Translate

madenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
madenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2016 Cuma

Soma Maden Ocakları Tarihinde Atatürk ve "Devlet Madenciliği"





Atatürk döneminde Soma Kömür Madeni’ninde yapılan yenilikler haberi. 
Cumhuriyet, 05.07.1937

Soma’daki kömürün türü; linyit... İngilizler buna (Brown Coal) “kahverengi kömür” de diyorlar. Avrupa’da ilk kez 1850’lerde Almanya’da yakıt olarak kullanılan linyit kömürü, Anadolu’da ilk kez 1863-1864’te Soma’da bulunmuş ve 1865’te “The Popular Science Review” dergisi İzmir-Aydın Demiryolu dolayında büyük linyit kömürü yatakları bulunduğunu dünyaya duyurmuştu.

Osmanlı Devleti, 1860’lı yıllarda Soma’da bulunan linyit madeninin işletme ayrıcalığını 1914’de dek yerli, yabancı bir çok girişimciye verdi. Alman Musevilerinden Yerbilimci Prof. Alfred Israel Philippson, 1900 yılında Soma’nın Tırhala köyünde bulunan linyiti incelemişti. Fransız “Regei Generale Company”nin 1890’ larda yapımına başladığı İzmir-Manisa, Manisa-Bandırma demiryolu hattı 1912’de Soma’ya uzandığında, Almanya’nın gözü çoktan Soma ve Tırhala linyitlerine dikilmiş durumdaydı.

Osmanlı Devleti, Soma maden ocağının işletme ayrıcalığını 1913’te Ahmet Ragıb ve Cineris Bey ortaklığına; Soma’nın Tırhala köyünde bulunan linyit madenini işletme ayrılığını da 1914’te 99 yıllığına Osman Efendi ve ortaklarına vermişti. Ancak, I. Dünya Savaşı patlayıp, Osmanlı İmparatorluğu, Kasım 1914’te resmen Almanya’nın yanında savaşa girince; Alman subaylar, Anadolu’da, Alman Genelkurmayı’na bağlı “Harp Kömür Merkezi” kuracaklar ve bütün kömür madeni ocaklarımız, Alman subaylarının buyruğu altına girecekti.

Bu bağlamda, askerlerimiz, Alman subaylarının buyruğu altında, Soma madeninde çalıştırılmış; çıkartılan linyit kömürü, cepheye asker, silah ve cephane taşıyan trenlerde yakıt olarak kullanılmıştı. Savaş yenilgiyle sonuçlanıp Almanlar ülkemizi terkedince; bu kez de galip devletler, “İtilaf Devletleri Kömür Merkezi” kurdular. 1914-1918 arası Alman Genelkurmayı’nca işletilen madenlerimiz, 1918-1922 arası galip devletlerin eline geçti.

Zonguldak kömürleri gibi pek çok madenimizle birlikte Soma kömür madeni de Mondros Bırakışması uyarınca işgalci Fransızlar’a devredildi. Daha sonra, İzmir ve Ege bölgesi, Mayıs 1919’dan başlayarak Yunan ordularınca işgal edilince; Soma madeni de Yunan egemenliği altına girecek ve burada çıkartılan linyit kömürü, 1922’ye dek İzmir’e asker ve cephane taşımayı sürdüren işgalcilerin gemilerinde yakıt olarak kullanılacaktı.

9 Eylül 1922’de Yunan Ordusu denize döküldükten sonradır ki, Soma maden ocakları, Türkiye’nin ulusal varlığına dönüşerek 1 Haziran 1923’te İktisat Bakanlığı’na devredildi. İktisat Bakanlığı, Soma madeninin işletme hakkını, 1926’da 70 yıl süreyle Faik Sabri-Nuri Aziz ortaklığına verecek; ancak onlar devletin aradığı koşulları yerine getirememiş olmalı ki, işletme, 1 Kasım 1929’da, Yunus Nadi Bey’e devredilecekti. Yunus Nadi Bey, 1933’te Soma madeninde çalışan işçilere, aileleriyle birlikte oturacakları evler verecek ve evlerinde yakacakları kömürü de ücretsiz olarak madenden karşılayacaktı.

1935’te, Atatürk, maden ocaklarında üretimin en ileri teknikle gerçekleştirilmesi ve işçilerin daha güvenli ve daha sağlıklı koşullarda çalışabilmelerini sağlamak amacıyla; bütün maden işletmelerinin devletleştirilmesine karar vermiş; ve bunu gerçekleştirmek üzere, 1935’te Etibank’ı kurmuştu.

Atatürk, 1937 yılı TBMM açılış konuşmasında “Türkiye’de devlet madenciliği, milli kalkınma hareketiyle yakından alakalı, mühim mevzulardan biridir... Elde bulunan madenlerin en mühimleri için üç yıllık bir plan yapılmalıdır.” diyecek; ve aynı yıl, bütün maden işletmelerinde olduğu gibi, Soma maden ocağında da devrim niteliğinde yenilikler yapılacaktı.

1937 yılında yapılan bu yeniliklerden sonra, Soma maden işletmesi, 1 Kasım 1939’da Etibank’a devredilerek devletleştirildi. Devletçe işletildiği yıllar boyunca Soma madeninde ölümle sonuçlanan kaza sayısı çok azdı. Örneğin, 29 Mayıs 1949’da Soma madeninde yangın çıkmış, iki işçi ölmüş, bir işçi yaralanmış; ve aynı gün, maden silosundan bir kamyon kaza yapmış; şöför ölmüş, muavini yaralanmıştı; kitlesel ölüm yoktu...

Atatürk’ün 1937 konuşmasında dünyaya duyurduğu “Devlet Madenciliği”nin başarısı; üzerinden on yıl bile geçmeden İngiltere’de örnek alınacak; İngiliz İşçi Partisi’nin “İngiltere’deki bütün kömür ocaklarının ve kömür işletmelerinin devletleştirilmesi” konulu yasa tasarısı, 31.01.1946 günü Avam Kamarası’nda oylanacak, onaylanacak ve İngiltere’de kömür madeni işletmelerinin tümü -tıpkı on yıl önce Atatürk’ün Türkiye’de yaptığı gibi- devletleştirilecekti.

İngiltere’de, kömür ocaklarının devletçe işletilmeye başlatılmasından sonra; kömür madenlerinde ölümlü kazalar yok denecek ölçüde azalacaktı...

Uzun sözün kısası: İşte 1930’lu yıllar; Atatürk, Etibank; maden emekçilerimize verilen önem ve değer... İşte Atatürk’- ün unutulan sözü: “Beni Unutmayınız...” İşte 13 Mayıs 2014; yüreğimizi dağlayan Soma Maden Faciası; resmi açıklamalara göre 301 can... Ve işte Karl Jaspers’in unutulmaz sözü: “Unutmak, ihanettir...” 


Cengiz Özakıncı
Bütün Dünya,2014


1375 tarihinden itibaren dünyada kaydı tutulan maden kazalarından sadece 23’ündeki ölüm sayısı Soma’ dakinden fazladır. Yani Soma 650 yıldan beri dünyada yaşanmış en büyük 24. maden
faciasıdır. Son 50 yılda dünyada 300’den fazla madencinin hayatını kaybettiği kaza sayısı 6’dır. Almanya’daki son büyük maden kazası
1962 yılında olmuş ve 299 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu kazaların da büyük çoğunluğu yangından kömür madenlerdeki gaz patlamaları sonucunda gerçekleşmiştir..

Maden kazalarının sıklıkla görüldüğü Çin’de, Hükümet 2005 yılında madenlerde can güvenliğini iyileştirme önlemleri için 360 milyon dolar harcamış ve sadece Changun kömür madeninde 16 yaşam odasıyla 7 yer altı sığınağı inşa edilmiştir.

2010 yılında Şili’de meydana gelen maden kazasında yaşam odasına sığınan 33 madenci yerin 700 metre altında 69 gün kaldıktan sonra çeşitli ülkelerin teknik yardımlarından da yararlanılarak sağ olarak kurtarılmıştır.

Günümüzde madencileri uzun süre ve etkili biçimde koruyacak gaz maskeleri üretilmiştir. Bu maskeleri internetten bile satın almak mümkündür. Yeter ki, madencilerimizin can güvenliğine yeterince önem verilsin ve maske başına yaklaşık 250 dolarlık bir ödeme yapılabilsin.







Kaçış-Yaşam Odası fiyatı : 
250.000 $ 40 kişilik
Spin Tower Ağa daireleri :
155 m2 : 1.350.000 $
380 m2 : 3.880.000 $
(2014'teki fiyatları) 
Hesabını siz yapın artık! 



O rezidansta asansörün düştüğünü düşünün. 10 rezidans sakininin öldüğünü, kopacak kıyameti.. 
İşte yoksulluk o kop(a)mayan kıyamet.





Kader diyenleri indir maden ocağına, sonra da girişi patlat, soran olursa "kader" de!








5 Ağustos 2015 Çarşamba

Ülkemizdeki petrol ve doğal gaz rezervleri Trakya ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yoğunlaşmıştır.





PİGM verilerine göre Türkiye’de 2009 yılı sonu itibariyle açılan toplam kuyuların %17’si Marmara Bölgesinde açılmıştır. Trakya bölgesinde PİGM verilerine göre 356 adet petrol arama kuyusu açılmıştır. Bu kuyulardan Kırklareli ve Tekirdağ’da bulunan 194 tanesinde rezerv tespiti yapılmıştır.

Kırklareli’nde 35, Tekirdağ’da 63 tane olmak üzere toplam 98 adet kuyuda üretim yapılmaktadır.

Yerli ve yabancı petrol arama şirketlerinin Trakya bölgesine ilgisi yüksek seviyededir. 2009 yılındaki arama ruhsatları verilerine göre arama ruhsatlarının %69’u TPAO’ya kalan %31’i ise yerli ve yabancı özel şirketlere aittir.


TPAO tarafından verilen rakamlara göre 2010 yılında TPAO’nun yurtiçi ham petrol üretimi 12,7 milyon varil olmuştur. Bu üretimin sadece %1’i Trakya bölgesinden elde edilmiştir.45 Buradan hareketle bölgedeki rezervlerin henüz tamamının değerlendirilmediği sonucu elde edilebilir. Trakya bölgesinde PİGM’den ruhsat almak suretiyle arama çalışmasına devam eden birçok yerli ve yabancı şirket bulunmaktadır. Fakat, PİGM’in yayımladığı veriler kısıtlı olduğu için mevcut durumda devam eden arama çalışmalarının net istatistikleri verilememektedir.


Trakya bölgesinin yerli doğal gaz üretimine önemli katkısı bulunmaktadır. 2010 yılında TPAO tarafından yapılan 260,7 milyon Sm3 doğal gaz üretiminin %94,7’lik kısmı Trakya bölgesinde gerçekleşmiştir. 













