Translate

cihan dura etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cihan dura etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2025 Cumartesi

Amerika'nın Türkiye'yi İmha Planı


"Kürdistan’ı Türklere kurduracağım."

Barack Obama (ABD Başkanı)



ABD’nin ve AB’nin –daha doğrusu büyük küresel şirketlerin- Türkiye için geliştirdiği Büyük Tuzak “Osmanlı Milletler Topluluğu” veya “Yeni Osmanlıcılık” olarak karşımıza çıkmıştır. İstiklal savaşımızda olduğu gibi, sinsi bir plan, Türk devletini ve milletini imha planı uygulamaya konulmuştur. Bu bir zokadır ve ne yazık ki hükümet bunu yutmuş görünüyor. 


AMERİKA’NIN TÜRKİYE’Yİ İMHA PLANI: BÜYÜK KÜRDİSTAN, KÜÇÜK TÜRKİYE…

11.8.2013

Prof.Dr. Cihan Dura - link





Eski CHP Milletvekili ve emekli Büyükelçi Onur Öymen: Kılıçdaroğlu özerkliğe zımnî değil, açık destek veriyor. Hiç ‘teröristlerle müzakere edilmez, sen nasıl masaya oturursun?’ dediğini duydunuz mu? Bunu biz yönetimde olduğumuz zaman söylüyorduk. Kılıçdaroğlu daha önce de “Avrupa Özerklik Şartı’ndan çekinceleri kaldıracağız” sözünü verdi. Oysa Avrupa Özerklik Şartı dediği metni iyi okumak lazım. Orada ne yazıyor? Ne gibi seçenekler bırakıyor ülkelere. Bizden başka hangi ülke tamamını rezervsiz kabul ederim demiş? - Zihni Erdem, Aydınlık, (25.3.2014)

TÜRKİYE BÖLÜNME NOKTASINA KİMLERİN ELİYLE NASIL GETİRİLDİ? (ARALIK 2013-MART 2014)

9.2.2015

Prof.Dr. Cihan Dura / link


!!!!


Masum isteklerin ve projelerin sınırı yok!

Mustafa Yıldırım - Sivil Örümceğin Ağında






30 Mayıs 2015 Cumartesi

TÜRKİYE’NİN BAĞIMSIZLIĞI NASIL YOK EDİLDİ?



1) ASKERÎ TEHDİT
2) KÜLTÜR EMPERYALİZMİ
3) İŞBİRLİKÇİ BULMA
4) POLİTİKA DAYATMA
5) ULUSLARARASI ANTLAŞMALAR
6) YARDIM


Askerî tehdit… kültürel yayılma… işbirlikçiler: Emperyalist ülkeler askerî tehdide başvuruyor. Hedef ülkenin insanlarını kültürel etki altına alıyor. Sızmayı ve amacını kolaylaştırmak için o ülkede işbirlikçiler buluyor. Politika dayatma… anlaşmalar ve yardım: İşbirlikçiler sayesinde kendi lehlerine olan politikaların uygulanmasını sağlıyorlar. Bütün bu yaptıklarını anlaşmalar ve bir takım yardımlarla destekliyorlar.

Hedef, ülkenin doğal kaynakları ve pazarları: Peki, neden giriyorlar bunca “zahmet”e? Ülkenin ekonomik kaynaklarını ve pazarlarını ele geçirmek için!  Buna giden yol da, o ülkede hükümet kararlarının kendi lehlerine, başka bir deyişle dış –ve onlarla ortak çalışan iç- odakların lehine alınması gerekiyor. Özetle, ülkenin bağımsız olmaktan çıkması gerekiyor. Meclise, hükümete ve yargıya kararları istedikleri şekilde aldırmaya başladıkları an,  ülkenin tam bağımsızlığı yara almaya başlıyor. Süreç devam ettikçe, ülkenin bağımsızlığı zayıflıyor, aşınıyor, sonunda tamamen yok oluyor.

İşte Türkiye’de Atatürk’ten sonra yaşanan, esas itibariyle budur.

Verilen ödünler her iktidar döneminde, her yıl birbirine eklene eklene sonunda bugünkü emir kulu, boynu eğik, bütün kaynakları iç ve dış düşmanların talanına açılmış, büyük güçlere tam anlamıyla bağımlı bir Türkiye yaratılmış oluyor.


Prof.Dr.Cihan Dura



* * *


Özetle 1923-1938 Türkiyesi’nde, Atatürk zamanında ne yapılmışsa hepsi yıkıldı, ters yüz edildi:

• Bağımsızlığımızın yitirilmesine karşı yükselebilecek sesler susturuldu.

• ABD ile başka antlaşmalar, ikili antlaşmalar yapıldı. Bunlarla siyasal ve ekonomik bağımsızlığımız törpülendi, giderek yok edildi.

• Türkiye ABD için bir hammadde deposu ve pazar haline getirilmeye başladı.

• Millî eğitimimiz ulusal olmaktan çıkarıldı, ona Amerikan çıkarlarına uygun bir yapı kazandırıldı. Atatürk Devrimleri’nin birinci güvencesi olan Köy Enstitüleri kapatıldı. Yerine imam-hatip okulları açılmaya başladı.

• Ekonomi politikası olarak devletçilik sulandırıldı.

• Türkiye IMF’nin kıskacına sokuldu. Dış borçlanma başlatıldı.

• Ulaştırmada demiryolları terk edildi, karayoluna ağırlık verildi.

• Türkiye’nin sanayileşmeden vazgeçmesi yönünde telkinler yapıldı.

• İrtica yeniden harekete geçti.


Atatürk’ün yolu… 
Kurtuluşa, cennete, gönenç ve onura giden yol… 
Ne büyük hatâdır ki bir süre sonra sapılıyor, o yoldan. 
Sapılan yerde, ayak izleri… 
Sapanlar bütün sonraki kuşakları, bizleri de sürükleyip götürdü. 
O izler arasında, hem de en başlarda 
“İsmet İnönü’nün ayak izleri var.”


Biz böyle deyince 
Atatürkçülüğü “laiklik ve çağdaşlık” köşesine sıkıştıranlar öfkeleniyorlar.
“Sovyet tehdidi karşısında, başka ne yapabilirdi? Batıya sığınmaktan başka seçeneği yoktu” diyerek İsmet İnönü’yü mazur göstermeye kalkışıyorlar.

Oysa, bir seçenek daha vardı!

Atatürk, 
Nutuk’ta haykırıyor o seçeneğin ne olduğunu:
“Temel ilke Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke ancak tam istiklâle (bağımsızlığa) sahip olmakla gerçekleştirilebilir… Yabancı bir devletin koruma ve kollayıcılığını kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlüğü ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir… Bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez. Halbuki, Türk’ün haysiyeti, gururu ve yeteneği çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa, yok olsun daha iyidir!

Öyleyse, ya istiklâl ya ölüm!”

Atatürk’ün bütün başarısı bu formülde gizlidir.
Tabii, İnönü’nün bütün başarısızlığı da!


Prof.Dr.Cihan DURA
Türkiye’de Amerikancılık Nasıl Başladı?
detaylı olarak kendi sitesinde





Sinan Meydan ve Atatürk İnönü Dönemi


Oktay Sinanoğlu İnönü Dönemi


________



27 Aralık 2014 Cumartesi

Tam Bağımsızlık İş İster, Eylem İster!






"Türkiye Devleti’nin bağımsızlığı kutsaldır. 
O sonsuza kadar güvenlikte olmalı ve korunmalı." 
Mustafa Kemal Atatürk 



Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir. Bir Atatürkçü bu ilkelerin her birini, amaçlarını ve işlevlerini, aralarındaki ilişkileri en iyi şekilde bilmelidir.

Böyle bir çaba da ilkelerin analizini gerektirir. Örneğin Tam Bağımsızlık ilkesi ve onun analizi deyince karşımıza bazı alt kavramlar çıkar, bazı sorular akla gelir. Öte yandan, Tam Bağımsızlık İlkesi’nin kimi yönleri vardır, biri uygulama yönüdür. Yazımda bu uygulama yönünün içerdiği kavramlarla soruların bazıları üzerinde duracağım.



Önce Tam Bağımsızlık İlkesi’nin “uygulama” yönünü Atatürk’ün dilinden özetlemekte fayda görüyorum:


1) Ey Atatürkçü!… Tam bağımsızlık ülküsü kafandan, yüreğinden taşıp işe dönüşsün, eyleme dönüşsün. Bunun için:

-Ekonomik, malî, siyasal, adlî, askerî ve benzeri hiçbir kapitülasyona hayat hakkı tanıma!

-Geçmiş ve günümüzdeki hükümetlerin bağımsızlığımızı zedeleyen ya da ortadan kaldıran hiçbir karar ve antlaşmasını kabul etme!

-Ulusal sınırlarımız içinde tam bağımsız, yani kapitülasyonsuz bir Türkiye için çalış!


2) Halkımızın bağımsızlık ve özgürlüğün mahiyetini, yüksek değerini kavraması için bütün imkânlarını seferber et. Bağımsızlık ve özgürlüklerin güvence altında olması için var gücünle çalış…

Her ne pahasına olursa olsun, bağımsızlık ve özgürlüklerin ihlaline, herhangi bir koşula bağlanmasına izin verme, verdirme. Türk milletini tutsak etmek isteyen herhangi bir milletin ya da gücün de, bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanı ol.

Eğer bu uğurda halkınla el ele her fedakârlığı yapmaya hazırsan, bütün dünya, bütün insanlık saygıyla eğilecektir önünde.


3)Türk vatanına ve bağımsızlığına göz dikenlere karşı hem askerî bakımdan, hem de onların her ümidini kıracak şekilde ekonomi, siyaset ve idare bakımından kuvvetli olmak lazımdır. Ey Türk genci, işte bir görevin de budur: Ömrün boyunca, devletimizin her bakımdan kuvvetli olması için çalış.


4)Türk Bayrağı kutsaldır, milletimizin bağımsızlık simgesidir çünkü. Onu sev, kimseyi dokundurma ona, gerektiğinde canını ver onun için.



