Translate

şehitlikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehitlikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2017 Cuma

Refah faciası, tam bir casusluk olayıdır...





REFAH ŞEHİTLERİ ANITI - MERSİN



Refah faciası, tam bir casusluk olayıdır...



Türkiye, 2’nci Dünya Savaşının ilk sıcak etkilerini: 1940 yılında hissetmeye başlar. Muhtemel bir Alman saldırısını sınırda karşılamak amacıyla, Kırklareli ve Edirne üzerinden geçen bir hat üzerinde, savunma hatları kurulur. Boğazlar ve çevresindeki İllerde de, olağanüstü durum ilan edilir ve genel karartma uygulamalarına başlanır.


Alman Orduları: 1941 yılı Şubat ayında, Balkanlar üzerine, bir çığ gibi iner. Türkiye’deki tedirginlik iyice artar. 1939 yılından beri: “Yıldırım Savaş” taktiğiyle, çeşitli cephelerde peş peşe zaferler kazanan Alman Ordularının öncü Tümenleri: Romanya’yı işgal ettikten sonra, Bulgaristan içlerine ilerlemeye başlarlar.


17 Şubat 1941 tarihinde: öncü birliklerin, Bulgaristan-Türkiye sınırına varır. Böylece: Türkiye’nin çevresindeki ateş çemberi iyice daralır. Ankara, heyecanlı bir bekleyiş içindedir. Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Franz Von Papen: bu tedirginliği ortadan kaldırmak için, ülkesinin Türkiye’ye saldırmayacağı konusunda, yetkililere güvence verir. Müttefik ülkelerin temsilcileri de, başta İngiltere Büyükelçisi olmak üzere; Türkiye’yi kendi saflarında savaşa sürüklemek için çaba harcamaktadırlar.


Türkiye, savaşa girecek miydi? Yoksa, ani bir saldırı ile, savaşa girmek zorunda mı bırakılacaktı? Elbette, aklımıza, Birinci Dünya Savaşına girerken yaşadığımız, metazori durum, yani “Goben ve Breslav Zırhlıları” geliyor. Öyle ya; tarih tekerrürden ibarettir, hani yine, bir oldu-bittiye getirilip, Türkiye; İkinci Dünya Savaşına sokulabilir miydi? Elbette: gerek Almanlar ve yandaşları olan İtalyanlar ve gerekse bunların dışındaki, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere diğer ülkeler; Türkiye’nin kendi yanlarında savaşa girmesini istiyorlardı. (...)


(...) Fransız’ların, gemiyi yanlışlıkla batırdıkları ortaya çıkar ve gizli pazarlıklar sonucu, 2 savaş gemisi, tazminat olarak Türkiye’ye verilir. Böylece: ölen, 167 Türk gencinin hesabı kapatılmış olur.


Bu anıt, ordumuzun en seçme kahraman şehitlerinin anısına faciadan, 31 yıl sonra, 23 Haziran 1972 yılında, Atatürk Parkına konulmuştur. Japonya’nın Kushimoto kentinde Türk Şehitleri için dikilmiş bir anıt vardır. Bu anıtın kardeşi de, Mersindeki “Refah Şehitleri” anıtıdır. Çünkü: bu anıt aynı zamanda: Japonya’da görevden dönerken Japonya kıyılarında fırtına nedeniyle batan: Ertuğrul Fırkateynin de şehit düşen denizcilerimizi de anımsatmaktadır.


Deniz-Albay Osman ÖNDEŞ
Refah'ı Kim Batırdı? ayrıntılı yenidenergenekon:




* * *



KIŞKIRTMA VE YÖNLENDİRME İLE İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI'NA SOKMAK İSTEDİLER, GİRMEDİĞİMİZ HALDE 200 ŞEHİDİMİZ VAR. 


2.Dünya Savaşı'nda Dünya, sivil+asker - savaş halinde ve sonucunda 80 milyon kayıp vermişti...


TERÖR YÜZÜNDEN, SADECE BİRBUÇUK YILDA SİVİL HARİÇ 1100 ŞEHİDİMİZ VAR! YARALI/GAZİ HARİÇ!!!


“Polis Memurları Dayanışma Grubu” şehit sayısını ve isimlerini açıkladı. Çözüm sürecinin!!! sona erdiğinin ifade edildiği Temmuz 2015’le 2016 yılı sonuna kadar görevi sırasında hayatını kaybeden polis ve askerlerin sayısının 1093 olduğu belirtildi: ayrıntılı İlkkurşun



* * * 



“Refah Şilebi, 28 kişilik mürettebat denizaltıcı, 19 denizaltıcı subay, 63 astsubay ve 68 er ile İngiltere'de havacılık eğitimi görecek 1 hava subayı ve 20 hava öğrencisi olmak üzere toplam 199 personelle 23 Haziran 1941 tarihinde Mersin'den İskenderiye'ye hareket etmiştir. 


Savaşta tarafsız olduğumuzdan, Refah'ın güvertesine ve bordalarına Türk bayrağı bandajı yapılmış ve bu bayraklar reflektörlerle aydınlatılmıştır. Refah Gemisi Mersin'den hareketinden 5 saat sonra ağır hasara uğratılmıştır. Makineleri ve telsizi hasar gören Refah'ın dış dünya ile irtibatı kesilmiştir. Tahlisiye filikalarından, su üstünde kalabilen 1 tanesine personel binmiştir. 4 saat su üzerinde kalan Refah Şilebi, gecenin karanlığında sulara gömülmüştür."


Faciadan 36 saat sonra, 28 personelin filikayla Karataş mevkiine çıkmış, havadan ve denizden yapılan aramalarla sal üzerindeki 4 personelin 72 saat sonra kurtarılmış, 167 personel ise şehit olmuştur.