Gelelim Kanal Projesine : 


Son Hükümetin  değil , Ecevit'in de değil, Bir Amerikan Projesi!!




Probable Enemy Avenues of Approach    
30 years later, of course, Turkish-Russian relations were even worse. These maps, from the Joint American Military Mission for Aid to Turkey reflect early cold war American expectations about how the communists would attack Turkey. 

Though a good deal of strange conspiracy theories have arisen from the mistaken assumption that whatever the military makes plans for reflects its official policy, these maps at the very least are a reminder that at the time, an invasion like this and the world war it would trigger were considered real possibilities. The Turkish defense of Istanbul at this time was centered around the Catalca line, running across Thrace on the raised ground north of Buyukcekmece, the same point where the Ottoman army held off Bulgarian forces in 1913. 

A more controversial subject, between American military planners and their Turkish colleagues, was where America would mount its defense. One plan, understandably unpopular with Turkish leaders, involved writing off most of Anatolia and trying to stop the Russian advance into the Middle East at the Taurus mountains north of Adana.

Finally, though not suitable for an amphibious landing, Midye, now called Kiyikoy, is a delightful place for a weekend trip from Istanbul.














AKILLI PROJEYMİŞ !!!!






ilgili:


















25 Mayıs 2014 Pazar

SOMA-MADENCİLİK-KÖLELİK-CİNAYET






"SENSÖR GAZI ALGILAYIP ELEKTRİK SİSTEMİNİ KAPATTI"

"Patlamadan 24 saat önce metan gazı çok arttı. Sensör gazı algılayıp elektrik sistemini kapattı. Ancak galeriyi havalandırıp üretime devam ettiler Isı inanılmaz artmıştı.

"MADENDE SICAKLIK 10 GÜN ARTMIŞTI"

Madendeki sıcaklık patlamadan 10 gün önce artmaya başlamıştı. Galerilerde inanılmaz derecede ısı vardı. Zor nefes almaya başlamıştık. Kömürün içten içe yandığını tahmin ediyorduk. Durumu herkes biliyor, kimse önlem almıyordu. Bir olay yaşanacağından korkuyordum. Bu kaçınılmazdı.

"GAZ DAĞILINCA ÜRETİME DEVAM ETTİLER"

Patlamadan bir gün önce o galeride metan gazı aşırı yükseldi, sensör gazı algıladı, elektrik sistemi kendi kendini kapattı. Ancak galeriye çift fan koyup hava giri şi sağladılar. Gaz dağılınca da üretime devam ettiler. Çünkü oradan çok kömür çıkarılıyordu. Ama galeride sıcaklık hiç düşmedi.

"8 SAATTE 5 DAKİKA MOLA VERİYORLARDI"

Sürekli kömür istedikleri için 8 saat boyunca 5 dakika mola yapmadan çalışıyordu. Yemek yememize bile 10 dakika müsaade ediliyordu. Sürekli üretim yapmamızı istiyorlardı.

"4 YILDIR MADENDE EĞİTİM, TATBİKAT YAPILMADI"

Eğitim, tatbikat hiç yok 4 yıldır madendeyim. Bu süre zarfında hiçbir şekilde eğitim almadım, tatbikat görmedim, denetleme yapan müfettişe de rastlamadım.

"VERDİKLERİ MASKELERİN ÜRETİM YILI 1950"

Verdikleri hayat kurtarıcı maske hiçbir şekilde bakıma girmedi. Sadece dış yüzeyini çamurundan arındırıp temizleyip bize iade ediyorlardı. Üretim yılı 1950. Bu sıcaklıkla ilk kez karşılaştım."


Vatan Gazetesi 20 Mayıs 2014

....


HANİ MADENLERDE ÇOCUK İŞÇİ ÇALIŞMIYORDU? 


TÜRKİYE Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV), Soma kazasıyla beraber gündeme gelen madenlerdeki çocuk işçiliği araştırdı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine dayanılarak yapılan araştırmaya göre, kömür ve linyit madenlerinde çalışanların yüzde 4.2’si çocuk. Sadece kömür ve linyit madenlerinde 2 bin 76 çocuk çalışan var. 

Bu çocuklar 15-19 yaşında. Madendeki çocuk işçilerin yüzde 85.5’lik bölümü kayıtdışı, ellerine geçen aylık gelir de sadece 226 lira. TÜİK’in 2012 yılı hane halkı işgücü anketinin alt detaylarına inerek çalışmayı gerçekleştiren TEPAV Analisti Güneş Aşık, “Hane halkı işgücü anketinde 15 yaşın altındaki çocuklar görülmüyor. Bu nedenle söz konusuu istatistikler yalnızca 15 yaşından büyüklerin durumunu göstermektedir” notunu düştü. Araştırmada “madenlerin çocuk çalışanlarıyla” ilgili olarak ortaya çıkan rakamlar şöyle oldu:


YÜZDE 14.5’İ KAYITLI

Verilere göre, kömür ve linyit çıkaran işçilerin 164’ü 15 yaşında, 334’ü 16 yaşında, 274’ü 17 yaşında, 916’sı 18 yaşında ve
388’i 19 yaşında. Bir başka acı gerçek ise kömür ve linyit çıkarılmasında çalışan 18 yaşın altındakilerin yalnızca yüzde 14.5’i kayıtlı istihdam ediliyor. TÜİK’in mikro veri setine göre, çocuk çalışanların aylık ortalama net geliri ise sadece 226 lira. 18 yaş ve üstündeki çalışanların çalışma süresi 51 saat olarak görünürken, 18 yaşın altındakilerin çalışma saati süresi 32 saat. Bu da günde 6 saatten fazlaya tekabül ediyor.

SEKTÖRDE SAYI 5 BİN

Madencilik sektörü sadece kömür ve linyit çıkarılması işlerinden ibaret değil. Söz konusu sektörde ham petrol ve doğalgaz çıkarımı, metal cevherleri madenciliği, diğer madencilik ve taş ocakçılığı ile madenciliği destekleyen hizmet faaliyetleri de bulunuyor. Tüm bu sektörlerin toplamı çerçevesinde madencilik sektörüne bakıldığında ise, 113 bin çalışanı olan sektörde 15-19 yaş arasında çalışanların sayısı 5 bin 308 olarak görülüyor. Tüm madencilik sektöründe çalışanların 361’i 15 yaşında, 519’u 16 yaşında, 508’i 17 yaşında, 2 bin 949’u 18 yaşında ve 971’i 19 yaşında. 18 yaş altındaki çalışanların kayıtdışılık oranı madencilik sektörü itibariyle yüzde 47.1. 18 yaş üstündekilerde ise bu oran yüzde 12.3. Madencilik sektörü itibariyle 18 yaş altında çalışanların aylık geliri net 467 TL iken; 18 yaş üstündekilerin geliri 1172 TL.

ÇOCUK ÇALIŞAN SAYISI 1.3 MİLYON

TÜİK’in 2012 tarihli hane halkı işgücü istatistikleri, Türkiye’de çalışanların yüzde 5.39’unun 15-19 yaş arasında olduğunu gösteriyor. Yani 24.8 milyonluk toplam istihdam rakamının 1.3 milyonu 15-19 yaş arasında. Bu rakamın 149 binini 15 yaşındaki çocuk çalışanlar oluşturuyor. Yine istatistiklere göre 18 yaş altındaki çocukların yalnızca yüzde 17’sinin sosyal güvencesi var.

Yasalar ne diyor?

ÇOCUK işçilerin çalıştırılmasına ilişkin hukuki çerçeve, 14 yaşını doldurmuş çocukların okullarını aksatmaması koşuluyla güvenli iş ortamında hafif işlerde çalıştırılmasına izin vermekle birlikte, çok açık bir biçimde maden ocakları, kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi alanlarda çalıştırılmasını yasaklıyor.

Toplam çocuk işçi sayısı* Madende çalışan çocuk işçi sayısı*

15 Yaş 149 bin 164
16 Yaş 216 bin 334
17 Yaş 288 bin 274
18 Yaş 340 bin 916
19 Yaş 345 bin 388
Toplam 1.34 milyon 2.076

Kaynak: TUİK, 2012 Hane Halkı İşgücü Anketleri
* Yaklaşık Rakamlar


YÜZDE 85’İ KAYITDIŞI

Çocuk işçiler Madende çalışan çocuk işçiler

Kayıtdışı Çalıştırılma Oranı 83% 85,50%
Haftada Çalışılan Ortalama Saat 47 saat 32 saat
Aylık ortalama net kazanç 410 TL 226 TL


Kaynak: TUİK, 2012 Hane Halkı İşgücü Anketleri





Soma’da Cinayet Gibi Maden Kazası
Zahide Uçar yazısı için:



Madenci Konuşuyor
Halk Arenası - Kınık



ÜLKEDEKİ YABANCI SERMAYE ve TÜRKİYE’DE ÇIKARILAN ÖNEMLİ MADENLER
VE ATATÜRK'ÜN MİLLİ EKONOMİ İÇİN DÜŞÜNDÜKLERİ YAPTIKLARI
KAAN TURHAN




KADER DEĞİL, İHMAL!
ECEL DEĞİL, CİNAYET!
DEVLET DEĞİL, HÜKÜMET!









10 Şubat 2014 Pazartesi

ÜLKEDEKİ YABANCI SERMAYE ve TÜRKİYE’DE ÇIKARILAN ÖNEMLİ MADENLER





Dünyada küreselleşme süreci öncesinde yeterince önemsenmeyen yabancı sermaye, ulus devletlerin yok edildiği ve dünyanın global bir pazar haline geldiği günümüzde gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkelerin ilgi odağı haline gelmiştir. Küreselleşmeyle birlikte, ekonomi ve ticarette liberalleşme eğilimlerinin hız kazanmasıyla, sermayenin serbest dolaşımı artmış, ticaret serbestleşmiş ve tek bir biçime sokulan dünyamızda tüketici alışkanlıklarında benzerlikler görülmeye başlamıştır.

Yabancı sermayenin gittiği ülkeler üzerindeki rolü, uzun tartışmalara yol açmış bir konudur. Bağımsızlık hareketleri ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Üçüncü Dünya Ülkelerindeki ekonomik ve sosyal değişme çabaları ile bu tartışmalar daha da büyümüştür

Yabancı sermaye yatırımlarının tarihi 16. yüzyılda İngiltere’nin Macaristan’daki madenleri işletmesine kadar uzanır. Bugün ülkeler arasında geliştirilen ekonomik ilişkilerin temel özelliklerinden bir kısmı, İngiltere’de başlayıp Batı Avrupa ülkelerinde gelişen sanayi devrimi sırasında ortaya çıkmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki dönemde yaklaşık olarak 350 yıl boyunca sermaye, doğal kaynaklar ve nüfusa oranla yoğun olduğu alanlardan daha az yoğun olduğu alanlara akmıştır. 1800’lü yılların ilk yarısında İngiltere’nin ihtiyaç duyduğu hammadde, madenler ve petrolün çıkarılması için sömürgelerde yaptığı yatırımlar, yabancı sermaye yatırımlarının başlangıcını oluşturmuştur.

