Translate

özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Salgın ile Mücadele Hukuka Uygun mu?

 

KORONA VİRÜS SALGINIYLA MÜCADELE İÇİN ALINAN TEDBİRLER

HUKUKA UYGUN MU? (2)

Kemal Gözler*


Dün anayasa.gen.tr’de “Korona Virüs Salgınıyla Mücadele İçin Alınan Tedbirler Hukuka Uygun mu?” başlıklı küçük bir yazı yayınladım. Bu yazı 6 Haziran 2020 tarihinde matbaaya gönderdiğim Türk Anayasa Hukuku Dersleri (Bursa, Ekin, 2020) isimli kitabımın 25’inci baskısının 400’üncü sayfasındaki “Kutu 15.5”ten alınmış bir sayfalık metinden ibaretti. Bu metni “Olağanüstü Hâl Yönetim Usûlü” konusunu işlerken öğrencilere ek bilgi sağlamak amacıyla yazmıştım. Dolayısıyla bu metni yazarken, öğrencilerin kitabın 5’inci bölümünde açıklanan temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sistemini genel olarak bildiklerini varsaymıştım. Haliyle bu yazıyı okuyan herkes, kitabın bu bölümünü okumuş değil. Bu nedenle, burada temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sistemi konusunda kısaca da olsa ayrıca bilgi vermekte yarar var.


Diğer yandan, yazımın yayınlanmasıyla birlikte, korona virüs salgınıyla mücadele amacıyla alınan sokağa çıkma yasağı gibi tedbirlerin neden kanunî dayanağının olmadığı ve keza bu tedbirlere aykırı davrananlara verilen idarî para cezalarının hukukîliği konusunda sorulara da muhatap kaldım.

Bu sorulara burada kısaca da olsa cevap vermek ihtiyacını hissettim. Böylece okuduğunuz bu makale ortaya çıktı.


I. TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİN SINIRLANDIRILMASINDA İKİ AYRI SİSTEM: MADDE 13 VE MADDE 15


Dünkü yazımda açıkladığım gibi korona virüs salgınıyla mücadele etmek amacıyla alınan tedbirlerin hepsi Anayasamızın güvencesi altında olan bir temel hak ve hürriyetin sınırlandırılması niteliğindedir. Örneğin sokağa çıkma yasağı ve yurtlarda 14 günlük zorunlu tecrit “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı”nı (m.19), şehirlerarası seyahat yasağı “yerleşme ve seyahat hürriyeti”ni (m.23), camilerde namaz kılma yasağı “ibadet hürriyeti”ni (m.24), iş yerlerinin kapatılması “mülkiyet hakkı”nı (m.35) ve “çalışma ve sözleşme hürriyeti”ni (m.48), icra takiplerinin ertelenmesi “hak arama hürriyeti”ni (m.36), işçi çıkarma yasağı “sözleşme hürriyeti”ni (m.48) sınırlandırmaktadır. Dolayısıyla ortada temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sorunu vardır.

Anayasamız, temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasında, birincisi 13’üncü maddesinde, ikincisi ise 15’inci maddesinde olmak üzere iki ayrı sistem öngörmüştür [1].

Olağan dönemlerde temel hak ve hürriyetler Anayasamızın 13’üncü maddesinde öngörülen sisteme göre sınırlandırılır.

Olağanüstü hâl dönemlerinde ise temel hak ve hürriyetler Anayasamızın 15’inci maddesinin öngördüğü sisteme göre sınırlandırılır.

Olağan dönemlerde temel hak ve hürriyetler yüksek düzeyde bir anayasal korumadan, olağanüstü hâl dönemlerinde ise düşük düzeyde bir korumadan yararlanırlar. Önce 15’inci maddenin, sonra da 13’üncü maddenin öngördüğü sistemi açıklayalım.


A. OLAĞANÜSTÜ HÂL DÖNEMLERİNDE TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİN SINIRLANDIRILMASI SİSTEMİ: MADDE 15

Olağanüstü hâl dönemlerinde temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sistemi Anayasamızın 15’inci maddesinde şu şekilde belirlenmiştir:

“Madde 15.- Savaş, seferberlik veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.

Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz”.

Görüldüğü gibi 15’inci madde, olağanüstü hâl dönemlerinde, ölçülülük ilkesine uygun olmak şartıyla, temel hak ve hürriyetlere bizzat Anayasanın kendisinin öngördüğü güvencelere aykırı bir şekilde müdahale edilmesine imkân vermektedir. Olağanüstü hâllerde, sadece kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamayacak; kişiler din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacaklar; suç ve cezalar geçmişe yürütülemeyecek ve suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamayacaktır. Bunun dışında olağanüstü hâllerde, sokağa çıkma yasağı, çalışma yasağı, işyerlerini açma yasağı, maske takma zorunluluğu, camilerin ibadete kapatılması gibi akla gelebilecek tedbirler, gerekli olduğu ölçüde alınabilir.

Bu tedbirlerin alınabilmesi için de bunların kanunla öngörülmesine gerek yoktur. 15’inci maddede kanunla sınırlama şartı bulunmamaktadır.

15’inci maddede eleştirilecek bir şey yoktur. 15’inci madde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine bütünüyle uygundur; zaten bu madde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 15’inci maddesinden olduğu gibi alınmış bir maddedir. Benzer maddeler pek çok medenî ülkenin anayasasında vardır.

Türkiye’de korona virüs salgını nedeniyle önce olağanüstü hâl ilân edilebilir ve gerekli tedbirler Anayasamızın 15’inci maddesine uygun bir şekilde alınabilirdi.

Anayasamızın 119’uncu maddesi “tehlikeli salgın hastalık” sebebiyle olağanüstü hâl ilân etme yetkisini doğrudan doğruya Cumhurbaşkanına vermektedir. Cumhurbaşkanı tarafından ilân edilen olağanüstü hâlin aynı gün TBMM’nin onayına sunulması gerekmektedir.

Olağanüstü hâl ilân edildikten sonra gerekli bütün tedbirler, Anayasamızın 15’inci maddesine uygun olarak alınabilirdi. Bu maddedeki şartları biraz yukarıda gördük. Alınacak bu tedbirlerin Anayasamızın kişi hürriyeti, seyahat hürriyeti, mülkiyet hakkı, hak arama hürriyeti, sözleşme hürriyeti gibi çeşitli hak ve hürriyetlerin düzenlediği çeşitli maddelerine uygun olma zorunluluğu yoktur.

Keza bu tedbirlerin kanunla alınması da şart değildir. Olağanüstü hâl ilân edildikten sonra, Anayasa, m.119/6 uyarınca Cumhurbaşkanı, olağanüstü hâl Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisini elde eder. Cumhurbaşkanı, olağanüstü hâl ilân ettikten sonra, çıkaracağı Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle salgın hastalıkla mücadele amacıyla temel hak ve hürriyetleri sınırlandıran tedbirleri öngörebilirdi. Bu tedbirler kanunla öngörülmemiş olmalarına rağmen ve keza Anayasanın kişi hürriyeti, seyahat hürriyeti, mülkiyet hakkı, sözleşme hürriyeti gibi çeşitli hak ve hürriyetleri düzenleyen maddelerine aykırı olmalarına rağmen hukuka uygun olurlardı; çünkü bu tedbirlerin hukuka uygunluğunun tek bir ölçüsü vardır; o da Anayasamızın 15’inci maddesidir.

Ancak Türkiye’de bu yapılmamış, olağanüstü hâl ilân edilmemiştir. Dolayısıyla şu an biz Türkiye’de olağan dönemdeyiz. O hâlde Türkiye’de salgınla mücadele için alınan tedbirlerin hukuka uygunluğunu 15’inci maddeye göre değil, 13’üncü maddeye göre incelemek gerekir.


