Translate

yeni anayasa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yeni anayasa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2017 Pazartesi

Referandum...Cebren ve Hile ile...







ATI ALAN ÜSKÜDAR’I GEÇTİ



Türk Siyasi Tarihi böylesine rezil bir propaganda dönemi görmedi!
Devleti yöneten siyasetçiler, bürokratlar Anayasayı-Yasaları-Ahlak Kurallarını-Görgü Kurallarını-Adalet duygularını görmezden gelerek Türk Demokrasinin anlına “Kara Leke” sürdüler.

Her türlü devlet olanakları, tehdit-şantaj pervasızca kullanıldı.
Devleti yönetenler, Vali-Kaymakam-Emniyet-Daire Müdürleri insanları “Evet” oyu vermeleri için işleri ekmek paraları ve özgürlükleri ile tehdit ettiler.
Tüm bu rezillikler dahi Türk Milletinin kararlılığı önünde dağıldı gitti, evet çıkarmaya yetmedi!

Türk Milletinin iradesine en son ve büyük darbeyi ismi Yandaş Seçim Kurulu olarak değişen Yüksek Seçim Kurulu, 298 sayılı yasayı “YOK” sayarak vurdu, seçime hile karıştırdı! YSK hem çok ağır bir suç işledi, hem de Türk Milletinin iradesini saptırdı!

Bundan sonra, Türkiye’yi nasıl keyfi, hukuk ve demokrasi dışı bir tutumun beklediğini Erdoğan’ın “Huber Köşkünden” yaptığı konuşmasından net olarak anlıyoruz!
Erdoğan, “HAYIR” oyu kullanan yaklaşık 24 Milyon vatandaş ile alay ederek, “Ne yaparsanız yapın atı alan Üsküdar’ı geçti” dedi!
“At” ne, “At’ı kim çaldı”, “Üsküdar neresi”, bu sözler hangi demokratik rejimde geçerlidir, takdiri Türk Milletine bırakıyorum…

YSK’ya yapılan haklı itirazlar da bir sonuç vermeyecektir.
Çünkü 16 Nisan’dan itibaren Türkiye’de Anayasal Hukuk Devleti bizzat devlet organları tarafından katledilmiştir.

Sandık-sandık kesin sonuçlar açıklanınca geniş bir değerlendirme yapacağız!
Bugünden söyleyeceklerim şunlardır;
-Türkiye’nin ve Türk Milletinin kaderi bundan böyle ruhsal sıkıntıları bulunan, ortakları Bahçeli-Barzani-Hizbullah-Tarikatlar olan bir kişinin iki dudağının arasındadır. Madem atı alıp Üsküdar’ı geçti, istediği gibi at oynatacaktır!
-Türkiye, tüm hür ve gelişmiş dünyanın dışladığı antidemokratik ve şaibeli kişilerin yönetiminde, bölgede yalnız kalacaktır.
Bu da diktatörlük, fakirlik, ezilmişlik demektir.
-TÜSİAD-TOBB gibi iş dünyasının ödlek temsilcilerinin sonu aynen FETÖ’cu işadamları gibi olacaktır.
Onurlarına, vatan sevgisine ve hukuk devletine sahip çıkamadıkları için, bundan böyle mallarına bile sahip çıkamayacaklardır.
-Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yerine, Federe İslam Devleti konulmasının kapısı ardına kadar açılmıştır!

Biz ne yapacağız?
Türkiye’yi soyan, organize suç örgütü gibi çalışan karanlık odaklarla mücadeleye devam edeceğiz!
İster dışarda ister içerde! Bizim için fark etmez!
Mevzubahis vatansa, gerisi teferruattır!
Ne Mutlu Türküm Diyene, Ne Mutlu Tek Adamlığa karşı çıkanlara…


Sağlık ve başarı dileklerimle 
17 Nisan 2017




Gayri Meşru - Kanuna Aykırı - İllegal




Prof.Dr.Cihan Dura: 
"Eğer Cumhuriyetçiler hızla bir örgütlenmeye gitmez, barışçıl bir halkı aydınlatma faaliyetini başlatmazsa, 
Devletimizin sonu gelmiş demektir!"














....


9 Nisan 2017 Pazar

Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir? Haluk Dural





Mecliste kabul edilen 18 maddelik Anayasa değişikliği nedir?

Anayasa'nın ne olduğu, anayasa maddelerinin ne olduğu vatandaşa açıklamanın fazla bir yararı yoktur. Çünkü genellikle böyle hukuki metinlerin vatandaş nezdinde kolay anlaşılabilir olması mümkün değildir. O halde, özünü söylemek gerekir. 

Getirilmiş olan Anayasa değişiklik tasarısıyla, esas itibarıyla birkaç tane temel unsuru vardır.

1- Cumhurbaşkanı tarafsızlığını yitirir.

Bu Anayasa değişikliği referandumunda evet oyları çok çıkar da kabul edilirse, Cumhurbaşkanı aynı zamanda partili olacaktır. Hangi partili olacaktır? Pek tabi ki iktidar partisinin üyesi ve de yapılacak olan ilk kongresiyle genel başkanı olacaktır. 

Halbuki Cumhurbaşkanı, adı üzerinde 'cumhur'un, yani milletin başıdır, dolayısıyla herkesi temsil etmeli ve tarafsız olmalıdır. Ama bir partinin genel başkanı olacak olan Cumhurbaşkanı artık tarafsızlığını tümüyle yitirir, bütün iyi niyetine rağmen tarafsız davranma imkanı yoktur. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı sadece kendi partisinin seçmenlerini temsil eder, iyi niyetine rağmen fiilen böyle olacaktır. Geri kalanlarda ötekiler olarak, her zaman olduğu gibi siyaseten nitelerler. Dolayısıyla milleti iktidar partisi yanlıları ve karşıtları diye fiilen ikiye bölmüş olurlar.

2-  Cumhurbaşkanına Başkomutanlık yetkisinin verilmesi.

Bugüne kadarki anayasalarımızda Başkomutanlık Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne aittir. Ve sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Yani yürürlükteki anayasamız, ve bugüne kadarki anayasalarımızda olduğu gibi, Cumhurbaşkanı Başkomutan değildir. Cumhurbaşkanı'nın Başkomutan olmadığı Anayasa'larda yazılır, Başkomutanlığın Meclis'e ait olduğu net olarak ifade edilir. Bunun tarihi bir sebebi vardır.

30 Ekim 1918'de imzalanmış olan Mondros Ateşkes Antlaşması üzere, malum olduğu üzere savaşan tarafların orduları silah bırakmışlardır. Ancak sonrasında savaşı kazanmış olan taraf ülkeleri, İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalist devletler topraklarımızı işgale başlamışlardır. Bunun üzerine vatansever halkımız derhal bulundukları il ve ilçelerde Kuvaiye Milliye çatısı altında örgütlenmeler yapmışlar, bunlardan ilki Kars'ta toplanan bir kongredir. 

Bu Kars Kongresi'yle birlikte yörenin bütün vatansever insanları dini veya etnik herhangi bir ayrım gözetmeksezin vatanın birliğini düşmana karşı mücadeleyi, savunmak üzere biraraya gelmiş olan bu vatanseverler, Türkiye'nin çeşitli il ve ilçelerinde 30 tane kongre düzenlemişlerdir. 

Bizler doğal olarak Erzurum ve Sivas kongrelerini çok daha iyi biliriz, ama bu dönem, yani 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi'nin açılışına kadar, 1918'den beri geçen bu dönem Kongreler Dönemi'dir. Yerel iktidarların olduğu, kurulduğu dönemlerdir. Bu kongreleri oluşturup halkın iradesinin bağımsızlıktan yana olduğunu gösteren kararlar almışlardır. Ve Mustafa Kemal'in büyük önderliği altında bütün bu kongreler Batı Trakya ve Anadolu Müdafai Hukuk Cemiyetleri adı altında birleştirilmiş ve bu cemiyetler vasıtasıyla da, 23 Nisan 1920'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi kurulmuştur.

Diğer bir değişle, Türkiye Cumhuriyeti aslında 23 Nisan 1920'de açılmış olan Büyük Millet Meclisi ile brlikte kurulmuştur, ama ilanı 29 Ekim 1923'tür.

Türkiye Cumhuriyeti, halkın iradenin yansıltılmasıyla kurulmuş bir Cumhuriyet olduğu için bir Halk Cumhuriyeti'dir. Hiç unutulmaması gereken husus budur. 

23 Nisan 1920'de kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi'nin yapısı itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti parlamenter bir rejim olarak kurulmuştur. İşte bu kurulmuş olan Birinci Meclisimiz, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle değil, kuvvetler birleşimi ilkesi ile kurulmuş, Yasama; kanun yapma, ve Yürütme; Bakanlar Kurulu yetkisi'ni bünyesinde toplamıştır. Sadece dışarda Yargı yetkisi bırakılmıştır. Çünkü, böyle yapılmasının sebebi, bu meclisin İstiklal Harbi'ni yapacak olan meclis olmasıdır.

Bu meclisin başkanı bildiğiniz üzere Mustafa Kemal Paşa'dır. İçinden kurulan hükümetlerin Başbakanı ve Bakanları aynı çatı altında bu Büyük Millet Meclisi'nde, yasama yetkisi olan meclisle birlikte çalışmışlardır. Büyük Millet Meclisi İstiklal Harbi'mizi başlatmış, bu savaşı kazanmış, Dumlupınar Zaferiyle taçlandırmış, ve bu nedenle de Başkomutanlık yetkisi o günden bugüne Büyük Millet Meclisi bünyesindedir. O nedenle de savaş kazanan bu meclise Gazi Meclis ünvanı verilmiştir.