Deniz-Binbaşı Suat Gökçer Gökmen /PDF
Mersin Deniz Ticareti, Haziran 2016 
(Bu arada, denizmüzeleri sitesi geçici olarak kullanılmıyor! 03.01.2017)



* * *



Refah faciası, tam bir casusluk olayıdır.


Önceleri gemiyi Fransız denizaltısı Vichy’in ‘yanlışlıkla’ gönderdiği torpille batırdığı düşünülürken ilerleyen yıllarda İtalyan denizaltısı Ondina’nın işi olduğu öne sürüldü. Emekli deniz Albay Osman Öndeş ise, Türk denizaltıcılık tarihinin en trajik olayının İtalyan casuslar tarafından gerçekleştirildiğini belirtti.


Refah şilebi, İngiltere’nin inşa ettiği Reis sınıfı 4 denizaltıyı teslim almak için görevlendirilen askerleri taşıyordu. Gemi de toplam 199 kişi bulunuyordu ve ilk durak Mısır’ın Port Said Limanı’ydı. 


Mersin’den hareketetin hemen ardından meydana gelen patlama sonucu gemi batarken, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan 19 subay, 63 astsubay, 68 er, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan 1 subay, 20 Hava Harp Okulu öğrencisi şehit oldu. Geminin 28 mürettebatı hayatını kaybetti. 


4 subay, 15 astsubay, 5 er, 1 hava subayı, 4 hava harp okulu öğrencisi ve 3 mürettebat kurtulabilmişti. Refah faciası, Türk Denizaltıcılık tarihi’ne tek seferde en büyük kaybın yaşandığı facia olarak geçti. (link)



* * *


EK: 

2.Dünya Savaşı'nda Yunanistan'a Yapılan Yardımlar, Kurtuluş Vapuru ile Refah Vapuru:




* * *



ENG.

SS Refah was a Turkish cargo steamer of 3,512 tons built in 1901 by Robert Thompson and Sons as the SS Perseveranza for the Austro-Hungarian Empire, Perseveranza S.S.Co Ltd (Cosulich), Lussinpiccolo. In 1925 she had new owners and was renamed SS Persevera. 1931 Renamed SS Rafah for Turkish owners Barzilay & Benjamin. In 1941 she was torpedoed when 40 miles S of Mersin. She was a cargo steamer carrying 171 Turkish military personnel (150 seamen and 21 airmen) and 28 crew from Mersin to Egypt was sunk on June 23, 1941 by a torpedo fired by a Vichy France submarine. The vessel belonging to neutral Turkey was mistook for a vessel of Free France. Only 32 people survived the disaster.


Capt. Osman Ondes (Rt) on 12th December 2012 writes:

My recent book was based story on doubtful destiny of SS Refah that at present is filming for TV by Academie Production fm Istanbul. According my research for some years, I reached more acceptable result that, SS Refah has been mined (Limpet mine) by one of Italian Underwater Attack Team which they sticked to steering and propeller area of some Allied merchant ships before leaving either Port of Mersin or Port of Iskenderun. The most important name Cdr Luigi Ferraro was very experienced underwater attack team leader (Such Torpedo Men from II World War). During II World War he lived in Iskenderun as one of the Italian Consulate member but was Gamma member. He was able to stick limpet mines either at Port of Iskenderun or Port of Mersin (East Med of Turkey) to some merchant ships those were loading Chrome Mine on behalf of UK. He wrote his memories at his book " Un Italiano". (link)


With this so called "accident" they wanted to lure Turkiye into the WWII.... - SB.










İlgili:










İSTANBUL, İZMİR... :(
TÜRKİYE


20 Mart 2015 Cuma

KAFKAS İSLAM ORDUSUNUN İLERİ HAREKÂTI VE BAKÜ SAVAŞLARI







KAFKAS İSLAM ORDULARI KOMUTANLIĞINA ATANMIŞ OLAN NURİ PAŞA, 
25 MAYIS’TA GENCE’YE VARINCA ORADA “AZERBAYCAN MİLLİ KOLORDUSU “ 
ADINDA BİR BİRLİK BULUNDUĞUNU GÖRMÜŞTÜ; 
BUNUN MEVCUDU 1000 KİŞİYİ BULUYORDU. 
NE VAR Kİ, BU ORDU ASLINDA, BİR “AZERBAYCAN MİLLİ ORDUSU“ DEĞİL, 
BİR RUS ORDUSUYDU. BU ORDUNUN 250 SUBAYINDAN SADECE 23’Ü MÜSLÜMAN, GERİ KALANLARI İSE 
ÇARLIK ORDUSUNDAN KALAN RUS, UKRAYNALI, GÜRCÜ, HATTA ERMENİ SUBAYLARI İDİ. 
AZERBAYCANLILAR BU KOLORDUYA ISINAMAMIŞLARDI VE BUNA KATILMAK İSTEMİYORLARDI.




Nuri Paşa, bu kolorduyu lağvedip yerine yeni bir Azerbaycan Kolordusu kurmayı gerekli gördü. Yeni Azerbaycan Kolordusu, dört piyade alayından oluşan iki piyade tümeninden meydana getirilecek, alaylar çeşitli yerlerde kurulacak, silah altına alınacak erlerden dört piyade alayı oluşturacak, tabur, alay ve tümen komutanları Osmanlı subayları olacak, daha sonra bunların yerlerini yetişecek Azerbaycanlı subaylar alacak, kurulacak alayların iaşesini yerel yönetimler aracılığıyla mıntıka ve mevki komutanları Azerbaycan Hükümeti hesabına sağlayacak, Rus Ordusu’nda generallik yapmış Azerbaycanlı Aliağa Şıhlinski, yeni Azerbaycan Kolordusu’nun komutanlığına getirilecek idi.

Azerbaycan millî Ordusu bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nin dayanacağı silahlı güç olacak, Bakü Harekâtı’nda bu kuvvetlerden istifade edilebilecek, ilerde Osmanlı birliklerinin yerini alacak ve Azerbaycan bağımsızlığının garantisi olacak idi. Nuri Paşa’nın çalışmaları bu yönde olmuş, ama sonuçlanamadan kalmıştır.