Çünkü endüstri devriminin bir sonucu olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle batının sanayileşen ülkelerindeki hızlı sermaye birikimi büyük şirketleri bu sermayeden en fazla kârı sağlayacak yatırım alanlarını aramaya yöneltmiştir. Bu yatırım alanları ise, Avrupa endüstrisinin ihtiyacı olan hammaddeleri sağlayacak doğal kaynak ve ucuz işgücüne sahip dönemin sömürgeleri ve bağımsız az gelişmiş ülkeler olmuştur.

Dünyada 19. yüzyıla kadar Batı Avrupa sermayesinden söz edilirken 1914 yılından sonra ABD’nin devreye girdiği görülmektedir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yabancı sermaye yatırımlarında ABD, ön sıralarda yer almış, İkinci Dünya Savaşından sonra yabancı sermaye yatırımlarında yeni bir döneme girilmiştir.

Osmanlı döneminde ülkeye yabancı sermaye 1838 Ticaret Anlaşması’ndan sonra girmeye başlamıştır. İngiltere ile Osmanlı arasında imzalanan 1838 tarihli antlaşma diğer Avrupa devletleriyle yapılan antlaşmalar için bir örnek antlaşma niteliğini taşır.

Bu antlaşmayla ;
1- İç ticarette yed-i vahit usulü kaldırılmıştır.
2- İngiltere, Osmanlı’ya mal götürürken Osmanlı tüccarlarının ödediği vergiyi ödeyecek, dışarıdan getirdikleri için ise yarısını ödeyecektir.

Başta İngiltere olmak üzere, Avrupa ülkeleriyle yapılan bu ticaret anlaşmaları sonucunda Osmanlı Devleti, yabancı ülkelerden mal dışalımını serbest bırakmış, dışalımda % 5, dışsatımda ise % 12 gümrük vergisi uygulamayı kabul etmiştir. Yabancı tüccarlar mallarını satış için bir bölgeden diğerine naklederken ödemesi gereken çeşitli vergilerden muaf tutulmuş, bu antlaşmayla yabancı sermaye, yerli tüccarlarla eşit hale getirilmiş, batının işlemiş olduğu mallar Osmanlı’nın her köşesine girmiştir.

Dolayısıyla batılı yatırımlar sanayi mallarını kolayca iç pazarda satabileceğinden, sanayi alanına yatırım yapmakla ilgilenmemişlerdir. Gerçekleşen yabancı sermaye yatırımları ise demiryolu, elektrik, havagazı gibi hizmet sektörlerine yönelmiştir. Batılı endüstrileşmiş ülkeler Anadolu’yu kendilerine böylece açık pazar haline getirmişlerdir.

19. yy başlarından 20. yy başlarına kadar Osmanlı da ki yabancı yatırımların özellikleri, sömürgelerdeki yabancı sermaye hareketleri özdeşlik gösterir. Bu dönemde yabancı sermayenin ilgisizliğinin sebebi Osmanlı’nın İngiltere ve Avrupa ülkeleri ile yapmış oldukları ticaret sözleşmeleriyle ilişkilidir. Bu kapitülasyonlarla içte gerekli tedbirler alınmadığından yerli endüstri bir çok ayrıcalıklardan yararlanan ve serbestçe ithal edilen yabancı mallarla rekabet edemez duruma gelmiştir.

Anadolu’ya ilk yabancı sermaye, 1851 Kırım savaşından sonra sağlanan borçları izleyerek gelmiştir. 1854 yılında Kırım savaşının gerektirdiği yeni harcamaları karşılamak amacıyla Dent Palmer and Co. adlı bir aracı firmanın yardımıyla batıdan 3 milyon İngiliz sterlini borçlanmaya gidilmiştir. Bu borcu Fransa’dan alınan borçlar izlemiştir.

Gerek Anadolu’da gerekse Rumeli’de demiryolu yapımı için ilk girişimler, İngiliz firmaları tarafından 1856 yılında gerçekleştirilmiştir. İngiltere’ye verilen bu ilk imtiyazlar, Köstence-Çernova (66 km) hattı ve İzmir-Aydın (131 km) hattı imtiyazlarıdır.

1850’ler den sonra Osmanlı Devleti’nin aldığı dış borçları ödeyemeyecek hale gelmesi, 1881 yılında çıkarılan Muharrem Kararnamesi ile Duyun-u Umumiye idaresinin kurulmasına neden olmuş, Böylece ödenmeyen borçlara karşılık ülkenin doğal kaynaklarının gelirlerine el uzatılmış ve kaynakları işletecek bir çıkar şirketi yaratılmıştır.

Duyun-u Umumiye’den önceki dönemde yabancı sermayenin doğrudan ilişkili olduğu konular sınırlıdır. Türkiye’de Duyun-u Umumiye ile birlikte yabancılar bugünkü anlamda işletmeciliğe başlamışlardır.

Tuz İşletmesi, Osmanlı Bankası, Tütün Tekel İşletmesi Avusturya ve Almanya tarafından ortaklaşa kurulan “Reji İdaresi” isimli şirkete verilmiştir.

İngiliz ve Fransız sermayeli Osmanlı Bankası zamanla Ereğli Kömür Madenlerinin işletilmesini, Şam-Hama, İzmit-Kasaba, Selanik-İstanbul demiryolları ile İstanbul Elektrik, Su, Tramvay İşletmesi’ne de hakim olmuştur.

Almanya 1888 yılında Deutsche Bank aracılığıyla Bağdat Demiryolu projesine girerek, 1889’da “Anadolu Osmanlı Şimendifer Kumpanyası” isimli şirketi kurmuştur.

Birinci dünya savaşından sonra Osmanlı Devleti’nin toprakları üzerinde 16 bağımsız devlet kurulmuştur. Bu nedenle Osmanlı Devleti’nin batıdan almış olduğu borçların ancak belirli bir kısmının Türkiye Cumhuriyeti tarafından ödeneceği bildirilmiştir. Osmanlı borçlarının kesin tasfiyesi ancak 1954 yılında sona ermiştir.

1920 – 1930 yılları arasında Türkiye’de 201 anonim şirket kurulmuştu. Bunların 66 sında yabancı sermayesi vardı. Ancak 1930 yılına gelindiğinde ülke sanayii hala son derece cılız ve sınırlı idi. Sanayi işletmelerinin sadece % 4 ünde elektrik ile işleyen motor vardı. Özel şirketlerin, ister yabancı sermayeli olsun ister tamamen yerli sermayeli, gerçek anlam ve ölçekte bir sanayileşme sürecini başlatacak, sermaye birikimi yetersiz kalıyordu. İşte bu aşamada Türkiye yabancı (dış) kredi alarak devlet eliyle sanayileşme sürecini başlattı.

ATATÜRK: 

"Köyler perişandır. Sanayimiz geridir. Limanlarımız yoktur. Madenlerimizi işletemiyoruz. Bu halk zengin olmaya mecburdur. Memleket mamur olmazsa, bu halk zengin olmazsa, size hala yaşamak imkanından bahsederlerse, inanmayınız. Memleketimizi medeniyet-i hazıranın icap ettirdiği dereceye bir an evvel isal için yalnız milletin sermayesi, milletin ilmi ve fenni teşebbüsleri kafi gelmez. Ecnebi sermayesinden istifade edeceğiz .İktisadiyat sahasında düşünür ve konuşurken zannolunmasın ki, ecnebi sermayesine hasımız; hayır bizim memleketimiz vasi’dir. "

"Çok say ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza riayet şartıyla ecnebi sermayelerine lazımgelen teminatı vermeğe her zaman hazırız. Ecnebi sermayesi bizim say’imize inzimam etsin ve bizim ile onlar için faideli neticeler versin.” 

“Mazide, Tanzimat devrinden sonra ecnebi sermayesi müstesna bir mevkiye malikti, devlet ve hükümet ecnebi sermayesinin jandarmalığından başka birşey yapmamıştır. Her yeni millet gibi Türkiye buna muvafakat edemez. Burasını esir ülkesi yaptırmayız.”


Görüldüğü gibi ATATÜRK’ün yabancı sermaye hakkındaki fikri çok belirgindir: 

Ülkenin kendi olanakları, kendi teknik bilgisi ve teknolojik birikimi ile eksiklerimizi tamamlamak, sanayileşmeyi başlatmak ve sürdürmek ve bilimsel kuruluşlarımızı genişletmek mümkün değildir. Bu nedenle kanunlarımıza sadık yabancı sermayesinden yararlanacak, gerektiğinde dış kredi de alınacaktır. Ancak bugünkü Sıcak Para gibi spekülatif yabancı sermayeye karşıdır .

Türkiye İktisat Kongresi’nden 51 gün sonra ve Lozan’da görüşmelerin 23 Nisan 1923 tarihinde yeniden başlamasından iki hafta önce TBMM Hükümeti, bir Amerikalı grup ile Chester Projesi olarak bilinen imtiyaz sözleşmesi imzaladı. 

Bu proje; Samsun-Trabzon-Mersin ve İskenderun limanlarını Süleymaniye, Kerkük ve Musul’a bağlayan 4 400 km demiryolu yapım ve işletmeciliğini, demiryolu güzergahına paralel 40 km’lik bir şerit içinde maden ve petrol aranmasını, bulunduğu takdirde 99 yıllığına işletilmesini kapsayan, 400 milyon Dolarlık bir yatırımı öngörüyordu. TBMM Hükümeti bu antlaşmayı ATATÜRK’ün de onayını alarak imzalamıştı. 

TBMM Hükümeti Chester Antlaşması ile kısa bir süre sonra Lozan’da yeniden başlayacak görüşmelere yönelik olarak Amerikan desteğini sağlamayı da düşünmüştü.

Ancak 1925 yılında Cemiyet-i Akvam Musul eyaletini Bağdat’taki İngiliz manda rejimine bağladıktan sonra Chester Projesi iptal edilmişti.

1929 Dünya Ekonomik Krizi Türkiye’de aynı yıl Türk parasının değerinin düşmesi ve rekor düzeyde dış ticaret açığı ile eşanlı olarak yaşandı. Türkiye’nin acil önlemler alması ve gecikmeden en az 15 milyon Lira sermayeli Devlet Bankası’nı kurması gerekiyordu.

Bu koşullar altında ATATÜRK Türkiyesi 1930 yılında kibrit tekelini bir Amerikan şirketine devrederek 10 milyon Dolar kredi almakta herhangi bir sakınca görmedi ve sağladığı para ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nı kurdu. Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu’nu çıkarttı ve Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin başlattığı “Tasarruf ve Yerli Malı Haftası” seferberliği ile hem dış ticaret açığını kapattı hem de Türk parasını dünyanın en güçlü paralarından bir konumuna getirdi. Bütün bunlar 3-4 yıl gibi kısa bir süre içinde tamamlandı.

