Translate

türk yunan ilişkileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk yunan ilişkileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2025 Pazar

Türk Milis Gücü Devrede

 


Türk Milis Gücü Devrede

İngiliz gizli belgelerine göre, bu sırada Batı Anadolu'da Türkler, Yunan istilacılarının uygulamakta oldukları imha planına karşı koymaya çalışıyorlardı. Bunlardan, Aydın ve Muğla yöresi milis gücü lideri Demirci Mehmet Efe, Yunan komutanına 20 Ekim 1919'da gönderdiği yazıda şöyle diyordu:

"Yunan askerlerinin Aydın'a girişleri, yüzyıllar boyunca düzen ve uyum içinde yaşamış olan Rum ve Türk halklarının talihsizliklerinin başlangıcı olmuştur. Türklere kötü muamele yapıldığını ve bunun son günlerde arttığını öğrenmiş bulunuyorum. Bu durumu sizin de istemediğinize eminim. Türk ve Müslüman oldukları için uygarlık haklarından yoksun bulundukları sanılan kardeşlerimize karşı uygulanmakta olan bu kötü işlemin sürüp gitmesi, bize, misillemede bulunma hakkını vermekle birlikte, uygulamakta olduğumuz siyaset ve almış olduğumuz terbiye gereğince adalete saygı gösterdiğimiz için, şimdilik yeterince kan dökülmüş olduğunu düşünerek bundan imtina ediyoruz. Bu insanların uğramış oldukları talihsizliğin sona ermesi, Müslümanlara karşı yapılmakta olan saldırıların durdurulmasına ve yapmakta olduğum bu uyarının olumlu biçimde karşılanmasına bağlıdır. Aksi takdirde, sorumlunun kim olduğu, yüce devletlerce yapılacak soruşturmaya ve uluslararası kamuoyuna bırakılacaktır." 

Yunan başkomutanının ona bu konuda yanıt verip vermediğini gösteren herhangi bir belge İngiliz arşivinde bulunamamıştır.


Yine Mehmet Efe, İstanbul yönetiminin Harbiye Nazırı Mersinli Cemal Paşa'ya 3 Kasım'da ve Yunan kesimini sınırlamış olan İngiliz işgal gücü başkomutanı General Milne'e 11 Kasım'da gönderdiği mektuplarda, Türk ve Yunan güçlerine tahsis edilen yeni hatlara çekilmeye karşı çıkmış; General Milne'i, Yunanlıları Anadolu'yu boşaltmaya ikna etmeye davet etmiş ve şu uyarıda bulunmuştu: "Ölünceye kadar tırnak ve dişlerimizle kendi kendimizi savunmak zorunda kalacağız. "

İzmir valisi, Demirci'nin bu uyarılarına karşı çıkmış ve ilçedeki Osmanlı yetkililerini de buna karşı çıkmaya çağırmıştı. Akhisar'daki Türk milis gücü lideri Ethem Bey de, İngiliz Deniz Yarbayı Harry Luke'e, "Türk halkının Yunan istilasına karşı son ferdine kadar direneceğini" söylemişti.  Bu bilgiyi 23 Eylül'de İngiliz Yüksek Komiseri Robeck'e gönderen Harry Luke şu yorumu yapmıştı: "Halk arasında Türk yurtseverliği gerçekten şahlanmış bulunuyor . . . "


Rumlar ve Ermeniler Arasında İşbirliği

Bu arada, Türklere karşı Rum-Ermeni işbirliği sürüyordu. 

17 Ekim'de Ermeni Patriği, Rum Ortodoks Patrik Vekili ve "Sen Sinod" üyelerinden üç kişiyle birlikte İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Richard Webb'i ziyaret ederek, Türkiye'de ulusal akımın başarılarının Hıristiyan toplumlar için ciddi bir durum yarattığını bildirmiş; aynı görüşü daha sonra ziyaret etmiş oldukları Fransız, İtalyan ve Amerikan yüksek komiserlerine de yansıtmışlardı. Ayrıca, Türkiye'de yaşam, onur ve can güvenliği olmadığını; Anadolu'daki Hıristiyanların panik içinde sahile yakın yerlere ve kentlere sığındıklarını; İstanbul'daki yönetimin Türk ulusalcıların etkisi altına girdiğini; ulusalcı (Türk) liderlerin Hıristiyanları kırıma tabi tutmayı istemediklerini, çünkü bu tür bir davranışın kendi savlarını Avrupalılar nezdinde zarara uğratacağını bildiklerini söylemişti. Bu arada "Doğu Hıristiyanları eski kölelik dönemine mi mahkum edileceklerdir" sorusunu sormuş; İngiltere'nin harekete geçme vaktinin geldiğine değinerek durumun çok ciddi olduğunu, bir çözüm bulunmazsa, patriklerin istifa ederek sorumluluklarını İtilafçılar'a devredecekleri tehdidinde bulunmuştu. İtilafçılar, İstanbul'la diğer illerde askeri güçlerini harekete geçirerek sıkıyönetim ilan etmeliydiler, çünkü "güce karşı güçle karşı konulabilirdi."

Amiral Webb, bu görüşme hakkında 18 Ekim'de Londra'ya bilgi iletmişti. Öte yandan, 23 Ekim'de patrikhane, Rumlara, Osmanlı Meclisi seçimlerine katılmamayı emretmişti. 10 Kasım'da Rum ve Ermeniler Türkleri İstanbul'dan çıkarmak amacıyla ortak stratejiler uygulamayı görüşmek için Büyükada'da bir toplantı yapmışlardı. Bu sırada Londra'dan alınan haberlere göre, İngiltere'deki Hıristiyan Kiliseleri Birliği, İtilafçılar'dan, Ayasofya'nın derhal kilise haline getirilmesini talep etmişti.

Öte yandan, 31 Ekim'de, Bergama ve Soma arasındaki bölgede Yunan ve Türk askerleri arasında çarpışmalar olmuştu. Bu çarpışmaların nedeni şuydu: Yunan Başkomutanı, İngiliz Generali Milne tarafından saptanmış ve Yüksek Konseyce onaylanmış askerden arınmış bir bölgeye, Konseyin kararını beklemeden ve Venizelos'un emriyle girmeleri için Yunan askerlerine emir vermişti. Bu hareket İngiltere'de bile olumsuz etki yaratmış; Savaş Bakanlığı bu olayla ilgili olarak şikayette bulunmuş; Venizelos sadece özür dilemekle yetinmişti. İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Robeck, 12 Kasım'da Curzon'a şu ilginç yazıyı göndermişti:

"Yunan işgali altındaki bölgenin çevresinde, kimi yerlerde, İngiliz aleyhtarı duygular belirmeye başlamıştır. Yunanlılara karşı savaşmak için Batı Küçük Asya'da toplanmış ulusalcı güçler, şimdi iç bölgelerdeki ulusalcılarla birleşmiş ve Mustafa Kemal'le meslek arkadaşlarının etkisi altına girmişlerdir. Onlar, İngilizler aleyhindeki duygularını hiçbir zaman gizlememişlerdir. Batı illerindeki Türk çeteleri, İngiltere'nin Yunanlıları desteklediğine inanıyorlar . . . İzmir sorununun çözümlenmesinde kaydedilmiş olan gecikme, halkta bir gerginlik yaratmıştır ve her (gerçek veya hayali) olay, onların duygularını daha da kışkırtmaktadır. Özellikle üzücü olan şudur: Türkler, İngiltere'nin Küçük Asya'daki Yunan saldırganlığını desteklediğine inanıyorlar. Bu durum beni ciddi ölçüde meşgul ediyor . . . İzmir'le çevresinin işgali, Yunan ordusunun Küçük Asya'ya girişini izleyen dönemde kaydedilmiş üzücü olaylar, İttihat ve Terakki'nin yeniden dirilmesine ve şimdi ülkeyi egemenliği altına alan Ulusal Hareket'in doğmasına neden olmuştur. Yunanlılarla İtalyanların ülkeden çıkmaları, kendi görüşümce, bu ulusların askeri varlığına dayanan nedenleri ortadan kaldıracak ve ulusalcılar, İtilafçılar'ın çıkarlarına ciddi bir tehlike oluşturmayacaklardır."


Bakanlık yetkililerinden Lord Hardinge bu konuyla ilgili olarak şu notu düşmüştü:

"Anadolu'ya ve İzmir'e Yunan askeri gönderilmesinden İngiltere'nin sorumlu olduğu gerçektir ve bu suçlamalardan kaçınamayız. Amiral Robeck'e sempatim vardır, onun görüşlerine genellikle katılırım; ancak ona şu söylenmelidir: İngiliz yönetiminin niyeti Türkiye üzerinde hakimiyet kurmak değildir."


Yunanlılar, işgal ettikleri bölgelerde Türkleri başka yerlere sürgün etmeye başlamışlardı. 13 Kasım 1919 tarihli İngiliz gizli istihbarat raporuna göre, sadece Ödemiş'ten 400 Türk sürgün edilmiş; 60'ı, Türk milis güçleriyle ilişki kurmak gerekçesiyle hapsedilmişlerdi. Demirci Mehmet Efe, İzmir'deki İngiliz temsilcisi James Morgan'a 11 Kasım' da gönderdiği mektupta, 23 Türk'ün Atina'ya sürgün edildiğini belirtmişti. Morgan da bu sürgün olayının gerçek olduğunu 29 Aralık'ta, İstanbul'daki İngiliz yüksek komiserliğine bildirmiş; şunları eklemişti:

"Yunan mahkemelerince mahkum edilmiş 23 Türk, İzmir merkez hapishanesinde yer olmadığı için; ayrıca, güvenlik nedenleriyle, cezalarını çekmek üzere Atina'daki Singros hapishanesine nakledilmiştir. Ölüm cezası infaz edilmeyecektir. Türkler, cinayet işlemek, hırsızlık, silahlı ayaklanma, isyan, Yunan ordusu aleyhinde casusluk yapmak ve düşmanla ilişki kurmakla suçlanmaktadırlar."


İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nın aşırı Türk düşmanlarından biri olan ve bakanlıkta yüksek bir mevki işgal eden Eyre E. Crowe, 17 Kasım'da, bakanlık yetkililerinden Kidston'a Paris'ten şu yazıyı göndermişti: 

"Mustafa Kemal'e karşı ne yapılabilir? . . . İster Mustafa olsun, isterse olmasın ve Anadolu'da bir Türk devletine ne gibi uluslararası denetim uygulanırsa uygulansın, İstanbul işgalimiz altındadır ve istersek, yarın onu Anadolu'dan koparır ve Boğazlar'ın geriye kalan bölümlerini işgal edebiliriz. Yunanlılar İzmir'i ve çevresindeki bölgeyi işgallerinde tutuyorlar ve ben, Venizelos'un şu sözlerine inanırım: "Yunanistan, Mustafa Kemal'in kendilerine karşı harekata geçireceği herhangi bir güce karşı koymaya muktedirdir."


Kidston buna 28 Kasım'da şu yanıtı vermişti:

". . . Bugünkü durumun ortaya çıkmasında (Yunanlıların) İzmir'e çıkmalarının önemsiz bir rol oynadığı görüşüne katılamam. Yunanlıların lzmir'e çıkmaları, onları, reklamlarda patente edilen gıdalar gibi, oldukça küçük ve zararsız bir bebekken arsız ve olay çıkaran bir çocuk haline getirmiştir."


Eyre Crowe'un görüşünce, Yunanlıların İzmir'e çıkmaları ve bunun eleştirilere yol açması gerçekte iyi bir politikaydı, çünkü en azından, Türkiye'ye nihai koşullar empoze edilirken, ulusal bölgelerden biri sağlamca işgal edilmiş olacak ve potansiyel Hıristiyan rehinelerinin büyük bir kısmı güvenlik içinde olacaktı. Ancak bu görüşe karşı çıkan bakanlık müsteşarı Lord Harding şu yorumu yapmıştı: 

"Sir Eyre Crowe hiçbir zaman İstanbul ve İzmir'e gitmemiştir; gitmiş olsaydı, İzmir'le ilgili o yazıyı yazmazdı. İzmir sancağını ulusal bir Grek bölgesi olarak nitelendirmek büsbütün safsatadır."


İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Sir John de Robeck, 19 Kasım'da İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği "ivedi ve gizli" yazıda şöyle diyordu: 

"Yunanistan'ın İzmir'i işgalinden İngiltere'nin sorumlu olduğu görünümü verilmektedir. Olayları incelemek için bir soruşturma komisyonu kurulmasında da İngilizlerin rolü olduğu iddia ediliyor. Türkler, haklı olarak yaptıkları şikayetlere bir çözüm bulunmasını İtilafçılar'dan bekliyorlar. Bizim Anadolu'da düzeni kurmada büyük çıkarımız vardır. Ancak şunu yine tekrarlamak isterim: Yunanlılar İzmir'de kaldıkları sürece bu görevi yerine getiremeyiz."


Yine Amiral Robeck, Dışişleri Bakanlığı'na 20 Kasım' da şu ilginç ve gizli telgrafı göndermişti: 

"Yunan işgalinden kaçan Aydın halkı, son 5 aydan beri, Yunanlıların işgalindeki bölgenin dışında toplanmış bulunuyor. Kış yaklaşmaktadır ve bu insanlar arasında ölüm oranı çok yükselecektir. Türk yönetimi de onlara barınak sağlayacak durumda değildir. Bu bölge Yunanlıların işgali altında olduğu sürece evlerine dönmeleri ümit edilmiyor."


Bakanlık yetkililerinden W. S. Edmonds bu konuyla ilgili olarak 22 Kasım'da şu yorumu yapmıştı: "Menderes vadisinden çıkarılmış olan Türklerin durumu üzücüdür ama bundan kaçınılamaz. Türklerin orada yiyecek v.s. sağlamalarına Yunanlıların engel olmasına General Milne'nin müdahale etmesi gerekir."

George Kidston adlı yetkili de şunları eklemişti: "Amiral Robeck' in anlatmak istediği şudur: Bu Türklerin, yardım sağlamak için fonları (paraları) yoktur." Lord Curzon ise şunu belirtmişti: "Bu, askeri bir kararın sonucudur ve bundan sorumlu olan İngiltere Savaş Bakanlığı'dır."



Öte yandan Mustafa Kemal, 30 Kasım'da, İstanbul'daki İngiliz yüksek komiserine Sivas'tan şu mektubu göndermişti:

"Soruşturma komisyonu ayrıldıktan sonra Yunanlıların Müslümanlara yeniden zulüm yaptıkları bilgisi bize ulaşmış bulunuyor. Buna ek olarak Yunanlılar seçimlere engel oluyor ve hatta camilerin kapılarına bekçiler yerleştiriyorlar. Ulusal ve vatani görevimiz olarak şunları bildirmek isteriz: (Türkiye'de) Yunanlılarca işlenen tüm cürüm ve olayların sorumluluğu İtilaf güçlerine aittir. İtilafçılar, Yunan zulmüne karşı ilgisizlik gösteriyor ve hatta bunu cesaretlendirme siyaseti uyguluyor; Aydın ve ilini gerçek ve yasal sahipleri olanlara iade etmiyor ve onları kana susamış olan güçlere karşı korumuyorlar."

(...)


"Yunan İşgali Haçlı Seferi Biçimini Almıştır"

P. E. Marrack, 20 Aralık 1919 günü Donanma Bakanlığı'na gönderdiği yazıda, Anadolu'daki durumla ilgili olarak şu yorumu yapmıştı:

"Türkiye'deki durumun ana nedeni, Yunanistan'ın lzmir'i işgaline dayanır. Bu durum sürdüğü sürece Türk direnişinin nüvesini oluşturacaktır. Türkler, başlarına gelenlerden İtilafçılar'ın sorumlu olduğuna inanıyor ve Yunan işgalinden dolayı İngiltere'yi sorumlu tutuyorlar. İzmir olaylarını soruşturma komisyonu bu konuda hazırlamış olduğu raporu Barış Konferansı'na sunmuştur. Oybirliğiyle kabul edilmiş olan bu rapor Yunanistan'ı lanetliyor. Venizelos, bu raporu etkisiz bırakmak için Yüksek Konseyi inandırmaya çalışıyor . . . Onun öne sürmüş olduğu özür şudur: Türklerin bu konuyla ilgili olarak vermiş oldukları ifadeler, bu komisyonun delegelerinden biri olan Yunan temsilcisinin bilgisine sunulmamıştır. Müslümanlar arasında, İngilizlerin iyi ve adil olduğu konusunda var olan izlenimi zedelememek için Yüksek Konsey'in bu konuda Venizelos'a karşı çıkarak bu raporu yayınlamasını ümit ederim. Bu rapor rafa kaldırılırsa başlıca İslam gücü sayılan İngiltere'nin saygınlığı zedelenecektir. Sonra şu olasılık da vardır: Bu rapor resmen askıya alınmış olsa bile, sonuçta Amerikan basınına yansıtılacak ve böylece, Amerika'daki İngiliz aleyhtarlarına, İngilizlerin kötü niyeti olduğunu yinelemek fırsatını verecektir. İzmir'e Yunan ordusu gönderilmesinin nedeni olarak Batı Anadolu'da güvenliği sağlamak bahanesi öne sürülmüştü. Ancak, Yunan işgali, bu amacı yerine getirmek şöyle dursun, bir çeşit Haçlı Seferi olmuştur. Bunun sonucu olarak Aydın'daki Türklerin birçoğu şimdi evsiz, hasta ve aç göçmenler durumuna düşürülmüştür. Acınacak bir durumda olan 30 bin kadar göçmen, Yakındoğu'daki saygınlığımıza zarar verecektir. Dolayısıyla, İzmir sorunu ivedilikle sona erdirilmeli ve Yunanlılar İzmir'i boşaltmalıdır. Türkiye cezasız bırakılmamalıdır, ancak bu ceza, üstün nüfusu Osmanlı olan illerin bölünmesini gerektirmez. Türk halkı bu denli bir bölünmeyle karşı karşıya kaldığı sürece, İttihat ve Terakki'yle işbirliği yapmakta olan Ulusalcı Parti, doğudaki İngiliz güvenliğine karşı bir tehdit oluşturacaktır."


Anadolu'daki Olaylar Sürüyor

1919 yılı Kasım ayında Kaymakçı ve Ödemiş olayları yer almıştı. James Morgan, 26 Kasım'da İzmir'den İngiliz yüksek komiserliğine gönderdiği raporda bu olaylarla ilgili olarak şunları bildirmişti:

"Ödemiş'in Müslüman sakinleri, izinsiz olarak kentten ayrılamıyor; bu izni Yunan yetkililerinden ve çoğu kez güçlükle sağlıyor; ama verilen izne bile saygı gösterilmiyor. Bunun sonucu olarak kent halkının ürünleri çalınıyor veya tahrip ediliyor. Nif ilçesine bağlı iki köyde Rumlarla Yunanlılar, halkı camilere toplamış, soymuş, dövmüş ve evlerini yağmalamışlardır."


3 Aralık'ta Besdeyni, Gürçova, Kaymakçı ve Bucak yörelerini ziyaret eden Ödemiş'teki İngiliz istihbarat subayı, aynı gün kaleme aldığı raporda şöyle diyordu:

"21 -22 Kasım'da burada (Kaymakçı ) çarpışmalar olmuştu. Yunan güçleri, Paris Barış Konferansı'nın çizmiş olduğu yeni hatları işgal etmek için Besdeyni'den ilerlemeye başlamıştı. Uzun süren çarpışmalarda her iki yanda epey kayıp vermişti . . . Türk köylüler geri dönerlerse evlerini boş ve çevredeki ovaları bir çöl olarak bulacaklardır."


