Translate

Ordu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ordu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2016 Çarşamba

ŞEHİTLER VARKEN....




Mardin ve Diyarbakır da saldırı, Şehitlerimiz var...


* 15 Temmuz'dan 3 Ağustos'a kadar 36 Şehit ve sayı artıyor...

"Terör örgütü PKK, 15 Temmuz’daki darbe girişiminin ardından saldırılarını artırdı. İlk hain saldırıyı 19 Temmuz’da Trabzon’da yapan PKK, o günden bugüne 36 güvenlik görevlisini şehit etti. En fazla şehit verdiğimiz il Hakkari oldu.


TRABZON’DA 3 ŞEHİT - 19 Temmuz
DİYARBAKIR’DA 3 ŞEHİT - 22 Temmuz
TUNCELİ’DE 1 ŞEHİT - 24 Temmuz
MARDİN’DE 3 ŞEHİT - 25 Temmuz
VAN VE DİYARBAKIR’DA 2 ŞEHİT - 26 Temmuz
SİİRT VE HAKKARİ’DE 5 ŞEHİT - 27 Temmuz
HAKKARİ’DE 8 ŞEHİT - 29 Temmuz
ORDU VE HAKKARİ’DE 4 ŞEHİT - 31 Temmuz


devamında:
SİİRT VE DİYARBAKIR 3 ŞEHİT - 9 Ağustos (1/2 basın)



10 Ağustos: .... 
Diyarbakır'ın Sur ilçesindeki tarihi On Gözlü Köprü yakınlarında polis servis aracına PKK'lı teröristlerce saldırı düzenlendi.


10 Ağustos: ..... 
Mardin'in Kızıltepe ilçesinde polis servis aracının geçişi sırasında PKK'lı teröristlerce yol kenarına park edilen bomba yüklü aracın infilak ettirilmesi sonucu çok sayıda polis ve sivil yaralandı.



Eksiği vardır, fazlası yoktur!
Bizim ŞEHİTLERİMİZ....
Güneydoğu kaynıyor, "nöbet"e gidecek misiniz? 
Ama kimin umrunda!






TOPLANTI SALONLARINDA ŞAKALAR YAPIP SIRITAMAZSINIZ!












17 Temmuz 2016 Pazar

Mehmetçik














Mehmetçiği itibarsızlaştırmak kimsenin haddi değildir.
Çünkü Mehmetçik Biziz. 
Diğerlerinin ne olduğunu Tanrı bile bilmiyor!..












"Satır satır oku ve o sela neden okunuyor anla."
Levent Üzümcü.

Alman faşizminin başlaması için Alman Parlamentosu’nun yakılması gerekiyordu!
Reichstag yangını bugünlerde ne anlatır?  
Selami İnce'nin makalesi 28.02.2016 Birgün






Vatana, millete, devlete bu ihaneti kim tezgahladıysa... Kimlerin veya hangi yapılanmaların bu alçaklıkta en küçük bir payı varsa Rabbim onları kahretsin.

30 yılı aşkın meslek hayatımda çok kriz günleri, çok can sıkıcı gündemler yaşadım. Fakat hiçbiri önceki gece yaşadıklarımızın kenarından bile geçemez. O, Irak'ı, Libya'yı, Suriye'yi andıran dehşet gecesinin Ankara versiyonunu andıran görüntülerini tekrarlamayacağım. Olup bitenlerin bir bölümüne, televizyon ekranlarından gazete sayfalarından şahit oldunuz. Şimdilik, gördüklerinizin ve bildiklerinizin, göremedik ve bilmediklerinizin çok azı olduğuna inanın yeter!..

Biliyorum; sabırlı olmalıyım.Biliyorum; 3-5 gün daha dişlerimi sıkıp olayların sıcaklığının geçmesini beklemeliyim. O yüzden genel bir değerlendirme ile kendimi tutmaya çalışıyorum.

15 Temmuz Cuma gecesi olup bitenin adı; yine senaryosu ABD'de yazılmış, buralarda birilerinin, piyonların eline tutuşturulmuş çakma darbedir. Bu sözlerimden darbe yanlısı falan olduğumu çıkarmayın!.. Rahmetli Alparslan Türkeş'in de dediği gibi; en kötü demokrasi en iyi ihtilalden daha iyidir. Onun için çok uyanık kalmalıyız.

Televizyonlardan seyrettiğim, o Mehmetçiklerimizin yere yatırılışları, eller yukarıda teslim alınışları, vatandaşlar ve polislerimiz tarafından yerlerde tekmelenişleri, çıplak halde polis otolarına kafalarına vurularak bindirilmeleri ciğerimi dağladı. Hele bugüne kadar, her ne şartta olursa olsun onu gözünden bile sakınan Türk insanının Mehmetçiği linç edercesine dövmesi yok mu... Sözün bittiği yere bir kez daha geldik. Bu millet ilk kez Mehmetçiğini dövdü... İlk kez ona tokat attı... Ne için?.. Ne acı, ne kadar büyük bir acı!.. Ne hale getirildiğimizin farkında mısınız?..

Bu alçak darbe girişimine kalkışan, şerefsiz, haysiyetsiz dangalaklar da acaba nasıl bir oyunun piyonu olduklarının farkında mıdırlar?.. Neye ve nereye hizmet ettiklerini, uşaklık ettiklerini hiç mi düşünmediler?..Şehit düşmesin diye tankın üzerinde yaralı polis arkadaşının üstüne yatıp kendini siper eden Mehmetçik'ten nerelere geldik...

O gün bu görüntü ile ne kadar da haklı olarak övünüp gurur duymuş, hainlere karşı daha da kenetlenmiştik. Kardeş kardeşi vurdu ve öldürdü. Bölücü hainlere karşı omuz omuza çarpışırken şehadet şerbeti içen kahraman polis ve askerlerimizin birbirine silah çektirilip, düşman edildiği ve çok tehlikeli bir kamplaşmanın tezgahına oturtulduk.

Hani, Türkiye'nin itibarıydı?..

Televizyonlardan ve gazetelerden bu sefer ambargolanmayan, mahkeme kararı ile yayın yasağı getirilmeyen görüntülerin kimleri sevindirdiğini düşünebiliyor musunuz? PKK/PYD'yi, IŞİD'i, ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya'yı... Barzani'yi, Öcalan'ı, Cemil Bayık'ı, Karayılan'ı...Türk milleti 20 yaşındaki Mehmet'ini tokatlarken!..

Öncekilerinden farklı bu seferki çakma ABD darbesi başarısız değil başarılı oldu!.. Akıl ve zekamızla alay edercesine kurgulanan bir senaryo ile Türk milletine Muhammed'in askerini dövdürdüler. Ergenekon, Balyoz, Casusluk, kadın pazarlamacılığı gibi davalarla TSK'yı itibarsızlaştırmayı hedefleyenlerce Türk milletine bitirici darbe vuruldu. Türk milletinin bel kemiği olan ordu-millet anlayışına suikast yapıldı. Siyasetçilerin akıl almaz gazına kapılanlar ise önüne ardına bakmadan gitti Mehmetçiğini dövdü, hakaret etti. Suçlu ile suçsuzun ayıklanması beklenemedi.

Esasında olması gereken, bugünün darbecilerini o makamlara, rütbelere getirip terfi ettiren siyasi iradenin, o isimleri tutup kulaklarından yargının önüne getirmesinin beklenmesi değil miydi?.. Aynı zaman da siyasi iktidara, "darbecileri bu makamlara niye getirdiniz" sorusunun sorulması lazım değil miydi?.. Kumpas itiraflarının ardından onca zaman geçti, niye gereken tedbirler alınmamış ve gerekenler yapılmamıştı?..

Evet!.. Çakma darbe başarılı oldu…

Bu hain, piyon dangalaklar yüzünden yarım yamalak, kör topal giden demokrasimiz esas şimdi askıya alındı. Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetinin rejiminin değiştirilmesi için çalışanlara ve bir türlü yeterli desteği bulamayanlara büyük bir mağduriyet alanı açıldı. Yeni kahramanlık (!) meydanlarına servis yapıldı. Ülkenin kötü gidişatının önüne geçmek için -az bir şey- demokrasi ile çıkış yolumuz vardı onu da kapattılar.

AKP saltanatının emellerinde başarılı olması için ellerine verilen yeni mağduriyet alanı ile eskisinden daha ceberut olacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek var mı?..

Olup bitenleri çok iyi okuyup ders almazsak, 27 Nisan e-muhtırası ile 15 Temmuz çakma ABD darbesinin benzerliklerinin sonuçlarını yine çok acı bedeller ödeyerek yaşarız.Baş rol oyuncularına, figüranlara ve yardımcılarına bakın. Onlar hep aynı…

Sadece senaryolar güncelleniyor!..

Ahmet Takan
17 Temmuz 2016 - Yeniçağ









Binlerce Mehmetçiğimizin duygularını dile getiren bir  Mehmetçiğimizden sitem: 

"İyi ki doğuya düşmüşüm. En azından düşmanın kim olduğunu, merminin nereden geleceğini biliyoruz." 
"Benim gibi vatani görevini yapan o askerleri linç edenlerin burada bize mermi sıkan pkk dan hiç bir farkı yok. 
Unutanın a... k..."
Batuhan Gutok



Üzülmeyin Mehmetçikler, biz o "ne idüğü belli olmayan halk"tan değiliz. 
İçimiz kan ağlıyor.....





NE DARBECİYİM NE F'Cİ NE DE PARTİCİ!

F'nin Askeri!
F'nin Polisi!
F'nin Hukukçusu!
F'nin Öğretmeni!
F'nin Gazetecisi!
Ama
F'nin Politikacısı! na gelince,
O yok işte!
Kiminle dalga geçiyorsunuz!..
Yemezler!

Herkes ağız birliği etmişcesine her şeyi de F ye bağlıyor. Ben buna inanmıyorum. 
Bu işten kim çıkar sağladıysa o yaptırdı, dolaylı dolaysız müdahaleleri var.