B. OLAĞAN DÖNEMLERDE TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİN SINIRLANDIRILMASI SİSTEMİ: MADDE 13

Türkiye’de olağan dönemlerde temel hak ve hürriyetler sınırlandırılması sistemi Anayasamızın 13’üncü maddesinde belirlenmiştir. Maddede şöyle denmektedir:

“Madde 13.- Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz”.

Görüldüğü gibi, 13’üncü madde, 15’inci maddeden farklı olarak temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasını oldukça zor şartlara bağlamaktadır. 13’üncü maddeye göre, temel hak ve hürriyetler sınırlandırılırken şu şartlara uyulması gerekir:

(1) Sınırlama, kanunla yapılmalıdır.

(2) Sınırlama, Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere dayanmalıdır.

(3) Sınırlama, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olmalıdır.

(4) Sınırlama, temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunmamalıdır.

(5) Sınırlama, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmalıdır.

(6) Sınırlama, ölçülülük ilkesine uygun olmalıdır.

Türkiye’de olağanüstü hâl ilân edilmediğine göre, korona virüs salgınıyla mücadele için alınan her tedbirin yukarıdaki altı şarta uygun olması gerekir. Peki uygun mu? Bu şartlardan sadece ilk ikisini inceleyelim:


1. Sınırlama, “Kanunla” mı Yapılmıştır?

Anayasamızın 13’üncü maddesinde “temel hak ve hürriyetler, … ancak kanunla sınırlanabilir” denmektedir.

Türkiye’de korona virüs nedeniyle alınan tedbirlerin sadece küçük bir kısmı (örneğin 25 Mart 2020 tarih ve 7226 sayılı Kanunun geçici 1 ve 2’nci maddelerinde ve 16 Nisan 2020 tarih ve 7244 sayılı Kanunla öngörülen tedbirler) kanuna dayanmaktadır. Bu tedbirler dışındaki tedbirlerin, örneğin sokağa çıkma yasaklarının, maske takma zorunluluklarının, şehirler arası seyahat yasaklarının kanunî bir dayanağı yoktur. Bu tedbirlerin de kanunla öngörülmeleri gerekirdi. Kanunla öngörülmemiş bütün tedbirler, Anayasamızın 13’üncü maddesinde hükme bağlanan “ancak kanunla sınırlama” şartına aykırıdır. Kanunla sınırlama şartını yerine getirmeyen tedbirlerin diğer şartlara uygunluğunu tartışmaya gerek yoktur. Çünkü 13’üncü maddede öngörülen şartlar alternatif şartlar değil, kümülatif şartlardır.


2. Sınırlama, “Anayasanın İlgili Maddelerinde Belirtilen Sebeplere” Dayanmakta mıdır?

Anayasamızın 13’üncü maddesinde “temel hak ve hürriyetler,… yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak… sınırlanabilir” denmektedir.

Bir temel hak ve hürriyet sınırlamasının Anayasaya uygun olması için, kanunla öngörülmüş olması yetmez, bu sınırlamanın ayrıca “Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak” yapılmış olması gerekir. Yani kanunla yapılan temel hak ve hürriyet sınırlamalarının, Anayasanın sınırlanan hak veya hürriyeti düzenleyen ilgili maddesinde belirtilen sebeplere dayanması lazımdır. İşyerlerinin kapatılması, “mülkiyet hakkı”nı (m.35) ve “çalışma ve sözleşme hürriyeti”ni (m.48), icra takiplerinin ertelenmesi “hak arama hürriyeti”ni (m.36), işçi çıkarma yasağı “sözleşme hürriyeti”ni (m.48) ilgilendirir. Bu tedbirlerin korona virüs salgınıyla mücadele amacıyla alınabilmesi için Anayasanın zikredilen bu maddelerinde sınırlama sebebi olarak “genel sağlık sebebi”nin belirtilmiş olması gerekir. Oysa Anayasamızın mülkiyet hakkının düzenlendiği 35’inci maddesinde, hak arama hürriyetinin düzenlendiği 36’ncı maddesinde, çalışma ve sözleşme hürriyetini düzenlendiği 48’inci maddesinde sayılan “sınırlama sebepleri” arasında “genel sağlık” sebebi yoktur. Dolayısıyla bu hak ve hürriyetler, genel sağlık sebebiyle kanunla dahi sınırlanamaz.

Anayasamızın 13’üncü maddesi, temel hak ve hürriyetler sınırlandırılması için altı şart öngörmüştür. Görüldüğü gibi korona virüs nedeniyle alınan tedbirler, bu altı şarttan ilk ikisini bile yerine getiremiyorlar. Dolayısıyla daha fazla bir inceleme yapmadan Türkiye’de korona virüs nedeniyle alınan tedbirlerin Anayasamızın 13’üncü maddesine aykırı olduğunu söyleyebiliriz.


* * *


Bunda şaşırtıcı bir şey yoktur. Olağan dönemlerde temel hak ve hürriyetler yüksek bir korumadan yararlanırlar. Temel hak ve hürriyetlere ağır bir müdahale gerekiyorsa Anayasamızın 15’inci maddesini devreye sokmak gerekir. Anayasamızın 15’inci maddesinin devreye sokulabilmesi için de, önce Anayasamızın 119’uncu maddesine göre olağanüstü hâl ilân edilmesi gerekir.

Anayasamızın 119’uncu maddesi, olağanüstü hâl ilân etme yetkisini Cumhurbaşkanına vermiştir. Türkiye’de olağanüstü hâl ilân edilip edilmemesi Cumhurbaşkanının takdirinde olan bir husustur. Olağanüstü hâl ilânı sorunu bir yerindelik sorunudur. Türkiye’de bir salgın hastalık olsa bile, Cumhurbaşkanı bu hastalığı yeterince tehlikeli bulmayarak olağanüstü hâl ilân etmeyebilir. Ancak bu durumda, salgın hastalıkla mücadele amacıyla alacağı tedbirlerin Anayasanın 13’üncü maddesine uygun olması gerekir. Olağanüstü hâl ilân edip etmemek bir yerindelik sorunudur; ama olağanüstü hâl ilân edilmedikten sonra alınan tedbirlerin Anayasanın 13’üncü maddesindeki şartlara uygun olup olmadığı sorunu bir yerindelik sorunu değil, bir hukukîlik sorunudur.


II. SOKAĞA ÇIKMA YASAĞININ KANUNÎ DAYANAĞI VAR MI?

Öncelikle belirtelim ki, yukarıda açıklandığı gibi, kişi hürriyeti, seyahat hürriyeti, ibadet hürriyeti, mülkiyet hakkı, çalışma ve sözleşme hürriyeti gibi temel hak ve hürriyetlere sınırlama getiren tedbirler, kanunla öngörülmüş olsalar bile, bunların Anayasanın ilgili maddelerinde (m.18, 23, 24, 35, 48) belirtilen sınırlama sebeplerine dayanması gerekir. Bu maddelerde de, sayılan sınırlama sebepleri arasında “genel sağlık sebebi” yoktur. Yani bu temel hak ve hürriyetler, olağan dönemlerde, genel sağlık sebebiyle, kanunla dahi sınırlanamaz. Böyle bir sınırlama Anayasamızın 13’üncü maddesine aykırı olur.

Bununla birlikte, benim bakış açımdan gerekmemesine rağmen bir konuyu daha tartışmak isterim: Çünkü Türkiye’de yetkili makamlar 24 Nisan 1930 tarih ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununa veya 10 Haziran 1949 tarih ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/C maddesine dayanarak sokağa çıkma yasağı getirilebileceğini düşünüyorlar. En azından çeşitli il umumî hıfzıssıhha meclislerinin korona virüs ile mücadele kapsamında aldıkları çeşitli kararların bizzat metinlerinde dayanak olarak 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 27 ve 72'inci maddeleri ve 10 Haziran 1949 tarih ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/C maddesi açıkça zikrediliyor.