Tam Bağımsızlığın “uygulama” yönü kapsamında karşımıza çıkan temel kavramlardan dördü şunlardır:

Tam bağımsızlık ülküsü, kapitülasyon, imkân seferberliği, her bakımdan kuvvetli olmak. Bu kavramları ne kadar iyi öğrenirsek, anlamlarını ne kadar iyi sindirir ve unutmazsak, Atatürkçülüğü o kadar kolay anlar, anlatır, açıklar, o kadar verimli işleriz, geliştiririz. Ve ancak bu takdirde “Ben Atatürkçüyüm” dediğimiz zaman doğru konuşmuş oluruz.


a) İlk kavram “tam bağımsızlık ülküsü”dür.

Bir Atatürkçü için, Atatürkçülüğün 10 ilkesinin her birinin gerçekleşmesi, uygulanması, hayata geçirilmesi aynı zamanda birer hedeftir, ülküdür. Bilim ülküsü, sosyal ahlak ülküsü, milli egemenlik, cumhuriyetçilik ülküsü gibi… Tam bağımsızlık ilkesi de öyledir, onun gerçekleşmesi, düşünce ve eylem olarak hayatın bir parçası haline gelmesi de bir ülküdür. Çünkü bir ilkenin belirlenmesi, ifade edilmesi, öğrenilmesi tek başına yeterli değildir. Onun kafalara, yüreklere yerleşmesi, ellerde eyleme dönüşmesi, yaşanması, canı pahasına savunulması gerekir. İşte birey düzleminde ve millet olarak böyle bir duruma ulaşma düşüncesi, tam bağımsızlık ülküsüdür.

Tarihî bakımdan bu ülkünün gerçekleştiği tek bir dönemimiz var: Atatürk dönemi (1923-1938)… Ne acıdır ki onun aramızdan ayrılmasından sonra, Türkiye; Tam bağımsız bir devlet olmaktan da, Tam Bağımsızlık ülküsünden de gittikçe hızlanarak uzaklaşmıştır.

Tam bağımsızlık ülküsünün genç beyinlere bugün yeniden işlenmesi gerekmektedir. Gerçek Atatürkçüler dernekler kurarak, platformlar oluşturarak, toplantılar ve yayınlar yaparak, konferanslar düzenleyerek bu görevi yerine getirmek zorundadır. Bir Atatürkçünün vicdanı ancak bu tür görevlerini yerine getirdiği ölçüde rahat olabilir.


b) Kavramlardan ikincisi “kapitülasyon” kavramıdır.

Tam bağımsızlığın ihlali, yabancı bir güce ödün verme, ayrıcalık tanıma şeklinde gerçekleşir. Her ihlal, yabancı oluşum (ülke, ülkeler topluluğu, kuruluş,…) için bir kazançtır, o oluşuma Millet’e ait bir hakkın devredilmesidir. İşte yabancının kazandığı bu hakka “kapitülasyon” diyoruz. Kapitülasyon bağımlılığın ürünüdür, tam bağımsızlığın zedelenmiş olduğunun göstergesi ve kanıtıdır.

Osmanlı Devleti, bu şekilde, Avrupa devletlerine ödün vere vere, sonunda ekonomik, malî ve politik bağımsızlığını yitirmiş, Avrupa devletleri önünde kapitülasyon zincirleri ile diz çökmüş bir devlet haline gelmişti.


Atatürk’ten dinleyelim:

-Bir devlet düşünün ki kendi uyruğuna koyduğu bir vergiyi yabancılara koyamaz; gümrük işlemlerini, resimlerini ülkenin ve milletin ihtiyaçlarına göre düzenlemesi engellenmiştir; bir devlet ki bunların da ötesinde yabancılar üzerinde yargı yetkisini uygulamaktan men edilmiştir. işte böyledir bağımsızlığından yoksun olan bir devlet!…

-Osmanlı’da devletin ve milletin yaşamına yapılan müdahaleler bu saydıklarımdan ibaret değildi, daha fazla idi. Doğrudan doğruya milletin yaşamsal ihtiyaçlarından olan, örneğin demiryolu yapmak için, fabrika yapmak için devlet serbest değildi; mutlaka dış müdahale vardı. Bu şekilde hayatını teminden menettirilen bir devlet bağımsız olabilir mi? Gerçekte Osmanlı Devleti bağımsızlığını çoktan kaybetmişti. Osmanlı ülkesi yabancıların serbest bir sömürgesinden başka bir şey değildi; Osmanlı içindeki Türk milleti de tamamen tutsak durumuna getirilmişti. Bu sonuç milletin kendi iradesine ve kendi egemenliğine sahip bulunamamasından, bu irade ve egemenliğin şunun bunun elinde kullanılagelmiş olmasından kaynaklanıyordu.

-Ben bu haksızlığa karşı çıktım. Milletimin başına geçerek İstiklal Savaşımızı başlattım. Milletimin gasp edilmiş haklarını geri aldım. Ülkemi tam bağımsız kıldım.


c) Üçüncü kavram “imkân seferberliği”dir.

“İmkân seferberliği” birey, bir topluluk veya millet için söz konusu olabilir. Şöyle tanımlayabilirim: Bir ideal uğruna, o idealin, ülkünün gerçekleşmesi için bütün benliğiyle, her türlü kaynağı ile çalışma, gayret gösterme, mücadele etme azmidir.

Atatürk ilkeleri, örneğin Bağımsızlık İlkesi uğrunda imkân seferberliğinin şekillerine şu örnekleri verebilirim:

-Çalışmak, gece gündüz demeden On İlke’yi öğrenmek, bu alanda derinleşmek, öğrendiklerini başkalarına aktarmak, onları da bu yola teşvik etmek, mümkün olduğu kadar insanımızı Atatürkçülüğe, onun ilkelerine kazandırmaya çalışmak;

-Bilgisini, yeteneklerini ve her türlü kaynağını Atatürkçülük için kullanmak.

Atatürk’ün hayatının özellikle 1919-1938 dönemi “imkân seferberliği”ne görkemli bir örnektir. Onun dava arkadaşlarının çalışma ve fedakârlıklarını da örnekler arasına katabiliriz.


d) Son kavram “her bakımdan kuvvetli olmak”tır.

Sadece fizikî güç ve sayı bakımından değil bilim, teknik, ahlak, ekonomi, kültür, sanat, siyaset, örgütlenme,… bakımlarından güçlü olmak…

Bu durum hem birey, hem bir topluluk ve Millet bakımından söz konusudur.

Birey ve toplum olarak yukarda saydığım alanlarda olabildiğince birikimli olmayı, olabildiğince ilerlemeyi, zirveye ulaşmayı hedeflemeliyiz. Bunu ne ölçüde başarırsak, bağımsızlığımızı da o ölçüde güvence altına almış oluruz.

Birey olarak kuvvetli olmak örneğin şunların gerçekleşmesine bağlıdır: Sağlıklı bir beden, akıl ve iyi bir muhakeme, bilimsel birikim, geniş kültür, iyi bir tahsil, yüksek ahlak, iyi bir meslek, yiğitlik, sosyallik, örgütlenme yeteneği,…



Şimdi akla gelebilecek bazı soruları yanıtlayalım:


1) Geçmiş ve günümüzdeki hükümetler tam bağımsızlığımızı zedeleyen ya da ortadan kaldıran kararlar almış, antlaşmalar yapmış mıdır?

Yanıtım “evet”tir. Bunlara birkaç örnek vereyim:

-İsmet Paşa döneminde, 1940’ların sonunda ABD ile yapılan İkili Antlaşmalar.

-IMF ile ilişkiler çerçevesinde alınan kararlar.

-1995 Gümrük Birliği Antlaşması,

-Avrupa Birliği ile ilişkiler çerçevesinde kabul edilen bazı yasa ve yönergeler.


2)Halkımızın bağımsızlık ve özgürlüğün mahiyetini, yüksek değerini kavramış olduğuna inanıyor musun, neden?

-Ne yazık ki buna inanmak zor. Temel sebebi, Tam Bağımsızlık bilincinin, halkımıza sürekli ve yeterli şekilde aşılanmamış, bunun bir eğitim konusu olarak görülmemiş olmasıdır. Okumuşlarımızda, aydın olarak nitelediğimiz birçok kimselerde bile Tam Bağımsızlık bilinci ya yoktur, ya da zayıftır. Üstelik bu ihmal giderek artmıştır. Günümüzde ise -ne yazık ki- Tam Bağımsızlık ülküsü unutulma yolundadır. Bunda, küreselleşme propagandasının da etkili olduğu bir gerçektir.


3) Günümüzde Türk milletini tutsak etmek isteyen millet ya da güçler var mıdır? Varsa hangileridir, bu emellerini hangi davranışlarından anlıyoruz?

Dünyada Emperyalizm olduğu sürece Türk milletini tutsak etmek isteyen milletler ve güçler de olacaktır. Öyleyse onlar bugün de vardır ve Türkiye de bu güçlerin etkisi altındadır. Başta ABD gelmektedir, onu İngiltere, Fransa ve Almanya takip ediyor. Bu sömürgeci ülkeler AB şemsiyesi altında ortak hareket ediyor. Ve asıl olarak Derin Merkez’in güdümünde olan ülkelerdir. Demek ki Türk milletini tutsak etmek isteyen, perde arkasında olan güç, Derin Merkez’dir.


4) Dünya, Tam Bağımsızlığı üzerinde titreyen bir milletin önünde neden saygıyla eğilir?

Çünkü o millet başkalarında saygı uyandıran niteliklere sahiptir: Başı diktir, onurludur, özgürdür. Kimseye boyun eğmez, el açmaz. Başkalarına güven verir. Üyeleri tam anlamıyla insan olmanın özelliklerine sahiptir. Ekonomisi güçlüdür, diğer ülkelerle onurlu ilişkiler kurmuştur. Bu sebeple gıpta da edilir.


5) Atatürk’ün, diğer milletlerin bayrağına da saygılı olmamızı istemesinin sebebi ne olabilir? O bu duygusunu, hayatında somut bir örnek vererek de göstermiştir. Bu yaşanmış olayı anlatır mısın?