Şark Orduları Grubu Haziran 1918’de bir de Osmanlı “Şark Orduları Grubu“ kurulmuştur. 6., 3., ve 9. Ordulardan oluşturulan Şark Orduları Grubu Komutanlığına, Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa (Kut) getirilmiştir. Kafkas İslam Ordusu’nun silah ve cephane ikmali Şark Orduları Grubu’nca yapılmıştır. Bakü Harekâtında da Kafkas İslam Ordusu’nun asıl vurucu gücününü Şark Orduları Grubu’ndan gönderilen birlikler oluşturmuştur.

Bir değerlendirme : 
Yusuf Hikmet Bayur’un değerlendirmesine göre: “Enver Paşa, Azerbaycan’ı düzenli ve güçlü bir devlet yapmak ve Bakü’yü kurtarmak isteğindedir. Bu istekte petrolle ilgili düşünceler varsa da esas amaç ulusaldır, millidir. Bu amaçla Romanya’dan geri gelen birliği ve yurtta kalmış son kuvvetleri Kafkas ve Kuzey İran’a göndermiştir. Öbür yandan Ruslar, Bakü’yü bırakmamak kararındadırlar. Almanlar ise Bakü petrollerine göz dikmişlerdir ve orasının Rusların elinde kalmasını daha uygun bulmaktadırlar.

Enver Paşa, Bakü ve Kafkas işini elden geldiği kadar Almanlardan gizli olarak ve bir soysop işi sayarak yönetmektedir. Amcası Halil Paşa’yı (Kut) “Şark Orduları Grubu“ komutanı adıyla ve kardeşi Nuri Beyi (Killigil) fahri ferik yaparak “İslam Ordusu Komutanı“ adıyla Azerbaycan’a göndermiştir, görevi bir Azerbaycan ordusu kurmak ve Bakü’yu almaktır....

Kafkas Türklerini Rus boyunduruğundan kurtarmak ve Ermenilere karşı korumak doğru bir siyasa sayılabilir.“ (1) Bayur, bu değerlendirmeyi yaptıktan sonra, “Ancak bu yapılırken Suriye’nin, İngilizlere karşı savunulamayacağı da düşünülerek orada sımsıkı cepheye yapışıp bir karış geri gitmemek strateji ve taktiğine başvurmamak gerekirdi“ diyor. 

Çünkü, 1918 Eylülünde Suriye ve Filistin’de on binlerce Türk yok olmuştur.

Kafkas İslam Ordusu’nun Azerbaycan Harekâtı ve Bakü Savaşları Göyçay muharebesi (17 ve 30 Haziran 1918) 5. Kafkas Tümeni’nin 9. alayı 10 Haziran 1918 günü Gence’ye varmış ve Nuri Paşa’nın emrine girmişti. Bu alaya bağlı Gence Müfrezesi, hemen ertesi gün Gence’deki Ermenilerin silahlarını toplamış ve Ermenileri itaat altına almıştır. Müfreze kendisine verilen bu görevi, Ermenilerin direnmelerine rağmen, 12 Haziran’da başarıyla yerine getirmişti.

Bu sırada 30 taburluk bir Ermeni-Rus Bolşevik kuvvetinin Bakü’den Gence’ye doğru ilerlediği ve 15 Haziran’da Göyçay kasabasına yaklaştığı haberi alınmıştı. Gence için tehdit oluşturan bu ilerleyişi durdurmak amacıyla, Gence’ye henüz gelmiş olan 10. Kafkas Alayı, ayağının tozuyla alelacele, Yarbay Osman Bey’in komutasında Göyçay mıntıkasına, yani savaşa sevkedildi. Alay, Göyçay’a ulaştıktan sonra, doğuya doğru ilerledi ve 17 Haziran’da 28. tabur alelacale düşmana karşı keşif taarruzuna kaldırıldı. 

28.Tabur, gerekli emniyet tedbirleri alınmadığından Bolşeviklerin pususuna düştü; bir anda cepheden ve yandan açılan ateş altında kaldı ve geri çekildi. 28. Taburu kurtarmak için cepheye sürülen 29. Tabur da sarp bir yerde ilerlerken Bolşeviklerin karşı taaaruzuna uğradı. 29. Tabur da kanlı bir muharebeden sonra esas mevzilerine çekildi. Muharebede toplam 200 zayiat verildi, 2 top ve 2 makineli tüfek Bolşeviklerin eline geçti.

Nuri Paşa, 1 Temmuz’da Başkumandanlık Vekâletine şunları yazmıştır:

“Güney Kafkas İslamlarından birlikler teşkil etmenin umulduğundan daha güç olduğu anlaşılmıştır. Azerbaycan harekâtının zaman kaybına tahammülü yoktur. Askeri eğitimi olmayan gönüllülerden esasen pek az istifade edilebilmektedir. Bakü meselesinin halli Osmanlı nüfuzunun ahali indinde kıymetini muhafaza için lâzımdır. 5. Tümenin takviyesine âcil ihtiyaç vardır. Aksi takdirde vaziyetimiz iyi değildir.“ (2)

Cephedeki duruma gelince: 
Bir durgunluktan sonra, 30 Haziran’da topçu ve makineli tüfek desteğinde taarruza geçen Türk birlikleri Göyçay ve Karameryem havalisini Ermeni ve Bolşevik Ruslardan temizlemişerdir. Düşman, gerisinde çok miktarda silah bırakarak bozgun halinde doğu istikametinde çekilmiştir.

Bakü yolunda bir dizi muharebe Kafkas İslam Ordusu’nun Azerbaycan’ı kurtarma harekâtı, Göyçay muharebesiyle başlamış, Bakü’nün kurtarılmasına varıncaya kadar bir dizi muharebe ile devam etmiştir. 

Bunlara kısa kısa değinip geçiyoruz..