Örneğin üniversiteye giriş sınavının olduğu günlerde sokağa çıkma yasağı ilan eden Antalya İl Umumî Hıfzıssıhha Kurulunun 18 Haziran 2020 tarih ve 2020/52 sayılı Kararının yasak getiren ilgili paragrafı ve kararın dayanak kısmı şöyledir:

“(...) 27 Haziran 2020 Cumartesi günü saat 09.30 ile 15.00 arasında ve 28 Haziran 2020 Pazar günü 09.30 ile 18.30 saatleri arasında, aşağıda belirtilen istisnalar hariç olmak üzere, İlimiz sınırları içinde bulunan vatandaşlarımızın sokağa çıkmalarının kısıtlanmasına (...),

İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulumuzca, 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11/C maddesi ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 27. ve 72. maddeleri uyarınca, 18.06.2020 tarihinde oybirliği ile karar verilmiştir” (Örnek olarak başka il umumi hıfzıssıhha kurulu kararları için [2] nolu dipnota bakılabilir).


A. SOKAĞA ÇIKMA YASAKLARI UMUMÎ HIFZISSIHHA KANUNUNA DAYANDIRILABİLİR Mİ?

Görüldüğü gibi il umumî hıfzıssıhha meclisleri, aldıkları sokağa çıkma yasağı kararlarını açıkça 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 27’nci ve 72’nci maddeleri uyarınca aldıklarını söylüyorlar. Sokağa çıkma yasaklarının kanunî dayanağı Umumî Hıfzıssıhha Kanununun 27’nci ve 72’nci maddeleri olabilir mi? [3]. Önce bu maddelerin metinlerini verelim.

Anılan Kanunun 27’nci maddesi şöyledir:

“Madde 27.- Umumi hıfzıssıhha meclisleri mahallin sıhhi ahvalini daima nazarı dikkat önünde bulundurarak şehir ve kasaba ve köyler sıhhi vaziyetinin ıslahına ve mevcut mahzurların izalesine yarayan tedbirleri alırlar. Sari ve salgın hastalıklar hakkında istihbaratı tanzim, sari ve içtimai hastalıklardan korunmak çareleri ve sıhhi hayatın faideleri hakkında halkı tenvir ve bir sari hastalık zuhurunda hastalığın izalesi için alınan tedbirlerin ifasına muavenet eylerler”.

Sokağa çıkma yasağı gibi temel hak ve hürriyetleri ağır ve genel bir şekilde sınırlandıran bir tedbir, bu hükme dayanarak getirilebilir mi? Hürriyet asıl, sınırlama istisnadır. İstisnalar dar yorumlanır. Yasaklar ayrıca ve açıkça konulmalıdır. Bu maddeye göre herkesin hafta sonlarında sokağa çıkması nasıl yasaklanabilir? 18 yaşından küçüklerin veya 65 yaşından büyüklerin iki ay boyunca sokağa çıkmasının yasaklanması bu maddeye dayanarak nasıl izah edilebilir?

1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 72’nci maddesi ise şöyledir:

“Madde 72.- 57 nci maddede zikredilen hastalıklardan biri zuhur ettiği veya zuhurundan şüphelenildiği takdirde aşağıda gösterilen tedbirler tatbik olunur:

1-Hasta olanların veya hasta olduğundan şüphe edilenlerin ve hastalığı neşrü tamim eylediği tetkikatı fenniye ile tebeyyün edenlerin fennen icap eden müddet zarfında ve sıhhat memurlarınca hanelerinde veya sıhhi ve fenni şartları haiz mahallerde tecrit ve müşahede altına vaz'ı.

2-Hastalara veya hastalığa maruz bulunanlara serum veya aşı tatbikı.

3-Eşhas, eşya, elbise, çamaşır ve binaların ve fennen intana maruz olduğu tebeyyün eden sair bilcümle mevaddın fenni tathiri.

4-Hastalık neşreden haşarat ve hayvanatın itlafı.

5-Memleket dahilinde seyahat eden eşhasın icap eden mahallerde muayenesi ve eşyalarının tathiri.

6-Hastalığın sirayet ve intişarına sebebiyet veren gıda maddelerinin sarf ve istihlakinin men'i.

7-Dahilinde sari ve salgın hastalıklardan biri zuhur eden umumi mahallerin tehlike zail oluncaya kadar set ve tahliyesi”.

Evet bu maddenin birinci bendi “tecrit” tedbirinin uygulanmasına izin vermektedir; ama maddeye göre bu tedbir, herkese değil, ancak “hasta olanların veya hasta olduğundan şüphe edilenler ve hastalığı neşrü tamim eylediği tetkikatı fenniye ile tebeyyün edenler”e ilişkin olarak uygulanabilir. Bu maddeye dayanarak 18 yaşından küçük veya 65 yaşından büyük olan kişilerin sokağa çıkmalarının yasaklanması mümkün değildir. Bunlar kişiler hasta mıdır? Bu kişilerin hasta olduğundan şüphe mi edilmektedir? Bu kişilerin hastalığı yaydığı fenni inceleme sonucunda tespit mi edilmiştir? Keza hafta içi hastalığı yaydığından şüphelenilmeyen kişiler, nasıl olup da hafta sonu hastalığı yayar hâle gelmişlerdir? Bu sorulara makul ve mantıklı cevaplar vermek mümkün değildir.

Yine yukarıdaki maddenin son bendi “umumi mahallerin tehlike zail oluncaya kadar set ve tahliyesi”ne, yani bir nevi karantinaya imkan vermektedir. Ama bunun için söz konusu yerlerin içinde “sari (bulaşıcı) ve salgın hastalıklardan birinin zuhur etmesi” gerekmektedir. Bu maddeye dayanılarak belki belirli bir yer, köy, kasaba veya şehirde karantina ilân edilebileceği düşünülebilir. Ama Türkiye'de böyle belirli bir köyde ilan edilen karantinalar dışında, bütün ülkede, sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Türkiye’de sokağa çıkma yasağı ilan edilen, giriş çıkışı engellenen bütün köy,ve kasaba ve şehirlerde salgın hastalığın görüldüğünü kim söyleyebilir? Zaten böyle bir şey, hafta sonu ilân edilen genel sokağa çıkma yasağı ile mantık olarak da bağdaşmaz bir şeydir.

Ayrıca belirtelim ki, Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 72’nci maddesi, maddenin başında belirtildiği gibi sadece “57’nci maddede zikredilen hastalıklardan biri zuhur ettiği veya zuhurundan şüphelenildiği takdirde” uygulanabilir. 57’nci madde ise şöyledir:

“Madde 57.- Kolera, veba (Bübon veya zatürree şekli), lekeli humma, karahumma (hummayi tiroidi) daimi surette basil çıkaran mikrop hamilleri dahi - paratifoit humması veya her nevi gıda maddeleri tesemmümatı, çiçek, difteri (Kuşpalazı) - bütün tevkiatı dahi sari beyin humması (İltihabı sahayai dimağii şevkii müstevli), uyku hastalığı (İltihabı dimağii sari), dizanteri (Basilli ve amipli), lohusa humması (Hummai nifası) ruam, kızıl, şarbon, felci tıfli (İltihabı nuhai kuddamii sincabii haddı tifli), kızamık, cüzam (Miskin), hummai racia ve malta humması hastalıklarından biri zuhur eder veya bunların birinden şüphe edilir veyahut bu hastalıklardan vefiyat vuku bulur veya mevtin bu hastalıklardan biri sebebiyle husule geldiğinden şüphe olunursa aşağıdaki maddelerde zikredilen kimseler vak'ayı haber vermeğe mecburdurlar. Kudurmuş veya kuduz şüpheli bir hayvan tarafından ısırılmaları, kuduza müptela hastaların veya kuduzdan ölenlerin ihbarı da mecburidir”.