Bayraklar milletleri simgeler, onların bağımsızlığını temsil eder. Sömürgeciliği, işgalleri yapanlar, savaşları çıkaranlar; milletlerin zenginleri ile yönetici sınıflarıdır. Bunlara bakarak milletleri suçlamak, onları temsil eden simgeleri aşağılamak yanlıştır. Atatürk’ün bayrak saygısı bu sebepten ileri gelebilir. İkinci bir sebep de Atatürk’ün bağımsızlık olgusuna duyduğu engin tutkunluk olabilir.


Atatürk’ün bayrak saygısına bir değil birkaç örnek verilebilir. Bunlardan ikisini aşağı alıyorum.


Birincisi:

“Mustafa Kemal Paşa o sabah savaş meydanını geziyordu. Yerde parçalanmış bir bayrak, bir düşman bayrağı gördü. Birden durdu, yanındakilere seslendi:

“Bu bayrağı kaldırınız” dedi, “mağlup bir düşmanın bayrağı da olsa, o bir milleti, bir orduyu temsil ediyor, yerde kalması doğru değildir.”


İkincisi:

Atatürk Karşıyaka’da İplikçizade Köşkü’nde konaklayacaktı. Şimdilerde Karşıyaka Evlendirme Dairesinin karşısında, Yalı’daki 380 Numaralı Çağlayan Apartmanı’nın olduğu yerde bulunan bu köşkün güzelliği dillere destandı. Girişte kadınlı, erkekli muazzam bir topluluk birikmişti. Atatürk onları selamlayarak köşke yöneldiğinde yüzü asıldı. Kaşlarını çattı. Çünkü geçeceği yere boylu boyunca bir Yunan Bayrağı serilmişti. Karşılayıcılara bunun nedenini sordu. Onlar da, “Yunan Kralı Konstantin’in 1921 yılında İzmir’e geldiğinde bu köşkte ağırlandığını, yere serilen Türk Bayrağını çiğneyerek içeri girdiğini” anlattılar.

Atatürk’ün yanıtı kısa ve kesindi: “Yunan Kralı hata etmiş. Çünkü bayrak bir milletin onurudur. Ben bu hatayı tekrarlamam” diyerek yerdeki bayrağı kaldırttı. Köşkün beyaz mermerlerinde ilerleyerek, içeri girdi.”


6) Türk genci, neden dolayı ömrü boyunca devletimizin her bakımdan kuvvetli olmasının kaygısını duymalıdır?

Çünkü Tam Bağımsızlık devletimizin yalnız askerî veya başka bir bakımdan değil, her bakımdan, -altını çiziyorum- her bakımdan güçlü olmasıyla mümkün olabilir. Eğer tam bağımsızlık istiyorsan, başka güçlerin gözünü yıldıracak derecede güçlü olacaksın.
Yoksul olan, cahil olan, zayıf olan, bağımsız olamaz. Herhangi istisnai bir sebeple bağımsız bile olsa, bunu uzun süre devam ettiremez.

Ne hazindir ki böyle bir ülkeye verilecek örnekler arasına son yılların Türkiye’sini de katmak durumundayız.



Cihan DURA - 02 Ocak 2012
kendi sitesi















8 Nisan 2014 Salı

Ortadoğu'da Bir Kürt Devleti Kurulmuyor, İkinci Bir Yahudi Devleti Kuruluyor




Bu yazı bir özettir. Sayın Ramazan K. Kurt’un, 2008 tarihli 
“Yahudi Kürtlükten Nakşibendi - Halidi Şeyhliğine Barzaniler” adlı makalesinden 1  yaptım. 
Özeti yaparken, anahtar sözcük olarak sırasıyla 
“Yahudi, Yahudilik, Barzani, isyan” 
sözcüklerine öncelik tanıdım.

***

Barzani aşireti, Osmanlı Türkiye'sinin parçalanmasının ardından, Türkiye Cumhuriyet’ine karşı kullanılmak üzere ABD-İsrail-İngiltere üçlüsünün semirttiği bir "mayın eşeği"dir. Barzani aşireti her fırsatta Osmanlı Türkiye'sine isyan etmişti.

Yahudi Barzani ailesi Yahudilikten Müslüman Nakşibendî-Halidi tarikatına doğru müthiş bir dönüşüm yaşamıştır. Yahudi Kürt Barzani ailesi 19. Yüzyılda birden hidayete ererek Müslüman oluyor. Barzaniler 1900'lere kadar Barzan köyünde kurdukları tekkelerde pek çok Nakşibendî-Halidi mürit yetiştirdiler.

1900'lerden günümüze kadar Barzan köyü İngiliz, Yahudi, Rus, İran, İsrail ve ABD ajanlarının uğrak yeri oldu. Barzan köyü-kasabası Türkiye, Irak ve İran sınırının kesişme noktasında yer alıyor. Barzan önce Yahudi hahamlar sonra da Nakşibendî tarikatı şeyhleri ile ve Kürt milliyetçiliğinin cazibe merkezi olarak varlığını sürdürdü. Barzan Türkiye sınırına 15, Kürt aşiret reislerinin büyük çoğunluğu Kadiri tarikatına mensupken Barzaniler ile birlikte bölgeye Nakşibendî-Halidi tarikatı da yerleşmiştir. Barzan, Kabala ve Tevrat merkezi olması dolayısıyla Mesihçi inançların merkeziydi. Yani Yahudi Mesihçiliği bölgede Barzan merkezli olarak yayılmıştı. Barzan Yahudiler için ikinci Kudüs'tü.

Barzani ailesine ait Nakşibendî-Halidi şeyhler müritlerine bağımsız Kürdistan fikrini aşılamaktaydılar. Osmanlı Türkiye'si içindeki ilk fikrî anlamda, eylem anlamında Kürt isyanını başlatan ilk Barzani, Nakşibendî-Halidi Şeyhi I.Abdüsselam, müritleri tarafından Mehdi olarak kabul ediliyordu. Barzaniler Yahudi kökenlerini gizlemek için Şafi mezhebine inanan Kürtler üzerinde İslam, yani Nakşibendî-Halidi tarikatı üzerinden siyaset yapmaya yönlendirildiler. Zaman içinde bölgede dini nüfuzlarını artırdılar.

Kürt isyanları ile Barzani aşiretinin ortaya çıkışı hemen hemen aynı zamanlara denk geliyor. Barzani aşiretinin yaklaşık 200 yıllık macerası Osmanlı Türkiye'sinin zayıflaması ile başlıyor. Aynı tarihler, Siyonistlerin İsrail devletini kurmak için Yemen'den Filistin'e bölgeyi karış karış dolaştığı zamandır da. Her nedense Yahudi ve İngiliz "gezginler"in yolu bir vesileyle Barzan köyüne hep düşmüş.

Barzanlı Yahudi Kürt Taceddin Barzani'nin Nakşibendî tarikatı Şeyhi Taha Nehri'den "icazet" alarak Barzan köyünde tekke açması. Burada üzerinde durulması gereken bir husus var. Şeyh Taha Nehri'nin tam adı: "Seyyid" Taha Nehri el Hakkâri'dir. "Nehri" Şemdinli'nin Bağlar kasabasının adıdır. Türk ve Araplarda "Nehri" veya "Hakkari" şeklinde kişi adı ve soyadı yoktur. Yerleşim yerlerinin insan ismi olarak kullanılması Yahudilerde yaygındır. Hakkari'de de Yahudi Kürtlerin olduğunu biliyoruz.

Şeyh Ubeydullah 1880 yılında ve aynı tarihlerde Cüneyt Zapsu'nun da mensubu olduğu Bedirhan aşireti lideri Bedirhan, Osmanlı Türkiye'sine isyan ettiler. Nakşibendî-Halidi Şeyhi II. Abdüsselam Barzani liderliğindeki Kürt isyanı ise 1907 ve 1909'da İngilizlerin desteği ile gerçekleşti. Abdüsselam Barzani'nin Osmanlı padişahına yazdığı mektupta dile getirdiği istekler ile bugünün PKK'sı veya tarikatçı Kürtçülerin istekleri aynı: "Kürtçenin bölgede resmi dil olması, bölgeye tayin edilecek resmi görevlilerin Kürt olmaları, okullarda Kürtçe öğrenim yapılması…

"Nakşibendî-Halidi Kürt Şeyhi Abdüsselam Barzani, Osmanlı Türkiye'si tarafından 14 Aralık 1914'te Musul'da idam edildi. Şeyh Abdüsselam, bugünün Mesud Barzani'sinin babası Molla Mustafa Barzani'nin ağabeyidir. Yani Mesud Barzani'nin amcası… Barzani ailesinin adı yaklaşık 200 yıldır hep isyanlarla, sürgünlerle, İngiliz, Yahudiler, Ruslar, İsrail, İran ve ABD ile birlikte anılmaktadır.

***

Bölgenin en büyük Kürt aşireti Caf'a mensup Pir Mikail'in oğlu Nakşibendî Şeyhi Halidi Bağdadi etkisini giderek artırıyordu. Şeyh Halid Hindistan'a gidip Nakşibendî Şeyhi Abdullahi Dehlevi'den el aldı. Şeyh Halid artık Kadiri değil Nakşibendî'ydi. Bağdat valisinin koruması altında Şeyh Halid Süleymaniye'de "Halidiye tekkesi"ni kurdu. Bağdadi kurduğu bütün dergâhlarda, medreselerde Kürtçeyi eğitim dili haline getirdi. Bugün Türkiye'de dört büyük Halidi tekkesi var.

İslam tarikatları içinde en Ortodoks biri olan Nakşibendî-Halidiye tarikatı, Barzani ailesine mensup şeyhlerin elinde İslami olmayan pek çok töre ve uygulamaya cevaz verdi. Mehdilik, Tanrılık, peygamberlik iddiaları domuz eti yeme ve şarap içme serbestisi gibi. Buna rağmen "Nakşibendî Barzaniler" Türkiye'deki, özellikle Kürt kökenli, Yahudi Kürt veya dönme kökenli Nakşibendî şeyhleriyle hep iyi ilişkiler içinde oldular.