"Bu bir askeri darbe bile değil, "askerde darbe"! Daha ilk açıklamalarında Türkiye'ye "yeni bir anayasa" yapacaklarını söylüyorlar... Memleketin önündeki en büyük tehdit, "yeni bir anayasa"...  İyi bir yaşam için kolay yol yok. Çıkışımız bir grubun-darbesinin ucunda değil; bizim kendi ellerimizde.  Türkiye'ye dokundurtmayacağız." - Birgül Ayman Güler






ve
MEHMETÇİKLERİMİZE İŞKENCE EDENLER VE SEBEP OLANLAR YARGILANMALIDIR.









NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE




SB.






4 Ocak 2016 Pazartesi

Karadeniz'de Neler Oluyor?




Karadeniz'e yerleşen Kimmerler, İskit/Sakalar, Gaşkalar/Kaşkalar, Kutlar/Gutlar, 
Hunlar, Kıpçaklar Türk iken....







Rize Çamlıhemşin'de Murat Köyü'nün adı Lazca 'Komilo' oldu
30.12.2015-link


Rize'nin Çamlıhemşin İlçesi Murat Köyü'nün, Lazca eski adı olan Komilo'yu almak için yaptığı başvuru İçişleri Bakanlığı tarafından onaylandı. Çamlıhemşin İlçesi’ne 3 kilometre uzaklıktaki 600 nüfuslu Murat Köyü'nde, köyün Lazca eski adı olan Komilo adını almak için geçen yıl imza toplandı. Köy adının değişikliğine ilişkin yasa gereği, 200 olan seçmen sayısının yarısından bir fazla sayıda imza toplaması gereken köylüler 140 imza ile Çamlıhemşin Kaymakamlığı’na başvurdu. İlçe Kaymakamlığı aracılığı ile İl İdare Kurulu’na sunulan öneri kabul edildi ve onay için Rize Valiliği aracılığı ile İçişleri Bakanlığı'na gönderildi. İçişleri Bakanlığı da, köy adı değişikliği talebini kabul ederek onayladı. Komilo adını alan Murat Köyü resmi olarak ilk Lazca köy adı oldu.


Komilo ne anlama geliyor?
Komilo Köyü Muhtarı Lütfü Sezgin, bir yıl önce köy adının değiştirilmesi için yaptıkları başvurunun onaylandığını belirterek, köy adının Komilo olarak değiştiğini söyledi. Sezgin, "Köyümüzün adı Lazca 'Komilo' olarak biliniyordu. Başvurumuzla resmen bu adı almış olduk. Komilo Lazca’da Tanrıça anlamına geliyor" dedi.





Başka bir konu 2011'den


"Ermeni Diasporası'nın, Rize'nin Hemşin ilçesindeki Ermeni varlığını güçlendirmek ve tarihi iddialarda bulunmak için Rize'de müslümanlara ait mezar taşlarını çaldığı ortaya çıktı."
11 Ocak 2011 - Rize basın

2006 yılında dönemin Rize Valisi Kasım Esen, Rize tarihinin araştırılması için dört kişilik bir ekip kurdu. Aralarında araştırmacı yazarların bulunduğu ekip Rize'deki tüm tarihi mezar kitabelerini fotoğraflayarak arşivledi. Bir süre sonra Rize'nin Hemşin ilçesinde 1700'lü yıllardan öncesine ait mezar taşlarının bir bir kaybolduğu görüldü. İlk önce mezar taşlarının tarihi eser kaçakçıları tarafından çalınmış olabileceği düşünüldü. Vali Esen, taşların bulunması ve olayın araştırılması için aynı ekibi görevlendirdi. Güvenlik güçleri ile yürütülen çalışmayla taşların bazılarının bulunmayacak şekilde derelerin içerisine gömüldüğü anlaşıldı. 


Çınar Eğitim ve Araştırma Vakfı Başkanı Araştırmacı Yazar Recep Koyuncu da konuyla ilgili yaptığı açıklamada, şunları söyledi: "İddiaya göre, 1712 yılında Osmanlılar, Hemşin ve Çamlıhemşin bölgesindeki Ermenileri zorla Müslümanlaştırmış. 2006 yılında başladığımız envanter çalışması sırasında fotoğrafladığımız bir çok mezar taşının yerinde olmadığını gördük. Özellikle 1712 tarihinden önceki dönemlere ait Müslüman mezar taşlarının bu nedenle bilinçli olarak kaybedildiğini düşünüyoruz. Mezar taşlarının derelere gömülmesinden maksat özellikle Hemşin bölgesinde 1700'lü yıllar öncesinde bölgedeki müslüman varlığı tezini çürütecek delilleri yok etmektir."


Araştırmacı yazar Murat Ümit Hiçyılmaz 'Hemşin Tarihi Mezar Kitabeleri' isimli kitabı ile Hemşin'de Ermeni varlığı iddialarını çürüttü: "Bölge insanının tarih bilgisizliğinden istifade etmek isteyen bir çok misyoner Hemşin'e gelerek 'Köyünüzün eski ismi Ermenice'dir. Siz Ermenice biliyordunuz ama Osmanlı size bu dili zorla unutturdu' gibi iddialarda bulunuyor. Hemşin ismiyle ilgili iddialarda; 'Hamam' isimli bir kişinin bölgeye gelerek bu bölgeye yerleşip burayı şenlettiği, bu nedenle Hamam'ın şenlendirdiği yer anlamında Hamamşen denildiği ve yumuşayarak Hemşin adını aldığı ileri sürülüyor. Hamam ismi yöreye isim verecek kadar önemli olsaydı günümüze kadar bu ismin bir şekilde yansıması lazımdı. Bugün o bölgede Hamamoğulları diye bir aile yok. Hamam ismi hiç kullanılmamış. Osmanlı Arşivi'nde yaptığımız araştırmalarda 1486 tarihli belgelerde bile bölge Hemşin olarak anılmaktadır. Hemşin ismi Farsça kökenli 'Hem' edatı ile 'Şin' yani oturulan yerin birleşmesiyle oluşmuş bir isimdir. Hemşin'de Karakeçioğlu, Koçoğlu ve Çepni gibi Türklüğü bariz belli olan aileleri Ermeni yapmaya çalışmanın bir anlamı yoktur. Bu titiz çalışmamızda Ermeniliği ya da Hıristiyanlığı işaret edecek en ufak bir işarete rastlayamadık. Hemşin'de 1685 tarihli Müslüman mezar kitabeleri tespit ettik. Bu taşın hazırlanmasında 150-200 yıllık bir kültürün oluşması gerekir. Bu da neredeyse Trabzon'un fethine dayanır. Yani 1461 yılından önce Hemşin'de Müslümanların yaşadığını görüyoruz. Tarihsel kayıtlara göre, Hemşin bölgesi en çok müslümanın bulunduğu ve Müslümanlığın çevreye yayıldığı yer olarak görülüyor. Rize Müzesi'nde bulunan bu koç heykelleri de bunun en sağlam delilleridir."

Geçen günlerde, Ermeni araştırmacı Aram Arkun tarafından kaleme alınan 'The Hemshin' isimli kitapta, Hemşinliler'in Müslüman olan Ermeniler olduğu iddialarının basında yer alması birçok Hemşin Derneği'nin tepkilerine neden olmuştu. " 




***




TOPRAKLARINDA, "VATANINI BÖLME ARZUSU" TAŞIYANLARIN GEZMESİNE İZİN VERENLER DE SUÇLUDUR!
İSİM DEĞİŞİKLİĞİNE ONAY VEREN MM'LER DE SUÇLUDUR!
PEKİ, BU DEĞİŞTİRİLEN YER ADLARI GERÇEKTEN BİZE YABANCI MIYDI?
HAYIR DEĞİL, ÇÜNKÜ ANADOLU'DA DERİN BİR TÜRK TARİHİ YATIYOR,
BU SEBEPLE NE ANADOLU'YU NE DE 
KARADENİZ'İ ALAMAYACAKLAR!




***




Karadeniz’de yeşil sermaye...

26.12.2015-link


‘Bir Köy daha mahkûm oldu’,’Köyler boşaltılacak mı?’,’Karadeniz köylüsü mahkûm edildi’ başlıklı yazılarımla; Karadeniz Bölgesi’nde yaşanan acı gerçekleri; bir çok defa dile getirmiştim.
Mülkiyet hakkını tanımayan; Tapu Kadastrosu çalışmaları adı altında; vatandaşlarımıza ait ormanların yüzde 40’i devlete tescil edildi.Sonra Araplara satılacak.


Karadeniz köylüsünün yıllardan beri koruyup kolladığı, atalarından kalma tarım arazilerine el konulmuş, işgalci durumuna düşürülmüş, bu yüzdende köylüler mahkeme’ye verilmiş, mahkûm edilmişler.


Karadeniz köylüsü, öncesinde kendisine ait olup, sonraları ormana tescil edilen, arazileri kiralamak zorunda kalıyor.Aksi halde,devletin arazisini işgal ettiği gerekçesi ile mahkemelerde sürünüyor. Bütün köylüler,mahkemelik.Bu konuda çok sayıda ceza alan köylüler var.Ardeşen -Tunca -Armutlu köyüne eski para ile 1.2 trilyon ceza kesilmişti.Köyü satışa çıkarmışlardı.Sonucunu bilmiyorum. Tapu Kadastro çalışması yapılan tüm köyler aynı konumdadır. Şaka değil,gerçek..Tarihi bir köy satışa çıkarıldı.Arkası gelecek. Köylüler çaresiz ve sahipsiz.


Atalarından kalma yayla evleri için mahkûm edilenler, kendi arazisi için mahkemeye verilenler artıkça, bu satışlar devam edecek. Köyler mezralar boşaltılacak. Bölge siyasetçilerimizin haberleri yok mu? Peki, bu köyler, yaylalar, mezralara kimler talip? Yeşil sermaye,pardon “Yeşil Yol” kimler için yapılıyor?