Görüldüğü gibi 24 Nisan 1930 tarih ve 1593 sayılı Umumî Hıfzıssıhha Kanununun 57’nci maddesinde belirli sayıda hastalık sayılmıştır. Bunların arasında hâliyle Covid-19 hastalığı yoktur. 57’nci madde “salgın hastalık” terimi kullanılmamıştır. Maddede tek tek hastalıklar sayılmıştır. Bu sayma “örneklendirici sayma” değil, Ahmet Güçlü’nün isabetle gözlemlediği gibi, “sınırlandırıcı sayma”dır [4]. Hastalıklar sayılırken “gibi”, “benzeri” tarzında başka hastalıkların da listeye eklenmesine imkân veren bir ibare kullanılmamıştır. Tersine “…hastalıklarından biri zuhur eder veya bunların birinden şüphe edilir veyahut bu hastalıklardan…” şeklinde sınırlandırıcı ibareler kullanılmıştır. 57’nci maddedeki hastalık listesi bir numerus clausus listedir. Bu listenin içine yorum yoluyla Covid-19 hastalığı katılamaz.

Malum hukukta hürriyet asıl, sınırlama istisnadır. İstisnanın ayrıca ve açıkça öngörülmesi ve exceptiones sunt strictissimae interpretationis ilkesi uyarınca dar yorumlanması gerekir.

Görüldüğü gibi neresinden tutarsanız tutun, korona virüsle mücadele açısından Umumi Hıfzıssıhha Kanununu elinizde kalıyor; korona virüsle mücadele kapsamında alınan tedbirlerin hukukîliği Umumî Hıfzıssıhha Kanununun maddeleriyle açıklanamıyor. Bu da esasen şaşırtıcı bir şey değildir. 1930 tarihli Umumî Hıfzıssıhha Kanununun salgın hastalık ve bu hastalıklarla mücadele anlayışıyla modern bir pandemi olan covid-19 ile mücadele edilmesi mümkün değil.

Gerekli olan bir tedbir, mevcut bir kanunun kapsamına dahil edilemiyorsa, Dünya batmaz, onun için yeni bir kanun çıkarılır, hepsi bu!


B. SOKAĞA ÇIKMA YASAKLARI, İL İDARESİ KANUNUNUN 11/C MADDESİNE DAYANDIRILABİLİR Mİ?

Yukarıda görüldüğü gibi, il umumî hıfzıssıhha kurulu kararlarında, sokağa çıkma yasaklarının dayanağı olarak, 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 27’nci ve 72’nci maddeleri yanında, 10 Haziran 1949 tarih ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/C maddesi de zikrediliyor (Örnek il umumi hıfzıssıhha kurulu kararları için [5] nolu dipnota bakılabilir).

Korona virüsle mücadele kapsamında alınan sokağa çıkma yasağı, maske takma zorunluluğu gibi tedbirler, 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/C maddesine dayandırılabilir mi?

Önce bu maddenin metnini verelim:

“Madde 11/C.- İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev ve görevlerindendir. Bunları sağlamak için vali gereken karar ve tedbirleri alır”.

Görüldüğü gibi bu maddede, valilere, salgın hastalık veya genel sağlık sebebiyle sokağa çıkma yasağı koyma yetkisi veren bir açık bir hüküm yoktur. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırıldığı her durumda dar yorum yapılır. Madde de “kamu esenliğinin sağlanması”nın “valinin ödev ve görevleri” arasında olması ve “bunları sağlamak için vali gereken karar ve tedbirleri alır” denmesi, valinin sokağa çıkma yasağı koyabileceği veya kişilerin temel hak ve hürriyetlerini sınırlandıran tedbirleri alabileceği anlamına gelmez.

Anayasamızın 13’üncü maddesine göre, yukarıda açıkladığımız gibi Türkiye’de temel hak ve hürriyetler, valililik kararıyla değil, “ancak kanunla sınırlanabilir”. İl İdaresi Kanunun 11/C maddesinde “vali gereken karar ve tedbirleri alır” denmesinin Anayasamızın 13’üncü maddesi karşısında doğuracağı bir sonuç yoktur. Gereken bu “tedbirler”in ne olduğunun (sokağa çıkma yasağı, maske takma zorunluluğu, vs.) ayrıca ve açıkça kanunda belirtilmesi gerekir. İl İdaresi Kanunun ne 11/C maddesinde, ne bir başka maddesinde, valilere genel sağlık nedeniyle sokağa çıkma yasağı koyma yetkisi veren bir hüküm yoktur.

Belirtelim ki, İl İdaresi Kanunun 11/C maddesi, Anayasamıza aykırı bir madde değildir. Valiye böyle bir genel görev ve bu amaçla genel olarak gerekli kararları ve tedbirleri alma yetkisi verilebilir. Bu tedbirler, kişilerin temel hak ve hürriyetlerine dokunmadığı ölçüde, vali tarafından alınabilir. Ancak bu tedbirler, kişilerin temel hak ve hürriyetlerine dokunuyorsa, valinin bu tedbirleri alabilmesi için, bu tedbirlerin, Anayasamızın 13’üncü maddesi uyarınca ayrıca ve açıkça bir kanunla öngörülmüş olması ve bunların Anayasanın ilgili maddelerindeki sebeplere dayanması gerekir.


III. TEDBİRLERİN MÜEYYİDELERİYLE İLGİLİ SORUNLAR

Korona virüsle mücadele kapsamında alınan tedbirlerin sadece kendilerinde değil, bunların uygulanmasında ve müeyyidelendirilmesinde de ciddi problemler vardır.

Esasen korona virüsle mücadele kapsamında alınan tedbirlerin kendisi hukuka aykırı olunca, bu tedbirlere uymayanlara uygulanan idarî yaptırım kararları da kaçınılmaz olarak hukuka aykırı hâle gelmektedir.

Bilindiği gibi korona virüsle mücadele kapsamında alınan tedbirlere aykırı hareket edenlere 1593 sayılı Umumî Hıfzıssıhha Kanununun 282’nci maddesi veya 5326 sayılı Kabahatler Kanununun 32’nci maddesi uygulanarak idarî para cezası verilmektedir. Pek çok il umumî hıfzıssıhha meclisi kararının metninde söz konusu kararlara uymayanlara bu iki madde uyarınca idarî para cezası uygulanacağı hususu açıkça belirtilmiştir. Örnek olarak [6] nolu dipnota zikredilen kararlara bakılabilir. Yani bu tedbirlerin Umumî Hıfzıssıhha Kanununun 282’nci maddesi ve Kabahatler Kanununun 32’nci maddesi olmak üzere başlıca iki müeyyidesi vardır. Bunları biraz yakından görelim.


A. UMUMÎ HIFZISSIHHA KANUNUNUN 282’NCİ MADDESİ

1593 sayılı Umumî Hıfzıssıhha Kanununun 282’nci maddesine göre ise, “bu Kanunda yazılı olan yasaklara aykırı hareket edenler veya zorunluluklara uymayanlara, fiilleri ayrıca suç oluşturmadığı takdirde, … Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir”. Görüldüğü gibi, bu maddenin uygulanabilmesi için “bu Kanunda yazılı olan yasaklara aykırı hareket” edilmesi veya “zorunluluklara” uyulmaması gerekmektedir. Dolayısıyla söz konusu yasağın veya zorunluluğun 1593 sayılı Umumî Hıfzıssıhha Kanununda yazılı olması gerekir.

Yukarıda açıkladığımız gibi, genel olarak sokağa çıkma yasağının (18 yaş altında veya 65 yaş üstünde olanların daimi olarak, yaş sınırlaması olmaksızın da herkesin hafta sonlarında sokağa çıkmasının yasaklanmasının) dayandırılabileceği bir hüküm yoktur. Yukarıda gösterdiğimiz gibi, söz konusu Kanunun 72’nci maddesinde öngörülen “tecrit” tedbiri, herkese değil, ancak “hasta olanların veya hasta olduğundan şüphe edilenler ve hastalığı neşrü tamim eylediği tetkikatı fenniye ile tebeyyün edenler”e ilişkin bir tedbirdir. Keza aynı maddenin son bendinde öngörülen “umumî mahallerin tehlike zail oluncaya kadar set ve tahliyesi” (karantina) tedbiri, ülke düzeyinde genel olarak uygulanacak bir tedbir değil, ancak “sari (bulaşıcı) ve salgın hastalıklardan birinin zuhur” eden belirli yer, köy, kasaba ve şehirlerde uygulanabilecek bir tedbirdir. Belirli bir köyde zuhur eden Covid-19 hastalığı nedeniyle o köyde karantina ilân edilmiş ise, bu karantinayı ihlâl edenlere 1593 sayılı Umumî Hıfzıssıhha Kanununun 282’nci maddesine göre idarî para cezası verilebileceği düşünülebilir.