Haziran-Temmuz 1918: Türk birlikleri, güneyde Salyan mıntakasında, 2000 kişilik bir Menşevik ve Ermeni kuvveti ile iki defa çarpıştı. 28 Haziran tarihindeki ilk çarpışmada Türk birliğinden 12 er şehit oldu, 17 er yaralandı. Düşman kuvvetinin büyük bölümü imha edildi.

6 Temmuz 1918: Aksu kasabası kurtarıldı.

7-13 Temmuz 1918: Altı gün süren çetin muharebeler sonunda Kürdemir kurtarıldı ve doğu yönünde çekilen Bolşevik Ermeni ve Rusların takibine devam edildi.

14-20 Temmuz 1918: 13. Kafkas Alayı, 14 Temmuz’da çarpışarak Şamahı’yı ele geçirdi ve ileri harekâtına devam etti. Bu çarpışmada 28. Tabur Komutanı Yüzbaşı İzzet Efendi ile 4 er şehit oldu, 20 er yaralandı.

27-28 Temmuz 1918: Türk kuvvetleri düşmanı takip ederek Bakü’ye 70 kilometre kadar yaklaştı. Çarpışmalar devam etti. Ordu Hacıgabul Cengibostan hattına dayandı. Kafkas İslam Ordusu birlikleri, kuzey ve güney grupları diye iki koldan Bakü’ye doğru yürüşünü sürdürdü. Demiryolu boyunca ilerleyen Güney Grubu 26 Temmuzda Karasu İstasyonunu, 27 Temmuzda da Hacıgabul istasyonunu ele geçirdi. Kuzey Grubu da 28 Temmuz günü Cengibostan mevkiini ele geçirdi. Böylece, Bakü’ye yöneltilen kıskaç daraltıldı.

30 Temmuz - 3 Ağustos 1918: Kuzey Grubu, 30 Temmuzda yeniden Bakü’ye doğru taarruza geçti. Bakü-Derbent demiryolu üzerindeki Sumgayıt istasyonuna kadar düşmanı takip etti. 1 Ağustos’ta Bakü’ye 2 kilometre kadar yaklaştı. Burada Bolşeviklerin deniz ve hava unsurları da muharebeye katıldı. Hazar Denizi’nde bulunan harp gemilerinden Türk mevzilerine topçu ateşi açıldığı gibi, Bakü’den kalkan uçaklar da bu bombardımana katıldı. Dört gündür devam eden muharebeler 2-3 Ağustos gecesi de karşılıklı top ve makineli tüfek ateşleriyle devam etti. Ancak, Türk topçu cephanesinin yetersizliği yüzünden Bakü’yü savunan Ermeni-Rus ve İngiliz birleşik gücüne kesin bir darbe vurulamadı.

Birinci Bakü taarruzu (5 Ağustos 1918)

Bakü’ye karşı Türk taarruzu 5 Ağustos 1918 sabahı saat 04.25’te şiddetli top ateşi desteğinde başladı. Şark Cephesi Komutanı Mürsel Paşa, “taarruzun çok başarılı bir şekilde geliştiğini, şehrin yangınsız ve zararsız zapt olunacağına ümit ettiğini“ Kafkas İslam Ordusu Komutanlığına rapor etmişti. Fakat öğleden sonra topçu cephanesi tamamen tükenmiş ve top ateşi kesilmişti. Bunu gören düşman karşı taarruza geçti. Topçu desteğinden mahrum olarak ilerlemeğe çalışan piyadeler çok kayıp verdi. 
Türk birlikleri Bakü’ye 4 kilometre mesafede olan Heybet-Bileceri demiryolunun batısındaki hatta çekilmek zorunda kaldı. Düşman, ölü ve yaralı olarak 2000 zayiat vermişti. Kafkas İslam Ordusu’nun taarruza katılan kuvvetlerinin zayiatı ise şuydu: Subaylardan 9 şehit ve 19 yaralı; erlerden 139 şehit ve 444 yaralı. Toplam: 148 şehit ve 463 yaralı. 

5. Kafkas Tümeni, Gence’ye varışından Bakü taaruzuna kadar geçen süre içinde (yani 15 Haziran - 5 Ağustos 1918 tarihleri arasında), birçok muharebeye girmiş ve mevcudunun yarısını kaybetmişti. Bakü önlerinde ancak 3.500 kadar muharip Türk askeri kalmıştı.

Nuri Paşa, takviye için yeniden iyi eğitimli 5.000 asker, dört ağır top bataryası, 28.000 top mermisi, 1500 sandık tüfek mermisi, 20 araç istedi. Azerbaycan’ın çeşitli yörelerinde görev yapan Türk birliklerinin de Bakü önünde toplanmaları gerekli görüldü.

Almanya, Türk askerinin Bakü’ye girmesini önlemeye çalışıyor.
Almanya, Bakü petrollerine göz dikmişti. Hırslıydı. Osmanlı devletinin Azerbyacan harekâtına şiddetle karşıydı. Gürcüleri de araya koyarak, Türk kuvvetlerinin ikmal yollarını kesiyordu. Bu yüzden Bakü üzerine yürüyen Türk kuvvetleri cephane sıkıntısından kıvranıyordu. Çok kez taaruzlar cephanesizlik yüzünden yarıda durduruluyordu. Almanya, Osmanlı Hükümetine akıl almaz baskılar yapıyor, tehditler savuruyordu. Öyle anlar olmuştu ki, Bakü yüzünden Almanya ile Osmanlı Devleti neredeyse silahlı çatışmanın eşiğine kadar gelmişlerdi. Şark Orduları Grup Kumandanı bir telinde “icap ederse Almanlarla harp etmekten çekinmeyeceğim“ demişti. (3)

Kafkas İslam Ordusunun birinci Bakü taarruzu üzerine Almanya’nın Osmanlı Hükümeti üzerindeki baskıları daha da artmıştı. Almanlar, Türklerin Bakü’ye girmesine kesin olarak izin vermeyeceklerini Rusya’ya da yazı ile taahhüt etmişlerdi. Bakü’nün Rus elinde kalması Almanya için önemliydi. 