Yorumu siz okurlarıma bırakarak; Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü ‘ nün resmi açıklamaları ile bölgemizdeki yabancı satışlarını aktarıyorum. (01.01.2014 tarihli resmi açıklama) Doğu Karadeniz’de 5 bine yakın yakın yabancı uyruklu vatandaş yerleşti. Pardon, ajan demek istemiştim


4210 taşınmaz, on bin dönüm arsaları var. Hayırlı olsun, duymayanlar duysun.
Trabzon’ da 5100 yabancı uyruklunun 6892 adet taşınmazı,
Rize’de 1818 uyruklunun 1537 adet taşınmazı,
Artvin’de, 14 bin 355 metre kare arsaları,
Samsun’da 2900 yabancı uyruklunun,9319 adet taşınmazı,
Ordu’da, 4918 yabancı uyruklunun,3288 mülkiyetleri, 345 bin metre kare arsaları,
Giresun’da, 1997 yabancının 4165 adet taşınmaz mülkiyetleri, Bulunuyor.



Karadeniz’i kaynatıyorlar beyler.. 

Yeni Yılınızı kutluyor,saygılar sunuyorum.
Osman Yazıcı/Ankara




***



Yer İsimlerinin Değiştirilmesi Son derece Tehlikeli Bir Yoldur,

31.12.2015/ link


Emperyalizmin yeni yüzyıldaki hedef coğrafyası bölgemizin de içinde bulunduğu Karadeniz Havzasıdır.Bu coğrafya jeopolitik ve jeostratejik konumu itibarıyla binlerce yıldan beri dünyanın büyük siyasal güçlerinin ilgisini çekmiştir.


Karadeniz,Kafkasya ,Hazar,Orta Asya hattı gelecek 50 yıldaki siyasal mücadelenin ana ekseni olacaktır. Büyük güçler etnik, folklorik, dinsel ve mezhepsel kimlikleri siyasallaştırarak millet bilincini ve bütünlüğünü parçalanmayı hedeflemektedir.


Doğu Karadeniz Bölgesi bu anlamda son derece uyanık ve bilinçli olmak durumundadır. Yer ve mevki isimlerinin topoğrafik isimlerin esnaf istedi, halk istedi gerekçesi ile değiştirildiğini başka hiçbir ciddi ülkede göremezsiniz.Son derece tehlikeli bir yoldur, millet bilincini, tarihsel kimlik ve şuuru bozacak bir yaklaşımdır.Kimse öküz altında buzağı aramasın.


Bölge Türk milleti başlığı altında bütünleştiğini bütün tarihi boyunca büyük bir kararlılıkla ortaya koymuştur.Bu anlamda Rize vilayetimizde ve Türkiye’nin başka yerlerinde yer isimlerin rastgele değiştirilmesinin bilimsel açıdan mahsurlu olduğunu değerlendiriyoruz.


Bu yolu açarsanız yarın başkaca bir siyasal erk sizi başka bir isme zorlar bu doğru bir yol değildir.Bu gibi işler ciddi bilimsel komisyonlar tarafından ele alınıp değerlendirilmelidir.



Prof.Dr.Kemal Üçüncü

KTÜ Edebiyat Fakültesi,Türk Dili ve Edebiyatı Böl.



***




"Şurası iyi bilinmelidir ki günümüz insanlarının anlam veremedikleri her isim 
Rumca veya Yunanca değildir."

"Ordu ilinin M.Ö. 400 yılından önce şehir merkezinin 5 kilometre dışında olan halk arasında Bozukkale olarak bilinen bölgede 'Kotyora' (Kut Yöresi) adıyla kurulduğu, Kut Türklerinin M.Ö.2500-2400 yıllarında Hazar Gölü çevresinde otururken batıya göçen ve Türkçe konuşan bir kavim olduğu, Kut kavminin Türk kökenli olduğu, ünlü Sümerolog Prof. Dr. Benna Landsberger, 1937'de yapılan Tarih Kurultayı'nda Atatürk'ün huzurunda bizzat söylendiği ve pek çok bilim adamı Kut Türklerinin kullandığı dilin Ural-Altay dillerinin bir parçası olduğu..." "Karadeniz Bölgesi’nde adına mana verilemeyen her yerleşim yerinin adı Rumca'da, Ermenice'de aranmaktadır. Oysa Ünye ismi Hun Türklerinin mirasıdır" 


Türkiye’de Türk Kavimlerinin Öncüleri
Türkiye’de Türklerin varlığı ile ilgili ilk bilgiler M.Ö. 3000 yıllarına kadar inmektedir.
Karadeniz Bölgesi'nin tarihi


***


MÖ.12.yy-8.yy'da Karadeniz'in kuzeyinde hakim olan Kimmerler ve onları  Kafkasya tarafına sürerek Karadeniz'in Kuzey kıyılarına yerleşen İskitler (MÖ.8.yy-3.yy), Hunlar, Sabirler, Avarlar, Kıpçaklar ...
hep Türk boylarıdır.

Bizans kaynaklarının Karadeniz'in güney doğu sahillerini Laz olarak adlandırması adı geçen bölgede yaşayan halkın Laz kökenli olduğunu belirten etnik menşeye işaret eden bir adlandırma değil, sadece coğrafi bir adlandırmadır. Prokopius'un Lazıka Krallığı olarak adlandırdığı devlet de bugün Türkiye'nin Kuzey doğu sahillerinde Rize'nin ve Artvin'in sahile yakın bazı köylerinde yaşayan ve Lazca denilen bir dil konuşan Laz'ların (yakın çevrelerinin adlandırmalarına göre Mohti Laz'ların) değil, Krallığın kurulduğu topraklarda bir miktar Mohti Laz (ya da Türkiye'de yaşayan Lazlarla aynı etnik gruba dahil Laz) yaşamasına rağmen Megrel'lerin Krallığıdır. Nitekim Bizans kaynaklarında Lazika olarak geçen bu krallıktan Gürcü kaynaklarında Egrisi/Megrel Krallığı olarak bahsedilir. Ayrıca Lazika Krallığının sınırları hiç bir zaman bugünkü Rize ve Artvin ilimizin topraklarına kadar uzanmamış bu toprakları Roma hudutları içinde kalmıştır.

Doğu Karadeniz'in Etnik Tarihi Üzerine




***




Lazlar hakkında yazarken başlangıç olarak açıklamayı gerekli gördüğüm bir husus "Laz" sözcüğünün, asırlar boyu Anadolu'nun diğer bölgelerinde oturanlar ve bölgeye dışarıdan gelmiş gezgin ve tüccarlar tarafından, Doğu Karadeniz Bölgesi'nde oturan halkı, din, dil ve etnik köken farkı gözetmeksizin bir coğrafi bütünlük içinde isimlendirmek amacıyla kullandığı gerçektir. Bunun yanı sıra Rize iline bağlı Pazar,Ardeşen, Fındıklı ve Artvin iline bağlı Borçka, Hopa ve Arhavi ilçelerinin özellikle sahile yakın kesimlerde oturan ve "Lazca" denilen dili konuşabilen küçük bir topluluğa etnik kimliklerini tanımlamak için "Laz" denmektedir. 1983 rakamlarına göre ülkemizde 250 bin kişinin Lazca konuşabildiği tesbit edilmiştir. Komşu köyler tarafından "Mohti" veya "Komohti" olarak çağrılan bu etnik topluluğa gürcüler "Chani" derler.


Geçmiş yüzyıllarda yazılan ve bölge hakkında bilgi veren kaynakların hemen hepsinde coğrafi isimlendirme ile etnik isimlendirme içiçedir. Aslında bu durum bir yönüyle ayrı bir gerçeği yansıtmaktadır. O da bölge halkı kendilerine Laz denmesinden rahatsızlık duymadığı gibi çoğu kez kendilerine "Laz Uşağı" olarak da takdim etmesidir. O meşhur Laz fıkraları da sadece Lazların değil o bölge insanının ürünüdür. Bazılarının, Rumların konuştuğu Türkçe ile aynı zannettiği Karadeniz şivesi de 13.ve 14.yüzyılda Anadolu'da konuşulmuş Türkçeden başka bir şey değildir.


... Tarihte Sinop, Kastamonu, Amasya, Tokat ve Samsun bölgesinde kurulmuş bir Pontos devleti var. Hakimiyet sınırları içinde Ege'de Kırım'a açılıp daralmış olan bu devlet o bölge insanlarından oluşan halkı ve Soyu Pers sarayına uzanan kralları ile Roma ya da Yunanlılıkla ilgisi olmayan bir Anadolu Devletidir. Bugün Hıristiyan-Rumla özdeşleştirilen Pontos ismini taşıyan bu devlet, Roma'nın Anadolu'yu istilasına karşı vermiş olduğu mücadeleler sonucunda yenilmiş ve tarihe mal olmuştur...Tarihler V.Mithridates'in 22 dil bildiğini ve ordusundaki askerlere anadilleri ile hitap ettiğini kaydeder. Peki nerede bu 22 ayrı dilin simgelediği 22 halk? Hepsi Hıristiyanlık potasında eriyerek Rumlaşmış, yok olmuş ve geriye kalan Pontos sözcüğü Hıristiyan-Rum anlamında kullanılır olmuş.


Hem Türküm hem de Laz


Bu bütünleşme Lazların 500 yıldır dillerini ve folklorunu yaşamalarına engel olmadığı gibi, bu durum ne Türk'ü ne de Laz'ı rahatsız etmiştir. Trabzonlu ve Rizeli "Rumdan dönme" tabirini bir hakaret kabul ettiği ve bu durum genellikle kavga nedeni olduğu halde "Laz" denmesini gülümseyerek benimsemiştir. Laz dili ve folklorunu araştırmak isteyenler dışarıda hazırlanmış tezlerden hareket etme yerine kendi gerçeklerini kendileri elde etme zahmetine katlanırsa bu tür örneklere sık sık rastlayacakları için ülke kültürünün zenginleşmesine de katkıları olacaktır. Dünyayı paylaşma mücadelesi veren süperlerin etnik Lazlar üzerinde araştırma yapmasının, bu tür faaliyetleri finanse edip, organize etmesinin hümanist bazı nedenlere dayandığını zannedip, meseleye onların koyduğu biçimde bakmanın, onların ürettiği problemleri tartışmanın Lazların menfaatine olabileceğini sanmak, karanlıkta kör kuyuya doğru adım atmaktan başka bir şey değildir.