Kürt isyan önderlerinin çoğunlukla Nakşibendî olmaları ilginç ve incelenmesi gereken bir noktadır. Sadece Osmanlı Türkiye'sinde değil, Cumhuriyet Türkiye'sinde de, Şeyh Said'den Menemen'deki ayaklanmayı organize eden Yahudi Kürt Şeyh Esad Erbil'e kadar isyana kalkışmaların liderleri Kürt veya Yahudi Kürt Nakşibendî-Halidi şeyhleri. Menemen isyanında yer alanların çoğunun Giritli Sabatayist ve Yahudi olması oldukça manidardır. Buradaki temel argüman Mehdilik ve İngilizlerin kendilerine yardım edeceği, Cumhuriyet Türkiye'sinin "kafir" bir yönetim olduğu şeklinde oldukça traji- komik iddialardır.

Kürtçü İslamcı Halidî tarikatı mensubu Şeyh Said 13 Şubat 1925'te 14 ili kapsayan isyanı başlattı. İsyan iki ayda bastırıldı bastırılmasına ama Türkiye çok ağır bedel ödedi. Musul ve Kerkük uçup gitti. Bu film İngiliz yapımıydı. Senaryonun aynı olduğu günümüzdeki yeni filmin yapımcısı ise ABD... Türkiye'deki Kürtçü isyanların hepsinin, PKK hariç Nakşibendî-Halidi tarikatına ait şeyhlerin önderliğinde gerçekleştiğini biliyoruz. Nitekim vatan haini Şeyh Said'in dedesi Şeyh Ali Septi, Kürtçe eğitimin başlatıcısı Şeyh Halid-i Bağdadi'nin halifelerindendi.

Menemen isyanının elebaşı Şeyh Muhammed Esat Erbil'in dedesi Şeyh Hidayetullah da Şeyh Halid-i Bağdadi'nin halifelerindendir. İstiklal Harbi esnasında İngilizler tarafından kışkırtılarak Delibaş Mehmet isyanını çıkartan Konyalı Zeynelabidin ve kardeşi de Nakşibendî-Halidi tarikatına bağlıydı. Açıkçası siyasal İslamcıların "din kardeşliği" ve "tarikat biraderliği" bir işe yaramamıştı. Ne Osmanlı'da ne de Cumhuriyet Türkiye'sinde. Çünkü başını Yahudi Kürt ve Kürt Nakşibendî-Halidi şeyhlerin çektiği Kürtçü isyanlar Osmanlının da cumhuriyetin de başına "Batı" tarafından emperyalizmin"Kürt poşusu" olarak dolanmaktaydı.

Nakşibendî-Halidî Yahudi Kürt Barzanî ile Marksist PKK el ele... 5 Kasım 2007 Bush-Erdoğan buluşmasından bu tarafa PKK İslamcı ve tarikatçı söylemlere yöneldi. Bir başka Nakşibendî-Halidi Şeyh Said Kürdi veya Said Nursi'nin posterleri artık Güneydoğu'daki PKK/DTP mitinglerini süslüyor.

Öte yandan en azından PKK'nın bir kanadı ABD-İsrail-İngiltere eksenince tasfiye edilerek yerine bir başka Said Nursî ekolü temsilcisi Nakşibendî F.Gülen cemaatiyle doldurulmak isteniyor. Gülen cemaati ile Barzaniler el ele Irak'ın kuzeyinde üniversite kurdular. F. Gülen cemaatinden bazı yazarlar, yazdıkları kitap ve makalelerde Barzani ailesinin Yahudi olmadığını ispat gayreti içindeler.

***

16. yüzyılda yaşamış Yemenli Yahudi seyyah Yahya el Zahiri hatıralarında Barzan, Erbil, Musul, Kerkük, Nusaybin ve Urfa'ya yaptığı seyahatlerden bahseder: "Buradaki Yahudi kardeşlerimizin cehaleti o kadar büyük ki, bir ibadeti bile doğru dürüst icra edemiyorlar ve büyük bir üzüntü ile itiraf etmeliyim ki, başka hiçbir yerde, Yahudi kardeşlerimizi bu kadar alçalmış ve ahlaksızlığa batmış bir şekilde bulmadım."

Kuzey Irak'ta asırlardır "tat" diyalekti ile konuşan, ticaret ve küçük zenaatlarla uğraşan, birçok kasaba ve köyde sayıları az da olsa bulunan Yahudilere rastlanmakta idi. Bunlar giyim kuşam konusunda da Kürtlere benziyorlardı. Ünlü Barzani ailesinden gelen hahamlar Kürdistan'ın birçok yerinde dinî çalışmalar ve eğitim için merkezler kurmuşlardı. Bu dinî merkezler, Mısır ve Filistin gibi uzak yerlerden bile öğrenci kabul ediyorlardı.

Irak'ın kuzeyindeki Yahudi Kürtlerle ilgili kayıtlar 12.yüzyıla kadar gitmektedir. Başta Barzan köyü ve çevresi olmak üzere Irak'ın kuzeyinde yaşayan Yahudi Kürt hahamlar ve rabbiler, 16. ve 17. Yüzyıl’da yazılı pek çok eser vermişlerdir. Bölgedeki Yahudi Kürtler 16.yüzyıldan itibaren Filistin topraklarına göç etmeye başlamışlardır. İsrail bir Yahudi şeriatı devletidir. Etnolojik olarak var olup olmadığı bilinmeyen kayıp on Yahudi kabilesi hadisesi vardır. Bunların biri veya birkaçının Irak'ın kuzeyinde olduğuna inanılmakta veya dünyanın ve bölge halkından insanların böyle inanması istenmektedir. Yahudi Kürt-Nakşibendî Halidi profiliyle Barzani ailesi "Arzı Mev’ud" için uygun bir figürdür.

Barzani aşiretinin bulunduğu Barzan bölgesinde Yahudi din adamları yetişmiştir. Ünlü hahamlardan Salim Barzani de Barzanlı-Barzani aşiretindendir. Barzani ailesinin 16. Yüzyıldaki kurucusu Haham Samuel Barzani'dir. Aile sonraki yüzyıllarda Erbil, Musul ve Kerkük yöresine yerleşti. Amerikan Yahudileri tarafından yüzyıl sonra kabul edilen ilk kadın Haham Asenath Barzani idi. Ve Yahudi cemaati tarafından büyük tepki gören Haham Asenath, Samuel Barzani'nin kızıydı. Günümüz Barzanilerinin atalarının Yahudi olduğundan hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Mustafa Barzani'nin yıllar sonra kurduğu ilişkiler, hahamlarla Sallum Barzani arasındaki temasların yıllarca sürdüğünü göstermektedir. Molla Mustafa Barzani, 1950'den beri sık sık ziyaret ettiği İsrail'de her zaman kuzey Irak kökenli, Kürtçe konuşan bir Yahudi hahamın, David Gabay'ın evinde kalmıştır. Barzani ailesinin 19. yüzyıldan beri Yahudi Siyonistlerle, 1950'den beri de İsrail ile sürdürdüğü siyasi ilişkilerinin bir soy ilişkisine dayandığı anlaşılıyor.

Amerika merkezli Yahudi lobilerinin desteklediği bir çalışma yapan Kevin Brook, baba tarafından Sefarad Yahudileriyle Kürtlerin akraba olduklarını ileri sürdü. Brook bu tespitini, 2001 yılında İsrailli bilim adamlarının yaptığı çalışmaya dayandırıyor.

Yahudiler Kürdistan'da 12 yerleşim yerinde bulunmaktadır. Kürdistan'daki Yahudi Kürt topluluğu, hahamlar ve fikir adamları çıkarmıştır. Rabbi David ve Rabbi Şimoil gibi sömürge liderleri, Barzani ailesinden Haham Metenail Helifi ve oğlu Haham Şimoil, Rabbi Şimoil ve kızı Eşnat, Haham Şamon bin Şimol bunlardan bazılarıdır. Bazı araştırmacılar, Irak'ın Kürt kesimindeki Yahudi grup ve cemaatlerin sayısının 146'ya ulaştığını söylüyor. Yahudi tarihçilere göre, Haham Nathanel Barzani'nin mezarı hala Barzan köyünde. Haham Samuel Adoni Barzani'nin mezarı ise Amediye'dedir. İsrail'den Irak'ın kuzeyine gelenler bu mezarları ziyaret etmektedirler.

***

Barzani ailesi ile MOSSAD hep ilişki içinde olmuştur. Uğur Mumcu'nun Cumhuriyet gazetesindeki son yazılarında Barzani-MOSSAD ilişkisinden sıkça belgelerle bahsetmesi onun katledilmesindeki birinci sebep olarak konuşuluyor. 1970'li yıllardaki bu ilişkiler bugün de sürüyor. Kürtler, sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa, ne işi var CIA ve MOSSAD'ın Kürtler arasında? Kuzey Irak'ta şu anda (2008) üniforma değiştirmiş 1300 İsrail askeri ve istihbarat görevlisi var. Peşmergelere yardım ediyorlar, bölgede hem sivil hem de Amerikan ve İngiliz üniformaları altında görev yapıyorlar. Ünlü gazeteci Seymour M. Hersh, 28 Haziran 2004 tarihli The New Yorker dergisindeki "plan B" başlıklı yazısında MOSSAD-Barzani ilişkisini deşifre ediyordu. MOSSAD Kürt Peşmergeleri eğitmekteydi.

Yahudi Kürt-Nakşibendî, Halidi tarikatı mensubu Barzani ailesi önderliğinde Irak'ın kuzeyinde 150 yıldır bir judeo-Kürt devleti kurdurulmak isteniyor. Bunun için Osmanlı'dan Cumhuriyet Türkiye'sine Kürtçü-tarikatçı isyanlar, ASALA, PKK ve nihayet yeniden Kürtçü-Nakşibendî-Halidi tarikat, Nurcu, Fethullah Gülenci cemaat, İsrail, ABD, İngiltere işbirliği ile Kürt devleti kurulmak isteniyor. Bunun için önce "Osmanlı modeli" aymazlığı ile Türkiye, "tarikat kardeşliği" yoluyla federasyona zorlanacak. Sonrası malum.