27 Ağustos 1918 günü Almanya ile Sovyet Rusya bir anlaşma imzalamışlardı. Anlaşmanın dördüncü bölümünde şu hükmler yer almıştı:

“Rus Hükümeti, Almanya’nın Gürcistan’ı bağımsız bir devlet olarak tanımasını onaylar. Kafkasya’da Brest-Litovsk Antlaşmalarıyla Türkiye’ye bırakılmış olan üç sancak’ın dışında herhangi bir hükümetce yapılacak askerlik hareketlerlerine Almanya hiçbir yardımda bulunmayacaktır. Bu bakımdan Almanya bir üçüncü devlet ordusunun Bakü sancağına ve ona bitişik Cevat, Şamahı ve Guba sancaklarının gösterilen kısımlarına girmemesi için nüfuzunu kullanacaktır. Rus Hükümeti Bakü petrol üretimini arttırmak için elinden geleni yapacak ve bunun dörtte birini Almanya’ya verecektir.“ (4)

Bu anlaşmanın Türk kuvvetlerinin Bakü’yü Ruslardan ve Ermenilerden kurtarmak üzere oldukları bir sırada yapıldığı açıktı. Almanya, Bakü petrollerinden pay alma karşılığında Bakü şehrini ve çevresindeki sancakları Rusya’ya bırakıyordu. Buralara Türk askerini sokmamayı Rusya’ya taahhüt ediyordu. Dahası, Kafkaslarda askeri harekâtta bulunmakta olan Türkiye’ye hiçbir yardımda bulunmamayı yükümleniyordu. 

Yani Almanya, petrol için, müttefi ki Türkiye’yi sırtından hançerliyordu. Yaptığı bu anlaşmanın bir örneğini de, utanmadan, ertesi gün götürüp Babıâli’ye sunmuştu! (5) Fakat, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, Kafkas İslam Ordusu hazırlıklarını tamamlıyıp Bakü’ye yürüyecekti. Ve yürümüştür. 

15 Eylül 1918 tarihinde Bakü işgalden kurtarılmıştır. O tarihten yaklaşık yüzyıl geçmesine rağmen Azerbaycan’ın kurtuluşu uğrunda toprağa düşmüş olan aziz şehitler hiçbir zaman unutulmamış, hep saygıyla anılmışlardır. 

Bu gün Bakü’de, Azerbaycanlı şehitlerin uyuduğu Şehitler Hıyabanı’nda yer alan ve Türk şehitlerine saygının ifadesi olarak yapılmış anıtın halk tarafından ziyaret edilmesi Tükiye-Azerbaycan kardeşliğinin en büyük örneğidir.

Dr. Bilâl N.ŞİMŞİR
E. Büyükelçi-Tarihçi-yazar / PDF









1) Bayur, op.cit., s. 213-214
2) Yüceer, op.cit., s. 85
3) Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara: 1957, Cilt 3, Kısım 4,. s. 317
4) Ibid., s. 225-228
5) Ibid., s. 225

EK:
Birliğin Dağılması
Yıldırım Orduları Grubu'nun Filistin cephesinde Nablus Hezimetine uğraması ve sonrasında Edmund Allenby komutasındaki Britanya Ordusu'nun süratle ilerleyerek Şam ve Halep'i işgal etmesinden sonra Osmanlı Devleti ateşkes istemek zorunda kaldı. 30 Ekim tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi'ne göre Osmanlı Devleti'nin savaştan önceki sınırlarına çekilmesi gerektiğinden Kafkas İslam Ordusu 16 Kasım’da Bakü’yü terketti ve 15 Aralık 1918 tarihinde Osmanlı askerlerinin Azerbaycan'dan çekilmesi tamamlandı.

Kafkas İslam Ordusu'nun askeri kısmının çoğu Doğu Anadolu'ya döndüğünde 15. Kolordu'ya katıldı. Daha sonra komutanlığına Kâzım (Karabekir) Paşa'nın atanacağı bu kolordu ile Ali Fuat Paşa'nın Filistin Cephesinden salimen Ankara'ya getirdiği 20. kolordu, Kurtuluş Savaşı başladığında silahlarını teslim etmeyen ve askerlerini de terhis etmemiş olarak işgalcilere karşı koyan iki güç odağı olmuşlardır.

1920 yılında Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti bolşevik işgaline uğrayarak yıkıldı.











Çanakkale'de Şehit Düşen Azerbaycan Türkleri


















Tarihte bir Yüz Karası
Boraltan Köprüsü Olayı, İnönü'nün günahı....

"Ankara’dan gelen emir netti. Boraltan Köprüsü’nü geçen Azerbaycan Türkleri, köprünün hemen karşısında Türk askerlerinin, Türk subaylarının gözleri önünde elleri bağlanmış olarak infaz edildiler. Karakol komutanının bu elim manzara sonrasında intihar ederek canına kıydığı söylenir." devamı için link





















26 Ağustos 2014 Salı

İZMİRLİ YILDIRIM KEMAL EFENDİ....



GENÇLERİMİZE ÖĞRETİLMEYEN KAHRAMANLARIMIZDAN BİRİ...


Yıldırım Kemal'in kısacık ve çok az bilinen hayat hikayesi göz yaşartacak bir öykü...

1898 yılında İzmir’de doğmuş. İlk, orta derken, Askeri İdadi, ardından Harbiye…21 yaşında Süvari Teğmeni olarak Ordu saflarına katılmış. İlk görev yeri 5nci Kolordu.

Cesareti, atılganlığı, gözü pekliği, deli doluluğu ile kısa sürede herkes tarafından sevilen ve tanınan bir subay olmuş. 