Lazların Tarihi Bu mu? 








***




Rize'de Türklerin Ayak İzleri

İskitler/Sakalar
Mahura/Mağura Köyü ve İskitoğlu/Eskitoğlu/Demirrenk/İskit/Enkit Aileleri

Milattan sonra 396 tarihinde yazılan bir Roma İmparatorluğunun belgesinde; Trabzon'un 55 km güneydoğusunda Mohora (Mahura/Mağura) denilen bir yerde, bir askeri garnizonun varlığından söz edilmektedir. Mağura Türkçedir.







***




“Laz Ulusu Yaratma Projesi” nin en önemli kısmı, Lazcayı yazı dili haline getirme çalışmalarıdır. Feurstein, oluşturduğu alfabe ile Lazlar için ilkokul seviyesinde metinler, gramer kitapçıkları ve sözlükler hazırlamış, bazı çalışmaları Türkçe takma adlarla yayınlamıştır. Bu yayınlar Almanya’ya çalışmak için giden gurbetçilerimiz arasından,” Laz Ulusu Yaratma Projesi” kapsamında Feurstein tarafından örgütlenen kişiler vasıtası ile Türkiye’ye ulaştırıp, Lazların oturduğu İstanbul, Adapazarı, Rize ve Artvin gibi yörelerde dağıtılmıştır.

Mehmet Bilgin, 2003



Rize, tarih ve kültür yönünden üzerinde en az araştırma ve yayın yapılmış bölgelerimizden biridir.Altmışlı yıllara kadar ekonomik yönden yurdumuzun en fakir yörelerden birisi olan Rize, çay tarımının yaygınlaşmasından sonra çok kısa bir sürede ekonomik olarak  ülkemizin en iyi illeri arasında yerini aldı.Bölge ekonomik olarak bu değişim sürecini yaşarken kültürel alanda kayda değer hiçbir gelişme olmadı.


Geçmişte ekonomik şartlara ve coğrafi yapıya bağlanan kültürel  çalışmalardaki verimsizlik, ekonomik alandaki düzelmeye rağmen pek değişmemiştir.Bu dönemde ve  özellikle altmışlı yıllarda,  bir çok yabancı  araştırmacı bölgede çeşitli konularda araştırma  ve çalışmalar yapmaya başlamış, bu çalışmaların sonucu elde edilen bilgilerle, bölge üzerinde milli birlik ve beraberliği sarsmaya yönelik bir takım projeler oluşturulmuştu.Bu projelerde, bölge insanının sahip olduğu ve kültürel zenginlik ögesi olan bazı özellikler öne çıkartılarak, etnik parçalanmaya yol açılması amaçlanmaktaydı.


Altmışlı yıllarda bölgede faaliyet gösteren yabancı araştırmacıların çalışmalarıyla şekillendirilen projelerle, ülkemizin diğer bölgelerinin yanı sıra Rize’nin de içinde bulunduğu Doğu Karadeniz bölgesinde  Laz, Hemşenli, Gürcü,Karaçadırlı, Poşa ve Pontoslu Rum (yada Müslüman Yunanlılar)  gibi  etnik parçalar tanımlanmaya veya oluşturulmaya çalışılmaktaydı.


Doğu Karadeniz Bölgesi ile ilgili bu projeler hazırlanırken,aynı zamanda etnik grupların arka planını  oluşturacak olan ,  bölgenin Bizans ve Hıristiyan geçmişinin ortaya konması çalışmaları da yapılmıştır. Bu proje kapsamında elde edilen bulgular, günümüzde gündeme getirilen bazı iddialara da dayanak olmaktadır.Bu proje kapsamında bölgede yabancı araştırmacılar tarafından yapılan arkeoloji ve tarih  çalışmalarının amacı, bazı yabancı yazarların bu çalışmalar hakkında yazdığı kitap ve  makalelerde  “bölge halkının hafızasından silinmiş olan Hıristiyan geçmişe ait kanıtları ortaya çıkarmak” şeklinde ifade edilmektedir.


Bu çalışmalarla yeni bir bilinç yaratılmış,  Karadeniz bölgesinde yaşayan insanların çoğu artık yerleşim birimlerinin  içinde, yakınında veya yolunun üzerindeki herhangi bir taş yığınının geçmişte bir kiliseye ait olduğunu, köyün eski isminin Türkçe olmadığını ve  bu Hıristiyan geçmişin kendi geçmişi olabileceğini düşünmektedir. Çünkü bundan farklı bir şey düşünebilmesi için elinde herhangi bir bilgi de yoktur.


Çok sistemli bir şekilde ve iç içe geçmiş projeler çerçevesinde, bölgenin Bizans / Hıristiyan geçmişini ortaya çıkartmak için İngiltere de Birmingham Üniversitesine bağlı Bizans, Osmanlı ve Modern Yunan Çalışmaları  Kürsüsü’nde, Bizans ve Trabzon’daki Komnenos Rum Krallığı tarihi uzmanı Prof. Dr. Anthony Bryer ve ekibi tarafından, bazı vakıfların yanı sıra Yunan Hükümetinin ve Kıbrıs Rum kesiminin parasal olarak desteklediği ve ısmarladığı çalışmalar yapılmıştır.


Bu çalışmalar kapsamında Doğu Karadeniz Bölgesi taranmış, Hıristiyanlık dönemine ait olan ve yerleri tespit edilen tüm kalıntılar kazılarla ortaya çıkarılıp, planları çizilmiş mevcut kalıntılar fotoğraflanarak, sanat öğesi taşıyan  bezemeler, eserlerin mimari özellikleri ve  kitabeleri incelenmiş,bölge tarihi ile ilgili kaynaklarda yer alan tarihi bilgiler derlenerek yeni yayınlar yapılmıştır.


Bu çalışmaların ileride bölge ile ilgili siyasi iddialara zemin oluşturacağı düşüncesi başlangıçta komplo teorisi olarak algılanmışsa da, yeni etnik gruplar yaratılması çalışmaları ile boğuştuğumuz günümüzde bunun Türk toplumunu küçük parçalara bölerek etkisizleştirme ve bu etnik grupları  arka planda Hıristiyanlığa bağlama  çalışmalarının temel projelerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. 


25 - 30 yıl kesintisiz  süren ve yüzlerce öğrencinin katılıp eğitildiği bu proje sonucunda Bryer’in ( David Winfield ile beraber yazılmış) “The Byzantine Monuments and Topography of the Pontos”  2 cilt ve “The Post-Byzantine Monuments of the Pontos”, “Peoples and Settlement in Anatolia and the  Caucaus 800-1900,” The Empire of Trebizond and the Pontos” adlı  kitapları ile  bu projelerde çalışanlar tarafından yazılmış, bölgedeki kilise ve manastır kalıntıları ile bölgenin Hıristiyan geçmişi ile ilgili  yüzlerce  makale yazılıp ve yayınlandı.


Bu projeyi yapan ve yürüten Anthony Bryer ile çalışmalara katılan çeşitli kişilerce, Doğu Karadeniz bölgesinin Hıristiyan / Rum geçmişi ve bu geçmişin günümüze yansımaları  hakkında , bölgede yaratılmak istenen etnik parçaların geçmişine yönelik açıklamalara, Hıristiyan bir arka plan olacak çok önemli bir literatür  oluşturulmuştur.


Anthony Bryer, bölgede Hıristiyanlığa ait kalıntıların tamamını ortaya çıkartan arkeolojik çalışmalarının yanı sıra bölgenin Hıristiyan - Bizans  - Rum geçmişinin günümüze yansımaları hakkında da çalışmalar yapmış, Pontuslu Rumlarla ilgili  bir yazısında ”Pontuslu Rumlar bütün kalıntıların en şaşırtıcı olanları ama bazıları yurt arıyor, bazıları tarih, bazıları da ikisini birden” diyerek çalışmalarının ilgi ve amacını ortaya koymaktadır.Çalışma arkadaşlarından D.Winfield’in tarihi eser kaçakçılığı suçlamaları ile yurt dışında yargılanması bu projenin başka boyutları olduğunu da düşündürmektedir.


Bölge ile ilgili projeler hiç şüphesiz  bunlardan ibaret değildir. Fakat bölge ile ilgili tüm projelerin yayınlarını  izleme ve değerlendirme olanağına  sahip değilim.Yine de  ilgili yayınlardan değerlendirme yapacak kadar izleme imkanı bulduğum bir projeden bahsederek konuyu açıklamaya çalışacağım.


Altmışlı yıllarda bölgeye gelen yabancı araştırmacılardan sadece birisi olan Wolfgang Feurstein adlı bir Alman,1960’larda bölge köylerinde dolaşarak Lazlar üzerinde çalışmaya başlamıştır.Sözlü kültürde yaşayan dil, folklor özellikleri ve masallar derlemiş, bol miktarda fotoğraflar çekerek, izin alırken belirttiği amacın dışında çalışmalar yapmıştır.Bölgede yürüttüğü çalışmalar o dönem yetkililerin dikkatini çektiği için  bölgede  dolaşarak çalışma izni verilmemiştir.Amaç dışı faaliyet gösterdiği için yasal yollardan engellenen Wolfgang Feurstein daha sonra Almanya’nın Karaorman bölgesindeki Schopfloch köyünde “Laz Ulusu Yaratma Projesi” kapsamındaki çalışmaları için bir merkez oluşturmuş, çalışmalarına burada devam etmiştir.


Kendini Laz Ulusu yaratmaya adadığını söyleyen Feurstein, önce Lazca  yazı dili oluşturmak için Laz Alfabesi düzenlemiş, ardından bu Laz Alfabesi ile ilkokul seviyesinde  metinler hazırlamış ve Lazca gramer bilgileri  ile  sözlük çalışmaları yapmıştır. Hiçbir üniversitede öğretim üyesi olmayan bu kişi, sadece Laz kültürünü ve Laz tarihini araştırmakla kalmamış amacına hizmet edecek örgütler de kurmuştur.  