İşte bu aşamada Türkiye yabancı (dış) kredi alarak devlet eliyle sanayileşme sürecini başlattı:

1938 yılında imzalanan dış kredi antlaşmalarının toplam parasal değeri aynı yıl için devlet bütçesinin % 58’ine eşitti. 

Türkiye 1938 yılı dışında hiçbir dönemde bir takvim yılı içinde devlet bütçesinin % 58’i kadar dış kredi almamış, alamamıştır. Bu da ATATÜRK Türkiyesi’nin güvenirliliğinin ölçüsüdür. 

Çünkü hedef belli idi ve ATATÜRK bu hedefi Onuncu Yıl nutkunda çok açık bir şekilde ortaya koymuştu:

Bundan sonra ki hedef Yabancı İmtiyazlı Şirketlerin Millileştirilmeleri idi.

29 Ekim 1933 ile 29 Ekim 1938 arasındaki beş yılda yapılan işler ve kurulan fabrikalar, bankalar ve araştırma geliştirme kuruluşları hep aynı hedefe yönelikti: ülkenin gönencini en üst düzeye çıkarmak. 


Bu dönemde kurulanlar:

Eskişehir Şeker Fabrikası
Kayseri Dokuma Fabrikası
Ereğli Dokuma Fabrikası
Isparta Gülyağı Fabrikası
Keçiborlu Kükürt Fabrikası
Paşabahçe Şişe-Cam Fabrikası
Zonguldak Antrasit (Sömi Kok) Fabrikası
Turhal Şeker Fabrikası
Nazilli Basma Fabrikası
İzmit I. Kağıt ve Karton Fabrikası
Gemlik Suni İpek Fabrikası
Bursa Merinos Fabrikası
Karabük Demir Çelik Tesisleri
Malatya Dokuma Fabrikası
Bankalar ve diğer Kuruluşlar:
Etibank 
Denizbank
Halk Bankası ve Halk Sandıkları
Elektrik İşleri Etüt İdaresi
Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü
Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu
Toprak Mahsulleri Ofisi
Devlet Hava Yolları Umum Müdürlüğü 


17 Haziran 2003 tarihinde yürürlüğe giren 4875 sayılı “Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu” ile doğrudan yabancı yatırım ve yabancı sermayenin tanımını uluslararası normlara uygun olarak yeniden düzenlemişlerdir.. Bununla birlikte yeni yönetimler sadece satmakla meşgul olup yerine yenisini getirmediği gibi işsizlik oranı ile iç-dış borçlarımızıda arttırmışlar,madenlerimizin de % 1 gibi cüzzi bir miktarda geri dönmesi ile sömürülmesine izin vermişlerdir.

Yeni yasalarla birlikte ,yabancı sermaye yatırımlarının ev sahibi ülke ekonomisinin kilit sektörlerinin yabancı ülkelerin denetimi altına sokması ve ekonomik bütünlüğünü bozması, gümrük vergileri ve dışalım yasakları gibi , yerli şirketler karşısında yabancı şirketlerin yüksek sermayeleri, teknoloji, yöneticilik bilgisi gibi artılarından dolayı, haksız rekabet üstünlüğü sağlaması, aşırı kâr transferleriyle o ülkenin ödemeler dengesinin sarsılması ve yeni teknolojiyi kendi ülkelerinde üreterek ev sahibi ülkeleri bu teknolojileri ithal etmek yoluyla teknolojik bağımlılık yaratmaları gibi olumsuz etkileri de bulunmaktadır.



Kaan TURHAN
Madenler ve Emperyalizm

...................................


TÜRKİYE'DEKİ MADENLER

Demir: 
Modern sanayinin ana metali demirdir. Kullanım alanı oldukça geniştir.

Çıkarıldığı yerler: Divriği –Gürün (Sivas), Hekimhan-Hasan çelebi (Malatya), Çam dağı (Sakarya) , Edremit-Havran-Eymir-Ayvalık-Ayazmant (Balıkesir), Torbalı(İzmir), Simav- (Kütahya), Kırıkhan-Payas(Hatay), Bingöl,Kahramanmaraş,Düzce, Kayseri. Doğu Anadolu Bölgesi demir madeni bakımından Türkiye’de ilk sıra gelmektedir.

İşlendiği yer : Karabük, Ereğli, İskenderun demir çelik fabrikaları.


Bakır: 
Bakır madeni yatakları genellikle çinko ve kurşun yataklarıyla birlikte bulunur. Elektrik ve elektronik sanayisinde kullanılır. Bakır mutfak eşya yapımına kullanılır.

Çıkarıldığı yerler: Murgul(Artvin),Küre(Kastamonu),Ergani –Maden (Elazığ), Çayeli (Rize),

İşlendiği yerler: Maden Ergani bakır işletmeleri, Murgul bakır işletmeleri, Samsun Karadeniz bakır işletmeleri.


Krom: 
Çok sert ,çok iyi cilalanabilen ve paslanmayan bir maden olduğu için , madeni eşya yapımında büyük önem taşır. Dışarıya en çok satılan madendir. Kaplamacılıkta ve çelik yapımında kullanılır.

Çıkarıldığı yerler: Guleman(Elazığ) , Fethiye – Milas – Marmaris – Dalaman Köyceğiz(Muğla) , Acıpayam (Denizli) , Orhaneli (Bursa) ,Kayseri , Eskişehir Kütahya , Kahramanmaraş , Aladağ(Adana)

İşlendiği yerler :Antalya ve Elazığ’daki ferrokrom tesisleri

Krom yatakları altı ana bölgede toplanmıştır.

Fethiye, Köyceğiz, Denizli
Alacakaya (Guleman) (Elazığ)
Bursa, Eskişehir
Adana, Kayseri, Mersin
İskenderun, Kahraman Maraş, İslahiye
Kopdağı (Doğu Anadolu)


Boksit: 
Alüminyumun hammaddesi olan boksit çok hafif olduğundan uçak sanayiinde, otomobil, ev, elektrik malzemesi yapımında kullanılır.

Boksit yatakları Seydişehir (Konya), Akseki (Antalya) İslahiye (Gazi Antep) ve Milas (Muğla) civarında bulunur. Buralarda çıkarılan boksit, Seydişehir alüminyum tesislerinde işlenmektedir.


Bor Mineralleri: 
Sanayide sayısız denilebilecek kadar çok çeşitli işlerde kullanılmaktadır. Bor minerallerinden elde edilen boraks ve asit borik özellikle nükleer alanda jet ve roket yakıtı , sabun deterjan lehim, fotoğrafçılık tekstil boyaları , cam, elyaf ve kağıt sanayiinde kullanılmaktadır. Dünya rezervinin %80’ni Türkiye’dedir . Üretim bakımından dünyada 2006 dan beri birinci sıradayız. Rezerv bakımından ise TÜRKİYE birinci sıradadır. Bor minerallerinin üretimi dış isteğe bağlıdır.

Çıkarıldığı yerler: Bigadiç-Susurluk-Sultançayırı (Balıkesir) , Mustafakemalpaşa (Bursa) Emet( Kütahya), Seyitgazi (Eskişehir).


Kükürt: 
Kükürt gübre, kimya ve boya sanayiinde kullanılır. Ayrıca kauçuğun işlenmesinde ve sülfirik asit üretiminde de kullanılır.

Ülkemizde kükürt yatakları Keçiborlu (Isparta) ve Milas (Muğla) çevresinde bulunmaktadır.


Zımpara Taşı: 
Çeşitli kesici, torpüleyici ve silici aletlerin yapımında kullanılan zımpara taşı yönünden ülkemiz çok zengindir. Tire (İzmir), Manisa, Söke (Aydın), Milas (Muğla) ve Tavas (Denizli) da çıkarılır.


Barit: 
Suda erimeyen bir maden olduğundan boya, deri, kimya, cam ve kauçuk sanayiinde kullanılır. Ülkemiz barit yatakları bakımından zengin sayılır. Antalya, Muş, Gazi Antep ve Eskişehir çevresinde barit yatakları bulunmaktadır.


Tuz: 
Türkiye tuz yatakları bakımından son derece zengindir. Kaya tuzu yatakları üçüncü jeolojik zamanda, kapalı göl havzalarında suların buharlaşması ile oluşmuştur. Son yıllarda tuz üretimimiz üç kat artmıştır.

Türkiye’deki tuz üretiminin çoğu, Tuz Gölü ile İzmir Çamaltı tuzlasından sağlanır. Kaya tuzu yatakları, Çankırı, Kars, Iğdır ve Nevşehir çevresinde bulunmaktadır.


Cıva: 
Tek sıvı madendir. Zirai ilaç yapımında, kâğıt sanayiinde, suni gübre üretiminde ve boya sanayiinde kullanılır. Türkiye’de Sarayönü (Konya), Ödemiş (İzmir), Manisa ve Uşak çevresinde çıkarılmaktadır.


Kurşun - Çinko:
Genelde kurşun ve çinko bir arada bulunur.
Ülkemizde Keban (Elazığ) ve Kayseri çevresinde kurşun-çinko yatakları vardır.


Lületaşı: 
Eskişehir çevresinde çıkarılır ve işlenir. Süs eşyası yapımında kullanılır.


Oltutaşı: 
Erzurumun Oltu ilçesinde çıkarılır ve işlenir. Süs eşyası yapımında kullanılır.


Fosfat: 
Gübre hammaddesi olarak kullanılan fosfat ihtiyacımızı karşılamaz. Fas, Tunus ve Cezayir’de yaygın olarak görülür ve daha çok bu ülkelerden ithal edilir. Türkiye’deki en zengin fosfat yatakları Mazıdağı (Mardin), Adıyaman, Bingöl ve Bitlis’te bulunmaktadır.


Manganez: 
Çeliğe sertlik kazandırmak ve direncini artırmak için kullanılır. Uşak, Afyon, Muğla, Adana, Erzincan, Artvin ve Trabzon çevresinde manganez yatakları bulunur. İhtiyacı karşılamaz.! Bu nedenle ithal edilir.!


Mermer: 
Ülkemiz mermer bakımından zengindir. Afyon, Kütahya, Marmara Adası, Kırşehir, Tokat ve İzmir çevresinde çıkarılır. Yurt dışına ihracatı yapılır.


Volfram (Tungsten): 
Çok sert olması nedeniyle özel sanayi çeliği olarak kullanılır. Demiryolu, iş makineleri, uçak ve gemi yapımı yanında, ampüllerde enerjiyi ışığa çevirmede kullanılır. Bursa Uludağ’da çıkarılıp işletilmektedir. Fakat son yıllarda üretimi durmuştur.!!