B. KABAHATLER KANUNUNUN 32’NCİ MADDESİ

30 Mart 2005 tarih ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununun “emre aykırı davranış” başlıklı 32’nci maddesine göre, “yetkili makamlar tarafından adlî işlemler nedeniyle ya da kamu güvenliği, kamu düzeni veya genel sağlığın korunması amacıyla, hukuka uygun olarak verilen emre aykırı hareket eden kişiye ... Türk Lirası idarî para cezası verilir”. Dikkat edileceği üzere, “emre aykırı davranış” kabahatinin oluşabilmesi için kendisine aykırı davranılan emrin “hukuka uygun olması” gerekir. Yukarıda açıklandığı gibi, Türkiye’de, korona virüs salgınıyla mücadele amacıyla alınan tedbirlerin çoğu hukuka aykırıdır.

Sulh ceza hakimliklerinin, idarî yaptırım kararlarına karşı yapılacak başvurularda, öncelikle ihlâl edilen emrin veya yasağın hukuka uygunluğunu araştırmaları gerekir. Verilen emir hukuka uygun değil ise, bu emre aykırı hareket edilmesi, 5326 sayılı Kabahatler Kanununun 32’nci maddesine göre kabahat oluşturmaz. Keza ihlâl edildi denilen yasak, 1593 sayılı Umumî Hıfzıssıhha Kanununda yazılı olan bir yasak değil ise, adı geçen Kanunun 282’nci maddesine göre idarî para cezası verilemez.

Sulh ceza hâkimliklerinin verecekleri cezanın kaldırılması kararlarında kullanabilecekleri örnek gerekçeler için aşağıdaki [7] nolu dipnota bakılabilir.


* * *


Önemle belirtelim ki, burada söz konusu tedbirlerin gereksiz olduğu değil, bu tedbirlerin Türkiye’de hukuka uygun bir şekilde alınamadığı ve dolayısıyla bunlar için uygulanan idarî yaptırım kararlarının da hukuka aykırı oldukları görüşü savunuluyor. İlk makalemizde de yazdığımız gibi bir tedbirin gerekli olması başka, hukuka uygun olması başkadır. Hukukîliği tartışmalı da olsa, bu tedbirlere hepimizin gönüllü olarak uymasında tıbben yarar vardır. Keşke tıbben gerekli olan bu tedbirler, Türkiye’de hukuka uygun olarak alınabilmiş olsaydı.


IV. DİĞER GÖZLEMLER

1930 tarihli Umumî Hıfzıssıhha Kanunu ve 1949 tarihli İl İdaresi Kanununun hükümleriyle korona virüs salgınıyla mücadele edilemeyeceği açıktır. Korona virüs ile mücadele etmek için bu amaçla ÖZEL bir kanun veya bizim önerdiğimiz gibi olağanüstü hâl ilân edip bir olağanüstü hâl Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılması gerekirdi.

Nitekim Fransa’da 23 Mart 2020 tarih ve 2020-290 sayılı Covid-19 Epidemisiyle Mücadele Hakkında Olağanüstü Hâl Kanunu (Loi n° 2020-290 du 23 mars 2020 d'urgence pour faire face à l'épidémie de covid-19) çıkarılmış ve bu Kanunla “sağlık olağanüstü hâli (état d'urgence sanitaire)” ilân edilmesi öngörülmüş ve bu olağanüstü hâl durumunda alınacak tedbirler pek çok maddeyle ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir.

Benzer şey Türkiye’de de yapılamaz mıydı? Bu böylesine zor bir şey miydi?

Burada ayrıca belirtelim ki, korona virüsle mücadele kapsamında alınan tedbirlerinin hukuka uygunluğuyla ilgili sadece anayasa hukuku bakımından değil, idare hukuku ve ceza hukuku bakımından da yığınla problem vardır. Hatta bazı durumlarda bu tedbirlerin hangi makam (Cumhurbaşkanı mı, İçişleri Bakanı mı, Sağlık Bakanı mı, valiler mi, il umumî hıfzıssıhha meclisleri mi) tarafından alındığı dahi tartışmalıdır. Yine bazı durumlarda bu tedbirlerin hangi tür hukukî işlem (“karar” mı, “genelge” mi, “genel emir” mi) ile alındığı dahi belli değildir.

Bir örnek: 4 Haziran 2020 günü İçişleri Bakanlığının 6-7 Haziran 2020 tarihleri için sokağa çıkma yasağı ilân ettiği haberlerini televizyonlardan duyduk. Cumhurbaşkanı ise 5 Haziran 2020 günü saat 11:54’te, yani sokağa çıkma yasağının yürürlüğe girmesine 12 saat kala, sokağa çıkma yasağını iptal ettiğini Twitter yoluyla duyurdu. Ortada sokağa çıkma yasağı ilân etme ve bu yasağı kaldırma yolunda yetkili makamlar tarafından yapılmış irade açıklamaları var. Ama bu irade açıklamalarının hangi hukukî şekille yapıldığını, yani bunların instrumentum’unun ne olduğunu ben anlamış değilim.

Bu vesileyle belirteyim ki, Türkiye’de korona virüs salgınıyla mücadelede alınan tedbirler ve bu tedbirlerin uygulanması konusunda hukukî belirlilik ve önceden bilinebilirlik ilkeleri açısından eleştiriye açık pek çok durum olmuştur. Korona virüs mücadelesi kapsamında alınan tedbirlerin bir kısmında, Anayasamızın sadece 13’üncü maddesine değil, hukuk devleti ilkesinin öngörüldüğü 2’nci maddesine de aykırılıklar vardır.


SONUÇ

Anayasamız tehlikeli salgın hastalıklarla mücadele edilmesi için gerekli bütün hukukî imkânları Cumhurbaşkanına vermiştir. Cumhurbaşkanı, Anayasamızın 119’uncu maddesinden aldığı yetkiyle, tehlikeli salgın hastalık sebebiyle olağanüstü hâl ilân edebilir ve arkasından da olağanüstü hâl Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle gerekli bütün tedbirleri alabilirdi. Bu tedbirler de Anayasamızın 15’inci maddesindeki şartları taşımak kaydıyla hukuka uygun olurdu.

Ancak Türkiye’de bu yapılmamış, olağanüstü hâl ilân edilmemiştir. Dolayısıyla, olağanüstü hâl ilân edilmediğine göre, korona virüs salgınıyla mücadele etmek amacıyla alınan bütün tedbirlerin Anayasanın 13’üncü maddesindeki sıkı şartlara uygun olması gerekir.

Ya olağanüstü hâl ilân edilir ve 15’inci maddenin tanıdığı geniş imkânlardan yararlanılır; ya da olağanüstü hâl ilân edilmez ve bu durumda 13’üncü maddedeki şartlara uymak zorunda kalınır. Ya o, ya bu. Bu iki seçenek arasında ortalama bir yol yoktur.

Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, kaçınılmaz olarak izleyen düğmeler de yanlış iliklenir. Umumî Hıfzıssıhha Kanununu istediğiniz kadar zorlayınız, İl İdaresi Kanununu istediğiniz kadar geniş yorumlayınız, ilk düğmenin yanlış iliklenmesinden kaynaklanan hataları gideremezsiniz. Sorun, 1930 yılından kalma Umumî Hıfzıssıhha Kanununun veya 1949 yılından kalma İl İdaresi Kanununun yetersizliklerinden değil, gömleğin ilk düğmesinin yanlış iliklenmesinden kaynaklanmaktadır.


