Samsun, esas Maraş’ın neşet ettiği ilk mahâl manasına alınmalıdır.


Buradaki kara ise, doğrudan doğruya yiğit, kahraman ve alp kişi manasındadır. Kara rengin dil ve edebiyatımızda başka bir manası da vardır.


Yas anlamına gelen kara rengin yanında tarihimizin bazı bölümlerinde Ak ve Gök rengin de yas manasında kullanıldığını görmekteyiz.


Bu nokta üzerinde bir araştırmaya ihtiyaç olmakla beraber, bu iki rengin kullanıldığı yerlerdeki ölüm hadislerinde şehâdet hali vardır


Öyle zannediyoruz ki, bu renkler herhangi bir ölüm için değil, zulümle veya şehadet halindeki durumlar için değerlendirilmelidir


İzahını yaptığımız renkler yanında bu renklere muadil gibi görünen kullanım tarzlarını da görmekteyiz. İlk akla gelen renklerden Yağız ve Boz kelimeleridir.


Orkun kitabelerinde yerin kara ifadesini kullanmak üzere yağız-yer denmiştir. Toprak rengidir. Ancak at rengi olarak kullanılacak olursa, siyah at manasına gelir. Yağız kelimesi, yağız yiğit, kara yiğit anlamında dilimizde tabir olarak yiğitlik işareti olarak bilinir.


Boz renk ise hem kara, hem de beyazın karışımından meydana gelen kurşunî renge yakın bir renktir. Metinlerde toprak rengi ve at rengi olarak kullanılmıştır. Ak renk karşılığı olmak üzere at rengi olarak kır kelimesi de kullanılır. Ancak kır ile birlikte ala-kır, bakla-kır, boz-kır, kırçıl, demirkır, gök-kır tabirleri at rengindeki beyazla ilgili renklerin karışımını anlatır.


Ayrıca doru, yine at rengi olarak metinlerde geçmektedir. Doru esasında kestane rengidir. Ama doru yanında, kırda olduğu gibi, yan renkler de vardır. Çünkü atlar her zaman kır, doru, yağız, al gibi renklerde olmazlar, karışık renkleri bünyelerinde barındırırlar.


Bu bakımdan yağız doru, açık doru, hurma doru şeklinde at renklerini veya donlarını bilmekteyiz. Bir diğer at rengi olarak al renk vardır. Kızıl renge yakın bir renktir veya kızıla mayil doru da denilebilir.


Bu renge ilâve olarak Kula at vardır. Kula at ise, kızıl ile bozun karışımı olarak görülür. Burada bir noktayı daha ifade etmek gerekirse, atın donu tabiri binlerce yıllık kültür tarihimizin temel ibarelerindendir. Türk kültür tarihinde renklerin zengin bir mana içinde olduğu şu kısa makalede dahi görülecek ölçüdedir.


PROF. DR. Mustafa Kafalı 

“TÜRK KÜLTÜRÜNDE RENKLER- (YÖRTÜRK DERGİSİ SAYI : 42)”







YEŞİL : DİRİLİK,TAZELİK,GENÇLİK 

SARI : MERKEZ,HÜKÜMRANLIK 

KIRMIZI : TANRI, KORUYUCU RUH, OCAK (EV), DİRLİK, BAĞIMSIZLIK, HÜRRİYET 

Türk tarihinin muhtelif devrelerinde renklerin yönleri ifade etmek için kullanıldığını biliyoruz. Dört yönün her birisi ayrı renk ile şekillenmiştir. 



Kara : Kuzey 

Kızıl (AL) : Güney 

Gök (YEŞİL) : Doğu 

Ak : Batı 


TÜRKLERDE BEYLER ZÜMRESİNİN SEMBOLÜDÜR. 

HÜKÜMRANLIK SEMBOLÜ OLARAK SANCAKLARDA “SELÇUKLULAR” DÖNEMİNDE KULLANILMIŞTIR. 

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun bayrağı de yeşil-sarı-kırmızı idi. 1935”de, Altay’larda; VII-XI. asırlarda yaşamış Türk beylerinin mezarlarında yapılan kazılarda; yeşil, sarı, kırmızı ipekli elbise giydirilmiş cesetlerin bulunması, bu üç rengin Türklerde milli olduğu kadar dini değeri de haiz bulunduğunu göstermektedir. 



TARİHİ BELGE OLARAK; 
ABDÜLCELİL EL KAZVİNİ DİYOR Kİ: 

1110-1189 yıllarında yaşayan İranlı büyük alim Abdülcelil el Kazvini   yıllarında yazdığı Kitab’un Nakz adlı eserinde konu ile ilgili şöyle diyor: 



"Selçukluların melikleri ve sultanları eğer yüzbin asker toplarlarsa, siyah Sancak askerlerde bulunmazdı; yeşil, sarı ve kırmızı Sancak bulundururlardı." 



OSMANLILARDA YEŞİL - SARI - KIRMIZI RENKLER 



Osmanlı İmparatorluğu ordularında da Sancaklar, Bayraklar ve Tuğlar Yeşil - Sarı - Kırmızı renkleri taşımışlardır. 



OSMANLIDA HÜKÜMRANLIK BAYRAĞI VE DEVLET BAŞKANLIĞI FORSU OLARAK KULLANILAN” SARI, KIRMIZI, YEŞİL” BAYRAK 50 YIL SONRA TEKRAR AMA BÖLÜCÜLERİN ELİNDE "BEZ" OLMUŞTUR. 

TÜRK TARİHİ BOYUNCA SARI KIRMIZI YEŞİL RENKLER HÜKÜMRANLIK RENKLERİDİR 

HATIRLAMALI VE HATIRLATMALIYIZ... 




PROF. DR. REŞAT GENÇ 
"TÜRK İNANIŞLARI İLE MİLLİ GELENEKLERİNDE RENKLER VE SARI KIRMIZI YEŞİL" 




...