Yunanlılarla durmaksızın savaşmış. Süvari olduğu için at sırtından hiç inmemiş. 

Akhisar cephesinden, Balıkesir cephesine, Bursa cephesinden Sakarya boylarına kadar atıyla çiğnemediği bir toprak parçası bırakmamış.Her gittiği görevde Yunan zulmüne uğrayan Türkleri gördükçe, onlara kimse almasa da bunu yapanlardan intikamını alacağını söyleyip dururmuş.

Ancak düzenli bir ordunun bir ferdi olduğu için eli kolu bağlı olmak O’nu rahatsız ediyormuş. Bir gün dayanamamış, Kolordu komutanı Fahrettin Altay paşayı görünce, kendisinin düzenli ordu içinde faydasının olamayacağını, yanındaki 30 süvari ile Yunanlılara karşı kendi başına baskınlar yapacağını söylemiş.

Fahrettin Altay paşa, Teğmen Kemal’in bu atılganlığı karşısında kendisine ruhsat verip, Yunan’a karşı 30 atlısı ile birlikte harekat yapmasına müsaade etmiş.

Daha “Büyük Taarruz”a 3 yıl var. Türk Ordusu yeni yeni toparlanıyor. Büyük Taarruz için hazırlık yapılıyor. 

Yunan’a taarruz edecek yeterli kuvvetimiz yok. Karşılıklı olarak mevzilere yerleşmişiz, arada sırada küçük çaplı çatışmalar dışında ciddi bir çatışma yok.

Teğmen Kemal’in bölgesi hariç, her yer sakin.Teğmen Kemal’in bulunduğu bölge alev alev.

30 atlısıyla hemen hemen her gece Yunan hatlarının gerisine gizlice sızıyor; Yunanlıların geri hatlarındaki konvoylarına, lojistik tesilerine, yol emniyet unsurlarına, trenlere, velhasıl önüne ne gelirse baskın düzenleyerek geri çekiliyor.

Teğmen Kemal’in bu baskınları Yunanlılarda şaşkınlık yaratıyor, Yunan Ordusu geri hatlardaki bu unsurlarını korumak için cephe hattındaki bazı birliklerini geri hatların emniyeti için görevlendirmek zorunda kalıyordu.

Yunanlılar arasında Teğmen Kemal’in akıncıları adeta bir efsane haline gelmişti. 

O dönemler Yunan işgali altındaki Türk köylerinde Teğmen Kemal hakkında uhrevi hikayeler anlatılmaya başlanmıştı. 30 atlıdan oluşan bu Türk akıncıları ile birlikte binlerce kişilik ermiş ordusunun aynı anda Yunanlıların üzerine her gece çullandığı ileri sürülmeye başlanmıştı. Hatta Yunan Kolordusu’nun Uşak’taki karargahında, Türk Ordusunun özel birlikler oluşturduğu, bunların tamamının akli dengesi bozuk, ölümden korkmayan insanlar olduğu, bunlarla başa çıkabilmenin mümkün olmadığı anlatılır olmuştu.

Bir gün bu akıncılar Yunan hatlarına baskın yapıp, Türk hatlarına dönerken atlarıyla o kadar süratlilermiş ki, Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin Altay paşa bir gece komuta çadırının önünde kurmaylarıyla otururken rüzgar gibi çadırının önünden geçen atlıları görmüş. Yanındakilere, “kim bunlar yahu böyle Yıldırım gibi geçiyorlar” demiş. 

Kendisine “Efendim, bu Teğmen Kemal ve adamları, sizin Yunanlılara baskın yapması için izin verdiğiniz İzmirli Teğmen” demişler. 

Fahrettin Altay paşa: “Biz bunu diğer Kemallerle karıştırmayalım, böyle yıldırım gibi at sürene “Yıldırım Kemal” diyelim ki uzaktan gördük mü anlayalım” demiş.

O günden sonra Süvari Kolordusunda kim varsa bu akıncılara “Yıldırım Fedaileri”, atlıların komutanına da Yıldırım Kemal demiş. 

Yıldırım Kemal bu akınlarında defalarca yaralanmış. Aldırış etmemiş. Görevini aksatmamış. 

Ancak 1922 yılının Ağustos ayı başında, Yıldırım Kemal’in yaralarının iltihap kapıp yüksek ateş yapması sonucu sık sık bayılmaya ve kendinden geçmeye başlayınca, kendisi Akşehir’den trene bindirilerek tedavi olması için Konya’daki hastaneye gönderilmiş.

Hastanede yapılan tedavilere rağmen yaralarındaki iltihap bir türlü giderilememiş. Bu durumuna rağmen cephede ne olup bitiyorsa takip ediyor, heyecanlanıyormuş.Nihayetinde Ağustos’un 20’sinde Yıldırım Kemal’in hastanede yattığını bilen arkadaşları Büyük Taarruz öncesi Afyon hattındaki birliklerine gitmeden Yıldırım Kemal’in yanına uğrayıp, helallik almak istemişler. 

Büyük bir taarruzun başlayacağını anlayan Yıldırım Kemal doktoruna hastaneden taburcu olmak istediğini söylemiş, doktoru kabul etmemiş. 25 Ağustos’un 26 Ağustos’a başlandığı gece Büyük Taarruzun başlayacağını öğrenen Yıldırım Kemal Konya’daki hastaneden üzerine bir üniforma giyerek 24 Ağustos gecesi kaçmış. 
Yaya olarak ancak 1-2 saat yürüyebilmiş. Akşehir istikametindeki Ardıçlı köyüne kadar ancak gelebilmiş. 

Köyde muhtarı bulmuş. Muhtara “Şimdi param yok, cepheye yetişmem lazım, bana bir at sat. Parasını savaştan sonra vereceğim. Şayet ölürsem babam parasını sana ödeyecek” demiş. Ardından babasına, durumu anlatan, savaşta öldüğü taktirde atın parasını gelip ödemesini isteyen bir mektup yazıp, postaya vermesi için muhtara bırakmış. Muhtardan aldığı atı sabaha kadar koşturtup ertesi gün öğle vakti, Afyon yakınlarındaki Türk Cephesine yetişmiş. Süvarilerin yerini sormuş. Göstermişler. 