Feurstein, çalışmalarına kattığı insanları, bu şekilde dıştan aktiviteler olmazsa Laz kültürünün yakın bir gelecekte sonsuza kadar yok olacağına inandırarak örgütlediği Laz kökenli Türk vatandaşlarını Laz kültürünü ve kimliğini yaşatmak için,Laz Alfabesi ile Lazca metinler oluşturmak ve bunu Laz topluluklarına benimsetmek gerektiğine inandırmış, bilimsel çalışma olarak algılanabilecek faaliyetlerini Lazları hedef alan örgütsel faaliyetlere dönüştürmüştür. Bu çerçevede kurduğu Lazebura  ve  daha sonra Kaçkar  Kültür Çevresi (Kaçkar Kulturkreis) örgütü onun oluşturup  ve yönlendirdiği çalışmalardır.


Feurtein’in Laz kökenli yurttaşlarımızı etkisi altına alarak çalışmalarına dahil etmek için kullandığı “Birşeyler yapılmazsa sonsuza kadar yok olma”  motifi, benzer bir şekilde bölgede Pontoslu (Müslüman Yunanlı ) etnik grubu yaratma projesinin aktörleri tarafından da  kullanılmaktadır.Buna bir örnek olarak Yunanistan’da yaptığı çalışmalar ve Yunanlı dostlarının yardımı ile hazırladığı ve bir Yunanlı profesörün önsözüyle yayınladığı ”Pontos Kültürü” adlı eseri nedeniyle Pontoscu faaliyetlerde adı geçen Ömer Asan’ın  Lazlarla ilgili yayın yapanlar tarafından çıkartılan bir dergide yer alan  “Yok Oluyoruz Ya Siz” başlıklı yazısını gösterebiliriz.


Lazlarla ilgili yayınlar incelendiği zaman, Lazların eski Yunan mitolojisi ile var olduğu iddia edilen bağlarından bahsedildiği görülür. Fakat, Feurstein ve  çalışmalarından bahseden yabancı yazarlar bir başka düşünceyi açıkca yazarlar. Bu yazılarda yer alan “..mitolojide cennetten harfleri getiren tanrılardır.” şeklindeki  ifadelerle  O’nun  Lazlara alfabeyi getiren mitolojik tanrı olduğu ima  edilir.İleride onun sayesinde  sevgililerin birbirlerine Lazca aşk mektupları yazabileceği  anlatılarak faaliyetleri, efsanevi bir  figürün Lazlar adına yaptığı hümanistik aktiviteler olarak sunulur.Böylece faaliyetlerinin batı kamu oyu tarafından desteklenmesi sağlanılır.Oysa yaptıklarının  18 ve 19. yüzyıl sömürgecilerinin rehberi Oryantalistlerin  yaptıklarından hiçbir farkı yoktur.


Feurstein’in oluşturduğu Lazca Alfabe bu konuda yapılan çalışmaların ilki değildir.


Daha önce Gürcü alfabesinin harfleri kullanılarak bir Laz Alfabesi oluşturulmuştu. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin ilk dönemlerinde kısa bir süre  Lazca  yayın ve eğitim yapılmış,daha sonra Lazların Gürcü asimilasyonuna uğramasının daha uygun olacağına  karar verilerek  bundan vazgeçilmişti.


Feurstein’in  hazırladığı alfabe ise, Latin Alfabesindeki harflerle oluşturulmaya  çalışılan bir alfabedir.Feurstein, 1983 yılında hazırladığı  ilk  Laz Alfabesi ile yaptığı çalışmalar esnasında, Lazlara yabancı bir alfabe ile yazıyı öğretmenin güçlüğünü  ve bu çalışmalarının  başarısızlıkla sonuçlanacağını görmüş, alfabesinde bazı değişiklikler yaparak, Türklerin kullandığı alfabeye yakın bir alfabeyi yeniden oluşturmuştur. 1992’de son şeklini alan alfabesi, Fahri Lazoğlu Türkçe  takma adıyla yayınlanmış ve  Feurstein’in örgütü tarafından Lazların arasında yayılmaya ve eğitim çalışmaları bu yeni alfabe ile yapılmaya başlanmıştır.


Aslında Laz dili üzerinde ilk çalışmayı yapan Rosen adlı bir Almandır.Ayrıca Lazca da ilk defa Osmanlı Alfabesini oluşturan Arap harfleri ile yazılmıştır.Prof. Karl Koch adlı  Avusturyalı bir botanikçinin heyeti ile birlikte 1843 yılında  Doğu Karadeniz bölgesine gelen Rosen, Trabzon ve Rize bölgelerinde bitki toplamak amacıyla dolaşan Koch’un heyeti ile yaptığı seyahat sırasında, Trabzon valisi Abdullah Paşa’nın Kavası olan ve valinin heyete rehberlik yapmakla görevlendirdiği İbrahim Efendinin yardımıyla Laz dili hakkında araştırmalar yapmıştır.


Medrese eğitimi görmüş bir Laz olan İbrahim Efendi’nin yardımı ile  kelimeler derleyen ve küçük bir sözlük oluşturan Rosen, ülkesine dönünce bunu yayınlamıştır.  Laz dili hakkında çalışma yapan ilk batılı bilim adamı Rosen olmasına rağmen, bugün oynanmak istenen oyun “Harfleri cennetten  getiren tanrı” miti üzerinde kurulduğu için, konuya  Feurstein’in açtığı  pencereden bakanlar tarafından sadece adı zikredilerek adeta görmezlikten gelinmiştir.Kendilerine Laz aydını sıfatını yakıştıranlar, Feurstein’in çizdiği çizgiden biraz ileri gidip Rosen’in çalışmasını Türkçeye çevirip  yayınlamaktansa, Feurstein’in  sunduklarını aktarmakla  yetinerek aydın olduklarını zannetmişlerdir.


Daha önce Gürcü alfabesinin harfleri ile oluşturulan Laz Alfabesi hazırlayanlar, Lazları Gürcü soyu ve kültürü çerçevesinde görmek ve göstermek ve Lazları Gürcü kültür çevresine bağlayıp, asimilasyona tabi tutmak  amacıyla bu çalışmaları yaptıkları için, Feurstein daha önce oluşturulan bu alfabeyi ve bu alfabe ile oluşturulan Lazca  metinleri kendi projesinin amaçları için doğru kabul etmemiştir. Lazca’nın Latin alfabesi harflerinden oluşan bir alfabe ile yazılmasına  çalışarak , gerçekte Lazları, batının her türlü operasyonunda kullanılabilecek, batı kültürünün  etki alanında olan bir halk haline getirmeyi amaçlamıştır.


Lazları hedef alan bu iki merkezin Lazlar üzerindeki  çalışma  ve çekişmeleri günümüzde de devam etmektedir.Gürcistan merkezli hareket içinde, bir Gürcü profesör doksanlı yılların başında, ‘bilimsel çalışma’ maskesi ile bütün Laz köylerini dolaşmıştır. Gürcü kültürünün etki alanında bir  Laz şuuru uyandırmayı amaçlayan bu faaliyetler ve Gürcü merkezlerde hazırlanan “Lazların Tarihi” adlı eserin yayınlanması,hedef kitlenin Feurstein’e bağlı örgütün  çalışmaları ile Gürcü merkezlerin çalışmalarını  karıştırılmasına ve Lazlar üzerindeki bütün faaliyetlerin parsasının Gürcüler tarafından toplanmasına yol açmıştı. Fakat 1992’de İstanbul’da yayınlanan Ogni dergisi hedef kitle arasındaki bu yanlış anlamayı ortadan kaldırdığı gibi Gürcü faaliyetleri ile  uyandırılan Laz şuurundan Feurstein’in örgütünün yararlanmasına da vesile olmuştur.


“Laz Ulusu Yaratma Projesi” nin en önemli kısmı, Lazcayı yazı dili haline getirme çalışmalarıdır.Feurstein, oluşturduğu alfabe ile Lazlar için  ilkokul seviyesinde metinler, gramer kitapçıkları ve sözlükler hazırlamış, bazı çalışmaları Türkçe takma adlarla yayınlamıştır. Bu yayınlar  Almanya’ya  çalışmak için giden gurbetçilerimiz arasından,” Laz Ulusu Yaratma Projesi” kapsamında Feurstein tarafından  örgütlenen kişiler vasıtası ile Türkiye’ye ulaştırıp, Lazların oturduğu İstanbul, Adapazarı, Rize ve Artvin gibi yörelerde dağıtılmıştır.


Yine bu kişiler tarafından, yayınlar fotokopi yolu ile çoğaltılmış, gayrı resmi kurslarda halkın öğrenmesini sağlamak amacıyla kullanılmış, yapılan organizasyonlarla Türkçe alfabeden başka alfabe ile okuyup,yazmayı bilmeyen vatandaşlarımızın Laz Alfabesi ile yazılmış metinleri okuyup, yazması  yaygınlaştırılmak istenmiştir.


Bu çalışmalar sürdürülürken bir yandan da Laz tarihini oluşturmak için  araştırmalar yapılmakta. Bu yolla geçmişte Hıristiyan olduklarını bile hatırlamayan Laz kökenli yurttaşlarımızın belleklerine  Hıristiyan geçmişlerini canlandıracak tarihi bilgiler aktarılmaya başlanmıştır.


Feurstein, çalışmalarının ilk aşamasında Laz ailelerinin, özellikle orta yaşlı ve yaşlı kuşağın bu tür faaliyetlerden etkilenmediğini, ait oldukları toplumun içinde ve birlikte yaşanılan tarihi sürecin oluşturduğu geleneksel uyum halinde yaşama yolunu tercih ettiğini görerek, çalışmalarını gençlere yöneltmeyi uygun görmüştür. Başlangıçta Kaçkar Kültür Çevresi’nin folklor çalışmaları ile bir arada tutulan gençler derneğin damgasını taşıyan broşür şeklindeki  yayınlarla eğitilmiş, daha sonra bu yayınların  gençler ve aileleri vasıtası ile Türkiye’de  yayılması temin edilmiştir. Almanya’da genç nesil folklor ve benzeri faaliyetlerle “Laz Ulusu Yaratma Projesi” ne dahil edilip eğitilirken,  aynı zamanda bu yolla  örgütsel faaliyetlere de yöneltiliyorlar.