Asbest (Amyant): 
14 bin °C sıcaklığa dayanır. Isıya dayanıklı araç ve gereç yapımında kullanılır. Konserojen madde bulundurması nedeniyle, kullanımı sınırlandırılmıştır.

Eskişehir, Bursa, Erzincan, Hatay, Kars, Ağrı, Malatya, Sivas, İskenderun, Uşak ve Konya’da çıkarılır.


TÜRKİYE’DEKİ HOLLANDALI VE BELÇİKALI ŞİRKETLER 
(DİĞERLERİ İLE BERABER TOPLAM 450 ŞİRKET-14.04.2012 tarihe kadar)

PİRAM TİC. ZİR.ÜR.TURZ.İNŞ.MADEN SAN.İTH.İHR.LTD.ŞTİ. HOLLANDA
LAGUNA MERMER TUR.SAN.TİC.LTD.ŞTİ. HOLLANDA
ANADOLU PERLİT MADENCİLİK SAN. İTH.İHR. A.Ş. HOLLANDA
REYNAERS ALÜMİNYUM SAN. VE TİC. LTD.ŞTİ. HOLLANDA
SAYBERG MADENCİLİK SAN. VE TİC.LTD.ŞTİ. HOLLANDA 
TURUN YAPI ENDÜSTRİ MADENCİLİK VE TİC.A.Ş. HOLLANDA 
MERTAŞ MADENC.TURİZM OTO İHR.İTH.SAN.TİC.LTD.ŞTİ. HOLLANDA
CORUS ÇELİK TİC.A.Ş. HOLLANDA
BALIKESİR İSTİKLAL İNŞ.ÖZEL EĞ.HİZM.YURT KANTİN İŞL.İM.GIDA MADEN SAN.TİC.VE İHR.A.Ş. HOLLANDA
SAİM BUDİN MADENCİLİK A.Ş. HOLLANDA
MARMARA MADENCİLİK VE YEDEK PARÇA İM.ARDİYE TAŞ.HİZM.SAN.TİC.LTD.ŞTİ. HOLLANDA
UNİ ÇİMENTO MADENCİLİK SAN.VE TİC.LTD.ŞTİ. HOLLANDA
HARBORLİTE AEGEAN END.MİNERAL.SAN. A.Ş. HOLLANDA
ALMİN MADENCİLİK SAN.VE TİC.A.Ş. HOLLANDA
TÜPRAG METAL MAD.SAN.VE TİC.LTD.ŞTİ. HOLLANDA
DEWEIJS ÖTER MADEN.İTH.İHR.HAYV.TURİZ.SAN.VE TİC.LTD.ŞTİ. HOLLANDA
VAN DALEN İSTANUBL METAL VE MADEN TİC.LTD.ŞTİ. HOLLANDA
MAGNESİT ANONİM ŞİRKETİ HOLLANDA
OMM OCAK MADENC.MİNERAL MAK.İHR.İTH.SAN.VE TİC.A.Ş. BELÇİKA
IMC MADENCİLİK SAN. VE TİC. A.Ş. BELÇİKA
ABDİOĞLU KÖMÜR İŞLETMELERİ VE TİC.LTD.ŞTİ. BELÇİKA
GTA MADEN.VE DIŞ TİC.LTD.ŞTİ. BELÇİKA
IMERYS BEYAZ MAD.SAN.VE TİC.LTD.ŞTİ. (MAH.KARARI İLE) BELÇİKA
EVREN ULUSLARARASI MADENCİLİK DIŞ TİC. LTD. ŞTİ. BELÇİKA
LİDYA YAPI MALZ. SAN. VE TİC. A.Ş. BELÇİKA
A.T.S.DENİZCİLİK TİC.VE SAN.LTD.ŞTİ. BELÇİKA
INDUCTOTHERM İNDÜKSİYON SİSTEMLERİ SAN.A.Ş. BELÇİKA 




KAYNAKLARIMIZI ,BAŞKALARI İÇİN DEĞİL,
KENDİ ÇIKARLARIMIZ İÇİN KULLANALIM...

SB.
14.04.2012


Türkiye yüzölçümünün yüzde 19’u kadar olan 
150 bin kilometrekarelik maden sahası tapularıyla birlikte 
26 Anglo-Amerikan şirketine devredilecek.

İşte ülkemizde bulunan Anglo-Amerikan maden şirketleri.


Bor madeninden araç yakıtı üretildi

Türk teknoloji firması nano teknolojiyi kullanarak, bor madeninden araç yakıtı üretmeyi başardı.

NNT Nanoteknoloji Bor Ürünleri AR-GE Sanayi Ticaret A.Ş Genel Müdürü Mehmet Can Arvas, şirketlerinin araştırma geliştirme dairesi çalışmalarının olumlu sonuç verdiğini belirterek, 
bor madeninden araç yakıtı ürettiklerini söyledi. 

Petrol rezervlerinin tükenecek olmasının kendilerini böyle bir araştırmaya ve üretmeye yönelttiğini ifade eden Arvas, 
"Dünya da petrol rezervlerinin tükenmesi bizi nano teknoloji 
ve bor ile üretim yapan Türk firması olarak harekete geçirmiştir. Uzun yıllar üzerinde çalıştığımız Ar-Ge sonucunda bor madenini sonunda araç depolarına koymayı başarmanın heyecanını yaşıyoruz" dedi. 

Basın 24.12.2009 




Madenlerimiz sömürülme tehlikesiyle karşı karışıya! 15 Mayıs 1969


Enerji Bakanı Turgut, partisinin (A.P.) görüşünü açıkladı:
"Petrolü Millileştirmeyeceğiz!"




______________










Yabancıya Toprak Satışında Sınır Tanımıyor





"Sahipsiz olan bir vatanın batması haktır
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır"

Mehmet Âkif Ersoy.


AKP Çıldırdı: Yabancıya Toprak Satışında Sınır Tanımıyor

AKP iktidarı 2003-2012 arasında dokuz yıl boyunca yabancılara yaklaşık 90 milyon metrekare toprak sattı. 98 bin taşınmazı yabancıların mülkiyetine geçirdi. Yabancı ülkelerin şirketlerine, 29 ya da 49 yıllığına 150 bin kilometrekarelik (Türkiye’nin yüzölçümünün yüzde 17’si kadar) maden alanını işletme hakkı tanıdı. 

AKP döneminde yabancılara satılan arsa ve arazilerin, 1923’den bu yana satılan arsa ve araziler toplamına oranı yüzde 80’i geçti. Aynı dönemde satılan kat mülkiyetli taşınmaz sayısının, toplam içindeki oranı ise yüzde 85’i aşmış bulunuyor.

Bugün ülke toprakları artık öyle büyük bir hızla elden çıkıyor ki en az 7 il ve 11 ilçede yüzde 10 sınırı aşılmış bulunuyor. 

Aralarında Ankara, Malatya ve Uşak’ında bulunduğu bu yerleşim yerlerinde satışlar –tabiî geçici olarak- durduruldu. Yabancılara 1 milyon metrekarenin üzerinde satışın yapıldığı il sayısı 15... Bu iller arasında Muğla, Antalya ve Ankara ilk üç sırayı alıyor. Diğer iller sırasıyla Hatay, İstanbul, İzmir, Mardin, Aydın, Kırşehir, Bursa, Konya, Adana, Nevşehir, Kayseri ve Kahramanmaraş.


Durum böyle iken, AKP iktidarı hız mı kesti? Nerede…, tersine çıldırdı, daha da artırdı ölçüsüzlüğünü: Yeni yasalar çıkararak, bu defa topraklarımızın yabancılara satılmasının önündeki bütün sınırları kaldırıyor. Bunun kanıtı, yabancılara gayrimenkul satışını da öngören, Tapu ve Kadastro kanunlarında değişiklik yapılmasına ilişkin kanun tasarısının, TBMM Adalet Komisyonu'nda kabul edilmiş olması…

Söz konusu tasarıya göre:

• Yabancıya mülk satışında karşılıklılık şartı kaldırılıyor. Dünyada isteyen herkese, karşılıklılık (mütekabiliyet) ilkesi aranmadan gayrimenkul satılabilecek.

• Yüzde 10 sınırı kaldırılıyor. Bu defa, yabancılara satılacak arazi miktarı ülke genelinde %10'u geçmeyecek. (Demek ki Türkiye’nin yüzölçümüne göre 78 bin km2 lik alan satılabilecek). Yürürlükteki uygulamada il ve ilçelerin yüzölçümünün en fazla yüzde 10’luk bölümü yabancılara satılabiliyordu. Son değişiklikle ilçelerin ve illerin tamamı, hatta bir bölgenin tamamı yabancıların tapulu malı olabilecek.

AKP iktidarı uzun dönemli, sinsi bir taktik uyguluyor: İstakoz haşlama taktiği!... Yabancıya satışta sınır; önce il imar planının binde 5’i idi, sonra yüzde 10’una çıkarıldı, bu yasa ile ise ülke genelinin yüzde 10’una çıkarılıyor.

• Tasarıda toprak satışı kişi başına 30 hektara yükseltiliyor, yani 300 dönüm veya 300.000 m2…

• Alınan arazinin işyeri ve mesken olarak kullanılması şartı kaldırılıyor. Böylece, tarım alanları da satış kapsamına alınmış oluyor.


AKP iktidarı durup dururken neden çıldırdı, neden böylesine akıl almaz bir yola başvuruyor yabancıyı ille toprak sahibi yapmakta? Neden yeni yasal hükümlere gerek duydu? Genel olarak yanıtım şudur: AKP ülkeyi yönetmenin kolay yolunu tercih etmiştir. Finansman açığını üretim yoluyla değil, kendinden öncekilerin biriktirdiği, muhafaza ettiği millî servetleri elden çıkararak kapamaya çalışıyor. Bir taraftan da, baştan beri kendine siyasal ve mâli destek sağlayan Batı’nın –Türkiye düşmanı- emperyalist odaklarının taleplerini yerine getirmiş oluyor. O güçler ki batmakta olan Osmanlılara da toprak sattırmıştı.

Hükümetin büyük bütçe açığı var. Dış açık var. Zamanı gelen dış borç taksitleri ve faiz ödemeleri var. AKP hükümetinin, Çirkin Batı’ya olan borçları ödeyebilmesi için 2012’de 120 milyar dolar bulması gerekiyor. Demek ki Hükümet toprak satışını 2,5 hektardan, çıldırmış gibi 30 hektara boşuna çıkarmıyor. Soruna çare olarak adam gibi üretim yapıp para kazanmak varken, ülkenin mevcut kaynaklarını satışa çıkarma yolunu tercih ediyor.

Aynı zihniyetle 2B yasasını çıkardı, demiryollarını özelleştirmeye hazırlanıyor, toprak satışını akıl almaz boyutlarda genişletiyor. Bu yollardan sağlayacağı para ile açığı kapatıp, 2012 yılını kurtaracak, ülkeyi yuvarlanmak üzere olduğu krizden kurtaracak. Peki sonrası? 