Yıldırım Kemal derhal savaş telaşı içindeki Fahrettin Altay paşayı bulur. 'Emrinizdeyim paşam''der. 

Fahrettin Altay paşa genç subaya gururla bakar: ''Bu hasta halinde nasıl at binersin, nasıl kılıç sallarsın, nasıl kurşun atarsın''der. 

Yıldırım Kemal ısrar eder. Konya’dan savaşmak için geldiğini söyler.

''Vatan için ölüm onurdur'' deyince, 

Fahrettin paşa da Yıldırım Kemal’i yine eski birliği olan Sandıklı’daki 2nci Süvari Tümeninin 11nci Süvari Alayına verir.

Ertesi sabah Büyük Taarruz’un başlaması ile birlikte Yıldırım Kemal hasta ve yaralı haliyle yine atının üstünde yine 30 akıncısının başındaymış. 

O gece Süvari Birlikleri ile Ahır dağları aşarak Sincanlı ovasına inmişler. Ovaya inmeleri ile birlikte savaşmaya başlamışlar. Yıldırım Kemal’in süvari alayına o sıralar ismi Küçükköy olan yerdeki tren istasyonunun ele geçirilmesi emri verilmiş. Savaş 26 Ağustos’u 27’sine bağlayan geceye kadar çok şiddetli bir şekilde devam etmiş. Yıldırım Kemal işte bu akşam yeniden yaralanmış. 

Yaralı haliyle atının üstünde ertesi gün öğlene kadar savaşmaya devam etmiş. Küçükköy tren istasyonu 27 Ağustos öğle saatlerinde ele geçirilmiş. Yıldırım Kemal’in yanındaki 4 subay ve 30 askerin tamamı 27 Ağustos günü bu Küçükköy tren istasyonunu ele geçirirken şehit olmuş.

Bir köylü teyze, çocukken yaşadığı bu olayı şöyle anlatır, çarpışmalardan sonra köylülerin saklandıkları yerlerden çıkıp, yaralı askerlere yardım ettiğini, şehitleri toplamaya çalıştıklarını; köylülerin şehitleri tren istasyonunun yanındaki ağaçlık alana toplamaya başladığını, o esnada bir atın, üzerinde şehit olmuş bir süvari ile birlikte yavaşça bu ağaçlığa geldiğini” söyler.

“Üzerinde şehit olmuş süvariyi taşıyan atın diğer şehitlerin yanına gelince durduğunu ve üzerindeki şehidi diğer şehitlerin yanına bıraktığını” ekler. 

Bu teyze “Atının üzerinde şehit olmuş süvarinin şu an istasyonda fotoğrafı asılı olan Yıldırım Kemal olduğunu ve çocuk olmasına rağmen bunu net olarak hatırladığını” belirtir.

Küçükköy Tren İstasyonu’nun adı o günden sonra “Yıldırım Kemal” istasyonu olarak kalır. 

Yıldırım Kemal, diğer dört subay ve 30 askeri halen Yıldırım Kemal İstasyonunun yanındaki ağaçlık alanda gömülüdür…

.....


Biz, 1966 yılına kadar bu kahramanlara burada bir anıt mezar yapmayı fazla görmüşüz.

Ben Afyon’da iken bu şehitlik için ne yapabilirim diye düşünmüştüm. Sağ olsun, Afyonlu mermerci arkadaşlarımız sahip çıktı, bütün şehitliği yeni baştan tanzim ettik. Yıldırım Kemal’in fotoğrafını siyah mermerin üzerine işletip, baş ucuna astık. Fotoğrafı mezar taşında bile heybetli durdu.

Yıldırım Kemal’in babası oğlu  şehit olduktan 2 ay sonra elinde oğlunun kendine yazdığı vasiyete benzer mektupla, Kemal'inin mezarını bulmuş. Mezarın başında ne yapmış, pek bilen yok. Yöre halkından görenler, sadece Yıldırım Kemal’in babası olduğunu söyleyen birinin yanında küçük bir kız çocuğuyla mezarın başına geldiğini ve mezarın üzerine diz üstü çökerek kala kaldığını söylediler.

Benim kahramanım gerçekten Yıldırım Kemal…


Sedat Onar







Topluca gömülen şehitlerin mezar ve anıtları 1966 yılında 
bugünkü biçimde inşa edilmiştir. 
Şehitlikte 1996 yılında da yeni düzenlemeler yapılmıştır.


Anıt mezar taşı kitabesi;

"Bu taş 26-27 Ağustos 1922 muharebesinde 
Yunan ordusunun hatt-ı ric'atini kesen 
Türk süvari kolordusunun 
bu civarda verdiği şehitler namına dikilmiştir. 

Kendilerine Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti niyaz olunur. 


Birinci ve İkinci ve On dördüncü Süvari Fırkalarından 

Şehit Zabitler:

Alay 11'den Ayaşlı Rauf Efendi, 
Alay 2'den Mülazım İzmirli Yıldırım Kemal Efendi, 
Alay 3'den Mülazım İstanbullu Selahattin Efendi, 
Kolordu 5'ten Muhafız Mülazım Bayramiçli Lütfi Efendi, 
Alay 5'ten Zabit vekili Kırklarelili Azmi Efendi.