30-40 yıllık  çalışmanın sonunda üretilen Laz Alfabesi ile sözlük ve  folklorik araştırma metinlerine ilave olarak bu Laz Alfabesi ile yazılmış roman, şiir, tiyatro eserleri, edebi çeviriler, doğum ve ölüm ilanları, haber metinleri, mektuplar oluşturulmuş,bu  metinler Almanya’dan izine gelen veya bu iş için gönderilen işçi pasaportlu kişiler vasıtası ile yurda sokulmaya başlanmıştır.Bu materyaller Lazların yaşadıkları bölge ve köylerde dağıtılıyor ve Wolfgang Feurstein’in “Laz Ulusu Yaratma Projesi” hayata geçirilmeye çalışılıyor.


İlk aşaması bu şekilde yürütülen ve finansorü belli olmayan bu çalışmaları, daha sonra Laz tarihi ve kültürü için  hazırlanan kaynak  kitaplar ve Ogni gibi Lazca metinlerin yayınlandığı dergilerinin yayınlanması takip etti.Bu yayınlarda halktan  derlenen, sözlü edebiyat ürünü  şarkılar ve masallara ilave olarak, Feurstein’in bir ulus yaratma organizasyonu çerçevesinde yetiştirilen genç kadroların ürettiği Lazca şiir ve diğer edebiyat ürünleri yer almaya başladı.


“Laz Ulusu Yaratma Projesi”, projeyi oluşturarak yürüten  Feurstein’in yanı sıra,  diğer Alman kuruluşları ve  bazı  Alman ilim adamları tarafından da desteklenmektedir. Bu projenin, Türkiye’nin etnik parçalara bölünerek, çözülmesini amaçlayan büyük projenin bir parçası olduğunu  söylememiz için bir çok neden vardır. Örnek olarak, Almanya’da bazı kuruluşlar tarafından hazırlanan ve hafta sonlarında  Türk işçi derneklerinin yönetici ve üyelerine, mensup oldukları etnik grup ve kültürü  hakkında Alman ilim adamları tarafından verilen eğitim seminerlerini gösterebiliriz. “Megreller”,”Lazlar ”, ”Hemşenliler ”,”Pontos Kültürü ”nün anlatıldığı bu seminerlerde ayrıca, konularla ilgili önceden hazırlanan Almanca ve Türkçe metinler dağıtılmaktadır.


Fakat, bunlar bu yazının konusu değildir. Bu nedenle sadece bir örnek vermekle yetineceğiz.  Almanya’da Hür Üniversite tarafından yayınlanan  ve Türkiye’de 47 etnik grup tanımlayan “Türkiye’deki Etnik Gruplar” adlı kitabın yazarlarından olan ve kitapta etnik grup olarak tanımlanmış fakat, henüz etnik grup şuuru oluşmamış  insanlarda da  bu şuurun uyanması için,  yukarıda  örnek verilen  şekilde çalışmalar yapan  Rüdiger   Benninghaus da, diğer etnik grupların yanı sıra  Lazlar ve Hemşenlileri konu alan seminerleri, yayınları ve çeşitli faaliyetleri ile dikkati çekiyor.


Türkiye’de  yaratılmaya çalışılan Laz  şuurunda  Alman Irkçılığının bazı yansımalarını  görmek mümkündür, örneğin,  bazı  hayvan ve bitkilerin (laz kuşu,laz çiçeği gibi)  Laz olduğunu ya da Lazlara ait olduğunu ısrarla  iddia ve beyan ederek, bu  şekilde  benimsenmesi için kimi yayınlarda sürekli yinelenmesini gösterebiliriz.


Batılı araştırmacıların, Lazlar üzerinde çalışmaya başladıklarında, Lazların Hıristiyan geçmişlerini hiç hatırlamadıklarını ve Laz diye tanımlanan toplumun hafızasında bu geçmişe ait hiç bir iz kalmadığını görerek, bunu hayretle karşıladıklarını  yazmaktadırlar. Bu nedenle “Laz Ulusu Yaratma Projesi” nin en önemli  çalışmalarından birinin Lazlara Hıristiyan geçmişlerini hatırlatmak olduğunu söyleyebiliriz.  Aşırı dindar bir Hıristiyan  olan Feurstein’in  kişiliği  bu konuda da belirleyici olmuştur. Başka bir merkezde bölgenin  Hıristiyan geçmişi ile ilgili  bir proje yürüten Bryer’in, Lazlarla ilgilenmesi de daha çok bu bağlamdadır.


Hıristiyan geçmiş kadar, kesin ve net olan bir diğer unsuru ise Türk düşmanlığıdır. Fakat hitap edilen toplum, böyle bir görüşe yatkın değildir. Böyle düşünülmesine neden olacak bir çatışma tarihte yaşanmadığı için, eğitilmiş kadroların dışındaki kişiler bu görüşe karşı çıkmaktadır. Bu nedenle başlangıçta çeşitli yayınlarda göze çarpan Türk düşmanlığının  bu aşamada işlenmesinden vazgeçilmiştir.


Daha çok Gürcü menşeli Lazcılık faaliyetlerinde kaba bir şekilde  işlenmeye devam eden bu unsur, Alman menşeli faaliyetlerde  Laz kültürünün, Türk Kültürü ve Kemalist Türk Devlet yönetiminin baskısı ve tehdidi  altında olduğu şeklinde ifade edilmekte, ancak Laz dilinin  yazılı hale getirilmesi ile buna karşı direnebileceği  belirtilmektedir.Konu ile ilgili yayınlar izlendiği zaman Osmanlı ve Kemalist yönetimler suçlanırken, Foşa, Hemşenli, Gürcü ve Türk gibi  gruplardan sadece Türklerin Lazlara karşı bir tehdit oluşturduğunu düşündüren ifadelere rastlamak mümkündür. Oysa bu ifadeler, tarihi süreçte, Lazların Gürcülerle çatışma, Hemşenli diye tanımlanan komşuları ile çekişme,Türklerle dayanışma halinde olduğu gerçeği ile çelişmektedir.


Yaratılmak istenen Laz şuurunda, Lazlara  Hıristiyan geçmişlerinde bir millet olarak var oldukları ve Müslüman olduktan sonra sadece Hıristiyan geçmişi değil millet oldukları gerçeğini de unuttukları düşündürülmeye çalışılmaktadır.Oysa, geçmişe bakıldığında, Bizans’ın,  Doğu Karadeniz Bölgesinde yaşayan diğer toplulukların yanı sıra, Laz topluluğunun da önemli bir bölümünü Hıristiyanlık yolu ile Rumlaştırdığını bu asimilasyondan sadece Rize’nin doğusunda  Bizans sınırındaki   tampon bölgede kalan Lazların kurtulabildiklerini, bu topluluğun Osmanlı döneminde  gönüllü bir şekilde din değiştirerek Müslüman olduğunu, Bizansın bölgede etkinliğini yitirdikten sonraki dönemlerde artan Gürcü saldırıları ve asimilasyonuna  Türklerin ve Osmanlıların sayesinde karşı koyarak, varlıklarını koruduklarını, dil ve kültürlerini günümüze kadar yaşatabildiklerini görebiliriz. Bizans sınırının doğusundaki bu tampon bölgenin Kafkasya sahillerine uzanan  bölümünde  ise Gürcülerin etki ve baskılarını bu gün bile tespit etmek mümkündür.Gürcüler bu bölgede, kilisenin faaliyetleri ile Lazlarla birlikte diğer halkları da Gürcüleştirmeye çalışmıştır.


Kafkasya sahillerinde  yaşayan topluluklara yönelik Gürcü iddiaları da geçmişte Gürcü Kilisesinin  bu bölgedeki asimilasyon uygulamalarının sonuçlarına dayandırılmaya çalışılmaktadır.


Rize bölgesinde  Lazlarla ilgili yürütülen ve yukarıda özetle açıklamaya çalıştığımız  “Laz Ulusu Yaratma Projesi” nin benzeri çalışmalar, Hemşenli, Karaçadırlı, Poşa ve Pontos -Rum Kökenli Karadenizliler (Pontoslu Müslüman Yunanlılar) olarak tanımlanan grupları da oluşturmak için yürütülmektedir.


Türkiye’yi hedef olarak alan Emperyalist merkezler, Doğu Karadeniz Bölgesi’nin  kültürel zenginliği olan bu ögeleri, amaçları doğrultusunda tanımlamakta ve kullanmaktadır.Türkiye’nin en küçük toprak alanına sahip illerinden biri olan Rize vilayetinde yeni uluslar, farklı etnik gruplar yaratılmaya çalışılırken, Türkiye bu gelişmeleri doğru  algılayamadığı için sadece seyretmekle kalmıyor, gözlerini kapatarak görmemezlikten geliyor. Emperyalistlerin amaçlarına hizmet etmeyi aydın olmanın bir gereği olarak algılayan bazı aydınlar, bu güçlere kulluk etmeyi, eleştirel yaklaşıma tercih ediyor.


Daha önce illegal şekilde yürütülen bu faaliyetler bugün, Türkiye’nin Avrupa Birliğine girme sürecinde, dış güçlerin dikte ederek  oluşturduğu yapı çerçevesinde serbestçe ve Avrupa Birliğinin fonlarından desteklenen  faaliyetler  olarak yürütülmeye başlanmıştır.Daha önce Almanya’da çalışan işçilerle başlayan  “Laz Ulusu Yaratma Projesi”  tezgahında yetiştirilmiş  kişiler, bu yeni süreçte, Almanya’dan Türkiye’ye dönüş yapmış, başta İstanbul olmak üzere Laz kökenli vatandaşlarımızın bulunduğu bölgelere yerleşerek organize faaliyetler sürdürmeye başlamıştır.