"Türkiye ve Irak'taki Kürtler arasındaki siyasi münasebet, Barzani'nin başarısıyla daha da perçinlendi. Bir kez daha tekrar edelim: Barzani ailesi ve Nakşibendî-Halidi tarikatı işbirliği ile 150 yıldır Irak'ın kuzeyinde Judeo-Kürt devleti kurulmak isteniyor. Elbette bu projede Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi de "Büyük Kürdistan", "Arzu Mev’ud" (vaad edilmiş toprak) sınırları içinde!...



Prof.Dr. Cihan Dura



 1  Ramazan K. Kurt, “Yahudi Kürtlükten Nakşibendi-Halidi Şeyhliğine Barzaniler”, 

Anlaşılıyor ki günümüzün "Lord Curzon"ları ABD ve İsrail başta olmak üzere, Bernard Lewis ve Samuel P. Huntington'un "Batı" olarak tanımladıkları.

CIA Ankara İstasyon Şefi ve Milli İstihbarat Konseyi eski Başkan Yardımcısı Graham E.Fuller'in 19 Ekim 2007 tarihinde "Ankara'nın ABD düşmanlığının soykırım kararlarından çok daha derin kökleri var" başlıklı bir makalesi yayınlandı:

"Türk-Amerikan ilişkileri krizde. Temsilciler Meclisi'nin Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin öldürülmesini soykırım olarak ilan eden tasarısı yalnızca sebeplerden biri ve doğrusu tuz biber ekti. Türk-Amerikan ilişkileri yıllardır kötüleşmektedir ve bunun açıklaması basit ve kesindir: Washington'un siyasileri birçok alanda Türkiye'nin dış politika çıkarlarına geniş ölçüde ve temelden zıttır.

ABD'nin son 16 yıl boyunca Irak siyasetleri Türkiye için felaket oldu. Irak Kürtleri 1991'deki Körfez Savaşı'ndan bu yana bütün zamanların en büyük özerkliğini elde ettiler ve şimdi de facto bağımsızlığın eşiğindedir. Irak'ta böylesi bir Kürt varlığı, Türkiye'de Kürt ayrılıkçılığını kamçılıyor. Dahası Washington İran'a karşı Kürt teröristleri desteklemektedir.

Türkiye, 30 yıldan fazladır içeride Marksist, sosyalist, sağcı, Kürt, İslamcı siyasi şiddetle ve terörizmle mücadele ediyor. ABD'nin Ortadoğu'daki siyasileri önemli ölçüde şiddeti ve köktendinciliği bölge çapında tahrik etmektedir ve El Kaide'yi Türkiye'nin kapısının önüne getirmiştir."

Türkiye Hıristiyanların "rekonkista" veya "Şark meselesi" Yahudilerin son seferde fethedilecek "Edom ülkesi" ile ezoterik güç simsarlarının Yeni Dünya Düzeni politikalarının kıskacı arasındadır. Yeni bir İstiklal Harbi şartları her gün biraz daha kapımıza yaklaşıyor.

devamı






10 Şubat 2014 Pazartesi

Yabancıya Toprak Satışında Sınır Tanımıyor





"Sahipsiz olan bir vatanın batması haktır
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır"

Mehmet Âkif Ersoy.


AKP Çıldırdı: Yabancıya Toprak Satışında Sınır Tanımıyor

AKP iktidarı 2003-2012 arasında dokuz yıl boyunca yabancılara yaklaşık 90 milyon metrekare toprak sattı. 98 bin taşınmazı yabancıların mülkiyetine geçirdi. Yabancı ülkelerin şirketlerine, 29 ya da 49 yıllığına 150 bin kilometrekarelik (Türkiye’nin yüzölçümünün yüzde 17’si kadar) maden alanını işletme hakkı tanıdı. 

AKP döneminde yabancılara satılan arsa ve arazilerin, 1923’den bu yana satılan arsa ve araziler toplamına oranı yüzde 80’i geçti. Aynı dönemde satılan kat mülkiyetli taşınmaz sayısının, toplam içindeki oranı ise yüzde 85’i aşmış bulunuyor.

Bugün ülke toprakları artık öyle büyük bir hızla elden çıkıyor ki en az 7 il ve 11 ilçede yüzde 10 sınırı aşılmış bulunuyor. 

Aralarında Ankara, Malatya ve Uşak’ında bulunduğu bu yerleşim yerlerinde satışlar –tabiî geçici olarak- durduruldu. Yabancılara 1 milyon metrekarenin üzerinde satışın yapıldığı il sayısı 15... Bu iller arasında Muğla, Antalya ve Ankara ilk üç sırayı alıyor. Diğer iller sırasıyla Hatay, İstanbul, İzmir, Mardin, Aydın, Kırşehir, Bursa, Konya, Adana, Nevşehir, Kayseri ve Kahramanmaraş.


Durum böyle iken, AKP iktidarı hız mı kesti? Nerede…, tersine çıldırdı, daha da artırdı ölçüsüzlüğünü: Yeni yasalar çıkararak, bu defa topraklarımızın yabancılara satılmasının önündeki bütün sınırları kaldırıyor. Bunun kanıtı, yabancılara gayrimenkul satışını da öngören, Tapu ve Kadastro kanunlarında değişiklik yapılmasına ilişkin kanun tasarısının, TBMM Adalet Komisyonu'nda kabul edilmiş olması…

Söz konusu tasarıya göre:

• Yabancıya mülk satışında karşılıklılık şartı kaldırılıyor. Dünyada isteyen herkese, karşılıklılık (mütekabiliyet) ilkesi aranmadan gayrimenkul satılabilecek.

• Yüzde 10 sınırı kaldırılıyor. Bu defa, yabancılara satılacak arazi miktarı ülke genelinde %10'u geçmeyecek. (Demek ki Türkiye’nin yüzölçümüne göre 78 bin km2 lik alan satılabilecek). Yürürlükteki uygulamada il ve ilçelerin yüzölçümünün en fazla yüzde 10’luk bölümü yabancılara satılabiliyordu. Son değişiklikle ilçelerin ve illerin tamamı, hatta bir bölgenin tamamı yabancıların tapulu malı olabilecek.

AKP iktidarı uzun dönemli, sinsi bir taktik uyguluyor: İstakoz haşlama taktiği!... Yabancıya satışta sınır; önce il imar planının binde 5’i idi, sonra yüzde 10’una çıkarıldı, bu yasa ile ise ülke genelinin yüzde 10’una çıkarılıyor.

• Tasarıda toprak satışı kişi başına 30 hektara yükseltiliyor, yani 300 dönüm veya 300.000 m2…

• Alınan arazinin işyeri ve mesken olarak kullanılması şartı kaldırılıyor. Böylece, tarım alanları da satış kapsamına alınmış oluyor.


AKP iktidarı durup dururken neden çıldırdı, neden böylesine akıl almaz bir yola başvuruyor yabancıyı ille toprak sahibi yapmakta? Neden yeni yasal hükümlere gerek duydu? Genel olarak yanıtım şudur: AKP ülkeyi yönetmenin kolay yolunu tercih etmiştir. Finansman açığını üretim yoluyla değil, kendinden öncekilerin biriktirdiği, muhafaza ettiği millî servetleri elden çıkararak kapamaya çalışıyor. Bir taraftan da, baştan beri kendine siyasal ve mâli destek sağlayan Batı’nın –Türkiye düşmanı- emperyalist odaklarının taleplerini yerine getirmiş oluyor. O güçler ki batmakta olan Osmanlılara da toprak sattırmıştı.

Hükümetin büyük bütçe açığı var. Dış açık var. Zamanı gelen dış borç taksitleri ve faiz ödemeleri var. AKP hükümetinin, Çirkin Batı’ya olan borçları ödeyebilmesi için 2012’de 120 milyar dolar bulması gerekiyor. Demek ki Hükümet toprak satışını 2,5 hektardan, çıldırmış gibi 30 hektara boşuna çıkarmıyor. Soruna çare olarak adam gibi üretim yapıp para kazanmak varken, ülkenin mevcut kaynaklarını satışa çıkarma yolunu tercih ediyor.

Aynı zihniyetle 2B yasasını çıkardı, demiryollarını özelleştirmeye hazırlanıyor, toprak satışını akıl almaz boyutlarda genişletiyor. Bu yollardan sağlayacağı para ile açığı kapatıp, 2012 yılını kurtaracak, ülkeyi yuvarlanmak üzere olduğu krizden kurtaracak. Peki sonrası? 

Zihniyetlerine uygun bir ifade ile yanıtlarsak, yarına Allah kerim!...

Özetle, kısa vadeli bir sonuç için, uzun vadede bir sürü sorun yaratacak araçlara başvuruyor AKP iktidarı… 

Biri de dediğim gibi yabancılara -aslında yabancı ülkelere-toprak satışı!...


Çoğumuz gözlem yapmaya üşeniriz, sorunları bütün yönleriyle irdelemeyiz. Yabancılara toprak satışı karşısında da davranışımız bu… Çok kayıtsız kalıyoruz. Milletçe olan bitenden habersiz, Vatanımıza büyük zararlar veren AKP gibi bir partiyi tekrar tekrar iktidara getiriyor, ülke topraklarının elden çıkmasına ve benzeri daha nice vebale ortak oluyoruz. 

Recep Tayyip hükümetinin yabancıya toprak satışını neredeyse sınırsız bir noktaya getirmesi karşısında, ne yazık ki vatansever güçler de çok pasif kalmıştır, bundan cesaretlenen AKP de bu politikasını günümüze kadar sürdürmüş ve sürdürmektedir. Muhalefet partileri, ne CHP ne MHP, sorunu ses getirecek şekilde ülke gündemine taşımıyor.

AKP’nin ata topraklarını satmasına arka çıkıp “Hükümet çaresiz…, ödenecek borçlar var, başka ne yapabilir” diyebilirsiniz. Bu doğru değil: Başka yollar var, gerekli dövizi elde etmenin başka birçok yolu var. On yıldır iktidarda bulunan bu hükümet ihtiyaç duyduğu dövizleri daha sağlam, büyük bir millete yakışır ve makbul yollardan da elde edebilirdi. Pek çok örnek verilebilir bu yollara… 

Dikkatle bakınca hepsinin ortak paydasının - toprak satmak gibi bir ilkellik olmayıp - çalışmak, ter dökmek, yeni bir değer yaratmak olduğunu görürüz.