Dolayısıyla, Anayasalarımıza göre Başkomutanlık Meclise aittir. Sadece Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilir. Halbuki bu değişiklik tasarısıyla Cumhurbaşkanına tam yetkili Başkomutanlık verilmektedir. 

O halde Anayasa değişikliği neye yaramıştır?
1- Cumhurbaşkanını partili yapmak.
2- Başkomutanlık yetkisi vermek.


Önemli bir diğer husus Cumhurbaşkanlığı kararname meselesidir.

Cumhurbaşkanına kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmektedir. Bu yetki ile, her ne kadar gerekçesinde kanunların düzenlemediği alanlarda yetki kullanabilir denmesine rağmen, gerçekle bağdaşır bir ifade değildir, çünkü Cumhurbaşkanı bu yetkiyi aldığı taktirde , yarın kanunlarla yapılması gereken düzenlemeleri, veya mevcut kanunlarda, yürürlükteki kanunların tanımladığı alanlarda kanun hükmünde kararname çıkarırsa ne olacaktır?

Hemen akla gelen şu; Anayasa Mahkemesi'ne iptal davası açılabilir. İyi ama, ya Anayasa Mahkemesi redederse? 

O zaman Cumhurbaşkanı, kanunların üzerinde, yani Meclise ait olan kanun yapma yetkisini kullanarak, kanunlarda istediği gibi değişiklikler yapmış olacaktır. Bunun örneğini şimdiden görmek mümkündür. 

Olağanüstü Hal ilan edildikten sonra çıkartılan 6771 sayılı kanun hükmünde kararname ile hepimizin bildiği üzere, kanunla yapılması gereken düzenleme yerine, Cumhurbaşkanı bu kararname ile Genelkurmay Başkanlığı'nı kendisine bağlamış, Jandarma Genel Komutanlığı'nı ordudan ayırarak İçişleri Bakanlığı'na bağlamış, Ordunun bel kemiğini oluşturan büyük gücü olan bu 300bin kişilik kuvvet, şuanda İçişleri Bakanlığı'nın yanında, polisin yanında bir kolluk kuvveti haline dönüştürülmüştür. Oradaki bütün subaylar normal devlet memurları gibi, sivil yöneticiler tarafından sicil verilecek hale getirilmiştir.

Diğer üç kuvvetimiz ise bildiğiniz üzere Mili Savunma Bakanlığı'na bağlanmıştır. Ama Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı'na da ayrıca Korgeneral rütbesi verilmiştir. Tabi şuandaki Korgeneral rütbesi almış olan Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı askerlik yapmış mıdır, bedelli mi yapmıştır, yedek subay olarak kısa dönem mi yapmıştır, bunu bilemeyiz. Ancak, askerlikten gelmediği için, Sivil Paşalar dönemi, yani Osmanlı zamanındaki sivil paşalar dönemine bir geçiş yapılmıştır, ki zaten bizim Balkanları kaybetmemize neden olan hep bu sivil kökenli Paşalardır. Askeri eğitim almadan paşa rütbesi, saray tarafından kendilerine verilmiş olan paşalar yüzünden Balkan Harbi kaybedilmiştir. Aynı yol şimdi tekrar açılmıştır. 

Yani, Cumhurbaşkanımız böyle bir yetkiyle donandıktan sonra, kanunla yapılması gereken değişiklikleri bile Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesiyle yapacağının işaretlerini daha şimdiden vermiştir.

Diğer bir husus ise atamalar ile ilgilidir.

Cumhurbaşkanımız eğer bu yetkiyle donanırsa, yani referandumda kabul oyları çok çıkar da Cumhurbaşkanı bu yetkileri alırsa, devletin bütün üst kademelerinde istediği gibi atamalar yapacaktır.

Atamaların ilki Bakanlar Kurulu, Anayasa'da tariflenmiş olunan, lağv edilecek ve Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya Bakanları kendisi tayin edecektir, hem de meclis dışında.

Bunun dışında, şuanda memuriyet yapanlar gayet yakından bilirler ki, devlet kurumlarında daire başkanlığı 3'lü kararnameyle, yani Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı kararnamesiyle genel müdürler, komutanlar, yüksek rütbeli, büyükelçiler ve elçiler Bakanlar Kurulu'yla atanırlar. Artık bu usül tamamıyle kaldırılacak, bütün yüksek bürokratları Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya kendisi tayin edecektir. Bu işin bürokrasiyle ilgili kısmıdır.

Ayrıca atama yetkisi içinde Anayasa Mahkemesi ile Hakimler Savcılar Kurulu'nunda, yüksek kaldırılıyor kurulu kalıyor, bu kurullarının atamalarında neredeyse yarısı doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, ama diğer yarısı da meclis tarafından atanacak. Peki meclis'te kim atayacak?  Çoğunluk partisi atayacak. Partisine hangi adayın atanacağını kim bildirecek? Cumhurbaşaknı bildirecek. Niye? Çünkü çoğunluk partisinin başı olacak, belki de genelbaşkanı olacak partili olduğu için. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi'nin üyeleri ve Hakimler Savcılar Kurulu'nun üyelerinin tamamını Cumurbaşkanı tayin etmiş olacak. 

Böylece, Kanun Hükmünde Kararname  Cumhurbaşkanı yetkisiyle, Cumhurbaşkanlığı Kanun Hükmünde Kararnamesi adı altında, kanun hükmünde kanun çıkarma yetkisi alan Cumhurbaşkanı, meclisin yasama yetkisini fiilen kullanmaya başlayacaktır. Ayrıca, Hakimler Savcılar Kurulu ile Anayasa Mahkemesi'nin atamalarını da Cumhurbaşkanı yapacağı için, fiilen Yargı yetkisi, tamamiyle Cumhurbaşkanı'na bağlanmış olacaktır. 

Diğer bir değişle, demokratik bir ülkenin, demokratik bir rejime sahip olduğunun göstergesi olan Anayasalardaki kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacak, Yasama-Yürütme-Yargı sadece Cumhurbaşkanı'nın elinde, tek kişide toplanacaktır.  

Cumhurbaşkanı'nın kullanacağı bu yetkilerle, ülkeyi yeniden tasarlaması, yeniden devlet yapımızı düzenlemesi, tek başına bir kişiye bağlı olacaktır.

Şimdi bu Anayasa değişiklik teklifinin, aslında 18 maddenin, esas can alıcı kısımları bunlardan ibarettir. Gerisi elbette önemlidir, ama esas itibariyle elde edeceği yetkilerle sadece tek kişilik bir iktidara dönüşecektir.  Ülkenin demokrasisi, yani çağdaş demokrasilerde olmassa olmaz koşulu olan kuvvetler ayrımı ilkesi tümüyle ortadan kalkacaktır.


Haluk Dural
Başkanlık Hedefli Anayasa Değişikliği (video)











 İŞTE BU YÜZDEN;  HAYIR








14 Haziran 2016 Salı

Türkiye Savaş mı Kaybetti de Yabancılar Yeni Anayasa Dikte Ediyor?






"Savaş kaybeden devletlere, güçlü devletler diz çöktürüp, ülkelerini nasıl yöneteceklerini, ilkelerinin ne olacağını belirleyen anayasalar hazırlatmışlar. Peki şimdi ne oluyor? Türkiye savaş mı kaybetti? Niye bize yabancılar sürekli bir yeni anayasa dikte etmeye çalışıyorlar?"

Emekli Büyükelçi ve CHP eski Milletvekili Onur ÖYMEN, Yeni Anayasayı Türkiye'den yabancıların istediğine dikkat çekerek, dünyada savaşı kaybedenlerin anayasalarını savaşı kazananlar tarafından dikte ettirildiğine dikkat çekti ve dünyadan örnekler vererek Türkiye'deki Yeni Anayasa talebinin kaynağını anlattı.

Dış politikanın en önemli konusu nedir?” diye soracak olursanız, “Anayasa” konusudur.  “Dış politika ile anayasanın ne alakası var?” diyeceksiniz.

Büyük devletler başka ülkeleri etkilemek istedikleri zaman önce Anayasalarını değiştirtmek isterler. Mesele burdan kaynaklanıyor. Kendi Anayasalarını değiştirmezler.

Amerikan Anayasası 230 yıldan beri değişmemiştir; 30 kere değişiklik yapılmıştır çeşitli maddelerinde ama Anayasa değişmemiştir. Belçika Anayasası, 1831’den beri değişmemiştir. Ama başka ülkelerin anayasalarını değiştirmek için özel bir çaba harcarlar.

Örneği var mı? Var. 2. Dünya Savaşı bitmiş; Japonya ve Almanya mağlup devletler. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ilk yaptıkları iş bu ülkelere anayasa dayatmak. Önce Japonlara diyorlar ki size bir anayasa hazırlatacağız, “Yok” diyor Japonlar, “Biz hazırlarız, İmparator, Başbakan, Hükümet, Meiji Anayasası var bizde 19. Yüzyıldan kalma, onu biraz güncelleştireceğiz, bizim anayasamız o olacak.” “Katiyyen olmaz” diyor Amerikalı Komutan, “Biz yazacağız sizin Anayasanızı.” Kendi hukukçu subaylarına anayasa yazdırıyor, bugün yürürlükte olan Japon Anayasası, Mc Arthur’un hukukçu subayları tarafından yazılmıştır ve hala yürürlükte.

Bir tek Japonya’da mı? Bir tek maddesini değiştiremediler. “Savaş açmasını ya da herhangi bir şekilde savaşa girmesini” yasaklayan madde var Japon Anayasası’nda. Diyorlar ki “Hiç değilse, saldırıya uğrarsak savunma gücümüzü kullanma hakkımız olsun.” Bir maddesini değiştirmek istediler, değiştiremediler. Bugün hala Japonya, Mc Arthur’un hazırladığı Anayasa ile idare ediliyor. Bir tek Japonya olsa, diyeceğiz ki istisna; öyle değil.