* * *


Son olarak konunun kamu sağlığını ilgilendiren hassasiyetine binaen tekrar hatırlatmak isterim ki, bu makalede korona virüs salgını nedeniyle alınan tedbirlerin gereksiz oldukları değil, hukuka aykırı oldukları görüşü savunulmaktadır. Zaten bu tedbirlerin gerekli olup olmadığı sorunu, hukuk bilimini değil, tıp bilimini ilgilendiren bir sorundur. Türkiye’de tıbbın gerekli gördüğü bu tedbirlerin hukuka uygun bir şekilde alınması mümkün iken, maalesef bu tedbirler hukuka aykırı bir şekilde alınmıştır.


6 Temmuz 2020 / link

BU YAZI ŞU YAZININ DEVAMIDIR:

Kemal Gözler, “Korona Virüs Salgınıyla Mücadele İçin Alınan Tedbirler Hukuka Uygun mu?”, (link) (Yayın Tarihi: 5 Temmuz 2020).


___________________________


* Anayasanın 91. Maddesi 

(Kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme):

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebilir. Ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.

* Umumi Hırzıssıhha Kanunu:

Madde 20 – Belediyelerin umumi hıfzıssıhha ve içtimai muavenete taallük eden mesailden ifasile mükellef oldukları vazifelere aşağıda zikredilmiştir.

1 - İçilecek ve kullanılacak evsafı fenniyeyi haiz su celbi.

2 - Lağım ve mecralar tesisatı.

3 - Mezbaha inşaatı.

4 - Mezarlıklar tesisatı ve mevta defni ve nakli işleri.

5 - Her nevi muzahrafatın teb'it ve imhası.

6 - Meskenlerin sıhhi ahvaline nezaret.

7 - Sıcak ve soğuk hamamlar tesisi. 

8 - (Mülga: 24/6/1995-KHK-560/21 md.; Aynen kabul: 27/5/2004-5179/37 md.)

 9 - Umumi mahallerde halkın sıhhatine zarar veren amilleri izale.

 10 - Sari hastalıklarla mücadale işlerine muavenet.

 11 - Hususi eczane bulunmayan yerlerde eczane küşadı.

 12 - İlk tıbbi imdat ve muavenet teşkilatı.

 13 - Hastane, dispanser, süt çocuğu, muayene ve tedavi evi, aceze ve ihtiyar yurtları ve

doğum evi tesis ve idaresi.

 14 - Meccani doğum yardımı için ebe istihdamı. 



* MASKE TAKMANIN ZORUNLU OLDUĞU İLLER

BASIN: 20 Mayıs 2020

Türkiye’de corona virüsü sebebiyle aşağıdaki illerde maskesiz sokağa çıkmak yasaklanmış durumda;

Sakarya, Burdur, Tunceli, Rize, Siirt, Kayseri, Kırklareli, Karabük, Adıyaman, Afyonkarahisar, Aydın, Balıkesir, Bartın, Denizli, Düzce, Kastamonu, Muğla, Şanlıurfa, Rize,, Kırıkkale, Isparta, Konya, Kahramanmaraş, Gaziantep, Gümüşhane, Amasya, Bolu, İzmir ve Uşak İl Hıfzısıhha Kurulları kent genelinde vatandaşlara maske takma zorunluluğu getirdi.

Maske takma zorunlu olduğu illerde maskesiz olarak dışarı çıkmanın cezası 3 bin 150 liradır. İçişleri Bakanlığı’nın konu ile ilgili açıklaması şu şekilde;

Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 282’nci maddesi gereğince idari para cezası verilmesi başta olmak üzere aykırılığın durumuna göre Kanunun ilgili maddeleri gereğince işlem yapılmasına, konusu suç teşkil eden davranışlara ilişkin Türk Ceza Kanunu’nun 195 inci maddesi kapsamında gerekli adli işlemlerin başlatılacağı hususu kamuoyuna saygı ile duyurulur.


BASIN SÖZCÜ



* TCK'nın 195'inci maddesinde "Bulaşıcı hastalıklardan birine yakalanmış veya bu hastalıklardan ölmüş kimsenin bulunduğu yerin karantina altına alınmasına dair yetkili makamlarca alınan tedbirlere uymayan kişi, 2 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" ibaresi bulunuyor.

* Umumi Hıfzıssıhha Kanunu Madde 282 – (Değişik: 23/1/2008-5728/48 md.): Bu Kanunda yazılı olan yasaklara aykırı hareket edenler veya zorunluluklara uymayanlara, fiilleri ayrıca suç oluşturmadığı takdirde, ikiyüzelli Türk Lirasından bin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir.

TCK'nın 195'inci maddesine göre, hepimizde bulaşıcı hastalık ya da yakımızda bulaşıcı hastalıktan ölmüş biri varsa kanıtlayın da hepimiz maske takalım. Yoksa niye cümbür cemaate maske taktırıyorsunuz!...


Zorunlu maskelere HAYIR. Çünkü;

- Oksijen yerine Karbondioksit solursun.

- Burundaki ısı ve nem oranı artar ve her çeşit virüs bırak akciğeri beyne kadar gidebilir.

- Akciğer rahatsızlığı olan, Koah, kanser ve kalp hastaları büyük tehlike içindedir.

- Maskeyle birlikte yüz sıcaklığı artar ve hasta olmadığın halde derece ölçümlerinde yüksek ısı görülür.

- Baygınlık, panik-atak, yüksek tansiyon görülebilinir.

- Hele hele bu yaz günlerinde ki 40-50 dereceyi buluyor, maske takmak ölümcül olabilir.

Neyin peşindesiniz? Sağlığımızın mı, yoksa....

ki - Anayasaya göre ... temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez....den anladığım kişi haklarına tecavüzdür.... SB



***


Sizin hatanız değil, sizi bu hale getiren toplumun ve koyunlar dünyasında yaşıyorsunuz.

Sizin itaat etmenizi istiyorlar.

Sizin koyun olmanızı istiyorlar.

İtaatkar, sorgulamayan bir makine parçası.

Otur dediğinde oturan, dur dediğinde duran.

İnsanlığınızdan, daha büyük bir TV ekranı, altın bir yıldız ya da maaş çeki için vazgeçmenizi istiyorlar.

Seni ezmeye çalışacaklardır.

Ne olursa olsun kendi kendinin efendisi olmalısın.

İnsan olmanın tek yolu, özgür olmanın tek yolu isyan etmektir.


"Manhunt: Unabomber" den replik...

Theodore Kaczynski'yi anlatan dizi...




23 Nisan 2018 Pazartesi

23 Nisan






"...Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, ilk önce bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti;  hissî, fikrî ve fiilî olarak bütün davranış ve hareketlerimizle göstermemiz gerekir. Bilelim ki Millî benliğini  bulmayan milletler, başka milletlerin şikârıdır (avıdır). Millî varlığımıza düşman olanlarla dost olmayalım.  Böylelerine karşı, bir Türk şairinin dediği gibi: (karşı duvardaki levhayı işaret ederek) ‘Türk’üm ve düşmanım sana,  kalsam da bir kişi’ diyelim. Düşmanlarımıza bu hakikatı ifade ettiğimiz gün, kanaatimize, mefkûremize,  istikbâlimize yan bakan her ferdi düşman telâkkî ettiğimiz gün, millî benliğe uzanacak her eli şiddetle kırdığımız,  milletin önüne dikilecek her engeli derhâl devirdiğimiz gün, hakikî kurtuluşa vasıl olacağız.” *



Binlerce can dirilse de nakletse geçmişi,
Dağlar lisana gelse de anlatsa hepsini;
Garbın cebin-î zâlimi affetmedim seni,
Türküm ve düşmanım sana, kalsam da tek kişi...**




Özgürlüğün de, Eşitliğin de Adaletin de Dayanağı Ulusal Egemenliktir. 
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'mız Kutlu Olsun!