Zihniyetlerine uygun bir ifade ile yanıtlarsak, yarına Allah kerim!...

Özetle, kısa vadeli bir sonuç için, uzun vadede bir sürü sorun yaratacak araçlara başvuruyor AKP iktidarı… 

Biri de dediğim gibi yabancılara -aslında yabancı ülkelere-toprak satışı!...


Çoğumuz gözlem yapmaya üşeniriz, sorunları bütün yönleriyle irdelemeyiz. Yabancılara toprak satışı karşısında da davranışımız bu… Çok kayıtsız kalıyoruz. Milletçe olan bitenden habersiz, Vatanımıza büyük zararlar veren AKP gibi bir partiyi tekrar tekrar iktidara getiriyor, ülke topraklarının elden çıkmasına ve benzeri daha nice vebale ortak oluyoruz. 

Recep Tayyip hükümetinin yabancıya toprak satışını neredeyse sınırsız bir noktaya getirmesi karşısında, ne yazık ki vatansever güçler de çok pasif kalmıştır, bundan cesaretlenen AKP de bu politikasını günümüze kadar sürdürmüş ve sürdürmektedir. Muhalefet partileri, ne CHP ne MHP, sorunu ses getirecek şekilde ülke gündemine taşımıyor.

AKP’nin ata topraklarını satmasına arka çıkıp “Hükümet çaresiz…, ödenecek borçlar var, başka ne yapabilir” diyebilirsiniz. Bu doğru değil: Başka yollar var, gerekli dövizi elde etmenin başka birçok yolu var. On yıldır iktidarda bulunan bu hükümet ihtiyaç duyduğu dövizleri daha sağlam, büyük bir millete yakışır ve makbul yollardan da elde edebilirdi. Pek çok örnek verilebilir bu yollara… 

Dikkatle bakınca hepsinin ortak paydasının - toprak satmak gibi bir ilkellik olmayıp - çalışmak, ter dökmek, yeni bir değer yaratmak olduğunu görürüz.

Sen, değerli okur, şu satırları okurken bile, binlerce metre karelik en verimli topraklarımız el değiştirmekte, İngiliz’in, Alman’ın, Fransız’ın, Yunan’ın, İsrailli’nin … tapulu malı haline gelmektedir. Yabancı ülkelerin millî servetine katılmaktadır. 

O toprakları bir daha geri almak ise artık imkânsız gibidir; günün birinde alınmasına teşebbüs edilse, çok büyük mücadeleler, çok büyük özveriler yapmak gerekecektir.

Yabancıya gayrimenkul satışlarının sakıncaları bir değil, iki değildir; tahmin edildiğinden çok daha fazladır. Onları mutlaka bilmemiz, öğrenip çevremizi aydınlatmamız, sorumluları uyarmamız gerekir. Bu yakıcı konuyu da başka bir yazımda ele alacağım.


Prof. Dr. Cihan DURA, 1 Mayıs 2012

.................


"Bir millet herhangi bir şeye 
özgürlükten daha fazla değer veriyorsa, 
özgürlüğünü kaybedecektir. 
Kaderin cilvesine bakın ki değer verdiği şey, 
rahatlık ya da para ise onları da kaybedecektir."

Somerset Maugham


Evet, AKP hükümeti yabancıya toprak satışında para diyor, başka bir şey demiyor, gözü başka hiçbir şeyi görmüyor, ya da algılayamıyor veya umursamıyor. 

Oysa o kadar çok sakıncası var ki bu satışların!... Şu bir gerçektir ki Türkiye AKP iktidarında –bir demokrasi masalı uğrunda- çok şey kaybetti. Kazandırdıkları, sebep olduğu kayıpların yanında devede kulak kalır. Yabancıya gayrimenkul satışlarında da böyle… 

Bu uygulamanın sakıncaları çok ve hayli çeşitli... Söz konusu sakıncaları; aşağıda 10 başlık halinde ilgili yönetici ve sorumluların, yurttaşlarımın dikkatine bir kez daha özetle sunmayı görev addediyorum.

Ayrıntılar için önceki yazılarıma bakılabilir. 

1) Yabancılara toprak satışı, Anayasa’ya, yasalara aykırıdır. 

Yapılan her satışla bir toprak parçası yabancı bir ülkenin ulusal servetine katılmaktadır. Bir "Ülkede yabancının arazi ve emlak edinmesi salt mülkiyet sorunu gibi değerlendirilemez. 

Toprak, devletin vazgeçilmesi olanaksız temel unsuru, egemenlik ve bağımsızlığın simgesidir” (Anayasa Mahkemesi kararı). Bundan başka yabancıya toprak satışı Lozan’ın delinmesi anlamına geliyor. 

Dolayısıyla, Türkiye topraklarının yabancı ülkelere satılması demokrasi ve hukuk devleti için bir tehdittir, ülkemizin güvenliği ve geleceği açısından büyük bir tehlikedir. 

Toprak bir millet için devlet olmanın temel şartıdır. Toprağı satmak devleti satmaktır. Toprağından vazgeçmek, devletinden, egemenlik ve bağımsızlığından vazgeçmek demektir.

2) Adalet Komisyonu’nda kabul edilen tasarı ile, karşılıklılık ilkesi (mütekabiliyet, reciprocity) kaldırılıyor. 

Oysa karşılıklılık ilkesi bile büyük sakıncalar doğurmaktaydı. İlkenin kaldırılması ile, söz konusu sakıncaların alanı daha da genişlemiş oluyor. Türkiye sanki karşılıklılık varmış gibi topraklarını dünyanın bütün ülkelerine açıyor. 

Dolayısıyla olumsuz etkiler katlanmış oluyor. Bu yeni düzenlemeye –“açık pazar” teriminden esinlenerek- “açık toprak ilkesi” adını verebiliriz.

“Açık toprak ilkesi” Batı’nın hayat felsefesi olan Liberalizm’in hukuk alanına uygulanması olarak düşünülebilir. Bu sebeple ideolojiktir. Serbestlik –karşılıklılık ilkesi gibi- ancak eşit güçte olan ülkeler arasında bir anlam ifade eder. 

Oysa Türkiye bu bakımdan özellikle ABD ve Avrupa ülkeleri karşısında dezavantajlı bir konumdadır. Serbestlik ekonomik ve politik olmak üzere iki açıdan Türkiye gibi ülkelerin aleyhinedir.

a) Açık toprak ilkesi ekonomik açıdan yoksul ülkelerin, dolayısıyla Türkiye gibi ülkelerin aleyhinedir. 

Çünkü ülkelerin “yapısal farklılığı”, gelişme düzeleri hesaba katılmamış oluyor. Benim yurttaşım Batı ülkelerinde 1000 metrekare arazi satın alana kadar, onlar benim ülkemde 1000 kilometrekare arazi satın alır. Kaldı ki bu da Türkiye’deki 20-30 bin zengin kişinin bir ayrıcalığı olacaktır.

b) Açık toprak ilkesi politik açıdan Türkiye’nin aleyhinedir. 

Bir Türk Amerika’da ya da başka bir ülkede yalnızca mülk sahibi olmak için gayrimenkul alır. 

Oysa bir Amerikalı, bir Alman öyle olmayabilir. Çünkü Amerikan devleti de, İngiltere veya Alman devleti de,… emperyalist, saldırgan, dünyanın çeşitli bölgeleri hakkında politik hedefleri, gizli planları olan devletlerdir, son 500 yılın tarihi bunun kanıtıdır. 

Ataları vaktiyle Türkiye’den göçmüş, Amerikan uyruklu Ermeni, Rum unsurların Türkiye üzerinde emelleri vardır. Yunanistan’ın, İsrail’in Anadolu üzerinde politik planları vardır. 

Yeni düzenleme Güneydoğu’da toprak satışını hızlandıracak, azılı Türkiye düşmanı Mesut Barzani bile toprak satın alabilecektir. Tıpkı Mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesi gibi, açık toprak ilkesi de eşitler arasında bir anlam ifade eder. Türkiye, tıpkı 19. yüzyılın hasta adamı ilan edilen Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında olduğu gibi, bugün de üzerinde paylaşım hesapları yapılan bir ülke haline getirilmiştir. 

Eğer Türkler her bakımdan güçlü, örgütlü, bilinçli ve donanımlı olsalardı, millî siyasetleri ve millî hedefleri olsaydı, yabancılara toprak satışından gocunmamız için hiçbir sebep olmazdı.

3) Ekonomik açıdan bakınca, toprak bir üretim faktörüdür, hem de yerine yenisi konamayan bir üretim faktörü... 

Aynı zamanda, o millî servetin temel bir unsurudur. Demek ki biz yabancıya toprak satınca, ülkenin üretim faktörünü, millî servetini satmış oluyoruz. Öyleyse yabancıya toprak satışı bir millî servet kaybıdır. 

Şöyle ki nasıl yabancıya satılan işletmelerimiz başka ülkelerin millî servetine ekleniyorsa, toprak satışı yoluyla da, bir üretim faktörü olan topraklarımız yabancı devletlerin millî servetine eklenmiş oluyor. Buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti devleti üretim faktörü açısından, millî servet açısından aynı derecede fakirleşmiş oluyor. 

Çünkü toprak bizim olmaktan, Türk milletinin malı olmaktan çıkıyor; orada yerli yerinde duruyor ama, tapusu bizim kasamızdan çıkıp yabancıların kasasına girmiş oluyor, tabii satılan topraklar üzerindeki her türlü tasarruf hakkı da. 

Böyle bir uygulamanın uzun vadede anlamı, milletçe yoksullaşma ve ülkenin tapusunun, en değerli topraklarımızın giderek yabancı ülkelerin eline geçmesi demektir. 

“İstersek geri alabiliriz” mi diyorsunuz? 

Hayır, bu hemen hemen imkânsızdır, son derecede büyük bedeller gerektirir. Aşağıda açıklayacağım. 

4) Yabancılara tarım topraklarının satılması son derecede sakıncalıdır.

a) Önce AKP iktidarı ile gelen iki uygulamaya dikkat edelim: 

Bir yandan bu iktidar Türk tarımını -IMF programları ve AB uyum yasaları ile- çökertmiş, Türk köylüsünü çiftliğini çubuğunu satarak şehirlere göç etmeye zorlamış; öbür yandan da yabancıların toprak satın almalarını kolaylaştıracak yasalar çıkartmıştır. 

Köylümüzün bu şekilde sefalete terk edilmesi ile, yabancılara toprak satışının bir araya gelmesi sadece bir tesadüf müdür? 

b) Çağdaş ülkelerde tarım arazilerinin satışı sınırlamalar ve kurallarla zorlaştırılmıştır. 