Peki Alman Anayasası nasıl hazırlanmış?

1946 yılında, gene Amerikalı hukukçuların yönetiminde Bavyera bölgesi için temel yasa hazırlıyorlar; ondan sonra 1948 yılında galip devletler Londra’da bir toplantı yapıp birkaç komisyon kuruyorlar; bu komisyonların görevi, Alman Anayasası’nı hazırlamak. Alman Anayasa’sını hazırlamakla görevli komisyonlarda bir tane Alman yok. Hazırlıyorlar anayasayı, Başbakan Adenauer’e götürüyorlar; “Biz bunu kesinlikle kabul edemeyiz, bu felaket” diyor, “Biz 1919 tarihli Weimarr Anayasası’na uygun bir anayasa hazırlayacaktık. Böyle bir şeyi kabul edemeyiz.” Ama 3-5 kelimesini değiştirerek kabul etmek zorunda kalıyor.

Bugün yürürlükte olan Alman Anayasası, Londra’da bir tek Almanın iştiraki olmaksızın hazırlanan bir anayasa.

Peki bu örnekler, Türkiye’yi neden ilgilendiriyor? Ne alakası var Türkiye ile?

Bu iki devlet savaş kaybetmiş. Savaş kaybeden devletlere, güçlü devletler diz çöktürüp, ülkelerini nasıl yöneteceklerini, ilkelerinin ne olacağını belirleyen anayasalar hazırlatmışlar. Peki şimdi ne oluyor? Türkiye savaş mı kaybetti? Niye bize yabancılar sürekli bir yeni anayasa dikte etmeye çalışıyorlar?

“Türkiye yeni anayasa hazırlasın” lafı yabancılardan çıktı. Bunun kamuoyu pek farkında değil çünkü medyada o kadar başarıyla “algı yönetimi” işini beceriyorlar ki, neyin ne olduğunu insanların takip etmesi, anlaması gerçekten imkansız hale geldi.

“Yeni Anayasa gerekli”, “Yeni anayasa lazımdır” diye kalıplar öne sürüyorlar.

Nerden çıktı bu? Niye gerekliymiş yeni anayasa?

Amerikan Anayasası değişmedi de bu kadar yıl, niye Türk Anayasası değişsin, bunu soran yok. Bu ihtiyaç nerden kaynaklanıyor, bunu soran yok. Amerikan Anayasası kabul edildiğinde, Amerika’da hala kölelik düzeni vardı. Ondan sonra ne gelişmeler olmuş, 65 yıl sürmüş kölelik, sonra kölelik kalkmış, sonra iç savaş olmuş, 2 tane dünya savaşı olmuş, Amerika’da çok şey değişmiş, eyaletlerin sayısı artmış vs. vs... Bunların hiçbiri bir anayasa değişikliği için yeterli sebep değil.

Ama Türkiye’ye gelince, “Türkiye yeni anayasa yapsın, kim söylüyor? Amerikalılar söylüyor? Ne zaman söylüyor? İşte işin ilginç tarafı budur. Bugünkü iç politika, dış politika, güvenlik politikası, bunlarla doğrudan doğruya bağlıdır anayasa dayatmaları.

Raporlarında “Türkiye yepyeni bir anayasa hazırlasın ve Türk kelimesi geçmesin” diyorlar ve bu konular gündemimize giriyor. Meselenin kökenine bakacaksınız. Kim başlatıyor?

Türkiye’de “yeni anayasa” lafını yabancılar başlatıyor.

Peki niçin yepyeni bir anayasa istiyorlar, bunun cevabını da yabancıların raporlarında, kitaplarında okuyoruz. Açık konuşalım, Türkiye’nin sıkıntıları açık konuşmamaktan kaynaklanıyor.

Yabancılar Atatürk Cumhuriyeti’nden, Kemalizm’den rahatsızlar.

Graham Fuller “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı bir kitap yazdı. Artık Türkiye Cumhuriyeti zamanını tamamlamıştır, artık onu bir tarafa bırakın ve bugünkü iktidarın politikaları çerçevesinde Türkiye yeni bir anayasa hazırlasın, yeni bir rejim içine girsin.

Atatürk’ten niye rahatsızlar, mesele burda başlıyor.

Atatürk’ten yabancılar da rahatsız, içerde de bazı çevreler rahatsız Kemalizmden. Wikileaks belşgelerini okursanız, o tarihte CHP’den bahsederken, “CHP, Kemalist,laik, milliyetçi” kötü sıfatlar, kendi hükümetine bizi eleştirmek için Ankara’daki Büyükelçi CHP’yi böyle tarif ediyor. Onlara göre Kemalist olmak büyük bir günah. Niye?

Çünkü Kemalizmin özünde, dış politikasının da özünde tam bağımsızlık yatıyor. Cumhuriyetin dış politikasının özünde tam bağımsızlık var. Yabancıların tahammül edemediği bu, çünkü istiyorlar ki hassas bölgelerde bulunan devletler, onlar ne istiyorsa onu yapsın, yabancılar ne istiyorsa onu yapsın, farklı bir politikası olmasın, kendi menfaati farklı yönde de olsa, büyük devletler ne diyorsa onu yapsın. Ama Atatürk Türkiye’si buna uygun değil. Atatürk’ün ilkeleri buna uygun değil.

Cumhuriyet döneminde görüyoruz, Türkiye daima kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa, onu yapmış. Hatay’da Fransa’ya boyun eğimiş mi? Türkiye kendi politikasını, kendi çıkarlarını savunmuş ve başarılı olmuş. Daha sonraki yıllarda Ecevit, dış baskılara boyun eğerek Kıbrıs’a çıkartma yapmaktan vazgeçti mi, geçmedi. Kardak’a çıkartma yapmaktan vazgeçtik mi, geçmedik. İşte bu rahatsız ediyor. En sonunda 1 Mart tezkeresinde Amerika’nın Türkiye üzerinden Irak’a bir cephe açma girişimine TBMM bu girişimi reddetti. Amerikalılar hükümetin verdiği söze güvenmişler, Türkiye sahillerine, İskenderun’a gemilerini göndermişler; sonra Meclis bir karar alıyor reddediyor, bunlar palas pandras gidiyorlar. Amerikan tarihinde böyle bir örnek yok.

Türkiye’de en kötü dönemde bile milli çıkarları koruma refleksi var.

Ulusal politikalarla Türkiye’nin çıkarlarını koruma refleksi var idi. 1 Mart 2003’te 99 AKP’li kendi hükümetinin önerisinin aleyhine veya çekimser kalarak bizim gibi oy verdi ve o sayede biz bu tezkereyi reddettik. Türk Amerikan ilişkilerinde, bu tezkereden sonra büyük bir bunalım çıktı. Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz’e soruyorlar gazeteciler nedir bu iş diye, önce askerleri suçluyor, diyor ki sorumluluk askerlerdedir çünkü askerler siyasetçilere liderlik yapamadılar. Askerin siz siyasete karışmasını mı istiyorsunuz, karışmamasını mı? Karışmıyor, niye karışmadın? Karışıyor, niye karışıyorsun?

Mesele şu, ister karışsın, ister karışmasın, sonunda bizim istediğimiz olsun. “Türkler diyecek ki” diyor, “Amerika için iyi olan neyse bizim için de iyi olan odur diyecekler ve bizim her dediğimizi yapacaklar.” diyor. Düşünebiliyor musunuz dış politika ne hale gelmiş? Bunu söyleme cesaretine sahip, Atatürk’ün döneminde böyle bir şey söyleme cesaretine sahip insan çıkabilir miydi? İsmet İnönü zamanında çıkabilir miydi? Ecevit zamanında çıkabilir miydi? Şimdi çıkıyor. Demirel zamanında bile çıkamadı. Kıbrıs harekatından sonra Demirel Başbakan oluyor, Demirel zamanında Amerikan Kongresi 1975 yılında Türkiye’ye silah ambargosu uygulama kararı alıyor. Demirel Amerika’ya tebligatta bulundu, 3 gün içinde Türkiye’deki bütün askeri üsleri ve tesisleri terk edeceksiniz dedi. Amerikalılar şaşkınlık içinde kaldı, hiç beklemiyorlardı böyle bir tepki. Üç gün içinde bütün Amerikan askerlerinin hepsi çıktı gitti Türkiye’den. Amerika o sırada Sovyetler Birliği’nden sağladığı istihbaratının yüzde 60’ını kaybetti bir günde. Türkler böyle insanlar.

O zaman ne yapacaksınız? Madem ki bu Türkler, en olmadık zamanlarda ulusal çıkarlarını koruma konusunda bu kadar duyarlılar, o zaman ne yapacaksınız? Türkiye’nin yapısını değiştireceksiniz.

Türkiye’nin dokusunu değiştireceksiniz. Bunun çaresi ne? Bunun çaresi Anayasayı değiştirmek. Anayasayı, yani devletin yapısını, dokusunu değiştirmek. Eğer anayasalar böyle sık sık değiştirilebiliyorsa, siz niye kendi anayasanızı değiştirmiyorsunuz? Ne zaman başka ülkelere baskı yaptınız da anayasalarını değiştirttiniz. İşte biraz önce anlattım. 

Savaşı kazanmış, savaştan sonra anayasasını değiştirmeye zorluyor mağlup ülkeyi. Sanki Türkiye savaş kaybetti, bize dışardan anayasa dayatıyorlar. İşin özü bu.