Lazlara ve bölgede tanımlanmaya çalışılan diğer etnik gruplara yönelik  faaliyetler birbiri ile bağlantılı internet sitelerinde,  müzik sektöründe, yerel radyo ve televizyon kanallarında, kitap ve dergi yayıncılığı sektörlerinde, projenin devamı  olarak  Lazca ve Laz kültürünü esas alan çalışmalar serbestçe  sürdürülmekte, Lazca müzik albümleri, sözlükler, gramer kitapları ve Laz tarihi ve kültürü ile ilgili kitaplar artık serbestçe, ardı ardına yayınlanmaktadır. Son yıllarda bölgede Lazca işyeri isimlerinin çoğalmaya başlaması ,”Laz Ulusu Yaratma Projesinin” 40 yıldan fazla bir süredir uyandırmaya çalıştığı Lazlık şuurunun uyanmaya başladığını ve hedef aldığı  kitlenin, tek taraflı bir yönlendirmeye uymaktan başka bir şansı kalmadığını göstermesi bakımından önemlidir.







*** 




Yukarıdaki resimde gördüğümüz "Moshkiler" "Mossynoikler"
Moşkiler İskit boylarındandır.
Ayrıca Akad kaynaklarında Muşkili Mita olarak geçen kişinin Midas olabileceği söylenir.-SB


***


Türk karakterli kaya üzeri resim ve yazıların coğrafyasına paralel olarak dünya üzerine yayıldığına şahit olduğumuz diğer bir unsur da; ağaç uçlarını oymak suretiyle çivi kullanılmadan, taraklama usulüyle, kare veya dikdörtgen şeklinde birbirine bağlanması esasına dayanan mimarlıktır. Türkiye’de serendi / serender, seren, serende, serenti, serenter, serentir, serentire adı verilen bu yapı biçiminin aynısı, Tuva Cumhuriyeti'nde Arzhan yakınlarında bulunan Seyhan-Altay bölgesinin en büyük anıtında ortaya çıkmıştır.


Zemininin taşla çıkılıp duvarlarının yatay ağaçlarla oluşturulduğu yapı biçimi ile Güney Sibirya Türklerinin ve Uygurların da ev yaptıkları da bilinmektedir. Aynı tarz mimarlık örneğini M.Ö 400’de Anadolu’da görmekteyiz. Ksenophon, Anabasis adlı eserindeki bilgilere göre Onbinler, Trabzon'dan batıya giderken (M.Ö. Eylül 401- Mart 399) bugünkü Giresun ile Ordu arasında Massagetler'e rastlarlar.


Ksenophon'un verdiği bilgilere göre Mossynoikler, ağaçların yatay olarak üst üste yığılması suretiyle inşa edilen evlerde oturmaktaydılar. Mossynoik, "ağaç kule, ağaç kalede oturanlar" manasına gelmekte olduğu için bu adla anılmışlardır.







***



"Muşkilər İskit kavmi idi. Yunanlar onlara Mosx, ya da Mossinyok derlərdi. İsmilərinin də ağac evlərdə və ormanlarda yaşadıqlarından dolayı aldıqlarını söylərlerdi. Akkad yazılarında bu Muşkiler Meşex, ya da Meşequkimi keçər. Akkadcada bol Türkcə kəlimələr vardır və ağac anlamında meşek, arman sözləri vardır. Yəni anladığımız bu Muşki / Mosx / Mossinyok / Meşequ boylarının adı bizim meşe sözündəndir. Kəndiləri Türk və Ural kavimlərinin karışımı idi. Daha sonra onları kral İskitlər (Han Oğuzlar(Royal Scythians-SB)) Asurlarla bitməyən savaşlardan dolayı yanlarına alıb Anadolu-Trakya-Balkan və Kavkaz-Doğu Avropa yolları ilə köç etdilər. Şu an Rusiyada yaşayan Meşer Tatarları (Ağaçerilər) və Ural boyu olan Mokşalar (Mordvinlərin önəmli kolu) kəndi adlarında o ismin hatırasını daşıyırlar. İlk əvvəllər Mosok şəklində olan Moskva toponimi də o ismin hatırasını yaşadır." - Elşad Alili / Dilbilim, Azerbaycan















Uzun oldu ama, ben kaynaklarımın elimin altında olmasını isterim.
SB.



30 Ağustos 2015 Pazar

ZAFER VE TAYYARE BAYRAMLARI 30 AĞUSTOS







ZAFER VE TAYYARE BAYRAMLARI DÜN 
YURDUN HER TARAFINDA ÇOŞKUN ŞENLİKLERLE KUTLANDI



Dün şehrimizde askeri geçid resmi ve fener alayı yapıldı ; Halkevindeki gece çok güzel oldu.

Dün Ankara en heyecanlı günlerinden birini daha yaşadı. Dün en büyük zaferimizin 14üncü yıldönümünü kutlamak için Ankara halkı erkenden gençlik parkı yerini ve etrafındaki yolları kaplamıştı.


Ankaralıların bugün vesilesiyle orduya karşı besledikleri sarsılmaz eşsiz saygı ve sevginin tezahürlerine daha ordu merasimdeki yerini almağa giderken geçid resmine başlamadan çok evvel şahid olduk.


Bütün halk , bütün gençlik , yaşlı ve çocuk bütün Ankara halkı en büyük bayram gününe layik bir kıyafet, en büyük bayram gününe yaraşır bir sevinç içinde idi.


Şehir, şafakla beraber donanmıştı. Bütün evlerden fecrin ufkunu kıskandıran bir renk güzelliği taşıyordu.


Saat 10:30 da ordu ve halk yerini almış , bütün halk bugünün 14 yıl evvelki safhalarını ve her zaman sürecek mana ve şümulünü tazeliyecek söylevlerden sonra kahraman orduyu kütle halinde bir daha yakından görmeyi bekiyordu.


Ordu bandosunun çaldığı İstiklal Marşı büyük bir huşuğ ile dinlendi. Genç zabit Sabahaddin Doras, meydanın ortasında top arabı üstünde, bütün kalabalığın dinlemesini temin eden radyo önünde merasimin ilk söylevini verdi.


Genç Zabit bu söylevinde büyük zaferin cihan mikyasında mana ve şümulüne işaret etti. O günün dünya ve Türkiye manzarasını çizdi.


(Bingazi, Anafartalar, Yıldırım Orduları kahramanının nasıl zamanında başa geçtiğini) anlattı.

Bugünkü Türkiye'nin 30 Ağustos'un öz malı olduğun, o günden bugüne kadar kazanılan her yenilik ve ilerleyişin öz kaynağı 30 Ağustos olduğunu tebarüz ettirdi. Bizi zaferden zafere kavuşturan şehit ve gazileri ve bütün zaferlerin başında olan Atatürk'ü derin saygılar ve çözülmez bağlılıklarla andı.

Genç Zabitin alkışlanan bu söylevinden sonra Türk Tayyare Kurumu adına kürsüye şıkan candan inkilab şairi Behçet Kemal Çağlar halka şöyle hitab etti :


"Ne mutlu Türk milletine; Atatürk gibi atası var; ne mutlu Atatürk'e ; Türk milleti gibi milleti var. Atatürk eşsiz...Türk esşiz....

bu zafer , ne Atatürksüz başarılabilirdi, fakat ne de Mehmetçiksiz... Ve bizler, boynuna kadar ilikli esvablılar, boynuna kadar iliksiz esvablılar, fark ancak bu kadar... Ruhumuzla, kanımızla,  duygumuzla birer yaşayan Mehmetçiğiz....

Dumlupınarsız kalan istiklal sakat yarı...
Dumlupınarlar millet yapacak yığınları...
Sen nasıl ulaştınsa ilk Akdeniz'e...
Ve nasıl getirdinse dünyayı orda dize...
Şehit asker ! Bizde de aynı hamle, aynı hız...
Sana layik bir vatan yapmak davasındayız...
Baş kumandan, 17 milyon onun askeri...
Hedef, medeniyetin ön safıdır ileri !...
Dumlupınarlardayız biz bu gün de , yarın da,
Yaşıyan Mehmetçiğiz davanın saflarında.


Behçet Kemal alkışla kesilen bu mısradan sonra sözüne şöyle devam etti.


"Ben bu yersiz edebiyat tabirini kaldırmak istiyorum: Niçin Mehmedcik ? Mehmed !
Ne demek bu tasgir edatı !

Yemen'de, Galiçya'da ölürken belki; Dumlupınar'da ana yurdu uğrunda seve seve ölen Türk yiğitine, acır gibi bu isim nedir ?

Ona acımak hangi faninin haddine düşmüş? Eğer ona layık olmaya uğraşmıyanlarımız varsa o , onlara acısın!

Güneşe hiç güneşçik diyor muyuz? Tanrı diyoruz, tanrıcık değil !

Öyle ise Mehmedcik değil Mehmed...Tanrının (anlaşılmıyor) dikilmiş etten, kemikten ve ruhtan heykeli Mehmed !

Dumlupınarı yaratan Mehmed !
Selam sana, saygı sana !
İnandılar, döğüştüler, öldüler ; bıraktıkları emanetin bekçileriyiz !
Bu benim cümlem değil, bu milletin cümlesi !
Bu sözümüzü her zaman anmalı, her fırsatta yerine getirmeliyiz !

Böyle ordusu olan bir millete karada ölüm yok ! Göke bakalım ! Göklerimizin emniyetini unutmayalım ! Yurd korunması uğrunda alacağımız tedbirlerin en mühimi üzerinde duralım : 

Tayyare !
Ya köstebek gibi sürüneceğiz ! Ya Kartal gibi kanatlanacağız !
Yerde arslan olana gökte kartal olmak mukadder; fakat ona kanad vermek gerek !

Ankara sizleri bağrına basıyor Mehmedlerin anası ! Mehmedlerin oğulları ! Sizlerden babalarınızın kalbi ve ruhu gibi ruhu, kalbi kadar kafası da eşsiz Mehmedler yaratmak yolundayız !...
Bakın sizlere imreniyoruz : Ah bir Mehmed olamadım, bari Mehmedin kardeşi, bari Mehmedin oğlu olaydım! diyoruz !


Ve Dünya milletlerinin bütün harb ölülerinin ruhlarına başlarını eğmişler, saygıyla, gıbtayla Mehmedin mezarı başındalar :

Öldü- diyorlar- bari bu kadar şerefli bu kadar insanca bir maksad için ölebilseydik !