Bu raporda anlatılan olaylara içerleyen İngiliz Yüksek Komiseri Sir John de Robeck, Lord Curzon'a 27 Aralık'ta şu yazıyı göndermişti:

"Bu raporlar, Kaymakçı, Ödemiş ve Tire yörelerinde yadsınamaz bir durumu yansıtıyor. Yunanlılara kendi stratejik durumlarını düzeltmek için verilen izin üzerine, onlar 4 bin kişiyi daha, kışın başlangıcında evsiz ve yoksul bırakmışlardır. Buna benzer raporlar alınınca, kişi, Batı Anadolu'daki bu hareketlerin, İtilafçılar'ın uğrunda savaşmış oldukları ilke ve ideallere ne kadar ters düştüğünü anımsamaktan kendini alamaz."


Demirci Mehmet Efe de, 7 Aralık 1919 tarihli "İzmir'e Doğru" adlı gazetede yayınlanan mektubunda, Ödemiş Savaşı'nı ve Yunan barbarlıklarını anlatmış; "General Milne'nin belirlediği sınırlar içinde bulunan Gürcova, Ayasuluk, İki Çaplı, Kaşıkçı, Kesir, Uzundere ve Çerkesköyler'in üç saat süren top ateşine tutulduğunu; halkın yakındaki köylere kaçtığını; dağlara kaçanların ve kadın ve çocuklardan oluşan 30'a yakın insanın soğuktan donarak telef olduğunu; kaçamayan kimi yaşlıların öldürüldüğünü, genç kadın ve kızlara tecavüz edildiğini" bildirmişti.


Londra'daki Türk dostu bazı İngilizler, 15 Aralık'ta İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na gönderdikleri yazıda, Yunanlıların İzmir'i işgallerinden bu yana 10 bine yaklaşık Müslümanın öldürüldüğünü; birçoklarının kaybolduğunu ve 100 binden çok Müslümanın evsiz göçmen durumuna düşürüldüğünü bildirmişlerdi.

İtalyan ordusunda irtibat subayı görevinde bulunan İngiliz yüzbaşı A. Waterfıeld de, 1 Kasım'da kaleme aldığı raporda, bu insanlar için bir şey yapılmazsa, sonbahar yağmurları başlayınca çoğunun yaşamını yitireceğini bildirmişti.

1919 yılının sonlarına doğru, Türklerin İstanbul'dan çıkarılmaları konusu yeniden öne sürülmeye başlanmıştı. Bu nedenle, Paris'te yayınlanan "Gaulois" adlı gazetenin siyasi editörü M. Rene d'Ardal, gazetenin 26 Aralık tarihli sayısında şunları belirtmişti:

"Türklerin İstanbul'dan çıkarılması ve Boğazlar'ın uluslararası bir rejime tabi tutulması görüşünden sorumlu olan İngiltere'deki sömürgeci partidir. Ancak bu proje Avrupa için iki tehlike yaratmaktadır: 1 . İslam dünyasının Hıristiyanlara karşı isyana kışkırtılması, 2. bunun etkisiyle Cezayir, Fas, Mısır ve Hindistan da bir hareketin başlaması. Bu hareketler önceden tahmin edilemeyecek kadar tehlikeli olabilir."

(...)


İzmir'deki ABD temsilcisi David Forbes da bu söylentilere büyük ilgi gösteriyor; İstanbul'daki ABD Büyükelçiliği yetkililerinden William Buckler'e 10 Ocak'ta gönderdiği yazıda şöyle diyordu:

"(Ulusalcı) Türk liderler, Yunanlıların İzmir'i işgalini asla kabullenmemekte kararlıdır. Paris Konseyi bu konuda ne karar alırsa alsın, İzmir Yunanlılardan geri alınmazsa, ulusalcılar, Yunanlılar ülkeden çıkıncaya kadar savaşı sürdüreceklerdir. . . Bu durumda, dünyanın bu kesiminde savaş öncesi koşullara dönülmesi için pek ümitli değilim; tam tersine, İzmir'in işgali, Küçük Asya'da yeni bir Balkan anarşisi yaratılmasına neden olmuştur. İzmir ili Yunanistan'a ilhak edilirse en erken vakitte, oldukça uzun sürecek ciddi düzensizlikler dönemine girmiş olacağız. Türkler geniş ölçüde silahlanmayı başararak Yunanlıları bu ülkeden çıkaracaklardır."

(...)


Hamid Francis adlı bir İngiliz de, İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na 25 Şubat'ta gönderdiği yazıda şöyle diyordu:

"İzmir'de yıllarca yaşadım. İtilafçılar'ın, Asya veya Avrupa Türkiye'sinde ticari açıdan en önemli liman olan İzmir'i, Aydın ve Bursa illerinin herhangi bir bölgesini, gaddar, bencil ve oldukça haysiyetsiz Yunan'a vererek insafsız ve korkunç bir hata işlemelerini önleyiniz . . . Helenlerin bu bölgeyi yönetmede hiçbir hakları ve gerekçeleri yoktur, çünkü her yanda Müslüman, Hıristiyan ve diğer halklarla büyük çoğunluk onlardan nefret eder ve aşağı görülürler. İtilafçılar, Yunan ordusuna bu ili işgal etmeye izin vermiş oldukları günden bu yana bu ordu köyleri yakmış; kaçamayan Müslüman halkı kırımdan geçirmiş ve ülkeyi yıkmıştır. Dünyadaki en barışsever ve yasalara itaat eden rençberler olan bu Müslümanlar Yunan gaddarlıklarının kurbanı olmuşlardır. Bunun sonucu olarak tarlalarının birçoğu ekimsiz kalmıştır. Bu muhteşem ve iyice sürülüp ekilmiş olan toprakları. . . rüşvet düşkünü ve zalim Yunanlılara vermek, bu mutsuz ülkeyi ve halkını bilenler ve sevenler açısından olmuştur. . . Dolayısıyla Müslüman sakinler ve diğer Hıristiyanlar, hiçbir tolerans duygusu olmayan ve Levant'in en zalim ve haysiyetsiz bir halkı olan Yunanlıların boyunduruğunu asla kabul etmeyeceklerdir. Bunun sonucu olarak, Yunan yönetimi buradan kovuluncaya kadar, her yanda isyanlar çıkacak ve sivil savaş patlak verecektir. İzmir'i Yunan'a vermeye, Liverpool'u Rusya'ya ve Marsilya'yı veya Havr'ı Almanya'ya teslim etmeye benzer."

(...)


Osmanlı Hıristiyan toplumunun ruhani ve sivil kimi liderleri, kendilerine Osmanlı devleti içinde verilmiş olan ve devlet içinde devlet olma (imperium in imperio) niteliklerine sahip geniş ölçüde hak ve ayrıcalıklardan yararlanarak, yabancı devletlerle entrikalar yapmaya başlamışlardı. Özerklik veya bağımsızlık sözleriyle aldatılmış olan bu liderler, Osmanlı devletini bölerek ortadan kaldırmaya çalışan o devletler ve güçler tarafından ustalıkla kullanılıyor; böylece kendi etki ve yetkilerinin artacağını sanıyorlardı. Osmanlı devletinin gücünü zayıflatmak ve daha çok bu devlet savaş durumundayken, bundan pay koparır ümidiyle, kendi ülkelerinin düşmanlarıyla sık sık işbirliği yapıyorlardı.

Son zamanlarda araştırıcılara açılmış olan Batı arşivlerinden sağlanmış olan belgeye ve yayınlanan birçok yapıta göre, bu Hıristiyan azınlıklarından ve aldatılmış olan kimi Müslüman aşiretlerinden bazılarının da Osmanlı devletinin parçalanmasında önemli bir rol oynamış oldukları kanıtlanmıştır. Bu azınlıkların amaç ve tutkuları tümüyle gerçekleşmiş olsa, Osmanlı devleti büsbütün ortadan kaldırılacak ve onun yerini, koruyucuları olan güçlü devletlere itaat edici kukla devletçikler alacaktı; oysa Hıristiyan azınlıklar, Anadolu'nun hiçbir ilinde toplam nüfusun yüzde 15'inden çoğunu oluşturmuyorlardı. Buna karşın, 1877-8'de, hatta daha önceleri, Osmanlı devletindeki çeşitli Hıristiyan mezheplerinden bazıları, Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı'nda doruk noktasına erişen ilişkilerinin henüz ilk döneminde, emellerine nail olmak için birbirleriyle işbirliği yapmaları gerektiğini anlamışlardı. Aynı zamanda, Osmanlı devletinin içindeki ve dışındaki denge bozucu güçlerle işbirliği yapmanın bu devletin bölünmesinde çıkarları olan devletlerin aletleri olarak çalışmanın, herhangi bir Osmanlı krizinden yararlanmanın veya bu devletler azınlıklar için müdahalede bulunur ümidiyle, bu denli krizleri yaratmanın ve her şeyin üstünde, Türkiye ve Türk ulusuna karşı propaganda kampanyası başlatmanın önemini anlamışlardı. Dünyanın her yanında, özellikle Avrupa ve Amerika'daki güçlü, bol kaynaklı ve aldatıcı Hıristiyan propaganda örgütleri ve araçları tarafından ustalıkla kullanılan Hıristiyanlık dünyasını ve kimi Müslüman aşiretlerini aldatarak, onlardan yardım sağlamışlardı.

Propaganda sahasında Osmanlı Hıristiyanlarıyla kimse yarışamazdı. Onların kimileri, güçlü devletlerin büyükelçilik ve konsolosluklarında yaptıkları tercümanlık görevlerinden yararlanarak, o devletleri, kendi masallarına ve onların refah memurlarını, misyonerlerini ve ruhani liderlerini, kendi savlarının gerçek olduğuna inandırmışlardı. Çoğu kez Batılı bir gazeteci onların çığırtkanlıklarıyla tuzağa düşmüş; onların hikayelerini çevreye yaymıştı. Dahası, Osmanlı ülkelerindeki Avrupalı diplomat ve gezginler, kendileri gibi aynı dinden olan ve çoğunlukla yabancı dilleri bilen bu kişilerin tuzağına düşerek onların yalanlarını geniş ölçüde yaymışlardı. İstanbul'daki Amerikan Robert Koleji'nin (şimdi Boğaziçi Üniversitesi) ilk başkanı rahip Dr. Cyrus Hamlin'e göre, Türklere karşıt haberlerin yayılmasını sağlamak amacıyla, 1870'lerde Londra'da bir propaganda bürosu kurulmuştu. Hamlin'in de doğruladığı gibi, herhangi bir halk hakkında bu denli "tek yanlı ve güvenilmez enformasyon veya propaganda", birkaç yıl sonra, kolayca giderilemeyecek düşmanlık ve nefret kışkırtır. Hamlin ayrıca şu yorumu yapar: "Doğu hakkında bilgi veren bir gazeteyi elime her aldığımda şöyle dua ederim: Tanrım, bu haberlere inanmamak için bana yardımcı ol."