AKP Hükümeti, hazırladığı son yasa ile ölçüsüz ve sınırsız bir toprak satışının önünü açıyor. Dünyada hiçbir ülke yabancılara tarım arazisi satmamaktadır. Buna ABD, AB ülkeleri, İngiltere ve İsrail de dahildir. Aynı şekilde Yunanistan da tarım arazisi satmamaktadır. 

Hepsinde sadece “kullanma hakkı” verilmektedir.

Öte yandan, kimi Arap ülkeleri tarımsal yatırımlar yoluyla topraklarımızda söz sahibi olma yolundadır. Beslenme krizini aşmak isteyen ülkeler başta Afrika olmak üzere dünyanın dört yanında tarım arazisi satın alıyor. 

Birleşmiş Milletler’in “yeni sömürgecilik” olarak nitelendirdiği antlaşmalar kapsamında, örneğin Bahreyn Türkiye’de 500 milyon dolar karşılığında arazi satın aldı. 

Suudilerin, Körfez ülkelerinin gözünün de Türkiye'nin tarımsal alanları üzerinde olduğunu söyleyebiliriz.

5) A.K.P. iktidarı, yabancıların Türkiye'de gayrimenkul edinmesine olanak sağlayan yasayı, 19 Temmuz 2003 tarihinde Avrupa Birliği'ne uyum gerekçesiyle çıkartmıştır.

Bununla beraber hükümetin yabancılara toprak satışını serbest bırakmasının temelinde yalnızca AB’nin talep ve baskısını görmemek gerekir. Sorun emperyalizm boyutunda da değerlendirilmeli ve yorumlanmalıdır. 

Nitekim toprak satışı 1856’da Osmanlı devletine de dayatılmıştı. Ortadoğu ülkelerinde, dolayısıyla Türkiye’de yabancılara toprak satışı, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin araçlarından biri olabilir mi? Bu da üzerinde durulması gereken bir konudur.

Yabancılara toprak satışı için, 57'nci hükümet döneminde önce Endüstri Bölgeleri Kanunu çıkarıldı! 

Bu kanunu bir Amerikan firmasının hazırladığı belirtiliyordu. Aslında birçok yasa tasarısını IMF ve Dünya Bankası vasıtasıyla, belirli sermaye şirketleri hazırlayıp gönderiyordu! 

Türkiye'nin, 2001 ekonomik krizine sermaye şirketleri tarafından, piyasadan ve borsadan döviz çekilmesi suretiyle düşürüldüğü hatırlanırsa krizin ardındaki planın, Türkiye topraklarının tapusunu teslim almak olduğu varsayımı ortaya çıkar! 

Bu durumda, tapusu yabancı sermayenin elinde olan, bütün ekonomik varlıkları özellikle Yahudi, Ermeni ve Rum sermayesi tarafından teslim alınmış bir ülkeye dönüşebilir Türkiye! 

Bu takdirde silahla teslim alınamayan Türkiye'nin tapusu, Dolar’la, Avro’yla teslim alınmış olacaktır.

6) Türkiye’nin jeopolitiği ve potansiyeli ile ilgili sakıncalar söz konusudur.

a) Türkiye'nin jeopolitik durumu dikkate alınmadan, Türkiye ile, örneğin Belçika'nın, İspanya'nın veya İskandinav ülkelerinin jeopolitiği aynı tutularak toprak satılması doğru değildir.

b) Diğer ülkelerin potansiyeli ile Türkiye'nin potansiyeli dikkate alınmadan yapılan değerlendirmeler de doğru olmayacaktır. 

Türkiye, tarihte önemli rol oynamış; güçlü, önü açık ve geleceği parlak bir ülkedir. Ciddî bir bölgesel güç olma potansiyeline sahiptir. Bu potansiyelini iyi kullanabilirse, uluslararası planda da hatırı sayılır bir güç olabilecek durumdadır. Yabancıya ölçüsüzce toprak satışı onun bu potansiyelini zayıflatır.

7) Türkiye, toprak satışlarının, zamanla yeni azınlıklar oluşturmasından kaynaklanan tehlikelerle karşı karşıya kalabilir.

a) Türkiye'nin belirli bölgelerinde, yıllardır, “toprak ve nüfus” dengesi sistemli ve örtülü bir şekilde Türkiye'nin aleyhine değiştirilmeye çalışılmaktadır. AKP iktidarının yaptığı son düzenleme, konuyu hukuksal bir zemine taşımak suretiyle bir anlamda bu işin önünü ardına kadar açacaktır.

b) Belli bir bölgede taşınmaz mal edinerek nüfus çoğunluğunu oluşturan yabancılar, yerel yönetimlerde ve ülke yönetiminde temsil edilme taleplerinde bulunabilir; yerel yönetimlere ilişkin seçimlerde, seçme ve seçilme hakkına sahip olmak isteyebilir. 

Bu ihtimal, hızı günden güne artan misyonerlik faaliyetleri ile bir arada düşünülürse, Türkiye’nin başına yeni bir “Hıristiyan azınlık” belasının açılması hiç de uzak bir ihtimal değildir.

c) Yabancı ülke şirketlerinin ve vatandaşlarının Türkiye’de toprak satın almalarının arkasında Rum ve Ermeni lobileri de bulunmaktadır. 

Türkiye’den Batı ülkelerine göçmüş ve o ülkelerin vatandaşlığına girmiş Ermeni ve Rumların torunları, bugün değişik isimler altında, dedelerinin olduğuna inandıkları toprakları ele geçirmeye kalkışıyorlar.

d) AKP’nin maliye bakanlarından biri bir zamanlar şunları söylüyordu: “Yurdun birçok yerinde yabancılar koloniler oluşturacak, İspanyol usûlünce alt yapılarını da kendileri yapacak. 

Mevzuatımızın buna göre düzenlenmesi için hazırlık yapıyoruz”. 

Oysa, Türkiye başka, İspanya başka... Satılan toprağın koloniye dönüştürülmesine izin verilirse, o toprak Türkiye Cumhuriyeti topraklarıyla çevrilmiş “bir başka devlete ait toprak” yani “anklav” halini alabilir.

Türkiye’deki her toprak alımını bireysel girişim olarak görmek yanlıştır. 

Toprak satın alan İsrailli ve diğer ülke vatandaşlarının arkasında güçlü lobiler olduğuna dair işaretlere rastlıyoruz. Toprak alan yabancılar arasında daha önce Türkiye’den göçmüş ermeni ve Rumların torunları vardır. Bunların gizli bir plan çerçevesinde hareket etmeleri olasılığı çok yüksektir. 

Unutmayalım ki azınlık faktörü Batı’nın bizim gibi ülkeleri çökertmek için kullandığı silahlardan biridir. Toprak satışları AKP iktidarına bu silahı güçlendirmek için dayatılmış olabilir.

8) Toprak kalitesi ve yer altı kaynakları ile ilgili sakıncalar vardır.

Topraklar yalnızca toprak olarak değil, altındaki maden kaynakları için de satın alınabilmektedir. Satılarak artık Türkiye'nin olmaktan çıkmış olan topraklar arasında, Türkiye'nin en verimli, en değerli toprakları bulunabilir. 

Uydu aracılığıyla çekilen ayrıntılı haritalar sayesinde Türkiye'nin hangi bölgesinde, hangi değerli madenin, hangi miktar ve kalitede olduğuna dair bilgiler şüphesiz topraklarımızı satın alanlarda da mevcuttur. 

Ve bu satışlar sadece bir başlangıçtır.

Yabancılar toprak alırken, özellikle GAP arazilerini seçiyor. Çünkü büyük bir emperyal plan var ortada…, niyetleri bu planı hayata geçirmek. 

Dicle ve Fırat havzasına yönelik hesaplar var. 

Türkiye’nin su havzalarının yüzde 30’dan fazlası bu bölgede... 

Önümüzdeki yıllarda su, petrolden daha önemli hale gelecek. 

Tapuyu ellerine geçirince, istediklerini yapacaklar. 

GAP arazilerini kullanma hakkını elde etmiş olacaklar, kontrol altına alacaklar. 

Bu da Türkiye’nin enerji boğazının sıkılması anlamına geliyor. 

GAP arazileri tarihte dış güçler tarafından sürekli olarak Türkiye’nin önüne çıkarıldı. 

Anlaşılıyor ki aynı oyun bugün de sahneye konmuş bulunuyor.

9) Yabancıya toprak satışı gelecekte Türkiye’nin başına uluslararası sorunlar açabilir, dış müdahale tehlikesi doğurabilir.

a) Batılılar için özel mülkiyet kutsaldır, dokunulmazdır, kişilerin en temel hakları arasında sayılır. Bütün haklardan önce ve önde gelen, bütün haklardan önce tanınmış bir haktır. 

Yarın Devletimizin herhangi bir kurumu; kamu yararı, millî güvenlik veya iç hukuka uygun başka bir sebeple, bir yabancının satın aldığı, böylece onun özel mülkü haline gelmiş bir taşınmazı kamulaştırmaya kalkarsa, sorun çok büyük bir ihtimalle derhal uluslararası bir boyut kazanacak, doğrudan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınacaktır.

b) Özel mülkiyet gibi, seçme ve seçilme hakkı da, kişilerin sahip olduğu en temel siyasal haklar arasında yer alır. Vatandaşları Türkiye'nin belli yörelerinde taşınmaz mal edinmiş devletler; bir süre sonra, bu vatandaşlarına sözde sahip çıkma adına, devletimize müdahale edip, bazı şeylerin yapılmasını veya yapılmamasını talep edebilirler. Türkiye'de taşınmaz mal edinen yabancılar ve bunlarla ilgili talepler Ankara'ya karşı kullanılan birer diplomasi aracına dönüşebilir.

c) Toprak satışlarının, yabancı devletlerin eline bir bölgesel politika aracı verme olasılığı da vardır. 

Bu sakınca ABD'nin Türkiye'ye yaptığı askerî ve ekonomik yardımı bağladığı koşullardan hareketle akla geliyor: "Benim verdiğim silah ve teçhizatı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da terörle mücadelede kullanmayacaksın" şartı gibi. aynı şekilde, "benim verdiğim ekonomik yardımın bir kısmını, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da insan hakları iyileştirmeleri için kullanacaksın." 

Bunu Ankara'ya söyleyebilenler, yarın Türkiye'de taşınmaz mal edinmiş olan kendi vatandaşları için daha fazlasını isteyebilir, bu vatandaşlarını kendilerinin bölgesel politikalarında bir araç olarak kullanabilirler.

10) Çağımızda bir ülkenin savunması öylesine karmaşık bir hal almıştır ki bu, sadece silahlı savunmaya indirgenemez. 