Hiç kimse Türkiye’de mantıki bir şekilde, niçin bizim yeni bir anayasaya ihtiyaç duyduğumuzu söyleyemiyor. Çünkü böyle bir ihtiyaç yok.

Birincisi hukuken mümkün değil. Anayasamızda bir hüküm var, diyor ki hiç kimse Anayasadan almadığı bir yetkiyi kullanamaz.

Peki Anayasa size, mevcut anayasayı ortadan kaldırıp yepyeni bir anayasa yapma yetkisi veiryor mu, vermiyor. Anayasa’da, Meclise yeni bir anayasa yapma yetkisi veren bir hüküm var mı? Yok. 175. Maddede verilen yetki, madde değişikliği yetkisidir. Bu yetkiyi de defalarca Türkiye kullandı.

1982 Anayasası, darbe döneminde hazırlanmıştır ama kaç defa değişti, sadece AKP hükümeti zamanında 45 kere anayasa değişikliği yapıldı. Sadece bir yılda, 2010 yılında 25 madde değiştirildi. 1987’den beri yapılan anayasa değişiklikleri, 1980 darbesinin izlerini sildi. Mesela 1987’de eski siyasilerin, siyaset yapma yasağı kaldırıldı, 1993’de radyodan devlet tekeli kaldırıldı, 1995’de askeri müdahalenin meşruluğunu savunan cümleler anayasadan çıkarıldı.

Daha pek çok değişiklik yapıldı; 1990’da örneğin Devlet Güvenlik Mahkemeleri’den askeri hakimler çıkarıldı, Milli Güvenlik Komitesi’ndeki düzenlemelerin Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenemeyeceği kuralı kaldırıldı. 

Hepsini saymaya gerek yok ama şunu bilmek lazım ki bu Anayasa’da çok önemli değişiklikler yapıldı. Demek ki anayasa değiştirilebiliyor; ancak anayasa ortadan kaldırılıp yepyeni bir anayasa yapılamıyor. Şimdi bize bunu dikte etmek istiyorlar.

Niye? Yabancılar bunu istiyor da onun için.

Efendim, yabancılara haksızlık mı yapıyoruz acaba, onlar niye karışsınlar Türkiye’nin içişlerine, diye düşünen olabilir. İşte daha dün Ankara’daki Amerikan Büyükelçisi’nin konuşmasına bakın, en olmayacak şeyler bunlar, Büyükelçi açıkça ne diyor, defalarca söylediler bunu Amerikalılar ve Avrupalılar, Türkiye yeniden PKK’yla müzakereye otursun, açılım süreci tekrar başlasın.

Bu sizin işiniz mi? Yani Türkiye terörle nasıl başedecek, bunu Amerika mı bize dikte edecek, Avrupa mı bize söyleyecek? Görüşüp görüşmeyeceğimiz, bizim karar verceğimiz bir konu ama size dışardan sürekli olarak bunu dayatıyorlar.

Alman Dışişleri Bakanı Walter Steinmeier, bir demeç verdi 3 gün önce, diyor ki “Açılım sürecinin tekrar başlamaması Türkiye için ölümcül sonuçlar doğurur.” Lafa bakın, “ölümcül sonuçlar doğurur”, nasıl baskı yapıyorlar.

Yine Amerikan sivil toplum örgütleri o kadar yoğun bir şekilde, üst üste yayın yapıyorlar ki, açılım süreci tekrar başlasın diye. Onların istediği gibi yeni anayasa yapmazsak, onların istediği gibi teröristlerle masaya oturmazsak, biz bitermişiz.

Size bunları söylüyorlar, bunları yazıyorlar, üst üste defalarca yazıyorlar. Bunlara karşı Türkiye’den ses çıkaran var mı? Televizyonlar bu gibi düşünceleri yayınlamamak üzere programlandılar. Anayasa ile ilgili televizyon programına 5 kişi katılıyor, 5’i de yeni anayasa taraftarı, böyle şey olur mu? Bir kişi bu söylediklerimizi söyleyebiliyor mu? Bunları söyleyebilecek insanları davet etmeye cesaretleri var mı?

Basın özgürlüğünün hepimiz mücadelesini veriyoruz; iktidarın basın üzerine yaptığı baskılara karşı hepimiz omuz omuza vermiş bir şekilde mücadele ediyoruz. Peki basının kendi kendini sansürlemesine ne diyeceğiz? Şu veya bu etki altında basın şu anda fiilen kendini sansürlüyor.

Türkiye bu hale geldi. İşin akademik yönünü, bilimsel yönünü tartışıyoruz. Biraz da işin özünü tartışmak lazım. 

İşin özü şu; Türkiye’nin elini kolunu bağlamak istiyorlar, bunun çaresi anayasayı değiştirmek. Türkiye’nin yapısını, dokusunu değiştirmek istiyorlar.

Size diyorlar ki; “Gidin PKK’yla masaya oturun.” Siz onlara şunu söyleyebiliyor musunuz; “Siz, Amerika olarak, ya da Avrupa olarak, kendinize yönelik teröristlerle hiç masaya oturdunuz mu? Siz oturuyor musunuz?”

Amerikan Başkanı Bush, 2008 yılında, İsrail’e gidiyor Meclis’te, Knesset’de konuşma yapıyor; “Bazıları bize teröristlerle görüşmemizi tavsiye ediyor; bu çılgınca bir düşüncedir, hiçbir zaman yapmadık ve yapmayacağız, teröristlerle görüşmeyiz.”” diyor. Ondan bir süre sonra Türkiye, İmralı’ya görüşmeye başlıyor, Amerikan hükümeti sözcüsü “Türkiye’nin bu kararını alkışlıyoruz” diyor. Şimdi biz bunu nasıl anlayacağız? Nasıl yorumlayacağız? 

Dostluksa dostluk, ittifak ilişkisi ise ittifak ilişkisi...

Ama bir yerde de karşılıklı saygıyı kaybetmeyelim. Bizim gözümüzün içine baka baka siz, hangi konuda neyi nasıl yapmamızın uygun olacağını bize dayatmaya çalışırsanız, biz iki defa düşünürüz. Bir tek anayasa konusunda olsa, öyle değil; Kıbrıs konusunda Türkiye hangi politikayı izleyecek, onlar bize söylüyor, onu yapıun, bunu yapın, asker çekin, şu tavizi verin, bu tavizi verin.

Ermenistan ile ilişikilerimizi nasıl halledeceğiz, Cenevre’de gizli görüşmeler, orada yabancıların dayatmasıyla Ermenilerin her istediğini kabul ediyorsunuz; imzalanan protokollerde Türkiye’nin taleplerinden bir tanesi yok. Protokollerin imzalanması fotoğrafına bakıyorsunuz; iki tarafın Dışişleri Bakanları, arkanızda Amerika’nın, Almanya’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin Dışişleri Bakanları... Nasıl oluyor bu işler? Siz mi bize dayatıyorsunuz nasıl anlaşma imzalayacağımızı; sonunda bir çıkıyor ki anlaşma, tutar tarafı yok. Biz Meclis’te büyük bir tepki gösterdik, Azerbaycan da tepki gösterdi; Meclise onaylatamadılar, hala onaylatamıyorlar çünkü tutar tarafı yok. Böyle bir sonuç niçin çıktı çünkü yabancıların dayatmasıyla yaptınız. Her konuda onlar bize söyleyecek ne yapacağımızı...

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine döndük. Her istediğini yaptırıyor yabancılar, o noktaya geliyoruz. 

Yabancılar size bütün konularda çözüm öneriyorlarsa, bunun nasıl bir gerekçesi olabilir? Türkiye’nin hangi meseleyi nasıl çözmesi bizim menfaatimize hizmet edecek, onu düşünerek, ona göre çözümler öneriyorlar.

Mesela şimsi size diyorlar ki, PKK’yla masaya oturun.

İspanya’ya dediniz mi bunu, demediniz; İspanya masaya oturuyor mu, oturmuyor. PKK’yla masaya oturunca ne konuşacağız, bizim kendi istediği gibi anayasa yapmamızı istiyor, ulus devleti istemiyorlar, yabancılarla aynı kelimelerle konuşuyorlar, ‘Türk’ kelimesi istemiyorlar, özerklik istiyoruz diyorlar, o bölge bizim yönetimimizde olacak diyorlar. Peki bunu bilmiyorlar mı yabancılar, masada bunları talep edeceklerini herkes duydu, bunu bile bile bize niye masaya oturmayı dayatıyorsunuz.

Çünkü terör örgütünün size masada dayatmak istediği şeyler, bu ülkelerin Türkiye’ye yüzyıldan beri dayatmak istediği Kürt politikasıyla örtüşüyor. Sevr’de bunlar yazmıyor muydu? Size demiyorlar mıydı ayrı bir Kürt devleti kurulsun, Ermeni devleti kurulsun.

Peki, Lozan olmuş, dünyada bu kadar değişiklik olmuş, büyük devletler vazgeçmiş olabilirler mi o zamanki isteklerinden? Büyük devletlerin geri vitesi yoktur. Büyük devletler, şartlar zorlarsa bir süre için ara verirler ama şartlar uygun olunca gene aynı taleplerini tekrarlarlar çünkü bu talepleri, onların stratejik menfaatinin gereği, Türkiye’ye eziyet olsun, kötülük yapalım diye değil, menfaatleri onu gerektiriyor.