Türkler dindar ve ağırbaşlı oldukları için; boşboğaz olmadıkları ve sessizlik içinde sıkıntı çekmeyi çığırtkanlık yapmaya yeğ tuttukları için, Osmanlı Hıristiyanlarının fanatikleri ve onların koruyucuları, Türkler ve öteki Müslümanlar aleyhinde akla hayale sığmayan efsaneler ve kendi nefret duygularını çevreye yaymada meydanı boş bulmuşlardır. Bu denli yalanları kanıtlamak için, hiçbir sorumluluk ve vicdan azabı duymadan sahte belgeler öne sürmüş veya var olan belgeleri çarpıtmış aleyhlerindekileri de kaçırmışlardır. Onların, var olmayan belgeleri varmış gibi göstermedeki ustalıkları, bir bakıma beyazın siyah olduğunu kanıtlamaya çalıştıkları ve çoğu kez bunda başarı sağlamış oldukları, bu biçim bir "beyin yıkamaya" sık sık maruz kalmış olan devletlerin arşivlerinde bulunan çeşitli ilk kaynaklardan saptanmıştır.

(...)


Öte yandan, Osmanlı devletinin son dönemini oluşturan 1821 ile 1922 yılları arasında 5 milyondan çok Müslüman kendi topraklarından sökülmüş; 6 milyona yaklaşık Müslüman da yaşamlarını yitirmişlerdi. Onların kimileri savaşlarda, kimileri de göçmen olarak açlık ve hastalıklardan olmuş; onların Osmanlı ülkelerindeki mal ve mülkünü, savaşlarla isyanlar sonucunda kurulmuş olan devletlerin halkları ele geçirmişti. Yani, bu yeni devletler, ülkelerinde yaşayan ve çok ıstırap çeken Türk ve öteki Müslümanların imhası veya sınırdışı edilmesi üzerine kurulmuştur. Çarlık Rusyası da genişlerken milyonlarca Müslümanın yaşamlarını yitirmelerine neden olmuştur. Amerikalı araştırmacı Justin McCarthy'nin de açıklamış olduğuna göre, bu Müslüman kayıplarının tarihi önemine karşın, Batı'da yayınlanan eserlerde bunlardan pek az söz edilmekte veya hiç söz edilmemektedir. Bu gibi yapıtlar ve tarih kitapları, İtilafçıların, Greklerin ve Ermenilerin kırıma tabi tutulduklarını hiçbir esaslı kanıta dayanmadan ve bol keseden sıralar, Türklerle öteki Müslümanlara karşı yapılan canavarlıklardan hiç söz etmemektedir.

Son olarak şunu belirtmek gerekir: Anadolu halklarını büyük bir felakete sürüklemiş olan başlıca yayılmacı devletler: Rusya, İngiltere ve Fransa; ayrıca Yunanistan, Ermenistan, İtalya, Almanya, Avusturya ve ABD, tarih huzurunda bu eşsiz felaketin sorumluluklarından kaçınamazlar; ama bu felakete, kimi Osmanlı yönetimleri de katkıda bulunmuştur. Öte yandan, Osmanlı Hıristiyan toplumlarının birçok lider de bu felaketteki sorumlulukları göz ardı edilmemelidir. Bu liderler, hem kendilerini, hem de kendi halklarını güçlü devletlerin aleti yapmakla bu felakete büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Ne kadar üzücüdür ki, Türkiye'yi yıpratma ve bölme çabaları hâlâ sürmektedir.


Salahi R. Sonyel

İngiliz Gizli Belgelerinde Türk-Yunan İlişkileri, 1821-1923

Remzi Kitabevi, 2011, s.195-201, 203-205, 207-209, 369-372



1 Kasım 2016 Salı

Türkiye-Yunanistan Barış Anıtı Dikilecekse, Önce ...








Medyada Tarihin Çarpıltılması
SB

*


İzmir’in işgali sırasında Türkiye’ye karşı savaşmayı reddettikleri için idam edildikleri iddia edilen ‘200 Yunan Sosyalist Asker’ için bugün İnciraltı sahilinde ilk kez bir anma töreni düzenlendi. Ancak, Şair Tuğrul Keskin’in geçtiğimiz aylarda çıkan ‘Zito i Epanastasis’ adlı şiir kitabı nedeniyle gündeme gelen konuyla ilgili ‘karşı görüşler’ çoğalıyor.

İnciraltı’nda düzenlenen anma töreninde, 1921’in Ocak ayında yaklaşık 200 Sosyalist Yunan Askerinin ‘Anadolu’daki kardeşlerimize kurşun sıkmayız’ dedikleri için ağır işkence altında katledildiklerini ifade eden Tuğrul Keskin, “Bazı gazete ve sitelerde bu katliamın gerçek olmadığına ilişkin bazı yazılar yazıldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında dünyanın çeşitli komünist partileri bu emperyalist savaşa karşı çıkmışlardır. Karşı çıktıkları için de öldürülmüşler, katledilmişlerdir. Bunun kaynağı da yüzlerce, binlerce kitaptır, araştırmadır, tanıklıktır. Petro Petrotas’ın ‘Küçük Asya Macerası’ adlı kitabında ve Yunanistan Komünist Partisi belgelerinde bu katliam anlatılmıştır. Bunun dışında pek çok kaynakta bu konuda anlatımlar vardır” şeklinde bir açıklama yaptı.

İhtisası ‘Bizans Tarihi’ üzerine olan ve konusu 1900’lerin İzmiri’nde geçen son romanı ‘Dido’ için İzmir tarihiyle ilgili araştırmalar yapmış olan Yazar Efe Moral, Ege News’e yaptığı açıklamada böyle bir olayın yazılı ve sözlü tarihte bulunmadığını ifade etti. Moral, “Yunan arşivlerinde, Yunan Komünist Partisi ve ondan bölünerek ayrılan diğer Komünist Partilerin yayınlarının hiçbirinde böyle bir anekdot yok. Komünistlerin o yıllarda savaş karşıtı olduğu biliniyor. Aslında savaşlardan yorgun düşmüş bütün toplum öyle düşünüyor. Ama böyle bir karşı çıkış ve akabinde idam gibi bir olay yazılı ve sözlü tarihte bulunmamaktadır” dedi.

Egenews, 4 Ocak 2015




Şair Tuğrul Keskin’in geçtiğimiz aylarda Everest Yayınları etiketiyle çıkan Zito i Epanastasis adlı şiir kitabı nedeniyle  yeniden hatırlanan 200 komünist Yunan askeri, ilk kez anıldı. Tuğrul Keskin etkinlikte şu ifadeleri kullandı:: “Buradaki temel sorun bir tarihin, mazlumların tarihin karanlık raflarda kalmasından duyduğum üzüntü. Çünkü mazlumların kanı, ne yazık ki tarihin karanlık sahnelerinde yok olup gidiyor, Ben bu kitapla unutulan bu kanı hatırlatmak istedim. Dünya yeniden tarihin karanlık çağlarına doğru hareket ediyor. İnsanlık tarihindeki bunun gibi benzersiz vakaları, erdemi, vicdanı yeniden aktarabilir ve bunun öncelenmesini sağlayabiliriz”

1921’DE NE OLMUŞTU?

Tarihçi Petro Petrotas’ın Küçük Asya Macerası adlı kitabında ve Yunanistan Komünist Partisi belgelerinde yer alan verilere göre, 1921’de Anadolu’nun işgali sırasında Yunan komünistleri, bu işgalin İngiliz emperyalizminin bir oyunu olduğunu savunarak, savaşa karşı çıkmıştı. İşgalden önce Yunanistan’da bu konuda “Yaşasın İsyan” anlamına gelen “Zito i Epanastasis” başlıklı bir bildiri hazırlayıp dağıtmışlardı. Dönemin Yunan hükümeti bu bildiriyi yayan komünistlere karşı müdahalede bulunmuş, yüzden fazla komünisti Yunanistan’da öldürmüştü. Yunan gemileri Pire Limanı’ndan kalkarak İzmir’e ulaştığında gemilerde bulunan komünist Yunan askerleri, aynı bildiriyi örgütlü olarak dağıtmaya devam etmişler ve “Kardeşlerimize kurşun sıkmayız” itirazını dillendirmişlerdi. Bunun üzerine 1 Ocak 1921’de yaklaşık 200 Yunan askeri Yunan askeri makamlarınca katledilmişti. Olay Yunan Genelkurmay Başkanlığı arşivlerinde vatana ihanet olarak arşivlenmişti. 94 yıl aradan sonra şair Tuğrul Keskin, bu askerlerin destansı itirazlarını, Zito i Epanastasis adlı kitabında şiirleştirdi.

Halkizbiz, 4 Ocak 2015


*

Aynı çarpıtma farklı (Muğla Devrim - Alınteri - CNN Türk)  üç  haber linkinde de var.  Tek bir belgesi, kanıtı olmayan, sadece Tuğrul Keskin'in yazdıklarına dayanan bir "olay". Ayrıca Petro Petrotas’ın ‘Küçük Asya Macerası’  kitabını da hiç bir yerde bulamadım. Buna tarihi deforme etmek denir. Yanıltmak, İşgalci Yunan askerlerine acımak, empati kurmak denir. Bu mümkün değildir. Hem Mora'da hem Anadolu'da Türkler-Müslümanlar çok büyük acılar yaşamıştır. Hiçbir şekilde nefret duymuyorum ama ben den hümanizm beklemeyin. Çünkü emelleri hala sıcaktır! Ne Adalar'dan, ne Anadolu'dan, ne de Kıbrıs'tan vazgeçmiş değiller. Bu olayın gerçeği aşağıdaki gibidir.
SB


*


Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakkı Uyar, Anadolu'ya sürülen 300 demiryolu işçisinin tarihi gerçeklikten kopartılarak nasıl 200 Yunanlı komüniste dönüştürüldüğünü yazdı...