Silahlı Kuvvetler yurt savunmasını her alanda takip etmek zorundadır: Ekonomide, yabancı sermayede, özelleştirmede, dış borçlanmada, azınlık konularında, tabii yabancıya toprak satışında da… 

Ülkenin savunması bütün bu noktalardan hareketle başlar. Eğer bu cepheler, bu arada topraklarımızın durumu ihmal edilirse, koşullar öyle bir duruma gelir ki silahlı savunma hiçbir işe yaramaz.



Ve sonuç olarak:

Türkiye’yi 10 yıldır yöneten AKP hükümetinin, bence tek bir kaygısı var: Para!... 

Öyle sanıyorum ki iktidarlarının öncelikle buna bağlı olduğuna inanmışlar. Para gelsin yeter…, para nasıl gelirse gelsin, önemi yok. 

Bu onlarda öyle bir saplantı haline gelmiş ki gözleri başka hiçbir şeyi görmüyor. Bütün varlıklarıyla yalnızca para sağlamaya odaklanmışlar. Dolayısıyla işin maliyet yönüne hiç mi hiç bakmıyorlar. Ya da bakmak istemiyorlar, yurt topraklarını elden çıkarmanın olumsuz yönünü, onlarca sakıncasını görmezden geliyorlar. 

Böylece Türkiye’nin geleceğini karartıyor, tehlikeye atıyorlar. Aydınlarımız ilgisiz, ilgilenen birkaç kişiyi ise dinleyen yok, Halkımız sürüklenip gittiği tehlikelerden habersiz. 

Cumhuriyet tarihimiz vatan ve millet sevgisinden böylesine yoksun bir kadro görmedi.

Yabancıya toprak satmak bir cinayettir, gelecek kuşakların bağrına hançer saplamaktır.

Bu aymazlığa usulünce dur diyecek bir yurtsever kadro yok mudur?

Prof. Dr. Cihan DURA, 2 Mayıs 2012
link:


................


Eski Tapu ve Kadastro Genel Müdür Yardımcısı Orhan Özkaya, Başbakan Erdoğan'a yanıt verdi. Özkaya, Atatürk döneminde toprak satışının yapılmadığını hatırlattı.

Cumhuriyet'ten önce yabancıların binlerce kilometrelik arazilere sahip olduğunu söyleyen Özkaya, Kurtuluş savaşı iradesi ile bu arazilerin geri alındığını belirtti. 

Orhan Özkaya'ya göre toprak satısındaki milat AKP'nin iktidara gelişi.

31.10.2013
Ulusal - link


.................


AKP toprak satmak için Körfez'e ve ABD'ye mektup yazdı


Yabancılara mülk satışını düzenleyen yasanın TBMM'de kabul edilmesinin ardından hükümet Türkiye'den toprak satmak için kolları sıvadı. Yasayla yabancı tüzel kişilerin Türkiye'den 60 hektara kadar mülk sahibi olabilmesinin önü açıldı.

Hükümet yabancılara Türkiye'den toprak satmak için kolları sıvadı. Yabancılara mülk satışını düzenleyen yasanın meclisten çıkmasıyla yabancı tüzel kişilerin Türkiye'den 60 hektara kadar mülk sahibi olabilmesinin önü açıldı.

Eski Tapu ve Kadastro Genel Müdür Yardımcısı ve yazar Orhan Özkaya ise toprak satışının son tükenişi olduğunu öne sürdüğü AKP hükümetini ağır dille eleştirdi. Hükümetin mülk satışı için yöneldiği ülkelerin halkının ekonomik krizde olduğunu anımsatan Özkaya "kral ve şeyhlerin talepleri karşılanacak" dedi.

AKP, Araplara VE ABD'ye satış için mektup yazdı.

Hürriyet'in haberine göre AKP hükümeti mülk satışı için Körfez, ABD ve Uzakdoğulu yatırımcıları çekmek için tanıtım atağı başlatıyor. Düzenlemenin mimarı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, Ekonomi ve Dışişleri Bakanlıklarıyla birlikte gerçekleştireceği belirtilen tanıtım kampanyasında, büyükelçilere mektup gönderilerek, Türkiye’de taşınmaz alımında sağlanan kolaylıkları bulundukları ülkelerdeki yatırımcılara anlatmaları istenecek.

Özel sektörden destek alınacak.

Bugüne kadar mütekabiliyet engeline takılan 62 ülkenin vatandaşına daha Türkiye’de mülk sahibi olma yolunu açan yasayla sağlanan olanakların daha geniş kesimlere ulaştırılabilmesi için özel sektörden de destek alınacak.

Türkiye’de taşınmaz sahibi yabancılara ilişkin yüzölçümüne göre ilk 10 ülke Almanya, Avusturya, İngiltere, Hollanda, Yunanistan, Danimarka, Norveç, Fransa, Rusya Federasyonu, İrlanda olarak sıralanıyor.

Taşınmaz sayısında Avrupalılar önde.

Taşınmaz sayısına göre ilk 10 ülkenin ise Almanya, İngiltere, Yunanistan, Avusturya, İrlanda, Hollanda, Rusya Federasyonu, Danimarka, Norveç, Belçika olarak sıralanırken kişi sayısına göre ilk on ülkenin de İngiltere, Almanya, Yunanistan, İrlanda, Hollanda, Danimarka, Norveç, Rusya Federasyonu, Avusturya ve Belçika olduğu kaydedildi.

Özkaya: "Toprak satışı AKP iktidarının tükenişi".

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan Eski Tapu ve Kadastro Genel Müdür Yardımcısı ve yazar Orhan Özkaya, AKP hükümetini sert bir dille eleştirerek yabancılara toprak satışının iktidarın tükenişinin son örneği olduğunu savundu.

Yabancılara toprak satışı konusunda yazdığı kitaplarla bilinen Özkaya, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın “Konut alan yabancıya oturma izni gündemde; Dışişleri Bakanlığı’nın onay verdiği ülkelerin vatandaşlarına satış yapılacak. Amaç yatırımları çekmek. İlgili ilçenin yüzde 10’una kadar ve şahıs için satışlarda 30 hektara kadar sınır var. Gündemde belli bir süre oturma izni olabilir. Böylece ilgi artacaktır” açıklamalarının, ülke varlıklarının özelleştirmelerle satışının artacağına yönelik sinyaller verdiğini öne sürdü.

Yetki iki bakanlıkta.

Yetkililerin açıklamalarında toprak satışlarındaki karşılıklılık ilkesinin ve oturma izni uygulamasının da ortadan kalkacağının kaydedildiğini söyleyen Özkaya, "Bu da satışlarda zaten işlemeyen karşılıklılık ilkesinin kalkmasının bir anlam taşımadığını ortaya koymakta ve satışlarda 30 hektar sınırlamasının devam edeceğini göstermekte. Oysa bu, gerektiğinde 60 hektara çıkarılıyor. Bakanlar Kurulu yerine iki bakanın yani; Şehircilik ve Çevre Bakanı ile Maliye Bakanı’nın yetkisine geçmektedir" dedi.

Karşılıklılık ilkesi saptırmaca.

Karşılıklılık ilkesinin, zaten bir saptırmaca olduğunu savunan Özkaya, satış yapılan ülke sayısının 68'den 93'e çıktığını belirterek, "Karşılıklılık ilkesi hiçbir işe yaramamakta ancak uluslararası ilişkiler açısından bile uyulması ve korunması gereken ilkelerden biridir. Üzerinde titizlikle durulması kaçınılmazdır" diye konuştu.

Arap halkı değil, şeyhler yararlanacak.

Hükümetin Körfez ülkelerinden yatırımcı çekmek için girişimde bulunmasına da değinen Özkaya, Arap halkının Türkiye'den mülk alma gibi bir talebinin bulunmadığını bellirterek, "Kral ve şeyhlerin talepleri karşılanacak. Yabancılara çifte vatandaşlık hakkı verseniz bile bu ekonomik krizde onların konut ya da toprak alması olanaksızdır. Bu işin sadece Arap ve Anglo-Amerikan şirket imparatorluklarına yaradığı çok açık bir gerçek" dedi.

"Yabancılar Türkiye'deki tarım arazilerine yöneldi".

Türkiye'de yabancılar tarafından satın alınan toprakların tarım alanlarına yöneldiğini kaydeden Özkaya, en çok tarım arazisi satışının Konya'da gerçekleştiğini dile getirdi. Toprak satışına yönelik çabaların kesilen sıcak para akışı ve krize düşen kapitalizmin kendisine çıkış yolları aramasından başka bir anlam taşımadığını öne süren Özkaya, "Yabancı maden şirketleri bu yasadan yararlanarak istedikleri maden alanlarını engelsiz alabilecekler. Bu alımlara 3996 sayılı Yap-İşlet-Devret yasası, maden yasası, 2/B yasası gibi daha sayısız yasa hizmet edecek" görüşünü savundu.

Borun özelleştirilmesinde engeller kaldırılıyor.

Hükümetin bakanlarının daha önce yaptığı “Bor madenleri özelleştirme dışında kalacak…” açıklamaları yaptığını anımsatan Özkaya, buna karşın; "Bor Tuzları, Trona ve Asfaltit Madenleri ile Nükleer Enerji Hammaddelerinin İşletilmesini, Linyit ve Demir Sahalarının Bazılarının İadesini Düzenleyen Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” taslağınının, 5 Mart 2012 tarihinde Bakanlar Kurulu’na sunulduğunu, bununla birlikte bor madeninin özelleştirilmesinin önündeki engellerin de kaldırılacağını kaydetti.

Bu gidiş tam bir kapitülasyondur.

TCDD yolları ve askeri okullar ile sağlık kurumlarının dışında askerlik şubelerinin de tasfiye aşamasına getirildiğini söyleyen Özkaya, "Sıra Orduevlerine mi geldi diye sormadan edemiyor halkımız? Bu gidiş tam bir kapitülasyondur. Ülke yüzölçümünün yüzde onluk buyuk bir parçası yabancılara pazarlanıyor. Geriye ne kalıyor?" dedi.

"Suriye kurtuluş değil, bataklık".

Türkiye'nin ekonomik verilerinin AKP iktidarının tükenişine işaret ettiğini savunan Özkaya, "İşsizlik yüzde 20’nin üstünde, sıcak para muslukları tamamen tıkalı, uluslararası kredi değerlendirme kurumları eksi değerlendirmeleri hatır tanımaz şekilde açıklamakta. Suriye bataklığı kurtuluşu değil, sonu hazırlayacak" iddiasında bulundu.


Yusuf Yavuz./ 07.05.2012
link


Yolsuzluk ekonomisi
Oğuz Oyan, 26.12.2013, link


Hatay ikinci Filistin mi olacak?
solhaber 12.10.2012,link

Askeri bölgeler yabancıya mülk satışı için yeniden düzenleniyor
solhaber 19.10.2012,link

Atatürk Orman Çiftliği ABD Elçiliği'ne peşkeş çekiliyor
solhaber 17.05.2013,link




Orhan Özkaya kitapları:


__________________