Açın İngiliz arşivlerini, orda diyor ki, “Türkiye’yle Irak’taki petrol bölgeleri arasında bir tampon Kürt devleti kurulsun ki Türkiye günün birinde o petrol bölgelerini ele geçirmeye kalkışmasın.” Yani Kürtleri çok seviyorlar, Türkleri sevmiyorlar, böyle basit şeylere kapılmayın. Menfaati o bölgede Kürt devleti kurulmasını gerektiriyor. Bu şartlar geçmişteydi diye düşünebilirsiniz ama öyle değil. Barzani 2014 yılında BBC’ye demeç verdi; “Biz yakında referandum yapacağız ve bağımsızlığımızı ilan edeceğiz.” dedi. Ertesi günü İsrail Başbakanı Netenyahu bir demeç veriyor; “Kürtler bağımsızlığını ilan ederse, bizler onu tanırız.”

Barzani Amerika’ya gitti, Amerikan başkan yardımcısı Biden’la görüşüyor, “Biz bağımsız bir Kürt devleti kuracağız.” diyor. Biden, “Merak etmeyin, acele etmeyin ama size şunu söyleyeyim, sizin ve benim ömür süremizin içinde bağımsız Kürdistan’ın kurulumunu göreceğiz.” Bu ne demek? Irak’ın toprak bütünlüğünü ortadan kaldırmayı göze almışlar.

Geçen ay İsrail Adalet Bakanı bir konuşma yaptı diyor ki “Türkiye ile Irak arasında bağımsız bir Kürt devleti kurulmalıdır ve biz de İsrail olarak bunu destekleyeceğiz.” Bir kere daha söylüyor, acaba duymayan anlamayan varsa Ankara’da diye bir kere daha söylüyor. Şimdi siz bütün bunları bileceksiniz ama kimse bunları dile getirmeyecek, hükümete kimse bu konuda soru sormayacak, bu konular kamuoyunda tartışılmayacak, siz sadece gelişmeleri güncel olaylar olarak gazetelerden televizyonlardan izleyeceksiniz. İşin esasını kimse kamuoyuna anlatmayacak, anlatacak olanlara da fırsat vermeyeceksiniz.

Türkiye böyle bir durumda. Türkiye her konuda veren taraf. Bütün bunlar nerden kaynaklanıyor?

Türkiye’nin güçsüz bir ülke olmasından, zayıf bir ülke olmasından kaynaklanmıyor. Bu sıkıntılar, Türkiye’nin gücünden kaynaklanıyor. Ne yazık ki bu gücü kullanma bilgisine, birikimine, cesaretine sahip siyasi kadrolara sahip değiliz. Sıkıntımız burdan kaynaklanıyor, Şunu düşünün, 1. Dünya Savaşı olmuş, biz mağlup devletiz, Almanya, Japonya gibi, onların başına gelenleri düşünün, Versay anlaşmasını, Japonlara yapılanları düşünün; fakat Lozan’da öyle bir anlaşma imzalıyoruz ki, Lozan Anlaşmasında Türkiye galip devletlerle eşit duruma getiriliyor. Bunun bir örneği yok. Savaşı kaybeden bir tarafın, savaşı kazananlarla eşit duruma getirildiğinin başka bir örneği yok, 1. Dünya Savaşından sonra da yok, 2. Dünya Savaşından sonra da yok. Bunu biz başarmışız.

Sonra ne olmuş? İmparatorluklar dağılmış. Yalnız Osmanlı İmparatorluğu değil, İngiliz, Fransız, Avusturya-Macaristan imparatorlukları dağılmış. Dağılan imparatoruluklar içide, Rusya’yı bir tarafa bırakıyoruz, o da parçalandı kendi içinde, dağılan imparatorluklar içinde Avrupa’da bugün toprağı en geniş ülke Türkiye. Nüfus açısından da Almanya birleşmese en kalabalık ülke Türkiye olacaktı, Almanya birleşti, 2. ülke biziz; tahammül edemiyorlar. Bana Avura Birliği’nin çok üst düzey bir yetkilisi söyledi; “Biz insan hakları, Kıbrıs filan diyoruz, kulak asmayın; esas mesele biz sizin rekabet gücünüzden çekiniyoruz, korkuyoruz.”

Bakın gümrük birliği diyoruz, gümrük birliği diye birşey yok aslında, sadece sanayi ürünlerinde gümrük birliği var çünkü sanayi ürünlerinde Avrupa’nın rekabet gücü daha yüksek; hizmetler sektöründe var mı, yok, kabul etmediler çünkü biz daha güçlüyüz; tarımda var mı gümrük birliği yok çünkü biz daha güçlüyüz. Bizim güçlü olduğumuz yerlerde gümrük birliğini kabul etmiyorlar, sadece bizim zayıf olduğumuz yerlerde kabul ediyorlar.

İnsan hakları konusunun iki boyutu var; birincisi gerçekten samimi olarak Türkiye’deki insan hakları konusundaki eksiklikleri, yanlışlıkları eleştiren yabancılar, saygı gösteririz bunları biz de eleştiriyoruz, başka ülkeleri de eleştiririz.

İnsan hakları iç mesele sayılamaz uluslararası anlaşmalara göre ama bir şartla insan haklarını eleştirirken, insan haklarını başka siyasi amaçlar için kullanmayacaksınız. Şimdi Amerika ne diyor; “Gazetecilere büyük baskı yaptınız, basın özgürlüğü, insan hakları, vs.” Obama demeç veriyor; buna bir şartla saygı duyarız eğer siz geçmişte Türkiye’de basın özgürlüğüne saygı gösterdiyseniz; gazetecilere yapılan baskıları eleştirdiyseniz bunu söylemeye hakkınız var, eleştirdiniz mi?

Ergenekon davası başladı, o sırada ben Avrupa Parlamentosu Türkiye Karma Parlamento komisyonu başkan yardımcısıyım; daha birinci iddianame çıkmamış, bir karar tasarısı kabul ettiler, şu yazıyor; “Ergenekon , devlet içine sızmış bir çetedir, devlet bunları bulup çıkarmalıdır ve hepsini cezalandırmalıdır.” Daha iddianame yok ortada. Ben dedim ki; “Böyle bir şeyi nasıl söylersiniz, biz bilmiyoruz, daha iddianame yok ortada, nasıl söylersiniz?” İşte Türkiye raportörü Hollandalı diyor ki “Biz herşeyi başından beri biliyorduk.” Buyurun...

O sırada İlhan Selçuk içeri atılmış, hiçbir şey söylemiyorlar, insan hakları böyle; umurlarında değil çünkü insan hakları alanında kendilerine yakın birilerinin başına bir şey gelirse seslerini çıkarıyorlar, tepki gösteriyorlar; İlhan Selçuk için birşey demiyorlar ama hakkında dava açılan kendi yakınları olunca karar tasarısı üzerine karar tasarısı; yayın üzerine yayın.

Bu insan hakları konusunda iki yüzlü bir yaklaşım ve çifte standarttır. Eğer gerçekten insan haklarını destekliyorlarsa biz onlarla beraberiz ama insan haklarını başka amaçlarla kullanıyorlarsa buna saygı duymayız. Çifte standart uygulamayacaksınız.

Bakın Türk hükümeti Ergenekon’un bir komplo olduğunu söyledi, Avrupa Birliği çıkıp ta bizim o sırada yayınladığımız bildiri yanlıştı, haksızdı, dedi mi, demedi. Amerikan wikileaks belgelerine bakın Ergenekon için neler yazyor. Şimdi siz bize bunları söylüyorsunuz, o zaman niye söylemediniz?

Diplomasi bir savaştır, silahsız bir savaştır, Diplomasi bir mücadele sanatıdır. Size yapılan haksızlıklara karşı mücadele edeceksiniz. Atatürk’ün başarısının özünde Türkiye’ye yapılan haksızlıklara karşı direnmesi ve mücadele etmesi yatıyor.

Atatürkçülükten uzaklaştığımız her gün, biz bu mücadele azmizimizi, ruhumuzu kaybediyoruz. 
Onun için bu mücadele azmimizi yeniden kazanmamız lazım.

Ne yapmalıyız sorusunun cevabı:
Cumhuriyetin fabrika ayarlarına dönmemiz lazım.


Onur ÖYMEN
9 Nisan 2016 tarihli Eğitim İş 3 no'lu şube tarafından düzenlenen “Hükümetin Dış Politikası ve Yeni Anayasa Tuzağı” panel konuşması:











27 Nisan 2016 Çarşamba

Başkanlık ve Anayasa!





// Başkanlığa HAYIR.
// Bu Meclis Anayasa YAPAMAZ, Yeni Anayasa'ya HAYIR.






* ABD'de başkanların iktidarda kalış süresi 4 yıldır. Bu 4 yıl dolmadan, eğer olağanüstü bir durum yaşanmazsa, hiçbir başkan görevden ayrılamaz. Başkan'ın istifası ya da Federal Kongre tarafından görevden alınması durumunda gelecek seçimlere kadar başkan yardımcısı, Beyaz Saray’ın patronu olur. Başkanlar en fazla 2 dönem görevde kalabilmekte.


// Ölümüne dek görevde olmak isteyen, ölümünden sonra da sülalesi nasiplensin diye bunu değiştirir...




* Başkan seçilen kişi Beyaz Saray'da, kendi personeliyle birlikte ikamet eder ve yılda 400 bin dolar net maaş alır. Bütün masraflarını (yemeğini bile) kendi karşılamak zorundadır.


// Komik olmayın. Devletin malı deniz, yemeyen keriz misalinde bizimkiler. Faturayı önlerine koysan, İsveç bile kurtaramaz!..




* Amerika’da başkanının valileri, yerel mülki amirleri atamak gibi bir görevi yoktur. Öbür yandan bütün önemli atamaları (Yüksek yargıçları gibi) yapar, fakat yasama organı bunu denetler, adayları sorgular ve uygun görmediklerini red eder. Örnek: Başkan Reagan 1987’de koyu muhafazakâr hâkim Robert Bork’u Yüksek Mahkeme üyeliğine önerdi, fakat Bork’u sorgulayan Senato, 48 onaya karşı 58 oyla reddetti.