4 Ocak 2015 tarihinde bir anma yapıldı. İki yıldır yapılmakta bu anma ve muhtemelen önümüzdeki 4 Ocak’ta da yapılacak. Rivayete göre 4 Ocak 1921 tarihinde Yunan ordusunun İzmir’i işgaline karşı çıkan ve direnen 200 Yunanlı komünist idam edildi. Bu konudaki iddiayı destekleyecek ne bir akademik çalışma ne de bir akademik araştırma söz konusu. Üstelik Yunan kaynakları da bunu reddediyor. Konuştuğumuz Yunanlı tarihçiler, bu konuda herhangi bir kaydın olmadığını belirtiyorlar. Başvurulabilecek Yunan askeri arşivleri kapalı… Yunan Komünist Partisi (KKE), arşivi ise İkinci Dünya Savaşı yıllarında yok olmuş. Bununla birlikte bazı KKE belgeleri yayınlanmış durumda. Söz konusu belgeler arasında da böyle bir kayda rastlanmıyor. Milli Mücadele’ye ait Türk kayıtlarında da bu konuda herhangi bir bilgi bulunmuyor. Dolayısıyla iddialar ispatlanmaya muhtaçtır. 

200 Yunanlı komünistin idamı iddiasını bir kenara koyarak, Yunanlı komünistlerin İzmir’in işgaline karşı çıkıp çıkmadıklarına da bakalım… Ancak bunun için biraz tarihsel arka plana da bakmak gerekecektir:

1821 yılındaki Mora isyanı ile kurulan ve büyük devletlerin desteğini alarak bağımsızlığını kazanan Yunanistan, izleyen yüz yıl içerisinde sürekli olarak Osmanlı Devleti aleyhine topraklarını genişletti. Bunda belirleyici olan büyük güçlerdi. Bu bağlamda 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı hatırlanmalıdır. Balkan Savaşları sırasında da topraklarını genişleten Yunanistan’ın iç siyasetinde 1910 yıllarda siyasal bir çatışma gündeme geldi. Bu, Kral Konstantin ile Başbakan Venizelos arasında idi. Çatışmada büyük devletlerin etkisi de vardı. Konstantin Almanya, Venizelos İngiltere yanlısıydı. Bu taraftarlık, Birinci Dünya Savaşı’na girişte de etkili oldu. 

Venizelos, İngiltere ve Fransa’nın da desteği ile Konstantin’i tasfiye etti. Kaderini İngiltere’ye bağlayan Liberal Venizelos ve taraftarları, Anadolu’nun işgaliyle Büyük Yunanistan Projesi’ni gerçekleştirmeye yöneldiler. İngiltere, bu konuda Yunanistan’ın en büyük destekçisiydi. Güçlü ve  büyük Yunanistan, İngiltere açısından Akdeniz’de İtalya’yı da dengeleyecekti. 

Anadolu’nun işgaline Yunanistan’da Kralcılar karşı çıktılar. Bunda aralarındaki siyasal rekabetin etkisi büyüktü. Bu rekabet Türkiye’de aynı dönemde yaşanan İttihatçı-İtilafçı çatışmasını da andırmaktadır.  

Yunanistan’ın Anadolu Macerası’na karşı çıkanlardan biri de General Metaksas’tı. O, bu işgalin başarısız olacağı ve felaketle sonuçlanacağı fikrindeydi. Bu nedenle de bir asker olarak işgale karşı çıkmaktaydı. İşgale karşı çıkan bir başka önemli kesim ise komünistlerdi, Yunanistan Komünist Partisi’ydi. Bunun birkaç nedeni vardı. Birincisi ülke yönetiminin emperyalizme hizmet ediyor olmasıydı. İkincisi ise, 7-8 yıldır ülke aralıksız savaş ve iç çatışmalarla karşı karşıya idi ve halk savaş yorgunuydu. Komünistlerin işgale karşı çıkmalarının bir nedeni de buydu. Savaşın uzaması ve bunun yarattığı sosyal-ekonomik sorunlar, halkı bezdirmişti. 

Emperyalizme hizmet eden ve ülkeyi maceraya sürükleyen, ne zaman biteceği ve nasıl sonuçlanacağı belli olmayan bir işgale komünistlerin destek vermemesi şaşırtıcı değildi. Ayrıca komünistlerin doğal olarak sempati duyduğu Sovyetler Birliği de İngiltere’yle gerilim yaşamaktaydı. 

Yukarıda sözü edilen nedenlerin ışığında KKE, 1921 Mayıs ayında 3 kişilik bir komite oluşturdu:  Cephedeki Komünist Askerler Merkez Komitesi. Amaç, Anadolu işgalinde görev alan savaş yorgunu ve bıkkını askerler arasında sivil itaatsizlik örgütlemekti. Bundan iki ay kadar önce (Mart 1921) demiryolu işçilerinin sosyal ve ekonomik hakları için örgütledikleri grev, hükümetin genel politikalarına ve Anadolu’daki işgale karşı çıkmaya yönelik bir muhalefet hareketine dönüştü. Hükümet askeri durumu gerekçe göstererek grevi yasakladı. 

Ardından suçlu gördüğü 300 demiryolu işçisini Anadolu’ya cepheye gönderdi. Bunların önemli bir KKE üyesiydi ve savaş aleyhtarı idi. Söz konusu işçiler, demiryollarında görevlendirildiği için, savaş karşıtı asker kaçaklarının Yunanistan’a dönmesine katkı da sağladılar. Yunan Hükümeti, 1922 yaz aylarında KKE Merkez Komitesi üyeleriyle Anadolu’da aktif olarak görev yapan 22 komünisti tutuklayarak yargıladı. Aynı dönemde Yunan ordusu içerisinde Kralcı-Venizelosçu rekabeti devam etmekteydi (Bu rekabet ve çatışma Balkan Savaşları sırasında Osmanlı ordusunda İttihatçı-Halaskaran subayların çatışmasına benzemektedir). 

Sonuç olarak, Yunan Komünist Partisi ülke yönetiminin emperyalizme (özellikle de İngiltere’ye) hizmet etmesinden rahatsızdı. Sovyetler Birliği’ne duyulan sempati, İngiltere’yle yapılan işbirliğine tepkiyi de arttırıyordu. Üstelik halk savaştan yorgun ve bıkkındı. Tüm bu iç dinamikler, Yunan Komünist Partisi’nin Anadolu’nun işgaline karşı çıkmasının nedenlerini oluşturdu. Bunu salt Anadolu/Türk sempatisine ya da hümanizme bağlamak romantik ve duygusal bir yorum olacaktır. Yaşanan daha çok Yunanistan’daki iktidar mücadelesidir. İşgale karşı çıkanlar arasında komünistlerin yanı sıra Kralcılar ve General Metaksas da vardır. Bu bağlamda onlar için de bir anıt dikmek gerekmez mi? 

Eğer bir “barış anıtı” dikilecekse, öncelikle bu, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı yıllarında Yunanistan’a yaptığı insani yardımlar için, Yunanistan’da dikilmelidir. 

Son söz olarak Anadolu’ya sürülen 300 demiryolu işçisine ilişkin bilginin değişerek ve dönüşerek, gerçeklikten koparılarak idam edilen 200 askere dönüşmesi de hayret uyandırıcı niteliktedir. 

Egemeclisi - 31 Ekim 2016
Kaynaklar
Richard Clogg, Yunanistan’ın Kısa Tarihi, Boğaziçi Üniversitesi Yay., İstanbul, 2015.
Konstantin Çukalas, Yunanistan Dosyası, Ant Yay., İstanbul, 1970.
Bülent Gökay, “Kurtuluş Savaşı Tarihinden: Yunan Komünistleri Anadolu’daki Yunan İşgaline Karşı”, Tarih ve Toplum, sayı 103, Temmuz 1992.  



*


Hakkı Uyar hocanın da dediği gibi: "Eğer bir “barış anıtı” dikilecekse, öncelikle bu, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı yıllarında Yunanistan’a yaptığı insani yardımlar için, Yunanistan’da dikilmelidir. "

Tıpkı, "İzmir'i Türkler Yaktı" Yalanını anlattıkları gibi...
Ya da, "19 Mayıs Pontus Soykırımı" Yalanlarını anlattıkları gibi...
Tıpkı, Büyük Bir Yalan Olan, "Ermeni Soykırımı Vardır" diyenlerle beraber yürüyenler gibi...



Anlaşılmayan konu var mı?
Sizin "Hümanizm" yaklaşımlarınızı yesinler!
SB





ilgili:








"Düşmanım düşmanlığından vazgeçinceye kadar bende onun amansız düşmanıyım" 
M.Kemal Atatürk



22 Nisan 2016 Cuma

Katil Devlette Azınlık Olmak!




Masada azınlık olmamız mı konuşuluyor


BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide’nin geçen hafta Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schultz’un adaya yapacağı ziyaret ile ilgili yaptığı açıklama, müzakerelerde ipin ucunun kaçtığını, gidişatın da farklı bir yöne doğru olduğunu göstermekte. (Cyprus Mail, 26 Mart 2016)


Eide’nin 26 Mart 2916 günü Cyprus Mail’de yayınlanan açıklamasını okuyunca “eşit ortaklık temelinde”  bir anlaşma değil, Kıbrıslı Türklere azınlık hakları verecek bir anlaşma içinde olduklarını ayan beyan görüyoruz. Eide’nin açıklaması aynen aşağıdaki gibi. Ne bir eksik, ne bir fazla…

“I think that one of the very significant achievements in this round of talks is that both sides have embraced and strongly underlined the importance of making this a genuinely European solution,” Eide said. This, he added was good for both sides because there were many aspects to the European set of principles and values that protect the group which is not the majority.”