* 20 Mart 1923 Konya gençleriyle konuşmasından, Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, c.2, s. 144
** Atatürk’ün sözlerinde bir dizesi yer alan ve İstanbul’un İtilâf Devletleri tarafından işgâli sırasında yazılmış olan dörtlüğün tamamı.


7 Ağustos 2016 Pazar

Kitleler Psikolojisi...





"Kitlelerin hayal gücü üzerine etki etmek sanatı, onları idare etmek sanatıdır."






Kitleyi meydana getiren bireyler kimler olursa olsun; yaşama biçimleri, işgüçleri, karakterleri yahut zekaları ister benzer, ister ayrı olsun, kalabalık haline gelmiş olmaları onlara bir nevi kollektif ruh aşılar. Aşılanan bu ruh onları, her biri tek başına, ayrı ayrı bulundukları halde duyacaklarından, düşüneceklerinden ve yapacaklarından tamamiyle başka hissettirir, düşündürür ve yaptırır. Bazı düşünceler, bazı duygular ancak kitle halinde bulunan bireylerde kendini gösterir veya hareket alanına çıkar.


Psikolojik kitle, aynı cinsten olmayan unsurlardan toplanma bir an için birbirleriyle kaynaşmış, geçici bir yaratık gibidir. Tıpkı canlı bir vücudun hücrelerinin bir araya gelerek bu hücrelerden her birinin sahip olduğu özelliklerinden pek farklı özellikler kazanmış bir varlık oluşturmaları gibi.


Herbert Spencer gibi büyük bir filozofun kaleminden nasıl çıktığına hayret edilen bir düşünceye aykırı olarak, bir kitleyi oluşturan yığınlarda, ögelerin ne ortalaması ne de tamamı vardır. Fakat yeni karakterlerin oluşumu ve yaratılışı mevcuttur. Kimyada olduğu gibi, bazı ögeler, örneğin alkaliler ve asitler yanyana getirilince, bunların ayrı ayrı sahip oldukları kimyevi özelliklerden bambaşka özelliklere sahip olan yeni bir madde oluşturmak üzere birbiriyle kaynaştıkları görülür.


Kitleler halinde bulunan bireyin başlıca özellikleri:

1- Bilinçli kişiliğin kaybolması.
2- Bilinçaltı ile hareket eden kişiliğin hakimiyeti.
3- Düşüncelerin, duyguların siyaret yoluyla aynı yöne doğru yönelişi.
4- Telkin edilen düşüncelerin uygulamasına hemen başlamak isteği.


Bu özellikleri taşıyan insan artık kendisi değildir, iradesi kendisine rehber olmaktan çıkmış bir otomak haline gelmiştir.


Bu durumda bir kitleye bağlı olması yüzünden insan, uygarlık merdiveninden bir çok basamak aşağı iner. Yalnız bulunduğu zaman terbiyeli, aydın bir kimse iken, kitle halinde ise içgüdüleriyle hareket eden bir yaratık, bir vahşi olmuştur. Artık ilkel bir adamın davranışına, şiddetine, merhametsizliğine, heyecanlarına ve kahramanlıklarına sahiptir.


Kelimelerle, tasvirlerle kolay etkilenmek en açık çıkarlarını ayak altına alabilecek hareketlere sürüklenebilmek yöneleriyle de, kitleye bağlı olan bireyler ilkel insanlara yaklaşırlar. Kitle içindeki birey, rüzgarın istediği gibi kaldırdığı kum taneleri arasında, bir tek kum tanesi gibidir.


Bu yönüyledir ki, üyelerinden her birinin kişi olarak uygun bulmayacağı hükümler veren jüriler, üyelerinden her birinin ayrı ayrı red edeceği kanunları kabul eden millet meclisleri görülmüştür. Ayrı ayrı alındıkları takdirde Konvansiyon'un adamları barışsever burjuvalardı. Meclis halinde toplanınca, bazı öncülerin etkisi altında, en bariz şekilde masum olan kimseleri giyotine göndermekte gecikmediler ve bütün çıkarlarına aykırı olarak dokunulmazlık haklarından vazgeçerek, kendi kendilerini kırıp geçirdiler.


Kitle halinde bulunan kimse yalnız yaptığı işler açısından benliğinden ayrılmaz. Bütün kişiliğini kaybetmezden önce, bu kimsenin düşünceleri, duyguları, cimriyi cömerde, inkarcıyı inanana, namusluyu namussuza, korkağı kahramana çevirecek derecede değişmeye uğramıştır. Meşhur 4 Ağustos 1789 gecesi sırasında ve bir heyecean anında bütün haklarından vazgeçtiklerine dair asiller tarafından verilen oylar, eğer onlardan ayrı ayrı istenmiş olsaydı, hiç birisi tarafından kabul edilmeyecekti.


Bu gözlemlerden çıkan sonuçlara göre, kitleler zekaca münferit insanların aşağısındadırlar. Fakat duygular ve bu duyguların davet ettiği hareketler bakımından kitleler durum ve şartlara göre ya daha iyi veya daha fena olurlar. Her şey onlara yapılan telkinlerin çeşidi ve tarzına bağlıdır.



Kitleler için baskı ve taassup, kolayca katlandıkları gibi uyguladıkları gayet açık duygular oluşturur. Kitleler güce karşı saygı beslerler ve zayıflığın bir şekli gibi anladıkları iyiliğe karşı pek az ilgili görünürler. Kitlelerin eğilim ve sevgisi hiç bir zaman iyi hükümdarlara değil, kendilerini şiddetle baskı altın bulunduran baskıcılara karşı olmuştur. 


Zayıf bir hükümete karşı ayaklanmaya her zaman hazır olan kitle, güçlü bir hükümet karşısında esir gibi eğilir. Eğer hükümetin etki gücü değişiklikler gösterirse kitle daima en taşkın hislerine bağlı olduğundan, birbiri ardınca esirlikten anarşiye ve anarşiden esirliğe geçer.


Kitlelerde devrimci içgüdülerin güçlü olduğunu sanmak, onların psikolojisini bilmemektir. Onların şiddetleri bizi bu noktada hataya düşürür. İsyan ve yıkım patlamaları daima çabuk geçer. Bilinçaltının yönetiminde fazla kaldıkları ve dolayısıyla asırlar boyunca birikmiş irsi etkilere fazla bağlı olduları için son derece tutucudurlar. Kendi hallerine bırakıldıkları zaman aradan çok geçmeden karışıklıklardan yorgun oldukları halde içgüdülü olarak köleliğe doğru yöneldikleri görülür.


Bonapart bütün özgürlükleri kaldırdığı ve demir yumruğunu olanca şiddetiyle duyurduğu zaman, jakobenlerin en kibirlileri de hiç sözden anlamıyanları da onu içten alkışladılar.



Gustave Le Bon
Kitleler Psikolojisi 
(The Crowd: A Study of the Popular Mind-PDF)
Hayat Yayın, İstanbul-1997














23 Temmuz 2016 Cumartesi

İran’a şeriat ’demokrasi’ ve ’özgürlük’ vaatleriyle geldi








AKP’nin Anayasa tasarısı hazırlıkları, Türkiye’nin bir saklı gündeminin doğmasına neden oldu: "Darbe mi? Şeriat mı?" İşte Türkiye’nin gizli gündemi bu soru. Herkes bunu tartışıyor. Ne rastlantı; yıllar önce, İslam devriminden önce benzer soru İran’ın da gündemindeydi. İranlı solcular, demokratlar, liberaller ve milliyetçiler bu soruyu tartışıyordu, darbeye karşı çıkıyorlardı. Gelin İran’ın İslam devrimi öncesi ve sonrası günlerine gidelim. Bir de, "mahalle baskısı" var mıymış görelim.




MERHABA. 
Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.

Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.

Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.

Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı. 

Şah’ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk. 

Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.


ÜZERİNDE DURMADIK

Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.

Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.

Pek üzerinde durmadık bu olayın, "Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük.

Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

Haberi ciddiye almadık; "Üç beş sapsızın işi" dedik.

Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "Ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk. 

Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.

"Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı. 

Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı! 

Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.

Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak" "Eylem Birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk. 


GEÇİŞ SANCILARI SANDIK

Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu. 

Şiraz’da "İslam Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu. 

Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..

Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.

Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.

Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı.

Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.

Hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık. 


REFERANDUM OYUNU

Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.

Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı. 

Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?"

Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?

Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "İslam’a evet mi, hayır mı diyorsunuz?"

Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"

Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler. 

Sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.

Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.


HALKI ANLAYAMADIK

Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.

Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesi’ni kapattırdılar. Sıra sonra "Keyhan" Gazetesi’ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.

Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu. 

Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.

Örtünmek moda oldu!

Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu. 

Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.

Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.

Kaçanlardan biri de bendim.

Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır. 

(Not: Bu metin, Bahman Nirumand’ın "İran" kitabından derlenmiştir.)



*



Türkiye’nin İran benzerliği çok şaşırtıcı

ÖNCE bir tespit yapalım: Diyorlar ki, "Türkiye, İran’a benzemez!" Yanılıyorlar. Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:


- 19. yüzyılda İngiltere’nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı. 

- İki ülke de tarım ülkesiydi.

- 20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi. 

- Her iki ülke 1920’lerde yeni liderleriyle yönetildi:

- İran’da subay Rıza Han (Pehlevi), "ormancılar ayaklanmasını" bastırıp yönetimi devirerek kendini "Şah" ilan etti.

- Türkiye’nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk’tü.

- Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. 

- Ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. Kılıf kıyafet devrimi yaptılar. 

- Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.

- İran 1940’ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.

- İran’da 1951’de, Türkiye’de 1960’ta "milliyetçi/ulusalcı solcu" askerler darbe yaptı.

- İran’da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.

- CIA, İran’daki darbeci Musaddık’ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza Pehlevi’yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.

- Türkiye, 1961’de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.

- 1960’lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu. 

- Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD "abi" rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.

- Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.

- Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.



YEŞİL KUŞAK PROJESİ

Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970’li yılların son dönemini bir hatırlayalım.

- Sovyetler Birliği, Afganistan’a girmişti.

- ABD’nin kontrolündeki Şah, İran’ı terk etmişti. Türkiye’de büyük bir sol dalga vardı.

Soğuk Savaş döneminde siz ABD’nin yerinde olsanız ne yaparsınız?

- İran’da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.

- Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.

- ABD, Şah’tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran’da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.

- Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "Amerika ve İngiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" diye açıklama yaptı.

- ABD, Sovyetler Birliği’ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.


Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu.

Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar "İslam Cumhuriyeti’ne izin vermeyeceğim" diyordu.

Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar’ı destekliyordu.

Bahtiyar, ABD ve İngiltere’ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.

Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.

Sonunda Humeyni, Tahran’a geldi. Yerleştiği "Refah Okulu"nda, liberal-İslamcı Mehdi Bazargan’ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD ve Avrupa bu "ılımlı İslamcı" atamadan mutlu oldu.


Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.

Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi.

Askerler bu kez Beni Sadr’ın imdadına yetiştiler; darbe yapabileceklerini söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

Mollalar iktidara yerleşti. "Ilımlı İslam" istemiyorlardı!


DESTEK ESNAFTAN

İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. Sadece 1963’te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemini gerçekleştirmişlerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye’ye sürgüne gönderilmişti.

Durum aslında bizim Nakşibendiler’e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse...

Türkiye’deki İslami hareketler ile İran’daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?

Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:

Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu Bazar esnafıydı. 

Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.

Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık.



Şimdi tekrar başa dönüp soralım: Türkiye, İran’a benziyor mu?



Soner Yalçın
22 Eylül 2007, Hürriyet









"Hakikatleri başka kalıplara sokarak tanınmaz hale getirenlerin amacı tarih yazmak değildir."










14 Şubat 2016 Pazar

Atam Diyarbakır'da













Bağımsızlık ve hürriyetlerini her ne bahasına ve her ne karşılığında olursa olsun zedeleme ve kayıtlamaya asla müsamaha etmemek; bağımsızlık ve hürriyetlerini bütün mânasiyle koruyabilmek ve bunun için gerekirse, son ferdinin, son damla kanını akıtarak, insanlık tarihini şanlı örnek ile süslemek; işte bağımsızlık ve hürriyetin hakiki mahiyetini, geniş mânasını, yüksek kıymetini, vicdanında kavramış milletler için temel ve ölmez prensip...


Ancak bu prensip uğrunda her türlü fedakârlığı, her an yapmaya hazır milletlerdir ki, devamlı olarak insanlığın hürmet ve saygısına lâyık bir topluluk olarak düşünülebilirler.


Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti, beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağı dereceye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.



Mustafa Kemal Atatürk







EK:




















1 Ocak 2016 Cuma

SANA HER ŞEYİNLE SAHİBİZ...






* Torba kanunda nüfus işleriyle ilgili yer alan detaylar: 

Kimlik kartında yer alacak biyometrik verinin türü, niteliği ve alınma yaşı Bakanlıkça belirlenecek. Biyometrik verisi alınacak kişilerin şahsen müracaatı esas olacak. Biyometrik verisi alınmayacak çocukların kimlik kartı müracaatı veli veya vasileri ile bildirim yükümlülüğü bulunan kişiler tarafından yapılacak. Merkezi veri tabanında tutulan biyometrik veriler kimlik doğrulama işlemleri dışında kullanılamayacak.

Haberlinki:











MAYIS 2014'TEN İTİBAREN AVRUPA'DA YENİ DOĞAN TÜM BEBEKLERE RFID MİKROÇİP TAKILACAK !

ADIM ADIM YENİ DÜNYA DÜZENİ'NE !

Bu proje 2006 yılında planlanmış ve ne tesadüftür ki bu teknolojiyi anlatan Idiocracy filmi de 2006'da vizyona girmişti.

Avrupa'da yeni doğan bebeklere Mayıs 2014'den itibaren deri altı RFID mikroçipler takılacak. Söz konusu mikroçipler, enerjisini insan vücudundan karşılayacak ve son derece hassas GPS konum belirleme sensörü bulunduracak. 5 metre yanılma payıyla uydudan yeri tespit edilebilen mikroçipleri taşıyan insanların kaçma ve saklanma şansları olmayacak. Kimlik ve sağlık bilgileri de bu çipler üzerine kaydedilecek.

AVRUPA BİRLİĞİNE GİRMEYE ÇALIŞAN TÜRKİYE'DEKİ BEBEKLER İÇİN DE BÖYLE BİR ZORUNLULUK GETİRİLMESİ KAÇINILMAZDIR !

link ingilizce
alıntılınan FB sayfası





18 Ekim 2014/haber linki

Yeni çipli kimlikler Aralık ayından itibaren dağıtılmaya başlanacak!





Çipli kimlik kartlarını almak isteyenler bu haberi okuyarak merak ettikleri yeni kimlik kartları ne zaman verilecek sorusunun yanıtını bulabilirler. 10 yıl boyunca geçerli olacak olan yeni çipli kimlik kartları kırıkkale'den dağıtılmaya başlandı. Yüzde yüz olarak herkesin eline geçmesi için ise süre 3 yıl meniz gerekmektedir. 10 yıl geçerli olacak yeni kimliklerin fiyatı belli oldu 

3 yıl içerisinde tüm ülke genelinde dağıtılacak 1 GB'lik hafızası olan çipin de yer alacağı kimlik kartlarının maliyeti 18 lira olacak. 

Kimlik sahteciliği yok olacak ... haber linki


...mış, hadi be, paranın, kredi kartlarının hatta insanların bile sahtesi varken, kimlik sahteciliği yok olacakmış....ki TC numarası vermişlerdi, o ne peki? Mostralık mı?










Stille Nacht, 
Heilige Nacht. 
Alles schläft!
Bigbrother überwacht!





// Mutlu Yıllar !!!
MI?