Şehit Erler:

5 nci Kolordu Muhafızından Amasyalı Kamil, 
Kasım Çavuş, 
Keskinli Nur Ali,
Kayserili Osman Avcı, 
Alay 3'ten Vanlı Şaban Mustafa, 
Mehmet, Beyşehirli Sadıkİbrahim, 
Alay 5'ten Dinarlı Ahmet Ali, 
Keçiborunlu Rıza Mehmet, 
Alay 11'denSungurlulu Mehmet Osman, 
Taşköprülü Şükrü Süleyman, 
Bolvadinli İbrahim Ahmet,
Aziziyeli Mustafa Ali, 
Ayancıklı Mehmet Şaban, 
Çankırılı Ahmet Bayram, 
Ahmet Ömer, 
Geyveli Ali Mustafa, 
Sungurlulu Abidin Beşir, 
Niğdeli Şükrü Ömer,
Alay 14'ten Taşköprülü Hüseyin İbrahim, 
Koçhisarlı Niyazi Murat, 
Kemahlı Hasan Mevlüt, 
Mihalçıklı Kamil Ahmet, 
Çankırılı Mehmet Ahmet, 
Alay 21'den Çerkeşli Ömer Mustafa, 
Yozgatlı Kadir Abdurrahman, 
Kayserili Ahmet Sadık, 
Alay 54'ten Konyalı Rıfat Hasan, 
Muğlalı İsmail Milli, 
Osmanoğlu Hüsnü, 
BeyşehirliMehmet, 
Küttap Kamil



Diğer kitabede de Türkçe olarak 
"Kurtuluş Savaşı şehidi Sv. Tgm. Yıldırım Kemal 1898-1922"... yazmaktadır.



kaynak


.....


20 Temmuz 2014 Pazar

ŞEHİTLERİMİZ HUZURSUZ.....!





Çanakkale’de 99 Yıl Sonra Şehit Kemikleri Ortaya Çıktı


Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkında, Eceabat ilçesine bağlı Kilitbahir köyü yakınlarında bulunan Ağadare bölgesinde, şehit kemikleri 99 yıl sonra gün yüzüne çıktı. 450 dönümlük alanda, her adımda şehit kemiklerine rastlanıyor. Bölgede bulunan şehit kemikleri, oldukları yere defnediliyor.

99 yıl önce çetin savaşların gerçekleştiği Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı’nda seyyar hastane olarak kullanılan Eceabat ilçesine bağlı Kilitbahir köyü Ağadere mevkisindeki Ağadere Ağır Mecruhin (Yaralı) Hastanesi bölgesinde, toprak üzerinde bazı kemik parçaları görüldü. Yapılan incelemede ortaya çıkan kemiklerin bir Şehidin kafatası ait olduğu anlaşıldı. Alanda, çok sayıda şehit kemiklerinin toprak üstüne çıktığı belirlendi. Bulunan şehit kemikleri, bulundukları yerlere defnedildi.

BİTKİ TEMİZLİĞİNDEN SONRA ORTAYA ÇIKTI

Ağadere Ağır Mecruhin Hastanesi alanında, jeofizik radarla belirlenen gerçek şüheda kabristanlığının hemen yanında, yarımadanın en büyük şehitliği olacak olan Ağadere şehitliği inşaatı da sürüyor.

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü 3. Bölge Müdürü İsrafil Erdoğan, bölgede isimleri bilinen 2 bin 485 şehidin yattığını söyledi. Bölgede şehit kemiklerinin toprak üzerine çıktığını söyleyen Erdoğan, “Ağadere şehitliğinde düzenlemeye esas bitki temizliği esnasında, bitkiler buradan çıkarılırken, toprağın üst kısmının karışması neticesinde, bölge yoğun şehitlik alanı olduğundan dolayı, 99 sene önce buraya defnedilmiş olan şehitlerimizin kemikleri yüzeye çıkmaya başladı. Biz de ne zaman buraya gelsek, gerek bizim personelimiz, gerekse teknik arkadaşlarımız, her geldiğinde gördüğümüz bu şehit kemiklerini, bulundukları yere küçük bir çukur açarak oldukları yere defnetmeye çalışıyoruz. Burası en büyük şehitlik alanlarımızdan bir tanesi. Yarımadadaki, belki Türkiye’deki en büyük şehitliklerden bir tanesi” dedi.

İNŞAAT, ŞEHİTLİĞE ZARAR VERMEYECEK

Bölgede devam eden şehitlik inşaatının, gerçek şehit kabristanlarının bulunduğu alana zarar vermediğini de söyleyen İsrafil Erdoğan, “Biz bu hataya düşmemek için, Jeofizik radarla kabristanların yerini belirlemeden hiçbir şehitlik yapmadık. Gerçek şehitliklerin üzerine, yaya yolu yada şehitlik duvarı gelmemesi için önce jeofizik radarla kontrol yaptık. Gördüğünüz bu alana hiçbir fiziki müdahale yapılmayacak. Bu topraklara insan ayağı bastırılmayacak. Ziyaretçiler için özel ahşap yürüyüş yolları yapılıyor. Ziyaretçiler bölgenin etrafından dolaşacaklar” dedi.

17 milyon liraya mal olacak Ağadere Şehitlik inşaatı kapsamında bir ziyaretçi bilgilendirme merkezi, hastane müzesi, müze binasının deniz tarafına da 2 bin 485 şehidin isminin yazılacağı 136 metre uzunluğunda ve 8 metre yüksekliğinde kaide yapılacak. Alanda sadece 2 bina ve küçük bir cami inşa edilecek. Şehit kabristanlarının bulunduğu alanda ise sadece peyzaj düzenlemeleri yapılacak. Ağadere şehitliğinin hemen arkasında kalan, şehit kemiklerinin yüzeye çıktığı şehit kabristanlarının olduğu alan ise koruma altına alınacak. Alanın etrafına, toprakla teması engellemek için çelik rayların üzerinde ahşap yürüyüş yolu yapılacak. Ziyaretçiler, gerçek şehitlik kabristanlarını, toprağa ayak basmadan bu şekilde ziyaret edebilecek.


17.07.2014- ARKEOLOJİHABER





ACABA...... ?
NELER OLDUĞUNU
NEREYE "GİTTİĞİMİZİ" 
ONLARDA HİSSEDİYOR....