Değindiği konuya göre, bu cümlenin çevirisi de benim İngilizce bilgime göre en yakın şekli ile şöyle;

“Benim düşünceme göre, görüşmelerin bu turunda, çok önemli kazanımlardan bir tanesi de her iki tarafın bunu benimsemesi ve bunu gerçek bir Avrupalı çözüm yapmanın öneminin altını güçlü bir şekilde çizmeleridir. Bu, her iki taraf için de iyi oldu çünkü, çoğunluk olmayan grubu (toplumu) koruyan Avrupa’nın prensipler kümesinin ve değerlerinin bir çok yönü bulunmaktaydı.”



Bu açıklamasında Eide, açık ve net olarak “Görüşmelerden, her iki taraftan ve Azınlıkları koruyan Avrupa’nın prensiplerinden ve değerlerinin çok yönlü olduğundan” bahsetmektedir.


Eide, İsrail-Filistin görüşmelerinin ara bulucusu olmadığına göre, değindiği “görüşmeler” Kıbrıs Türk ve Rum tarafının yaptığı görüşmeler, “her iki taraf” dediği görüşme masasına oturan Kıbrıslı Türklerin ve Rumların liderleri ve müzakere heyeti, olduğu kesin de, “Çoğunluk olmayan grup” dediği kim acaba.


Aklıma, adada yaşamlarını sürdüren Kıbrıs Rum toplumu ve Kıbrıs Türk toplumu gelmekte ama bu güne değin hiçbir anlaşmada, görüşmede veya da planda Kıbrıslı Türkler “Azınlık” olarak tanımlanmadı.


Kıbrıslı Türklerin BM gözetimi ve himayesinde yapılan görüşmelerdeki statüsü “Eşit siyasi haklara sahip, oluşacak ortak devletin neşet edeceği iki halktan bir tanesi” olduğudur. Ne bağımsız bir devlet olan “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”, ne de oluşacak devletin Kıbrıslı Türk ortakları veya da Kıbrıs Türk oluşturucu devleti “Azınlık” statüsünde değildir. Hiçbir zaman da “Azınlık “statüsünde olmayacaktır.


Eğer Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schultz’un Kıbrıs adasına yapacağı ziyaret nedeni ile BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide’nin yaptığı açıklamanın içinde “Çoğunluk olmayan grubu koruyan Avrupa Birliğinin prensipleri ve değerleri” cümlesi yer alıyorsa ve de “Azınlık” konusuna değiniliyorsa, “Azınlık olma statüsü ve azınlık hakları” müzakerelerde tartışılıyor -Kıbrıslı Türkleri de “Azınlık statüsüne indirgemek” çalışmaları da inceden inceye başlamış- demektir.  (Rumların 4’te 1 oranını koruma ısrarından bunu anlamamız gerekirdi.)


KKTC Cumhurbaşkanı ve Müzakere heyeti, kapalı kapılar ardında Avrupa Birliği normları içinde Kıbrıslı Türklere “Azınlık” statüsünü layık görüp, bu doğrultuda görüşmeleri sürdürüyorlarsa tarihi ve Kıbrıslı Türklerin yok oluşuna neden olacak bir hata yapıyorlar demektir.


Hiçbir zaman ve hiçbir koşulda, bu ada üzerinde Kıbrıslı Türkler, aynen Batı Trakya’da olduğu gibi “Ayrıcalıklı Azınlık” statüsünde bir toplum düzeyine indirgenemeyecektir. 1950’li yılların güçsüz Türkiye’si döneminde bile, Kıbrıs adasındaki kurulacak yeni devlette “siyasi eşitliğe sahip oluşturucu toplum” hakkını elde etmiş Kıbrıslı Türkler, günümüzde bölgenin lideri olan Türkiye döneminde asla “azınlık statüsünde hakları olan bir toplum” olmayacaktır…



Prof.Dr.Ata ATUN
4 Nisan 2016





Katil Devlette azınlık olmak


1 Nisan 1955 tarihinde özellikle Kıbrıs adasını Yunanistan’a ilhak etmek için, dönemin Başpiskoposu Makarios ve Kıbrıs kökenli Yunan Ordusu Albayı Yorgos Grivas tarafından kurulan EOKA, -Türkçe okunuşu: Ethniki Organosis Kyprion Agoniston, Türkçe manası: Kıbrıslıların Millî Mücadele Örgütü-, 1974 yılına dek adadaki Kıbrıslı Türklere yönelik temizlik harekatı çerçevesinde toplam 689 kardeşimizi şehit etti, 493 kardeşimizi de ortadan kaldırarak yok etti. Naaşlarını bulabildiğimiz bu kardeşlerimiz, neredeyse yarım asır sonra devlet töreni ile şehitliklerimize gömülmekteler, dualarımız ve şükranlarımız ile birlikte.


EOKA faaliyete geçtikten sonra, belirtilen seneler içinde aşağıdaki listede belirtilen sayılar kadar silahsız ve masum kardeşimizi, yollardan, evlerinden, tarlalarından, işyerlerinden ve benzeri yerlerden toplayarak şehit ettiler.


1956 yılında 14 şehit,
1957 yılında 9 şehit
1958 yılında 85 şehit
1959 yılında 1 şehit
1960 yılında 2 şehit,
1961 yılında 3 şehit,
1962 yılında 3 şehit,
1963 yılında 139 şehit (sadece 1 hafta içinde)
1964 yılında 270 şehit,
1965 yılında 22 şehit,
1966 yılında 20 şehit,
1967 yılında 91 şehit,
1968 yılında 6 şehit,
1969 yılında 3 şehit,
1970 yılında 3 şehit,
1972 yılında 8 şehit,
1973 yılında 3 şehit,
1974-75 yılında 321 şehit,
1956-1974 yılları arasında da 493 kayıp.


Toplam olarak 1298 sivil kardeşimizin, sadece ve sadece Türk oldukları için hayatlarına son vermiştir, eli kanlı EOKA örgütü ve Makarios yönetimindeki Kıbrıs Rum Yönetimi, Mart 1964 tarihinde aldığı kararla kurulan Rum Milli Muhafız Ordusu (RMMO).



Rumlar tarafından kahpece ve kalleşçe şehit edilen bu kardeşlerimizin;

200 tanesi çocuktur,
268 tanesi 46 yaş üzeri erkeklerdir,
124 tanesi kadınlarımızdır,
706 tanesi de genç erkeklerimizdir.



Adı “Kıbrıs Rum Yönetimi” olan bu katil devlet, devlet olmanın tüm olanaklarını kullanarak özellikle resmi yollardan 1963-1974 yılları arasında her tür silahı, adada yaşamlarını sürdüren Kıbrıslı Türkleri yok etmek için, işine geldiği zaman yasal yollardan, işine gelmediği zaman da yasal olmayan yollardan Kıbrıs adasına ithal etmiş ve Kıbrıslı Türkleri imha etmek için acımadan kullanmıştır.


1964 yılında Brezilya’dan ve Çekoslavakya’dan sonraki yıllarda da Rusya’dan aracılar ve Mısır devleti kanalı ile her tür mermi atan silahı, her tür roket atarı, zırhlı piyade taşıyıcıları, tankları, topları ve savaş kazanmak için gerekli olan her tür silahı adaya ithal etmiş ve Kıbrıslı Türklere karşı kullanmıştır…


Adı “Kıbrıs Rum Yönetimi” olan bu katil devlet, devlet olmanın tüm olanaklarını kullanarak özellikle resmi yollardan 1963-1974 yılları arasında her tür silahı, adada yaşamlarını sürdüren Kıbrıslı Türkleri yok etmek için, işine geldiği zaman yasal yollardan, işine gelmediği zaman da yasal olmayan yollardan Kıbrıs adasına ithal etti ve Kıbrıslı Türkleri imha etmek için acımadan kullandı.


Avrupa Birliğini arkasına aldığı düşüncesi ile kendisini dağların kralı sanan Kıbrıs Rum Yönetimi başkanı Nikos Anastasiadis, müzakereler devam ederken ferman üstüne ferman yayınlıyor, isteklerini de sıralıyor.


Anastasiadis’in isteği, son 48 yılda oluşmuş BM’nin “Siyaseten eşit haklara sahip,  iki toplumlu ve iki bölgeli, egemenliği Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türklerden eşit olarak neşet edecek,  iki kurucu devletten oluşan Federal Cumhuriyet” Federal Kıbrıs Cumhuriyeti tanımından kaçmak ve bunun yerine de “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki bölgeli iki toplumlu tek egemenliği, tek uluslararası temsiliyeti ve tek vatandaşlığı olan federasyona evirilmesi (dönüşmesi)”ni kabul ettirmek.


Bu konuda üyesi olduğu AB’de müthiş bir lobicilik faaliyeti yürütmekte. Maalesef, bu girişimlerinin meyvelerini almaya başladı denilebilir.


Anastasiadis’e göre hem müzakerelerin sonunda kurulacak Federal devlet mevcut katil “Kıbrıs Rum Yönetimi”nin federasyona evirilmesi olacak, hem de Kıbrıslı Türkler bu federal yapı içinde “Ayrıcalıklı Azınlık” statüsüne sahip olacak!


Anastasiadis ve yandaşı ülkeler öyle isteyedursun, Kıbrıslı Türklerin büyük bir çoğunluğunun, çok değil daha 40 sene evvelsine kadar kendilerini Kıbrıs adasından yok etmek için yasal veya yasal olmayan yollardan Kıbrıs adasına silah ithal etmiş, Yunanistan’dan gizli gizli asker getirtmiş ve Kıbrıslı Türklere kanlı saldırılar düzenlemiş olan bu katil devletin şemsiyesi altına girmeye ve “ayrıcalıklı azınlık” olarak yaşamaya hiçbir niyeti yok.


Aramızda, geçmişi masum Türkleri öldürmekle kirlenmiş Kıbrıs Rum Yönetimi altında “ayrıcalıklı azınlık” statüsünde yaşamak isteyen varsa, şimdiden gidebilir, dönüşüme ya da evrimleşmeye de şimdiden başlayabilir. (Anastasiadis’in adada yaşamlarını sürdüren Türklerin sayısını dört’e bir oranında kısıtlamak istemesindeki kirli amacının da ne olduğu net bir şekilde belli oluyor zaten.)