// Önerdikleri sistemde Başkan’ın yapacağı hiçbir atama, Meclis’in onayına bağlı değil! Yargıya yapacağı atamalar üzerinde bile Meclis’in hiçbir “denetim ve denge” yetkisi yok! Tarafsız bir yargı mı dediniz! Başkanlık değil Tiranlık. Eyvah, dalkavuklara ne olacak şimdi? Onlar da bullshit olur....




* ABD'de seçim süreci 1 yıldan fazla sürmektedir. Partiler devletten nisbi oranda bir destek alır. Ancak başkan adayları veya vekil, senatörlerin şahıslarına seçim çalışmaları için devlet yardımı sözkonusu değildir. Halkın vergilerini seçilecek kişiler seçim kampanyalarında kullanamaz. Amerika’da seçime giden istisnasız herkesin seçim kampanyası için yapacağı harcamaların ana kaynağı bulacağı sponsorlar veya halktan alacağı doğrudan bağışlardır. Ya da kendi cebinden karşılamak zorundadır. 


// Hadi Devletten hiçbir ödenek almadan ceplerinden karşılasınlar... Milletvekili değil, muhtar bile seçemezler.








Başkan ve Yargı: hürriyet
Amerika Başkanı kendi masraflarını karşılar: amerikabülteni
Başkanlık sistemleri: onedio
Tiranlık üzerine notlar: 21.yy





Eski TBMM Başkanvekili ve Milli Anayasa Hareketi Başkanı Hasan Korkmazcan: 
"Yeni anayasa fikrinin arkasında emperyalist güçler var."

Eski Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır: 
"Milli anayasa hareketi bölücü anayasaya karşı kurulmuştur."

Prof. Dr.Birgül Ayman Güler, 
Milli Anayasa Hareketi Kurultayı, 

Haluk Dural'dan
Başkanlık sistemi Yeni anayasa'ya bile uygun değildir.
Yeni anayasa 2 milletli, 2 dilli, federe bir anayasadır.








 // Başkanlığa HAYIR.
// Bu Meclis Anayasa YAPAMAZ, Yeni Anayasa'ya HAYIR.




“Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Başkenti Ankara'dır.”
________






1 Ocak 2016 Cuma

NON EST!










NON EST!

Emperyalistlere, 
Kapitalistlere,
Bölücülere, 
Bölücü Anayasa'ya, 
Başkanlık sistemine, 

HAYIR!










Ayrılıkçı Kürt Hareketinin Demokratik Özerklik İhaneti!


"Türk Milletinin kadın-erkek, her ferdi Mustafa Kemal’in askeridir ve bu Millet ve Ordusu daima muzaffer olacaktır."


Geçtiğimiz 26-27 Aralık günlerinde Diyarbakır’da Kayapınar Spor Kompleksi’nde Halkların Demokratik Partisi (HDP), Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Emek Partisi (EMEP) ile HDP/HDK bileşeni parti (PKK, YDG-H vb) ve kitle örgütlerinin temsilcilerinin katılımıyla toplanan Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Genişletilmiş Olağanüstü Genel Kurulu sonrasında bir sonuç bildirgesi yayınlandı (1).


Bildiriyi imzalayan siyasi partiler ve diğer tüzel kişilikli kurumların, tam metnini aşağıdaki bağlantıdan bulacağınız bildiri metninde açıklanan talepleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 3. Maddesinin ihlâli suçudur.


Millî Merkez Genel Sekreteri
Halûk DURAL - 30 Aralık 2015 haberin devamı için












"İlk Dört Madde'ye dokunulmayacak" algısı yaratılarak "işleri olur"a getirmek istiyorlar. 
Diğer maddelerde önemli gözden kaçmasın.


T.C. Anayasası 66. Madde

I. Türk Vatandaşlığı
Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.
Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür.
Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.
Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.
Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.


T.C. Anayasası 174. Madde

I. İnkilap Kanunlarının Korunması
Anayasanın hiçbir hükmü,Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkilap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz:

1. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu;
2. 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun;
3. 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun;
4. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikah esası ile aynı kanunun 110 uncu maddesi hükmü;
5. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun;
6. 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun;
7. 26 Teşrinisani 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun;
8. 3 Kanunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.










...Çok şey gördüm geçirdim. Bunlar gibi, bunlardan genç çocukların, kollarının parçalandığını, bacaklarının koptuğunu gördüm. 
Ama dünyadaki en kötü görüntü kesilip atılmış bir ruhtur. 
Onun protezi olmaz. 
Bu askeri, kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış bir halde... 
evine göndereceğinizi söylüyorsunuz. 
Ama bence ruhunu idam ediyorsunuz! 
Peki neden? 
Bir Baird erkeği olmadığı için. Baird erkekleri. ! 
Bu oğlana bir zarar verirseniz Baird serserileri olursunuz, hem de topunuz birden...!
Buraya gelirken iki kelime duydum "Liderliğin Beşiği. "
Ama ağacın dalı kırılınca beşik yere düşer ve burada yere düşmüş. 
Yerde sürünüyor. 
Erkekleri yetiştirenler, liderleri yaratanlar,  burada nasıl liderler yetiştirdiğinize dikkat edin.!
Charlie'nin bugün burada suskun kalması 
doğru mu bilmiyorum. 
Ben ne yargıcım, ne de jüri üyesi. 
Ama size şunu söyleyebilirim...
Geleceğini satın almak için kimseyi satmayacaktır! 
Ve buna dürüstlük denir dostlarım, buna cesaret denir. 
Liderlerin hamuru da bunlarla yoğrulur.
Hayatımda pek çok dönüm noktasında karar vermek zorunda kaldım, doğru yolun hangisi olduğunu her zaman bildim ama hep diğer yolu seçtim. 
Neden, biliyor musunuz? Çünkü çok zorlu bir yoldu.
İşte Charlie, bir dönüm noktasında. 
Bir yol seçti. 
Doğru yolu seçti. 
Prensiplerine göre bir yol seçti...

KADININ KOKUSU ... 
AL PACİNO'NUN SON SAHNE KONUŞMASI.





Nero ve Seneca, Eduardo Barron (1858-1911)





PEKİ SİZ HANGİ YOLU SEÇECEKSİNİZ ?
CHP ve MHP MİLLET "Vekil"leri hangi damgayı yemek istiyor,
VATANHAİNLİĞİ Mİ, VATANSEVERLİĞİ Mİ?




Vazifeyi ihmale sürükleyen merhamet, memlekete ihanettir!







25 Aralık 2015 Cuma

“Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Başkenti Ankara'dır.”








Türkiye üzerine oynanan Büyük Oyun!




Haluk Dural.

Adalet partisi bir öneri sundu; Başkanlık önerisi;

Tartışmalar özellikle merkez medyada, başkanlık sistemi üzerine tartışmalar yapılarak, halkın dikkati buraya çekiliyor. Ama yapılmak istenen yeni anayasa, esas itibariyle başkanlık sistemi üzerine oturmuyor.


Yeni anayasanın esas hedefi 2 bölgeli, 2 milletli, 2 dilli federal bir Türkiye, yani üniter devlet yapımızı parçalamaya yöneliktir. Birincil hedefi budur.


Çünkü, geri kalan kısmında, ikiye bölündükten sonra, Türkiye'nin geri kalan kısmında başkanlık mı olmuş, şeriat devleti mi olmuş, bunun fazla önemi yoktur.


Böyle bir tanımlamayla, eğer ki 2 halklı, 2 dilli, 2 bölgeli federal bir yapı olur ise, bunun akabinde gelecek olan şey şudur. Biliyorsunuz, Türkiye birkaç tane uluslararası tehlikeli anlaşma imzaladı. Bunlardan bir tanesi, Avrupa yerel yönetimler, Özerklik Şartı'dır. 18 maddelik bu antlaşmanın onay koşulları askari on maddesinin onaylanmasıdır. Türkiye on maddeyi onaylamıştır. 


Fakat, ana muhalefet partisi başkanı sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Türkiye'nin bu sözleşmenin tüm maddelerini imzalaması yönünde, görüş beyan etmiştir. Çekincelerin de kaldırılmasını öneriyor. Ama Türkiye 18 maddenin 10'unu onaylamıştır. Ama diğerleri de onaylandığı zaman ilan edilecek olan özerk bölge, ki şu anda ilan edilemiyor, çünkü anayasal dayanağı yok.


Türkiye üniter bir devlet yapısına sahip, o nedenle federatif devlete geçildiği zaman derhal bu yasa yürürlüğe girecek, uluslararası uzlaşmada. Ve bdp'nin çok kez ilan ettiği üzere, Diyarbakır'da topladıkları demokratik toplum kongresi kararları uyarınca, derhal bdpli belediye başkanlarının görev yaptıkları illeri kapsayacak şekilde, demokratik özerk bir bölge ilan edilecekler.


Şimdi bu o kadar tehlikeli bir şey ki, sebebi şu; Dieğr maddeler de kabul edildiği takdirde, bu özerk bölgelerdeki yerel yönetimler, yabancı ülkelerde, herhangi bir projeye bağlı olmaksızın para yardımı alabilirler, üstelik aldıkları bu parayı canlarının istediği gibi kullanabilirler, merkezi idarenin buna herhangi bir müdahalesi söz konusu olmayacaktı. Ama daha da önemli bir madde var, bu parayı verenler, paranın kontrolü için komiserler gönderecekler. Anlaşma böyle.