Sen, değerli okur, şu satırları okurken bile, binlerce metre karelik en verimli topraklarımız el değiştirmekte, İngiliz’in, Alman’ın, Fransız’ın, Yunan’ın, İsrailli’nin … tapulu malı haline gelmektedir. Yabancı ülkelerin millî servetine katılmaktadır. 

O toprakları bir daha geri almak ise artık imkânsız gibidir; günün birinde alınmasına teşebbüs edilse, çok büyük mücadeleler, çok büyük özveriler yapmak gerekecektir.

Yabancıya gayrimenkul satışlarının sakıncaları bir değil, iki değildir; tahmin edildiğinden çok daha fazladır. Onları mutlaka bilmemiz, öğrenip çevremizi aydınlatmamız, sorumluları uyarmamız gerekir. Bu yakıcı konuyu da başka bir yazımda ele alacağım.


Prof. Dr. Cihan DURA, 1 Mayıs 2012

.................


"Bir millet herhangi bir şeye 
özgürlükten daha fazla değer veriyorsa, 
özgürlüğünü kaybedecektir. 
Kaderin cilvesine bakın ki değer verdiği şey, 
rahatlık ya da para ise onları da kaybedecektir."

Somerset Maugham


Evet, AKP hükümeti yabancıya toprak satışında para diyor, başka bir şey demiyor, gözü başka hiçbir şeyi görmüyor, ya da algılayamıyor veya umursamıyor. 

Oysa o kadar çok sakıncası var ki bu satışların!... Şu bir gerçektir ki Türkiye AKP iktidarında –bir demokrasi masalı uğrunda- çok şey kaybetti. Kazandırdıkları, sebep olduğu kayıpların yanında devede kulak kalır. Yabancıya gayrimenkul satışlarında da böyle… 

Bu uygulamanın sakıncaları çok ve hayli çeşitli... Söz konusu sakıncaları; aşağıda 10 başlık halinde ilgili yönetici ve sorumluların, yurttaşlarımın dikkatine bir kez daha özetle sunmayı görev addediyorum.

Ayrıntılar için önceki yazılarıma bakılabilir. 

1) Yabancılara toprak satışı, Anayasa’ya, yasalara aykırıdır. 

Yapılan her satışla bir toprak parçası yabancı bir ülkenin ulusal servetine katılmaktadır. Bir "Ülkede yabancının arazi ve emlak edinmesi salt mülkiyet sorunu gibi değerlendirilemez. 

Toprak, devletin vazgeçilmesi olanaksız temel unsuru, egemenlik ve bağımsızlığın simgesidir” (Anayasa Mahkemesi kararı). Bundan başka yabancıya toprak satışı Lozan’ın delinmesi anlamına geliyor. 

Dolayısıyla, Türkiye topraklarının yabancı ülkelere satılması demokrasi ve hukuk devleti için bir tehdittir, ülkemizin güvenliği ve geleceği açısından büyük bir tehlikedir. 

Toprak bir millet için devlet olmanın temel şartıdır. Toprağı satmak devleti satmaktır. Toprağından vazgeçmek, devletinden, egemenlik ve bağımsızlığından vazgeçmek demektir.

2) Adalet Komisyonu’nda kabul edilen tasarı ile, karşılıklılık ilkesi (mütekabiliyet, reciprocity) kaldırılıyor. 

Oysa karşılıklılık ilkesi bile büyük sakıncalar doğurmaktaydı. İlkenin kaldırılması ile, söz konusu sakıncaların alanı daha da genişlemiş oluyor. Türkiye sanki karşılıklılık varmış gibi topraklarını dünyanın bütün ülkelerine açıyor. 

Dolayısıyla olumsuz etkiler katlanmış oluyor. Bu yeni düzenlemeye –“açık pazar” teriminden esinlenerek- “açık toprak ilkesi” adını verebiliriz.

“Açık toprak ilkesi” Batı’nın hayat felsefesi olan Liberalizm’in hukuk alanına uygulanması olarak düşünülebilir. Bu sebeple ideolojiktir. Serbestlik –karşılıklılık ilkesi gibi- ancak eşit güçte olan ülkeler arasında bir anlam ifade eder. 

Oysa Türkiye bu bakımdan özellikle ABD ve Avrupa ülkeleri karşısında dezavantajlı bir konumdadır. Serbestlik ekonomik ve politik olmak üzere iki açıdan Türkiye gibi ülkelerin aleyhinedir.

a) Açık toprak ilkesi ekonomik açıdan yoksul ülkelerin, dolayısıyla Türkiye gibi ülkelerin aleyhinedir. 

Çünkü ülkelerin “yapısal farklılığı”, gelişme düzeleri hesaba katılmamış oluyor. Benim yurttaşım Batı ülkelerinde 1000 metrekare arazi satın alana kadar, onlar benim ülkemde 1000 kilometrekare arazi satın alır. Kaldı ki bu da Türkiye’deki 20-30 bin zengin kişinin bir ayrıcalığı olacaktır.

b) Açık toprak ilkesi politik açıdan Türkiye’nin aleyhinedir. 

Bir Türk Amerika’da ya da başka bir ülkede yalnızca mülk sahibi olmak için gayrimenkul alır. 

Oysa bir Amerikalı, bir Alman öyle olmayabilir. Çünkü Amerikan devleti de, İngiltere veya Alman devleti de,… emperyalist, saldırgan, dünyanın çeşitli bölgeleri hakkında politik hedefleri, gizli planları olan devletlerdir, son 500 yılın tarihi bunun kanıtıdır. 

Ataları vaktiyle Türkiye’den göçmüş, Amerikan uyruklu Ermeni, Rum unsurların Türkiye üzerinde emelleri vardır. Yunanistan’ın, İsrail’in Anadolu üzerinde politik planları vardır. 

Yeni düzenleme Güneydoğu’da toprak satışını hızlandıracak, azılı Türkiye düşmanı Mesut Barzani bile toprak satın alabilecektir. Tıpkı Mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesi gibi, açık toprak ilkesi de eşitler arasında bir anlam ifade eder. Türkiye, tıpkı 19. yüzyılın hasta adamı ilan edilen Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında olduğu gibi, bugün de üzerinde paylaşım hesapları yapılan bir ülke haline getirilmiştir. 

Eğer Türkler her bakımdan güçlü, örgütlü, bilinçli ve donanımlı olsalardı, millî siyasetleri ve millî hedefleri olsaydı, yabancılara toprak satışından gocunmamız için hiçbir sebep olmazdı.

3) Ekonomik açıdan bakınca, toprak bir üretim faktörüdür, hem de yerine yenisi konamayan bir üretim faktörü... 

Aynı zamanda, o millî servetin temel bir unsurudur. Demek ki biz yabancıya toprak satınca, ülkenin üretim faktörünü, millî servetini satmış oluyoruz. Öyleyse yabancıya toprak satışı bir millî servet kaybıdır. 

Şöyle ki nasıl yabancıya satılan işletmelerimiz başka ülkelerin millî servetine ekleniyorsa, toprak satışı yoluyla da, bir üretim faktörü olan topraklarımız yabancı devletlerin millî servetine eklenmiş oluyor. Buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti devleti üretim faktörü açısından, millî servet açısından aynı derecede fakirleşmiş oluyor. 

Çünkü toprak bizim olmaktan, Türk milletinin malı olmaktan çıkıyor; orada yerli yerinde duruyor ama, tapusu bizim kasamızdan çıkıp yabancıların kasasına girmiş oluyor, tabii satılan topraklar üzerindeki her türlü tasarruf hakkı da. 

Böyle bir uygulamanın uzun vadede anlamı, milletçe yoksullaşma ve ülkenin tapusunun, en değerli topraklarımızın giderek yabancı ülkelerin eline geçmesi demektir. 

“İstersek geri alabiliriz” mi diyorsunuz? 

Hayır, bu hemen hemen imkânsızdır, son derecede büyük bedeller gerektirir. Aşağıda açıklayacağım. 

4) Yabancılara tarım topraklarının satılması son derecede sakıncalıdır.

a) Önce AKP iktidarı ile gelen iki uygulamaya dikkat edelim: 

Bir yandan bu iktidar Türk tarımını -IMF programları ve AB uyum yasaları ile- çökertmiş, Türk köylüsünü çiftliğini çubuğunu satarak şehirlere göç etmeye zorlamış; öbür yandan da yabancıların toprak satın almalarını kolaylaştıracak yasalar çıkartmıştır. 

Köylümüzün bu şekilde sefalete terk edilmesi ile, yabancılara toprak satışının bir araya gelmesi sadece bir tesadüf müdür? 

b) Çağdaş ülkelerde tarım arazilerinin satışı sınırlamalar ve kurallarla zorlaştırılmıştır. 

AKP Hükümeti, hazırladığı son yasa ile ölçüsüz ve sınırsız bir toprak satışının önünü açıyor. Dünyada hiçbir ülke yabancılara tarım arazisi satmamaktadır. Buna ABD, AB ülkeleri, İngiltere ve İsrail de dahildir. Aynı şekilde Yunanistan da tarım arazisi satmamaktadır. 

Hepsinde sadece “kullanma hakkı” verilmektedir.

Öte yandan, kimi Arap ülkeleri tarımsal yatırımlar yoluyla topraklarımızda söz sahibi olma yolundadır. Beslenme krizini aşmak isteyen ülkeler başta Afrika olmak üzere dünyanın dört yanında tarım arazisi satın alıyor. 

Birleşmiş Milletler’in “yeni sömürgecilik” olarak nitelendirdiği antlaşmalar kapsamında, örneğin Bahreyn Türkiye’de 500 milyon dolar karşılığında arazi satın aldı. 

Suudilerin, Körfez ülkelerinin gözünün de Türkiye'nin tarımsal alanları üzerinde olduğunu söyleyebiliriz.

5) A.K.P. iktidarı, yabancıların Türkiye'de gayrimenkul edinmesine olanak sağlayan yasayı, 19 Temmuz 2003 tarihinde Avrupa Birliği'ne uyum gerekçesiyle çıkartmıştır.