Anastasiadis’in istekleri kabul edilmezse, istediği şekilde katil Kıbrıs Rum Yönetiminin Federal Devlete evrimleşmesi gerçekleşmezse ve de Kıbrıslı Türkler “Ayrıcalıklı Azınlık” statüsüne indirgenmezse, masadan kalkacakmış.


Cehenneme kadar yolu var “katil devletin başı” Anastasiadis’in.


Şundan eminim ki, Kıbrıslı Türkler hiçbir zaman katil bir devletin şemsiyesi altına azınlık olarak girmeyi kabul etmeyecektir.



Prof.Dr.Ata ATUN 
17 Nisan 2016, kendi sitesinden







Ayrıcalıklı azınlık olmak


Dimetoka, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Anlaşması ile Yunanistan’a bırakılan, Türkiye sınırına 12 kilometre mesafede, Sofulu’nun 20, Dedeağaç’ın 90 kilometre kuzeyinde, Evros (Meriç) ilinin (Nomos) sınırları içinden geçen Kızıl Çay’ın içerisinden geçtiği bir ilçe. 1361 yılından 1923 yılına kadar toplam 562 yıl Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yer alan bu ilçe, o gün bu gündür Yunanistan sınırları içinde.


Nüfusu 9 bin civarında olup sakinlerinin büyük bir kısmı Türk ve Müslüman. Lozan Anlaşmasına göre ilçede yaşayanların statüleri azınlık, daha doğrusu Müslüman azınlık. Yunanistan hükümeti herhangi bir şekilde ve yerde Türk kelimesinin kullanılmasını asla kabul etmediği için tanımlamaları Müslüman olarak geçiyor.


Bu güzel Osmanlı ilçesinde bir da camimiz var. Adı Çelebi Sultan Mehmed I Camii veya da Bayezid Mehmed I Camii. Osmanlı padişahı I. Murad, Edirne’de Eski Saray inşa edilirken 5 yıl burada kalmış, oğlu Yıldırım Bayezid burada doğmuş. Önemli bir Osmanlı mimari eseri olan Çelebi Sultan Mehmet Camisi, -ki bazı yerliler Dimetoka Beyazıt Camisi de denmektedir- bu dönemde inşa edilmiştir. Şu an Bakımsız ve son derece kötü durumdadır, Çelebi Sultan Mehmet, nam-ı diğer Dimetoka Beyazıt Camisi.


24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Anlaşmasına göre azınlık statüsüne dahil edilen Dimetokalı Türklerin neredeyse hiçbir hakları yoktur. Dolaşımları, iş bulma imkanları, iş kurma olanakları, ev, bina, işyeri, atölye ve benzeri bina yapmaları yasaktır. 1 Ocak 1981 tarihinde Yunanistan’ın AB’ye girmesi ile her tür insani hakka sahip olacaklarını zanneden Dimetokalılar süreç içinde hiçbir hakka sahip olamayacaklarının farkına vardılar. Ayırımcılık ve zulüm o denli büyük boyuttaydı ki, otomobil ehliyeti olana traktör ehliyeti verilmemekteydi sırf toprakla uğraşamasın diye, traktör ehliyeti olana da otomobil ehliyeti verilmemekteydi, çiftçilikten başka bir iş yapamasın diye.


Konun özü aslında Çelebi Sultan Mehmet Camisi nam-ı diğer Dimetoka Beyazıt Camisi. Dimetoka’daki bu camimiz gerçekten de dökülüyor vaziyette. Yunanistan hükümeti, Lozan Anlaşmasına göre azınlık statüsüne indirgemiş Müslümanların bu camiyi tamir etmesine, bakım yapmasına izni yok. Caminin 2 şerefeli bir minaresi var ama minarenin külahı da bulunmamakta. Yunanistan hükümeti külahın yapılmasına da izin vermiyor. Doğal olarak da Külah olmayınca “Alemi” ve Alem’in en uç kısmında, göğe bakan bir şekilde yerleştirilen Müslümanlığın simgesi olan “Hilal”i de bulunmamakta bu camimizin.


Tüm bunlara ilaveten bu camimizden “Ezan” okunmasına da izni yok, anlı şanlı ve insan haklarına son derece saygılı olduğunu iddia eden, kendi gözündeki merteği göremeyen ama Türkiye’nin gözündeki çapağı görebilmek için fago (büyüteç) kullanan Avrupa Birliğinin ve onun ayrıcalıklı üyesi Yunanistan hükümetinin.


İşte azınlık olmak böyle bir şey.


Rum Yönetimi başkanı Anastasiadis, Yunanistan, Avrupa Birliği ve de BM Genel Sekreterinin Kıbrıs Özel Danışmanı Eide de, bizler Kıbrıslı Türklere “Ayrıcalıklı Azınlık” statüsünü uygun görmekteler. Eide de artık açıklamalarında “Çoğunluk olmayan Toplumlara Avrupa Birliği’nin tanıdığı ayrıcalıklardan” bahsetmeye başladı son bir aydır.  Bizleri azınlık statüsüne düşürmek için perde arkasında çok çalışıyorlar anlaşılan…


Hiçbir zaman ve hiçbir koşulda “Azınlık” veya da nam-ı diğerle kandırmaca isimli “Ayrıcalıklı Azınlık” olmayı kabul etmeyecektir Kıbrıs Türk halkı.


Biz şehitlerimizi, evlerimizi, köylerimizi, tarlalarımızı, zahiremizi, hayvanlarımızı ve de en önemlisi geleceğimizi “Azınlık” veya da “Ayrıcalıklı azınlık” olmak için vermedik…



Prof.Dr.Ata ATUN
22 Nisan 2016



















Ege Denizi Isınıyor!...




AKP iktidarı Ege Denizi’ni tamamen Yunanistan’a terk etti. Yunanistan Cumhurbaşkanı/Başkomutanı, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları hiçbir engelle karşılaşmadan Türk topraklarına girip çıkıyor. İşgale meşruiyet kazandırmaya çalışan Yunanistan, 8 Aralık 2015’te Hollanda Savunma Bakanı ile Hollanda Göçmen Bakanını da Aydın’ın Eşek ve Bulamaç adalarına getirdi.


Adeta tek kale maç yapıyor Yunanistan, Ege Denizi’nde…Gerçekleri avaz avaz, tekrar tekrar bağırmaya devam edeceğiz. Bitemeyen skandal ötesi durumlara bir yenisi daha eklendi;


11 Nisan 2016’da, Midilli Adası’nın Kuzeydoğusunda, Ayvalık bölgesinde ve Türk hava sahasında uçan 2 Türk F-4 savaş uçağına ve 1 Türk KC-135 tanker uçağına, Yunan savaş uçakları tarafından önleme (it dalaşı) yapıldı. Haberi Yunanistan Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesi duyuruyor. Bakın nasıl?..


Haberlere göre; 11, 12, 13 ve 14 Nisan 2016 tarihlerinde, Türk adalarının üzerinden ve Türk hava sahasında uçan Türk uçaklarının, Yunan adalarının üzerinden ve Yunan hava sahasında uçtuğu iddia ediliyor. İzmir’in Koyun Adası’nın üzerinden uçan Türk savaş uçaklarına Yunan savaş uçakları tarafından defalarca önleme (it dalaşı) yapılmış.


Yavuz hırsız misali!.. İnsanın kanı donuyor. Türkiye açısından tam bir fiyasko!..Eski Millî Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım’ın tercüme ettiği belgelerin alt yazılarını lütfen dikkatle okuyun.


“Vatan topraklarının Yunanistan’a peşkeş çekilmesinde yakın geçmişi (özetle) tekrar hatırlamakta fayda var!..


* Türk Karasularını ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesini ihlal eden Yunan Sahil Güvenlik Botu, 15 Ocak 2016’da Aydın/Didim Tuzburnu plajında karaya oturdu.


* Yunan Savunma Bakanı Kammenos’u taşıyan Yunan helikopteri, Kardak Kayalıkları bölgesinde, 28 Ocak 2016’da Türk hava sahasını 2 mil ihlal etti. Kammenos’un helikopteri, hiçbir engelle karşılaşmadan tam 1 saat süreyle Türk hava sahasında dolaştı.


* Türk Karasularında tatbikat yapan Yunan Fırkateyninden havalanan Yunan Helikopteri,11 Şubat 2016’da Muğla’nın Ardıççık Adası’na düştü. Yunan Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanını taşıyan Yunan askeri helikopteri, 9 Mart 2016’da,Türk hava sahasını 6 mil ihlal etti ve Muğla’nın Ardıççık Adasına indi. Bakan ve beraberindeki heyet, Ardıççık Adası’nda hayatını kaybeden Yunan subayları anma törenine katıldı.


Yunan hava araçlarının Türk hava sahasını ihlal etmesi, deniz araçlarının Türk karasularını ihlal etmesi, Türk uçaklarına yapılan Yunan önlemeleri, Türk kamuoyundan gizleniyor” diyor Ümit Yalım ve soruyor;”TSK’nın görev yapmasını kim engelliyor?”


“TSK’nın görev yapmasını kim engelliyor?


“”Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, 18 Ağustos 2015 tarihinde, devir teslim töreninde yaptığı konuşmada, ‘Kara, Deniz ve Hava hudutlarımızın güvenliği başta olmak üzere tüm görevlerin icrasında yasalarla tanınan her türlü inisiyatif imkan ve yetki muhakemeye dayalı cesaretle tereddütsüz kullanılacaktır’ sözü vermiştir. Ancak, Akar, bu sözü verdikten tam 3 gün sonra, 21 Ağustos 2015 tarihinde, Yunan Savunma Bakanı Kammenos ve Kara Kuvvetleri Komutanı Tellidis’i taşıyan askeri helikopter, İzmir/Koyun, Aydın/Bulamaç ve Muğla/Kalolimnoz adalarına geldi ve bu sırada Türk hava sahasını 2-3 mil ihlal etti. Daha sonrada Türk hava sahası ve Türk karasuları ihlalleri devam etti. Akar, verdiği sözü neden tutmuyor?