Türk Ordusu ! Dünyanın en önemli yeri boğazları beklemeye bütün dünyaca yegane layık görülen, emin görülen ordu! Senin çehrendeki ve eserindeki rengi bayrağımız ve toprağımız kadar seviyoruz! "


Bu inanılır ve ateşli sözlerden sonra halktan biri heyecanını yenemiyen bir çokunlukla söz aldı ve milletin orduya, en büyüğe şükranlarını sundu.

Tümkomutan General Kemal Gökçe daha kürsiye gelirken halkın çoşkun alkışları ile karşılandı. Sayın general şu vakur ve veciz söylevi verdi:

"Yüce Ulusum !

Büyük zaferinin 14.yıldönümünü en büyüğümüz başımızda gene ve büyük sevinçler içinde karşılıyoruz.

Zaferin kutlu olsun ! Yüce Türk ulusu !


Seni tanımadan seni saymadan, bir vakitler , senin başına geçerek seni idareye kalkışmış olan düşkünler senin yüksek onurunla oynamış, 18 yıl önce, yurd kapılarını, düşmanlara açık bırakarak seni yoksul, utanık bir duruma sokmuşlardı.


Ezdirilmiş türk ulusu parçalanmış, hiyanet edilmiş Türk vatanı her taraftan gelen türlü saldırımlarla yanıp tutuşarak büyük kurtarıcısını bekliyordu.


Bu bekleme çok sürmedi. Yurdun ve arıkan Türk ulusunun içinden bir güneş parladı, ulusun cesaretini, azmini, iradesini, özverisini kendinde toplamış ulusal Türk kahramanı ATATÜRK gööründü. Yaralı yurdunun sahibsiz ulusunun başına geçti.


Artık ordular hazırlanıyor, yurdun her yönü kan ve ateş selleri içinde çalkanıyordu:
Özgenlik ve Erkinlik savaşı başlamıştı.


İnönünde, Kütahya ve Eskişehirde, Sakaryada yapılan kanlı ve çetin savaşlarda başta kurtarıcı Başbuğu olduğu halde Türk ordusu yıllarca yoksulluklar içinde çalıştı. İç ve Dış düşmanlarla yiğitçe döğüştü, öldü ve öldürüldü.


Sakarya savaşı ile düşman, savleti en yüksek haddini bulmuştu. Sakaryada Türk'ün yendiği düşman üstünlüğü Türk saldırışına başlangıç oldu. Sakarya'dan sonra düşman artık Türk'ün kuvvetini denemiş ve kendini koruma çarelerine baş vurmaya koyulmuştu.


Sakaryadan sonra düşman tam bir yıl her taraftan yardımlar alarak direnmek ve dayanabilmek için hazırlandı. Fakat bütün bu hazırlıklar Türk'ün yenilmez, başbuğunun dehası, Türk'ün bükülmez pazusu karşısında faydasız kaldı.


Sakaryadan bir yıl sonra 26 Ağustos 1922 de başlıyan büyük Türk taarruzu dört gün dört gece sürdü. Biribiri ardınca yarılan ve çökertilen düşman mevzileri yer yer Türk süngüsünün ve Türk pazusunun kuvvetini haykırıyor, nihayet 30 Ağustos 1922 de düşman ordusunun Dumlupınar'da dört yandan sarılarak yenilmesi ve esir edilmesi yüce Başbuğunda toplanmış olan Türk genisini bütün medeniyet dünyasına ilan ediyordu.


Tarihlerde eşi görülmemiş bu zafer 14 yıl önce bugün kazanıldı. Ve kazanılan bu zafer yurdu kurtardı. Ulusu istiklaline kavuşturdu.


Kara günleri aydınlatan, acıları dindiren, yurdu ve ulusu kurtaran ey Büyük Kurtarıcı, Türk'ün baştacı ATATÜRK !


Zafer sana ve senin merd ve asil ulusuna yaraşır. Çünkü sen yurda zaferler yaratan ve ulusu yarattığın binbir zafer yollarında durmadan yürütensin.


Sen yaşa ey Türk'ün bezersiz kahramanı. Yurdunla, sana yürekten bağlı, senden asla ayrılmaz ulusunla yaşa !


Sayın dinleyiciler !

Erkinlik savaşında yüce başbuğun gösterdiği yolu tutarak nasıl zafere erdi isek, savaştan sonra Kurtarıcı Önderin buyurduğu yönü tutarak nasıl amacımıza vardı isek ; onun yurt ve ulus için durmadan dinlenmeden işliyen genisi sayseinde deniz kapılarımıza hakim olarak erkinliğimizi nasıl tamamladıysak bundan sonra da gene ve hiç düşünmeden ulu ATATÜRK'ün aydınlattığı yoldan ve onun arkasından içten bir inan ve özveriyle yürüyeceğiz.


Yaşasın büyük yaratıcı ATATÜRK!
Yaşasın yurdumuz ve ulusumuz!
Yaşasın Türk Cumurluğu!


Çok alkışlanan bu değerli söylevi kahraman ordunun geçid resmi, takib etti. Canlı bir çelik akını halinde, tunç yüzlerinde ana yurdun güneş ve toprak rengi, geçen askerlerin her kıtası ayrı ayrı ve uzun uzun alkışlandı. O sırada tayyarelerin gürültüsü gökleri dolduruyor, halk bir taraftan onları alkışlarken bir taraftan da konfetiler halinde serptikleri Türk Hava Kurumunun kağıdlarını taşıyordu.
Bu sırada sayın tayyarecimiz Vecihinin tayyaresine bağlı gençlerden Tevfik ve Feridi taşıyan iki ve Türk Hava Kurumu uzmanının tayyaresine bağlı. Mehmedin planörü saha üstünde muvaffakiyetli uçuşlar yaptılar ve kurumun değerli ve nizamlı çalışmalarla yetiştirdiği paraşütçü gençlerden Yıldız, Hikmet, Rüstem ve Hüseyin, hocaları Abdürrahmanın idaresinde paraşütle atlama tevrübelerini meydanlarda ve yollardaki binlerce halkın gözlerini dakikalarca göke çeken bir muvaffakıyetle başardılar.



HALKEVİNDE

Ankara halkevinin 30 Ağustos Zafer Bayramını kutlamak için hazırlamış olduğu programa saat 8:30 da İstiklal Marşıyla başlandı.


Değerli subaylarımızdan kurmay yüzbaşı Sadeddin Özoğul geceyi açarak 30 Ağustos'un askeri, tarihi, siyasi ehemiyetini tebarüz ettirerek değerli bir konferans yaparak bu Türk'ü yaşatan ve yaşatacak olan zaferin portresini çizdi ve bu zaferin bir millete karşı değil, bütün bir dünyaya karşı kazanılmış en büyük zafer olduğunu göz önüne koydu. Konferansı şiddetli alkışlarla kesilen değerli yüzbaşı sözlerine devam ederek bu zaferi yaratan meydan muharebesinin muasır hayata, muasır harb usullerine bir örnek olduğunu tebarüz ettirdi ve bugünkü varlığımızın, gelecek varlıkların hep bu zaferin eseri ve verimi olduğunu ileri sürdü.


B.Sadeddin alkışlar arasında sözlerini bitirirken Atatürk'ün şu sözünü tekrarladı :

" Ne mutlu bugüne ! Ne mutlu Türküm diyene!"


Bundan sonra çok ince ve değerli şairimiz Münür Müeyyed Bekman "bu günlere" adlı şiirini heyecan dolu bir eda ile okudu ve şiddetle alkışlandı. Münür Müeyyed Bekman'dan sonra genç ve ateşli sanatkar Kamuran Bozkır bugün için yeni yazdığı "ben istiyorum ki..." adlı şiirini yürekden gelen bir heyecanla okudu. Halk tarafından şiddetle alkışlandı. Aziz Eryalaz da "Dulupınar" isimli bir şiirini kendine has bir tarzda okuyarak alkışlandı.


Şiirlerinden sonra Nevşehirli saz şairleri Tahsin ve İdris birçok halk türküleri çaldılar, tekrar tekrar sahneye getirilerek alkışlandılar. "Eşmekaya" , "Emine" , "Aygelin" türküleri halkı fazla ilgilendirdi çok alkışlandı. Saz şairlerinin konserinden sonra İstiklal piyesi temsil olundu. Temsilde rol almış bulunan arkadaşların hepsi de rollerinde en iyi bir artist kadar muvaffak oldular. Sonra inkılabın muhtelif sahnelerini canlandıran filmler gösterildi. Gece halkın neşesine ve şuurlu inanına bir örnek olarak bitti.


Halkevinde 30 Ağustos'un kutlanması bu akşam ve yarın akşam da devam edecektir.



İSTANBULDA

İstanbul, 30 (A.A.) - Türk ordusunun, büyük başkumandanun eşsiz sevk ve idaresi altında yurdu, ebediyen kurtardığı 30 Ağustos günü bütün İstanbul halkı tarafından en candan tezahürler ve nümayişlerle kutlanmaktadır.


Şehrin her tarafı donanmış ,taklar ve bayraklarla süslenmiştir. Bütün sokaklar orduyu candan alkışlıyan halk ile doludur.


Saat sekizden itibaren İstanbul kumandanlığında , kumandan tarafından tebrikler kabul edilmiş ve 10.45 de Bayazıd meydanında askeri kıtaların, mekteplerin ve sivil kurumların iştirakiyle büyük bir geçid resmi yapılmıştır. Geçid resminden önce genç bir subayın İstiklal harbi hakkındaki ntukuna kumandan bir nutukla mukabele etmiştir.


Geçid resmine iştirak eden kıta ve heyetler şehrin ana caddelerinden geçerek Taksim'e gitmişler ve Cumhuriyet abidesine çelenkler koymuşlardır. Tayyarelerimiz bu tezahürlere uçuşlariyle iştirak etmişlerdir.


Gece fener alayları ve şehrin muhtelif yerlerinde tezahürat yapılmıştır.


ULUS Gazetesi
31 Ağustos 1936