Bununla beraber hükümetin yabancılara toprak satışını serbest bırakmasının temelinde yalnızca AB’nin talep ve baskısını görmemek gerekir. Sorun emperyalizm boyutunda da değerlendirilmeli ve yorumlanmalıdır. 

Nitekim toprak satışı 1856’da Osmanlı devletine de dayatılmıştı. Ortadoğu ülkelerinde, dolayısıyla Türkiye’de yabancılara toprak satışı, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin araçlarından biri olabilir mi? Bu da üzerinde durulması gereken bir konudur.

Yabancılara toprak satışı için, 57'nci hükümet döneminde önce Endüstri Bölgeleri Kanunu çıkarıldı! 

Bu kanunu bir Amerikan firmasının hazırladığı belirtiliyordu. Aslında birçok yasa tasarısını IMF ve Dünya Bankası vasıtasıyla, belirli sermaye şirketleri hazırlayıp gönderiyordu! 

Türkiye'nin, 2001 ekonomik krizine sermaye şirketleri tarafından, piyasadan ve borsadan döviz çekilmesi suretiyle düşürüldüğü hatırlanırsa krizin ardındaki planın, Türkiye topraklarının tapusunu teslim almak olduğu varsayımı ortaya çıkar! 

Bu durumda, tapusu yabancı sermayenin elinde olan, bütün ekonomik varlıkları özellikle Yahudi, Ermeni ve Rum sermayesi tarafından teslim alınmış bir ülkeye dönüşebilir Türkiye! 

Bu takdirde silahla teslim alınamayan Türkiye'nin tapusu, Dolar’la, Avro’yla teslim alınmış olacaktır.

6) Türkiye’nin jeopolitiği ve potansiyeli ile ilgili sakıncalar söz konusudur.

a) Türkiye'nin jeopolitik durumu dikkate alınmadan, Türkiye ile, örneğin Belçika'nın, İspanya'nın veya İskandinav ülkelerinin jeopolitiği aynı tutularak toprak satılması doğru değildir.

b) Diğer ülkelerin potansiyeli ile Türkiye'nin potansiyeli dikkate alınmadan yapılan değerlendirmeler de doğru olmayacaktır. 

Türkiye, tarihte önemli rol oynamış; güçlü, önü açık ve geleceği parlak bir ülkedir. Ciddî bir bölgesel güç olma potansiyeline sahiptir. Bu potansiyelini iyi kullanabilirse, uluslararası planda da hatırı sayılır bir güç olabilecek durumdadır. Yabancıya ölçüsüzce toprak satışı onun bu potansiyelini zayıflatır.

7) Türkiye, toprak satışlarının, zamanla yeni azınlıklar oluşturmasından kaynaklanan tehlikelerle karşı karşıya kalabilir.

a) Türkiye'nin belirli bölgelerinde, yıllardır, “toprak ve nüfus” dengesi sistemli ve örtülü bir şekilde Türkiye'nin aleyhine değiştirilmeye çalışılmaktadır. AKP iktidarının yaptığı son düzenleme, konuyu hukuksal bir zemine taşımak suretiyle bir anlamda bu işin önünü ardına kadar açacaktır.

b) Belli bir bölgede taşınmaz mal edinerek nüfus çoğunluğunu oluşturan yabancılar, yerel yönetimlerde ve ülke yönetiminde temsil edilme taleplerinde bulunabilir; yerel yönetimlere ilişkin seçimlerde, seçme ve seçilme hakkına sahip olmak isteyebilir. 

Bu ihtimal, hızı günden güne artan misyonerlik faaliyetleri ile bir arada düşünülürse, Türkiye’nin başına yeni bir “Hıristiyan azınlık” belasının açılması hiç de uzak bir ihtimal değildir.

c) Yabancı ülke şirketlerinin ve vatandaşlarının Türkiye’de toprak satın almalarının arkasında Rum ve Ermeni lobileri de bulunmaktadır. 

Türkiye’den Batı ülkelerine göçmüş ve o ülkelerin vatandaşlığına girmiş Ermeni ve Rumların torunları, bugün değişik isimler altında, dedelerinin olduğuna inandıkları toprakları ele geçirmeye kalkışıyorlar.

d) AKP’nin maliye bakanlarından biri bir zamanlar şunları söylüyordu: “Yurdun birçok yerinde yabancılar koloniler oluşturacak, İspanyol usûlünce alt yapılarını da kendileri yapacak. 

Mevzuatımızın buna göre düzenlenmesi için hazırlık yapıyoruz”. 

Oysa, Türkiye başka, İspanya başka... Satılan toprağın koloniye dönüştürülmesine izin verilirse, o toprak Türkiye Cumhuriyeti topraklarıyla çevrilmiş “bir başka devlete ait toprak” yani “anklav” halini alabilir.

Türkiye’deki her toprak alımını bireysel girişim olarak görmek yanlıştır. 

Toprak satın alan İsrailli ve diğer ülke vatandaşlarının arkasında güçlü lobiler olduğuna dair işaretlere rastlıyoruz. Toprak alan yabancılar arasında daha önce Türkiye’den göçmüş ermeni ve Rumların torunları vardır. Bunların gizli bir plan çerçevesinde hareket etmeleri olasılığı çok yüksektir. 

Unutmayalım ki azınlık faktörü Batı’nın bizim gibi ülkeleri çökertmek için kullandığı silahlardan biridir. Toprak satışları AKP iktidarına bu silahı güçlendirmek için dayatılmış olabilir.

8) Toprak kalitesi ve yer altı kaynakları ile ilgili sakıncalar vardır.

Topraklar yalnızca toprak olarak değil, altındaki maden kaynakları için de satın alınabilmektedir. Satılarak artık Türkiye'nin olmaktan çıkmış olan topraklar arasında, Türkiye'nin en verimli, en değerli toprakları bulunabilir. 

Uydu aracılığıyla çekilen ayrıntılı haritalar sayesinde Türkiye'nin hangi bölgesinde, hangi değerli madenin, hangi miktar ve kalitede olduğuna dair bilgiler şüphesiz topraklarımızı satın alanlarda da mevcuttur. 

Ve bu satışlar sadece bir başlangıçtır.

Yabancılar toprak alırken, özellikle GAP arazilerini seçiyor. Çünkü büyük bir emperyal plan var ortada…, niyetleri bu planı hayata geçirmek. 

Dicle ve Fırat havzasına yönelik hesaplar var. 

Türkiye’nin su havzalarının yüzde 30’dan fazlası bu bölgede... 

Önümüzdeki yıllarda su, petrolden daha önemli hale gelecek. 

Tapuyu ellerine geçirince, istediklerini yapacaklar. 

GAP arazilerini kullanma hakkını elde etmiş olacaklar, kontrol altına alacaklar. 

Bu da Türkiye’nin enerji boğazının sıkılması anlamına geliyor. 

GAP arazileri tarihte dış güçler tarafından sürekli olarak Türkiye’nin önüne çıkarıldı. 

Anlaşılıyor ki aynı oyun bugün de sahneye konmuş bulunuyor.

9) Yabancıya toprak satışı gelecekte Türkiye’nin başına uluslararası sorunlar açabilir, dış müdahale tehlikesi doğurabilir.

a) Batılılar için özel mülkiyet kutsaldır, dokunulmazdır, kişilerin en temel hakları arasında sayılır. Bütün haklardan önce ve önde gelen, bütün haklardan önce tanınmış bir haktır. 

Yarın Devletimizin herhangi bir kurumu; kamu yararı, millî güvenlik veya iç hukuka uygun başka bir sebeple, bir yabancının satın aldığı, böylece onun özel mülkü haline gelmiş bir taşınmazı kamulaştırmaya kalkarsa, sorun çok büyük bir ihtimalle derhal uluslararası bir boyut kazanacak, doğrudan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınacaktır.

b) Özel mülkiyet gibi, seçme ve seçilme hakkı da, kişilerin sahip olduğu en temel siyasal haklar arasında yer alır. Vatandaşları Türkiye'nin belli yörelerinde taşınmaz mal edinmiş devletler; bir süre sonra, bu vatandaşlarına sözde sahip çıkma adına, devletimize müdahale edip, bazı şeylerin yapılmasını veya yapılmamasını talep edebilirler. Türkiye'de taşınmaz mal edinen yabancılar ve bunlarla ilgili talepler Ankara'ya karşı kullanılan birer diplomasi aracına dönüşebilir.

c) Toprak satışlarının, yabancı devletlerin eline bir bölgesel politika aracı verme olasılığı da vardır. 

Bu sakınca ABD'nin Türkiye'ye yaptığı askerî ve ekonomik yardımı bağladığı koşullardan hareketle akla geliyor: "Benim verdiğim silah ve teçhizatı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da terörle mücadelede kullanmayacaksın" şartı gibi. aynı şekilde, "benim verdiğim ekonomik yardımın bir kısmını, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da insan hakları iyileştirmeleri için kullanacaksın." 

Bunu Ankara'ya söyleyebilenler, yarın Türkiye'de taşınmaz mal edinmiş olan kendi vatandaşları için daha fazlasını isteyebilir, bu vatandaşlarını kendilerinin bölgesel politikalarında bir araç olarak kullanabilirler.

10) Çağımızda bir ülkenin savunması öylesine karmaşık bir hal almıştır ki bu, sadece silahlı savunmaya indirgenemez. 

Silahlı Kuvvetler yurt savunmasını her alanda takip etmek zorundadır: Ekonomide, yabancı sermayede, özelleştirmede, dış borçlanmada, azınlık konularında, tabii yabancıya toprak satışında da… 

Ülkenin savunması bütün bu noktalardan hareketle başlar. Eğer bu cepheler, bu arada topraklarımızın durumu ihmal edilirse, koşullar öyle bir duruma gelir ki silahlı savunma hiçbir işe yaramaz.



Ve sonuç olarak:

Türkiye’yi 10 yıldır yöneten AKP hükümetinin, bence tek bir kaygısı var: Para!... 

Öyle sanıyorum ki iktidarlarının öncelikle buna bağlı olduğuna inanmışlar. Para gelsin yeter…, para nasıl gelirse gelsin, önemi yok. 