İç Hizmet Kanununun 35’inci maddesine göre Hükümet Direktifi verilmese dahi Silahlı Kuvvetlerin, görevini yapması, ihlalleri önlemesi ve gelişmeleri kamuoyu ile paylaşması gerekiyor. TSK’nın görevini yapmasını, ihlalleri önlenmesini ve kamuoyuna duyurulmasını kim(ler) engelliyor? Türkiye Cumhuriyeti’ne ait Koyun Adasının üzerinden uçan Türk uçaklarına önleme yapılırken eski Yunan Genelkurmay Başkanı Kostarokos da Koyun Adası’nda Yunan bayrağının altında işgalci Yunan askerleri ile poz vermişti.”


Her zaman bilgi ve belgeye dayalı konuşan Ümit Yalım’ın şu soruları ise çok can yakıcı nitelikte;


“11-13 Eylül 2015 tarihlerinde, İstanbul’da gerçekleştirilen NATO Askeri Komite Toplantısı sırasında işgalci Kostarakos’a (şu andaki görevi AB askeri komite başkanı-aht-) özel olarak Skorsky helikopter tahsis edildi mi? İşgalci Kostarakos’un şerefine Fenerbahçe Orduevi’nde ziyafet verildi mi? Soruların cevabı evet ise Kostarakos’a hangi gerekçeyle helikopter tahsis edilmiş ve hangi gerekçeyle orduevinde yemeğe alınmıştır?”


Ege ve Akdeniz’de adalarımızın, topraklarımızın Yunanistan’a teslim edilmesi belgeleriyle ortaya çıkmasına rağmen devam eden derin sessizlik çok ürkütücü. R.Erdoğan’ın “çılgın projesi”, Kanal İstanbul aklımıza daha da vahim soruları getiriyor.


Proje tamamlandığında; milletlerarası geçiş yolu olacak. Serbest geçiş hakkı istenecek. Yoksa İstanbul’a adalar statüsü mü verilecek? Deniz hukuku uzmanı vatansever hukukçular da derin uykuda mı?..


Yoksa!..Söz konusu İngiltere’nin ali menfaatleri olunca gerisi teferruat mı?..


Ahmet Takan








EGE DENİZİ HER AN ISINABİLİR


Ege Denizi’nde Devam Eden Sorunlar

Ege uyuşmazlıkların ortaya çıkışı her ne kadar 20. yüzyılın ikinci yarısına düşüyorsa da, bu sorunların kökeni Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanması ve Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasına kadar uzanmaktadır. Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi'nden kaynaklanan sorunların temel nedeni, Yunanistan'ın uluslararası hukuku göz ardı ederek, Ege Denizi'ni sadece kendi egemenliğinde görmek ve tarih boyunca olduğu gibi Türkiye aleyhinde büyümek istemesi ya da kısaca İstanbul başkentli eski Bizans’ı kurma hayalinin (Megali İdea) değişmeyen devlet politikası olmaya devam etmesidir. Ege sorunlarının sadece hukuki ve siyasi yönü değil, ayrıca ekonomik yönü de vardır, çünkü uyuşmazlıkların çözümü, iki devletin ekonomik hayatına da büyük etki yapacaktır. Yunanistan'la aramızda Ege'den kaynaklanan sorunları; karasularının genişliği, kıta sahanlığının sınırlandırılması, FIR [Flight Information Region (Uçuş Bilgilendirme Bölgesi)] sorumluluğunun kötüye kullanılması başta olmak üzere hava sahası ile ilgili sorunlar, uluslararası anlaşmaların hilafına Doğu Ege adalarının silahlandırılması, Ege'de anlaşmalarla Yunanistan'a bırakılmamış ada ve adacıklara Yunanistan’ın sahip çıkması olarak sıralayabiliriz.


Ege'de Türkiye ve Yunanistan'ın karasularının genişliği 6 mildir. Buna göre Yunanistan'ın karasuları yaklaşık Ege'nin %43.6'sını, Türkiye'nin ise %7.5'ini teşkil etmektedir. Ege'nin karasuları dışında kalan yaklaşık % 50'si ise açık deniz statüsündedir. Yunanistan karasularını 12 mile çıkarmak istemektedir. Bu durumda Yunanistan Ege'nin yaklaşık %71.5'ine sahip olacaktır. Türkiye'nin payı ise sadece % 8.8'de kalacak, Ege'nin uluslararası sularının oranı ise %19.7'ye düşecektir. Böylece Ege bir Yunan denizi haline gelecek, Türkiye'nin Ege'nin açık deniz alanlarına ve Ege'den Akdeniz'e geçişi ciddi biçimde engellenecektir. Yunanistan’ın Ege’de sahip olacağı kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge, hemen hemen Ege’nin tamamını kapsayacak, Türkiye'nin Ege'den ekonomik açıdan yararlanması ve bilimsel araştırmalar yapması imkânları ortadan kalkacaktır. Batı Anadolu kıyılarının Yunan karasuları ile çevrilmesi sonucunda Türkiye, Ege’deki tüm hak ve çıkarlarından mahrum kalacaktır.


Karasularının genişletilmesi, doğrudan Kıt’a Sahanlığı ve Hava Sahası konusundaki anlaşmazlıklara da etki edecektir. Bir ülkenin hava sahası, karasularının üzerindeki sahayı ifade ettiğinden, Yunanistan’ın hava sahası6 da 12 mile çıkmış olacaktır. Türkiye’nin hak iddia ettiği kıta sahanlığı, Ege’nin toplam deniz yatağı alanına oranla otomatik olarak 16,3 oranından yüzde 9,27 oranına inecektir. Ege’de açık deniz alanları yok denecek kadar azalacak, bu denizin neredeyse bütün kaynakları Yunanistan’a kalacak, Türk Deniz Kuvvetleri’nin uluslararası sulardan geçerek Ege’den Akdeniz’e ulaşması olanaksız hale gelecek ve bu deniz ile üzerindeki hava sahasında Türkiye’nin hiçbir hakkı kalmayacaktır. 


Sorunun püf noktası Ege adalarıdır. Yunanistan adalar üzerindeki hava sahasını da 10 mile çıkardığından, karasularını aşan 4 millik Yunan hava sahasını Türkiye tanımamakta ve bu yüzden de "it dalaşı" olarak ta bilinen karşılıklı uçak tacizleri sıkça yaşamaktadır. Yunanistan, Ege adalarının da karasuları ve kıta sahanlığı olduğu iddiası yanında aidiyeti belirsiz pek çok ada, adacık ve kayalığa sahip çıkarak Ege’yi Yunan Gölü haline getirmek istemektedir. Hâlbuki Ege'de Yunanistan ile aramızda anlaşma ile tespit edilmiş bir deniz sınırı mevcut değildir. .... 


Lozan Barış Antlaşması, Türkiye ile Yunanistan arasında Ege'de deniz sınırlarını tespit etmemiştir. Böyle bir sınır bugüne kadar tescil edilmemiştir. Ancak, böyle bir anlaşmanın mevcut olmaması 1996’daki Kardak Krizi'nde görüldüğü gibi iki ülkeyi sıcak bir çatışmanın eşiğine getirmiştir. Bu bağlamda konu, Ege'deki statüsü tartışmalı ada, adacık ve kayalıkların aidiyeti meselesi ile de yakından ilgilidir. Bu sorun tarihi süreç ve anlaşmalarla Türkiye'den Yunanistan'a devredilmemiş olup, bugünlerde Yunan egemenliği altında bulunan ada, adacık ve kayalıkların bulunmasından kaynaklanmaktadır. Ege'de statüleri uluslararası anlaşmalarla belirlenen ada, adacık ve kayalıklar dışında, herhangi bir uluslararası anlaşmaya konu teşkil etmemiş ve Yunanistan'a bırakılmamış yaklaşık 150-160 civarında ada, adacık ve kayalık bulunmaktadır. Her iki ülke arasında akdedilen anlaşmalarda isimleri belirtilmediğinden hükümranlık konularında halen sorun olarak devam etmektedir. Netice olarak;



- Girit civarında ve kuzeydoğusunda 24 adet (12 ada, 11 adacık, 1 kayalık),
- Menteşe adaları civarında bulunan fakat ismi Menteşe adalarıyla zikredilmeyen ve bitişik olmayan, Menteşe adaları civarında bulunup bitişik olarak zikredilen ancak açıklanması gereken 19 Ada, 10 Adacık, 34 kayalık,
- Meis adası civarında bulunan 2 ada,
- Boğazönü ve doğu Ege adaları civarında bulunan 5 ada olmak üzere toplam 100 civarında ada, adacık ve kayalık, anlaşmalarından doğan egemenlik haklarımız nedeniyle Türkiye’nin hükümranlığı altında bulunmaktadır. 


Ege'deki egemenliği devredilmemiş adaların karasuları, diğer adıyla "gri bölge", Ege'nin yaklaşık yüzde beşini oluşturmaktadır. Bu ada, adacık ve kayalıkların egemenliklerini elde bulunduran ülkeler, karasularının üzerindeki hâkimiyetini de tescil ederler ve böylece karasular sorununun bu konuya bağlı olduğu açıkça görülmektedir. Aynı şekilde, ada, adacık ve kayalıkların ve çevresindeki karasuların üzerindeki hava sahası bu ülkenin egemenliğinde kalacaktır. Ayrıca bu egemenliği devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklarına Yunanistan sahip olduğunda, bu ada, adacık ve kayalıklarının karasuları mevcut Türkiye'nin kıta sahanlığının ve üzerindeki suların kaplama alanına gireceklerdir ve böylece kıta sahanlığı sorunu meselesi de işbu devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar sorununa bağlı olduğu anlaşılmaktadır. 


Bu adalar önemlidir çünkü Yunanistan'ın anlayışına göre sorun, sadece karasularını 12 mile çıkarmak değil, Ege kıta sahanlığının iki sahildar ülkenin (ana kıtaları arasında sınırlandırılması yerine), Doğu Ege'deki Türk kıyılarına yakın Yunan adalarıyla Anadolu sahilleri arasında ortay hattın sınır çizgisi olarak belirlenmesidir. Böylece Ege kıta sahanlığının % 97'si Yunanistan'a kalacaktır. (detaylı olarak pdf'ye bakınız)