Dolayısıyla, Türkiye'de devlet, şimdi yabancı devletlerin uzantıları hükümdar olmaya başlayacaktır. Bu Türkiye'nin egemenliğinin başka devletlere devri anlamına gelir. Halbuki bizim anayasamız, 1921'deki 22 maddelik anayasımızın birinci maddesi olan "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" ifadesiyle başlayan ve tüm anayasalarımızda yer alan "egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait" olduğu  ve bu egemenliğin hiçbir kişi, cümre veya kurumla paylaşılamayacağı ve devredilemeyeceği, hükmüne aykırıdır. Yani, cumhuriyetin temel felsefesini ortadan kaldıracak birşeydir. Egemenliği bir kere uluslararası kurumlara devretmeye başladığınız anda, artık üniter ve bağımsız devlet vasfınızı yitirir, yarı sömürge olmaya başlarsınız ve bunun sonuda sömürgeleşmektir. Ülkeniz parçalanır.


Bir diğer tehlike husus, böyle bir bölücü anayasanın kabülünden sonra; o da 2004 yılında kabul edilmiş olan Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmeleridir. Bu İkiz sözleşmelerinin bir tanesi siyasal haklar sözleşmesi, bir tanesi de ekonomik haklar sözleşmesidir. 


Bu iki sözleşmenin ikisinde de birinci maddeleri aynıdır, 3 fıkrası vardır. Bu maddlerin önemi şuradan, ortak olan birinci maddenin 3.fıkrasında: Halkların kendi kaderlerini tayin etme, diye bir hak tanımı vardır.


Bu sözleşmeler 2004 yılında Türkiye Büyük Millet Meclis'de onaylandı. 


Vatandaşlara şunu hatırlatayım.


Bu iki sözleşmenin TBMM'de onaylandığı sırada 2 parti temsil ediliyordu, AKP ve CHP, ve maalesef genel kurulda 3 ret oyuna karşı oybirliği ile, nerdeyse, çıktı. 3 karşı oy veren birisi şuan milletvekili olmayan büyükelçi Sayın Şükrü Elekdağ'dır. 2 de AKP milletvekili ret oyu kullandı, ki ikisi de bir daha milletvekili seçilemedi.


Şimdi efendim, Türkiye anayasal olarak, bu sözleşmeler de yürürlükte değil, neden değil, çünkü bu sözleşmelerin yürürlükte olabilmesi için Türkiye'de halkın tanımının yapılması lazım.


Uluslararası hukukta, azınlığın ne olduğu tanımlanmıştır, fakat halkın ne olduğunun  tanımı yoktur. Kime halk denileceği, bir türlü anlaşmaya varılamamıştır. Çok muğlak, çok esnek bir kavramdır halk. O nedenle kimin halk olduğunun tanımlanması her ülkenin iç hukukuna bırakılmıştır.


Eğer bizim anayasamızda, bu yapılmak istenen anayasada, etnik farklılıklar, dinsel farklılıklar anayasayasa bir şekilde yazılır ise, o zaman işte kürt halkı ibaresi hukuki bir dayanak sağlayacaktır. Ve nitekim, bu Diyarbakır'da yapılan demokratik toplum kongresi kararlarına göre bdpli milletvekilleri ilan etmişlerdir. Bu ikiz sözleşmelerine dayanarak , Birleşmiş Milletlere başvurarak "kürt halkı olarak biz Türkiye'den ayrılmak talebiyle plebisit, yani halk oylaması istiyoruz diyeceklerdir.


Şimdi bu İkiz Sözleşmelerinin, halkların kendi kaderini tayin şeklinde yapılan başvurularının nasıl uygulanacağına ilişkin olarakta,  Birleşmiş Milletlerin 1970 yılında çıkarttığı bir karar var, Genel Kurul kararı var. Bu Genel Kurur kararı, halkların kendi kaderini tayin hakkının açılımı, ne olduğu ve nerelerde kullanılacağını açıklıyor. Üç yerde kullanılıyor;


1- Ayrı bir devlet kurmakta kullanılır.
2- Yabancı bir devletle birleşmekte kullanılabilinir.
3- Ayrı bir politik statü olarak ortaya çıkmakta kullanılabilinir. Yani federal bir yapı olarak.


Eğer anayasımızda bizim Türk Milleti, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü parçalanır, Türkiye iki milletli, iki dilli federal bir yapıya geçerilirse, işte bu pkk uzantıları Birleşmiş Milletlere başvurarak diyecekler ki; Biz bu üç ayrı şıktan yararlanarak, herhangi birini talep ederek, plebist istiyoruz.


Peki Türkiye'den ayrılmak istiyoruz dedikleri zaman, bunun anlamı şudur; Biz Türkiye'den toprakla birlikte ayrılıyoruz, diyeceklerdir.


Nereye ayrılacaklar? Barzani ile birleşmeye ayrılacaklar. 


Şimdi mesele şuraya geliyor, bu anayasaya, Milli Anayasa Forumu kurulduğu günden bugüne kadar neden "Bölücü Anayasa" demektedir? İşte bu tehlikeler yüzünden.


Burdan milletimizi uyarıyorum. Türkiye'nin Hakkari'sindeki bırakın bir çakıltaşını, bir toz zerresinde bile bu milletin, 75 milyon ferdinin mülkiyet hakkı vardır. Hiçbir şekilde bir devletin toprağı,  o ülkeyi kurmuş olan insanların, milletin izni olmaksızın öyle masa başında başkalarına hediye edilemez.


Bunun anlamı, bu tür yapılacak olan bir girişimin anlamı Türkiye'de bir çatışmanın kışkırtılmasıdır. Tabii diğer ülkeler de, yani batının emperyalist devletlerinin parmağını soktuğu ülkelerde, görüyorsunuz iç çatışmalar hep bu şekilde etnik çatışmalar veya dinsel farklılıkların kaşınmasıyla çıkartılıyor. Bu Türkiye'nin başına gelebilecek bu Bölücü anayasa en büyük melanettir. 


Onun için biz Milli Anayasa Forumu olarak bütün yurttaşlarımızı bu tehlikelere karşı uyarıyoruz, Türkiye'nin üniter devlet yapısının, ülkesinin ve milletinin bölünmez bütünlüğünün sağlanması için Atatürk'te birleşen, cumhuriyetin temel değerlerinde, Atatürk İlke ve İnkilapları'nda birleşen bütün milli güçlerin, parti ayrımlarını bir kenara bırakarak, geçmişteki siyasi tartışmaları bir kenara bırakarak, Milli bir cephede birleşmesi, bunun içinde Milli Merkeze gelip bizlere destek  vermelerini arzu ediyoruz.


Bunlar hep saklanıyor vatandaşlardan, bütün siyasi partiler de tabanından saklıyor. Bizi dinlemeye gelen CHP tabanından insanlar; bizim kendi partimiz bunları söylemiyor, milletvekillerimiz bunları söylemiyor.





Teoman Alili.

" İki uluslararası anlaşma var, bir tanesi Yugoslavya'nın bölünmesine yol açan Dayton Barış antlaşması, sanırım Birleşmiş Milletlerin İkiz yasalarına dayanarak yapılmıştı. Ve antlaşmayı hazırlayanlardan bir tanesi de (ABD) Richard Holbrooke'tu diğeri de Martti Ahtisaari , şimdiki akil adamlar listesinde, yani eski Finlandiya cumhurbaşkanı, çok akıllı bir zattır! Balkanlar'daki lakabi Hızar'dır. Son olarak Kosova'nın Sırbistan'dan ayrılmasında da çalışma yürütmüştü. Bu Dayton Barış antlaşma süreciydi ve Dayton Barış antlaşmasından sonra Bosna Hersek'te bir devlet oluşmuştu. Bosna Hersek Devleti'nde sizin söylediğiniz gibi, tabloyu özetlemek açısından, bugün Bosna Hersek Devleti'nde federasyondan federasyoncuğa geçiş yaşandı. Bosna'da 3 Başbakan, 3 Dışişleri Bakanı, 3 İçişleri Bakanı, Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar var, ama hepsinin tepesinde bir vali var, Amerikalı. Birleşmiş Milletler tarafından görevlendirilmiş.


İkinci antlaşma ile, ülke bölünmeden, hani şuanda pkknında söylediği bir şey, o da belki uyarıcı bir etki yaratabilir, "ülkeyi fiilen bölmüyorlar, ama üniter devlet yerine multiethnical state tanımı koyuyorlar, yani çok etnikli devlet. Bu da OHİTMAN3 anlaşması Makedonya'da gerçekleşti. Eğer bir bölgede %50'nin üstünde bir halkın fazlalığı varsa, %51 Arnavutsa o bölgeyi Arnavutlar yönetiyor, %51 Makedonsa o bölgeyi Makedonlar yönetiyor. " 





Haluk Dural.

Bu tamamen zırva, böyle bir yönetim şekli falan olmaz. Bu Türkiye'ye fazla benzemiyor, Türkiye için yapılan planın bir başka büyük senaryosu var. O da Türkiye niye bölünecek? Bunun üst senaryosu şu:


Amerika'nın Büyük Ortadoğu Haritasını çok gösterdik. Bu haritanın içinde hür kürdistan diye bir devlet kuracak Amerika. Bu hür kürdistan nereden oluşuyor? Irak'ın kuzeyindeki Barzanistan, ondan sonra Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolusu, taa Rize'ye kadar, Rize'den Batum'a kadar olan bütün bölge kürdistan olacakmış.