Bu onlarda öyle bir saplantı haline gelmiş ki gözleri başka hiçbir şeyi görmüyor. Bütün varlıklarıyla yalnızca para sağlamaya odaklanmışlar. Dolayısıyla işin maliyet yönüne hiç mi hiç bakmıyorlar. Ya da bakmak istemiyorlar, yurt topraklarını elden çıkarmanın olumsuz yönünü, onlarca sakıncasını görmezden geliyorlar. 

Böylece Türkiye’nin geleceğini karartıyor, tehlikeye atıyorlar. Aydınlarımız ilgisiz, ilgilenen birkaç kişiyi ise dinleyen yok, Halkımız sürüklenip gittiği tehlikelerden habersiz. 

Cumhuriyet tarihimiz vatan ve millet sevgisinden böylesine yoksun bir kadro görmedi.

Yabancıya toprak satmak bir cinayettir, gelecek kuşakların bağrına hançer saplamaktır.

Bu aymazlığa usulünce dur diyecek bir yurtsever kadro yok mudur?

Prof. Dr. Cihan DURA, 2 Mayıs 2012
link:


................


Eski Tapu ve Kadastro Genel Müdür Yardımcısı Orhan Özkaya, Başbakan Erdoğan'a yanıt verdi. Özkaya, Atatürk döneminde toprak satışının yapılmadığını hatırlattı.

Cumhuriyet'ten önce yabancıların binlerce kilometrelik arazilere sahip olduğunu söyleyen Özkaya, Kurtuluş savaşı iradesi ile bu arazilerin geri alındığını belirtti. 

Orhan Özkaya'ya göre toprak satısındaki milat AKP'nin iktidara gelişi.

31.10.2013
Ulusal - link


.................


AKP toprak satmak için Körfez'e ve ABD'ye mektup yazdı


Yabancılara mülk satışını düzenleyen yasanın TBMM'de kabul edilmesinin ardından hükümet Türkiye'den toprak satmak için kolları sıvadı. Yasayla yabancı tüzel kişilerin Türkiye'den 60 hektara kadar mülk sahibi olabilmesinin önü açıldı.

Hükümet yabancılara Türkiye'den toprak satmak için kolları sıvadı. Yabancılara mülk satışını düzenleyen yasanın meclisten çıkmasıyla yabancı tüzel kişilerin Türkiye'den 60 hektara kadar mülk sahibi olabilmesinin önü açıldı.

Eski Tapu ve Kadastro Genel Müdür Yardımcısı ve yazar Orhan Özkaya ise toprak satışının son tükenişi olduğunu öne sürdüğü AKP hükümetini ağır dille eleştirdi. Hükümetin mülk satışı için yöneldiği ülkelerin halkının ekonomik krizde olduğunu anımsatan Özkaya "kral ve şeyhlerin talepleri karşılanacak" dedi.

AKP, Araplara VE ABD'ye satış için mektup yazdı.

Hürriyet'in haberine göre AKP hükümeti mülk satışı için Körfez, ABD ve Uzakdoğulu yatırımcıları çekmek için tanıtım atağı başlatıyor. Düzenlemenin mimarı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, Ekonomi ve Dışişleri Bakanlıklarıyla birlikte gerçekleştireceği belirtilen tanıtım kampanyasında, büyükelçilere mektup gönderilerek, Türkiye’de taşınmaz alımında sağlanan kolaylıkları bulundukları ülkelerdeki yatırımcılara anlatmaları istenecek.

Özel sektörden destek alınacak.

Bugüne kadar mütekabiliyet engeline takılan 62 ülkenin vatandaşına daha Türkiye’de mülk sahibi olma yolunu açan yasayla sağlanan olanakların daha geniş kesimlere ulaştırılabilmesi için özel sektörden de destek alınacak.

Türkiye’de taşınmaz sahibi yabancılara ilişkin yüzölçümüne göre ilk 10 ülke Almanya, Avusturya, İngiltere, Hollanda, Yunanistan, Danimarka, Norveç, Fransa, Rusya Federasyonu, İrlanda olarak sıralanıyor.

Taşınmaz sayısında Avrupalılar önde.

Taşınmaz sayısına göre ilk 10 ülkenin ise Almanya, İngiltere, Yunanistan, Avusturya, İrlanda, Hollanda, Rusya Federasyonu, Danimarka, Norveç, Belçika olarak sıralanırken kişi sayısına göre ilk on ülkenin de İngiltere, Almanya, Yunanistan, İrlanda, Hollanda, Danimarka, Norveç, Rusya Federasyonu, Avusturya ve Belçika olduğu kaydedildi.

Özkaya: "Toprak satışı AKP iktidarının tükenişi".

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan Eski Tapu ve Kadastro Genel Müdür Yardımcısı ve yazar Orhan Özkaya, AKP hükümetini sert bir dille eleştirerek yabancılara toprak satışının iktidarın tükenişinin son örneği olduğunu savundu.

Yabancılara toprak satışı konusunda yazdığı kitaplarla bilinen Özkaya, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın “Konut alan yabancıya oturma izni gündemde; Dışişleri Bakanlığı’nın onay verdiği ülkelerin vatandaşlarına satış yapılacak. Amaç yatırımları çekmek. İlgili ilçenin yüzde 10’una kadar ve şahıs için satışlarda 30 hektara kadar sınır var. Gündemde belli bir süre oturma izni olabilir. Böylece ilgi artacaktır” açıklamalarının, ülke varlıklarının özelleştirmelerle satışının artacağına yönelik sinyaller verdiğini öne sürdü.

Yetki iki bakanlıkta.

Yetkililerin açıklamalarında toprak satışlarındaki karşılıklılık ilkesinin ve oturma izni uygulamasının da ortadan kalkacağının kaydedildiğini söyleyen Özkaya, "Bu da satışlarda zaten işlemeyen karşılıklılık ilkesinin kalkmasının bir anlam taşımadığını ortaya koymakta ve satışlarda 30 hektar sınırlamasının devam edeceğini göstermekte. Oysa bu, gerektiğinde 60 hektara çıkarılıyor. Bakanlar Kurulu yerine iki bakanın yani; Şehircilik ve Çevre Bakanı ile Maliye Bakanı’nın yetkisine geçmektedir" dedi.

Karşılıklılık ilkesi saptırmaca.

Karşılıklılık ilkesinin, zaten bir saptırmaca olduğunu savunan Özkaya, satış yapılan ülke sayısının 68'den 93'e çıktığını belirterek, "Karşılıklılık ilkesi hiçbir işe yaramamakta ancak uluslararası ilişkiler açısından bile uyulması ve korunması gereken ilkelerden biridir. Üzerinde titizlikle durulması kaçınılmazdır" diye konuştu.

Arap halkı değil, şeyhler yararlanacak.

Hükümetin Körfez ülkelerinden yatırımcı çekmek için girişimde bulunmasına da değinen Özkaya, Arap halkının Türkiye'den mülk alma gibi bir talebinin bulunmadığını bellirterek, "Kral ve şeyhlerin talepleri karşılanacak. Yabancılara çifte vatandaşlık hakkı verseniz bile bu ekonomik krizde onların konut ya da toprak alması olanaksızdır. Bu işin sadece Arap ve Anglo-Amerikan şirket imparatorluklarına yaradığı çok açık bir gerçek" dedi.

"Yabancılar Türkiye'deki tarım arazilerine yöneldi".

Türkiye'de yabancılar tarafından satın alınan toprakların tarım alanlarına yöneldiğini kaydeden Özkaya, en çok tarım arazisi satışının Konya'da gerçekleştiğini dile getirdi. Toprak satışına yönelik çabaların kesilen sıcak para akışı ve krize düşen kapitalizmin kendisine çıkış yolları aramasından başka bir anlam taşımadığını öne süren Özkaya, "Yabancı maden şirketleri bu yasadan yararlanarak istedikleri maden alanlarını engelsiz alabilecekler. Bu alımlara 3996 sayılı Yap-İşlet-Devret yasası, maden yasası, 2/B yasası gibi daha sayısız yasa hizmet edecek" görüşünü savundu.

Borun özelleştirilmesinde engeller kaldırılıyor.

Hükümetin bakanlarının daha önce yaptığı “Bor madenleri özelleştirme dışında kalacak…” açıklamaları yaptığını anımsatan Özkaya, buna karşın; "Bor Tuzları, Trona ve Asfaltit Madenleri ile Nükleer Enerji Hammaddelerinin İşletilmesini, Linyit ve Demir Sahalarının Bazılarının İadesini Düzenleyen Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” taslağınının, 5 Mart 2012 tarihinde Bakanlar Kurulu’na sunulduğunu, bununla birlikte bor madeninin özelleştirilmesinin önündeki engellerin de kaldırılacağını kaydetti.

Bu gidiş tam bir kapitülasyondur.

TCDD yolları ve askeri okullar ile sağlık kurumlarının dışında askerlik şubelerinin de tasfiye aşamasına getirildiğini söyleyen Özkaya, "Sıra Orduevlerine mi geldi diye sormadan edemiyor halkımız? Bu gidiş tam bir kapitülasyondur. Ülke yüzölçümünün yüzde onluk buyuk bir parçası yabancılara pazarlanıyor. Geriye ne kalıyor?" dedi.

"Suriye kurtuluş değil, bataklık".

Türkiye'nin ekonomik verilerinin AKP iktidarının tükenişine işaret ettiğini savunan Özkaya, "İşsizlik yüzde 20’nin üstünde, sıcak para muslukları tamamen tıkalı, uluslararası kredi değerlendirme kurumları eksi değerlendirmeleri hatır tanımaz şekilde açıklamakta. Suriye bataklığı kurtuluşu değil, sonu hazırlayacak" iddiasında bulundu.


Yusuf Yavuz./ 07.05.2012
link


Yolsuzluk ekonomisi
Oğuz Oyan, 26.12.2013, link


Hatay ikinci Filistin mi olacak?
solhaber 12.10.2012,link

Askeri bölgeler yabancıya mülk satışı için yeniden düzenleniyor
solhaber 19.10.2012,link

Atatürk Orman Çiftliği ABD Elçiliği'ne peşkeş çekiliyor
solhaber 17.05.2013,link




Orhan Özkaya kitapları:


__________________