Peki bunu niye yapmak istiyorlar? Bu tek bir harita değil, Amerika'nın yayınlamış olduğu çeşitli haritalarda bunun bir de İskenderun'a kadar uzanmış bir bacağı vardır. Bunu şunun için istiyorlar:


Basra Körfezi'nden sonra en büyük petrol ve doğalgaz kaynakları Hazar Denizi'ndedir. Dolayısıyla Amerika'nın 21.yüzyıl Amerikan İmpartorluğu rüyası, körfezin işgalinden sonra Basra Körfezi'ndeki petrol ve doğalgaz kaynaklarını işgal edilmesini içerir. Bu meşhur Amerikan ulusal güvenlik başdanışmanı Brzezinski 'nin Başkan Carter döneminde yapmış olduğu "21.yüzyıl Amerikan Stratejisi"dir. Bu strateji değişmedi hala. Bunu gerçekleştirmek güç meselesi. 


Hazar Denizi'ndeki petrol ve doğalgaz kaynaklarına erişebilmenin 2 yolu var, ya doğudan ulaşacaksınız, Afganistan- Pakistan üzerinden, ya da batıdan ulaşacaksınız. Batıdan ulaşmanızın da iki güzergahı vardır. Birisi Karadeniz üzerinden Balkanlar'dan Bakü'ye ulaşacaksınız, ikincisi ise Akdeniz üzerinden ulaşacaksınız.


Şimdi Amerika Afganistan'ı işgal etti ama, orada sopayı yiyor bırakıp ayrılacak, kaçacak oradan. 2010 yılında Obama bu stratejiyi değiştirdi, bütün güçleri oradan ayırdı ve stratejinin Akdeniz bacağına geçti. Akdeniz bacağı iki merhaleden oluşuyor. Birincisi, Petrol güzergahının, yani Basra Körfezi'nden çıkıp Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'dan Akdeniz'e gelen veya  Bakü-Ceyhan petrol borusu hattıyla bizim İskenderun'a gelen petrolün , Akdeniz'den Cebelitarık'tan çıkıp dünya pazarlarına gideceği güzergahlar üzerinde Amerikan denetimini sağlayabilmek için, önce kuzey Afrika ülkelerini Amerikan yanlısı hale getirmek gerekiyordu ki, bu projenin adı Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Ortadoğu Projesi'ydi.


Nitekim biliyorsunuz,  bunun için önce Tunus'tan başladılar, Arap Baharı diye, ama iki tane temel hedef var burada, bunlardan bir tanesi Libya'nın işgaliydi, ikincisi ise kritik olan yer Mısır'dı, Mısır'ın işgaliydi. Mısır'a dincileri getirdiler, kendi adamlarını getirdiler, Mursi başkanlığındaki Amerika tarafından kurdurulmuş Müslüman Kardeşler Örgütünün asli görevi Mısır'ı üç parçaya bölmek. Bakmayın siz böyle durduğuna, kuzeyde Süveyş Kanalı'nı kontrol altına alacak olan merkezi İskenderiye olan bir Hıristiyan Kıpti Devleti kuracaklar. Orta bölge ve Güney bölge olmak üzere Mısır'ı üçe parçalayacak Amerika aslında bu işlerin sonunda, bu dinciler, Amerika'ya hizmet ederek. İkincisi de hepimizin bildiği Libya'yı işgal edip, tamamen ellerine geçirdiler.


Şimdi, güzergahı kısmen kontrol altına aldılar, Akdeniz'deki deniz yollarını. ama Akdeniz'den Bakü'ye kadar bir koridor açmak lazım. O koridorun üzerinde Kıbrıs var, Lübnan var, Suriye var, Kuzey Irak, Güneydoğu Türkiye, Doğu Türkiye, Nahçıvan, Ermenistan ve Azerbaycan var. 


Burada 200-250 kilometre derinliği olan, yani askeri açıdan müdafa edilebilecek bir toprak parçasını Amerika'nın kontrolü altına alma isteği var. Peki bunun önünde, bu projeni önündeki en büyük engel kim? Güçlü ordusuyla Türkiye Cumhuriyeti. 


O nedenle 5 senedir Türk Ordusu'na böyle büyük bir operasyon yapılıyor. Türk Ordusu'nun savunma gücünü kırmak, bu operasyonu, yani hem Bölücü bir anayasayla ülkeden, güneydoğumuzu bizden kopartmanın, hem de Türkiye buna direniyor ise, Türk Ordusu'nun direncini yok etmek içinde bu operasyonlar sürdürülüyor.


Daha evvelde Karadeniz'den denedikleri işi yapamadılar; Gürcistan'daki savaşta, Rusya'ya kafa tuttu bir banka memuru avukatı Saakaşvili, bu işe kalkıştı, ona yardım etmek için Amerikan deniz kuvvetleri Karadeniz'e çıkmaya kalkışınca, Montrö Antlaşması'nı korumakla ve uygulamakla görevli olan Türk Deniz Kuvvetleri, buna müsaade etmedi. Onun için Türk Deniz Kuvvetleri'ne yapılan operasyon, o generallerimiz, amirallerimiz, deniz kurmay subaylarımızın hepsinin böyle tutuklanıp, şu anda savaş gemilerimizi kumanda edecek komutan bile kalmadı, o nedenle Karadeniz nedeniyle Deniz Kuvvetlerimize operasyon yapmışlardı.


İşin aslı, Türk Ordusu'na yapılan bu operasyon, kuzey Irak'taki Barzani ile güneydoğumuzu birleştirmek için koridoru açmaktır. Yoksa bunun insan hakları, bilmem ne hakları, demokrasi, efendim etnik köken, insanın şerefimiymiş bazı liderler çıkıyor diyor, bunun şerefle merefle alakası yok, bu büyük senaryoyu görmeyenler, Türkiye'de yürütülmekte olan operasyonları, Türkiye'de yapılmak istenen Bölücü anayasanın ne amaçla yapılmak istendiğini bir türlü kavrayamazlar. İşin aslı bununla bağlantılıdır. 


Amerikalıların unuttuğu taraf burası; Amerikalılar 345 kıymetli kurmay subaylarımızı veya savaşkan subaylarımız esir aldıklarını zannetiklerini zaman, sanki Türk Ordusu'nun bittiğini zannediyorlar. Onların anlamadığı şey şudur hep, Türk Ordusu'nun üniformasını giyen 700bin kişiden ibaret zannediyorlar, onların gördüğü Türk Silahlı Kuvvetleri'dir. Halbuki, Türk Ordusu, işte burada da 3 kişiyiz, bizlerde Türk Ordusu'yuz. Türk Ordusu bir seferberlik ilan etse 96 saatte ikibuçukmilyon (2.500.000) kişidir. Bir ay sonra 25.000.000 (yirmibeşmilyon) kişidir. Onların kavrayamadığı kısım burası. 


Kimin toprağını kimden alıyorsun? Kimin devletini nasıl parçalıyorsun? Gücün varsa yaparsın.Gelirsin buraya tankınla, topunla, patriotunla da gelsen, bundan 90 sene önce senin dedelerini nasıl Akdeniz'e döktüysek, şimdi de o hempalarıyla birlikte Van Denizi'ne gömmek bizim boynumuzun borcudur.


Bu yüzden o Balkan örneklerine benzetmeyin Türkiye'yi, kesinlikle benzemiyoruz.

H.D.
programın videosu: 













Başkanlık sistemi Yeni anayasa'ya bile uygun değildir.
Yeni anayasa 2 milletli, 2 dilli, federe bir anayasadır.


'Yeni Anayasa' Emperyalist Patentli!
Haluk Dural 


“Türkiye’nin yeni bir Anayasaya ihtiyacı yoktur. Yeni Anayasa ABD + AB, AKP + (BDP + PKK) tarafından istenmektedir. Yeni denen ‘Bölücü Anayasa’ girişimi toplumu daha fazla ayrıştıracak ve çatışmaya yol açacaktır. Emperyalist yayılmanın önündeki en büyük engel ‘milli devletler’dir. 


Akdeniz’den Hazar’a açılacak ABD işgalindeki koridorun önündeki en büyük engel ise üniter yapıya sahip Türk Devleti ve ordusudur.


Bu nedenle ABD planı, Türkiye’nin terör ve iç çatışmalarla (Türk-Kürt, olmazsa Alevi-Sünni) veya İran ve Suriye ile çatıştırılarak veyahut işbirlikçi iktidarlar vasıtasıyla hukuken üniter yapısı bozularak ve ordusu küçültülerek, ekonomisi borçlandırılarak ve özelleştirilerek ülkemizin zayıflatılmasını öngörmektedir.”


Bu Meclis Yeni Anayasa Yapamaz!


“Yürürlükteki anayasaya göre seçilmiş meclis, ‘Yeni Anayasa’ yapamaz. Yeni bir anayasa sadece halk tarafından ve halkın tüm kesimlerinin eşit, barajsız temsil edilecek şekilde seçildiği bir ‘Kurucu Meclis’ marifetiyle yapılabilir.”


“Laiklik ilkesine rağmen dini faaliyetlerin Diyanet İşleri Başkanlığı denetiminde olması bir ihtiyaçtır. Ancak, eğitim ile din birbirinden tamamen ayrılmalıdır. Din dersi zorunlu olmamalıdır.”


Haluk DURAL - 19 Mayıs 2012 















Hey You, Imperialists...

Whose lands are you giving to who? Whose State are you tearing apart?

Turkish Army does not consist 700 thousand soldiers. When the Turkish Armed Forces send a campaign, in 96 hours it is 2.500.000 (two and a half million), in one month it is 25.000.000 (twenty five million)...

If you do have power, you will come here with tanks, and patriots, and like we did 90 years ago with your grandfathers, buried in the Mediterranean Sea, we can burry you and your puppets in Van Lake. 

It is our duty. What's yours, so far from your homeland? You will not succeed.

Turkish Nation.